|
Hukuka
Aykırı Olan Karar Aynı Zamanda EKSİK ARAŞTIRMANIN ÜRÜNÜDÜR:
1- İddianemeye Konu Eylemlerle
ilgili delil ikramesi yapılmamıştır., Maddi deliller araştırılmamıştır.
2- İdari makamlar tarafından
üretilen verilerin dayanakları araştırılmamıştır. ( TLP. Kasetleri,
kasetler, raporlar)
3- Müdahilliğine karar verilen
kişilerin, hangi eylem nedeniyle kabul edildikleri tek tek saptanmadığı
gibi, bu eylemlerle ilgili delillerin incelenmesi yapılmadığı için diyecekleri
de sorulmamıştır.
4- Yoklama Tutanağının Sorulmaması,
nasıl yoklandığının daire görevlilerinin huzurda dinlenmemesi eksikliktir.
5- İtalya İstinaf Mahkemesindeki
iade dosyasının istenmemesi, Almanya’nın iade talebini içeren dosyanın
istenmemesi eksikliktir.
6- 1993’te başlayan süreçle
ilgili sanık beyanları ışığında savunmam delillerinin toplanması talebinin
reddi eksikliktir.
7- ‘Düşük Yoğunluklu Savaş’
tespitleri ile, ilgili tespiti yapan askeri ve idari otoritelerden görüşlerinin
istenmemesi, dinlenmemeleri eksikliktir.
8- Sanıkla ilgili atfı cürümde
bulunanlardan etkileyici durumda bulunanların huzurda dinlenmemesi eksikliktir.
9- Yerel Mahkemenin kararı
da; iddia ve mütalaanın bir tekrarı niteliğinde olduğundan, aynı mantıkla
dillendirilen 30000 kişinin ölümünden müvekkili sorumlu tutmuştur. Müvekkille
yüklenen olaylar arasında sayılan, 1996-Ocak- Güçlü konak katliamı gibi
bir çok tipik olayların dahi, akibetini araştırma gereğini mahkeme duymamıştır.
Yerel mahkeme, kollektif
ceza sorumluluğu gibi demokratik hukuk sistemlerinde olmaması gereken bir
sorumluluk anlayışıyla, resmi makamlarca ifade edilen 30 bin kişinin tümünün
ölümünden müvekkili sorumlu tutarlarken ; General Bahtiyar'ın öldürülmesi,
Eşref Bitlis Olayı , Kürt aydın ve işadamlarına yönelik saldırılar, (Musa
Anter, Vedat Aydın, gazeteciler ve HEP-DEP-HADEP üye ve yöneticilerinin
öldürülmesi ), 3 bini aşkın köyün yakılması ve 3 milyonu aşkın insanın
göçe zorlanması, 4 bini aşkın faili meçhul cinayetlerle ilgili, en azından
tipik olanlarla ilgili bir araştırma ve değerlendirmeye gitme gereksinimini
duymamıştır.
Bu bölümde anlatmak istediğimiz,
Yargılamanın C.M.H’ na aykırı yapılarak, hukuka aykırı bir karar üretilmesi;
hukuka aykırılığın beraberinde yargılama hukuku açısından çok önemli eksiklikleri
taşımış olmasıdır.
Yargılama ve ürünü karar
sadece C.M.H’ na aykırı ve eksikliklerden dolayı hukuk dışı bir karar olmakla
kalmamış, aynı zamanda Anayasanın 138. M. İhlal edilerek üretilmiştir.
Yargılama sürecine Cumhurbaşkanı
‘savunmaya’ önem vermediğini ima eden fıkralarıyla müdahele etmiştir.
(ünlü suçlu-avukat fıkrası, gazeteler)
Yargılama sürecine ; Başbakan
16.02.1999 tarihli açıklamasıyla, Başbakan yardımcısı D. Bahçeli ve Hükümet
ortağı ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, “Mahkeme idam cezası
verirse, biz mecliste öne alır çabuklaştırır ve evet oyu veririz.” Şeklindeki
açıklamalarıyla müdahale etmişlerdir.
Yine Meclis Başkanı “idam
zaruridir” açıklamasıyla, yargılama sürecine madahalede bulunmuştur.
Yargılama sürecinde medya;
Basın Yasasına ve Ceza yasalarına aykırı bir şekilde, sürekli yargıyı etkileyici
yayınlarda bulunmuşlardır. Bu durum karşısında savcılar harekete geçmemiş,
RTÜK görevini kötüye kullanarak hiçbir uyarı gereği duymamıştır.
Yargılama sürecinde; yargılamayı
etkilemek için sürekli izinsiz gösteriler yapılmış; ilkokul çocuklarının
dahi Mudanya Kaymakamlığı tarafından organize edilen gösteriler, kampanyalara
dönüştürülmüştür. Ceza yasalarına göre, suç teşkil eden bu eylemlerin önlenmesi
bir yana, resmi makamlarca ve güvenlik güçlerince sürekli destek görmesi
suretiyle, yargı etki altına alınmıştır.
Yargılamanın en kısa zamanda
bitirilmesi gerekeceği ve bitirileceği daha yargılama başlamadan tüm idari
ve askeri otoritelerce dillendirilmi?tir.
Adaletin kirlenmemesi yargının
bağımsızlığı ile mümkündür. Bu yargılama ile ilgili en çok yara alan noktalardan
biri yargının bağımsızlığı sorunudur. Bu noktada herkesin demokratik refleks
göstermesi ve yüz akıyla sınav vermesi gerekir. İki örnek verelim.
1) 1966 Ben Bardna suikastinde dönemin Adalet Bakanı, sorgu yargıcı
Casamayor’dan kamuoyundaki duyarlılığı gözeterek davayı uzatmamasını istemiş,
yargıcın bu müdahaleyi talimatı basında duyurması üzerine Bardna yargıç
hakkında disiplin cezası uygulamak istemiştir. Kamuoyunda kıyamet kopmuştur.
( Sami Selçuk 1999 Adli Yılı açılış konuşmasından)
2) Savaş sonrasında İtalya
demokrasiye geçti. Faşizm döneminden kalan ve valilere doğduğu kentten
başkente gidenleri kanun karşısına çıkarma yetkisi veren zorunlu sürgün
yasasını Anayasa Mahkemesi iptal etti. Halkın sevgilisi De Gaspeli düzeni
sağlamak ve suçluluğu önlemek için bu yasaya gerek olduğunu, yeniden çıkaracaklarını
duyurunca Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Dr. De Nicola bir bildiri yayınladı.
Başbakanı eleştirdi ve hükümet karara uyuncaya değin Anayasa Mahkemesi’nin
hiçbir davaya bakmayacağını Roma’dan ayrılıp Napoli’ye taşınacağını açıkladı.
Dediğini de yaptı. Böylelikle belki de yargının tarihinde ilk kez bir sivil
itaatsizlik olgusu yaşanıyordu. Kamuoyunda kıyamet koptu, grevler başladı,
bunalım çıktı. En son sonda Başbakan De Gaspeli iptal kararına uyacaklarını
bildirmek ve özür dilemek zorunda kaldı. Mahkeme Roma’ya döndü. (Sami Selçuk
1999 yılı Adli Yılı Açılış Konuşması)
Sadece, savunmanın yargıya
müdahalelere karşı çıkmasıyla yargı bağımsızlığı yaşam biçimine dönüşemez.
Bizzat yargı organlarının ve yargıçların da, davanın boyutu ne olursa olsun,
idari ve askeri organların etkileme çabalarına karşın hukukçu reflekslerini
gösterebilmeleri gerekir.
C) YEREL MAHKEMENİN ESASA
İLİŞKİN SAPTAMALARI BİLİMSEL TARİHİ VE SOSYAL GERÇEKLİKLERE AYKIRIDIR.
Yerel mahkemeye göre “Türkiye’de
Türk-Kürt ayrımı yoktur. Gerek yasalar önünde, gerekse uygulamada fiiliyatta
herkes eşittir.” Yine yerel mahkemeye göre göçlerin, köy boşaltmaların
kaynağı ve sebebi de “PKK terör örgütüdür.” “Göç edenleri göç edilen yerde
insanlar kucaklamıştır. Tarih boyunca Kürtler üzerinde hiçbir baskı olmadığı
gibi, Kürtler’in inkarı savı da doğru değildir.”
Yerel mahkeme PKK olgusunun
tarihi, sosyal, ekonomik, kültürel nedenlerini görmezlikten gelmektedir.
Çatışmaların, göçün, ölümlerin tek nedeni PKK gösterilirken, PKK’yi doğuran
etmenler, cumhuriyet tarihi boyunca izlenen politikalar ve uygulamalar
demokrasi, özgürlük, insan hakları problemleri objektif bir uygulamaya
tabii tutulmamaktadır. Sosyolojik ve bilimsel gerçekliğe aykırı resmi görüş
yerel mahkeme kararına aynen yansımıştır.
I. Dünya Savaşı sonrası,
Anadolu’da Kürtler ve Türkler’in ortak direniş ve savaş sonrasında Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin kurulması, 1924 Anayasası ile ulus-devlet sürecine
girilmesi, yalnızca Türkler’in varlığına dayalı anayasal ve yasal düzenlemelere
girilmesi “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür. Türkiye’de Kürt yoktur.”
anlayışının günümüze kadar süren ve bu davayı da kapsayan, sosyal
olayların nedeni olduğu gerçekliği, yerel mahkemenin kararında görmezlikten
gelinmektedir.
Eğer bir halk doğal olarak
var ise dili, kültür ve hakları da olacaktır. Anayasalarla, yasalarla,
mahkeme kararlarıyla, ısmarlama sözde bilimsel görüşlerle, suni teorilerle
bu gerçek ortadan kaldırılamaz. Türkiye’de ise, başlangıçtan beri nesnel
gerçekliğe ters düşen resmi görüş ve düşünceler baskı, yasak ve şiddet
yöntemleriyle kabul ettirilmek istenmiştir. Resmi ideolojinin tersi düşünceler
açıklamak, taleplerde bulunmak “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğünü yok etmeye yönelik bölücülük” sayılmış ve her dönemde en ağır
bir şekilde cezalandırılmıştır.
Yerel mahkeme özel yasalardan,
özel mahkemelerden, özel yönetim biçimlerinden oluşan ayrımcı ve
inkarcı, hukuki-idari yapıyı görmezden gelmektedir. Takrir-i Sükun yasası,
Tunceli Kanunu, Mecburu İskan Kanunu, İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim
İdareleri, Kürtçe dil yasakları, Olağanüstü Hal rejimleri, kararnamelerle
yönetim, özel TİM, koruculuk gibi örgütlenmeler bunların örnekleridir.
Hukuki gerçeklik, bilimsel
ve sosyolojik gerçeklikle örtüştüğünde, inandırıcı ve kalıcı olur. Yerel
mahkeme davanın özüne, temeline sosyal, siyasal, ekonomik ve tarihsel koşullar
bütünlüğü içinde bakamadığı için sağlıklı bir sonuca ulaşamamıştır.
On beş yıldır sürdürülen
silahlı mücadele “düşük yoğunluklu çatışma” olarak değerlendirilirken,
nedenler bir tarafa atılarak sonuçların tamamen bir tarafa, somut müvekkile
atfedilmesi, bilimsel bir değer taşımadığı gibi, hiçbir hukuk mantığı ile
de izah edilemez. Meclisin Susurluk raporlarında belirtildiği üzere, binlerce
köyün güvenlik gerekçesiyle yakılıp boşaltılması, binlerce faile meçhul
cinayetler, çeteler, adam kaçırmalar devletin güvenlik görevlilerince sürdürülen
terörist faaliyetlerin birlikte değerlendirilmesini gerektirir.
Yerel mahkeme “terör” tanımına
bilimsel yaklaşmamaktadır. “Terör” tanımına yürütme gibi değil hukuki kriterler
ışığında yaklaşmak gerekir. OHAL Bölge Valisi’nin Haziran 1999 tarihli
açıklaması dahi dikkate alınırsa (bu açıklamaya göre 1984’ten bu yana sadece
OHAL Bölgesi’nde 17825 olay meydana gelmiş, 28180 PKK’ li etkisiz hale
getirilmiş, 602’si yaralı 2287 kişi teslim olmuş) ayrıca bugün 9000 civarında
tutuklu ve hükümlü ve 30 bini aşkın kişinin de DGM’lerde yargılandığı,
müvekkilin ifadelerine göre 10 bine yakın halen silahlı mensubunun ve 10
binlerce de faaliyet gösteren mensubunun, yüz binlerce sempatizanın da
bulunduğu dikkate alınırsa, PKK’nin yaygın örgütlenmesi konusunda fikir
verebilir, böylesi bir örgütlenmenin tarihi, ekonomik sosyal ve siyasi
boyutlarını siyasal bilimciler ve akademisyenlerce tespiti gerekliliği
ortadadır. Resmi veriler dahi, ortada basit bir terörist örgütün değil,
bir dönem silahlı mücadele yürütmüş muhalif bir örgütün varlığı ortaya
çıkmaktadır.
Aslında, geçmişte Genelkurmay
Başkanlığı’nın resmi açıklamasındaki “düşük yoğunluklu çatışma” değerlendirmesi
de, resmi görüşü çürütmektedir. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’ndaki
terör tanımı bilimsel değildir. Bu yasa ile terör suçları alabildiğine
geniş tutulmuş, düşünce suçluları bile terörist sayılmıştır. Yerel mahkeme
kararının “terör” değerlendirmesi evrensel hukuk kriterlerine ters düşmektedir.
Söyle ki;
a) BİRLEŞMİŞ MİLLETLER BELGELERİ
IŞIĞINDA TERÖR TANIMLAMASI
Birleşmiş Milletler belgelerinde,
terörist eylemin ne olduğu yönünde somut bir bilgi yoktur. Bir ülkenin
hükümeti, toplumun tümünü temsil etmiyorsa, ülkenin yönetimi demokratik
değilse, isyan hakkı ve belli koşullarda self-determination hakkı meşru
görülmektedir. Terörist eylem uygulama ve yöntem kazanmakla birlikte, terörizmin
tanımı daha çok masumların öldürülmesi olarak kabul edilmektedir. Böylesi
bir tanımda hem örgütler, hem de devletler terörizmin tanımını olabilmektedir.
İHEB Madde 30, Kişisel ve
Siyasal Haklar Sözleşmesi Madde 5/1 uyarınca, özgürlükleri yok etme
özgürlüğü tanınmayacağı kurala bağlanmıştır. Bu kuralın kapsamına devletler,
kişi toplulukları ve bireyler de alınmıştır. Bir ülkede silahlı çatışma
“terör” olarak algılanacağı yerde “uluslar arası veya iç nitelikli
silahlı çatışma” olarak da tanımlanabilmektedir. Böylesi durumlarda insancıl
hukuk açısından Cenevre Protokolleri önerilmektedir.
BM Genel Kurulu bir “Uluslar
arası Terörizm Komitesi” kurarak, 1979 yılında 34/145 sayılı karar ile,
masum insanların öldürülmesinin veya hayatlarının tehlikeye atılmasının
veya temel haklarının çiğnenmesinin kabul edilemeyeceği, bu uygulamanın
sömürgeci ve ırkçı yabancı yönetimler tarafından halkın bağımsızlığını
engellemek için yapılabileceği saptanmıştır.
1985/ 40/61 no, 1987/159
no sayılı kararlarda ırkçı, anti-demokratik ve totaliter devletlerin hukuka
aykırı olarak bulundukları yerlerdeki halkları umutsuzluğa iterek, onları
teröre başvurmak zorunda bıraktıkları biçiminde özetlenebilir. Dolayısıyla,
genel kural bu türden olayların önüne geçilmesi için, devletleri demokratik
olmaya çağırmaktadır. BM Genel Kurulu, 18.11.1994 tarihli karar ile birçok
sözleşmeye göndermede bulunduktan sonra, BM taraf devletler terörün her
biçimiyle reddedilmesini kabul etmiş, nerede olursa olsun ve kim tarafından
yapılırsa yapılsın suç olduğu ve haklı görülemeyeceğini belirtmiştir.
b) A.H.İ.S AÇISINDAN BAKILDIĞINDA,
Sözleşme hukuku, özellikle
terörle mücadele gerekliliğini gözeterek, taraf devletlere bazı sınırlamalar
yapabilmelerine olanak tanımaktadır. Terörün önlenmesi amacıyla getirilen
bu sınırlamalarda, demokratik toplum gereklerinin ölçüsü şarttır. “Terörizmin
Önlenmesi ve Cezalandırılması Hakkında Avrupa Sözleşmesi” bölgesel düzeyde
Türkiye’nin taraf olduğu bir sözleşmedir. Uçak ve gemi kaçırma, milletler
arası alanda korunan kişilere saldırı, rehin alma vs. konularında suçların
önlenmesi ve cezalandırılması yanı sıra, 5. Md.’ye göre “kendisinden iade
istenen devlet, iadeyi isteyen devletin bir kimseyi ırkı, dili, dini veya
siyasi inancı sebebiyle yargılanması amacıyla yaptığına inanırsa iade etmek
mecburiyetinde değildir” denilmektedir. Bu açıdan, Öcalan’ın yakalanma
ve teslim biçimi, iade sözleşmeleri ışığında Avrupa Sözleşmesi’nin de aynı
zamanda ihlali anlamındadır. Terörizm ile mücadele eden devletlerin, terörist
ve hukuk dışı yöntemleri kullanmama yükümlülüğü de bulunmaktadır.
PKK’nin değerlendirilmesi
için 1984 öncesine bakalım. 12 Eylül askeri darbesi yapılmış, insan hakları
ihlalleri diz boyu, Kürtçeye yasak getirilmiş, cezaevlerinde katliamlar,
şiddet her alanda baskı PKK’nin silahlı mücadeleye yönelmesi şartlarını
yaratmıştır. Irkçı, asimilasyoncu, şoven baskıların insan onuruna yöneldiği
uygulamalar, beş devlet tarafından Türkiye aleyhine devlet başvurusu olarak
AHİM önüne götürülmüştür. Yerel mahkeme, bu koşul ve kriterleri dikkate
almadan, “politik suç” değerlendirmesi yerine, basit bir “terör” saptaması
yapmaktadır.
BM Genel Kurulu’nun 1994
tarihli kararının dayandığı şu ilkeler yargıca dikkate alınmalıdır.
a) BM Anlaşması ve İHEB,
b) Temel insan haklarının
başında gelen yaşam hakkı
c) 1993 Viyana Bildirgesi
d) 48/122 sayılı 1993
tarihli BM kararı
e) İnsan Hakları
Komisyonu’nun 4-3-1994 tarih 1994/46 sayılı kararı ile Ayrımcılığın Önlenmesi
ve Azınlıkların Korunması hakkında alt komisyonun 1994/18 sayılı ve 25-8-1994
tarihli kararındaki kriterler
f) Kopenhag kriterleri
PKK’yi doğuran daha da somut
olarak vurgulanacak olursa, Kürt sorununda yıllardır izlenen zor ve inkar
politikaları görülmedikçe verilecek her karar kalıcı olmayacaktır.
C) MAHKEME DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİNDE
CEZA MUHAKEMELERİ HUKUKUNA UYGUN YÖNTEMLERİ İZLEMEMİŞTİR
- Dosya konulan resmi rapor
ve çözümlemelerin doğruluğu bilimsel değeri, dayanağı, hangi koşul ve araçlarla
istihsal edildiği araştırılmamış, değerlendirilmemiştir.
- Delilde olması gereken
temel özellikler ışığında (gerçekçilik, akılcılık, olaya tekabül edicilik,
ispat kabiliyetinin olması, müştereklilik, bilimsellik) resmi ve
idari makamlarca verilen süzgeçten geçirilmemiştir.
- Ceza yargılamasının, delillerle
bağlı olması ve beraberinde gelen vicdani delil sistemi, dosyaya sunulan
evrakların çok yönlü ve ayrıntılı incelemelerden sonra, delil olarak kabul
edilmelerinin gerektirmektedir. Delil, uyuşmazlığa neden olan fiilin veya
hukuki olgunun, olduğuna veya olmadığına, yargıcı inandırmak için yargılama
hukukunun kabul ettiği ispat araçlarıdır. Böylesi önemli bir davada, bu
özelliklere dikkat edilmediği için, yargılama ve sunulan deliller üzerindeki
bilinmezlik hala sürmektedir. Çelişiklilik ilkesi gereği, kayda değer evraklar
yargılamanın taraflarınca çok yönlü tartışılmalı ve incelenmelidir. Deliller,
gerek elde ediliş tarzı ve gerekse de, kullanılma biçimi açısından yasallık
ilkesine uygun olmalıdır.
Mevcut dava dosyası, 43
klasör ve yaklaşık 14 bin belgeden oluşmaktadır. Bu belgelerin çoğu, askeri
ve emniyet birimlerinin subjektif kanaatlerinden oluşan bilgi ve raporlardır.
Belgelerin bir kısmı ise, PKK’ye ait dokümanlar niteliğindedir. Başka bir
kısmı ise, PKK ile organik veya inorganik ilişkili olduğu iddia edilen
kurum ve kuruluşlara, kişilere ilişkin yargılama dokümanları, ifadeler
ve basın açıklamalarıdır. Mahkeme, bu verileri maddi gerçeği ortaya çıkarmak
için, muhakeme hukukunun gerektirdiği şekilde bir analiz süzgecinden geçirmemiştir.
Beş günlük yargılamada müvekkilimizin
“olayları kabul ediyorum” demesi ile yetinmiş, tek tek sübut delillerin
ortaya konması, böylelikle suçun unsurlarının irdelenmesi, delillerin doğruluk
derecesinin araştırılması, savunma delillerinin toplanmasına ve tartışmasına
olanak tanınması yoluna gitmeden esasa hükmedilmiştir.
Binlerce olayın nedeninin
araştırılmaması siyasi, sosyal, tarihi, ekonomik, kültürel boyutlarının
incelenmemesi, sorunun temeline inilmemesi , yargılamanın tek kişi şahsında
tüm örgütten ve olaylardan soyutlanması yoluyla hükme ulaşılması
yargılama kurallarına aykırıdır.
D) YEREL MAHKEME SUÇ VASFINDAN
YANILMAKTADIR
Yerel mahkeme, TCK 125.
Maddeyi ve 168/1 Maddedeki “amirlik, yöneticilik, sevk ve idare” kavramlarının
gerek öğretideki gerekse mehazdaki espiriden farklı yorumlayarak, tipiklik
ilkesine aykırı suçun unsurları açısından yapay ve yazılı olmayan suç tipi
yaratarak yorumlamaktadır. Bu yorumlayış, aslında olağanüstü dönemlerde,
TCK 125, 146, 168 Md’lere yürütmeyi tatmin edecek bir açılım getirme gayretinin
devamıdır.
Yerel mahkeme, 125. Md’deki
suçun bir zarar suçu olarak değil, bir tehlike suçu olarak değerlendirmektedir.
Bu değerlendirme öğretiye aykırıdır. 125. Maddedeki suç yöneticisi hareketten
ayrı suçtur. Bu suçtaki özellik, amaç suçu gerçekleşmeye, bireylerin varlığı
halinde yöneticinin tamamlanması, veya teşebbüs derecesinde kalması durumunda,
aynı ceza ile cezalandırılmasıdır. Diğer bir deyişle, bu suçta özellik,
neticeyi yaratmaya uygun hareketin varlığı koşuluyla, TCK 61 ve 62 maddelerinin
teşebbüs kurallarının uygulanmasıdır.
Bu nedenle, gerek 125 gerekse
146’daki suçlar, yerel mahkemenin görüşünün tam tersine, tehlike suçu olmayıp
zarar suçudur. Bu sebeple, gerek 125, gerekse 146 maddedeki suçların işlenmiş
olması için, hiç değilse “teşebbüs” derecesinde “uygun eylem” gerçekleşmiş
olması gerekir. Hazırlık hareketleri, icra hareketi olmadığına göre, gerek
“silahlı çete”nin eylemleri gerek diğer hazırlık hareketleri amaç suçunun
uygun eylemi olmadıkça ne 125 ne de 146 maddeyi ihlal etmiş olmaz.
Ceza uygulaması açısından,
teşebbüs kurallarının uygulanmayışı eylemin yapısal niteliğini değiştirmez.
( Petroçelli, Padova 1955-21, 23, Torino 1955-5, 122 Özek, Siyasi İktidar...
120-122, 150-153) silahlı çetenin amaç suç açısından, tehlike yaratacak
eylemin amaç suç yaratması kendiliğinden, amaç suça uygun eylem olması
anlamına gelmez. Bu nedenle, öğretide bu suçlara “teşebbüs suçu” adını
verenler de vardır. ( Crespi, Stella, Zuccala)
125 ve 146 maddelerde yer
alan amaç suç tiplerinin, diğer suçlara oranla özelliği, sadece tamamlanmış
suç-teşebbüs derecesinde kalmış suç ayrımının yapılmamasıdır. Bu maddelerle
ilgili özellik, teşebbüs kuralının uygulamaması ile sınırlı olduğuna göre,
bu özellik dışında kalan hukuksal konularda genel kuralların uygulanması
gerekir. Bu nedenlerle, “amaç suçun” , “salt tehlike suçu” olarak nitelendirilmesi
yerinde değildir. “Salt hareket suçu” veya “salt tehlike suçu” hareketten
ayrı neticenin öngörülmediği suç tiplerine verilen isimdir. Oysa, 125.
Maddede hareketten ayrı netice öngörülmektedir. Bu açıdan değinilen suç
tipi “zarar suçu” niteliğindedir.
Ceza uygulaması açısından,
suçun tamamlanması ile teşebbüs derecesinde kalması arasında ayrım yapılmaması.
salt tehlike suçu nitelendirmesine hak vermez. Yerel mahkeme, yasada geçen
“matuf fiil” kavramında tehlike neticesi açısından yorumlanmaktadır. Ve
bu noktada yanlış yorumlanmaktadır. Oysa, TCK 125. Maddede kullanılan “matuf
fiil” eylemin öngörülen zarar neticesini yaratmaya uygunluğun araştırılması
zorunluluğunu belirtmektedir. Eylemin neticeyi yaratmaya uygunluğu aranmak
zorunluluğu söz konusudur. Böyle olunca, kişinin eyleminin 125. Madde kapsamında
görülebilmesi eylemin neticeyi yaratmaya uygunluğunun saptanmasına bağlıdır.
Uygunluğunun saptanması failin kastının vasıtanın elverişliliğinin ve eylemin
“zarar neticesi” açısından uygunluğunun belirlenmesine bağlıdır. ( Mazoni,
Özek hazırlık hareketleri, İcra hareketleri)
Değinilen nedenledir ki,
silahlı çetede görev üstelen kişinin eylemi amaç suç açısından öngörülen
“zarar neticesi”ne uygunluğu saptanmadan, amaç suça iştirak olarak nitelendirilemez.
Amaç suça iştiraktan söz edilmesi için, kişinin eyleminin “silahlı çete”
açısından önemi, etkinliği, yoğunluğu değil, amaç suça gerçekleştirmeye
uygunluğu, diğer bir deyişle eylemin netice bakımından nedensel değeri
göz önünde bulundurmak gerekir. ( Panagia, Özek)
Mevcut kararda, yerel
mahkeme müvekkilin eylemini, “silahlı çete” içindeki önemini, etkinliğinin
ölçü almış, eylemin netice bakımından nedensel değer kriterini ise, rafa
kaldırmıştır. Dairenizin 12-5-1987 gün ve 739/2514 sayılı kararı da, yerel
mahkemenin kriterlerinin yanlışlığını göstermektedir.
Silahlı eylem aşamasını
aşan bireylerin, amaç suç açısından “zarar tehlikesi” yaratıp yaratmadığını,
amaç suçu gerçekleştirmeye uygunluğu değerlendirmesinin bir yana bırakılarak,
kişinin silahlı çete içindeki konumunu ve eylemini silahlı suç tipinin
sınırlarını aştığı kararına varılarak, failin amaç suçu işlediğinin veya
suça iştirak ettiğinin kabul edilmesi salt “amacı” , “iradesi” nedeniyle
cezalandırılması anlamına gelir. ( Kaldı ki somut davamızda sanığın iradesi
1993’ten beri dosyadaki belgelerden de anlaşılacağı üzere, sürekli birlikte
yaşamak, ortak vatan, ortak cumhuriyet temelinde eşit ve özgür bir yönetim
biçiminin tesisidir. ‘93’ten bu yana sanık örgütü de, bu çizgiye adım adım
hazırlamış, bu anlayış olgunlaştırmıştır. )
Kaldı ki, böyle bir uygulama
125. Maddenin açık ifadesine de aykırıdır. “Matuf fiil” ifadesi, kişinin
eylemini zarar neticesi açısından somut ve yakın tehlike yaratmasını, teşebbüs
durumunun varlığının aranmasını zorunlu kılmaktadır. Salt irade nedeniyle
kişinin cezalandırılması, Anayasa’nın 38. Maddesinde yer alan “Ceza sorumluluğunun
kişiselliği” kuralına aykırıdır. (Ragno)
Ayrıca şu husus önemlidir.
Eylemin kesildiği anda amaç suç açısından “teşebbüs” durumu mevcut değilse,
eylem amaç kapsamında sayılamaz. Eylemin somut koşullar içinde değerlendirmesi
yapılmadan, silahlı çete sınırının aşıldığı varsayılarak sonuca varılması,
netice açısından uygun hareketin rastlantısal olarak belirlenmesi anlamına
gelir.
Yerel mahkemenin, 125. Madde
ile ilgili değerlendirmesi “şekli suç” anlayışını diriltmektedir. Oysa
şekli suç, eski öğretide salt hareketten ibaret sayılan ayrıca neticenin
bulunmadığı ileri sürülen suç türleri için kullanılan bir deyimdir. Günümüz
öğretisi “salt hareket suçunun” olamayacağını kabul etmektedir. 125 maddedeki
suçun, neticesiz şekli suç olarak nitelendirilmesi olanak dışıdır. Yerel
mahkeme, 125’teki suç tipini aramayıp “ileri eylem safhası” anlayışı ile
168’i aşan her hareketin 125 kapsamında değerlendirme yanlışına dü?mektedir.
Müvekkil açısından eylemin
kesildiği anda amaç suç açısından “teşebbüs” durumu mevcut değildir, manevi
unsur açısından da mevcut değildir. Tipe uygun fiil açısından mevcut değildir.
Ayrı bir devlet, topraklardan bir kısmını ayırmak teşebbüs durumu söz konusu
değildir. Bu açıdan da, 125. madde saptaması inandırıcı değildir.
Müvekkil, somut eylemi olmayan,
ayrı devlet kurma olmayan ve örgütü bu çizgiye getiren örgüt üst düzey
yöneticisidir. Yerel mahkeme müvekkili samimi değerlendirmiyor. İçtenliği
ölçen tarihi önyargılardır, pratiktir. Şu ana kadar ki gelişmeler müvekkilin
ayrılıkçı olmadığını kanıtlamıştır.
Yerel mahkeme soyut ve genel
iştirak anlayışıyla değerlendirme yapmaktadır. Oysa hukuken “iştirak” her
bir somut fiil açısından irade ve nedensellik unsurlarının varlığı göz
önünde bulundurulmak suretiyle saptanır. Örgütün üst düzey yöneticilerinin,
genel anlamda eylem aşamasına geçilmesi konusundaki kararları genel bir
karardır. Şiddet eylemini gerçekleştiren kişilerin, tek tek belirlenen
fiillerinin işlenmesi konusunda somut bir karar alınmadıkça, iştirak söz
konusu olamaz.
Ayrıca “azmettirme” dolayısıyla
bir kişinin sorumlu tutulabilmesi için, azmettirilen kişi de, suç teşkil
eden fiili işlemek düşünce, irade ve konumunda bulunması gerekir. Suç teşkil
eden fiili işleyen kişinin, esasen bu suçu işlemek konusunda bir niyet
veya kararı mevcutsa, suçun işlenmesi konusundaki manevi hareketler “azmettirme”
olarak kabul edilemez.
Esasen, örgütün eylem aşamasına
geçmesi konusunda karar vermek, çete “amirlik ve komutanlık” hareketidir.
Üste düzey yöneticilerinin belirtilen türden karar almaları şiddet eylemlerine
iştirak anlamına gelmez. İştirakın varlığı varsayılsa dahi, örgütün eylem
aşamasına girmesine karar veren fakat, şiddet eylemlerine katılmayan kişiler
olsa olsa, fer’i manevi şerik sayılabilirler. Silahlı çete üst düzey yöneticilerin
belirli konularda karar almaları, 168. Madde kapsamındaki bir hareket olduğuna
göre, 125. Maddedeki “amaç suç” tipi açısından nedensel değer taşımaz.
Zira, karar alanlar 125. Maddedeki fiile yönelik icra hareketine katılmamışlardır.
168. maddedeki suçun unsurlarını
oluşturan olguların, 125. Maddeyi ihlal ettiği, kabul edilen fiile
iştirak karinesi olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. 125. Maddeye
aykırı bir fiilin varlığı ve bu fiile iştirakın bulunup bulunmadığı, silahlı
çetenini yapısına göre değil, doğrudan 125’i ihlal ettiği ileri sürülen
icra hareketleri açısından değerlendirilmelidir. Bir suçun unsurunu, diğer
suç açısından iştirak karinesi olarak kabul etmek, birbirine yabancı iki
öğeyi özdeşleştirmek yanılgısını içerir.
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın,
gerek manevi unsur, gerek maddi unsur (fiil, fiilin tipe uygunluğu , hukuka
aykırılıklar), müvekkilin konumunun 125. Madde kapsamında değerlendirilmesi
örtülü maksat sorumluluğuyla ulaşılmış, nesnel gerçeklikle örtüşmeyen,
hukuki değeri olmayan bir karardır. Müvekkilin, mevcut ceza hukukunun sistematiğindeki
konumu, ancak 168/1 madde olarak düşünülebilinir. Bu da, ancak statik ceza
anlayışıyla yaklaşılırsa olur. Oysa, dinamik ceza anlayışıyla bakıldığında
suçun nedenleri ortaya konduğunda Kürt sorununun çözümsüzlüğünün asıl sorumlusunun
devlet politikaları olduğu kabul edildiğinde; başta devlet olmak üzere,
suçlunun sistem olduğu ortaya çıkar. Bu halde de, gerçek suçun ancak tüm
taraflarıyla birlikte tribünal mahkeme olduğu açıkça söylenebilir.
Yerel mahkemenin ölüm cezasına
hükmetmesi, insan hakları hukuku için, demokrasinin gelişimi için insanları
ve halkların barış hakkı için, halkların kardeşliği için bir tehlike, bir
ihlal, bir yargı ayıbıdır. Türkiye’de herkes bilmelidir ki, 15 yıldır durdurulan
idam cezalarının infazının yolu açılarak hiçbir sorun çözülemez, hiçbir
yarar sağlanamaz. Türkiye’yi 21. Yüzyıla idam gibi bir canavarlıkla sokmaya
kimsenin hakkı yoktur.
İdam, ulusal üstü hukukun
etiği açısından bir suçtur. Yani, artık ceza olarak dahi kabul edilmemektedir.
Avrupa Konseyi üyesi tek ülkede sadece Türkiye’de kalmıştır. Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin ek 6 no’lu protokolünün tüm Avrupa ülkelerince imzalanmasına
rağmen, Türkiye AB aday üyeliği sürecindeki bir toplumun bir kesimini memnun,
bir tarafın da üzülmesi sonucunu doğuracak idam cezasının infazı kabul
edilemez.
Tüm dünya hızla idam cezalarını
tarihin çöplüğüne atma gayreti içindedir. Kuzey komşularımız Ukrayna ve
Rusya, idam cezalarını durduracaklarına dair sözlerini tutmadıkları için,
1997 yılında Avrupa Konseyi tarafından kınanmıştı. Ayrıca, Avrupa Parlamentosu
aldığı bir kararla, Rusya ve Ukrayna’da idamları durdurmamasından duyulan
hoşnutsuzluk belirtilerek, iki ülke tarihlerine uymaya çağrılmıştır. Bu
kararların altında Avrupa Konseyi üyeliğinden ihraç edilmesi yaptırımı
da yatıyordu. Bunun üzerine, Rusya 17.4.1997, Ukrayna 5-5-1997 tarihinde,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ek 6 no’lu protokolünü imzaladılar.
Moldovya da bir sene gecikme ile idam cezasını kaldırdı.
Türkiye, İtalya’dan Öcalan’ın,
Fransa’dan Çakıcı’nın iadesini isterken iade dosyasının temeli Türkiye’de
15 yıldır uygulanmayan idam cezalarına dayanıyordu. Bu, aynı zamanda uluslar
arası alanda verilmiş bir taahüt olup, Türkiye, bu taahüdün üzerinden geçen
sürede “ben artık vazgeçtim” demek durumunda değildir. Aksi bir durum,
Rusya ve Ukrayna’da yaşananların Türkiye açısından da yaşanması hatta Avrupa
Konseyi üyeliğinden ihracı anlamına gelmektedir.
A.İ.H.S’nin ek 6 no’lu protokolünün
1. Maddesinde “ölüm cezası kaldırılmıştır. Hiç kimse bu cezaya çarptırılamaz”
denmektedir. Birleşmiş Milletler, 1989 yılında düzenlenen ve 1966
tarihli sivil ve siyasi haklar sözleşmesinin eki ikinci protokolü, idam
cezasının kaldırılmasını daha net ve kesin bir biçimde öngördü.
Avrupa Konseyi Bakanlar
Komitesi, Ek 6 no’lu protokole ilişkin olarak imzalamayan ülkelerin
makul süreçte imzalamaları için uyarmaktadır. Son altı ay içerisinde Türkiye
bir kez daha uyarılmıştır.
Bosna Hersek İnsan Hakları
Mahkemesi de, son bir kararında idam cezasının hukuka aykırı olacağına
oy birliği ile karar vermiştir.
Türkiye, iade dosyalarında
taahütte bulunmuş ve 15 yıldır idam cezalarının infaz edilmediğini
belirtmiştir. Bir hukuk devletinin, uluslar arası alanda verdiği taahüt
geçerlidir. Her ne kadar, ileri sürülen taahüt için hükümetlerin tasarrufu
olduğu, ölüm cezalarının infazının meclisin yetkisi dahilinde olduğu ileri
sürülse de, taahüdün gerekçeleri önemli olup, aynı zamanda Avrupa ülkeleri
nezdindeki bir taahüt olarak ortaya çıkmaktadır.
İtalya’ya karşı, Öcalan’ın
iadesi istemini içeren dosyanın dava dosyasına bilinçli bir şekilde konulmadığı
anlaşılmaktadır.
Ölüm çezası ile ilgili savunan
tüm öğretiler, (ödetme, kefaret öğretisi, önleme kuramı öğretisi, zorunlu
ceza öğretisi, öz savunma öğretisi, doğa yasası öğretisi) iflas etmiş ve
hukuk tarihi, bu tezleri mahkum etmiştir.
Abdullah Öcalan’ın idamı
hukuka, barışa, coğrafyanın demokratikleşmesine hiçbir şey kazandırmayacak,
tam tersine çok şey kaybettirecektir.
Suçun nedenini toplumsal
yapıda arayan bir anlayışta, bir halden devletin öç almasına yer yoktur.
Sorun çözülmediği süreçte sistem yeni Öcalanlar’ı üretecektir. Öcalan,
suçun toplumsal nedenleri dikkate alındığında; bir suçludan ziyade şu anda
tutsak bir olan siyasi mücadelecidir.
İdam cezası üzerine çok
şey söylemek mümkündür. Hukuk güzeli, ileriyi hızlandırmalıdır. Yargıçların
kararları kişiden kişiye değişmemelidir.
Yerel mahkeminin üyeleri,
bir çok davada idam cezasına karşı şahıstan kaynaklanan nedenlerle değil,
idam cezasının niteliğinden dolayı idama karşı oy kullanmışlardır, ama
bu davada, o görüşlerini unutarak Öcalan’ın idamı yönünde oy kullanmışlardır.
Yeni bir bin yıla girerken,
idam kararlarına geçit vermeyen bir yüksek yargıya sahibiz, demenin kıvancını
taşımak istiyoruz.
Sayın yüksek mahkeme, tüm
dosyanın ve her safhadaki savunmalarımızı titizlikle incelediğinde; yerel
mahkemenin kararının gerekçesizlik nedeniyle, ceza muhakemeleri hukukuna
aykırı olması nedeniyle, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına aykırı
bir şekilde idari organlarına vesayeti bulunduğu nedeniyle, yargılama usullerini
uygulamayarak eksikli duruşma nedeniyle, suçun nedenlerini ve suçun vasfını
doğru saptamadığı nedeniyle bozulması gereken bir karar olduğu inancındayız.
Vereceğiniz karar toplumsal
barışa, kardeşliğe, hakkaniyete hizmet etmelidir.
Vereceğiniz karar yeni bininci
yıla tarihsel bir fırsatı değerlendiren, örnek bir hukuk belgesi olarak
geçmelidir.
Kararınızın insanlığın eşitlik,
özgürlük, barış ideallerine bir kapı açmasını diliyoruz.
Dünya merakla bu kararınızı
bekliyor. Kalbi barış ve şiddetsiz özgür yaşam için çarpanlar umutlanmak
istiyor.
Yargıçların ve hukukçuların
da insanlığın demokrasi ve barış mücadelelerinde önemli katkılar yapacağı
tarihi bir an yaşıyoruz. Tarihteki yerinizin tüm risklere rağmen halkların
hukuku için, bağımsız karar diye geçmesini istiyoruz.
Görünürdeki suçun arkasındaki
gerçek suçtan hepimizin arınması için, mahkeminin adaletli barışın ve demokratikleşmenin
aracı olarak kullanılmasını istiyor, hukuk üretiminizin hukukun üstünlüğüne
katkı olmasını istiyoruz.
Sayın Mahkeme Başkanı, Değerli
Üyeler;
Savunmamızın bu bölümünde,
müvekkil aleyhine tesis edilecek olan hükme esas alınacak cezalandırma
maddesi ile birlikte, TCK 59. Md.’nin uygulanması yönündeki talep ve açıklamalarımızı
sunmak istiyoruz.
Bizler, savunma tarafı olarak
İmralı yargılama sürecinde de, bu yönde talepte bulunmamıza rağmen,
Ankara 2 No’lu DGM Heyeti gerekçeli kararlarında talebimizin uygulanmasına
yer olmadığından bahisle, aksi yönde karar vermişlerdi.
Aşağıda ayrıntılarıyla açıklamaya
çalışacağımız gibi, şimdiden şu hususun altını çizmek isteriz; 29 Haziran
1999 tarihinde verilen karardan sonra müvekkilimiz şahsında, yargılama
konusu ile ilgili olarak son derece önemli ve çarpıcı gelişmeler olmuş,
doğrudan müvekkilimizin başlattığı bir dizi gelişme, sonuçlarını önemli
oranda ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Dolayısıyla, kararın verilmesinden
sonra geçen yaklaşık dört ay gibi oldukça kısa sayılacak bir sürede, kürt
sorunu kapsamında on yıllara yayılacak kadar etkili ve her bakımdan olağanüstü
değişimlerin yaşanması yönünde yoğun tartışmalar söz konusu olmuştur.
Türkiye’nin, yakın ve uzak geleceğini derinden etkileyecek bu gelişmelerin,
ülkemizin geleceği açısından ne kadar hayati önem taşıdığı, önümüzdeki
birkaç yılda daha da iyi anlaşılmış olacaktır.
Ancak, şimdiden şunu söylemek
kesinlikle mümkündür; müvekkilimizin yargılanması ile birlikte Türkiye’de
yeni bir dönem başlamıştır. Hemen hemen her kesimin, görüş birliği içinde
olduğu ve isimlendirilmesi nasıl yapılırsa yapılsın, günümüz Türkiye’sinin
en önemli sorunu olduğu konusunda ortak kanaat sahibi olunan Kürt meselesinde
de, yeni bir dönemin başladığı apaçık görülmektedir. Objektif olarak bakıldığında
bu hususun görülmemesi mümkün değildir.
İmralı yargılama süreci
ile uç veren ve ondan sonraki dönemlerde gittikçe gelişerek belirginleşen
bu yeni dönemin başlatılmasında, müvekkilimiz A. Öcalan’ın ne kadar temel
bir rol oynadığı, her türlü tartışmadan uzak ve yansız olarak bakıldığında
da görülecek kadar tartışmasızdır. Müvekkilimiz A. Öcalan, yargılama sürecinin
başından itibaren benimsediği tutumu büyük bir özen, sabır ve dikkatle
bugüne kadar sürdürmüş, bugün içinde bulunduğumuz zaman diliminde, devletin
ve toplumun bu her bakımdan en kapsamlı sorununun şu yada bu şekilde bir
çözüm aşamasına gelmesinde tayin edici önemde söz sahibi olmuştur.
Hiç kuşkusuz, siz Sayın
Mahkeme Heyeti incelemekte olduğunuz dosya kapsamı üzerinden karar vereceksiniz.
Yine, şüphe yok ki dosya içeriğindeki bilgi, bulgu ve deliller kararınızı
vermede etkili olacaktır. Ancak şunu asla unutulmaması gerekir; bir ülkede
yaşanan en temel ve en ağır sorunla ilgili bir yargılama söz konusu olduğunda,
bu ülkenin en önemli erklerinden biri olan yargılama erkinin biraz daha
dikkatli ve duyarlı karar vermesi gerekecektir.
Müvekkilimiz şahsında
yargılama konusu yapılan ve bütün bir Cumhuriyet tarihinin çok çeşitli
bakımlardan derinden etkilendiği, bir çözüme kavuşmasıyla birlikte Türkiye’nin
bütün yapısal problemlerinin de bir bir çözüleceği, temel tarihsel sorunlar
yumağının söz konusu olduğu bir dava ile karşı karşıyayız.
Her şey bir yana,özellikle
Türkiye Cumhuriyetinin son otuz yılına damgasını vuran, ülkenin bütün alan
ve kurumlarını sarsıcı biçimde etkileyen bir çatışmalı ortamın yol açtığı
sosyal, siyasi, kültürel vb. tahribatların neredeyse bir yıkım, bir toplumsal
felaket haline geldiği asla unutulmamalıdır. Bu olgu, nesnel bir bakış
açısıyla bakmaya çalışan akıl ve izan sahibi hemen herkesin tartışmasız
kabul edeceği bir realitedir.
21. yüzyıla girmek
üzere olduğumuz tarihin bu döneminde, Türkiye’nin artık yapısal bir değişime
uğraması gerektiği, Türkiye’nin bütün temel, sosyal, siyasi kurumlarında
bir yeniden yapılanma ve restorasyonun bir zaruret olduğu, hem toplum temsilcileri
ve hem de ,çeşitli devlet yetkililerinin kabul ettiği bir gerçeklik haline
gelmiştir.
Türkiye’de, Cumhuriyetin
kuruluşu ile birlikte hedeflenen modern uygarlık düzeyini yakalamak, bu
topraklarda yaşayan insanlarında artık çağdaş dünya norm ve standartlarında
bir yaşam düzeyine kavuşmak zorunluluğu, her zamankinden daha yakıcı bir
önemde kendisini dayatmış bulunmaktadır.
Türkiye’nin iki yüz
yıllık bir rüyası ve özlemi olan batılılaşma arayışı, 21. Yüzyıla girerken
daha somut bir hedef konumuna gelmişken, yaşanan bütün sıkıntı ve zorlukların
kaynağı durumunda olan Kürt konusunun çözüme kavuşamaması, izah edilmesi
güç bir soru olarak bilincimizde ve vicdanımızda yer etmiş bulunmaktadır.
Çağdaş dünyanın içinde
bulunduğu durum göz önüne alındığında görüleceği gibi, Türkiye’nin içinde
bulunduğu kuşatılmışlık ve dışlanmışlık çemberinin aşılması, Türkiye’nin
de dünyanın diğer uygar topluluklarıyla aynı platformlarda yer alabilmesinin
yolu, gerçek bir demokrasinin bütün ilke ve kurumlarıyla tesis edilmesini
gerektirmektedir. Özellikle, yaşamakta olduğumuz şu günlerin ülkemiz açısından
en önemli siyasi önceliği olan, Türkiye-AB ilişkilerinin gelişimi ve Türkiye’nin
Avrupa uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olması, başka bir çok etmenin
yanı sıra özellikle ve öncelikle kendi içinde, gerçek bir toplumsal barışı
sağlaması ile mümkün olacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, aşılması mümkün her türlü engeli aşarak kendi toplumunu, kendi
yurttaşlarını gerçek bir barış, özgürlük, huzur ve refah ortamı içinde
yaşamasını sağlamak ve güvenceye almak gibi, oldukça gecikmiş tarihsel
bir görevle karşı karşıyadır. Toplumsal barış ve huzurun sağlanması, ulusal
kalkınmışlık düzeyini arttıracağı gibi, evrensel temel insanlık değerlerinin
de önemine uygun oranda hayat bulması kolaylaşmış olacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, kurulduğundan bugüne kadar bu ülkede yaşayan insanların acılı
bir tarihle iç içe olmasına yol açan kaderini değiştirmek zorundadır. Bu,
artık ertelenmesi durumunda trajik gelişmelerin yaşanmasına yol açabilecek
ve gelecek yüzyılın da, kaybını beraberinde getirecek kadar, son derece
ağır toplumsal bunalımlara yol açacak bir tarihin yaşanması anlamına gelecektir.
Her ülkenin ve
her toplumun tarihinde köklü ve kapsamlı tarihsel hesaplaşma ve arınmaların
yaşandığı önemli dönemler vardır. Yeni bir milenyuma girmenin eşiğinde
olduğumuz şu günlerin, devlet ve toplumumuz açısından tam da böylesi bir
döneme tekabül etmesi, önemine uygun olarak görülmeli değerlendirilmeli
ve sonuç çıkarılmalıdır. Bu, tarihin günümüze yüklediği en temel anlam
olmaktadır.
Temel hak ve özgürlüklerden
,bütün yurttaşların eşit şekilde yararlandığı modern dünyada ve özellikle
de, bir parçası olması yolunda büyük çabalar harcanan Avrupa anakarasında,
giderek çoğalıp zenginleşen insan hakları uygulamalarından Türkiye’de yaşayan
bütün yurttaşlar da, ayrımsız ve eşit biçimde yararlanabilmelidir.
Bütün bu zorunluluklardan
hareketle, artık günümüz Türkiye’sinde de, giderek artan bir hızla,
hem devlet ve hem de, toplumun temsilcilerinin oluşturduğu çeşitli platformlarda
sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel değişimin güçlenerek kök salması için,
bir yeniden inşa sürecinin gerekliliği dile getirilmiş bulunmaktadır.
Yaralı toplum, acılı tarih
geleneğinin sona ermesi için her kişi, kurum ve güç üzerine düşeni yapmakla
sorumluluğunu yerine getirmekle yüz yüze kalmış durumdadır. Toplumu ve
devleti oluşturan her kurum açısından oluşan bu tarihsel zorunluluktan,
hiç kuşkusuz, hukuk kurumları da -kendi özgün yapı ve formları içerisinde
kalmak kaydıyla- etkilenmeli, buna uygun bir işleyiş ve karar mekanizmasını
uygulamalıdır.
|