|
B)
Yerel Mahkemenin Kararı Ceza Muhakemesi Hukukuna Aykırılıkların ve Eksikliklerin
Ürünüdür;
Yerel Mahkemenin kararını
bu açıdan incelemeye geçmeden önce,müvekkilimizle ilgili olarak yapılan
bu yargılamayı doğrudan etkileyecek bir hususu öncelikle ve özellikle belirtmek
istiyoruz. Şöyleki:
Yerel mahkemede görülen
dava karara bağlandıktan sonra,müvekkilin de aralarında bulunduğu toplam
l01 kişi hakkında,Şanlıurfa Ağır Ceza Mahkemesinde açılmış bulunan dava,
daha sonra Ankara’ya gönderilmiş olup,halen Ankara 8.Ağır Ceza Mahkemesi’nin
l999/242 Esas sayılı dosyasında derdest bulunmaktadır.Bu davanın duruşma
tarihi de 15.12.1999 tarihine talik edilmiş bulunmaktadır.
Ancak,26.4.l999 tarih ve
l999/98 esas sayılı iddianamede suç tarihi l5.2.1999 ve öncesi
olarak belirtilmiştir.Yani, temyize konu davanın iddianamesi sondan başa
bütün eylem ve faaliyetleri dava konusu yapmış ve daha önce Ankara 2.No'’u
DGM'’in l999/21 esası üzerinden yargılaması sürdürülen dava ile birleştirilmiştir.
Anılan bu davamızda;
a) Ankara DGM C.Başsavcılığının
04.09.1997 gün l996/865 Hz.l997/271 Es.ve 1997/104 No’lu iddianamesi
b) Erzincan DGM Başsavcılığının
16.6.1989 gün ve 1989/165 Hz.,1989/114 nolu iddianameleri,
c) Adana DGM C. Savcılığının
22.12.1998 gün ve 1997/218 Hz.,1998/547 Es., 1998/492 nolu iddianameleri.
d) Ankara DGM C. Başsavcılığının
26.04.1999 gün ve1997/511Hz.,1999/98 Es., 1999/78 nolu iddinameleri
ile açılan davalar birleştirilmiştir.
Ancak, temyiz aşamasındaki
sanığı ve konusu aynı olan bu davamızdan çok öncesinden açılmış olan bir
derdest dava mevcuttur. CMUK’nun 253.maddesi “AYNI KONUDA- AYNI SANIK İÇİN
EVVELCE VERİLMİŞ BİR HÜKÜM VEYA AÇILMIŞ BİR DAVA VAR İSE DAVANIN REDDİNE
KARAR VERİLİR.” Demektedir. Dolayısıyla Ankara 8.Ağır Ceza Mahkemesindeki
dava önce açılmış olduğundan işbu davamızın reddine karar verilmesi gerekeceğinden
kararın BOZULMASINA karar verilerek öncelikle bu hususta karar verilmesi
sağlanmalıdır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun
07.=2.1994 tarih ve 3/8-35 karar sayılı kararı emsal nitelikte olup karar
örneği ekte sunulmuştur.
Müvekkille ilgili soruşturmanın
gerek hazırlık gerekse de son safhası, dürüst yargılanma hakkı ilkelerine
aykırı bir şekilde, ceza muhakemesi hükümlerinin yazılı kurallarının rafa
kaldırılması suretiyle ikmal edilmiştir.
Soruşturmanın tüm safahatı;Hukukta
ve yasada yazılı olmayan, kuralları idare ve askeri bir organ olan Başbakanlık
Kriz Merkezince belirlenen ÖZEL VE OLAĞAN ÜSTÜ BİR USULLE ikmal edilmiştir.
Ortaya bu yargılama biçimiyle,
sıkıyönetim askeri mahkemesi yargılamalarına da benzemeyen, alışılmış DGM
yargılamalarına da benzemeyen ve mevzuatta olmayan, hem iç hukuka hem ulusal
üstü hukuka aykırı bir yargılama örneği çıkarmıştır. Bilinmelidir ki, duruşma
salonunun güzel olması tarafların yargılamada şeklen yerlerini almaları,
duruşma başkanının taraflara şeklen söz hakkı tanıması, bir yargılamayı
“hakkaniyete uygun yargılama “yapmaya asla yetmez.
Ceza muhakemesi hukuku unutulmamalıdır
ki şekli bir hukuk değildir. Ceza muhakemesi hukuku, suçluluğu kesin hükümle
sabit olana kadar suçsuz sayılması gerekenlerin teminatı olan bir hukuktur.
Ceza hukukunun ve ceza yargılamasının, iktidarların elinde oyuncak olmasını
engelleyen bir teminat hukukudur. Hele hele bu teminat özelliği siyasi
davalarda, ceza hukukunun siyasi muhaliflerini ortadan kaldırmanın aracı
haline gelmesini önleyici vasfı, ile daha bir önem kazanmaktadır. Yani,
iktidarların keyfiliğine karşı yönetilenlerin, yargılananların emniyet
subapı işlevi ceza muhakemesi hukukunca görülmektedir. Ceza muhakemesi
hukukunun yazılı ve sözlü kurallları dil, din, ırk, cins, milliyet, görüş,
inanç farkı gözetmeksizin tüm insanlar için geçerlidir. Dolayısıyla, bundan
Abdullah ÖCALAN’ın bir ayrıcalığı olamaz.
Ceza muhakemesi hukukunun
bugün en önemli ilkelerinin başında “dürüst yargılanma hakkı” gelmektedir.
Gerek, İ.H.E.B.’nin 10. Maddesinde gerekse A.İ.H.S.’nin 6. Maddesinde,
ayrıca “kişisel ve siyasal haklar uluslar arası haklar sözleşmesinin” 14.
Maddesinde yer alan “hakkaniyete uygun yargılanma hakkı” veya “dürüst
yargılanma hakkı” demokratik bir toplumda, tüm insanların iktidarların
keyfiliğine karşı güvencesidir. Dürüst yargılanma hakkı ilkesi bir yargılamanın
olmazsa olmaz koşuludur. Bu hak, ayrımsız herkes için yaşama geçmesi gereken
temel bir haktır. Bu hak tanınmadığı taktirde, yapılan yargılama biçimsel
ve sözde bir yargılama, savunma ise görünürde bir savunma hüküm, önceden
verilen kararın yazılı hale getirilmesinden başka bir anlam taşımayacaktır.
Bir yargılamanın hakkaniyete
uygun bir yargılama olabilmesi için, yargının bağımsız olması gerekir,
tarafsız olması gerekir. Yargı üzerinde idari ve askeri makamların, Başkanlık
Kriz Yönetim Merkezi gibi organların vesayetinin olmaması gerekir. İddia
ile savunmanın haklar ve imkanlar açısından eşit olması gerekir. Sanığa
savunması için yeterli zaman ve olanaklara sahip olma hakkının tanınması
gerekir. A.İ.H.M.’nin bir kararında da belirtiği gibi “ Haksızlıklar
ve hileler uygulanmadan duruşmaların yapılması gerekir.” (Dürüst Yargılanma
Hakkı, Fair Trical, SCHROEDER / Yenisey)
Ceza muhakemesi hukukunun
bu temel ve vazgeçilmez ilkeleri müvvekil için rafa kaldırılmıştır.
Müvekkilimiz, hem ULUSLAR
ARASI HUKUKTAKİ HAKLARI açısından hem de iç hukuktaki hakları açısından
mağdur edilmiştir. Bu nasıl olmuştur? Şimdi kronolojik açıdan hukuki incelenmesini
safha safha yapalım.
1) 15 Şubat öncesi süreçte
Cenevre Mülteciler Sözleşmesindeki Hakları Batılı ülkelerce müvekkilimizden
esirgenmiştir.
Batılı ülkeler, İ. H. E.
B.’nin kanun maddesine ve sığınanların statüsüne ilişkin sözleşmenin birinci
maddesine aykırı bir şekilde, siyasi konumları ve fiileri nedeniyle idam
yaptırımı istemiyle yargılanacağı aşikar olduğu halde, bu konuda
ulusal üstü hukuk bağıtlarını ekonomik ve politik çıkarlarının gereği ihlal
ederek, müvekkilimizin sığınma talepleri red edilmiş ve tarihte az rastlanır
bir şekilde, uluslar arası bir komployla karşı karşıya kalmıştır. Bir kez
bu durum, biz hukuçular açısından bir ulusal üstü hukuk ihlali olarak değerlendirilmelidir.
Nitekim, müvekkilin sığınma
talebini görüşen Roma İstinaf Mahkemesi, Ekim’99 kararıyla İtalyan Anayasasının
10. Maddesi ve Cenevre Mülteciler Sözleşmesinin 33. Maddesi ve 1967 protokolü
gereği, yukardaki eleştrilerimizi doğrulayarak müvekkilimizin sığınma talebini
kabul etmiştir.
(Ek3)
Hükümetin ihtiyati tedbir
kararı, başvurusu yaptığımız A.İ.H.M. ‘ne gönderdiği savunmadaki, (31.8.1999)
yakalamanın açıkça hukuk dışı bir şekilde gerçekleştirildiğini kanıtlamaktadır.
ÖCALAN, İtalya’nın başkenti Roma’da bulunduğu sırada, Türkiye Adalet
Bakanlığının 26.11.1999 tarihinde İtalya Adalet Bakanlığına yaptığı iade
başvurusu, bir yabancı ülkede bulunan Türkiye’deki yurttaşlarının iade
edilmesin ilişkin yasal prosedürü göstermektedir. Ancak, Kenya sürecinde
böylesi yasal prosedür uygulanması yerine, iade sözleşmelerine ulurlararası
hukuka aykırı olarak: Türkiye-ABD –İsrail-Kenya –Yunanistan ve başka devletlerin
gizli istihbarat teşkilatlarınında yer aldığı, tamamen korsanca hukuk dışı
bir operasyon ile yakalama gerçekleşmiştir. Hukuk, yakalama sözkonusu olduğu
için Türk hükümeti savunmalarında bu konuya hiç değinmeden, iç hukuk mevzuatı
açısından yakalama konusunu değerlendirmiştir.
Hukuka uygun bir yakalamanın
olması için, bu yakalamının ulusal üstü normlara uygun olması gerekirdi.
Oysa Türk yetkilileri, yetki alanları dışında kolluk gücüne başvurmuşlardır.
Ayrıca, müvekkilin aldatılarak başka bir ülkeye götürüleceği söylenerek,
Yunan elçiliğinden çıkarılması iradesi dışında, fiziki baskı altına alınarak
ve ilaç verilip gözleri bantlanarak yakalanışı ve getiriliş uluslar arası
hukuku ihlal niteliğindedir. ÖCALAN’ın yakalanması ve tutuklanması, A.İ.H.S.’nin
5. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlali niteliğindedir. 5. Maddenin garanti
ettiği kişi özgürlügü ve güvenliği hakkının ihlal edildiği ve sözleşmenin
yer verdiği istisnaların uygulanmadığı açıktır.
İ.H. E.B’nin 9. Maddesine
göre “hiç kimse keyfi olarak gözaltına alınamaz tutulamaz sürülemez“
yine kişisel ve siyasal haklar uluslar arası sözleşmelerin 9. Maddesinde
“herkes kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına sahiptir. Hiçkimse keyfi olarak
gözaltına alınamaz ve ya tutulamaz . Hiçkimse hukukun öngördüğü sebepler
ve usüller dışında özgürlüğünden mahrum bırakılamaz” denmektedir. Her safhada
vurguladığımız gibi, müvekkil ile ilgili bir yakalama tutanağı dahi yoktur.
Yine, eğer müvvekil Kenya yetkililerince yakalanıp iade edilmezse, bu konudaki
iade dosyası nerededir? Dava dosyasında ne böyle bir başvuru ne de iade
dosyası mevcut değildir. Ayrıca, Kenya makamaları ile Türkiye makamları
arasında bu konuda yapılmış “suçluların geri verilmesine ilişkin bir anlaşma
bir anlaşma var mıdır? Tüm bu hususların dava boyunca yanıtsız kalması,
yapılan yakalama işlemini iç hukuk ve uluslar arası hukuk yönünden geçersiz
kılmaktadır. Hukukta sonuca ulaşırken izlenen yol hukuka uygun olmalıdır.
Hukuka aykırı gerçekleşen işlem yok hükmündedir. Ve yok hükmünde olan bir
işleme dayanıralarak yapılan tüm işlemler geçersizdir. Öyleyse, ÖCALAN’ın
yakalanmasından itibaren tüm işlemler yok hükmündedir. Ulusal ve ulusal
üstü mevzuatı ihlal eder nitelikte olan bu hukuka aykırılıklar, ancak tüm
işlemlerin yapılmamış sayılması ve müvekkilin serbest bırakılması ile giderilebilecektir.
Yerel Mahkeme kararında da
bu yönde ki itirazları duymazlıktan gelmiş hukuki bir açıklama getirmemiştir.
Şu kanaatimizi de belirtme
gereğini duyuyoruz. Eğer, Kürt sorunuyla yıllardır devam eden çatışma yetkililerin
de, zaman zaman belirttiği gibi “düşük yoğunluklu savaş” olarak değerlendirilse,
sığınma talebinin reddinin ve yakalamanın hukuk kurallarına aykırılığını
Cenevre Savaş Hukuku ilkeleri açısından da irdelemesi gereklidir.
Açıktır ki, bu yargılanmanın
daha ilk hazırlık adına hukuka aykırılıkla sakatlanmıştır. Müvekkilin yakalanış
ve iade ediliş tarzı “savaş suçlarıyla insanlığa karşı suç işleyenlerin
aranması, tutuklanması geri verilmesi ve cezalandırılması” konusunda ulusalararası
işbirliği ilkelerine de uymamaktadır. Çünkü, ne Türkiye ne de operasyonda
görev alan diğer ülkeler müvekkili bir savaş suçlusu veya insanlığa karşı
suç işledi diye aramamışlardır. Bu konuda gerek ulusal gerekse ulusal üstü
gerekse başka bir devletin bir yargı kararı da bulunmamaktadır”
3) Müvekkilimizin, korsanvari
yöntemlerle yakalandıktan sonra gözlerinin bantlarla kapatılmasının ve
ilaçla tesirsiz hale getirilmesinin hangi yasalardan kaynaklanan uygulamalar
olduğu meçhulümuzdür. Bu tür uygulamalar maddi ve manevi ezadır. İradenin
köreltilmesidir. Üstelik haftalarca gözleri bağlı ve ilaçlı hali iberti
alem olsun mantığıyla TV ve gezetelerde teşhir edilmiştir.
4) İç hukuku mevzuatı açısından
da, yakalama ve tutuklama prosedürü ceza muhakemesi hukukuna aykırı olarak
gerçekleştirilmiştir.
Şöyle ki;
Hukuka uygun bir yakalama
tutanağı dahi düzenlenmeden, 16. Şubat’ta Türkiye ye getirilen müvekkilimiz
hakkında, Adana DGM’ce 98\345 ESGT Gaziantep 2. Sulh Ceza Mahkemesince
95/84 sorgu sayılı G.T, yine Ankara DGM (2) ce 97/125 D.İŞ. G.T ve Erzurum
DGM’ce verilen gıyabi tevkif müzekereleri vardı. Türk Hükümeti AİHM verdiği
savunmada ise, 7 farklı yakalama müzekeresinin bulunduğunu belirtmektedir.
CMK 108’zinci maddesine göre,
“müvekkilin derhal ve nihayet 24 saat içerisinde yetkili hakim önüne çıkarılarak
sorguya çekilmesi gerekirken ve CMK 129. M uyarınca yakalanan şahıs hakkında
kamu davası açılmışsa hemen, evvelce sulh ceza hakimliği sorgusu yapılmışsa,
bu hakimin kararıyla yetkili mahkeme önüne götürülür” hükmüne rağmen, yine
Anayasanın 10. Maddesinde ki düzenlemeye göre “herkes kanun önünde eşittir”
hükmüne ve Anayasanın 37. Maddesinde düzenlenen “hiçkimse kanunen tabi
tutulduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz, bir kimseyi kanunen
tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı
ve yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz” hükmüne rağmen, ilgili
yasa ve ana yasa maddeleri ihlal edilerek, savcılığın ve mahkemenin de
emir ve talimatı olmadan Jandarma Genel Komutanlığı tarafından ilk sorgulaması
yapılmıştır. Bu yetkinin kimden, nasıl Jandarma Komutanlığına verildiğine
dair bir belge de dosyada mevcut değildir. Bu yöndeki savunmanın talebi
de mahkemece red olmuştur.
Bir Ekim 1998 tarihli 23480
sayılı “yakalama gözaltına alma ve ifade alma yönetmeliği” hükümleri müvekkile
uygulanmamıştır. Yönetmelikler, yasaların ve tüzüklerin nasıl uygulanacağını
gösteren düzenlemelerdir. Müvekkilin yakalanması işlemi, uluslar arası
hukuka aykırı olduğu gibi, iç hukuk mevzuatına da aykırıdır.
Mevcut dava dosyası verilerine
göre, müvekkil 15.2. 99’da yakalanmış, 21.2.99 tarihine kadar Jandarma
Komutanlığınca sorgulanmıştır. 22.2.99’da savcılık ifadesini almış, 23.2.99
da da hakimlikçe sorgusu yapılmıştır. 18.2.99 tarihinde Cumhuriyet Savcıları,
ifade almak amacıyla İmralı’ya gitmek istemişler, ama emniyet güçlerince
“henüz sanık sorgulanıyor” gerekçesiyle adaya gitmeleri mümkün olmamıştır.
Dosyadan anlaşılacağı üzere, müvekkil yalnızca Jandarma Genel Komutanlığınca
değil, emniyet birimlerince de sorgulanmıştır. Fakat dava dosyasında emniyetçe
alınmış ifadeye rastlanmamıştır. CMK 154 ve 156’ya aykırı bir şekilde sanığın
kolluk güçlerince sorgulanması savcılık nezareti dışında gerçekleşmiştir.
Hatta, savcı istemeden Jandarma ifadesi dahi dosyaya gönderilmemiştir.
15.22 Şubat arası gözaltında
tutulan müvekkil, tutuklandıktan sonra da özel birimlerce sorgulanmaya
devam edilmiştir. Müvekkil Türkiye’ye getirildikten sonra İmralı Adası’ndaki
İmralı Cezaevine götürülmüştür. Bu cezaevi yarı açık bir cezaeviyken bu
tarihten itibaren özel gövenlik önlemleri gerektiren ve kriz yönetmeliğine
göre yönetilen bir cezaevi statüsüne girilmiştir. Mevzuata göre bir cezaevinin
statüsü ancak Adalet Bakanlığı’nın kararıyla değiştirilebileceği halde
bakanlığın resmi gazetede yayınlanmış bu konuda bir kararı yoktur. Bu hususlar
bir iç yönetmelikçe düzenlenmiştir ki bu mevzuata aykırıdır. Askeri bir
organ olan kriz merkezine bağlı kriz hali koşullarının uygulandığı tecrit
koşulları altında tutulan müvekkilin hazırlık soruşturması yasalara insan
haklara ve ulusal üstü hukuk kurallarına aykırıdır.
Anayasanın eşitlik kurallarına
aykırı olarak, uzun gözaltı ve yasadışı sorgudan sonra 23.2.99’da DGM yedek
yargıcı Mehmet Maraş tarafından gıyabi tutuklamalar vicahiye çevrilmiştir.
Hükümet bu konuda yapılan
itirazlara ilişkin savunmasında; yakalama süresinin uzatılmasına “avukatlar
itiraz edebilirdi” diye görüş belirtmiştir. Oysa, DGM Başsavcılığının gerek
4 günlük gerekse 3 günlük uzatma kararları ne müvekkile, ne ailesine ne
de avukatlarına bildirilmemiştir. Avukatlarının görüşme istemi, ancak 25.2.99’da
kabul edilmiştir. 19.2.99’da da Başsavcılığın kararı ile hazırlık evrakının
bu aşamada avukatlara gösterilmemesine karar verilmiştir. Yani, avukatların
yasal itiraz yolları da bu açıdan imkansız hale getirilmiştir.
Sanığın sorgulaması da, izolasyon
amaçlı hücre koşullarında gerçekleşmiştir. Birçok uluslar arası mahkeme
kararlarında da belirtildiği gibi, izolasyonda amaç tutuklunun bilincini
ve kişiliğini yoketmektir ve bu işkencenin bir türüdür.
Bu bölümün özet sonucu müvekkil
özgür iradesi dışında korsan yöntemlerle yakalandı. Bu aşamada hiçbir hukuki
desteği sahip olamadı. Gözbağı, ilaçla uyutulmak, maskeli timlerin denetiminde
olmak gibi uygulamalar ve çok sıkı izolasyon koşullarında yasa dışı sorgulamalar
yaşadı. İç hukuka aykırılığını irdelediğimiz; bu süreç yani yakalanma biçimi,
ilaçla uyutma, alıkonulma ve İmralıya götürülüş hücre koşulları, mutlak
tecrit sürekli ışık, avukatlar ve ailesi ile iletişimin olmaması aynı zamanda
AİHS’nin 3. Maddesininde ihlalidir.
Yakalanma tarzı ile de AİHS’nin
5/1 maddesi ihlal edilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Komitesi
de benzer durumlarda bu görüşe yer vermektedir. “Avrupa sistemi dışında
hem zor kullanarak hem de aldatma yoluyla kaçırma, bir insan hakları ihlali
olarak düzenlenmiştir.” BM Gövenlik Konseyi “kaçırmalar uluslar arası topluma
yönelik saldırılardır” derken (SC Res 579/1985) insan hakları komitesi
de, kaçırılan insanların haklarının ihlal edildiiğini belirtmiştir. (Ganan
Garciav, Eqvador CCRR /C/43/319/1988)
Hakkında ki gıyabi tevkif
kararlarına rağmen, yargıç önüne çıkartılmaması ve sorguya alınması “uzun
gözaltı” uygulaması da sözleşmenin 5/3. Maddesinin ihlalidir.
5- Soruşturmanın tüm aşama
ve kuralları Genel Kurmay Başkanlığı’nın etkin olduğu Başbakanlık Kriz
merkezince belirlenmiştir.
Yargılamanın üzerindeki Başbakanlık
Kriz Merkezi vesayetidir. Yani askeri ve idari otoritenin belirlediği kuralların
ceza yargılaması hükümlerinin yerini almasıdır Açık gerçeklik odur ki hukuk
sistemimizde yeri olmayan soruşturma yöntemi ve koşulları, müvekkil daha
Türkiye’ye getirilmeden önce düşünülmüş ve hazırlıkları yapılmıştır. Bu
yargılamayı yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı açısından da tartışma
konusu yapan ve kuşkulu hale getiren sadece DGM’nin niteliği ve varlığı
değildir. Ondan da önemlisi.
Başbakanlık Kriz Yönetim
Merkezi bu yargılamayı nasıl etkilemektedir? Bu nokta idrak edilmeden hakkaniyete
uygun yargılama konusu çözüme kavuşturulamaz. Bakanlar Kurulunun 1996/
8716 sayı ve 30.09.1996 tarihli kararıyla düzenlenen 09.01.1997 tarihinde
Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe giren Başbakanlık Kriz Merkezi Yönetmeliği’nin
hukuki yasal bir dayanağı yoktur. Bu yönetmelikle, daha üst normlar ile
bazı makam yada mercilere verilen yetkiler yasalara ve anayasaya aykırı
bir şekilde başka makam ve mercilere devredilmiştir.
Başbakanlık Kriz Yönetim
Merkezi Yönetmeliği’nin kaynaklandığı bir tüzük, bir kararname, bir yasa
olmadığı gibi, mevcut anayasada da bu yönde bir hüküm bulunmamaktadır.
Dolayısıyla, bu yönetmelik hukuksal dayanaktan yoksundur. Bu yönetmelik
anayasada belirtilen dört tür olağanüstü rejimden önce ve adeta bir ara
olağanüstü rejim olarak kriz halini düzenlemiştir. Bu yönetmelik hem anayasaya,
hem A.H.İ.S.’ ne aykırıdır. Nitekim, yönetmelik hakkında idari yargıda
İstanbul Barosunca iptal davası açılmıştır. (Daire no:10 esas no:1997/
1030)
Somut olayımızda da, yönetmeliğe
dayanarak oluşturulan Kriz Yönetim Merkezi, yasayla verilen hak ve yetkileri
işlemez duruma getirerek savunma hakkı açısından yasal güvenceleri rafa
kaldırmış, dürüst yargılama hakkının somut davamızda koşullarını yok etmiştir.
27.02.1999 tarihinde Resmi
Gazetede yayınlanan Milli Savunma Bakanlığı’nın Tebliği ile, Bakanlar Kurulunun
İmralı adası ve çevresini Askeri Yasak Bölge İlan eden kararı yayınlamış,
akabinde Başbakanlık Eşgüdüm Merkezine bağlı olarak Kriz Merkezi Yönetmeliğince
Mudanya’da Kriz İrtibat Bürosu kurularak, İmralı Cezaevi’ne ve Müvekkilimize
ilişkin tüm işlemlerle yetkiler, Adalet Bakanlığı’ndan ve Yargı Birimlerinden
alınarak, Kriz Yönetim Merkezi birimlerine bırakılmıştır. Bölgede kriz
hali ilan edildiğine dair bir resmi karar da yoktur. Kaldı ki, yönetmeliği
normları arasında bir yargılama sürecini kriz hali hükümleri ile yönetileceği
düzenlemesi de bulunmamaktadır. Yönetmeliğe göre dahi, kriz yönetim merkezinin
görevli olması için kriz hali olması gerekir.
Yani, kriz halinin koşulları
olmadan resmen kriz hali de ilan edilmeden, müvekkil ile ilgili tüm işlemler
kriz merkezinin yetki alanına devretmiştir. Önemi ne olursa olsun, tutuklunun
sıfatı ve yargılamanın niteliği kriz yönetmeliğinin uygulama gerekçesi
yapılamayacağı gibi, böylesi bir organın yargıya ve yargılama koşullarına
müdahalesi de kabul edilemez.
Başbakanlık Kriz Merkezini
karaları doğrultusunda, İmralı Yarı Açık Cezaevi, müvekkil için yasalarla
düzenlenmemiş özel güvenlik önlemlerini içeren bir hücre tipi cezaevine
dönüştürülmüştür. Müvekkilimizin yargı çevresindeki bir tutukevine konması
gerekirken, İstanbul Mahkemelerinin yargı çevresindeki İmralı cezaevine
konulmuştur.
Türkiye infaz hukuku tarihinde
ilk kez, sadece bir kişi için cezaevi ihdas edilmiştir. A.İ.H.M’nin soruşturması
neticesi, alelacele İmralı Ceza ve Tutukevi İç Yönetmeliği hazırlanmıştır.
Bu yönetmeliğin hükümleri Ceza İnfaz Tüzüğünün 155, CMUK’un 144.
Maddesine aykırıdır. Uygulamalar, yönetmeliği dahi aratacak nitelikte olmuş,
yazılı mevzuatın yerini kriz birimlerinin askeri yetkililerinin emirleri
almıştır.
Müvekkil ile ilgili tutukluluk
statüsüne ters, hükümlülük statüsünden de daha ağır tecrit koşulları fiziksel
ve beyinsel tahribatı üreterek kriz merkezleri birimlerince devam ettirilmiştir.
Kriz Merkezi uygulamalarıyla, CMUK 144. Maddesinin, tutukluya tanıdığı
tüm haklar kısıtlanmıştır. 144. Madde bu sanık için rafa kaldırılmıştır.
Yasanın şart koşmamasına rağmen vekaleti de olduğu halde tüm müvekkil avukat
görüşmeleri kriz merkezinin iznine tabi tutulmuş, görüşme süreleri azami
sınırlanmış, görüşmeler görevlilerin yakın ve bitişik denetim ve gözetimi
altında yapılmıştır.
Avukatlar, her görüşte meslek
onurları çiğnenerek Avukatlık Kanunu, CMUK, Anayasal hakları ihlal edilerek
4-5 kez aramaya tabi tutulmuş, aramalarda mesleki malzemeler dahil her
şeye el konmuştur. Her görüş sonrası görüşme notları, askeri yetkililerce
ayrıntılı bir denetime tabi tutulmuştur. Askeri yetkililerce avukatların
parmak izlerinin alınması, ayakkabılarının aranması, yasalara aykırı tebligatlar
imzalatılması gibi uygulamalar dayatılmıştır.
Bu yargılama, tarihe hiç
kuşkusuz savunma makamının idari ve askeri organlarca en çok saldırıya
uğradığı hem sanığın, hem savunma makamının haklarının en çok gasp edildiği
bir soruşturma olarak geçecektir. Soruşturmanın tüm safhalarında kriz merkezinin
uygulamalarıyla savunma bağışıklığı tamamen ihlal edilmiştir. Savunmanın
sanık ve müdafii ile birlikte baş başa hazırlanma olanağı sürekli engellenmiş,
savunma kuşatma ve yönlendirme altına sokulmuştur.
AHİM’in 4-3-99 tarihli tedbir
kararı uyarınca yapılan tüm yazışmalara rağmen kriz yönetiminin, savunmaya
yönelik engellenme ve saldırıları sürmüştür.
- Kriz merkezinin uygulamalarıyla
tüm tutuklu hakları sanıktan esirgenmiş, yasal yayınları izleme, radyo
ve TV izleme hakları tanınmadığı gibi, aylarca günlük gazeteler dahi verilmemiş,
31 Mayıs duruşmasından sonra bazı gazeteler sansürlü olarak verilmeye başlanmıştır.
Sanık 31 Mayıs duruşmasına
(ilk duruşma sorgusu) iddianame dışındaki dava dosyası belgelerinin, delillerini
inceleme olanağı tanınmadan çıkmıştır.
Kriz yönetimince savunma
bütünselliği engellenmiş, dava dosyası ile ilgili hangi belgelerin verilip
verilmeyeceğine askeri yetkililer karar vermiştir.
Ceza muhakemesi hükümleri
uyarınca, sanığın da dava dosyası fotokopilerini alması ve bunları inceleyerek,
müdafileri ile görüşerek sorgu ve savunmasını hazırlaması en doğal hakkı
olduğu halde, bu hak sanığa tanınmamıştır. Uzun süren cezaevine dava dosyası
örneği sokulamamıştır. Tarafımıza, buna izin verecek merci mahkeme değil
Kriz Merkezi birimleri olduğu sözlü olarak iletilmiştir. Bu hal, yürütmenin
Anayasa’nın 138. Maddesine aykırı olarak yargı bağımsızlığına direk müdahalesi
anlamına gelmektedir. Müdafilerin cezaevlerine dosya sokmadan savunma hazırlığını
görüşmesi “de facto” olarak mümkün değildir. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir
hukuk devletinde böylesi bir uygulama söz konusu değildir. AHİM’in
4622 / 70 E. Sayılı kararında “sanığın gerek kendisi gerekse avukatları
tarafından etkili bir savunma hazırlanabilmesi için, en geç iddianamenin
çıktığı anda kendisine isnad edilen suç ile ilgili olarak, dosyadaki bütün
bilgi ve belgelere ulaşma koşulları sağlanmalıdır” denmektedir.
- Müvekkilimizin; ceza muhakemeleri
hükümlerinin ve dürüst yargılama hakkı ilkelerini uygulamadan kaldırarak,
yasada olmayan özel ve olağan üstü bir şekilde; hangi cezaevinde, nasıl
koşullarda tutulacağını, nasıl sorgulanacağını, sorgulamanın kimler tarafından
yapılacağını, savunma hakkının sınırların belirleyen Kriz Yönetim Merkezini
resmen ifade edilmese ve yazılı dayanakları bulunmasa da, yargılamayı yapacak
mahkemeyi de, yani yer yönünden yetkili mahkemeyi, yine yazılı ve yasal
dayanağı olmasa da yargılamanın naklini nerede görüleceğini belirlemiştir.
Bu saptamamız afaki bir
suçlama değildir. Eğer bir yargılamada “yer yönünden yetkili mahkeme” konusu
ve davanın nakli ile ilgili CMUK. hükümlerine, yerleşik içtihatlara ve
ceza muhakameleri hukuku öğretisinin espirisine göre yapılmıyorsa, yazılı
olmayan özel bir yargılama kuralları uygulanıyorsa, yapılacak başka bir
değerlendirme yoktur.
Bu iki konuda da Anayasa
138. Madde ihlal edilerek, idari organlar belirleyici olmuştur. Her yargılamada
olduğu gibi bu yargılamada da, ceza muhakemeleri hukukunun gayesi ve önemine
sadık kalınarak yargılama yapılması savunmanın hakkı olduğu kadar, tarihsel
bir önem de taşımaktaydı. Evrensel hukukun içinde bulunduğumuz aşamasında,
artık ceza muhakemesinin gayesi suçluyu cezalandırmak değildir. Artık gerçeğin
araştırılma gayesi ile birlikte, sanığın da korunması, devlet kudretinin
kötüye kullanılmaması, ceza muhakemeleri hukuku açısından bir temel prensip
haline gelmiştir. Bu anlayış, yasalara ve ulusal üstü sözleşmelere
yansıyarak, ayrımsız tüm insanlar için ceza muhakemeleri hukuku bir anlamda
teminat hukukuna dönüşmüştür. Ceza muhakemesi, gerçeğin dışına değil içine
bakacaktır. Bunun için de fertleri hak ve özgürlüklerini sağlamak üzere
kabul edilen, şekil ve formalite koşullarına her sanık için her davada
uyma zorunluluğu vardır. Sanık kim olursa olsun, iddia ne olursa idarenin
isteği ile hukuka ve yasaya aykırı özel muhakeme uygulamaları üretilemez.
Başbakanlık Kriz Merkezinin
yargıya müdahalesi Anayasa’nın 138. Maddesine aykırı olduğu gibi “hızlı
ve özel yargılamanın” Kriz Yönetmeliğinin sürdürülmesi, AİHS’in 6/1 maddesinin
de ihlalidir. CMUK 144’e aykırı Kriz Yönetimi uygulamakla aynı zamanda
AİHS’in 6/3 maddesine aykırı da oluşmuştur.
Gerek davaya bakacak yer
yönünden yetkili mahkeme, gerekse davanın nakli konusunda belirttiğimiz
temel ilkeler ayaklar altına alınmıştır.
Şöyle ki;
1) Davanın, askeri yasak
bölge ilan edilen İmralı Adası’nda görülmesi, yasal dayanaktan yoksundur.
Ankara DGM Başsavcılığı,
ceza muhakemesi kurallarını hiçe sayarak İstanbul DGM savcılığının görev
alanı içindeki İmralı Adası’na giderek soruşturmaya devam etmiştir.
Savunma avukatlarının
tüm yazışmalarında Başbakanlık Kriz Merkezi’nin izin ve onayına bağlık
olarak işlem yapılması da, Ankara DGM Başsavcılığının da bağımsız bir şekilde
görev yapmadığını, yürütmenin emir ve direktiflerine göre hareket ederek,
ceza muhakemesi hükümlerinin ihlal edildiğinin bir kanıtıdır.
Yargılamanın İmralı
Adası’nda görülmesi ile ilgili, ne CMUK hükümlerine uyulmuştur ne
de DGM Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanuna uyulmuştur.
DGM Kuruluş ve Yargılama
Usullerin Hakkında Kanunun 2. Maddesine uygun bir karar dava dosyasında
bulunmamaktadır. Yine CMUK’un 14. Maddesine uygun bir kararda mevcut değildir.
Dosya kapsamında Adalet
Bakanlığı’nın bu yönde istemine dair bir belge de bulunmamaktadır.
25.03.1999 ve 30.4.
1999 tarihli duruşma ara kararında da Ankara 2 No’ lu DGM’nin almış olduğu
herhangi bir karar yoktur. (bu yönde). Böylesi bir karar varsayılsa bile,
İmralı Adası İstanbul DGM’nin yetki ve görev kapsamında olup bu husus yasa
ile belirlenmiştir. 30.4.1999 günlü duruşmada 31-5-1999 tarihli duruşmanın
İmralı’da yapılmasına karar verilmesi ve davanın bu şekilde devamı CMUK
8 ve 14. Madde hükümlerine açıkça aykırılık oluşturmaktadır.
Kısaca, yargılamanın İmralı’da
görülmesi ve sanığın yargı çevresi dışında bir ceza ve tutukevinde tutulması
CMUK hükümlerine aykırıdır. Bu konuda da Kriz Merkezi’nin yazılı olmayan
kararları belirleyici olmuştur.
2) Yer itibariyle yetki konusunda
da, yasa ve yerleşik içtihat dikkate alınmamıştır. Yetkisiz olduğu halde,
davaya bakma yetkisi Ankara DGM’ye verilmiştir.
Gerek CMUK’un 8. Maddesinin
espirisi, maddenin öğretideki yorumlanışı, gerekse, benzeri durumlarda
verilen yargıtay kararları dikkate alındığında ayrıca, iddia edilen fiil
ve hareketlerin ağırlıklı işlendiği yer dikkate alındığında yer itibariyle
yetkinin, Diyarbakır’da görevli mahkemede olması gerekir.
CMUK’un 8. Maddesi
“.... davaya bakma yetkisi suçun işlendiği yer mahkemesine aittir” hükmünü
ihtiva eder. Ankara DGM Başsavcılığının Ankara 2 No’lu DGM’de 1999/98 E.
No’lu dava dosyasına sunulan iddianamesinde de PKK’nin Lice ilçesi Fis
köyünde kurulduğu, 1984 yılında Eruh-Şemdinli baskınları ile bugüne kadar
eylemlerine devam ettiği belirtilerek, ekte sunulan 43 klasörde örgütün
eylemlerini yoğun olarak Diyarbakır mahkemesinin yetki ve kapsamı içinde
kaldığı anlaşılmaktadır. Gerektiğinde somut eylem fiil ve hareketlerinin
belirleyici yoğunluğu OHAL rejimiyle idare edilen topraklardadır. İddianamede
“Türkiye topraklarının bir kısmı.....” ibaresi ile kastedilen yerler bu
topraklardır. İddianamede, sanığın ve örgütünün 1976’dan itibaren faaliyetlerini
doğu ve güneydoğu illerinde sürdürme kararı vurgulanmaktadır.
İddianamede, ileri sürülen
ağırlıklı tipik eylemlerin hemen hemen tamamı iddiaya göre de, sözkonusu
coğrafya da işlenmiştir. Suçlamanın kendi sistematiği ve mantığı açısından
dahi, yer yönünden yetkinin Diyarbakır’da yetkili mahkemede olması gerektiği
kuşkuya yer vermeyecek kadar açıktır.
Ankara DGM’de müvekkil hakkında
derdest olan 99/21 E. Sayılı dava dosyası, sadece Med-TV’deki bir konuşması
nedeniyle açılmıştır. Diyarbakır, Van, Adana, Malatya, İzmir, İstanbul
DGM’lerdeki tüm dosyalarda eylem ağırlığının Diyarbakır Mahkemesinin yetki
kapsamı içinde kaldığı tereddüte yer bırakmayacak kadar açıktır. Nitekim,
Şemdin Sakık için de yetkili Diyarbakır savcılığınca soruşturma açılmış,
dava Diyarbakır Mahkemesi’nde görülmüştür.
İç İşleri Bakanlığı Emniyet
Genel Müdürlüğü’nün “PKK Terör Örgütü-1999 gizli ibareli raporu ve içeriği
dikkate alınacak olunursa, örgütün faaliyet yoğunluğunun Diyarbakır Mahkemesi’nin
kapsamında olacağı anlaşılacaktır.
Ayrıca, Ankara DGM’ni 23-02-1999
tarihli tutuklama kararı ve gıyabi tevkif kararlarının vicahiye çevrilmesi
kararları incelenecek olursa, G. Antep Sulh Ceza Mahkemesi’nin 10-02-1995
tarih 95/84 Sorgu sayılı gıyabi tevkif kararının, Ankara 2 No’lu DGM’nin
29.08.1997 tarihli 97/125D. İş sayılı gıyabi tevkif kararından önce olduğu
ayrıca Adana DGM’nin 17-11-1988 tarih 1988/345 sayılı gıyabi tevkif kararının
bulunduğu görülecektir.
Aynı şekilde, Diyarbakır
DGM’nin Eruh-Şemdinli baskını ile ilgili soruşturmasının 1984 yılında başlatıldığı
görülecektir. Bu kararlar dahi yetkili savcılığın Ankara DGM savcılığı
olmadığını göstermektedir. Dava dosya dizisinin son klasörleri ise, OHAL
bölge DGM’lerin evrakları oluşturmakta yetki hususuna açıklık getirmektedir.
Ankara 2 No’lu DGM yetkisiz
olduğu halde bu yargılamayı devam ettirmiştir.
CMUK 8. Maddesine ilişkin
1412 sayılı yasanın gerekçesinde yer yönünden yetki ili ilgili bölümü bir
kez daha vurgulayalım. “.....Şöyle ki, bir suçun ..... en ziyade alakadar
olan ve esbabı sübutiyenin en ziyade bulunması ve kolaylıkla toplanması
mümkün bulunan şüphesiz ki suçun işlendiği yerdir. Fazla olarak mühim suçlarda
mahalli cürümde umumi efkarda teyyün vardır. Bunun için suçun işlendiği
mahal mahkemesi evvel emirde ve münhasıran selahiyetli adledilmiş ve selahiyet
bir esasiye olarak 8. Maddede tasrih kılınmıştır. ....”
Konu açıktır. Kriz Merkezi
istediği için ceza muhakemeleri hukuku rafa kaldırılmış, Ankara DGM yetkili
kılınmıştır
3) Bu yargılamada ceza muhakemeleri
hukuku hükümlerinin rafa kaldırıldığı , bir diğer önemli konu da, irtibaklı
dosyaların birleştirilmesinde izlenen uygulama yöntemidir.
CMUK’un 2. Maddesi, davaların
birleştirilmesi ve ayrılması konusuna açıklık getirmiş, üçüncü maddede
murtabıt suçlar sayılmış, dördüncü maddede tahkikat sırasında davaların
birleştirilmesi konusu düzenlenmiştir. Ceza muhakemeleri hukuku karşısında
1960 yılından bu yana görülen davalarda uygulana gelen teammüle bakılırsa
görülecektir ki; 1960 menderes ve arkadaşları dosyası, 12 Mart sonrası
THKO, DDKO, TİP, THKP-C davaları 12 Eylül sürecinde DİSK, TÖB-DER, Dev-SOL,
Dev-YOL, TSİP, TKP, Kurtuluş ve MHP-Ülkü Ocakları yargılamalarında örgüt
lideri birinci sırada olmak üzere, örgütün bütün davaları birleştirme suretiyle
görülmüştür. SYNT ve DGM yargılamalarında da aynı teammül devam etmiştir.
Somut davamızdaki uygulamalarda
ise, yasa ve teammüllerde olmayan özel ve olağanüstü bir yöntem uygulanmıştır.
Müvekkilimiz hakkındaki
tüm dosyaların “suçun yoğun işlendiği iddia edilen yer mahkemesi olan Diyarbakır
Mahkemesi’nde görülmesi, yasanın amir hükmüdür. Siyasetin, yürütmenin yargıya
müdahalesi bu amir hükmün yaşama geçmesini engellemiştir.
4) Davamızda yargılamanın
süresi dahi daha yargılama başlamadan yürütmenin müdahalesi ile adeta ilan
edilmiştir. Cumhurbaşkanı da dahil olmak üzere, Adalet Bakanı diğer askeri
ve idari otoriteler, savcılık yargının görev ve yetki alanına müdahale
edercesine, daha yargılama başlamadan davanın en kısa zamanda bitirileceği
yönünde açıklamalarda bulunmuşlardır.
Ku?kusuz, ceza yargılanmasında
kesintisizlik, sözlülük,devamlılık esastır. Eğer soruşturma yasalara, hukukun
temel ilkelerini cereyan etmiş ve alt yapı hukuku olarak hazırlanmışsa,
kaldı ki, herşeyin hukuka uygun cereyan ettiği durumda dahi, savunmaya
her aşamada yetkili imkan ve süre verilmesi ilkesi vardır.
31 Mayıs duruşmasına; yargı
heyeti de dahil, yargılamanın hiçbir ayağı 43 klasör ve ekleri üzerinde
çalışmasını tamamlayarak girmemiştir. Böylesi önemli bir yargılamada, nasıl
olsa sonucu değiştirmeyecek mantığıyla, yasak savma kabilinden bir yargılama
cereyan etmiştir.
İddianemenin okunması ve
sorguyu mütakip aralıksız duruşma yapılması sonucu, cezaevinin askeri yasak
bölgede bulunmasının getirdiği zorluklar da dikkate alındığında, yazılı
delillere karşı gereken hazırlık maddeten olanaksız hale gelmiştir. Süre
hakkaniyete uygun olmamıştır. İdam gibi en ağır cezai yaptırımı içeren,
ayrıca içerik itibariyle son yılların en hacimli davasında izlenen süreç,
tamamen özelin de özeli bir yargılama mantığının damgasını taşımıştır.
5) Müvekkilimizin Türkiye’ye
getirilmesinden bu yana “suçsuzluk karinesi” rafa kaldırılmıştır.
Cumhurbaşkanından, komutanlardan,
bakanlardan, savcılara medyanın her kesimine kadar “yargısız infaz” mantığı
sergilenmiştir. Terörle Mücadele Yasasının bazı hükümlerinin Anayasa’ya
aykırılık yönünden incelenmesi davasında, Anayasa Mahkemesi “suçsuzluk
karinesi”nin önemini şöyle vurguluyordu; “Anayasının 38. maddesine göre
suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. Şu halde yüklenilen
suç ne olursa olsun tüm sanıkların suçsuzluk karinesinden yararlanma ve
kendisinin savunabilmesi her türlü olanağın sağlanması gerekir.... Eşitlikten
uzaklaşmayı gerektirecek haklı bir neden ve farklı bir hukuksal durum yoktur.”
(Anayasa Mahkemesi 31.03.1993 1991/18 Esas, 1992/20 K.
AMKD sy. 28)
Daha yargılama başlamadan,
idam cezalarının infazı yönünde askeri ve sivil yetkililerin demeçleriyle
adeta bir kampanya başlatılmış, suçsuzluk karinesi bu açıdan rafa kaldırılmıştır.
Abdullah Öcalan davasında, suçsuzluk karinesinin yerini toplumsal linç
mantığına paralel olarak “suçluluk karinesi” almıştır.
Duruşmalara da katılan bir
DGM savcısı infazla ilgili olarak AHİM kararının Türkiye’yi bağlamayacağını
söyleyecek kadar, suçsuzluk karinesini umursadığını göstermiştir. Suçsuzluk
karinesini ihlaller, ihlal edenlerin görev ve konumu nedeni ile mahkemeyi
etkileme ve kuşatmaya dönüşmüştür. Örneğin, TBMM Başkanı 08.06.1999 tarihli
gazetelere yansıyan demecinde “idam cezasının meşru ve idamın zaruri olduğu
halkın böyle istediğini” belirtmiştir.
Karar sonrasında Başbakan
Yardımcısı Bahçeli, “millet vicdanının rahatladığını” belirtmiştir. Yine
DYP lideri Çiller “karar uygulanmazsa hesap sorarız” demiştir. Başbakan
yardımcısı Cumhur Ersümer, konu meclise geldiğinde “karara evet oyu vereceğim”
demiştir. Cumhurbaşkanı karar sonrasında “bu bir caninin cezaya çarptırılması
meselesidir” demiştir. (Hürriyet 17.07.1999)
Demirel, daha dava başlamadan
tavuk hırsızının avukat istemesi fıkrasını anlatarak, “dürüst yargılama”
hakkına ne kadar vaakıf ve saygılı olduğunu göstermiştir.
6) İddianamede hazırlık ifadeleri
basın yasası 30. Madde ihlal edilerek kamuoyuna açıklanmış, basın vasıtasıyla
daha duruşma başlamadan kamuoyu belli bir yönde şartlandırılmıştır.
7) Bu davada dürüstü yargılanma
hakkının temel ilkelerinden olan “silahların eşitliği” yaşama geçmemiştir.
Savcı iddianameyi hazırlarken,
her türlü olanaktan yararlanırken, sanığa dava dosyası örneği dahi verilmemiştir.
Savunma için gerekli dokümanlar vs. verilmemiştir.
Yargı diyalektiğinin onsuz
olmaz, üçlü saç ayağından sanık avukatlarına yapılan saldırılar, bizzat
devletin organları tarafından müsamaha görmüştür. Avukatlık yasasının güvencesi
altında görev yapan savunma avukatlarını sanıkla özdeşleştirme gibi, çağ
dışı bir anlayışa karşı hukukun gereğinin yapılması bir zorunluluk olduğu
halde, devlet bu duruma seyirci kalmıştır. Bu tür saldırıların avukatların
şahsında yargının bağımsızlığını yaraladığı açıktır. 30.04.1999 tarihli
duruşmadan sonra yazılı başvurulara rağmen sanık avukatlarına saldıran
güvenlik görevlileri hakkında şu ana kadar hiçbir işlem yapılmamıştır.
8) Yargılama AHİM’in kararlarına
aykırı olarak bağımsız olmayan DGM’lerde başlamıştır. AİHS’nsin 6/1 maddesi
ihlal edilmiştir.
30.04.1999 ve 31.05.1999
tarihinde mahkemeye sunduğumuz iki dilekçede AHİM’in İncal ile Çıraklar
kararını örnek gösterek, DGM’lerin bağımsız mahkemeler olmadığını, askeri
üye statüsünün değiştirilmesini bu değişiklik yapılmadan yargılamaya başlanmamasını
ve “yargılamanın durdurulmasını” talep etmiştik. Ancak, taleplerimiz kabul
edilmedi ve yargılamaya devam edildi.
Türkiye, Anayasa’nın 90.
Maddesi uyarınca usulüne uygun olarak imzalanmış ve onaylanmış uluslar
arası sözleşmelerin, iç hukukta kanun hükmünde olduğunu kabul ettiğine
göre, “Pacta Sun Servanda” yani ahte-vefa, sözleşmeye saygı kuralının
gereğini yerine getirme yükümlülüğü altındadır. Bu yükümlülük, aynı zamanda
yargıçları da bağlamakta ve kararlarını verirken AİHS’in ve özellikle olayımızda
olduğu gibi 6. Maddenin yani dürüst yargılama koşullarının yerine getirilmesinin
de gereklerini uygulamak zorundadır.
Bir hukukçu olarak uyarılarımız
dikkate alınmamıştır. Yürütmede dahil, ilgili ve uzaman her çevrenin DGM
yasasında değişikliğin yapılması gerektiği yönünde görüş bildirmesine rağmen
yargılamanın sürdürülmesi ulusal üstü hukuka aykırıdır.
Mevcut yasa değişikliği
de, DGM’lerin Bağımsız ve Tarafsız, Tabi , Hakim ilkesine uygun bir hale
getirmemiştir.
DGM’lerin kuruluşu,
işleyiş ve yargılama yöntemi bakımından ihlal edilen temel norm BM İHEB’nin
10 ve 11. Maddeleri ile bu maddeleri temel alarak düzenlenen AİHS’in 6.
Maddesinde ifadesini bulan “dürüst yargılama hakkıdır.”
DGM’ler tabiatın ilkesine
aykırıdır. Çünkü; suçun niteliği ve suçluya göre kurulmuş, olağan yargı
yerleri arasındaki görev ve yetki paylaşımına uymayan, kuruluş amacı yönünden
tam da Kunter’in dediği gibi “belirli maksatlara uygun mahkeme kurma ihtiyacını
ifade eden” kuruluş amacı yönünden genel ceza hukukuna aykırı olan; kavramların
belirsizliği nedeniyle de, kişilerin hangi mahkeme önünde yargılanacaklarını
“kesin olarak” bilmelerinin mümkün kılmayan “cezanın etkileyiciliğini sağlama”
gerekçesiyle yargılama usulleri normal dışı olan (3713 sayılı TMŞ’nin ceza
arttırımı ve infaz rejimi gibi) DGM’ler olağanüstü mahkemelerdir.
DGM’ler “Uzmanlık Mahkemesi”
değildir. DGM’ler uzmanlıkla bağdaşmayacak kadar çok ve çeşitli suçları
yargılamaktadır. Yine kuruluş ve yargılama yöntemleri bakımından genel
yargıdan ayrılmıştır. Bunun temelinde ise genel yargıya duyulan güvensizlik
yatmaktadır.
DGM’ler olağanüstü mahkemelerdir.
“Herkesin mevcut hukuki usullerin kullanıldığı olağan mahkemeler ya da
yargı yerleri tarafından yargılanmaya hakkı vardır. Olağan mahkemelere
ya da adliye mahkemelerine ait yargı yetkisinin yerini almak üzere, hukuki
süreçte mevcut usulleri layıkı ile kullanmayan yargı yerleri kullanılamaz”
ilkelerine aykırıdır.
DGM’ler siyasi mahkemelerdir.
Sanığın suç olan eylemi nedeniyle değil, “siyasi saiki” esas alınarak görev
alanı belirlenen DGM’lerin “siyasi mahkeme” oldukları tartışmasızdır.
DGM’ler bağımsız ve tarafsız
mahkemeler değildir. Yapılan yasal değişiklik de bu özelliği DGM’lere kazandıramamıştır.
DGM’lerin bağımsız ve tarafsız olmadığının can alıcı örneği bu davada yaşanmıştır.
Bu davada, dürüst yargılanma hakkı ilkesine aykırı uygulamalar sadece askeri
üyeden kaynaklanmamıştır. Mahkeme, yukarıda izah ettiğimiz ceza muhakemeleri
hukukuna aykırı tüm problemlerde bağımlı ve taraflı davranmıştır. Kriz
Merkezinin uygulamalarına, savunma hakkının önündeki engellere, temel muhakeme
prensiplerinin rafa kaldırılmasına göz yummuştur.
Mevcut değişiklik ışığında
dahi, davanın sivil üyenin baştan beri duruşmaların dinleyici olarak izlemesi,
yapılan işlemin AİHS’ne uygunluğunu yaratmaz. Mevcut durumda dahi,
bu noktada yerel mahkeme kararının bozulmasını gerektiren temel bir nedendir.
Dava bozulup, yeni değişiklikle tamamen sivil hakimlerden oluşacak heyette
görülmeli ve tüm yargılama yeniden başlamalıdır.
AHİM içtihatlarında da “ilk
derece mahkemesinin kararının tamamen sivil üyelerden oluşan yargıtay tarafından
incelenmesinin bu konudaki aykırılığı gideremeyeceğini, zira yargıtayın
istinaf merci olmayıp, sadece temiz merci olduğunu” belirtmiştir.
(İncal kararı, 9.6.1998)
Kaldı ki, son anda karara
dahil olan üye, hazırlık aşamasında sanığın tutuklanmasına karar veren
üyedir. Bu halde teammül ilkelerine aykırıdır.
Kısacası, asker üye DGM’lerden
çıkarılmasına rağmen, DGM’lerin kuruluş, işleyiş ve nitelikleri gereğin
sözleşmenin 6/1. Maddesi ihlal edilmiştir.
9) Yerel Mahkeme müdahale
istemleri konusunda hukuka ve yasaya aykırılık içindedir.
CMUK 365’in espirisine aykırı
bir şekilde “medahalenin” uygulama sahası genişletilerek, “doğrudan zarar
görme” ölçütünün yerine “muhtemel, dolaylı zarar” ölçütleri geçirilerek
talep eden müdahiller kabul edilmiştir. Yine müdahale talepleri kabul edilirken,
“iddianamede sayılı eylemlerle sınırlı kalınması” yasaya aykırı bir şekilde
ihlal edilmiş, iddianamede yer almayan eylemlerle ilgili genel ve soyut
talepler mahkemece kabul edilmiştir. Bu yöndeki itirazlarımızı yerel mahkemece
dikkate alınmamıştır.
Kaldı ki, müdahale istemlerinde
belirtilen olayların gerçek olup olmadığı, daha önce yargıya intikal edip
etmediği, müdahil olanların daha önce bir yargılamada müdahil olup olmadıkları,
iddia edilen olayların hangi örgütle bağlantılı olduğu, yine bu olaylar
arasında güvenlik güçlerinin fiillerinden kaynaklı olanların bulunup bulunmadığı,
meydana gelen zararın “doğrudan mı yoksa dolaylı yoldan mı” gerçekleştiği
irdelenmeden ve bunu irdeleyebilmek için savunmaya da olanak tanımadan,
olayların çoğunun gerekli belgeleri dahi temin edilmeden müdahale talepleri
kabul edilmiştir. Sanığa yüklenen suçun niteliği ve gerekçesi müdahale
talebinin kabulü için yeterli görülmüştür. Bu tür bir uygulama yasalar,
hukuka tamamen aykırıdır. Böylesi bir hukuk dışı uygulama ile sanığın hakları
göz ardı edilip, yargılama kamuoyunun duygusal etkisi altına sokulmuştur.
Müdahale konusu eylemlerle
ilgili son soru?turma boyunca, yasaya uygun delil ikamesi olmadığı için,
müdahiller ilgili oldukları eyleme ait sorular değil, ideolojik nitelikli
sorularla sanığa saldırmışlardır. Yasaya aykırı olarak sınırlama da getirildiğinden,
katılmasına karar verilen müdahillerin davaya iştiraki de hukuka uygun
olmamıştır. Beyanları alınması gereken konularda beyanları alınmamış, alınmaması
gereken konularda beyanlarına başvurulmuştur.
10) Sanığın, duruşma boyunca
cam bölme içinde tutulması da yasalara aykırı bir uygulamadır.
Duru?mada da müdafi arasındaki
iletişim imkanı kesilmemelidir. Güvenlik gerekçesiyle de olsa, sanığın
avukatlarıyla iletişimi kesilemez. İletişimin kesildiği bir ortamda savunma
görevi yerine getirilemez. CMUK böyle bir uygulamaya yer olmamasına rağmen,
ilk kez bu davada sanığa cam kafes uygulaması yapılmıştır. Avrupa’nın bazı
ülkelerinde bu uygulamanın yasal dayanağı vardır.
AHİM bir kararında, Murro;
V. İngiltere (8.2.1996) duruşma sırasında “yargılanan sanık hakkında güvenlik
tedbiri almak mümkündür. Fakat alınması muhtemel olan bu güvenlik tedbirlerinin
sanık ve avukatları arasındaki yazılı ve sözlü bilgi alışverişini engellememesi
gerekir” demiştir.
Olayımızda, yasalarda da
hüküm olmadığına ve bu yönde bir mahkeme kararı bulunmadığına göre müvekkilin
cam kafeste tutulmasına acaba hangi merci karar vermiştir.
11) Duruşma Aleniyeti İhlal
Edilmiştir.
Duruşmada, sadece TRT ve
Anadolu Ajansın çekim yapmasına izin verilmiş, diğer basın mensupları arasında
ayrım yapılarak bir kısmının girişine izin verilmiştir. Sonuçta, duruşma
salonunda cereyan edenler, tek taraflı olarak ve devletin istediği şekilde
dışarıya yansıtılmış, kamuoyunun doğru bir şekilde bilgilendirilmesi engellenmiştir.
Duruşma aleniyeti, fiziki engeller öne sürülerek ihlal edilmiştir, daha
genel bir salonun yapılmaması aleniyetin kasıt ve güdümlü cereyanına yöneliktir.
Temel konularda kanıtladığımız
gibi, karar CMUK’a aykırı yasada olmayan özel yargılamanın ürünüdür. Bu
açıdan bizzati kararın kendisi hukuka aykırıdır.
Gerek hazırlık aşamasında,
gerekse son soruşturma safhasında, yargılamanın hukuka uygun hale getirilmesi
için, ısrarlı taleplerimiz oldu.
a- Savunma hakkı önündeki
engellerin kaldırılması ve sanığa tutuklu statüsünün gerektirdiği yasal
hakların tanınması taleplerimiz, gerek 30.4.1999 tarihli ara kararıyla,
gerekse daha sonraki kararlarıyla, yerel mahkeme tarafından “idarenin görevine
giren hususlardır” denerek red olundu.
b- Yetki, nakil, müdahillik,
birleştirme konularındaki taleplerimiz hukuki olmayan gerekçelerle red
oldu.
c- DGM’lerle ilgi en azından
yasal değişiklik neticesine kadar mahkemenin durdurulması talebimiz red
oldu.
d- Başbakanlık Kriz Merkezinin
davaya müdahalesine son verilmesine yönelik taleplerimiz dikkate alınmadı.
Dava ile ilgili olarak cereyan eden “kriz hali uygulamaları” ile, ilgili
idari yargıda açtığımız davanın neticesinin bekletici mesele kabul edilmesi
yönündeki talebimiz de red oldu.
e- Savunma için yeterli imkan
ve süre istemleri red olmuştur.
f- Cam kafes uygulamasının
yasalara aykırı olması nedeniyle kaldırılması talebimiz karşılanmamıştır.
|