| DAVA ANA SAYFA| GİRİŞ SAYFASI
YARGITAY'DA AVUKATLARIN SAVUNMASI-3                                  21 Ekim 1999
B) Yerel Mahkemenin Kararı Ceza Muhakemesi Hukukuna Aykırılıkların ve Eksikliklerin Ürünüdür; 
Yerel Mahkemenin kararını bu açıdan incelemeye geçmeden önce,müvekkilimizle ilgili olarak  yapılan bu yargılamayı doğrudan etkileyecek bir hususu öncelikle ve özellikle belirtmek istiyoruz. Şöyleki: 
 
Yerel mahkemede görülen dava karara bağlandıktan sonra,müvekkilin de aralarında bulunduğu toplam l01 kişi hakkında,Şanlıurfa Ağır Ceza Mahkemesinde açılmış bulunan dava, daha sonra Ankara’ya gönderilmiş olup,halen Ankara 8.Ağır Ceza Mahkemesi’nin  l999/242 Esas sayılı dosyasında derdest bulunmaktadır.Bu davanın duruşma tarihi de 15.12.1999  tarihine talik edilmiş bulunmaktadır.
 
Ancak,26.4.l999 tarih ve l999/98 esas sayılı iddianamede suç tarihi  l5.2.1999  ve öncesi olarak belirtilmiştir.Yani, temyize konu davanın iddianamesi sondan başa bütün eylem ve faaliyetleri dava konusu yapmış ve daha önce Ankara 2.No'’u DGM'’in l999/21  esası üzerinden yargılaması sürdürülen dava ile birleştirilmiştir. Anılan bu davamızda;

a) Ankara DGM  C.Başsavcılığının 04.09.1997 gün l996/865 Hz.l997/271 Es.ve 1997/104 No’lu iddianamesi

b) Erzincan DGM Başsavcılığının   16.6.1989 gün ve 1989/165 Hz.,1989/114 nolu iddianameleri,

c) Adana DGM C. Savcılığının 22.12.1998 gün ve 1997/218 Hz.,1998/547 Es., 1998/492 nolu iddianameleri.

d) Ankara DGM C. Başsavcılığının 26.04.1999 gün  ve1997/511Hz.,1999/98 Es., 1999/78 nolu iddinameleri ile açılan davalar birleştirilmiştir.

Ancak, temyiz aşamasındaki sanığı ve konusu aynı olan bu davamızdan çok öncesinden açılmış olan bir derdest dava mevcuttur. CMUK’nun 253.maddesi “AYNI KONUDA- AYNI SANIK İÇİN EVVELCE VERİLMİŞ BİR HÜKÜM VEYA AÇILMIŞ BİR DAVA VAR İSE DAVANIN REDDİNE KARAR VERİLİR.”  Demektedir. Dolayısıyla Ankara 8.Ağır Ceza Mahkemesindeki dava önce açılmış olduğundan işbu davamızın reddine karar verilmesi gerekeceğinden kararın BOZULMASINA karar verilerek öncelikle bu hususta karar verilmesi sağlanmalıdır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 07.=2.1994 tarih ve 3/8-35 karar sayılı kararı emsal nitelikte olup karar örneği ekte sunulmuştur.

Müvekkille ilgili soruşturmanın gerek hazırlık gerekse de son safhası, dürüst yargılanma hakkı ilkelerine aykırı bir şekilde, ceza muhakemesi hükümlerinin yazılı kurallarının rafa kaldırılması suretiyle ikmal edilmiştir. 

Soruşturmanın tüm safahatı;Hukukta  ve yasada yazılı olmayan, kuralları idare ve askeri bir organ olan Başbakanlık Kriz Merkezince belirlenen ÖZEL VE OLAĞAN ÜSTÜ BİR USULLE ikmal edilmiştir. 

Ortaya bu yargılama biçimiyle, sıkıyönetim askeri mahkemesi yargılamalarına da benzemeyen, alışılmış DGM yargılamalarına da benzemeyen ve mevzuatta olmayan, hem iç hukuka hem ulusal üstü hukuka aykırı bir yargılama örneği çıkarmıştır. Bilinmelidir ki, duruşma salonunun güzel olması tarafların yargılamada şeklen yerlerini almaları, duruşma başkanının taraflara şeklen söz hakkı tanıması, bir yargılamayı “hakkaniyete uygun yargılama “yapmaya asla yetmez.

Ceza muhakemesi hukuku unutulmamalıdır ki şekli bir hukuk değildir. Ceza muhakemesi hukuku, suçluluğu kesin hükümle sabit olana kadar suçsuz sayılması gerekenlerin teminatı olan bir hukuktur. Ceza hukukunun ve ceza yargılamasının, iktidarların elinde oyuncak olmasını engelleyen bir teminat hukukudur. Hele hele bu teminat özelliği siyasi davalarda, ceza hukukunun siyasi muhaliflerini ortadan kaldırmanın aracı haline gelmesini önleyici vasfı, ile daha bir önem kazanmaktadır. Yani, iktidarların keyfiliğine karşı yönetilenlerin, yargılananların emniyet subapı işlevi ceza muhakemesi hukukunca görülmektedir. Ceza muhakemesi hukukunun yazılı ve sözlü kurallları dil, din, ırk, cins, milliyet, görüş, inanç farkı gözetmeksizin tüm insanlar için geçerlidir. Dolayısıyla, bundan Abdullah ÖCALAN’ın bir ayrıcalığı olamaz. 

Ceza muhakemesi hukukunun bugün en önemli ilkelerinin başında “dürüst yargılanma hakkı” gelmektedir. Gerek, İ.H.E.B.’nin 10. Maddesinde gerekse A.İ.H.S.’nin 6. Maddesinde, ayrıca “kişisel ve siyasal haklar uluslar arası haklar sözleşmesinin” 14. Maddesinde yer alan “hakkaniyete uygun yargılanma hakkı” veya  “dürüst yargılanma hakkı” demokratik bir toplumda, tüm insanların iktidarların keyfiliğine karşı güvencesidir. Dürüst yargılanma hakkı ilkesi bir yargılamanın olmazsa olmaz koşuludur. Bu hak, ayrımsız herkes için yaşama geçmesi gereken temel bir haktır. Bu hak tanınmadığı taktirde, yapılan yargılama biçimsel ve sözde bir yargılama, savunma ise görünürde bir savunma hüküm, önceden verilen kararın yazılı hale getirilmesinden başka bir anlam taşımayacaktır. 

Bir yargılamanın hakkaniyete uygun bir yargılama olabilmesi için, yargının bağımsız olması gerekir, tarafsız olması gerekir. Yargı üzerinde idari ve askeri makamların, Başkanlık Kriz Yönetim Merkezi gibi organların vesayetinin olmaması gerekir. İddia ile savunmanın haklar ve imkanlar açısından eşit olması gerekir. Sanığa savunması için yeterli zaman ve olanaklara sahip olma hakkının tanınması gerekir. A.İ.H.M.’nin bir kararında da belirtiği gibi  “ Haksızlıklar ve hileler uygulanmadan duruşmaların yapılması gerekir.” (Dürüst Yargılanma Hakkı, Fair Trical, SCHROEDER / Yenisey)

Ceza muhakemesi hukukunun bu temel ve vazgeçilmez ilkeleri müvvekil için rafa kaldırılmıştır. 

Müvekkilimiz, hem ULUSLAR ARASI HUKUKTAKİ HAKLARI açısından hem de iç hukuktaki hakları açısından mağdur edilmiştir. Bu nasıl olmuştur? Şimdi kronolojik açıdan hukuki incelenmesini safha safha yapalım.

1) 15 Şubat öncesi süreçte Cenevre Mülteciler Sözleşmesindeki Hakları Batılı ülkelerce müvekkilimizden esirgenmiştir. 

Batılı ülkeler, İ. H. E. B.’nin kanun maddesine ve sığınanların statüsüne ilişkin sözleşmenin birinci maddesine aykırı bir şekilde, siyasi konumları ve fiileri nedeniyle idam yaptırımı istemiyle yargılanacağı  aşikar olduğu halde, bu konuda ulusal üstü hukuk bağıtlarını ekonomik ve politik çıkarlarının gereği ihlal ederek, müvekkilimizin sığınma talepleri red edilmiş ve tarihte az rastlanır bir şekilde, uluslar arası bir komployla karşı karşıya kalmıştır. Bir kez bu durum, biz hukuçular açısından bir ulusal üstü hukuk ihlali olarak değerlendirilmelidir. 

Nitekim, müvekkilin sığınma talebini görüşen Roma İstinaf Mahkemesi, Ekim’99 kararıyla İtalyan Anayasasının 10. Maddesi ve Cenevre Mülteciler Sözleşmesinin 33. Maddesi ve 1967 protokolü gereği, yukardaki eleştrilerimizi doğrulayarak müvekkilimizin sığınma talebini kabul etmiştir. 
(Ek3) 

Hükümetin ihtiyati tedbir kararı, başvurusu yaptığımız A.İ.H.M. ‘ne gönderdiği savunmadaki, (31.8.1999) yakalamanın açıkça hukuk dışı bir şekilde gerçekleştirildiğini kanıtlamaktadır. ÖCALAN,  İtalya’nın başkenti Roma’da bulunduğu sırada, Türkiye Adalet Bakanlığının 26.11.1999 tarihinde İtalya Adalet Bakanlığına yaptığı iade başvurusu, bir yabancı ülkede bulunan Türkiye’deki yurttaşlarının iade edilmesin ilişkin yasal prosedürü göstermektedir. Ancak, Kenya sürecinde böylesi yasal prosedür uygulanması yerine, iade sözleşmelerine ulurlararası hukuka aykırı olarak: Türkiye-ABD –İsrail-Kenya –Yunanistan ve başka devletlerin gizli istihbarat teşkilatlarınında yer aldığı, tamamen korsanca hukuk dışı bir operasyon ile yakalama gerçekleşmiştir. Hukuk, yakalama sözkonusu olduğu için Türk hükümeti savunmalarında bu konuya hiç değinmeden, iç hukuk mevzuatı açısından yakalama konusunu değerlendirmiştir. 

Hukuka uygun bir yakalamanın olması için, bu yakalamının ulusal üstü normlara uygun olması gerekirdi. Oysa Türk yetkilileri, yetki alanları dışında kolluk gücüne başvurmuşlardır. Ayrıca, müvekkilin aldatılarak başka bir ülkeye götürüleceği söylenerek, Yunan elçiliğinden çıkarılması iradesi dışında, fiziki baskı altına alınarak ve ilaç verilip gözleri bantlanarak yakalanışı ve getiriliş uluslar arası hukuku ihlal niteliğindedir. ÖCALAN’ın yakalanması ve tutuklanması, A.İ.H.S.’nin 5. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlali niteliğindedir. 5. Maddenin garanti ettiği kişi özgürlügü ve güvenliği hakkının ihlal edildiği ve sözleşmenin yer verdiği istisnaların uygulanmadığı açıktır. 

İ.H. E.B’nin 9. Maddesine göre “hiç  kimse keyfi olarak gözaltına alınamaz tutulamaz sürülemez“ yine kişisel ve siyasal haklar uluslar arası sözleşmelerin 9. Maddesinde “herkes kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına sahiptir. Hiçkimse keyfi olarak gözaltına alınamaz ve ya tutulamaz . Hiçkimse hukukun öngördüğü sebepler ve usüller dışında özgürlüğünden mahrum bırakılamaz” denmektedir. Her safhada vurguladığımız gibi, müvekkil ile ilgili bir yakalama tutanağı dahi yoktur. Yine, eğer müvvekil Kenya yetkililerince yakalanıp iade edilmezse, bu konudaki iade dosyası nerededir? Dava dosyasında ne böyle bir başvuru ne de iade dosyası mevcut değildir. Ayrıca, Kenya  makamaları ile Türkiye makamları arasında bu konuda yapılmış “suçluların geri verilmesine ilişkin bir anlaşma bir anlaşma var mıdır?  Tüm bu hususların dava boyunca yanıtsız kalması, yapılan yakalama işlemini iç hukuk ve uluslar arası hukuk yönünden geçersiz kılmaktadır. Hukukta sonuca ulaşırken izlenen yol hukuka uygun olmalıdır. Hukuka aykırı gerçekleşen işlem yok hükmündedir. Ve yok hükmünde olan bir işleme dayanıralarak yapılan tüm işlemler geçersizdir. Öyleyse, ÖCALAN’ın yakalanmasından itibaren tüm işlemler yok hükmündedir. Ulusal ve ulusal üstü mevzuatı ihlal eder nitelikte olan bu hukuka aykırılıklar, ancak tüm işlemlerin yapılmamış sayılması ve müvekkilin serbest bırakılması ile giderilebilecektir.

Yerel Mahkeme kararında da bu yönde ki itirazları duymazlıktan gelmiş hukuki bir açıklama  getirmemiştir. 

Şu kanaatimizi de belirtme gereğini duyuyoruz. Eğer, Kürt sorunuyla yıllardır devam eden çatışma yetkililerin de, zaman zaman belirttiği gibi “düşük yoğunluklu savaş” olarak değerlendirilse, sığınma talebinin reddinin ve yakalamanın hukuk kurallarına aykırılığını Cenevre Savaş Hukuku ilkeleri açısından da irdelemesi gereklidir. 
Açıktır ki, bu yargılanmanın daha ilk hazırlık adına hukuka aykırılıkla sakatlanmıştır. Müvekkilin yakalanış ve iade ediliş tarzı “savaş suçlarıyla insanlığa karşı suç işleyenlerin aranması, tutuklanması geri verilmesi ve cezalandırılması” konusunda ulusalararası işbirliği ilkelerine de uymamaktadır. Çünkü, ne Türkiye ne de  operasyonda görev alan diğer ülkeler müvekkili bir savaş suçlusu veya insanlığa karşı suç işledi diye aramamışlardır. Bu konuda gerek ulusal gerekse ulusal üstü gerekse başka bir devletin bir yargı kararı da bulunmamaktadır” 

3) Müvekkilimizin, korsanvari yöntemlerle yakalandıktan sonra gözlerinin bantlarla kapatılmasının ve ilaçla tesirsiz hale getirilmesinin hangi yasalardan kaynaklanan uygulamalar olduğu meçhulümuzdür. Bu tür uygulamalar maddi ve manevi ezadır. İradenin köreltilmesidir. Üstelik haftalarca gözleri bağlı ve ilaçlı hali iberti alem olsun mantığıyla TV ve gezetelerde teşhir edilmiştir.

4) İç hukuku mevzuatı açısından da, yakalama ve tutuklama prosedürü ceza muhakemesi hukukuna aykırı olarak gerçekleştirilmiştir. 
Şöyle ki; 

Hukuka uygun bir yakalama tutanağı dahi düzenlenmeden, 16. Şubat’ta Türkiye ye getirilen müvekkilimiz hakkında, Adana DGM’ce 98\345 ESGT Gaziantep 2. Sulh Ceza Mahkemesince 95/84 sorgu sayılı G.T, yine Ankara DGM (2) ce 97/125 D.İŞ. G.T ve Erzurum DGM’ce verilen gıyabi tevkif müzekereleri vardı. Türk Hükümeti AİHM verdiği savunmada ise, 7 farklı yakalama müzekeresinin bulunduğunu belirtmektedir. 

CMK 108’zinci maddesine göre, “müvekkilin derhal ve nihayet 24 saat içerisinde yetkili hakim önüne çıkarılarak sorguya çekilmesi gerekirken ve CMK 129. M uyarınca yakalanan şahıs hakkında kamu davası açılmışsa hemen, evvelce sulh ceza hakimliği sorgusu yapılmışsa, bu hakimin kararıyla yetkili mahkeme önüne götürülür” hükmüne rağmen, yine Anayasanın 10. Maddesinde ki düzenlemeye göre “herkes kanun önünde eşittir” hükmüne ve Anayasanın 37. Maddesinde düzenlenen “hiçkimse kanunen tabi tutulduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz, bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı ve yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz” hükmüne rağmen, ilgili yasa ve ana yasa maddeleri ihlal edilerek, savcılığın ve mahkemenin de emir ve talimatı olmadan Jandarma Genel Komutanlığı tarafından ilk sorgulaması yapılmıştır. Bu yetkinin kimden, nasıl Jandarma Komutanlığına verildiğine dair bir belge de dosyada mevcut değildir. Bu yöndeki savunmanın talebi de mahkemece red olmuştur. 

Bir Ekim 1998 tarihli 23480 sayılı “yakalama gözaltına alma ve ifade alma yönetmeliği” hükümleri müvekkile uygulanmamıştır. Yönetmelikler, yasaların ve tüzüklerin nasıl uygulanacağını gösteren düzenlemelerdir. Müvekkilin yakalanması işlemi, uluslar arası hukuka aykırı olduğu gibi, iç hukuk mevzuatına da aykırıdır. 

Mevcut dava dosyası verilerine göre, müvekkil 15.2. 99’da yakalanmış, 21.2.99 tarihine kadar Jandarma Komutanlığınca sorgulanmıştır. 22.2.99’da savcılık ifadesini almış, 23.2.99 da da hakimlikçe sorgusu yapılmıştır. 18.2.99 tarihinde Cumhuriyet Savcıları, ifade almak amacıyla İmralı’ya gitmek istemişler, ama emniyet güçlerince “henüz sanık sorgulanıyor” gerekçesiyle adaya gitmeleri mümkün olmamıştır. Dosyadan anlaşılacağı üzere, müvekkil yalnızca Jandarma Genel Komutanlığınca değil, emniyet birimlerince de sorgulanmıştır. Fakat dava dosyasında emniyetçe alınmış ifadeye rastlanmamıştır. CMK 154 ve 156’ya aykırı bir şekilde sanığın kolluk güçlerince sorgulanması savcılık nezareti dışında gerçekleşmiştir. Hatta, savcı istemeden Jandarma ifadesi dahi dosyaya gönderilmemiştir. 

15.22 Şubat arası gözaltında tutulan müvekkil, tutuklandıktan sonra da özel birimlerce sorgulanmaya devam edilmiştir. Müvekkil Türkiye’ye getirildikten sonra İmralı Adası’ndaki İmralı Cezaevine götürülmüştür. Bu cezaevi yarı açık bir cezaeviyken bu tarihten itibaren özel gövenlik önlemleri gerektiren ve  kriz yönetmeliğine göre yönetilen bir cezaevi statüsüne girilmiştir. Mevzuata göre bir cezaevinin statüsü ancak Adalet Bakanlığı’nın kararıyla değiştirilebileceği halde bakanlığın resmi gazetede yayınlanmış bu konuda bir kararı yoktur. Bu hususlar bir iç yönetmelikçe düzenlenmiştir ki bu mevzuata aykırıdır. Askeri bir organ olan kriz merkezine bağlı kriz hali koşullarının uygulandığı tecrit koşulları altında tutulan müvekkilin hazırlık soruşturması yasalara insan haklara ve ulusal üstü hukuk kurallarına aykırıdır. 

Anayasanın eşitlik kurallarına aykırı olarak, uzun gözaltı ve yasadışı sorgudan sonra 23.2.99’da DGM yedek yargıcı Mehmet Maraş tarafından gıyabi tutuklamalar vicahiye çevrilmiştir. 

Hükümet bu konuda yapılan itirazlara ilişkin savunmasında; yakalama süresinin uzatılmasına “avukatlar itiraz edebilirdi” diye görüş belirtmiştir. Oysa, DGM Başsavcılığının gerek 4 günlük gerekse 3 günlük uzatma kararları ne müvekkile, ne ailesine ne de avukatlarına bildirilmemiştir. Avukatlarının görüşme istemi, ancak 25.2.99’da kabul edilmiştir. 19.2.99’da da Başsavcılığın kararı ile hazırlık evrakının bu aşamada avukatlara gösterilmemesine karar verilmiştir. Yani, avukatların yasal itiraz yolları da bu açıdan imkansız hale getirilmiştir. 

Sanığın sorgulaması da, izolasyon amaçlı hücre koşullarında gerçekleşmiştir. Birçok uluslar arası mahkeme kararlarında da belirtildiği gibi, izolasyonda amaç tutuklunun bilincini ve kişiliğini yoketmektir ve bu işkencenin bir türüdür. 

Bu bölümün özet sonucu müvekkil özgür iradesi dışında korsan yöntemlerle yakalandı. Bu aşamada hiçbir hukuki desteği sahip olamadı. Gözbağı, ilaçla uyutulmak, maskeli timlerin denetiminde olmak gibi uygulamalar ve çok sıkı izolasyon koşullarında yasa dışı sorgulamalar yaşadı. İç hukuka aykırılığını irdelediğimiz; bu süreç yani yakalanma biçimi, ilaçla uyutma, alıkonulma ve İmralıya götürülüş hücre koşulları, mutlak tecrit sürekli ışık, avukatlar ve ailesi ile iletişimin olmaması aynı zamanda AİHS’nin 3. Maddesininde ihlalidir.

Yakalanma tarzı ile de AİHS’nin 5/1 maddesi ihlal edilmiştir. 

Avrupa İnsan Hakları Komitesi de benzer durumlarda bu görüşe yer vermektedir. “Avrupa sistemi dışında hem zor kullanarak hem de aldatma yoluyla kaçırma, bir insan hakları ihlali olarak düzenlenmiştir.” BM Gövenlik Konseyi “kaçırmalar uluslar arası topluma yönelik saldırılardır” derken (SC Res 579/1985) insan hakları komitesi de, kaçırılan insanların haklarının ihlal edildiiğini belirtmiştir. (Ganan Garciav, Eqvador CCRR /C/43/319/1988)

Hakkında ki gıyabi tevkif kararlarına rağmen, yargıç önüne çıkartılmaması ve sorguya alınması “uzun gözaltı” uygulaması da sözleşmenin 5/3. Maddesinin ihlalidir.

5- Soruşturmanın tüm aşama ve kuralları Genel Kurmay Başkanlığı’nın etkin olduğu Başbakanlık Kriz merkezince belirlenmiştir. 

Yargılamanın üzerindeki Başbakanlık Kriz Merkezi vesayetidir. Yani askeri ve idari otoritenin belirlediği kuralların ceza yargılaması hükümlerinin yerini almasıdır Açık gerçeklik odur ki hukuk sistemimizde yeri olmayan soruşturma yöntemi ve koşulları, müvekkil daha Türkiye’ye getirilmeden önce düşünülmüş ve hazırlıkları yapılmıştır. Bu yargılamayı yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı açısından da tartışma konusu yapan ve kuşkulu hale getiren sadece DGM’nin niteliği ve varlığı değildir. Ondan da önemlisi. 
Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi bu yargılamayı nasıl etkilemektedir? Bu nokta idrak edilmeden hakkaniyete uygun yargılama konusu çözüme kavuşturulamaz. Bakanlar Kurulunun 1996/ 8716 sayı ve 30.09.1996 tarihli kararıyla düzenlenen 09.01.1997 tarihinde Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe giren Başbakanlık Kriz Merkezi Yönetmeliği’nin hukuki yasal bir dayanağı yoktur. Bu yönetmelikle, daha üst normlar ile bazı makam yada mercilere verilen yetkiler yasalara ve anayasaya aykırı bir şekilde başka makam ve mercilere devredilmiştir. 

Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği’nin kaynaklandığı bir tüzük, bir kararname, bir yasa olmadığı gibi, mevcut anayasada da bu yönde bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla, bu yönetmelik hukuksal dayanaktan yoksundur. Bu yönetmelik anayasada belirtilen dört tür olağanüstü rejimden önce ve adeta bir ara olağanüstü rejim olarak kriz halini düzenlemiştir. Bu yönetmelik hem anayasaya, hem A.H.İ.S.’ ne aykırıdır. Nitekim, yönetmelik hakkında idari yargıda İstanbul Barosunca iptal davası açılmıştır. (Daire no:10 esas no:1997/ 1030)

Somut olayımızda da, yönetmeliğe dayanarak oluşturulan Kriz Yönetim Merkezi, yasayla verilen hak ve yetkileri işlemez duruma getirerek savunma hakkı açısından yasal güvenceleri rafa kaldırmış, dürüst yargılama hakkının somut davamızda koşullarını yok etmiştir. 
27.02.1999 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan Milli Savunma Bakanlığı’nın Tebliği ile, Bakanlar Kurulunun İmralı adası ve çevresini Askeri Yasak Bölge İlan eden kararı yayınlamış, akabinde Başbakanlık Eşgüdüm Merkezine bağlı olarak Kriz Merkezi Yönetmeliğince Mudanya’da Kriz İrtibat Bürosu kurularak, İmralı Cezaevi’ne ve Müvekkilimize ilişkin tüm işlemlerle yetkiler, Adalet Bakanlığı’ndan ve Yargı Birimlerinden alınarak, Kriz Yönetim Merkezi birimlerine bırakılmıştır. Bölgede kriz hali ilan edildiğine dair bir resmi karar da yoktur. Kaldı ki, yönetmeliği normları arasında bir yargılama sürecini kriz hali hükümleri ile yönetileceği düzenlemesi de bulunmamaktadır. Yönetmeliğe göre dahi, kriz yönetim merkezinin görevli olması için kriz hali olması gerekir. 

Yani, kriz halinin koşulları olmadan resmen kriz hali de ilan edilmeden, müvekkil ile ilgili tüm işlemler kriz merkezinin yetki alanına devretmiştir. Önemi ne olursa olsun, tutuklunun sıfatı ve yargılamanın niteliği kriz yönetmeliğinin uygulama gerekçesi yapılamayacağı gibi, böylesi bir organın yargıya ve yargılama koşullarına müdahalesi de kabul edilemez. 

Başbakanlık Kriz Merkezini karaları doğrultusunda, İmralı Yarı Açık Cezaevi, müvekkil için yasalarla düzenlenmemiş özel güvenlik önlemlerini içeren bir hücre tipi cezaevine dönüştürülmüştür. Müvekkilimizin yargı çevresindeki bir tutukevine konması gerekirken, İstanbul Mahkemelerinin yargı çevresindeki İmralı cezaevine konulmuştur. 

Türkiye infaz hukuku tarihinde ilk kez, sadece bir kişi için cezaevi ihdas edilmiştir. A.İ.H.M’nin soruşturması neticesi, alelacele İmralı Ceza ve Tutukevi İç Yönetmeliği hazırlanmıştır. Bu yönetmeliğin hükümleri Ceza İnfaz Tüzüğünün 155, CMUK’un  144. Maddesine aykırıdır. Uygulamalar, yönetmeliği dahi aratacak nitelikte olmuş, yazılı mevzuatın yerini kriz birimlerinin askeri yetkililerinin emirleri almıştır. 
Müvekkil ile ilgili tutukluluk statüsüne ters, hükümlülük statüsünden de daha ağır tecrit koşulları fiziksel ve beyinsel tahribatı üreterek kriz merkezleri birimlerince devam ettirilmiştir. Kriz Merkezi uygulamalarıyla, CMUK 144. Maddesinin, tutukluya tanıdığı tüm haklar kısıtlanmıştır. 144. Madde bu sanık için rafa kaldırılmıştır. Yasanın şart koşmamasına rağmen vekaleti de olduğu halde tüm müvekkil avukat görüşmeleri kriz merkezinin iznine tabi tutulmuş, görüşme süreleri azami sınırlanmış, görüşmeler görevlilerin yakın ve bitişik denetim ve gözetimi altında yapılmıştır. 
Avukatlar, her görüşte meslek onurları çiğnenerek Avukatlık Kanunu, CMUK, Anayasal hakları ihlal edilerek 4-5 kez aramaya tabi tutulmuş, aramalarda mesleki malzemeler dahil her şeye el konmuştur. Her görüş sonrası görüşme notları, askeri yetkililerce ayrıntılı bir denetime tabi tutulmuştur. Askeri yetkililerce avukatların parmak izlerinin alınması, ayakkabılarının aranması, yasalara aykırı tebligatlar imzalatılması gibi uygulamalar dayatılmıştır. 

Bu yargılama, tarihe hiç kuşkusuz savunma makamının idari ve askeri organlarca en çok saldırıya uğradığı hem sanığın, hem savunma makamının haklarının en çok gasp edildiği bir soruşturma olarak geçecektir. Soruşturmanın tüm safhalarında kriz merkezinin uygulamalarıyla savunma bağışıklığı tamamen ihlal edilmiştir. Savunmanın sanık ve müdafii ile birlikte baş başa hazırlanma olanağı sürekli engellenmiş, savunma kuşatma ve yönlendirme altına sokulmuştur. 

AHİM’in 4-3-99 tarihli tedbir kararı uyarınca yapılan tüm yazışmalara rağmen kriz yönetiminin, savunmaya yönelik engellenme ve saldırıları sürmüştür. 

- Kriz merkezinin uygulamalarıyla tüm tutuklu hakları sanıktan esirgenmiş, yasal yayınları izleme, radyo ve TV izleme hakları tanınmadığı gibi, aylarca günlük gazeteler dahi verilmemiş, 31 Mayıs duruşmasından sonra bazı gazeteler sansürlü olarak verilmeye başlanmıştır. 
 Sanık 31 Mayıs duruşmasına (ilk duruşma sorgusu) iddianame dışındaki dava dosyası belgelerinin, delillerini inceleme olanağı tanınmadan çıkmıştır. 
 Kriz yönetimince savunma bütünselliği engellenmiş, dava dosyası ile ilgili hangi belgelerin verilip verilmeyeceğine askeri yetkililer karar vermiştir. 
 Ceza muhakemesi hükümleri uyarınca, sanığın da dava dosyası fotokopilerini alması ve bunları inceleyerek, müdafileri ile görüşerek sorgu ve savunmasını hazırlaması en doğal hakkı olduğu halde, bu hak sanığa tanınmamıştır. Uzun süren cezaevine dava dosyası örneği sokulamamıştır. Tarafımıza, buna izin verecek merci mahkeme değil Kriz Merkezi birimleri olduğu sözlü olarak iletilmiştir. Bu hal, yürütmenin Anayasa’nın 138. Maddesine aykırı olarak yargı bağımsızlığına direk müdahalesi anlamına gelmektedir. Müdafilerin cezaevlerine dosya sokmadan savunma hazırlığını görüşmesi “de facto” olarak mümkün değildir. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir hukuk devletinde böylesi bir uygulama söz konusu değildir. AHİM’in   4622 / 70 E. Sayılı kararında “sanığın gerek kendisi gerekse avukatları tarafından etkili bir savunma hazırlanabilmesi için, en geç iddianamenin çıktığı anda kendisine isnad edilen suç ile ilgili olarak, dosyadaki bütün bilgi ve belgelere ulaşma koşulları sağlanmalıdır” denmektedir.

- Müvekkilimizin; ceza muhakemeleri hükümlerinin ve dürüst yargılama hakkı ilkelerini uygulamadan kaldırarak, yasada olmayan özel ve olağan üstü bir şekilde; hangi cezaevinde, nasıl koşullarda tutulacağını, nasıl sorgulanacağını, sorgulamanın kimler tarafından yapılacağını, savunma hakkının sınırların belirleyen Kriz Yönetim Merkezini resmen ifade edilmese ve yazılı dayanakları bulunmasa da, yargılamayı yapacak mahkemeyi de, yani yer yönünden yetkili mahkemeyi, yine yazılı ve yasal dayanağı olmasa da yargılamanın naklini nerede görüleceğini belirlemiştir. 
Bu saptamamız afaki bir suçlama değildir. Eğer bir yargılamada “yer yönünden yetkili mahkeme” konusu ve davanın nakli ile ilgili CMUK. hükümlerine, yerleşik içtihatlara ve ceza muhakameleri hukuku öğretisinin espirisine göre yapılmıyorsa, yazılı olmayan özel bir yargılama kuralları uygulanıyorsa, yapılacak başka bir değerlendirme yoktur. 

Bu iki konuda da Anayasa 138. Madde ihlal edilerek, idari organlar belirleyici olmuştur. Her yargılamada olduğu gibi bu yargılamada da, ceza muhakemeleri hukukunun gayesi ve önemine sadık kalınarak yargılama yapılması savunmanın hakkı olduğu kadar, tarihsel bir önem de taşımaktaydı. Evrensel hukukun içinde bulunduğumuz aşamasında, artık ceza muhakemesinin gayesi suçluyu cezalandırmak değildir. Artık gerçeğin araştırılma gayesi ile birlikte, sanığın da korunması, devlet kudretinin kötüye kullanılmaması, ceza muhakemeleri hukuku açısından bir temel prensip haline gelmiştir. Bu anlayış, yasalara ve ulusal üstü  sözleşmelere yansıyarak, ayrımsız tüm insanlar için ceza muhakemeleri hukuku bir anlamda teminat hukukuna dönüşmüştür. Ceza muhakemesi, gerçeğin dışına değil içine bakacaktır. Bunun için de fertleri hak ve özgürlüklerini sağlamak üzere kabul edilen, şekil ve formalite koşullarına her sanık için her davada uyma zorunluluğu vardır. Sanık kim olursa olsun, iddia ne olursa idarenin isteği ile hukuka ve yasaya aykırı özel muhakeme uygulamaları üretilemez. 

Başbakanlık Kriz Merkezinin yargıya müdahalesi Anayasa’nın 138. Maddesine aykırı olduğu gibi “hızlı ve özel yargılamanın” Kriz Yönetmeliğinin sürdürülmesi, AİHS’in 6/1 maddesinin de ihlalidir. CMUK 144’e aykırı Kriz Yönetimi uygulamakla aynı zamanda AİHS’in 6/3 maddesine aykırı da oluşmuştur. 

Gerek davaya bakacak yer yönünden yetkili mahkeme, gerekse davanın nakli konusunda belirttiğimiz temel ilkeler ayaklar altına alınmıştır. 
Şöyle ki;

1) Davanın, askeri yasak bölge ilan edilen İmralı Adası’nda görülmesi, yasal dayanaktan yoksundur. 
 Ankara DGM Başsavcılığı, ceza muhakemesi kurallarını hiçe sayarak İstanbul DGM savcılığının görev alanı içindeki İmralı Adası’na giderek soruşturmaya devam etmiştir. 
 Savunma avukatlarının tüm yazışmalarında Başbakanlık Kriz Merkezi’nin izin ve onayına bağlık olarak işlem yapılması da, Ankara DGM Başsavcılığının da bağımsız bir şekilde görev yapmadığını, yürütmenin emir ve direktiflerine göre hareket ederek, ceza muhakemesi hükümlerinin ihlal edildiğinin bir kanıtıdır.
 Yargılamanın İmralı Adası’nda görülmesi ile ilgili, ne CMUK  hükümlerine uyulmuştur ne de DGM Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanuna uyulmuştur. 
 DGM Kuruluş ve Yargılama Usullerin Hakkında Kanunun 2. Maddesine uygun bir karar dava dosyasında bulunmamaktadır. Yine CMUK’un 14. Maddesine uygun bir kararda mevcut değildir.

 Dosya kapsamında Adalet Bakanlığı’nın bu yönde istemine dair bir belge de bulunmamaktadır. 

 25.03.1999 ve 30.4. 1999 tarihli duruşma ara kararında da Ankara 2 No’ lu DGM’nin almış olduğu herhangi bir karar yoktur. (bu yönde). Böylesi bir karar varsayılsa bile, İmralı Adası İstanbul DGM’nin yetki ve görev kapsamında olup bu husus yasa ile belirlenmiştir. 30.4.1999 günlü duruşmada 31-5-1999 tarihli duruşmanın İmralı’da yapılmasına karar verilmesi ve davanın bu şekilde devamı CMUK 8 ve 14. Madde hükümlerine açıkça aykırılık oluşturmaktadır. 

Kısaca, yargılamanın İmralı’da görülmesi ve sanığın yargı çevresi dışında bir ceza ve tutukevinde tutulması CMUK hükümlerine aykırıdır. Bu konuda da Kriz Merkezi’nin yazılı olmayan kararları belirleyici olmuştur. 

2) Yer itibariyle yetki konusunda da, yasa ve yerleşik içtihat dikkate alınmamıştır. Yetkisiz olduğu halde, davaya bakma yetkisi Ankara DGM’ye verilmiştir. 
Gerek CMUK’un 8. Maddesinin espirisi, maddenin öğretideki yorumlanışı, gerekse, benzeri durumlarda verilen yargıtay kararları dikkate alındığında ayrıca, iddia edilen fiil ve hareketlerin ağırlıklı işlendiği yer dikkate alındığında yer itibariyle yetkinin, Diyarbakır’da görevli mahkemede olması gerekir. 
CMUK’un 8. Maddesi  “.... davaya bakma yetkisi suçun işlendiği yer mahkemesine aittir” hükmünü ihtiva eder. Ankara DGM Başsavcılığının Ankara 2 No’lu DGM’de 1999/98 E. No’lu dava dosyasına sunulan iddianamesinde de PKK’nin Lice ilçesi Fis köyünde kurulduğu, 1984 yılında Eruh-Şemdinli baskınları ile bugüne kadar eylemlerine devam ettiği belirtilerek, ekte sunulan 43 klasörde örgütün eylemlerini yoğun olarak Diyarbakır mahkemesinin yetki ve kapsamı içinde kaldığı anlaşılmaktadır. Gerektiğinde somut eylem fiil ve hareketlerinin belirleyici yoğunluğu OHAL rejimiyle idare edilen topraklardadır. İddianamede “Türkiye topraklarının bir kısmı.....” ibaresi ile kastedilen yerler bu topraklardır. İddianamede, sanığın ve örgütünün 1976’dan itibaren faaliyetlerini doğu ve güneydoğu illerinde sürdürme kararı vurgulanmaktadır. 
İddianamede, ileri sürülen ağırlıklı tipik eylemlerin hemen hemen tamamı iddiaya göre de, sözkonusu coğrafya da işlenmiştir. Suçlamanın kendi sistematiği ve mantığı açısından dahi, yer yönünden yetkinin Diyarbakır’da yetkili mahkemede olması gerektiği kuşkuya yer vermeyecek kadar açıktır. 
Ankara DGM’de müvekkil hakkında derdest olan 99/21 E. Sayılı dava dosyası, sadece Med-TV’deki bir konuşması nedeniyle açılmıştır. Diyarbakır, Van, Adana, Malatya, İzmir, İstanbul DGM’lerdeki tüm dosyalarda eylem ağırlığının Diyarbakır Mahkemesinin yetki kapsamı içinde kaldığı tereddüte yer bırakmayacak kadar açıktır. Nitekim, Şemdin Sakık için de yetkili Diyarbakır savcılığınca  soruşturma açılmış, dava  Diyarbakır Mahkemesi’nde görülmüştür. 
İç İşleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “PKK Terör Örgütü-1999 gizli ibareli raporu ve içeriği dikkate alınacak olunursa, örgütün faaliyet yoğunluğunun Diyarbakır Mahkemesi’nin kapsamında olacağı anlaşılacaktır. 
Ayrıca, Ankara DGM’ni 23-02-1999 tarihli tutuklama kararı ve gıyabi tevkif kararlarının vicahiye çevrilmesi kararları incelenecek olursa, G. Antep Sulh Ceza Mahkemesi’nin 10-02-1995 tarih 95/84 Sorgu sayılı gıyabi tevkif kararının, Ankara 2 No’lu DGM’nin 29.08.1997 tarihli 97/125D. İş sayılı gıyabi tevkif kararından önce olduğu ayrıca Adana DGM’nin 17-11-1988 tarih 1988/345 sayılı gıyabi tevkif kararının bulunduğu görülecektir.
Aynı şekilde, Diyarbakır DGM’nin Eruh-Şemdinli baskını ile ilgili soruşturmasının 1984 yılında başlatıldığı görülecektir. Bu kararlar dahi yetkili savcılığın Ankara DGM savcılığı olmadığını göstermektedir. Dava dosya dizisinin son klasörleri ise, OHAL bölge DGM’lerin evrakları oluşturmakta yetki hususuna açıklık getirmektedir. 
Ankara 2 No’lu DGM yetkisiz olduğu halde bu yargılamayı devam ettirmiştir. 
CMUK 8. Maddesine ilişkin 1412 sayılı yasanın gerekçesinde yer yönünden yetki ili ilgili bölümü bir kez daha vurgulayalım. “.....Şöyle ki, bir suçun ..... en ziyade alakadar olan ve esbabı sübutiyenin en ziyade bulunması ve kolaylıkla toplanması mümkün bulunan şüphesiz ki suçun işlendiği yerdir. Fazla olarak mühim suçlarda mahalli cürümde umumi efkarda teyyün vardır. Bunun için suçun işlendiği mahal mahkemesi evvel emirde ve münhasıran selahiyetli adledilmiş ve selahiyet bir esasiye olarak 8. Maddede tasrih kılınmıştır. ....”
Konu açıktır. Kriz Merkezi istediği için ceza muhakemeleri hukuku rafa kaldırılmış, Ankara DGM yetkili kılınmıştır 

3) Bu yargılamada ceza muhakemeleri hukuku hükümlerinin rafa kaldırıldığı , bir diğer önemli konu da, irtibaklı dosyaların birleştirilmesinde izlenen uygulama yöntemidir.
CMUK’un 2. Maddesi, davaların birleştirilmesi ve ayrılması konusuna açıklık getirmiş, üçüncü maddede murtabıt suçlar sayılmış, dördüncü maddede tahkikat sırasında davaların birleştirilmesi konusu düzenlenmiştir. Ceza muhakemeleri hukuku karşısında 1960 yılından bu yana görülen davalarda uygulana gelen teammüle bakılırsa görülecektir ki; 1960 menderes ve arkadaşları dosyası, 12 Mart sonrası THKO, DDKO, TİP, THKP-C davaları 12 Eylül sürecinde DİSK, TÖB-DER, Dev-SOL, Dev-YOL, TSİP, TKP, Kurtuluş ve MHP-Ülkü Ocakları yargılamalarında örgüt lideri birinci sırada olmak üzere, örgütün bütün davaları birleştirme suretiyle görülmüştür. SYNT  ve DGM yargılamalarında da aynı teammül devam etmiştir. 
Somut davamızdaki uygulamalarda ise, yasa ve teammüllerde olmayan özel ve olağanüstü bir yöntem uygulanmıştır. 
Müvekkilimiz hakkındaki tüm dosyaların “suçun yoğun işlendiği iddia edilen yer mahkemesi olan Diyarbakır Mahkemesi’nde görülmesi, yasanın amir hükmüdür. Siyasetin, yürütmenin yargıya müdahalesi bu amir hükmün yaşama geçmesini engellemiştir. 

4) Davamızda yargılamanın süresi dahi daha yargılama başlamadan yürütmenin müdahalesi ile adeta ilan edilmiştir. Cumhurbaşkanı da dahil olmak üzere, Adalet Bakanı diğer askeri ve idari otoriteler, savcılık yargının görev ve yetki alanına müdahale edercesine, daha yargılama başlamadan davanın en kısa zamanda bitirileceği yönünde açıklamalarda bulunmuşlardır. 
Ku?kusuz, ceza yargılanmasında kesintisizlik, sözlülük,devamlılık esastır. Eğer soruşturma yasalara, hukukun temel ilkelerini cereyan etmiş ve alt yapı hukuku olarak hazırlanmışsa, kaldı ki, herşeyin hukuka uygun cereyan ettiği durumda dahi, savunmaya her aşamada yetkili imkan ve süre verilmesi ilkesi vardır. 
31 Mayıs duruşmasına; yargı heyeti de dahil, yargılamanın hiçbir ayağı 43 klasör ve ekleri üzerinde çalışmasını tamamlayarak girmemiştir. Böylesi önemli bir yargılamada, nasıl olsa sonucu değiştirmeyecek mantığıyla, yasak savma kabilinden bir yargılama cereyan etmiştir.
İddianemenin okunması ve sorguyu mütakip aralıksız duruşma yapılması sonucu, cezaevinin askeri yasak bölgede bulunmasının getirdiği zorluklar da dikkate alındığında, yazılı delillere karşı gereken hazırlık maddeten olanaksız hale gelmiştir. Süre hakkaniyete uygun olmamıştır. İdam gibi en ağır cezai yaptırımı içeren, ayrıca içerik itibariyle son yılların en hacimli davasında izlenen süreç, tamamen özelin de özeli bir yargılama mantığının damgasını taşımıştır. 

5) Müvekkilimizin Türkiye’ye getirilmesinden bu yana “suçsuzluk karinesi” rafa kaldırılmıştır. 
Cumhurbaşkanından, komutanlardan, bakanlardan, savcılara medyanın her kesimine kadar “yargısız infaz” mantığı sergilenmiştir. Terörle Mücadele Yasasının bazı hükümlerinin Anayasa’ya aykırılık yönünden incelenmesi davasında, Anayasa Mahkemesi “suçsuzluk karinesi”nin önemini şöyle vurguluyordu; “Anayasının 38. maddesine göre suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. Şu halde yüklenilen suç ne olursa olsun tüm sanıkların suçsuzluk karinesinden yararlanma ve kendisinin savunabilmesi her türlü olanağın sağlanması gerekir.... Eşitlikten uzaklaşmayı gerektirecek haklı bir neden ve farklı bir hukuksal durum yoktur.” (Anayasa Mahkemesi  31.03.1993 1991/18 Esas, 1992/20 K.   AMKD sy. 28)
Daha yargılama başlamadan, idam cezalarının infazı yönünde askeri ve sivil yetkililerin demeçleriyle adeta bir kampanya başlatılmış, suçsuzluk karinesi bu açıdan rafa kaldırılmıştır. Abdullah Öcalan davasında, suçsuzluk karinesinin yerini toplumsal linç mantığına paralel olarak “suçluluk karinesi” almıştır. 
Duruşmalara da katılan bir DGM savcısı infazla ilgili olarak AHİM kararının Türkiye’yi bağlamayacağını söyleyecek kadar, suçsuzluk karinesini umursadığını göstermiştir. Suçsuzluk karinesini ihlaller, ihlal edenlerin görev ve konumu nedeni ile mahkemeyi etkileme ve kuşatmaya dönüşmüştür. Örneğin, TBMM Başkanı 08.06.1999 tarihli gazetelere yansıyan demecinde “idam cezasının meşru ve idamın zaruri olduğu halkın böyle istediğini” belirtmiştir. 
Karar sonrasında Başbakan Yardımcısı Bahçeli, “millet vicdanının rahatladığını” belirtmiştir. Yine DYP lideri Çiller “karar uygulanmazsa hesap sorarız” demiştir. Başbakan yardımcısı Cumhur Ersümer, konu meclise geldiğinde “karara evet oyu vereceğim” demiştir. Cumhurbaşkanı karar sonrasında “bu bir caninin cezaya çarptırılması meselesidir” demiştir. (Hürriyet 17.07.1999)
Demirel, daha dava başlamadan tavuk hırsızının avukat istemesi fıkrasını anlatarak, “dürüst yargılama” hakkına ne kadar vaakıf ve saygılı olduğunu göstermiştir. 

6) İddianamede hazırlık ifadeleri basın yasası 30. Madde ihlal edilerek kamuoyuna açıklanmış, basın vasıtasıyla daha duruşma başlamadan kamuoyu belli bir yönde şartlandırılmıştır. 

7) Bu davada dürüstü yargılanma hakkının temel ilkelerinden olan “silahların eşitliği” yaşama geçmemiştir. 
Savcı iddianameyi hazırlarken, her türlü olanaktan yararlanırken, sanığa dava dosyası örneği dahi verilmemiştir. Savunma için gerekli dokümanlar vs. verilmemiştir. 
Yargı diyalektiğinin onsuz olmaz, üçlü saç ayağından sanık avukatlarına yapılan saldırılar, bizzat devletin organları tarafından müsamaha görmüştür. Avukatlık yasasının güvencesi altında görev yapan savunma avukatlarını sanıkla özdeşleştirme gibi, çağ dışı bir anlayışa karşı hukukun gereğinin yapılması bir zorunluluk olduğu halde, devlet bu duruma seyirci kalmıştır. Bu tür saldırıların avukatların şahsında yargının bağımsızlığını yaraladığı açıktır. 30.04.1999 tarihli duruşmadan sonra yazılı başvurulara rağmen sanık avukatlarına saldıran güvenlik görevlileri hakkında şu ana kadar hiçbir işlem yapılmamıştır. 

8) Yargılama AHİM’in kararlarına aykırı olarak bağımsız olmayan DGM’lerde başlamıştır. AİHS’nsin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir. 
30.04.1999 ve 31.05.1999 tarihinde mahkemeye sunduğumuz iki dilekçede AHİM’in İncal ile Çıraklar kararını örnek gösterek, DGM’lerin bağımsız mahkemeler olmadığını, askeri üye statüsünün değiştirilmesini bu değişiklik yapılmadan yargılamaya başlanmamasını ve “yargılamanın durdurulmasını” talep etmiştik. Ancak, taleplerimiz kabul edilmedi ve yargılamaya devam edildi.
Türkiye, Anayasa’nın 90. Maddesi uyarınca usulüne uygun olarak imzalanmış ve onaylanmış uluslar arası sözleşmelerin, iç hukukta kanun hükmünde olduğunu kabul ettiğine göre, “Pacta Sun  Servanda” yani ahte-vefa, sözleşmeye saygı kuralının gereğini yerine getirme yükümlülüğü altındadır. Bu yükümlülük, aynı zamanda yargıçları da bağlamakta ve kararlarını verirken AİHS’in ve özellikle olayımızda olduğu gibi 6. Maddenin yani dürüst yargılama koşullarının yerine getirilmesinin de gereklerini uygulamak zorundadır. 
Bir hukukçu olarak uyarılarımız dikkate alınmamıştır. Yürütmede dahil, ilgili ve uzaman her çevrenin DGM yasasında değişikliğin yapılması gerektiği yönünde görüş bildirmesine rağmen yargılamanın sürdürülmesi ulusal üstü hukuka aykırıdır. 
Mevcut yasa değişikliği de, DGM’lerin Bağımsız ve Tarafsız, Tabi , Hakim ilkesine uygun bir hale getirmemiştir. 
DGM’lerin kuruluşu,  işleyiş ve yargılama yöntemi bakımından ihlal edilen temel norm BM İHEB’nin 10 ve 11. Maddeleri ile bu maddeleri temel alarak düzenlenen AİHS’in 6. Maddesinde ifadesini bulan “dürüst yargılama hakkıdır.” 
DGM’ler tabiatın ilkesine aykırıdır. Çünkü; suçun niteliği ve suçluya göre kurulmuş, olağan yargı yerleri arasındaki görev ve yetki paylaşımına uymayan, kuruluş amacı yönünden tam da Kunter’in dediği gibi “belirli maksatlara uygun mahkeme kurma ihtiyacını ifade eden” kuruluş amacı yönünden genel ceza hukukuna aykırı olan; kavramların belirsizliği nedeniyle de, kişilerin hangi mahkeme önünde yargılanacaklarını “kesin olarak” bilmelerinin mümkün kılmayan “cezanın etkileyiciliğini sağlama” gerekçesiyle yargılama usulleri normal dışı olan (3713 sayılı TMŞ’nin ceza arttırımı ve infaz rejimi gibi) DGM’ler olağanüstü mahkemelerdir.
DGM’ler “Uzmanlık Mahkemesi” değildir. DGM’ler uzmanlıkla bağdaşmayacak kadar çok ve çeşitli suçları yargılamaktadır. Yine kuruluş ve yargılama yöntemleri bakımından genel yargıdan ayrılmıştır.  Bunun temelinde ise genel yargıya duyulan güvensizlik yatmaktadır. 
DGM’ler olağanüstü mahkemelerdir. “Herkesin mevcut hukuki usullerin kullanıldığı olağan mahkemeler ya da yargı yerleri tarafından yargılanmaya hakkı vardır. Olağan mahkemelere ya da adliye mahkemelerine ait yargı yetkisinin yerini almak üzere, hukuki süreçte mevcut usulleri layıkı ile kullanmayan yargı yerleri kullanılamaz” ilkelerine aykırıdır. 
DGM’ler siyasi mahkemelerdir. Sanığın suç olan eylemi nedeniyle değil, “siyasi saiki” esas alınarak görev alanı belirlenen DGM’lerin “siyasi mahkeme” oldukları tartışmasızdır. 
DGM’ler bağımsız ve tarafsız mahkemeler değildir. Yapılan yasal değişiklik de bu özelliği DGM’lere kazandıramamıştır. DGM’lerin bağımsız ve tarafsız olmadığının can alıcı örneği bu davada yaşanmıştır. Bu davada, dürüst yargılanma hakkı ilkesine aykırı uygulamalar sadece askeri üyeden kaynaklanmamıştır. Mahkeme, yukarıda izah ettiğimiz ceza muhakemeleri hukukuna aykırı tüm problemlerde bağımlı ve taraflı davranmıştır. Kriz Merkezinin uygulamalarına, savunma hakkının önündeki engellere, temel muhakeme prensiplerinin rafa kaldırılmasına göz yummuştur. 
Mevcut değişiklik ışığında dahi, davanın sivil üyenin baştan beri duruşmaların dinleyici olarak izlemesi, yapılan işlemin AİHS’ne uygunluğunu yaratmaz. Mevcut durumda dahi,  bu noktada yerel mahkeme kararının bozulmasını gerektiren temel bir nedendir. Dava bozulup, yeni değişiklikle tamamen sivil hakimlerden oluşacak heyette görülmeli ve tüm yargılama yeniden başlamalıdır. 
AHİM içtihatlarında da “ilk derece mahkemesinin kararının tamamen sivil üyelerden oluşan yargıtay tarafından incelenmesinin bu konudaki aykırılığı gideremeyeceğini, zira yargıtayın istinaf  merci olmayıp, sadece temiz merci olduğunu” belirtmiştir. (İncal kararı, 9.6.1998)
Kaldı ki, son anda karara dahil olan üye, hazırlık aşamasında sanığın tutuklanmasına karar veren üyedir. Bu halde teammül ilkelerine aykırıdır. 
Kısacası, asker üye DGM’lerden çıkarılmasına rağmen, DGM’lerin kuruluş, işleyiş ve nitelikleri gereğin sözleşmenin 6/1. Maddesi ihlal edilmiştir.

9) Yerel Mahkeme müdahale istemleri konusunda hukuka ve yasaya aykırılık içindedir.
CMUK 365’in espirisine aykırı bir şekilde “medahalenin” uygulama sahası genişletilerek, “doğrudan zarar görme” ölçütünün yerine “muhtemel, dolaylı zarar” ölçütleri geçirilerek talep eden müdahiller kabul edilmiştir. Yine müdahale talepleri kabul edilirken, “iddianamede sayılı eylemlerle sınırlı kalınması” yasaya aykırı bir şekilde ihlal edilmiş, iddianamede yer almayan eylemlerle ilgili genel ve soyut talepler mahkemece kabul edilmiştir. Bu yöndeki itirazlarımızı yerel mahkemece dikkate alınmamıştır. 
Kaldı ki, müdahale istemlerinde belirtilen olayların gerçek olup olmadığı, daha önce yargıya intikal edip etmediği, müdahil olanların daha önce bir yargılamada müdahil olup olmadıkları, iddia edilen olayların hangi örgütle bağlantılı olduğu, yine bu olaylar arasında güvenlik güçlerinin fiillerinden kaynaklı olanların bulunup bulunmadığı, meydana gelen zararın “doğrudan mı yoksa dolaylı yoldan mı” gerçekleştiği irdelenmeden ve bunu irdeleyebilmek için savunmaya da olanak tanımadan, olayların çoğunun gerekli belgeleri dahi temin edilmeden müdahale talepleri kabul edilmiştir. Sanığa yüklenen suçun niteliği ve gerekçesi müdahale talebinin kabulü için yeterli görülmüştür. Bu tür bir uygulama yasalar, hukuka tamamen aykırıdır. Böylesi bir hukuk dışı uygulama ile sanığın hakları göz ardı edilip, yargılama kamuoyunun duygusal etkisi altına sokulmuştur. 
Müdahale konusu eylemlerle ilgili son soru?turma boyunca, yasaya uygun delil ikamesi olmadığı için, müdahiller ilgili oldukları eyleme ait sorular değil, ideolojik nitelikli sorularla sanığa saldırmışlardır. Yasaya aykırı olarak sınırlama da getirildiğinden, katılmasına karar verilen müdahillerin davaya iştiraki de hukuka uygun olmamıştır. Beyanları alınması gereken konularda beyanları alınmamış, alınmaması gereken konularda beyanlarına başvurulmuştur. 

10) Sanığın, duruşma boyunca cam bölme içinde tutulması da yasalara aykırı bir uygulamadır.
Duru?mada da müdafi arasındaki iletişim imkanı kesilmemelidir. Güvenlik gerekçesiyle de olsa, sanığın avukatlarıyla iletişimi kesilemez. İletişimin kesildiği bir ortamda savunma görevi yerine getirilemez. CMUK böyle bir uygulamaya yer olmamasına rağmen, ilk kez bu davada sanığa cam kafes uygulaması yapılmıştır. Avrupa’nın bazı ülkelerinde bu uygulamanın yasal dayanağı vardır. 
AHİM bir kararında, Murro; V. İngiltere (8.2.1996) duruşma sırasında “yargılanan sanık hakkında güvenlik tedbiri almak mümkündür. Fakat alınması muhtemel olan bu güvenlik tedbirlerinin sanık ve avukatları arasındaki yazılı ve sözlü bilgi alışverişini engellememesi gerekir” demiştir. 
Olayımızda, yasalarda da hüküm olmadığına ve bu yönde bir mahkeme kararı bulunmadığına göre müvekkilin cam kafeste tutulmasına acaba hangi merci karar vermiştir. 

11) Duruşma Aleniyeti İhlal Edilmiştir. 
Duruşmada, sadece TRT ve Anadolu Ajansın çekim yapmasına izin verilmiş, diğer basın mensupları arasında ayrım yapılarak bir kısmının girişine izin verilmiştir. Sonuçta, duruşma salonunda cereyan edenler, tek taraflı olarak ve devletin istediği şekilde dışarıya yansıtılmış, kamuoyunun doğru bir şekilde bilgilendirilmesi engellenmiştir. Duruşma aleniyeti, fiziki engeller öne sürülerek ihlal edilmiştir, daha genel bir salonun yapılmaması aleniyetin kasıt ve güdümlü cereyanına yöneliktir.

Temel konularda kanıtladığımız gibi, karar CMUK’a aykırı yasada olmayan özel yargılamanın ürünüdür. Bu açıdan bizzati kararın kendisi hukuka aykırıdır. 
Gerek hazırlık aşamasında, gerekse son soruşturma safhasında, yargılamanın hukuka uygun hale getirilmesi için, ısrarlı taleplerimiz oldu. 

a- Savunma hakkı önündeki engellerin kaldırılması ve sanığa tutuklu statüsünün gerektirdiği yasal hakların tanınması taleplerimiz, gerek  30.4.1999 tarihli ara kararıyla, gerekse daha sonraki kararlarıyla, yerel mahkeme tarafından “idarenin görevine giren hususlardır” denerek red olundu.

b- Yetki, nakil, müdahillik, birleştirme konularındaki taleplerimiz hukuki olmayan gerekçelerle red oldu.

c- DGM’lerle ilgi en azından yasal değişiklik neticesine kadar mahkemenin durdurulması talebimiz red oldu. 

d- Başbakanlık Kriz Merkezinin davaya müdahalesine son verilmesine yönelik taleplerimiz dikkate alınmadı. Dava ile ilgili olarak cereyan eden “kriz hali uygulamaları” ile, ilgili idari yargıda açtığımız davanın neticesinin bekletici mesele kabul edilmesi yönündeki talebimiz de red oldu. 

e- Savunma için yeterli imkan ve süre istemleri red olmuştur. 

f- Cam kafes uygulamasının yasalara aykırı olması nedeniyle kaldırılması talebimiz karşılanmamıştır.

 


Sonraki Sayfa
Dava Ana Sayfa|Ana Sayfa