| DAVA ANA SAYFA| GİRİŞ SAYFASI
YARGITAY'DA AVUKATLARIN SAVUNMASI-4                                  21 Ekim 1999
Hukuka Aykırı Olan Karar  Aynı Zamanda EKSİK ARAŞTIRMANIN ÜRÜNÜDÜR:

1- İddianemeye Konu Eylemlerle ilgili delil ikramesi yapılmamıştır., Maddi deliller araştırılmamıştır. 

2- İdari makamlar tarafından üretilen  verilerin dayanakları araştırılmamıştır. ( TLP. Kasetleri, kasetler, raporlar)

3- Müdahilliğine karar verilen kişilerin, hangi eylem nedeniyle kabul edildikleri tek tek saptanmadığı gibi, bu eylemlerle ilgili delillerin incelenmesi yapılmadığı için diyecekleri de sorulmamıştır. 

4- Yoklama Tutanağının Sorulmaması, nasıl yoklandığının daire görevlilerinin huzurda dinlenmemesi eksikliktir. 

5- İtalya İstinaf Mahkemesindeki iade dosyasının istenmemesi, Almanya’nın iade talebini içeren dosyanın istenmemesi eksikliktir. 

6- 1993’te başlayan süreçle ilgili sanık beyanları ışığında savunmam delillerinin toplanması talebinin reddi eksikliktir.

7- ‘Düşük Yoğunluklu Savaş’ tespitleri ile, ilgili tespiti yapan askeri ve idari otoritelerden görüşlerinin istenmemesi, dinlenmemeleri eksikliktir. 

8- Sanıkla ilgili atfı cürümde bulunanlardan etkileyici durumda bulunanların huzurda dinlenmemesi eksikliktir. 

9- Yerel Mahkemenin kararı da; iddia ve mütalaanın bir tekrarı niteliğinde olduğundan, aynı mantıkla dillendirilen 30000 kişinin ölümünden müvekkili sorumlu tutmuştur. Müvekkille yüklenen olaylar arasında sayılan, 1996-Ocak- Güçlü konak katliamı gibi bir çok tipik olayların dahi, akibetini araştırma gereğini mahkeme duymamıştır. 

Yerel mahkeme, kollektif ceza sorumluluğu gibi demokratik hukuk sistemlerinde olmaması gereken bir sorumluluk anlayışıyla, resmi makamlarca ifade edilen 30 bin kişinin tümünün ölümünden müvekkili sorumlu tutarlarken ; General Bahtiyar'ın öldürülmesi, Eşref Bitlis Olayı , Kürt aydın ve işadamlarına yönelik saldırılar, (Musa Anter, Vedat Aydın, gazeteciler ve HEP-DEP-HADEP üye ve yöneticilerinin öldürülmesi ), 3 bini aşkın köyün yakılması ve 3 milyonu aşkın insanın göçe zorlanması, 4 bini aşkın faili meçhul cinayetlerle ilgili, en azından tipik olanlarla ilgili bir araştırma ve değerlendirmeye gitme gereksinimini duymamıştır. 

Bu bölümde anlatmak istediğimiz, Yargılamanın C.M.H’ na aykırı yapılarak, hukuka aykırı bir karar üretilmesi; hukuka aykırılığın beraberinde yargılama hukuku açısından çok önemli eksiklikleri taşımış olmasıdır. 

Yargılama ve ürünü karar sadece C.M.H’ na aykırı ve eksikliklerden dolayı hukuk dışı bir karar olmakla kalmamış, aynı zamanda Anayasanın 138. M. İhlal  edilerek üretilmiştir. 

Yargılama sürecine Cumhurbaşkanı ‘savunmaya’  önem vermediğini ima eden fıkralarıyla müdahele etmiştir.  (ünlü suçlu-avukat  fıkrası, gazeteler)

Yargılama sürecine ; Başbakan 16.02.1999 tarihli açıklamasıyla, Başbakan yardımcısı D. Bahçeli ve Hükümet ortağı  ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz,  “Mahkeme idam cezası verirse, biz mecliste öne alır çabuklaştırır ve evet oyu veririz.” Şeklindeki açıklamalarıyla müdahale etmişlerdir. 

Yine Meclis Başkanı “idam zaruridir” açıklamasıyla, yargılama sürecine madahalede bulunmuştur. 
Yargılama sürecinde medya; Basın Yasasına ve Ceza yasalarına aykırı bir şekilde, sürekli yargıyı etkileyici yayınlarda bulunmuşlardır. Bu durum karşısında savcılar harekete geçmemiş, RTÜK görevini kötüye kullanarak hiçbir uyarı gereği duymamıştır. 
Yargılama sürecinde; yargılamayı etkilemek için sürekli izinsiz gösteriler yapılmış; ilkokul çocuklarının dahi Mudanya Kaymakamlığı tarafından organize edilen gösteriler, kampanyalara dönüştürülmüştür. Ceza yasalarına göre, suç teşkil eden bu eylemlerin önlenmesi bir yana, resmi makamlarca ve güvenlik güçlerince sürekli destek görmesi suretiyle, yargı etki altına alınmıştır. 
Yargılamanın en kısa zamanda bitirilmesi gerekeceği ve bitirileceği daha yargılama başlamadan tüm idari ve askeri otoritelerce dillendirilmi?tir. 
Adaletin kirlenmemesi yargının bağımsızlığı ile mümkündür. Bu yargılama ile ilgili en çok yara alan noktalardan biri yargının bağımsızlığı sorunudur. Bu noktada herkesin demokratik refleks göstermesi ve yüz akıyla sınav vermesi gerekir.  İki örnek verelim. 1) 1966 Ben Bardna  suikastinde dönemin Adalet Bakanı, sorgu yargıcı Casamayor’dan kamuoyundaki duyarlılığı gözeterek davayı uzatmamasını istemiş, yargıcın bu müdahaleyi talimatı basında duyurması üzerine Bardna yargıç hakkında disiplin cezası uygulamak istemiştir. Kamuoyunda kıyamet kopmuştur. ( Sami Selçuk 1999 Adli Yılı açılış konuşmasından) 

2) Savaş sonrasında İtalya demokrasiye geçti. Faşizm döneminden kalan ve valilere doğduğu kentten başkente gidenleri kanun karşısına çıkarma yetkisi veren zorunlu sürgün yasasını Anayasa Mahkemesi iptal etti. Halkın sevgilisi De Gaspeli düzeni sağlamak ve suçluluğu önlemek için bu yasaya gerek olduğunu, yeniden çıkaracaklarını duyurunca Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Dr. De Nicola bir bildiri yayınladı. Başbakanı eleştirdi ve hükümet karara uyuncaya değin Anayasa Mahkemesi’nin hiçbir davaya bakmayacağını Roma’dan ayrılıp Napoli’ye taşınacağını açıkladı. Dediğini de yaptı. Böylelikle belki de yargının tarihinde ilk kez bir sivil itaatsizlik olgusu yaşanıyordu. Kamuoyunda kıyamet koptu, grevler başladı, bunalım çıktı. En son sonda Başbakan De Gaspeli iptal kararına uyacaklarını bildirmek ve özür dilemek zorunda kaldı. Mahkeme Roma’ya döndü. (Sami Selçuk 1999 yılı Adli Yılı Açılış Konuşması)
Sadece, savunmanın yargıya müdahalelere karşı çıkmasıyla yargı bağımsızlığı yaşam biçimine dönüşemez. Bizzat yargı organlarının ve yargıçların da, davanın boyutu ne olursa olsun, idari ve askeri organların etkileme çabalarına karşın hukukçu reflekslerini gösterebilmeleri gerekir. 

C) YEREL MAHKEMENİN ESASA İLİŞKİN SAPTAMALARI BİLİMSEL TARİHİ VE SOSYAL GERÇEKLİKLERE AYKIRIDIR. 
Yerel mahkemeye göre “Türkiye’de Türk-Kürt ayrımı yoktur. Gerek yasalar önünde, gerekse uygulamada fiiliyatta herkes eşittir.” Yine yerel mahkemeye göre göçlerin, köy boşaltmaların kaynağı ve sebebi de “PKK terör örgütüdür.” “Göç edenleri göç edilen yerde insanlar kucaklamıştır. Tarih boyunca Kürtler üzerinde hiçbir baskı olmadığı gibi, Kürtler’in inkarı savı da doğru değildir.” 
Yerel mahkeme PKK olgusunun tarihi, sosyal, ekonomik, kültürel nedenlerini görmezlikten gelmektedir. Çatışmaların, göçün, ölümlerin tek nedeni PKK gösterilirken, PKK’yi doğuran etmenler, cumhuriyet tarihi boyunca izlenen politikalar ve uygulamalar demokrasi, özgürlük, insan hakları problemleri objektif bir uygulamaya tabii tutulmamaktadır. Sosyolojik ve bilimsel gerçekliğe aykırı resmi görüş yerel mahkeme kararına aynen yansımıştır. 
I. Dünya Savaşı sonrası, Anadolu’da Kürtler ve Türkler’in ortak direniş ve savaş sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulması, 1924 Anayasası ile ulus-devlet sürecine girilmesi, yalnızca Türkler’in varlığına dayalı anayasal ve yasal düzenlemelere girilmesi “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür. Türkiye’de Kürt yoktur.” anlayışının günümüze kadar süren ve bu davayı  da kapsayan, sosyal olayların nedeni olduğu gerçekliği, yerel mahkemenin kararında görmezlikten gelinmektedir. 
Eğer bir halk doğal olarak var ise dili, kültür ve hakları da olacaktır. Anayasalarla, yasalarla, mahkeme kararlarıyla, ısmarlama sözde bilimsel görüşlerle, suni teorilerle bu gerçek ortadan kaldırılamaz. Türkiye’de ise, başlangıçtan beri nesnel gerçekliğe ters düşen resmi görüş ve düşünceler baskı, yasak ve şiddet yöntemleriyle kabul ettirilmek istenmiştir. Resmi ideolojinin tersi düşünceler açıklamak, taleplerde bulunmak “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü yok etmeye yönelik bölücülük” sayılmış ve her dönemde en ağır bir şekilde cezalandırılmıştır.
Yerel mahkeme özel yasalardan, özel mahkemelerden, özel yönetim  biçimlerinden oluşan ayrımcı ve inkarcı, hukuki-idari yapıyı görmezden gelmektedir. Takrir-i Sükun yasası, Tunceli Kanunu, Mecburu İskan Kanunu, İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim İdareleri, Kürtçe dil yasakları, Olağanüstü Hal rejimleri, kararnamelerle yönetim, özel TİM, koruculuk gibi örgütlenmeler bunların örnekleridir. 
Hukuki gerçeklik, bilimsel ve sosyolojik gerçeklikle örtüştüğünde, inandırıcı ve kalıcı olur. Yerel mahkeme davanın özüne, temeline sosyal, siyasal, ekonomik ve tarihsel koşullar bütünlüğü içinde bakamadığı için sağlıklı bir sonuca ulaşamamıştır. 
On beş yıldır sürdürülen silahlı mücadele “düşük yoğunluklu çatışma” olarak değerlendirilirken, nedenler bir tarafa atılarak sonuçların tamamen bir tarafa, somut müvekkile atfedilmesi, bilimsel bir değer taşımadığı gibi, hiçbir hukuk mantığı ile de izah edilemez. Meclisin Susurluk raporlarında belirtildiği üzere, binlerce köyün güvenlik gerekçesiyle yakılıp boşaltılması, binlerce faile meçhul cinayetler, çeteler, adam kaçırmalar devletin güvenlik görevlilerince sürdürülen terörist faaliyetlerin birlikte değerlendirilmesini gerektirir. 
Yerel mahkeme “terör” tanımına bilimsel yaklaşmamaktadır. “Terör” tanımına yürütme gibi değil hukuki kriterler ışığında yaklaşmak gerekir. OHAL Bölge Valisi’nin Haziran 1999 tarihli açıklaması dahi dikkate alınırsa (bu açıklamaya göre 1984’ten bu yana sadece OHAL Bölgesi’nde 17825 olay meydana gelmiş, 28180 PKK’ li etkisiz hale getirilmiş, 602’si yaralı 2287 kişi teslim olmuş) ayrıca bugün 9000 civarında tutuklu ve hükümlü ve 30 bini aşkın kişinin de DGM’lerde yargılandığı, müvekkilin ifadelerine göre 10 bine yakın halen silahlı mensubunun ve 10 binlerce de faaliyet gösteren mensubunun, yüz binlerce sempatizanın da bulunduğu dikkate alınırsa, PKK’nin yaygın örgütlenmesi konusunda fikir verebilir, böylesi bir örgütlenmenin tarihi, ekonomik sosyal ve siyasi boyutlarını siyasal bilimciler ve akademisyenlerce tespiti gerekliliği ortadadır. Resmi veriler dahi, ortada basit bir terörist örgütün değil, bir dönem silahlı mücadele yürütmüş muhalif bir örgütün varlığı ortaya çıkmaktadır. 
Aslında, geçmişte Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi açıklamasındaki “düşük yoğunluklu çatışma” değerlendirmesi de, resmi görüşü çürütmektedir. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’ndaki terör tanımı bilimsel değildir. Bu yasa ile terör suçları alabildiğine geniş tutulmuş, düşünce suçluları bile terörist sayılmıştır. Yerel mahkeme kararının “terör” değerlendirmesi evrensel hukuk kriterlerine ters düşmektedir. Söyle ki;

a) BİRLEŞMİŞ MİLLETLER BELGELERİ IŞIĞINDA TERÖR TANIMLAMASI 
Birleşmiş Milletler belgelerinde, terörist eylemin ne olduğu yönünde somut bir bilgi yoktur. Bir ülkenin hükümeti, toplumun tümünü temsil etmiyorsa, ülkenin yönetimi demokratik değilse, isyan hakkı ve belli koşullarda self-determination hakkı meşru görülmektedir. Terörist eylem uygulama ve yöntem kazanmakla birlikte, terörizmin tanımı daha çok masumların öldürülmesi olarak kabul edilmektedir. Böylesi bir tanımda hem örgütler, hem de devletler terörizmin tanımını olabilmektedir. 
İHEB Madde 30, Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi  Madde 5/1 uyarınca, özgürlükleri yok etme özgürlüğü tanınmayacağı kurala bağlanmıştır. Bu kuralın kapsamına devletler, kişi toplulukları ve bireyler de alınmıştır. Bir ülkede silahlı çatışma “terör” olarak algılanacağı yerde “uluslar arası veya iç nitelikli  silahlı çatışma” olarak da tanımlanabilmektedir. Böylesi durumlarda insancıl hukuk açısından Cenevre Protokolleri önerilmektedir. 
BM Genel Kurulu bir “Uluslar arası Terörizm Komitesi” kurarak, 1979 yılında 34/145 sayılı karar ile, masum insanların öldürülmesinin veya hayatlarının tehlikeye atılmasının veya temel haklarının çiğnenmesinin kabul edilemeyeceği, bu uygulamanın sömürgeci ve ırkçı yabancı yönetimler tarafından halkın bağımsızlığını engellemek için yapılabileceği saptanmıştır. 
1985/ 40/61 no, 1987/159 no sayılı kararlarda ırkçı, anti-demokratik ve totaliter devletlerin hukuka aykırı olarak bulundukları yerlerdeki halkları umutsuzluğa iterek, onları teröre başvurmak zorunda bıraktıkları biçiminde özetlenebilir. Dolayısıyla, genel kural bu türden olayların önüne geçilmesi için, devletleri demokratik olmaya çağırmaktadır. BM Genel Kurulu, 18.11.1994 tarihli karar ile birçok sözleşmeye göndermede bulunduktan sonra, BM taraf devletler terörün her biçimiyle reddedilmesini kabul etmiş, nerede olursa olsun ve kim tarafından yapılırsa yapılsın suç olduğu ve haklı görülemeyeceğini belirtmiştir. 

b) A.H.İ.S AÇISINDAN BAKILDIĞINDA, 
Sözleşme hukuku, özellikle terörle mücadele gerekliliğini gözeterek, taraf devletlere bazı sınırlamalar yapabilmelerine olanak tanımaktadır. Terörün önlenmesi amacıyla getirilen bu sınırlamalarda, demokratik toplum gereklerinin ölçüsü şarttır. “Terörizmin Önlenmesi ve Cezalandırılması Hakkında Avrupa Sözleşmesi” bölgesel düzeyde Türkiye’nin taraf olduğu bir sözleşmedir. Uçak ve gemi kaçırma, milletler arası alanda korunan kişilere saldırı, rehin alma vs. konularında suçların önlenmesi ve cezalandırılması yanı sıra, 5. Md.’ye göre “kendisinden iade istenen devlet, iadeyi isteyen devletin bir kimseyi ırkı, dili, dini veya siyasi inancı sebebiyle yargılanması amacıyla yaptığına inanırsa iade etmek mecburiyetinde değildir” denilmektedir. Bu açıdan, Öcalan’ın yakalanma ve teslim biçimi, iade sözleşmeleri ışığında Avrupa Sözleşmesi’nin de aynı zamanda ihlali anlamındadır. Terörizm ile mücadele eden devletlerin, terörist ve  hukuk dışı yöntemleri kullanmama yükümlülüğü de bulunmaktadır. 
PKK’nin değerlendirilmesi için 1984 öncesine bakalım. 12 Eylül askeri darbesi yapılmış, insan hakları ihlalleri diz boyu, Kürtçeye yasak getirilmiş, cezaevlerinde katliamlar, şiddet her alanda baskı PKK’nin silahlı mücadeleye yönelmesi şartlarını yaratmıştır. Irkçı, asimilasyoncu, şoven baskıların insan onuruna yöneldiği uygulamalar, beş devlet tarafından Türkiye aleyhine devlet başvurusu olarak AHİM önüne götürülmüştür. Yerel mahkeme, bu koşul ve kriterleri dikkate almadan, “politik suç” değerlendirmesi yerine, basit bir “terör” saptaması yapmaktadır. 

BM Genel Kurulu’nun 1994 tarihli kararının dayandığı şu ilkeler yargıca dikkate alınmalıdır. 
a) BM Anlaşması ve İHEB, 
b)  Temel insan haklarının başında gelen yaşam hakkı 
c)  1993 Viyana Bildirgesi 
d)  48/122 sayılı 1993 tarihli BM kararı
e)   İnsan Hakları Komisyonu’nun 4-3-1994 tarih 1994/46 sayılı kararı ile Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması hakkında alt komisyonun 1994/18 sayılı ve 25-8-1994 tarihli kararındaki kriterler
f)  Kopenhag kriterleri 
PKK’yi doğuran daha da somut olarak vurgulanacak olursa, Kürt sorununda yıllardır izlenen zor ve inkar politikaları görülmedikçe verilecek her karar kalıcı olmayacaktır. 

C) MAHKEME DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİNDE CEZA MUHAKEMELERİ HUKUKUNA UYGUN YÖNTEMLERİ İZLEMEMİŞTİR
- Dosya konulan resmi rapor ve çözümlemelerin doğruluğu bilimsel değeri, dayanağı, hangi koşul ve araçlarla istihsal edildiği araştırılmamış, değerlendirilmemiştir. 
- Delilde olması gereken temel özellikler ışığında (gerçekçilik, akılcılık, olaya tekabül edicilik, ispat kabiliyetinin olması, müştereklilik,  bilimsellik) resmi ve idari makamlarca verilen süzgeçten geçirilmemiştir. 
- Ceza yargılamasının, delillerle bağlı olması ve beraberinde gelen vicdani delil sistemi, dosyaya sunulan evrakların çok yönlü ve ayrıntılı incelemelerden sonra, delil olarak kabul edilmelerinin gerektirmektedir. Delil, uyuşmazlığa neden olan fiilin veya hukuki olgunun, olduğuna veya olmadığına, yargıcı inandırmak için yargılama hukukunun kabul ettiği ispat araçlarıdır. Böylesi önemli bir davada, bu özelliklere dikkat edilmediği için, yargılama ve sunulan deliller üzerindeki bilinmezlik hala sürmektedir. Çelişiklilik ilkesi gereği, kayda değer evraklar yargılamanın taraflarınca çok yönlü tartışılmalı ve incelenmelidir. Deliller, gerek elde ediliş tarzı ve gerekse de, kullanılma biçimi açısından yasallık ilkesine uygun olmalıdır. 
Mevcut dava dosyası, 43 klasör ve yaklaşık 14 bin belgeden oluşmaktadır. Bu belgelerin çoğu, askeri ve emniyet birimlerinin subjektif kanaatlerinden oluşan bilgi ve raporlardır. Belgelerin bir kısmı ise, PKK’ye ait dokümanlar niteliğindedir. Başka bir kısmı ise, PKK ile organik veya inorganik ilişkili olduğu iddia edilen kurum ve kuruluşlara, kişilere ilişkin yargılama dokümanları, ifadeler ve basın açıklamalarıdır. Mahkeme, bu verileri maddi gerçeği ortaya çıkarmak için, muhakeme hukukunun gerektirdiği şekilde bir analiz süzgecinden geçirmemiştir. 
Beş günlük yargılamada müvekkilimizin “olayları kabul ediyorum” demesi ile yetinmiş, tek tek sübut delillerin ortaya konması, böylelikle suçun unsurlarının irdelenmesi, delillerin doğruluk derecesinin araştırılması, savunma delillerinin toplanmasına ve tartışmasına olanak tanınması yoluna gitmeden esasa hükmedilmiştir. 
Binlerce olayın nedeninin araştırılmaması siyasi, sosyal, tarihi, ekonomik, kültürel boyutlarının incelenmemesi, sorunun temeline inilmemesi , yargılamanın tek kişi şahsında tüm örgütten  ve olaylardan soyutlanması yoluyla hükme ulaşılması yargılama kurallarına aykırıdır. 

D) YEREL MAHKEME SUÇ VASFINDAN YANILMAKTADIR
Yerel mahkeme, TCK 125. Maddeyi ve 168/1 Maddedeki “amirlik, yöneticilik, sevk ve idare” kavramlarının gerek öğretideki gerekse mehazdaki espiriden farklı yorumlayarak, tipiklik ilkesine aykırı suçun unsurları açısından yapay ve yazılı olmayan suç tipi yaratarak yorumlamaktadır. Bu yorumlayış, aslında olağanüstü dönemlerde, TCK 125, 146, 168 Md’lere yürütmeyi tatmin edecek bir açılım getirme gayretinin devamıdır. 
Yerel mahkeme, 125. Md’deki suçun bir zarar suçu olarak değil, bir tehlike suçu olarak değerlendirmektedir. Bu değerlendirme öğretiye aykırıdır. 125. Maddedeki suç yöneticisi hareketten ayrı suçtur. Bu suçtaki özellik, amaç suçu gerçekleşmeye, bireylerin varlığı halinde yöneticinin tamamlanması, veya teşebbüs derecesinde kalması durumunda, aynı ceza ile cezalandırılmasıdır. Diğer bir deyişle, bu suçta özellik, neticeyi yaratmaya uygun hareketin varlığı koşuluyla, TCK 61 ve 62 maddelerinin teşebbüs kurallarının uygulanmasıdır. 
Bu nedenle, gerek 125 gerekse 146’daki suçlar, yerel mahkemenin görüşünün tam tersine, tehlike suçu olmayıp zarar suçudur. Bu sebeple, gerek 125, gerekse 146 maddedeki suçların işlenmiş olması için, hiç değilse “teşebbüs” derecesinde “uygun eylem” gerçekleşmiş olması gerekir. Hazırlık hareketleri, icra hareketi olmadığına göre, gerek “silahlı çete”nin eylemleri gerek diğer hazırlık hareketleri amaç suçunun uygun eylemi olmadıkça ne 125 ne de 146 maddeyi ihlal etmiş olmaz. 
Ceza uygulaması açısından, teşebbüs kurallarının uygulanmayışı eylemin yapısal niteliğini değiştirmez. ( Petroçelli, Padova 1955-21, 23, Torino 1955-5, 122 Özek, Siyasi İktidar... 120-122, 150-153) silahlı çetenin amaç suç açısından, tehlike yaratacak eylemin amaç suç yaratması kendiliğinden, amaç suça uygun eylem olması anlamına gelmez. Bu nedenle, öğretide bu suçlara “teşebbüs suçu” adını verenler de vardır. ( Crespi, Stella, Zuccala) 
125 ve 146 maddelerde yer alan amaç suç tiplerinin, diğer suçlara oranla özelliği, sadece tamamlanmış suç-teşebbüs derecesinde kalmış suç ayrımının yapılmamasıdır. Bu maddelerle ilgili özellik, teşebbüs kuralının uygulamaması ile sınırlı olduğuna göre, bu özellik dışında kalan hukuksal konularda genel kuralların uygulanması gerekir. Bu nedenlerle, “amaç suçun” , “salt tehlike suçu” olarak nitelendirilmesi yerinde değildir. “Salt hareket suçu” veya “salt tehlike suçu” hareketten ayrı neticenin öngörülmediği suç tiplerine verilen isimdir. Oysa, 125. Maddede hareketten ayrı netice öngörülmektedir. Bu açıdan değinilen suç tipi “zarar suçu” niteliğindedir. 
Ceza uygulaması açısından, suçun tamamlanması ile teşebbüs derecesinde kalması arasında ayrım yapılmaması. salt tehlike suçu nitelendirmesine hak vermez. Yerel mahkeme, yasada geçen “matuf fiil” kavramında tehlike neticesi açısından yorumlanmaktadır. Ve bu noktada yanlış yorumlanmaktadır. Oysa, TCK 125. Maddede kullanılan “matuf fiil” eylemin öngörülen zarar neticesini yaratmaya uygunluğun araştırılması zorunluluğunu belirtmektedir. Eylemin neticeyi yaratmaya uygunluğu aranmak zorunluluğu söz konusudur. Böyle olunca, kişinin eyleminin 125. Madde kapsamında görülebilmesi eylemin neticeyi yaratmaya uygunluğunun saptanmasına bağlıdır. Uygunluğunun saptanması failin kastının vasıtanın elverişliliğinin ve eylemin “zarar neticesi” açısından uygunluğunun belirlenmesine bağlıdır. ( Mazoni, Özek hazırlık hareketleri, İcra hareketleri)
Değinilen nedenledir ki, silahlı çetede görev üstelen kişinin eylemi amaç suç açısından öngörülen “zarar neticesi”ne uygunluğu saptanmadan, amaç suça iştirak olarak nitelendirilemez. Amaç suça iştiraktan söz edilmesi için, kişinin eyleminin “silahlı çete” açısından önemi, etkinliği, yoğunluğu değil, amaç suça gerçekleştirmeye uygunluğu, diğer bir deyişle eylemin netice bakımından nedensel değeri göz önünde bulundurmak gerekir. ( Panagia, Özek) 
Mevcut kararda,  yerel mahkeme müvekkilin eylemini, “silahlı çete” içindeki önemini, etkinliğinin ölçü almış, eylemin netice bakımından nedensel değer kriterini ise, rafa kaldırmıştır. Dairenizin 12-5-1987 gün ve 739/2514 sayılı kararı da, yerel mahkemenin kriterlerinin yanlışlığını göstermektedir. 
Silahlı eylem aşamasını aşan bireylerin, amaç suç açısından “zarar tehlikesi” yaratıp yaratmadığını, amaç suçu gerçekleştirmeye uygunluğu değerlendirmesinin bir yana bırakılarak, kişinin silahlı çete içindeki konumunu ve eylemini silahlı suç tipinin sınırlarını aştığı kararına varılarak, failin amaç suçu işlediğinin veya suça iştirak ettiğinin kabul edilmesi salt “amacı” , “iradesi” nedeniyle cezalandırılması anlamına gelir. ( Kaldı ki somut davamızda sanığın iradesi 1993’ten beri dosyadaki belgelerden de anlaşılacağı üzere, sürekli birlikte yaşamak, ortak vatan, ortak cumhuriyet temelinde eşit ve özgür bir yönetim biçiminin tesisidir. ‘93’ten bu yana sanık örgütü de, bu çizgiye adım adım hazırlamış, bu anlayış olgunlaştırmıştır. )
Kaldı ki, böyle bir uygulama 125. Maddenin açık ifadesine de aykırıdır. “Matuf fiil” ifadesi, kişinin eylemini zarar neticesi açısından somut ve yakın tehlike yaratmasını, teşebbüs durumunun varlığının aranmasını zorunlu kılmaktadır. Salt irade nedeniyle kişinin cezalandırılması, Anayasa’nın 38. Maddesinde yer alan “Ceza sorumluluğunun kişiselliği” kuralına aykırıdır. (Ragno)

Ayrıca şu husus önemlidir. Eylemin kesildiği anda amaç suç açısından “teşebbüs” durumu mevcut değilse, eylem amaç kapsamında sayılamaz. Eylemin somut koşullar içinde değerlendirmesi yapılmadan, silahlı çete sınırının aşıldığı varsayılarak sonuca varılması, netice açısından uygun hareketin rastlantısal olarak belirlenmesi anlamına gelir. 
Yerel mahkemenin, 125. Madde ile ilgili değerlendirmesi “şekli suç” anlayışını diriltmektedir. Oysa şekli suç, eski öğretide salt hareketten ibaret sayılan ayrıca neticenin bulunmadığı ileri sürülen suç türleri için kullanılan bir deyimdir. Günümüz öğretisi “salt hareket suçunun” olamayacağını kabul etmektedir. 125 maddedeki suçun, neticesiz şekli suç olarak nitelendirilmesi olanak dışıdır. Yerel mahkeme, 125’teki suç tipini aramayıp “ileri eylem safhası” anlayışı ile 168’i aşan her hareketin 125 kapsamında değerlendirme yanlışına dü?mektedir. 
Müvekkil açısından eylemin kesildiği anda amaç suç açısından “teşebbüs” durumu mevcut değildir, manevi unsur açısından da mevcut değildir. Tipe uygun fiil açısından mevcut değildir. Ayrı bir devlet, topraklardan bir kısmını ayırmak teşebbüs durumu söz konusu değildir. Bu açıdan da, 125. madde saptaması inandırıcı değildir. 
Müvekkil, somut eylemi olmayan, ayrı devlet kurma olmayan ve örgütü bu çizgiye getiren örgüt üst düzey yöneticisidir. Yerel mahkeme müvekkili samimi değerlendirmiyor. İçtenliği ölçen tarihi önyargılardır, pratiktir. Şu ana kadar ki gelişmeler müvekkilin ayrılıkçı olmadığını kanıtlamıştır. 
Yerel mahkeme soyut ve genel iştirak anlayışıyla değerlendirme yapmaktadır. Oysa hukuken “iştirak” her bir somut fiil açısından irade ve nedensellik unsurlarının varlığı göz önünde bulundurulmak suretiyle saptanır. Örgütün üst düzey yöneticilerinin, genel anlamda eylem aşamasına geçilmesi konusundaki kararları genel bir karardır. Şiddet eylemini gerçekleştiren kişilerin, tek tek belirlenen fiillerinin işlenmesi konusunda somut bir karar alınmadıkça, iştirak söz konusu olamaz. 

Ayrıca “azmettirme” dolayısıyla bir kişinin sorumlu tutulabilmesi için, azmettirilen kişi de, suç teşkil eden fiili işlemek düşünce, irade ve konumunda bulunması gerekir. Suç teşkil eden fiili işleyen kişinin, esasen bu suçu işlemek konusunda bir niyet veya kararı mevcutsa, suçun işlenmesi konusundaki manevi hareketler “azmettirme” olarak kabul edilemez. 
Esasen, örgütün eylem aşamasına geçmesi konusunda karar vermek, çete “amirlik ve komutanlık” hareketidir. Üste düzey yöneticilerinin belirtilen türden karar almaları şiddet eylemlerine iştirak anlamına gelmez. İştirakın varlığı varsayılsa dahi, örgütün eylem aşamasına girmesine karar veren fakat, şiddet eylemlerine katılmayan kişiler olsa olsa, fer’i manevi şerik sayılabilirler. Silahlı çete üst düzey yöneticilerin belirli konularda karar almaları, 168. Madde kapsamındaki bir hareket olduğuna göre, 125. Maddedeki “amaç suç” tipi açısından nedensel değer taşımaz. Zira, karar alanlar 125. Maddedeki fiile yönelik icra hareketine katılmamışlardır. 
168. maddedeki suçun unsurlarını oluşturan olguların,  125. Maddeyi ihlal ettiği, kabul edilen fiile iştirak karinesi olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. 125. Maddeye aykırı bir fiilin varlığı ve bu fiile iştirakın bulunup bulunmadığı, silahlı çetenini yapısına göre değil, doğrudan 125’i ihlal ettiği ileri sürülen icra hareketleri açısından değerlendirilmelidir. Bir suçun unsurunu, diğer suç açısından iştirak karinesi olarak kabul etmek, birbirine yabancı iki öğeyi özdeşleştirmek yanılgısını içerir. 
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, gerek manevi unsur, gerek maddi unsur (fiil, fiilin tipe uygunluğu , hukuka aykırılıklar), müvekkilin konumunun 125. Madde kapsamında değerlendirilmesi örtülü maksat sorumluluğuyla ulaşılmış, nesnel gerçeklikle örtüşmeyen, hukuki değeri olmayan bir karardır. Müvekkilin, mevcut ceza hukukunun sistematiğindeki konumu, ancak 168/1 madde olarak düşünülebilinir. Bu da, ancak statik ceza anlayışıyla yaklaşılırsa olur. Oysa, dinamik ceza anlayışıyla bakıldığında suçun nedenleri ortaya konduğunda Kürt sorununun çözümsüzlüğünün asıl sorumlusunun devlet politikaları olduğu kabul edildiğinde; başta devlet olmak üzere, suçlunun sistem olduğu ortaya çıkar. Bu halde de, gerçek suçun ancak tüm taraflarıyla birlikte tribünal mahkeme olduğu açıkça söylenebilir. 

Yerel mahkemenin ölüm cezasına hükmetmesi, insan hakları hukuku için, demokrasinin gelişimi için insanları ve halkların barış hakkı için, halkların kardeşliği için bir tehlike, bir ihlal, bir yargı ayıbıdır. Türkiye’de herkes bilmelidir ki, 15 yıldır durdurulan idam cezalarının infazının yolu açılarak hiçbir sorun çözülemez, hiçbir yarar sağlanamaz. Türkiye’yi 21. Yüzyıla idam gibi bir canavarlıkla sokmaya kimsenin hakkı yoktur. 
İdam, ulusal üstü hukukun etiği açısından bir suçtur. Yani, artık ceza olarak dahi kabul edilmemektedir. Avrupa Konseyi üyesi tek ülkede sadece Türkiye’de kalmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ek 6 no’lu protokolünün tüm Avrupa ülkelerince imzalanmasına rağmen, Türkiye AB aday üyeliği sürecindeki bir toplumun bir kesimini memnun, bir tarafın da üzülmesi sonucunu doğuracak idam cezasının infazı kabul edilemez.
Tüm dünya hızla idam cezalarını tarihin çöplüğüne atma gayreti içindedir. Kuzey komşularımız Ukrayna ve Rusya, idam cezalarını durduracaklarına dair sözlerini tutmadıkları için, 1997 yılında Avrupa Konseyi tarafından kınanmıştı. Ayrıca, Avrupa Parlamentosu aldığı bir kararla, Rusya ve Ukrayna’da idamları durdurmamasından duyulan hoşnutsuzluk belirtilerek, iki ülke tarihlerine uymaya çağrılmıştır. Bu kararların altında Avrupa Konseyi üyeliğinden ihraç edilmesi yaptırımı da yatıyordu. Bunun üzerine, Rusya 17.4.1997, Ukrayna 5-5-1997 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ek 6 no’lu protokolünü imzaladılar. Moldovya da bir sene gecikme ile idam cezasını kaldırdı. 
Türkiye, İtalya’dan Öcalan’ın, Fransa’dan Çakıcı’nın iadesini isterken iade dosyasının temeli  Türkiye’de 15 yıldır uygulanmayan idam cezalarına dayanıyordu. Bu, aynı zamanda uluslar arası alanda verilmiş bir taahüt olup, Türkiye, bu taahüdün üzerinden geçen sürede “ben artık vazgeçtim” demek durumunda değildir. Aksi bir durum, Rusya ve Ukrayna’da yaşananların Türkiye açısından da yaşanması hatta Avrupa Konseyi üyeliğinden ihracı anlamına gelmektedir. 
A.İ.H.S’nin ek 6 no’lu protokolünün 1. Maddesinde “ölüm cezası kaldırılmıştır. Hiç kimse bu cezaya çarptırılamaz” denmektedir.  Birleşmiş Milletler, 1989 yılında düzenlenen ve 1966 tarihli sivil ve siyasi haklar sözleşmesinin eki ikinci protokolü, idam cezasının kaldırılmasını daha net ve kesin bir biçimde öngördü.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Ek 6 no’lu protokole ilişkin olarak  imzalamayan ülkelerin makul süreçte imzalamaları için uyarmaktadır. Son altı ay içerisinde Türkiye bir kez daha uyarılmıştır. 
Bosna Hersek İnsan Hakları Mahkemesi de, son bir kararında idam cezasının hukuka aykırı olacağına oy birliği ile karar vermiştir. 
Türkiye, iade dosyalarında taahütte bulunmuş  ve 15 yıldır idam cezalarının infaz edilmediğini belirtmiştir. Bir hukuk devletinin, uluslar arası alanda verdiği taahüt geçerlidir. Her ne kadar, ileri sürülen taahüt için hükümetlerin tasarrufu olduğu, ölüm cezalarının infazının meclisin yetkisi dahilinde olduğu ileri sürülse de, taahüdün gerekçeleri önemli olup, aynı zamanda Avrupa ülkeleri nezdindeki bir taahüt olarak ortaya çıkmaktadır. 
İtalya’ya karşı, Öcalan’ın iadesi istemini içeren dosyanın dava dosyasına bilinçli bir şekilde konulmadığı anlaşılmaktadır.
Ölüm çezası ile ilgili savunan tüm öğretiler, (ödetme, kefaret öğretisi, önleme kuramı öğretisi, zorunlu ceza öğretisi, öz savunma öğretisi, doğa yasası öğretisi) iflas etmiş ve hukuk tarihi, bu tezleri mahkum etmiştir. 

Abdullah Öcalan’ın idamı hukuka, barışa, coğrafyanın demokratikleşmesine hiçbir şey kazandırmayacak, tam tersine çok şey kaybettirecektir. 
Suçun nedenini toplumsal yapıda arayan bir anlayışta, bir halden devletin öç almasına yer yoktur. Sorun çözülmediği süreçte sistem yeni Öcalanlar’ı üretecektir. Öcalan, suçun toplumsal nedenleri dikkate alındığında; bir suçludan ziyade şu anda tutsak bir olan siyasi mücadelecidir. 
İdam cezası üzerine çok şey söylemek mümkündür. Hukuk güzeli, ileriyi hızlandırmalıdır. Yargıçların kararları kişiden kişiye değişmemelidir. 
Yerel mahkeminin üyeleri, bir çok davada idam cezasına karşı şahıstan kaynaklanan nedenlerle değil, idam cezasının niteliğinden dolayı idama karşı oy kullanmışlardır, ama bu davada, o görüşlerini unutarak Öcalan’ın idamı yönünde oy kullanmışlardır. 

Yeni bir bin yıla girerken, idam kararlarına geçit vermeyen bir yüksek yargıya sahibiz, demenin kıvancını taşımak istiyoruz.

Sayın yüksek mahkeme, tüm dosyanın ve her safhadaki savunmalarımızı titizlikle incelediğinde; yerel mahkemenin kararının gerekçesizlik nedeniyle, ceza muhakemeleri hukukuna aykırı olması nedeniyle, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına aykırı bir şekilde idari organlarına vesayeti bulunduğu nedeniyle, yargılama usullerini uygulamayarak eksikli duruşma nedeniyle, suçun nedenlerini ve suçun vasfını doğru saptamadığı nedeniyle bozulması gereken bir karar olduğu inancındayız.

Vereceğiniz karar toplumsal barışa, kardeşliğe, hakkaniyete hizmet etmelidir. 
Vereceğiniz karar yeni bininci yıla tarihsel bir fırsatı değerlendiren, örnek bir hukuk belgesi olarak geçmelidir. 
Kararınızın insanlığın eşitlik, özgürlük, barış ideallerine bir kapı açmasını diliyoruz.
Dünya merakla bu kararınızı bekliyor. Kalbi barış ve şiddetsiz özgür yaşam için çarpanlar umutlanmak istiyor.
Yargıçların ve hukukçuların da insanlığın demokrasi ve barış mücadelelerinde önemli katkılar yapacağı tarihi bir an yaşıyoruz. Tarihteki yerinizin tüm risklere rağmen halkların hukuku için, bağımsız  karar diye geçmesini istiyoruz. 
Görünürdeki suçun arkasındaki gerçek suçtan hepimizin arınması için, mahkeminin adaletli barışın ve demokratikleşmenin aracı olarak kullanılmasını istiyor, hukuk üretiminizin hukukun üstünlüğüne katkı olmasını istiyoruz. 

Sayın Mahkeme Başkanı, Değerli Üyeler;

Savunmamızın bu bölümünde, müvekkil aleyhine tesis edilecek olan hükme esas alınacak cezalandırma maddesi ile birlikte, TCK 59. Md.’nin uygulanması yönündeki talep ve açıklamalarımızı sunmak istiyoruz. 

Bizler, savunma tarafı olarak İmralı yargılama sürecinde de,  bu yönde talepte bulunmamıza rağmen, Ankara 2 No’lu DGM Heyeti gerekçeli kararlarında talebimizin uygulanmasına yer olmadığından  bahisle, aksi yönde karar vermişlerdi. 

Aşağıda ayrıntılarıyla açıklamaya çalışacağımız gibi, şimdiden şu hususun altını çizmek isteriz; 29 Haziran 1999 tarihinde verilen karardan sonra müvekkilimiz şahsında, yargılama konusu ile ilgili olarak son derece önemli ve çarpıcı gelişmeler olmuş, doğrudan müvekkilimizin başlattığı bir dizi gelişme, sonuçlarını önemli oranda ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Dolayısıyla, kararın verilmesinden sonra geçen yaklaşık dört ay gibi oldukça kısa sayılacak bir sürede, kürt sorunu kapsamında on yıllara yayılacak kadar etkili ve her bakımdan olağanüstü değişimlerin yaşanması yönünde yoğun tartışmalar  söz konusu olmuştur. Türkiye’nin, yakın ve uzak geleceğini derinden etkileyecek bu gelişmelerin, ülkemizin geleceği açısından ne kadar hayati önem taşıdığı, önümüzdeki birkaç yılda daha da iyi anlaşılmış olacaktır. 

Ancak, şimdiden şunu söylemek kesinlikle mümkündür; müvekkilimizin yargılanması ile birlikte Türkiye’de yeni bir dönem başlamıştır. Hemen hemen her kesimin, görüş birliği içinde olduğu ve isimlendirilmesi nasıl yapılırsa yapılsın, günümüz Türkiye’sinin en önemli sorunu olduğu konusunda ortak kanaat sahibi olunan Kürt meselesinde de, yeni bir dönemin başladığı apaçık görülmektedir. Objektif olarak bakıldığında bu hususun görülmemesi mümkün değildir. 

 İmralı yargılama süreci ile uç veren ve ondan sonraki dönemlerde gittikçe gelişerek belirginleşen bu yeni dönemin başlatılmasında, müvekkilimiz A. Öcalan’ın ne kadar temel bir rol oynadığı, her türlü tartışmadan uzak ve yansız olarak bakıldığında da görülecek kadar tartışmasızdır. Müvekkilimiz A. Öcalan, yargılama sürecinin başından itibaren benimsediği tutumu büyük bir özen, sabır ve dikkatle bugüne kadar sürdürmüş, bugün içinde bulunduğumuz zaman diliminde, devletin ve toplumun bu her bakımdan en kapsamlı sorununun şu yada bu şekilde bir çözüm aşamasına gelmesinde tayin edici önemde söz sahibi olmuştur. 

 Hiç kuşkusuz, siz Sayın Mahkeme Heyeti incelemekte olduğunuz dosya kapsamı üzerinden karar vereceksiniz. Yine, şüphe yok ki dosya içeriğindeki bilgi, bulgu ve deliller kararınızı vermede etkili olacaktır. Ancak şunu asla unutulmaması gerekir; bir ülkede yaşanan en temel ve en ağır sorunla ilgili bir yargılama söz konusu olduğunda, bu ülkenin en önemli erklerinden biri olan yargılama erkinin biraz daha dikkatli ve duyarlı karar vermesi gerekecektir. 

 Müvekkilimiz şahsında yargılama konusu yapılan ve bütün bir Cumhuriyet tarihinin çok çeşitli bakımlardan derinden etkilendiği, bir çözüme kavuşmasıyla birlikte Türkiye’nin bütün yapısal problemlerinin de bir bir çözüleceği, temel tarihsel sorunlar yumağının söz konusu olduğu bir dava ile karşı karşıyayız. 

 Her şey bir yana,özellikle Türkiye Cumhuriyetinin son otuz yılına damgasını vuran, ülkenin bütün alan ve kurumlarını sarsıcı biçimde etkileyen bir çatışmalı ortamın yol açtığı sosyal, siyasi, kültürel vb. tahribatların neredeyse bir yıkım, bir toplumsal felaket haline geldiği asla unutulmamalıdır. Bu olgu, nesnel bir bakış açısıyla bakmaya çalışan akıl ve izan sahibi hemen herkesin tartışmasız kabul edeceği bir realitedir. 
 21. yüzyıla girmek üzere olduğumuz tarihin bu döneminde, Türkiye’nin artık yapısal bir değişime uğraması gerektiği, Türkiye’nin bütün temel, sosyal, siyasi kurumlarında bir yeniden yapılanma ve restorasyonun bir zaruret olduğu, hem toplum temsilcileri ve hem de ,çeşitli devlet yetkililerinin kabul ettiği bir gerçeklik haline gelmiştir. 

 Türkiye’de, Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte hedeflenen modern uygarlık düzeyini yakalamak, bu topraklarda yaşayan insanlarında artık çağdaş dünya norm ve standartlarında bir yaşam düzeyine kavuşmak zorunluluğu, her zamankinden daha yakıcı bir önemde kendisini dayatmış bulunmaktadır. 

 Türkiye’nin iki yüz yıllık bir rüyası ve özlemi olan batılılaşma arayışı, 21. Yüzyıla girerken daha somut bir hedef konumuna gelmişken, yaşanan bütün sıkıntı ve zorlukların kaynağı durumunda olan Kürt konusunun çözüme kavuşamaması, izah edilmesi güç bir soru olarak bilincimizde ve vicdanımızda yer etmiş bulunmaktadır. 

 Çağdaş dünyanın içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında görüleceği gibi, Türkiye’nin içinde bulunduğu kuşatılmışlık ve dışlanmışlık çemberinin aşılması, Türkiye’nin de dünyanın diğer uygar  topluluklarıyla aynı platformlarda yer alabilmesinin yolu, gerçek bir demokrasinin bütün ilke ve kurumlarıyla tesis edilmesini gerektirmektedir. Özellikle, yaşamakta olduğumuz şu günlerin ülkemiz açısından en önemli siyasi önceliği olan, Türkiye-AB ilişkilerinin gelişimi ve Türkiye’nin Avrupa uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olması, başka bir çok etmenin yanı sıra özellikle ve öncelikle kendi içinde, gerçek bir toplumsal barışı sağlaması ile mümkün olacaktır. 

 Türkiye Cumhuriyeti Devleti, aşılması mümkün her türlü engeli aşarak kendi toplumunu, kendi yurttaşlarını gerçek bir barış, özgürlük, huzur ve refah ortamı içinde yaşamasını sağlamak ve güvenceye almak gibi, oldukça gecikmiş tarihsel bir görevle karşı karşıyadır. Toplumsal barış ve huzurun sağlanması, ulusal kalkınmışlık düzeyini arttıracağı gibi, evrensel temel insanlık değerlerinin de önemine uygun oranda hayat bulması kolaylaşmış olacaktır. 

 Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurulduğundan bugüne kadar bu ülkede yaşayan insanların acılı bir tarihle iç içe olmasına yol açan kaderini değiştirmek zorundadır. Bu, artık ertelenmesi durumunda trajik gelişmelerin yaşanmasına yol açabilecek ve gelecek yüzyılın da, kaybını beraberinde getirecek kadar, son derece ağır toplumsal bunalımlara yol açacak bir tarihin yaşanması anlamına gelecektir. 

 Her ülkenin ve  her toplumun tarihinde köklü ve kapsamlı tarihsel hesaplaşma ve arınmaların yaşandığı önemli dönemler vardır. Yeni bir milenyuma girmenin eşiğinde olduğumuz şu günlerin, devlet ve toplumumuz açısından tam da böylesi bir döneme tekabül etmesi, önemine uygun olarak görülmeli değerlendirilmeli ve sonuç çıkarılmalıdır. Bu, tarihin günümüze yüklediği en temel anlam olmaktadır. 

 Temel hak ve özgürlüklerden ,bütün yurttaşların eşit şekilde yararlandığı modern dünyada ve özellikle de, bir parçası olması yolunda büyük çabalar harcanan Avrupa anakarasında, giderek çoğalıp zenginleşen insan hakları uygulamalarından Türkiye’de yaşayan bütün  yurttaşlar da,  ayrımsız ve eşit biçimde yararlanabilmelidir. 

Bütün bu zorunluluklardan hareketle, artık günümüz Türkiye’sinde de,  giderek artan bir hızla, hem devlet ve hem de, toplumun temsilcilerinin oluşturduğu çeşitli platformlarda sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel değişimin güçlenerek kök salması için, bir yeniden inşa sürecinin gerekliliği dile getirilmiş bulunmaktadır. 

Yaralı toplum, acılı tarih geleneğinin sona ermesi için her kişi, kurum ve güç üzerine düşeni yapmakla sorumluluğunu yerine getirmekle yüz yüze kalmış durumdadır. Toplumu ve devleti oluşturan her kurum açısından oluşan bu tarihsel zorunluluktan, hiç kuşkusuz, hukuk kurumları da -kendi özgün yapı ve formları içerisinde kalmak kaydıyla- etkilenmeli, buna uygun bir işleyiş ve karar mekanizmasını uygulamalıdır. 
 

 


Sonraki Sayfa
Dava Ana Sayfa|Ana Sayfa