| DAVA ANA SAYFA| GİRİŞ SAYFASI
YARGITAY'DA AVUKATLARIN SAVUNMASI-5                                  21 Ekim 1999
Sayın Mahkeme Başkanı, Değerli Üyeler,

 Kısaca belirtmeye çalıştığımız bütün bu tarihsel zorunluluk ve toplumsal görevlerin, eksiksiz biçimde yerine getirilmesi için, öncelikle Türkiye’de silahlı çatışma ortamının sona ermesi gereğinin ne kadar önemli olduğu, yaşanan otuz yıllık çatışmalı ortamın ağır sonuçları görüldüğünde daha iyi anlaşılmış olacaktır. 

 Türkiye’de çatışmalı ortamın şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da sürmesi durumunda, kendiliğinden ve fiilen bir toplumsal bölünmeye yol açabileceği kadar yoğun ayrılık-ayrılıkçılık duygularının yaşandığı, önemle görülmelidir. Toplumu oluşturan yurttaşlar arasında derin kamplaşmalara yol açan çatışmalar, hoş görüsüz bir toplum gerçeğinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Farklı görüş ve düşüncelerin varlığı, temel insan hak ve özgürlüklerinin vücut bulması, çatışmalı ortamın kaotik karmaşasında mümkün olamamıştır. Çatışmalı ortam, üstte devletin, altta toplumun, kendi içine kapanarak katılaşmasına yol açmış, ağır sorunlarla boğuşan devlet yapısı, çağdaş evrenin standart ve normlarına ulaşmak şurada kalsın, bunlardan giderek daha da uzaklaşmaya başlamıştır. 

 Toplumsal refahın gelişerek yükseltilmesi için, harcanması gereken ekonomik ve mali olanak ve rezervler, çatışmanın finansmanı için kullanılınca yaygın bir işsizlik, yüksek bir enflasyon ve ulusal gelir bölüşümünde korkunç uçurumlara varan olağanüstü bir dengesizlik söz konusu olmuştur. 

 Bütün bu olumsuzlukların toplum ve devlet yaşamından çıkarılabilmesi için, öncelikle şiddet ortamının, çatışmalı ortamın bütün sonuçlarıyla ve gerçek anlamda tasfiyesi, artık zorunlu bir toplumsal görev haline gelmiştir. Türkiye’de, yaklaşık otuz yıldır yaşanan ve resmi makamlarda bulunan birçok yetkilinin de dönem dönem açıkladıkları, ‘düşük yoğunluklu savaş’ olarak adlandırdıkları bu çatışmalı ortamın varlığının sayılamayacak kadar olumsuzluğun yaşanmasına yol açtığı, her türlü tartışmanın ötesinde verili bir olgu olduğu bilinmektedir. 

 İşte, bu kadar ağır toplumsal, siyasal sorunların yaşanmasına yol açan, sosyal gerginliklerin daha da tırmanmasına neden olan çatışmalı ortamın, Türkiye gündeminden çıkarılmasında, müvekkilimiz A. Öcalan’ın savunma anlayışı ve buna uygun pratik tutumunun ne kadar belirleyici öneme sahip olduğu iyice anlaşılmalı, değerlendirilmelidir. 

 Müvekkilimiz A. Öcalan, bu savunmamıza ek olarak birer örneğini sunduğumuz çeşitli tarihlerdeki yazışma ve açıklamalarıyla, silahlı çatışma ortamının taraflarından birinin, bu çatışmalı ortamı sona erdirmek amacıyla, adım adım başlayan ve halen devam eden bir dizi gelişmenin yaşanmasına yol açmıştır. 

 Silahlı çatışma ortamının, taraflar arasında yarattığı bütün önyargı ve içine kapanma eğilimlerine rağmen, müvekkilimiz A. Öcalan, büyük bir samimiyetle sorunun çözümünün başlatıcısı olma misyonunu tarihsel bir çabayla başlatmış bulunmaktadır. Esasen, İmralı savunmamızda da ayrıntılı olarak belirttiğimizden, tekrara düşmemek kaygısıyla burada vurgulama gereğini duymadığımız, müvekkilimizin 1990’lı yıllardan sonra geliştirmeye çalıştığı barış, diyalog ve demokratik uzlaşma çabalarının varlığı bilinmektedir. 

 Türkiye’de, bir yeniden inşa sürecinin tartışıldığı şu günlerde müvekkilimizin, büyük bir sorumluluk anlayışıyla, adım adım geliştirdiği barış ve uzlaşma süreci, bu anlamda yeniden inşanın başlamasında temel bir başlangıç rolünü şimdiden oynamaya başlamıştır. 

 Müvekkilimiz A. Öcalan, idam cezası ile yargılanan, içinde bulunduğu tecrit koşullarının bütün engelleyici yasal ve fiili kısıtlamalarına maruz kalan bir tutuklu olmasına rağmen, acil bir ihtiyaç olduğu konusunda üzerinde toplumsal bir konsensüse varılan, genel demokratikleşme reform ve çabalarına yol açmak amacıyla, şiddet ortamının son bulmasını sağlayacak gelişmelerin başlatıcısı olmuştur. 

 Türkiye’nin, bütün bir sosyal siyasal ve ekonomik, yakın ve uzak  geleceğini derinden etkileyen bu gelişmelerin, yaşanmasında böylesine önemli bir etkisi olan müvekkilimiz ve onun yargılanmasına dar hukuk kalıpları içinde yaklaşmak, objektif olarak bakıldığında da görüleceği gibi yetersiz olacaktır, gerçekçi olmayacaktır. 

 Geniş anlamda, içinde bulunduğu toplumun sosyal realitelerinin bir ürünü sayılabilecek olan hukuk ve onun kurumlarının, yaşanılan bu çarpıcı gelişmelere kayıtsız kalması düşünülemeyeceği gibi, hukukun evrensel ve gerçek işlevi açısından beliren bu değişimleri görerek değerlendirmesi, ayrıca bir zorunluluk olmaktadır. 

 Bir toplumu ve devlet işleyişini, bu kadar etkileyen sarsıcı devinimin yaşandığı bir toplumsal ortamda, bir bütün olarak hukuksal mekanizmaların, bu gelişmeler hiç olmamış gibi, alışıla gelmiş rutin normlar içinde kalması, hukukun tarihsel misyonuna aykırı olduğu gibi, güncel işlevi de yerine gelmemiş olacaktır. Hukuksal işleyiş bu gelişmeleri, toplumsal barışın, iç huzurun gelişmesine daha fazla hizmet edecek tarzda ele alarak değerlendirmeli ve bir yargıya varmalıdır. 

 Günümüz Türkiye’sinde, hep birlikte izlediğimiz ve çok çeşitli kesimlerin temsilcilerince tartışılmakta olan sistem arayışı, yenilenme, revize ve reformize olma tespitlerinin giderek derinleşmekte olduğu bilinmektedir. En son, konumu ve statüsü nedeniyle bizleri en fazla ilgilendiren Yargıtay Başkanı Sn. Sami Selçuk, yeni adli yılın açılışı nedeniyle yaptığı tarihsel değer ve önem taşıyan konuşmasında, bu açıdan oldukça önemli açıklama ve önermelerde bulunmuştur. 

 Sn. Sami Selçuk, büyük bir hukukçu titizliğiyle hazırladığı konuşmasında, hukukun evrensel ilkeleri olduğundan söz ederek, temel hak ve hürriyetlerin ulusal üstü, ortak norm ve değerler olduğunu, bunlara direnmenin devleti ve toplumu geri götüreceği gibi, uluslar arası topluluk karşısında mutlak bir yalnızlığa yol açacağını ifade etmiştir. 

 Sn. Yargıtay Başkanı bu konuşmasıyla, ‘Hukukçular mevcut kanunları uygulamakla yetinirler, statükoyu korumak ve kollamakla yükümlüdürler’ biçimindeki  bilinen anlayışın dışına çıkarak, sosyal bilimlerin ve bu arada özellikle hukukun toplumsal sorunlara ilgi duyması, bu sorunları, nedenleri ve sonuçlarıyla ortaya çıkararak, çözüm önerisinde bulunmak gibi son derece fonksiyonel bir tutumun, oldukça derinlikli ve gerçekçi bir örneğini, çarpıcı bir biçimde sergilemiş bulunmaktadır.
 Sayın Yargıtay Başkanının, konuşmasında altını çizdiği, gerçek bir demokrasinin olmazsa olmaz koşulu ve ortak değeri olarak nitelendirdiği özgürlük, düşünce ve ifade özgürlüğü açısından, ne kadar sorunlu bir toplumsal yapımızın olduğu, yaşanan acı deneylerden anlaşılmıştır. 

 Hukuk bilimi, yaşanılan sorunları görmezden gelerek, onların üstünü örtmek yerine, sorunlara işaret ederek çağdaş dünyada benzer problemler nasıl çözümlenmişse, ülkemizde de aynı yöntem ve içerikte çözümü için, sorgulayıcı bir anlayışla tavır geliştirirse gerçek işlevini yerine getirmiş olacaktır. 

 Sayın Sami Selçuk’un, konuşmasında vurguladığı kavram ve önermelerden biri olan ‘çoğulculuk’ açısından bakıldığında ise, ülkemizin ne kadar sancılı bir sorunlar yumağı içinde olduğu da, yine yaşanan kapsamlı devasa boyutları olan toplumsal çalkantılardan anlaşılmış olmalıdır. 

 Sn. Selçuk konuşmasında ‘çoğulculuk demokrasinin ön koşuludur, demokratik toplum kültürel tekelciliği dışlar’ demek suretiyle, ülkemizde yaşayan bütün yurttaşların kendi özgün kültürlerinde yaşamalarının önemine işaret etmekte ve şöyle devam etmektedir: ‘Başka başka kültürlerin, kimliklerin biraradalığı sağlanınca barışa ulaşılır. Kültürler arasında değer arasında yansız devletin ve hukukun egemenliği altında, eşitlik ve her kültürün güneş altında yerini alma hakkı vardır. Çünkü, çoğulcu yaşam ötekine saygıya dayanır, çoğulculuğun doğal iz düşümlerinden biri de kültürel kimliktir. Gelenekler, alışkanlıklar, diller, düşünceler, inançlar, manevi değerler, yaratıcılık kararların öğesi olarak ortak bilinci ve ortak kimliğin dayanaklarıdır. Yurttaş kavramı başkalıkları içselleştiren, meşrulaştıran kolektif kimliğin hukuksal kodudur’.

 Sayın Yargıtay Başkanının, konuşmasında kültürel kimlik kavramının çoğulculuk-demokrasi ilişkisi içerisinde ele alınması, özellikle Kürt sorunu kapsamında ülkemizde yaşanan mevcut sorunlar düşünüldüğünde ,daha da büyük önem kazanmaktadır. 

 İç barışla kültürel kimlik ilişkisini de sorgulayan Sn. Selçuk, ‘kimliği olumlayan ve fakat onun dogmalaşmasını önleyen çeşitliliği koruma kaygısı taşıyan ve farklılıkları bağımlılık ve savaşımda birleştiren tartışmacı demokrasi iç barışın vazgeçilmez gerekçesidir’ demek suretiyle de, yıllardır, bütün toplum kesimlerince derin bir özlemle beklenen toplumsal barışın sağlanmasının önemini vurgulamış bulunmaktadır.

Sayın Mahkeme Başkanı, Değerli Üyeler,

 21. yüzyıla girmemize sayılı günlerin kaldığı bir dönemden geçmekteyiz. Ağır toplumsal sorunlarla yaşamaktan bıkmış, günlük yaşamında ki sorunlarda bile bir patlama-cinnet geçirme sarmalında bunalıma girmiş, sorunların derinleşmesi sonucunda toplumsal bir krizin bütün olumsuzluklarının yaşanmakta olduğu bir ülke ve toplum gerçeğiyle yüz yüze kaldığımız artık gizlenemeyecek kadar alenileşmiştir. 

 Sayın Yargıtay Başkanının konuşmasında birçok açıdan hata ve yetmezliklerine işaret edilen mevcut sosyal, idari, siyasi konumlanışın artık bir değişimden geçmesi gerektiği birçok kesim tarafından da paylaşılarak Türkiye’nin tepeden tırnağa bir  bütünlüklü dönüşüme uğraması gerektiği dile getirilmiştir. 

 Yaşadığımız coğrafyada da, evrensel hukukun ortak değer, ilke ve uygulamalarının yürürlük kazanması mevcut sosyal, kültürel kimlik zenginliğimizin, bu sorunları daha da derinleştiren birer neden olmaktan ziyade, bu kimlik kültürü zenginliğimizin, çoğulcu ve eşitlikçi bir demokrasinin zenginleştirici unsurları olarak ele alınmasıyla gerçekleşir olacak, uzak bir hayal olmaktan giderek çıkan, vücut bulan bir somut yaşam çeşitliliği ve güzelliğinin hayat bulmasıyla mümkün olacaktır. 

 Sayın Selçuk’un konuşmasıyla birlikte, ülkemizde günümüz insanlığının ulaştığı sosyal, siyasal ve kültürel gelişimin düzeyini yakalayamayan mevcut anayasanın değiştirilerek, yerine yeni bir anayasanın en kısa zamanda hazırlanması yönündeki tartışmalar, giderek derinleşmiş bulunmaktadır. 

 Türkiye’nin, gerçek anlamda bütün norm ve uygulamalarıyla, yerleşik bir demokrasiye ihtiyaç duyduğu mutlak kesinlikte bir demokratikleşmenin, 21. Yüzyıla girmeye hazırlanan Türkiye’nin gerçek bir ihtiyacı olduğu bir zorunluluk olduğu açığa çıkmış bulunmaktadır. Bu tarihsel önem taşıyan önceliğin, bir an önce kavranarak hayata geçirilmesi Türkiye’nin önünde geniş ufukların açılmasını da, beraberinde getirecektir. 
 
 İnsanlığın bin yıllık ortak yaşam dönemlerinden süzülüp gelen eşitlik , özgürlük , adalet ve demokrasi kültürünün, bu topraklarda da güçlü bir şekilde de hayat bularak kökleşmesi için, Türkiye’nin köklü bir toplumsal değişim ve dönüşüme uğraması gerektiği, yukarıda bazı kısa alıntılar yaptığımız  Sn. Sami Selçuk’un her bakımdan tarihsel değer ve önem taşıyan konuşmasından çıkarılması gereken en önemli sonuçtur. 

 Türkiye’de, bu temel dönüşüm ve yapısal reformların gerçek anlamda kökleşmesi için ise en önemli öncelik, iç barışın sağlanması, farklı köken ve kültür kimliğine sahip yurttaşların eşit,özgür ve adil bir yaşam gerçekliğine kavuşmaları ile mümkün olacaktır. Bu yapıldığı takdirde Türkiye, iki yüzyıllık “Batılılaşma”amacına ulaşmada önemli bir toplumsal ivme kazanmış olacaktır. 

 Belirtmeye çalıştığımız, bütün bu dönüşüm amaçlı tartışma ve gelişmelerin yaşanmaya başlamasında, en önemli açılımın ise, Türkiye’nin son otuz yılına damgasını vuran silahlı çatışma ortamının, bütün sonuçları ile ortadan kaldırılmasının ne kadar önemli bir fonksiyona sahip olduğu, son derece açık bir biçimde görülmektedir. 

 Kürt Sorunu kapsamında, şiddetin neden ve nasıl başladığı hiç kuşkusuz, boyutları böyle bir savunmanın dışında kalacak kadar, çok yönlüdür. Özellikle, içinde bulunduğumuz ve gerek devlet gerekse de toplumun çeşitli temsilcileri tarafından da, tarihsel bir dönemeç olarak adlandırılan bu  zaman diliminde, bunların tartışmasına girmek mutlaka gereklidir ama, Türkiye’nin geleceği açısından ön açıcı olmayacaktır. 

 Burada asıl önemli olan, Türkiye’nin çeyrek asrının adeta heba olmasına  yol açan çatışma ve şiddet ortamının nasıl ve hangi yöntemlerle ortadan kaldırılabileceğinin adil, gerçekçi ve sonuç alıcı yollarını bulabilmektir. Türkiye, tarihi ile duygusal değil bilimsel ,bütünleyici ve olumlu gelişmelere yol açacak bir biçimde, hesaplaşmak durumundadır. Asıl sorun burada düğümlenmektedir. 

Bu durumda,  iş bu dava kapsamında sizlere tarihi bir rolün düştüğü de apaçık ortadadır Sizler, yüksek mahkemenin değerli üyeleri olarak, hukukun toplumsal sorunlara objektif ve bilimsel bakması gereğinin, tarihsel bir örneğini sergilemekle yüz yüze gelmiş bulunmaktasınız. Vereceğiniz karar toplumsal iç barışa giden uzun ve zor yolda bu çabayı omuzlayanlara önemli bir destek vereceğiniz gibi, hukukun ön açıcı , aydınlatıcı ve yol gösterici olma özelliğini de somutlaştırmak gibi, değerli bir katkının sahipleri olacaksınız.

Sizler,Yüksek Mahkemenin değerli yargıçları olarak,bir çok bakımdan  tam bir yol ayrımında bulunan Türkiye’nin  aydınlık yolunu açacak  bir gelişmeye bu dava kapsamında vereceğiniz bir kararla,müvekkilimiz aleyhinde verilen idam cezası kararının  bozulması biçiminde vereceğiniz  bir kararla  imza atmanın  büyük sorumluluğuyla yüz yüze olduğunuzu bilmelisiniz. 

Müvekkilimiz A. Öcalan, İmralı Duruşması savunmalarıyla başlanması ve devam etmesinde bir çok tarihsel ,sosyal ve siyasal etken ve öğenin rol oynadığı çatışmalı ortamda kendi payını ve tutumunu son derece samimi bir biçimde açıklamış bulunmaktadır. Hem de, İmralı Duruşmaları öncesinde yaşanan toplumsal gerginlik atmosferini bütün duygusal ve zorlayıcı ortamına rağmen.

Türkiye, yeni bir yüzyılı çok çeşitli yönlerden karşılamaya hazırlanırken, geçmişinin trajik ,karanlık ve acılı tarihine saplanıp kalmamalı ,bütün temel sorunlarını barışçı biçimde ve demokratik temelde çözmüş bir ülke olarak, iki binli yıllara girmenin benzersiz kıvancını yaşamalıdır. Türkiye’de devlet ve toplum, bu dava kapsamında ortaya çıkan bu büyük fırsatı değerlendirerek, tarihsel başarısını gerçekleştirmelidir.

Sayın Mahkeme Başkanı, Değerli Üyeler ;

İşte, müvekkilimiz A. Öcalan’ın yargılandığı bu dava kapsamında, Türkiye’nin bu en temel karmaşık sorununun, müvekkilimiz şahsında bir çözüm aşamasına gelmesini hızlandırmada, vereceğiniz kararın ne kadar önemli bir katkı sunacağını tekrar tekrar belirtmek istiyoruz. 
Her ülkede, toplumun kendisini sorgulayarak bir dönemi bütün sevapları ve günahları ile sona erdirdiği bir dönemi vardır. İçinde bulunduğumuz koşulların özgün yapısı dikkatle gözlendiğinde, günümüz Türkiye’sinde toplumun ve devletin tam da böylesi bir dönemden geçmesi için  zor da olsa , geç de olsa gerekli şartların olgunlaşmaya başladığı görülecektir. 
Toplumsal konsensüs , kolektif bilinç yaratılması amacıyla, hem toplumu ve hem de devleti temsil eden çeşitli kişi ve kuruluşların bu yönlü yaklaşımları, giderek belirginleşmekte ve netleşmektedir. 
Hukuk platformlarının da, bu yönlü çabalara destek vermesi hem gerekli ve hem de zorunludur. Türkiye’de, devlet ve toplumun özgün ,siyasal -sosyal  yapısının tarihi düşünüldüğünde, yakalama şansı çok güç olan bir ortak  momentin, yakalanmaya başlandığını görmek ve ona göre tutum belirlemek hayati derecede önem taşımaktadır. Bir bütün olarak, Türkiye’nin kazanması ve kaybetmesi diyebileceğimiz kadar, kritik bir dönemin yeterince değerlendirilememesi , geçmişin ağır duygusal atmosferinin olduğu gibi korunması, hem devlete ve hem de topluma büyük zarar verecektir. Geldiğimiz aşamada hiç kimsenin böyle bir lüksünün olmadığını belirtmek, bu açıdan gerekli ve önemlidir. 

Savunmamızın bu bölümüne ek olarak sunduğumuz belge ve açıklamaların dikkatlice incelenmesinde, müvekkilimizin, çatışmalı ortamı tasfiye etmede ne kadar büyük bir samimiyet ve öz veri çabası içinde olduğu, yansız olarak bakıldığında görülecektir. Şimdiye kadar “neden çatıştılar” diye sormak pekala mümkündür, doğrudur ancak, oldukça eksik bir yaklaşım olacaktır. Önemli olan bu değil , bundan sonra yaşanabilecek gelişmeleri ön görmek , buna uygun formüller, çözümler üretebilmektir. Yapılması gereken , tarihsel ve güncel görev tam da bu nokta da cesaretle ortaya çıkabilmek ,özgün, yaratıcı bir modeli hayata geçirebilmektir. 

Bilimsel düşünüşün bir disiplini olan hukuk biliminin objektif penceresinden  bakıldığında şu hususun mutlaka görülmesi gerekir:Hiçbir  ülkede ve toplumda ciddi ve kapsamlı bir sorun ve-veya sorunlara dayanmayan bir şiddet bu kadar uzun sürmeyeceği gibi,bu kadar kapsamlı da olamaz. Ülkeler ve toplumlar tarihi bu tür  iç çatışmaların sayısız örnekleriyle doludur. Bu  kadar yaygın ve çok boyutlu süren bir “düşük yoğunluklu savaş” anlamsız bir histeri ve hamaset  demagojisi içerisinde ele alınmadan ,bilimsel,gerçekçi,çağın gerçek düşünüş kural ve kalıpları içinde kalınarak ele alınmalıdır.

Türkiye’nin talihsiz bir gerçekliği olan ve halkın duygularını okşamaktan ibaret ucuz politika yapmayı bir gelenek haline getirmiş çağdışı politikacı gözüyle olaya bakılmadığı zaman,bu çatışmaya neden olan,onu doğurup besleyen bir sorunlar bütünün olduğu mutlaka görülecektir. Hukuk biliminin ve onun uygulayıcılarının konuya başka  pencerelerden bakması gerektiği şüphesiz ,ahlaki ve gerçekçi  olarak  düşünüldüğünde,bir zorunluluk olmaktadır.  

Türkiye’nin, başta bizzat hukuku alanında yaşamakta olduğu temel bütün sorunlar nasıl bütün açıklığı ile görülebiliyorsa, son otuz yılın çatışmalı ortamının da aynı gerçekçi gözle görülmesi gerekecektir. Gelinen aşamada önemli sorun şudur; şiddet ortamı toplumda yeni gerginliklere yol açmadan, aksine, toplumsal barışa , iç barışa hizmet edecek biçimde nasıl sona erdirilecektir? Temel mesele budur. 

Olayı salt bir “terör” tanımlaması içinde ele almak “terörün ve onun elebaşısının” ortadan kaldırılacağı gibi bir yaklaşım içinde olmak, otuz yıllık düşük yoğunluklu çatışmayı açıklamakta yetersiz kalacaktır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’de bütün sorunların derinleşmesine hizmet etmekten başka bir işlevi olmayan, siyasi iktidar veya siyasi parti yöneticilerinin yapıları düşünüldüğünde pekala söz konusu olabilecekken, temel varolan nedeni düşünüldüğünde bağımsız yargı organlarının, olaya başka pencerelerden bakmalarının gerektiği, mutlaka görülmelidir. 

Esasen, Sn. Yargıtay Başkanı’nın sorunlara neşter vuran, açığa çıkaran ve insanlığın temel tarihsel değerlerini, bir öneriler paketi halinde herkesin önüne koyan çarpıcı önermeleri, tamamen bu sorumlu hukuk anlayışının, somut bir göstergesi olarak yorumlanmalı ve başta bütün hukuk kurumları olmak üzere, Türkiye’nin geleceğini düşünmek durumunda olan bütün kesimlerin, olgun bir sorumluluk anlayışı içerisinde sorumluluklarını yerine getirmelidirler. 

İmralı Duruşmaları süresince müvekkilimiz A. Öcalan, yaşanan sorunların kapsamlı ağırlığı  nedeniyle, oluşan bütün ön yargıları yerle bir ederek, büyük bir samimiyet anlayışı içerisinde, çatışmalı ortamın nasıl başladığını, 1970’ler Türkiye’sinin katı, çatışmalı ve baskıcı ortamı ve yine dünyanın, o günkü sosyal atmosferinin, bu çatışmalı süreci başlamasında oynadığı rolü, kapsamlı bir biçimde açıklayarak bu dönemi bütünlüklü bir şekilde izah etmiştir. 

Müvekkilimiz, içinde bulunulan dönemde kendisine düşen görevi, büyük bir sorumluluk anlayışı içersinde yerine getirmiştir. Özellikle, müvekkilimizin İtalya ‘da bulunduğu günlerde başta İstanbul olmak üzere, bir çok büyük şehirde meydana gelen olayların ne kadar büyük toplumsal gerginliklere yol açtığı hatırlanırsa, müvekkilimizin kendisine düşen sorumluluk anlayışı içersinde hareket etmesinin önemi, daha da iyi anlaşılmış olacaktır. 

Müvekkilimiz A.Öcalan, esasen yargılama sürecinin başlamasından önce, Türkiye’ye getirilirken çekilen ilk görüntülerinde de “ben bundan sonra Türk ve Kürt Halkına hizmet etmeye hazırım” demek suretiyle, mevcut toplumsal gerginliği o andan itibaren azaltmaya yönelik bir tutum içersinde bulunarak, şu anda da büyük bir özen ve özveriyle sürdürmekte olduğu barış çizgisini başlatmıştır. 

Mahkeme aşamasındaki savunmalarıyla birlikte,  toplumsal uzlaşma, demokratik diyalog ve iç barış çizgisini daha da belirginleştirerek derinleştiren müvekkilimiz, bu aşamadan itibaren hem toplum ve kamuoyuna, sorunları barışçı biçimde, yasal ve meşru temelde ele alınması yönünde, çeşitli açıklamalarda bulunmuş ve hem de, savunma ekinde örneğini sunduğumuz çeşitli yazışma metinlerinden de anlaşılacağı gibi ,örgütün silahlı mücadeleye son vermesi yönünde çeşitli görüşler sunmuş ve önerilerde bulunmuştur.

Şimdi gelinen bu aşamada ,olgulara biraz da olsa, objektif olarak bakmak yerine “bunlar bizim sorunumuz değildir” “ terör örgütünün kendi iç işleyişi bizi ilgilendirmez” vb. gibi yaklaşımlar ne kadar doğru bir anlayış olacaktır? Eğer , bir yerde bir sorun varsa onu görmemek kendi kendimizi yanıltmak olmayacak mıdır? 

Bir taraftan ulusal bütçemizin oldukça önemli bir bölümünü “bölücü terör ile mücadele” adına çeşitli yollarla ayıracaksınız, iç göçten tutalım çarpık kentleşmeye yaygın işsizlikten, yüksek enflasyona kadar oldukça geniş bir yelpazeyi içeren sorunlarla Kürt Sorunun bağını kuracaksınız, ama bütün bunlara rağmen, sorunun odağında yer alan bütün bu büyük gelişmeler hiç olmamış gibi “bunlar bizi asla ilgilendirmez diyeceksiniz” Bu, hem açıklanması asla mümkün olmayan bir büyük çelişki ve hem de, bilim adına devlet ciddiyeti, toplum ve insanlık adına utanç duyulacak bir davranış örneği değil midir? 

Daha da önemlisi, iki yüzyıldır bir parçası olunmak istenen batı dünyasının norm ve değerlerini benimser bir çizgide olduğu söylenecek ama, diğer taraftan bu temel insanlık ve evrensel değer taşıyan ilkeler bütününe karşı “hayır, bu bizim iç işimizdir” demek suretiyle, daha ne zamana kadar bu denli büyük toplumsal acılara yol açan bir tutumun sahibi ve sürdürücüsü olunacaktır?

Özellikle, genel olarak dünyada giderek hızlanan , küreselleşme – globalleşme denilen ve ülkeler arası sınırların artan bir ivme ile ortadan kalkmaya doğru ilerlediği mevcut dünya gerçekliği içersinde “bunlar bizim iç sorunlarımızdır” demek ne kadar gerçekçi olacaktır?

Türkiye-AB ilişkilerinin çok karmaşık sorunlara rağmen, büyük bir özenle ilerletilmeye çalışıldığı günümüz Türkiye’sinde, artık köklü bir dönüşümün yaşanması gerektiği, kısa vadeli günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlar yerine, geniş ufuklu uzağı ön gören bilimsel bir perspektif ve anlayışın, egemen görüş ve uygulama haline gelmesinin kaçınılmaz olduğu, asla unutulmamalıdır.

Hem iç sorunlara esaslı bir dönüşüm anlayışı ile yaklaşarak bir ülke içi barışın sağlanması, ve hem de kendi içinde sorunlarını barışçı biçimde çözmüş , kendisine güvenen güçlü bir ülke olarak, uluslar arası ilişkilerinde de yalnızlaşmasının bentlerini yıkıp aşan bir ülke haline gelmek, bu günün en yakıcı görevi haline gelmektedir.  

Sayın Başkan, Değerli Üyeler,

Temel bazı noktalarını açmaya çalıştığımız bütün bu gelişmelerin, önümüzde duran dava dosyası ile, yargılanan kişi olarak müvekkilimizle bağlantısı kurulmadan, doğru anlaşılması yorumlanması ve sonuç çıkarılması mümkün değildir. Müvekkilimizin konumu, hem iç ve hem de dış kamuoyu ile ilgili politikaların belirlenmesinde doğrudan etki yapacak önemdedir.

 Bu önem, müvekkilimizin avukatları olarak bizlerin belirlediği bir husus olmaktan ziyade, yaşanan son aylarda ki güncel gelişmelere bakıldığında anlaşılacağı gibi, hem siyasi ve askeri yetkililerin ve hem de, çeşitli uluslar arası topluluk temsilcilerinin açıklama ve yaklaşımlarının tespit ettiği bir gerçekliktir. 

Aylarca önce Cumhurbaşkanı Sayın Demirel ‘son zamanlarda karşılaştığımız en hassas konu’ diyerek, müvekkilimiz konumuna nasıl baktıklarını açıklamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devletini temsil etmede, Cumhuriyetin en sorumlu ve yetkili makamının bu değerlendirmesini dikkate almak zorunlu olmalıdır. Hiç kuşkusuz yargı organlarının işleyişi ve özellikle de verecekleri kararların içerikleri açısından hiç kimseden etkilenmeyecekleri çok iyi bilinen bir husustur. 

Ancak, ülkenin iç huzuru ve toplumsal barışı söz konusu olduğunda toplumsal yaşama yön veren bütün erklerin bir ahenk içinde olması  da, yine kesin bir zorunluluk olarak algılanmalıdır. Yargı karaları kendisini ülkeden ve onun temel ağırlıklı sorunlarından soyutlamamalıdır. Verecekleri kararların sonuçtan doğuracağı etkisinin kapsamlılığı, hassas bir yaklaşım içinde olunmanın gerekçesi olmalıdır. 

Yine, yürütme organının en üst kurumunun temsilcisi olan Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Sayın Bülent Ecevit’in, hem iç hem de dış basına yaptığı çeşitli açıklamalarda, ‘Öcalan’ın tutumunun Türkiye’de olumlu gelişmelere yol açtığını’ belirtmiş, ‘dikkatle izlediklerini’ de sözlerine eklemek suretiyle, müvekkilimizin durumuna ilişkin görüşlerini bu şekilde dile getirmiş bulunmaktadır. 

Türkiye’nin, uluslar arası ilişkilerinin giderek artmakta olduğu bir dönemde, çeşitli uluslar arası platformlarda, devleti ve hükümeti üst düzeyde temsil eden birçok yetkilinin, müvekkilimizle ilgili çeşitli sorulara muhatap oldukları, aktüaliteyi izleyen herhangi bir kişinin bildiği bir husustur. 
 
Hem dünya ve hem de bölgenin gerçekleri göz önüne alındığında, yine ikili ilişkilerdeki
 ağırlığı dikkate alındığında, Türkiye’nin en önemli partneri olduğu genel anlamda kabul edilen bir ülke olan ABD’nin de, benzer şekildeki temaslarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetkilerine, müvekkilimiz ile ilgili olarak çeşitli sorular sordukları, güncel olması itibarı ile özellikle Ecevit-Clinton görüşmesinde müvekkilimizin durumunun söz konusu olduğu herkesçe bilinmektedir. 

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin özgün siyasi idari yapılanması ve bütün bir Cumhuriyet tarihinin evrimsel gelişmesi düşünüldüğünde,ne kadar önemli bir kurumsal role sahip olduğu tartışmasız biçimde kabul edilmesi gereken Genelkurmay Başkanlığı’nın  müvekkilimizle ilgili yaptığı açıklama da önemle üzerinde  durulması gereken bir beyan niteliğindedir. Genel  Kurmay Başkanı Sayın  Kıvrıkoğlu, konuyla ilgili olarak yöneltilen bir soru üzerine,”bize sormayın,biz duygusal düşünebiliriz. Konu,ülke ve  devlet açısından nasıl uygun görülüyorsa siyasi irade tarafından o şekilde karar verilmelidir.”demek suretiyle,görüşünü açıklamış bulunmaktadır.15 yıl süreyle devam eden “düşük yoğunluklu savaşın”doğrudan tarafı olarak görüş bildiren Sayın Kıvrıkoğlu,verilecek kararda  duygusal davranmanın yanlışlığına işaret etmiş bulunmaktadır. 

Yine,son günlerin güncel en önemli gelişmesi olan AB ilişkileri kapsamında ,Türkiye’nin adaylığını kabul eden Komisyon Raporu’nda,başka bir çok şartın belirtilmesiyle birlikte ,ayrı bir başlık altında,”Öcalan’ın  idam edilmemesini umuyoruz”şeklindeki görüşün de ,müvekkilimizin konumunun ne kadar önemli olduğunun bir başka çarpıcı ifadesi  olduğu açıkça görülmektedir.

Hiç kuşkusuz,tamamen siyasi iradeyi ,hükümet ve devlet işleyişini ilgilendiren bir ilişkiyi burada belirtmemizin ilk bakışta,hukuksal karar sürecini  ilgilendirmediğini  bizler de biliyoruz. Fakat,Türkiye’nin  içinde bulunduğu özgün siyasal-sosyal yapı düşünüldüğünde,Yüksek Yargı Temsilcileri olarak sizlerin belki de  hükümet ve devletin  bu konudaki işleyişine yardımcı olmanız sonucunu doğuracak bir karar vermeniz söz konusu  olacaktır.

Kaldı ki,ne müvekkilimiz ve ne de onun adına savunma yapan  taraf olarak biz savunma avukatları, hiçbir zaman bütün saydığımız  bu uluslar arası gelişmeleri, devlete veya bağımsız yargı organları olarak sizlere  karşı bir baskı kurma  yaklaşımı içinde ele almıyoruz. Fakat,dünyada yalnız yaşamadığımızı, uluslararası ilişkilerimizin de özüne uygun olarak,gerçekçi ve sağduyulu biçimde, Türkiye’nin gerçek çıkarları doğrultusunda ele alınmasının uzun vadede bu ülkede yaşayan herkes için  yarar sağlayacağı kanaatiyle vurgulamak gereğini duyuyoruz.

Özellikle, dünyada coğrafi sınırların giderek kalkmakta olduğu evrensel temel insanlık değerlerinin tek ve ortak bir hukukta şekillendirilmeye çalışıldığı bir dönemde, başka bir çok nedenin yanı sıra, uluslar arası ilişkilerinde önemle değerlendirilmesi kanımızca bir zorunluluk olmaktadır. 

Türkiye Cumhuriyeti devletinin yalnızlaşmasına yol açacak politikaların hızla terk edilip, gelişen AB ilişkileri çerçevesinde, Kopenhag kriterlerinin uyum yasaları biçiminde kanunlaştırılarak, dışlanmışlık çemberinin kırılmaya çalışılması günümüzün en önemli gelişmelerinden birisidir. 

Yargı kararlarının, doğrudan ülke çıkarlarının söz konusu olduğu böylesine hayati değerdeki gelişmelere kayıtsız kalması düşünülemeyeceği gibi, esasen hukukun temel fonksiyonu olan toplumsal ilerlemeye kendi cephesinden katkı sunması, asla unutulmaması gereken bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır. 

Ülke ve toplum açısından olumlu gelişmelere katılmak, veya en azından bu temel doğrultu önünde engel teşkil edebilecek tutumlarda ısrarcı olmamak, hukukun bağımsızlığına halel getirmeyecektir. Aksine hukuk, toplum ve devletin, bir bütün olarak ülkenin ilerlemesine, gelişmesine hizmet etmekle tarihsel misyonuna da uygun davranmış olacaktır. 

Hukukun analitik yönü, sorgulayıp ders çıkaran yanı 21. Yüzyıla girmeye hazırlanan Türkiye’nin önünün açılmasına hizmet etmeli, ülkenin gerçek çıkarları sorumlu bir anlayış içinde değerlendirilmeli, kararını verirken bütün bu ve benzeri hususları önemle göz önüne almalıdır. 

Sayın Başkan, Değerli Üyeler,

 Bizim savunma tarafı olarak,  İmralı’da ki ilk yargılama aşamasında da TCK 59. Md.’sinin uygulanması yönündeki talebimiz Ankara 2 No’lu DGM’sinin Sayın Heyeti tarafından şu üç nedenle reddedilmişti:
Bunlardan birincisi, müvekkilin kurucusu ve başkanı olduğu örgütün sorumlu olduğu iddia edilen eylemlerin yoğunluğu, ikincisi müvekkilin örgütle bağını hala koparmamış olması, üçüncüsü de, müvekkilin mahkeme önünde yaptığı savunmada samimi olmadığı yönünde Sayın Mahkemede beliren görüş olarak belirtilmişti. Şimdi bu husustaki nedenlere bakarak savunmalarımızı beyan etmek istiyoruz:

 Ankara 2 No’lu DGM Heyetinin birinci olarak ileri sürdüğü, eylemlerin yoğunluğu ve yaygınlığı iddiası, ilk bakışta doğru olarak görülmektedir. Ancak, hem hukukun ve hem de özellikle ceza hukukunun , temel ilke ve hedefi olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ışığında olaya baktığımızda, bu iddiaların maddi gerçeği yansıtmadığını görmemiz gerekir. Ceza hukukunun temel bir önermesi ve ilkesi olan, suçların ve cezaların şahsiliği ilkesi uyarınca düşünüldüğünde, şu husus açık olarak karşımıza çıkmaktadır:. Müvekkil A. Öcalan’a mal edilen tek bir eylem bile olmadığı gibi, doğrudan müvekkilin işlediği, bizzat faili olduğu herhangi bir eylem iddiası da bulunmamaktadır. 

Bu yöndeki beyanlarımızı  esasen savunmamızın bir başka bölümünde de değerlendireceğimizden tekrara düşmemek amacıyla uzun uzadıya açmayacağız, ama şu hususu da belirtmek burada da gerekli ve zorunlu olmaktadır. Müvekkilimiz,ilk yargılama aşamasında,hem yaptığı yazılı savunma ve  hem de,sözlü açıklamaları  kapsamında ,bir çok kez eylemleri tümüyle durdurmak amacıyla  ateşkes ilan ettiklerini,yine,tırmanma eğilimi gösteren ve  daha da  artabilecek eylemleri önlemek amacıyla, ne kadar büyük bir çaba gösterdiğini  ayrıntılarıyla anlatmış ve açıklamış bulunmaktadır. Müvekkilimizin bu yönlü savunmasını biz de tekrarlıyoruz.    

Yine,biz savunma  tarafı olarak yargılamanın  ilk aşamasında ,dosya kapsamında belirtilen eylemlere yönelik olarak, müvekkil aleyhine genel ve soyut iştirak hükümlerinden hareketle, hüküm tesis edildiğini,oysa ,TCK ve genel ceza hukuku teorisinde,iştirakin her bir eylemin somut icrası için ayrı değerlendirilmesi,her bir suç konusu eylemin maddi ve manevi iradi katılım açısından ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini,ayrıntılarıyla belirtmiş olduğumuzdan,bu husustaki savunmamızı da tekrarlıyoruz.

 Ankara 2.No’lu DGM  Heyeti’nin bu yöndeki talebimizin reddedilmesine dayanak yaptığı ikinci neden olan “ müvekkilimizin örgütle ilişkisini devam ettirdiği”yönündeki tespiti ise,esasen maddi gerçeklik açısından doğru olmakla beraber ,bu ilişkiye bağlanan sonuç ve verilen hükmün  bu açıdan yorumu ,bizce hukuka uygun olmadığı gibi, yaşanan somut  gelişmeleri de doğru açıklamaktan oldukça uzak kalmaktadır.

Hukuk mantığı olgulara nesnel ve analitik yaklaşmak zorundadır. Herhangi bir olayın şekilsel veya formel görünüşünden ziyade,aksine,olayın ,olgunun gerçek özüne ve o ilişkinin doğurduğu gerçek  sonuca bakarak yorumlamak ,daha işlevsel olacaktır.

Burada,cevaplandırılması gereken soru şudur:Müvekkilimizin örgütüyle ilişkisini şu veya bu biçimde devam ettirmesinin  pratik sonucu nedir? Bu ilişki ,ülkemizde yaşanan bu en temel sorunun daha da ağılaşmasına mı veya tarihte ilk defa,hem devletin ve hem de toplumun iç barışın sağlanması sonucunda ,bütün yapısal sorunlarının da en gerçekçi bir çözüm aşamasına gelmesine mi  yol açmaktadır?Temel sorun budur.

Müvekkilimiz,yargılamanın ilk aşamasında, mahkeme önünde yaptığı ilk savunmasında, ”Türkiye’deki siyasal kilitlenmenin önünü açmak,bütün sorunların  yasal zeminde çözümünü çabuklaştırmak amacıyla  bir engel halini almış olan şiddet ortamına son vermek için “bütün ulusal ve uluslararası kamuoyu önünde ,örgütüne çağrı da bulunmuştur.

Bu tarihten sonra da avukatları olarak bizler aracılığıyla, kamuoyuna yaptığı çeşitli açıklamalarıyla, aynı yöndeki görüşlerini daha da somutlaştırarak,örgüte bağlı silahlı güçlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına çıkmasını sağlamış bulunmaktadır.

Hem toplum ve hem de devletin ortak arzu ve iradesi olan ‘silahlı çatışma ortamına son vermek “amacıyla,müvekkilimizin,içinde bulunduğu sınırlı olanaklara rağmen,büyük bir özen ve hassasiyetle  başlatıp derinleştirdiği bütün bu gelişmelerin yaşanması ,bu ülkede yaşayan ve başta   devlet olmak üzere ,herkesin  hayati derecede önem taşıyan bir ihtiyacı değil  midir?

Bir taraftan,’Terörle mücadele” adına  ülkenin bütün  mali olanak ve rezervlerini  pervasızca tüketeceksiniz,toplumsal gerginlikleri daha da tırmandıran sonuçlara yol açan  yasal ve fiili  gelişmelerin yaşanmasına yol açacaksınız,kendi devletiyle giderek uzaklaşan bir toplum ,kendi toplumuyla “düşük yoğunluklu bir savaş”içinde olan bir devlet yapılanmasına yol açacaksınız,diğer taraftan,bütün bu ağır sorunları bütünüyle ortadan kaldırmaya,üzerinde herkesin uzlaşacağı bir çözüm modelini  yaratmaya yönelik bir tutumu yaratmak içinde olan çabaları “örgütüyle ilişkisi devam ediyor”diye,suçlayarak mahkum edeceksiniz.

Hukuk bilimi yeni çelişkiler yaratan değil, mevcut çelişkileri gideren bir sosyal disiplindir. Verilen  kararlar,toplumsal vicdanı yaralayan değil,rahatlatan bir öz taşımalıdır. içinden  çıkılamayacak denli ağırlaşmış bir sorunun tarihin bu döneminde bir çözüm aşamasına gelmesinde bu kadar tarihi önem taşıyan arayışlar,görülmeyerek değerlendirilemezse,belki bir süre,”toplumun sesine”kulak verilmiş olabilir .Ama,hukuk ve onun uygulayıcıları  günübirlik kısa vadeli  kararlar yerine bilimsel,geleceği öngören  kararlar vermelidirler. Kararlarını,oluşan  ağır duygusal ortamın etkileriyle değil,en başta bizzat toplumun gerçek ihtiyacı olan  toplumsal barışın  gereksinimlerine göre vermelidirler.   

Müvekkilimizin, örgütüyle ilişkisi  çatışmalı ortamın sürdürülmesine yönelik olmayıp, aksine, Türkiye’nin en önemli sorunu kapsamında şiddet ortamının bütün sonuçlarıyla tasfiye edilmesine yöneliktir. Savunmamızın  bu bölümüne eklediğimiz yazışma metinleri ve basın açıklamalarının incelenmesinden  bu husus yeterince anlaşılmış olacaktır.

Bütün bu nedenlerle,müvekkilimizin  örgütü ile devam ettirdiği ilişkisinin müvekkilimiz aleyhine verilecek hükme esas alınmada suçu ağırlaştıran bir delil olmasından ziyade,suçu hafifleten bir yorumla ele alınmasının ne kadar zorunlu olduğu yeterince anlaşılmış olmaktadır.

Türkiye’nin yaşadığı şu son sekiz aylık gelişmeler görüldüğünde belirttiğimiz bu hususun daha da iyi anlaşılacağı görülecektir. Şu  hususun altını özellikle çizmek istiyoruz: Müvekkilimiz, şiddet ortamının son bulması için yalnızca, “silahlı güçlerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları  dışına çıkması” yönünde bir çağrıda bulunmakla yetinmemiş,buna bağlı olarak,” bir grubun  silahları ile birlikte gelerek yasal sürece katılması”yönünde de bir çağrıda  bulunarak ,bu konuda ne kadar büyük bir samimiyet anlayışı içinde olduğunu da göstermiş bulunmaktadır .Müvekkilimizin bu çağrısından sonra da,8 kişiden oluşan silahlı bir grubun  Hakkari  ili Şemdinli  ilçesinde,yasal sürece dahil olmak amacıyla  yetkili güvenlik güçleriyle temas kurduğu bilinmektedir. 

Bu arada Genel Kurmay Başkanlığı’nın yaptığı bir  basın açıklamasın da “ PKK’ye bağlı silahlı eylemlerin oranın da geçmiş dönemlere göre % 90 azalma görüldüğü “ şeklindeki açıklaması da , müvekkilimizin çatışmalı ortamın tasfiye etmede ne kadar samimi ve gerçekçi olduğunu bir başka işareti olmaktadır.

Bütün bu olumlu gelişmelerin hem de  bu kadar kısa bir sürede  yaşanmasına yol açan müvekkilimizin  bu tutumunun ,olumlu yanı görülmeden  yapılacak herhangi bir yorum,verilecek herhangi bir  karar  bizzat maddi gerçeğin inkarı olacağı gibi,hukukun  her şeyden  önce  toplumun ve devletin temel önceliklerini gözetmek gibi temel bir fonksiyonunun yerine getirilmemesine yol açacaktır.

Belirtmeye çalıştığımız ve Türkiye aktüalitesinin hem toplum ve hem de devlet  nezdinde  büyük bir umutla izlediği bu gerginlikleri azaltarak yok edici  barışçı ,uzlaşmacı çizginin başarıya ulaşması halinde ,bundan bir bütün olarak Türkiye’nin nasıl kazanacağı bizce yeterince anlaşılmış olmalıdır. Yargılama  makamları olarak sizlerin vereceği  karar bütün bu olumlu yönde seyreden gelişmelerin daha da gelişmesini sağlayacaktır. 
 
Bu konuyla ilgili olarak Sayın Mahkemenize özellikle belirtmeye çalıştığımız husus şudur:Müvekkilimiz,silahlı faaliyet yürüten örgütü Türkiye Cumhuriyeti açısından büyük bir  silahlı tehdit olgusu olmaktan hızla çıkartarak,yasal sürece dahil etme amacıyla önemli bir çabanın başlatıcısı ve kararlı sürdürücüsü olduğunu yeterince  kanıtlamış bulunmaktadır.

Verilecek hükümle birlikte, TCK 59. maddesinin  uygulanması yönündeki  talebimizin yerel mahkemece reddedilmesinin diğer bir nedeni olarak da müvekkilimizin”savunma ve açıklamalarında samimi bulunmadığı”biçimindeki  yorumlar olmuştur.

Bizler savunma olarak, ilk savunma aşamasında şu hususu özellikle belirtmiştik: Müvekkilimizin benimsediği savunma anlayışı yeni olmayıp,kendisiyle söyleşi  yapan çeşitli gazetecilere söylediklerini,yine müvekkilimizin çeşitli tarihlerde yaptığı konuşmaları,yayınlanan kitaplarını örnek olarak belirtmiş,bunların incelenmesinden de bugün içinde bulunduğu savunma çizgisinin  yıllar öncesine kadar uzandığını ayrıntıları ile belirtmiştik .Bu nedenle,aynı delillerin dosya kapsamında bulunması itibariyle,tekrara düşmemek açısından  üzerinde durmayacağız.

Fakat önemi nedeniyle şunu tekrarlamak istiyoruz .Müvekkilimiz  idam cezası  ile yargılanan bir kişi olması nedeniyle,bu savunma anlayışını benimsemiş değildir. Yukarıda  da belirttiğimiz gibi,çok uzun yıllar öncesine dayanan bir anlayışın güncelleştirilmiş bir çerçevesi ile karşı karşıya bulunmaktayız 

Kaldı ki, müvekkilimiz yaptığı savunmalarda soyut, muğlak  ifadelerle yetinmeyip ayrıntılı açıklamalarla,sorunun hem tarihsel ve hem de güncel boyutlarını yorumlayarak ,sorunun nedenlerini,çatışmalı ortamın başlama sebeplerini ve kendisinin bundaki rolünü büyük bir samimiyet esprisi içinde açıklamış ve bundan sonra oynamak istediği rolü de yine ayrıntılarıyla belirtmiş bulunmaktadır
  
Dolayısıyla müvekkilimizin Türkiye’nin bu en temel sorununa ve buna bağlı olarak diğer bütün yapısal sorunlarına da  gerçekçi ve uygulanabilir bir çözüm modeli biçiminde formüle ettiği ve savunmalarında ayrıntılı olarak açıkladığı  Demokratik Cumhuriyet çözüm projesinin ne kadar önceden düşünüldüğü, üzerinde çalışıldığı buradan da anlaşılmış bulunmaktadır. Başka bir çok nedenin yanı sıra buradan da müvekkilimizin salt idam cezası ile yargılanması nedenine dayanmadığı anlaşılmış olmaktadır.

İlk savunmamızda da bazı belgelere dayanarak ayrıntılı biçimde sunmaya çalıştığımız bilgilerin ve  ilk duruşma döneminde müvekkilimizin yaptığı ayrıntılı savunma yine bunlarla birlikte karar duruşmasının bitiminden sonraki dönemden bu güne kadar müvekkilimizce yapılan çeşitli açıklamalar birlikte ele alındığında görüleceği gibi müvekkilimiz savunma anlayışı çizgisinde son derece samimidir. Yerel mahkemenin aksi yöndeki değerlendirmesi belirtmeye çalıştığımız tüm bu verilerin göz önüne alınmaması sonucuna dayanmıştır. 

Şu hususu tekrar tekrar belirtmek istiyoruz. Müvekkilimiz A. Öcalan  birçok nedenle ağırlaşmış bulunan  Kürt sorunu kapsamında Türkiye’de yeni bir başlangıç yapmıştır. Hem devletin hem toplumun ve hem de içinde bulunduğumuz bu zaman diliminde Türkiye’nin uluslar arası ilişkilerinin giderek artmakta olduğu bir dönemde Türkiye’nin müttefiklerinin de kayıtsız kalmadıkları açıkça belli olan bu yeni dönemin daha da somut gelişmelere sahne olması için müvekkilimizin bu tarihsel çabasının önemine uygun anlaşılması gerekmektedir. 
                                                              
Sayın Mahkeme başkanı ve değerli üyeler;  

Kısaca belirtmeye çalıştığımız bu nedenlerden dolayı, müvekkilimiz aleyhine kurulacak kararla birlikte, TCK 59. Maddesinin uygulanmasının koşullarının hem maddi hem manevi unsurları açısından  oluştuğu  kanısındayız. Türkiye’nin, yüzyılın sonunda yakaladığı bu büyük tarihsel fırsatın, bu dava kapsamında iyi kullanılması gerektiği görüşündeyiz. 

Siz saygıdeğer yargıçlar, hukukun ve onun uygulayıcılarının, toplumsal barışa, gerçek adalete yol açacak bir gelişmenin, vereceğiniz kararla birlikte büyük destekçileri olmak gibi, son derece önemli ve onurlu , adil bir kararı vermekle karşı karşıyasınız. 

Vereceğiniz karar, toplumu ve devleti derinden sarsan, bir bütün olarak Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan bir sorunun, müvekkilimiz şahsında çözümü veya çözümsüzlüğü gibi, son derece önemli sonuçlara yol açacaktır.

Müvekkilimiz şahsında yaşanan şiddet ve çatışma ortamının, doğrudan veya dolaylı olarak, bir çok insan için ne kadar  büyük acılara yol açtığı,şüphesiz bilinmektedir. Fakat,tarihin  önümüze koyduğu bu büyük fırsat iyi değerlendirildiğinde, çekilen acıların gerçek karşılıkları verilmiş olacaktır. Yaşanan  bütün bu trajik olayların bir daha asla tekrarlanmaması için, bu tarihsel şansın iyi yorumlanması ve ders çıkarılması gerekmektedir. Acılara  gerçekten son verilmesinin yolu,yeni acılara yol açmaktan değil,bütün sorunlarını barış kardeşlik ve demokrasi anlayışı içinde gerçekçi ve uygar biçimde ele alarak çözmekten geçmektedir.

Bugün içinde bulunduğumuz koşullarda,toplumsal acıları dindirmenin, kamu vicdanını rahatlatmanın yolu, bu ülkede yaşayan herkesin bütün hak ve özgürlüklerden eşit ve adil biçimde yararlanabildiği, kardeşçe bir yaşayışın bu topraklarda da egemen olduğu bir yaşam biçimini kurmaktan geçmektedir.
  
Türkiye’nin bütün yapısal problemlerini, doğrudan veya dolaylı etkileyen  bir sorunlar yumağının, müvekkilimiz şahsında  giderek olgunlaşan bir çözüm olanağına kavuştuğu bir süreçte, müvekkilimizin idam edilecek olmasının yaratacağı çok yönlü  olumsuzlukların,  ulaşılma koşulları çok zor olan bu olumlu sürecin, tümüyle tersine dönmesine yol açacaktır. Bu, objektif olarak bakıldığında görülebilecek kadar açık bir husustur.  

Dolayısıyla, hukuk metinlerinin dar kalıpları içerisinde kalarak verilecek bir karar, belki mevcut yasal düzenlemelere uygun olacaktır ama,  devlet toplum ve ülke geleceği açısından açıklanması zor bir karar olacaktır. Bu nedenle , ağır duygusal ortamın olumsuz ve geçici etkilerine açık bir karar yerine, bu ülkede barış ve kardeşçe bir arada yaşamanın tesisine hizmet edecek bir karar vermenizi dileriz. Saygılarımızla. 21.10.1999  

DOSYADA VEKALETİ BULUNAN 103 AVUKAT ADINA; 

Av. Ercan  KANAR         Av. Niyazi Bulgan        Av. İrfan  Dündar

Av. Hamza  YILMAZ    Av. Kemal BİLGİÇ        Av. Doğan ERBAŞ

EKLER    :

1)  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin  9 Haziran  l998 tarihli İNCAL Davasına ait karar örneği 

 2) Yargıtay 9.Ceza Dairesi’nin l998/2987 Esas, l999/894 Karar No’lu  Bozma  İlamı
                     
 3) Yargıtay  9.Ceza   Dairesi’nin    l998/3054 Esas, l999/l509  Karar No’lu  Bozma  İlamı    

 4) 26.11.1998 tarihli  dönemin Adalet Bakanı Hasan DENİZKURDU  İmzalı, İtalyan Adalet Bakanı Oliviero  DILIBERTO’ya  yazılan özel mektup. ( Müvekkilimizle  ilgili olarak,ölüm cezasının fiilen uygulanmadığı gibi,yasalardan çıkarılması yönünde yapılan hazırlıklardan söz edilmektedir.)

 5) Güney Afrika Yargıtay Mahkemesi’nin  “EBRAHİM” Davası Kararının örneği

 6) Ankara  8.Ağır Ceza Mahkemesi’nin l999/242 Esas Sayılı Dosyasının İddianamesi.
                   
 7) Roma İstinaf Mahkemesi’nin Müvekkilin Siyasi Sığınma Başvurusunun kabul edildiğine dair 01.10.l999 tarihli kararının Türkçe,İngilizce ve İtalyanca örnekleri

  8) Müvekkilimiz Abdullah ÖCALAN tarafından yapılan çeşitli basın açıklamalarının ve yine Müvekkilimizce Örgüte yönelik yapılan çeşitli yazışmaların örnekleri

  9) CMUK md.253/3 gereğince yaptığımız savunma çervesinde, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun emsal teşkil edecek 07.02.l994 tarih ve 3/8-35 karar sayılı karar örneğinin sureti
                       
 10) ” İmralı  Kapalı Ceza ve Tutukevi İç Yönetmeliğinin” iptali amacıyla ve yürütmenin durdurulması istemli olarak Danıştay 10.Dairesinin 1999/2568 Esasında kayıtlı davaya ilişkin evrak sureti.  
 


Dava Ana Sayfa|Ana Sayfa