|
Sayın
Mahkeme Başkanı, Değerli Üyeler,
Kısaca belirtmeye çalıştığımız
bütün bu tarihsel zorunluluk ve toplumsal görevlerin, eksiksiz biçimde
yerine getirilmesi için, öncelikle Türkiye’de silahlı çatışma ortamının
sona ermesi gereğinin ne kadar önemli olduğu, yaşanan otuz yıllık çatışmalı
ortamın ağır sonuçları görüldüğünde daha iyi anlaşılmış olacaktır.
Türkiye’de çatışmalı
ortamın şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da sürmesi durumunda, kendiliğinden
ve fiilen bir toplumsal bölünmeye yol açabileceği kadar yoğun ayrılık-ayrılıkçılık
duygularının yaşandığı, önemle görülmelidir. Toplumu oluşturan yurttaşlar
arasında derin kamplaşmalara yol açan çatışmalar, hoş görüsüz bir toplum
gerçeğinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Farklı görüş ve düşüncelerin
varlığı, temel insan hak ve özgürlüklerinin vücut bulması, çatışmalı ortamın
kaotik karmaşasında mümkün olamamıştır. Çatışmalı ortam, üstte devletin,
altta toplumun, kendi içine kapanarak katılaşmasına yol açmış, ağır sorunlarla
boğuşan devlet yapısı, çağdaş evrenin standart ve normlarına ulaşmak şurada
kalsın, bunlardan giderek daha da uzaklaşmaya başlamıştır.
Toplumsal refahın gelişerek
yükseltilmesi için, harcanması gereken ekonomik ve mali olanak ve rezervler,
çatışmanın finansmanı için kullanılınca yaygın bir işsizlik, yüksek bir
enflasyon ve ulusal gelir bölüşümünde korkunç uçurumlara varan olağanüstü
bir dengesizlik söz konusu olmuştur.
Bütün bu olumsuzlukların
toplum ve devlet yaşamından çıkarılabilmesi için, öncelikle şiddet ortamının,
çatışmalı ortamın bütün sonuçlarıyla ve gerçek anlamda tasfiyesi, artık
zorunlu bir toplumsal görev haline gelmiştir. Türkiye’de, yaklaşık otuz
yıldır yaşanan ve resmi makamlarda bulunan birçok yetkilinin de dönem dönem
açıkladıkları, ‘düşük yoğunluklu savaş’ olarak adlandırdıkları bu çatışmalı
ortamın varlığının sayılamayacak kadar olumsuzluğun yaşanmasına yol açtığı,
her türlü tartışmanın ötesinde verili bir olgu olduğu bilinmektedir.
İşte, bu kadar ağır
toplumsal, siyasal sorunların yaşanmasına yol açan, sosyal gerginliklerin
daha da tırmanmasına neden olan çatışmalı ortamın, Türkiye gündeminden
çıkarılmasında, müvekkilimiz A. Öcalan’ın savunma anlayışı ve buna uygun
pratik tutumunun ne kadar belirleyici öneme sahip olduğu iyice anlaşılmalı,
değerlendirilmelidir.
Müvekkilimiz A. Öcalan,
bu savunmamıza ek olarak birer örneğini sunduğumuz çeşitli tarihlerdeki
yazışma ve açıklamalarıyla, silahlı çatışma ortamının taraflarından birinin,
bu çatışmalı ortamı sona erdirmek amacıyla, adım adım başlayan ve halen
devam eden bir dizi gelişmenin yaşanmasına yol açmıştır.
Silahlı çatışma ortamının,
taraflar arasında yarattığı bütün önyargı ve içine kapanma eğilimlerine
rağmen, müvekkilimiz A. Öcalan, büyük bir samimiyetle sorunun çözümünün
başlatıcısı olma misyonunu tarihsel bir çabayla başlatmış bulunmaktadır.
Esasen, İmralı savunmamızda da ayrıntılı olarak belirttiğimizden, tekrara
düşmemek kaygısıyla burada vurgulama gereğini duymadığımız, müvekkilimizin
1990’lı yıllardan sonra geliştirmeye çalıştığı barış, diyalog ve demokratik
uzlaşma çabalarının varlığı bilinmektedir.
Türkiye’de, bir yeniden
inşa sürecinin tartışıldığı şu günlerde müvekkilimizin, büyük bir sorumluluk
anlayışıyla, adım adım geliştirdiği barış ve uzlaşma süreci, bu anlamda
yeniden inşanın başlamasında temel bir başlangıç rolünü şimdiden oynamaya
başlamıştır.
Müvekkilimiz A. Öcalan,
idam cezası ile yargılanan, içinde bulunduğu tecrit koşullarının bütün
engelleyici yasal ve fiili kısıtlamalarına maruz kalan bir tutuklu olmasına
rağmen, acil bir ihtiyaç olduğu konusunda üzerinde toplumsal bir konsensüse
varılan, genel demokratikleşme reform ve çabalarına yol açmak amacıyla,
şiddet ortamının son bulmasını sağlayacak gelişmelerin başlatıcısı olmuştur.
Türkiye’nin, bütün
bir sosyal siyasal ve ekonomik, yakın ve uzak geleceğini derinden
etkileyen bu gelişmelerin, yaşanmasında böylesine önemli bir etkisi olan
müvekkilimiz ve onun yargılanmasına dar hukuk kalıpları içinde yaklaşmak,
objektif olarak bakıldığında da görüleceği gibi yetersiz olacaktır, gerçekçi
olmayacaktır.
Geniş anlamda, içinde
bulunduğu toplumun sosyal realitelerinin bir ürünü sayılabilecek olan hukuk
ve onun kurumlarının, yaşanılan bu çarpıcı gelişmelere kayıtsız kalması
düşünülemeyeceği gibi, hukukun evrensel ve gerçek işlevi açısından beliren
bu değişimleri görerek değerlendirmesi, ayrıca bir zorunluluk olmaktadır.
Bir toplumu ve devlet
işleyişini, bu kadar etkileyen sarsıcı devinimin yaşandığı bir toplumsal
ortamda, bir bütün olarak hukuksal mekanizmaların, bu gelişmeler hiç olmamış
gibi, alışıla gelmiş rutin normlar içinde kalması, hukukun tarihsel misyonuna
aykırı olduğu gibi, güncel işlevi de yerine gelmemiş olacaktır. Hukuksal
işleyiş bu gelişmeleri, toplumsal barışın, iç huzurun gelişmesine daha
fazla hizmet edecek tarzda ele alarak değerlendirmeli ve bir yargıya varmalıdır.
Günümüz Türkiye’sinde,
hep birlikte izlediğimiz ve çok çeşitli kesimlerin temsilcilerince tartışılmakta
olan sistem arayışı, yenilenme, revize ve reformize olma tespitlerinin
giderek derinleşmekte olduğu bilinmektedir. En son, konumu ve statüsü nedeniyle
bizleri en fazla ilgilendiren Yargıtay Başkanı Sn. Sami Selçuk, yeni adli
yılın açılışı nedeniyle yaptığı tarihsel değer ve önem taşıyan konuşmasında,
bu açıdan oldukça önemli açıklama ve önermelerde bulunmuştur.
Sn. Sami Selçuk, büyük
bir hukukçu titizliğiyle hazırladığı konuşmasında, hukukun evrensel ilkeleri
olduğundan söz ederek, temel hak ve hürriyetlerin ulusal üstü, ortak norm
ve değerler olduğunu, bunlara direnmenin devleti ve toplumu geri götüreceği
gibi, uluslar arası topluluk karşısında mutlak bir yalnızlığa yol açacağını
ifade etmiştir.
Sn. Yargıtay Başkanı
bu konuşmasıyla, ‘Hukukçular mevcut kanunları uygulamakla yetinirler, statükoyu
korumak ve kollamakla yükümlüdürler’ biçimindeki bilinen anlayışın
dışına çıkarak, sosyal bilimlerin ve bu arada özellikle hukukun toplumsal
sorunlara ilgi duyması, bu sorunları, nedenleri ve sonuçlarıyla ortaya
çıkararak, çözüm önerisinde bulunmak gibi son derece fonksiyonel bir tutumun,
oldukça derinlikli ve gerçekçi bir örneğini, çarpıcı bir biçimde sergilemiş
bulunmaktadır.
Sayın Yargıtay Başkanının,
konuşmasında altını çizdiği, gerçek bir demokrasinin olmazsa olmaz koşulu
ve ortak değeri olarak nitelendirdiği özgürlük, düşünce ve ifade özgürlüğü
açısından, ne kadar sorunlu bir toplumsal yapımızın olduğu, yaşanan acı
deneylerden anlaşılmıştır.
Hukuk bilimi, yaşanılan
sorunları görmezden gelerek, onların üstünü örtmek yerine, sorunlara işaret
ederek çağdaş dünyada benzer problemler nasıl çözümlenmişse, ülkemizde
de aynı yöntem ve içerikte çözümü için, sorgulayıcı bir anlayışla tavır
geliştirirse gerçek işlevini yerine getirmiş olacaktır.
Sayın Sami Selçuk’un,
konuşmasında vurguladığı kavram ve önermelerden biri olan ‘çoğulculuk’
açısından bakıldığında ise, ülkemizin ne kadar sancılı bir sorunlar yumağı
içinde olduğu da, yine yaşanan kapsamlı devasa boyutları olan toplumsal
çalkantılardan anlaşılmış olmalıdır.
Sn. Selçuk konuşmasında
‘çoğulculuk demokrasinin ön koşuludur, demokratik toplum kültürel tekelciliği
dışlar’ demek suretiyle, ülkemizde yaşayan bütün yurttaşların kendi özgün
kültürlerinde yaşamalarının önemine işaret etmekte ve şöyle devam etmektedir:
‘Başka başka kültürlerin, kimliklerin biraradalığı sağlanınca barışa ulaşılır.
Kültürler arasında değer arasında yansız devletin ve hukukun egemenliği
altında, eşitlik ve her kültürün güneş altında yerini alma hakkı vardır.
Çünkü, çoğulcu yaşam ötekine saygıya dayanır, çoğulculuğun doğal iz düşümlerinden
biri de kültürel kimliktir. Gelenekler, alışkanlıklar, diller, düşünceler,
inançlar, manevi değerler, yaratıcılık kararların öğesi olarak ortak bilinci
ve ortak kimliğin dayanaklarıdır. Yurttaş kavramı başkalıkları içselleştiren,
meşrulaştıran kolektif kimliğin hukuksal kodudur’.
Sayın Yargıtay Başkanının,
konuşmasında kültürel kimlik kavramının çoğulculuk-demokrasi ilişkisi içerisinde
ele alınması, özellikle Kürt sorunu kapsamında ülkemizde yaşanan mevcut
sorunlar düşünüldüğünde ,daha da büyük önem kazanmaktadır.
İç barışla kültürel
kimlik ilişkisini de sorgulayan Sn. Selçuk, ‘kimliği olumlayan ve fakat
onun dogmalaşmasını önleyen çeşitliliği koruma kaygısı taşıyan ve farklılıkları
bağımlılık ve savaşımda birleştiren tartışmacı demokrasi iç barışın vazgeçilmez
gerekçesidir’ demek suretiyle de, yıllardır, bütün toplum kesimlerince
derin bir özlemle beklenen toplumsal barışın sağlanmasının önemini vurgulamış
bulunmaktadır.
Sayın Mahkeme Başkanı, Değerli
Üyeler,
21. yüzyıla girmemize
sayılı günlerin kaldığı bir dönemden geçmekteyiz. Ağır toplumsal sorunlarla
yaşamaktan bıkmış, günlük yaşamında ki sorunlarda bile bir patlama-cinnet
geçirme sarmalında bunalıma girmiş, sorunların derinleşmesi sonucunda toplumsal
bir krizin bütün olumsuzluklarının yaşanmakta olduğu bir ülke ve toplum
gerçeğiyle yüz yüze kaldığımız artık gizlenemeyecek kadar alenileşmiştir.
Sayın Yargıtay Başkanının
konuşmasında birçok açıdan hata ve yetmezliklerine işaret edilen mevcut
sosyal, idari, siyasi konumlanışın artık bir değişimden geçmesi gerektiği
birçok kesim tarafından da paylaşılarak Türkiye’nin tepeden tırnağa bir
bütünlüklü dönüşüme uğraması gerektiği dile getirilmiştir.
Yaşadığımız coğrafyada
da, evrensel hukukun ortak değer, ilke ve uygulamalarının yürürlük kazanması
mevcut sosyal, kültürel kimlik zenginliğimizin, bu sorunları daha da derinleştiren
birer neden olmaktan ziyade, bu kimlik kültürü zenginliğimizin, çoğulcu
ve eşitlikçi bir demokrasinin zenginleştirici unsurları olarak ele alınmasıyla
gerçekleşir olacak, uzak bir hayal olmaktan giderek çıkan, vücut bulan
bir somut yaşam çeşitliliği ve güzelliğinin hayat bulmasıyla mümkün olacaktır.
Sayın Selçuk’un konuşmasıyla
birlikte, ülkemizde günümüz insanlığının ulaştığı sosyal, siyasal ve kültürel
gelişimin düzeyini yakalayamayan mevcut anayasanın değiştirilerek, yerine
yeni bir anayasanın en kısa zamanda hazırlanması yönündeki tartışmalar,
giderek derinleşmiş bulunmaktadır.
Türkiye’nin, gerçek
anlamda bütün norm ve uygulamalarıyla, yerleşik bir demokrasiye ihtiyaç
duyduğu mutlak kesinlikte bir demokratikleşmenin, 21. Yüzyıla girmeye hazırlanan
Türkiye’nin gerçek bir ihtiyacı olduğu bir zorunluluk olduğu açığa çıkmış
bulunmaktadır. Bu tarihsel önem taşıyan önceliğin, bir an önce kavranarak
hayata geçirilmesi Türkiye’nin önünde geniş ufukların açılmasını da, beraberinde
getirecektir.
İnsanlığın bin yıllık
ortak yaşam dönemlerinden süzülüp gelen eşitlik , özgürlük , adalet ve
demokrasi kültürünün, bu topraklarda da güçlü bir şekilde de hayat bularak
kökleşmesi için, Türkiye’nin köklü bir toplumsal değişim ve dönüşüme uğraması
gerektiği, yukarıda bazı kısa alıntılar yaptığımız Sn. Sami Selçuk’un
her bakımdan tarihsel değer ve önem taşıyan konuşmasından çıkarılması gereken
en önemli sonuçtur.
Türkiye’de, bu temel
dönüşüm ve yapısal reformların gerçek anlamda kökleşmesi için ise en önemli
öncelik, iç barışın sağlanması, farklı köken ve kültür kimliğine sahip
yurttaşların eşit,özgür ve adil bir yaşam gerçekliğine kavuşmaları ile
mümkün olacaktır. Bu yapıldığı takdirde Türkiye, iki yüzyıllık “Batılılaşma”amacına
ulaşmada önemli bir toplumsal ivme kazanmış olacaktır.
Belirtmeye çalıştığımız,
bütün bu dönüşüm amaçlı tartışma ve gelişmelerin yaşanmaya başlamasında,
en önemli açılımın ise, Türkiye’nin son otuz yılına damgasını vuran silahlı
çatışma ortamının, bütün sonuçları ile ortadan kaldırılmasının ne kadar
önemli bir fonksiyona sahip olduğu, son derece açık bir biçimde görülmektedir.
Kürt Sorunu kapsamında,
şiddetin neden ve nasıl başladığı hiç kuşkusuz, boyutları böyle bir savunmanın
dışında kalacak kadar, çok yönlüdür. Özellikle, içinde bulunduğumuz ve
gerek devlet gerekse de toplumun çeşitli temsilcileri tarafından da, tarihsel
bir dönemeç olarak adlandırılan bu zaman diliminde, bunların tartışmasına
girmek mutlaka gereklidir ama, Türkiye’nin geleceği açısından ön açıcı
olmayacaktır.
Burada asıl önemli
olan, Türkiye’nin çeyrek asrının adeta heba olmasına yol açan çatışma
ve şiddet ortamının nasıl ve hangi yöntemlerle ortadan kaldırılabileceğinin
adil, gerçekçi ve sonuç alıcı yollarını bulabilmektir. Türkiye, tarihi
ile duygusal değil bilimsel ,bütünleyici ve olumlu gelişmelere yol açacak
bir biçimde, hesaplaşmak durumundadır. Asıl sorun burada düğümlenmektedir.
Bu durumda, iş bu dava
kapsamında sizlere tarihi bir rolün düştüğü de apaçık ortadadır Sizler,
yüksek mahkemenin değerli üyeleri olarak, hukukun toplumsal sorunlara objektif
ve bilimsel bakması gereğinin, tarihsel bir örneğini sergilemekle yüz yüze
gelmiş bulunmaktasınız. Vereceğiniz karar toplumsal iç barışa giden uzun
ve zor yolda bu çabayı omuzlayanlara önemli bir destek vereceğiniz gibi,
hukukun ön açıcı , aydınlatıcı ve yol gösterici olma özelliğini de somutlaştırmak
gibi, değerli bir katkının sahipleri olacaksınız.
Sizler,Yüksek Mahkemenin
değerli yargıçları olarak,bir çok bakımdan tam bir yol ayrımında
bulunan Türkiye’nin aydınlık yolunu açacak bir gelişmeye bu
dava kapsamında vereceğiniz bir kararla,müvekkilimiz aleyhinde verilen
idam cezası kararının bozulması biçiminde vereceğiniz bir kararla
imza atmanın büyük sorumluluğuyla yüz yüze olduğunuzu bilmelisiniz.
Müvekkilimiz A. Öcalan, İmralı
Duruşması savunmalarıyla başlanması ve devam etmesinde bir çok tarihsel
,sosyal ve siyasal etken ve öğenin rol oynadığı çatışmalı ortamda kendi
payını ve tutumunu son derece samimi bir biçimde açıklamış bulunmaktadır.
Hem de, İmralı Duruşmaları öncesinde yaşanan toplumsal gerginlik atmosferini
bütün duygusal ve zorlayıcı ortamına rağmen.
Türkiye, yeni bir yüzyılı
çok çeşitli yönlerden karşılamaya hazırlanırken, geçmişinin trajik ,karanlık
ve acılı tarihine saplanıp kalmamalı ,bütün temel sorunlarını barışçı biçimde
ve demokratik temelde çözmüş bir ülke olarak, iki binli yıllara girmenin
benzersiz kıvancını yaşamalıdır. Türkiye’de devlet ve toplum, bu dava kapsamında
ortaya çıkan bu büyük fırsatı değerlendirerek, tarihsel başarısını gerçekleştirmelidir.
Sayın Mahkeme Başkanı, Değerli
Üyeler ;
İşte, müvekkilimiz A. Öcalan’ın
yargılandığı bu dava kapsamında, Türkiye’nin bu en temel karmaşık sorununun,
müvekkilimiz şahsında bir çözüm aşamasına gelmesini hızlandırmada, vereceğiniz
kararın ne kadar önemli bir katkı sunacağını tekrar tekrar belirtmek istiyoruz.
Her ülkede, toplumun kendisini
sorgulayarak bir dönemi bütün sevapları ve günahları ile sona erdirdiği
bir dönemi vardır. İçinde bulunduğumuz koşulların özgün yapısı dikkatle
gözlendiğinde, günümüz Türkiye’sinde toplumun ve devletin tam da böylesi
bir dönemden geçmesi için zor da olsa , geç de olsa gerekli şartların
olgunlaşmaya başladığı görülecektir.
Toplumsal konsensüs , kolektif
bilinç yaratılması amacıyla, hem toplumu ve hem de devleti temsil eden
çeşitli kişi ve kuruluşların bu yönlü yaklaşımları, giderek belirginleşmekte
ve netleşmektedir.
Hukuk platformlarının da,
bu yönlü çabalara destek vermesi hem gerekli ve hem de zorunludur. Türkiye’de,
devlet ve toplumun özgün ,siyasal -sosyal yapısının tarihi düşünüldüğünde,
yakalama şansı çok güç olan bir ortak momentin, yakalanmaya başlandığını
görmek ve ona göre tutum belirlemek hayati derecede önem taşımaktadır.
Bir bütün olarak, Türkiye’nin kazanması ve kaybetmesi diyebileceğimiz kadar,
kritik bir dönemin yeterince değerlendirilememesi , geçmişin ağır duygusal
atmosferinin olduğu gibi korunması, hem devlete ve hem de topluma büyük
zarar verecektir. Geldiğimiz aşamada hiç kimsenin böyle bir lüksünün olmadığını
belirtmek, bu açıdan gerekli ve önemlidir.
Savunmamızın bu bölümüne
ek olarak sunduğumuz belge ve açıklamaların dikkatlice incelenmesinde,
müvekkilimizin, çatışmalı ortamı tasfiye etmede ne kadar büyük bir samimiyet
ve öz veri çabası içinde olduğu, yansız olarak bakıldığında görülecektir.
Şimdiye kadar “neden çatıştılar” diye sormak pekala mümkündür, doğrudur
ancak, oldukça eksik bir yaklaşım olacaktır. Önemli olan bu değil , bundan
sonra yaşanabilecek gelişmeleri ön görmek , buna uygun formüller, çözümler
üretebilmektir. Yapılması gereken , tarihsel ve güncel görev tam da bu
nokta da cesaretle ortaya çıkabilmek ,özgün, yaratıcı bir modeli hayata
geçirebilmektir.
Bilimsel düşünüşün bir disiplini
olan hukuk biliminin objektif penceresinden bakıldığında şu hususun
mutlaka görülmesi gerekir:Hiçbir ülkede ve toplumda ciddi ve kapsamlı
bir sorun ve-veya sorunlara dayanmayan bir şiddet bu kadar uzun sürmeyeceği
gibi,bu kadar kapsamlı da olamaz. Ülkeler ve toplumlar tarihi bu tür
iç çatışmaların sayısız örnekleriyle doludur. Bu kadar yaygın ve
çok boyutlu süren bir “düşük yoğunluklu savaş” anlamsız bir histeri ve
hamaset demagojisi içerisinde ele alınmadan ,bilimsel,gerçekçi,çağın
gerçek düşünüş kural ve kalıpları içinde kalınarak ele alınmalıdır.
Türkiye’nin talihsiz bir
gerçekliği olan ve halkın duygularını okşamaktan ibaret ucuz politika yapmayı
bir gelenek haline getirmiş çağdışı politikacı gözüyle olaya bakılmadığı
zaman,bu çatışmaya neden olan,onu doğurup besleyen bir sorunlar bütünün
olduğu mutlaka görülecektir. Hukuk biliminin ve onun uygulayıcılarının
konuya başka pencerelerden bakması gerektiği şüphesiz ,ahlaki ve
gerçekçi olarak düşünüldüğünde,bir zorunluluk olmaktadır.
Türkiye’nin, başta bizzat
hukuku alanında yaşamakta olduğu temel bütün sorunlar nasıl bütün açıklığı
ile görülebiliyorsa, son otuz yılın çatışmalı ortamının da aynı gerçekçi
gözle görülmesi gerekecektir. Gelinen aşamada önemli sorun şudur; şiddet
ortamı toplumda yeni gerginliklere yol açmadan, aksine, toplumsal barışa
, iç barışa hizmet edecek biçimde nasıl sona erdirilecektir? Temel mesele
budur.
Olayı salt bir “terör” tanımlaması
içinde ele almak “terörün ve onun elebaşısının” ortadan kaldırılacağı gibi
bir yaklaşım içinde olmak, otuz yıllık düşük yoğunluklu çatışmayı açıklamakta
yetersiz kalacaktır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’de bütün sorunların derinleşmesine
hizmet etmekten başka bir işlevi olmayan, siyasi iktidar veya siyasi parti
yöneticilerinin yapıları düşünüldüğünde pekala söz konusu olabilecekken,
temel varolan nedeni düşünüldüğünde bağımsız yargı organlarının, olaya
başka pencerelerden bakmalarının gerektiği, mutlaka görülmelidir.
Esasen, Sn. Yargıtay Başkanı’nın
sorunlara neşter vuran, açığa çıkaran ve insanlığın temel tarihsel değerlerini,
bir öneriler paketi halinde herkesin önüne koyan çarpıcı önermeleri, tamamen
bu sorumlu hukuk anlayışının, somut bir göstergesi olarak yorumlanmalı
ve başta bütün hukuk kurumları olmak üzere, Türkiye’nin geleceğini düşünmek
durumunda olan bütün kesimlerin, olgun bir sorumluluk anlayışı içerisinde
sorumluluklarını yerine getirmelidirler.
İmralı Duruşmaları süresince
müvekkilimiz A. Öcalan, yaşanan sorunların kapsamlı ağırlığı nedeniyle,
oluşan bütün ön yargıları yerle bir ederek, büyük bir samimiyet anlayışı
içerisinde, çatışmalı ortamın nasıl başladığını, 1970’ler Türkiye’sinin
katı, çatışmalı ve baskıcı ortamı ve yine dünyanın, o günkü sosyal atmosferinin,
bu çatışmalı süreci başlamasında oynadığı rolü, kapsamlı bir biçimde açıklayarak
bu dönemi bütünlüklü bir şekilde izah etmiştir.
Müvekkilimiz, içinde bulunulan
dönemde kendisine düşen görevi, büyük bir sorumluluk anlayışı içersinde
yerine getirmiştir. Özellikle, müvekkilimizin İtalya ‘da bulunduğu günlerde
başta İstanbul olmak üzere, bir çok büyük şehirde meydana gelen olayların
ne kadar büyük toplumsal gerginliklere yol açtığı hatırlanırsa, müvekkilimizin
kendisine düşen sorumluluk anlayışı içersinde hareket etmesinin önemi,
daha da iyi anlaşılmış olacaktır.
Müvekkilimiz A.Öcalan, esasen
yargılama sürecinin başlamasından önce, Türkiye’ye getirilirken çekilen
ilk görüntülerinde de “ben bundan sonra Türk ve Kürt Halkına hizmet etmeye
hazırım” demek suretiyle, mevcut toplumsal gerginliği o andan itibaren
azaltmaya yönelik bir tutum içersinde bulunarak, şu anda da büyük bir özen
ve özveriyle sürdürmekte olduğu barış çizgisini başlatmıştır.
Mahkeme aşamasındaki savunmalarıyla
birlikte, toplumsal uzlaşma, demokratik diyalog ve iç barış çizgisini
daha da belirginleştirerek derinleştiren müvekkilimiz, bu aşamadan itibaren
hem toplum ve kamuoyuna, sorunları barışçı biçimde, yasal ve meşru temelde
ele alınması yönünde, çeşitli açıklamalarda bulunmuş ve hem de, savunma
ekinde örneğini sunduğumuz çeşitli yazışma metinlerinden de anlaşılacağı
gibi ,örgütün silahlı mücadeleye son vermesi yönünde çeşitli görüşler sunmuş
ve önerilerde bulunmuştur.
Şimdi gelinen bu aşamada
,olgulara biraz da olsa, objektif olarak bakmak yerine “bunlar bizim sorunumuz
değildir” “ terör örgütünün kendi iç işleyişi bizi ilgilendirmez” vb. gibi
yaklaşımlar ne kadar doğru bir anlayış olacaktır? Eğer , bir yerde bir
sorun varsa onu görmemek kendi kendimizi yanıltmak olmayacak mıdır?
Bir taraftan ulusal bütçemizin
oldukça önemli bir bölümünü “bölücü terör ile mücadele” adına çeşitli yollarla
ayıracaksınız, iç göçten tutalım çarpık kentleşmeye yaygın işsizlikten,
yüksek enflasyona kadar oldukça geniş bir yelpazeyi içeren sorunlarla Kürt
Sorunun bağını kuracaksınız, ama bütün bunlara rağmen, sorunun odağında
yer alan bütün bu büyük gelişmeler hiç olmamış gibi “bunlar bizi asla ilgilendirmez
diyeceksiniz” Bu, hem açıklanması asla mümkün olmayan bir büyük çelişki
ve hem de, bilim adına devlet ciddiyeti, toplum ve insanlık adına utanç
duyulacak bir davranış örneği değil midir?
Daha da önemlisi, iki yüzyıldır
bir parçası olunmak istenen batı dünyasının norm ve değerlerini benimser
bir çizgide olduğu söylenecek ama, diğer taraftan bu temel insanlık ve
evrensel değer taşıyan ilkeler bütününe karşı “hayır, bu bizim iç işimizdir”
demek suretiyle, daha ne zamana kadar bu denli büyük toplumsal acılara
yol açan bir tutumun sahibi ve sürdürücüsü olunacaktır?
Özellikle, genel olarak dünyada
giderek hızlanan , küreselleşme – globalleşme denilen ve ülkeler arası
sınırların artan bir ivme ile ortadan kalkmaya doğru ilerlediği mevcut
dünya gerçekliği içersinde “bunlar bizim iç sorunlarımızdır” demek ne kadar
gerçekçi olacaktır?
Türkiye-AB ilişkilerinin
çok karmaşık sorunlara rağmen, büyük bir özenle ilerletilmeye çalışıldığı
günümüz Türkiye’sinde, artık köklü bir dönüşümün yaşanması gerektiği, kısa
vadeli günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlar yerine, geniş ufuklu uzağı ön
gören bilimsel bir perspektif ve anlayışın, egemen görüş ve uygulama haline
gelmesinin kaçınılmaz olduğu, asla unutulmamalıdır.
Hem iç sorunlara esaslı bir
dönüşüm anlayışı ile yaklaşarak bir ülke içi barışın sağlanması, ve hem
de kendi içinde sorunlarını barışçı biçimde çözmüş , kendisine güvenen
güçlü bir ülke olarak, uluslar arası ilişkilerinde de yalnızlaşmasının
bentlerini yıkıp aşan bir ülke haline gelmek, bu günün en yakıcı görevi
haline gelmektedir.
Sayın Başkan, Değerli Üyeler,
Temel bazı noktalarını açmaya
çalıştığımız bütün bu gelişmelerin, önümüzde duran dava dosyası ile, yargılanan
kişi olarak müvekkilimizle bağlantısı kurulmadan, doğru anlaşılması yorumlanması
ve sonuç çıkarılması mümkün değildir. Müvekkilimizin konumu, hem iç ve
hem de dış kamuoyu ile ilgili politikaların belirlenmesinde doğrudan etki
yapacak önemdedir.
Bu önem, müvekkilimizin
avukatları olarak bizlerin belirlediği bir husus olmaktan ziyade, yaşanan
son aylarda ki güncel gelişmelere bakıldığında anlaşılacağı gibi, hem siyasi
ve askeri yetkililerin ve hem de, çeşitli uluslar arası topluluk temsilcilerinin
açıklama ve yaklaşımlarının tespit ettiği bir gerçekliktir.
Aylarca önce Cumhurbaşkanı
Sayın Demirel ‘son zamanlarda karşılaştığımız en hassas konu’ diyerek,
müvekkilimiz konumuna nasıl baktıklarını açıklamıştır. Türkiye Cumhuriyeti
Devletini temsil etmede, Cumhuriyetin en sorumlu ve yetkili makamının bu
değerlendirmesini dikkate almak zorunlu olmalıdır. Hiç kuşkusuz yargı organlarının
işleyişi ve özellikle de verecekleri kararların içerikleri açısından hiç
kimseden etkilenmeyecekleri çok iyi bilinen bir husustur.
Ancak, ülkenin iç huzuru
ve toplumsal barışı söz konusu olduğunda toplumsal yaşama yön veren bütün
erklerin bir ahenk içinde olması da, yine kesin bir zorunluluk olarak
algılanmalıdır. Yargı karaları kendisini ülkeden ve onun temel ağırlıklı
sorunlarından soyutlamamalıdır. Verecekleri kararların sonuçtan doğuracağı
etkisinin kapsamlılığı, hassas bir yaklaşım içinde olunmanın gerekçesi
olmalıdır.
Yine, yürütme organının en
üst kurumunun temsilcisi olan Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Sayın Bülent
Ecevit’in, hem iç hem de dış basına yaptığı çeşitli açıklamalarda, ‘Öcalan’ın
tutumunun Türkiye’de olumlu gelişmelere yol açtığını’ belirtmiş, ‘dikkatle
izlediklerini’ de sözlerine eklemek suretiyle, müvekkilimizin durumuna
ilişkin görüşlerini bu şekilde dile getirmiş bulunmaktadır.
Türkiye’nin, uluslar arası
ilişkilerinin giderek artmakta olduğu bir dönemde, çeşitli uluslar arası
platformlarda, devleti ve hükümeti üst düzeyde temsil eden birçok yetkilinin,
müvekkilimizle ilgili çeşitli sorulara muhatap oldukları, aktüaliteyi izleyen
herhangi bir kişinin bildiği bir husustur.
Hem dünya ve hem de bölgenin
gerçekleri göz önüne alındığında, yine ikili ilişkilerdeki
ağırlığı dikkate alındığında,
Türkiye’nin en önemli partneri olduğu genel anlamda kabul edilen bir ülke
olan ABD’nin de, benzer şekildeki temaslarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti
yetkilerine, müvekkilimiz ile ilgili olarak çeşitli sorular sordukları,
güncel olması itibarı ile özellikle Ecevit-Clinton görüşmesinde müvekkilimizin
durumunun söz konusu olduğu herkesçe bilinmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
özgün siyasi idari yapılanması ve bütün bir Cumhuriyet tarihinin evrimsel
gelişmesi düşünüldüğünde,ne kadar önemli bir kurumsal role sahip olduğu
tartışmasız biçimde kabul edilmesi gereken Genelkurmay Başkanlığı’nın
müvekkilimizle ilgili yaptığı açıklama da önemle üzerinde durulması
gereken bir beyan niteliğindedir. Genel Kurmay Başkanı Sayın
Kıvrıkoğlu, konuyla ilgili olarak yöneltilen bir soru üzerine,”bize sormayın,biz
duygusal düşünebiliriz. Konu,ülke ve devlet açısından nasıl uygun
görülüyorsa siyasi irade tarafından o şekilde karar verilmelidir.”demek
suretiyle,görüşünü açıklamış bulunmaktadır.15 yıl süreyle devam eden “düşük
yoğunluklu savaşın”doğrudan tarafı olarak görüş bildiren Sayın Kıvrıkoğlu,verilecek
kararda duygusal davranmanın yanlışlığına işaret etmiş bulunmaktadır.
Yine,son günlerin güncel
en önemli gelişmesi olan AB ilişkileri kapsamında ,Türkiye’nin adaylığını
kabul eden Komisyon Raporu’nda,başka bir çok şartın belirtilmesiyle birlikte
,ayrı bir başlık altında,”Öcalan’ın idam edilmemesini umuyoruz”şeklindeki
görüşün de ,müvekkilimizin konumunun ne kadar önemli olduğunun bir başka
çarpıcı ifadesi olduğu açıkça görülmektedir.
Hiç kuşkusuz,tamamen siyasi
iradeyi ,hükümet ve devlet işleyişini ilgilendiren bir ilişkiyi burada
belirtmemizin ilk bakışta,hukuksal karar sürecini ilgilendirmediğini
bizler de biliyoruz. Fakat,Türkiye’nin içinde bulunduğu özgün siyasal-sosyal
yapı düşünüldüğünde,Yüksek Yargı Temsilcileri olarak sizlerin belki de
hükümet ve devletin bu konudaki işleyişine yardımcı olmanız sonucunu
doğuracak bir karar vermeniz söz konusu olacaktır.
Kaldı ki,ne müvekkilimiz
ve ne de onun adına savunma yapan taraf olarak biz savunma avukatları,
hiçbir zaman bütün saydığımız bu uluslar arası gelişmeleri, devlete
veya bağımsız yargı organları olarak sizlere karşı bir baskı kurma
yaklaşımı içinde ele almıyoruz. Fakat,dünyada yalnız yaşamadığımızı, uluslararası
ilişkilerimizin de özüne uygun olarak,gerçekçi ve sağduyulu biçimde, Türkiye’nin
gerçek çıkarları doğrultusunda ele alınmasının uzun vadede bu ülkede yaşayan
herkes için yarar sağlayacağı kanaatiyle vurgulamak gereğini duyuyoruz.
Özellikle, dünyada coğrafi
sınırların giderek kalkmakta olduğu evrensel temel insanlık değerlerinin
tek ve ortak bir hukukta şekillendirilmeye çalışıldığı bir dönemde, başka
bir çok nedenin yanı sıra, uluslar arası ilişkilerinde önemle değerlendirilmesi
kanımızca bir zorunluluk olmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin
yalnızlaşmasına yol açacak politikaların hızla terk edilip, gelişen AB
ilişkileri çerçevesinde, Kopenhag kriterlerinin uyum yasaları biçiminde
kanunlaştırılarak, dışlanmışlık çemberinin kırılmaya çalışılması günümüzün
en önemli gelişmelerinden birisidir.
Yargı kararlarının, doğrudan
ülke çıkarlarının söz konusu olduğu böylesine hayati değerdeki gelişmelere
kayıtsız kalması düşünülemeyeceği gibi, esasen hukukun temel fonksiyonu
olan toplumsal ilerlemeye kendi cephesinden katkı sunması, asla unutulmaması
gereken bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.
Ülke ve toplum açısından
olumlu gelişmelere katılmak, veya en azından bu temel doğrultu önünde engel
teşkil edebilecek tutumlarda ısrarcı olmamak, hukukun bağımsızlığına halel
getirmeyecektir. Aksine hukuk, toplum ve devletin, bir bütün olarak ülkenin
ilerlemesine, gelişmesine hizmet etmekle tarihsel misyonuna da uygun davranmış
olacaktır.
Hukukun analitik yönü, sorgulayıp
ders çıkaran yanı 21. Yüzyıla girmeye hazırlanan Türkiye’nin önünün açılmasına
hizmet etmeli, ülkenin gerçek çıkarları sorumlu bir anlayış içinde değerlendirilmeli,
kararını verirken bütün bu ve benzeri hususları önemle göz önüne almalıdır.
Sayın Başkan, Değerli Üyeler,
Bizim savunma tarafı
olarak, İmralı’da ki ilk yargılama aşamasında da TCK 59. Md.’sinin
uygulanması yönündeki talebimiz Ankara 2 No’lu DGM’sinin Sayın Heyeti tarafından
şu üç nedenle reddedilmişti:
Bunlardan birincisi, müvekkilin
kurucusu ve başkanı olduğu örgütün sorumlu olduğu iddia edilen eylemlerin
yoğunluğu, ikincisi müvekkilin örgütle bağını hala koparmamış olması, üçüncüsü
de, müvekkilin mahkeme önünde yaptığı savunmada samimi olmadığı yönünde
Sayın Mahkemede beliren görüş olarak belirtilmişti. Şimdi bu husustaki
nedenlere bakarak savunmalarımızı beyan etmek istiyoruz:
Ankara 2 No’lu DGM
Heyetinin birinci olarak ileri sürdüğü, eylemlerin yoğunluğu ve yaygınlığı
iddiası, ilk bakışta doğru olarak görülmektedir. Ancak, hem hukukun ve
hem de özellikle ceza hukukunun , temel ilke ve hedefi olan maddi gerçeğin
ortaya çıkarılması ışığında olaya baktığımızda, bu iddiaların maddi gerçeği
yansıtmadığını görmemiz gerekir. Ceza hukukunun temel bir önermesi ve ilkesi
olan, suçların ve cezaların şahsiliği ilkesi uyarınca düşünüldüğünde, şu
husus açık olarak karşımıza çıkmaktadır:. Müvekkil A. Öcalan’a mal edilen
tek bir eylem bile olmadığı gibi, doğrudan müvekkilin işlediği, bizzat
faili olduğu herhangi bir eylem iddiası da bulunmamaktadır.
Bu yöndeki beyanlarımızı
esasen savunmamızın bir başka bölümünde de değerlendireceğimizden tekrara
düşmemek amacıyla uzun uzadıya açmayacağız, ama şu hususu da belirtmek
burada da gerekli ve zorunlu olmaktadır. Müvekkilimiz,ilk yargılama aşamasında,hem
yaptığı yazılı savunma ve hem de,sözlü açıklamaları kapsamında
,bir çok kez eylemleri tümüyle durdurmak amacıyla ateşkes ilan ettiklerini,yine,tırmanma
eğilimi gösteren ve daha da artabilecek eylemleri önlemek amacıyla,
ne kadar büyük bir çaba gösterdiğini ayrıntılarıyla anlatmış ve açıklamış
bulunmaktadır. Müvekkilimizin bu yönlü savunmasını biz de tekrarlıyoruz.
Yine,biz savunma tarafı
olarak yargılamanın ilk aşamasında ,dosya kapsamında belirtilen eylemlere
yönelik olarak, müvekkil aleyhine genel ve soyut iştirak hükümlerinden
hareketle, hüküm tesis edildiğini,oysa ,TCK ve genel ceza hukuku teorisinde,iştirakin
her bir eylemin somut icrası için ayrı değerlendirilmesi,her bir suç konusu
eylemin maddi ve manevi iradi katılım açısından ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini,ayrıntılarıyla
belirtmiş olduğumuzdan,bu husustaki savunmamızı da tekrarlıyoruz.
Ankara 2.No’lu DGM
Heyeti’nin bu yöndeki talebimizin reddedilmesine dayanak yaptığı ikinci
neden olan “ müvekkilimizin örgütle ilişkisini devam ettirdiği”yönündeki
tespiti ise,esasen maddi gerçeklik açısından doğru olmakla beraber ,bu
ilişkiye bağlanan sonuç ve verilen hükmün bu açıdan yorumu ,bizce
hukuka uygun olmadığı gibi, yaşanan somut gelişmeleri de doğru açıklamaktan
oldukça uzak kalmaktadır.
Hukuk mantığı olgulara nesnel
ve analitik yaklaşmak zorundadır. Herhangi bir olayın şekilsel veya formel
görünüşünden ziyade,aksine,olayın ,olgunun gerçek özüne ve o ilişkinin
doğurduğu gerçek sonuca bakarak yorumlamak ,daha işlevsel olacaktır.
Burada,cevaplandırılması
gereken soru şudur:Müvekkilimizin örgütüyle ilişkisini şu veya bu biçimde
devam ettirmesinin pratik sonucu nedir? Bu ilişki ,ülkemizde yaşanan
bu en temel sorunun daha da ağılaşmasına mı veya tarihte ilk defa,hem devletin
ve hem de toplumun iç barışın sağlanması sonucunda ,bütün yapısal sorunlarının
da en gerçekçi bir çözüm aşamasına gelmesine mi yol açmaktadır?Temel
sorun budur.
Müvekkilimiz,yargılamanın
ilk aşamasında, mahkeme önünde yaptığı ilk savunmasında, ”Türkiye’deki
siyasal kilitlenmenin önünü açmak,bütün sorunların yasal zeminde
çözümünü çabuklaştırmak amacıyla bir engel halini almış olan şiddet
ortamına son vermek için “bütün ulusal ve uluslararası kamuoyu önünde ,örgütüne
çağrı da bulunmuştur.
Bu tarihten sonra da avukatları
olarak bizler aracılığıyla, kamuoyuna yaptığı çeşitli açıklamalarıyla,
aynı yöndeki görüşlerini daha da somutlaştırarak,örgüte bağlı silahlı güçlerin
Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına çıkmasını sağlamış bulunmaktadır.
Hem toplum ve hem de devletin
ortak arzu ve iradesi olan ‘silahlı çatışma ortamına son vermek “amacıyla,müvekkilimizin,içinde
bulunduğu sınırlı olanaklara rağmen,büyük bir özen ve hassasiyetle
başlatıp derinleştirdiği bütün bu gelişmelerin yaşanması ,bu ülkede yaşayan
ve başta devlet olmak üzere ,herkesin hayati derecede
önem taşıyan bir ihtiyacı değil midir?
Bir taraftan,’Terörle mücadele”
adına ülkenin bütün mali olanak ve rezervlerini pervasızca
tüketeceksiniz,toplumsal gerginlikleri daha da tırmandıran sonuçlara yol
açan yasal ve fiili gelişmelerin yaşanmasına yol açacaksınız,kendi
devletiyle giderek uzaklaşan bir toplum ,kendi toplumuyla “düşük yoğunluklu
bir savaş”içinde olan bir devlet yapılanmasına yol açacaksınız,diğer taraftan,bütün
bu ağır sorunları bütünüyle ortadan kaldırmaya,üzerinde herkesin uzlaşacağı
bir çözüm modelini yaratmaya yönelik bir tutumu yaratmak içinde olan
çabaları “örgütüyle ilişkisi devam ediyor”diye,suçlayarak mahkum edeceksiniz.
Hukuk bilimi yeni çelişkiler
yaratan değil, mevcut çelişkileri gideren bir sosyal disiplindir. Verilen
kararlar,toplumsal vicdanı yaralayan değil,rahatlatan bir öz taşımalıdır.
içinden çıkılamayacak denli ağırlaşmış bir sorunun tarihin bu döneminde
bir çözüm aşamasına gelmesinde bu kadar tarihi önem taşıyan arayışlar,görülmeyerek
değerlendirilemezse,belki bir süre,”toplumun sesine”kulak verilmiş olabilir
.Ama,hukuk ve onun uygulayıcıları günübirlik kısa vadeli kararlar
yerine bilimsel,geleceği öngören kararlar vermelidirler. Kararlarını,oluşan
ağır duygusal ortamın etkileriyle değil,en başta bizzat toplumun gerçek
ihtiyacı olan toplumsal barışın gereksinimlerine göre vermelidirler.
Müvekkilimizin, örgütüyle
ilişkisi çatışmalı ortamın sürdürülmesine yönelik olmayıp, aksine,
Türkiye’nin en önemli sorunu kapsamında şiddet ortamının bütün sonuçlarıyla
tasfiye edilmesine yöneliktir. Savunmamızın bu bölümüne eklediğimiz
yazışma metinleri ve basın açıklamalarının incelenmesinden bu husus
yeterince anlaşılmış olacaktır.
Bütün bu nedenlerle,müvekkilimizin
örgütü ile devam ettirdiği ilişkisinin müvekkilimiz aleyhine verilecek
hükme esas alınmada suçu ağırlaştıran bir delil olmasından ziyade,suçu
hafifleten bir yorumla ele alınmasının ne kadar zorunlu olduğu yeterince
anlaşılmış olmaktadır.
Türkiye’nin yaşadığı şu son
sekiz aylık gelişmeler görüldüğünde belirttiğimiz bu hususun daha da iyi
anlaşılacağı görülecektir. Şu hususun altını özellikle çizmek istiyoruz:
Müvekkilimiz, şiddet ortamının son bulması için yalnızca, “silahlı güçlerin
Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları dışına çıkması” yönünde bir
çağrıda bulunmakla yetinmemiş,buna bağlı olarak,” bir grubun silahları
ile birlikte gelerek yasal sürece katılması”yönünde de bir çağrıda
bulunarak ,bu konuda ne kadar büyük bir samimiyet anlayışı içinde olduğunu
da göstermiş bulunmaktadır .Müvekkilimizin bu çağrısından sonra da,8 kişiden
oluşan silahlı bir grubun Hakkari ili Şemdinli ilçesinde,yasal
sürece dahil olmak amacıyla yetkili güvenlik güçleriyle temas kurduğu
bilinmektedir.
Bu arada Genel Kurmay Başkanlığı’nın
yaptığı bir basın açıklamasın da “ PKK’ye bağlı silahlı eylemlerin
oranın da geçmiş dönemlere göre % 90 azalma görüldüğü “ şeklindeki açıklaması
da , müvekkilimizin çatışmalı ortamın tasfiye etmede ne kadar samimi ve
gerçekçi olduğunu bir başka işareti olmaktadır.
Bütün bu olumlu gelişmelerin
hem de bu kadar kısa bir sürede yaşanmasına yol açan müvekkilimizin
bu tutumunun ,olumlu yanı görülmeden yapılacak herhangi bir yorum,verilecek
herhangi bir karar bizzat maddi gerçeğin inkarı olacağı gibi,hukukun
her şeyden önce toplumun ve devletin temel önceliklerini gözetmek
gibi temel bir fonksiyonunun yerine getirilmemesine yol açacaktır.
Belirtmeye çalıştığımız ve
Türkiye aktüalitesinin hem toplum ve hem de devlet nezdinde
büyük bir umutla izlediği bu gerginlikleri azaltarak yok edici barışçı
,uzlaşmacı çizginin başarıya ulaşması halinde ,bundan bir bütün olarak
Türkiye’nin nasıl kazanacağı bizce yeterince anlaşılmış olmalıdır. Yargılama
makamları olarak sizlerin vereceği karar bütün bu olumlu yönde seyreden
gelişmelerin daha da gelişmesini sağlayacaktır.
Bu konuyla ilgili olarak
Sayın Mahkemenize özellikle belirtmeye çalıştığımız husus şudur:Müvekkilimiz,silahlı
faaliyet yürüten örgütü Türkiye Cumhuriyeti açısından büyük bir silahlı
tehdit olgusu olmaktan hızla çıkartarak,yasal sürece dahil etme amacıyla
önemli bir çabanın başlatıcısı ve kararlı sürdürücüsü olduğunu yeterince
kanıtlamış bulunmaktadır.
Verilecek hükümle birlikte,
TCK 59. maddesinin uygulanması yönündeki talebimizin yerel
mahkemece reddedilmesinin diğer bir nedeni olarak da müvekkilimizin”savunma
ve açıklamalarında samimi bulunmadığı”biçimindeki yorumlar olmuştur.
Bizler savunma olarak, ilk
savunma aşamasında şu hususu özellikle belirtmiştik: Müvekkilimizin benimsediği
savunma anlayışı yeni olmayıp,kendisiyle söyleşi yapan çeşitli gazetecilere
söylediklerini,yine müvekkilimizin çeşitli tarihlerde yaptığı konuşmaları,yayınlanan
kitaplarını örnek olarak belirtmiş,bunların incelenmesinden de bugün içinde
bulunduğu savunma çizgisinin yıllar öncesine kadar uzandığını ayrıntıları
ile belirtmiştik .Bu nedenle,aynı delillerin dosya kapsamında bulunması
itibariyle,tekrara düşmemek açısından üzerinde durmayacağız.
Fakat önemi nedeniyle şunu
tekrarlamak istiyoruz .Müvekkilimiz idam cezası ile yargılanan
bir kişi olması nedeniyle,bu savunma anlayışını benimsemiş değildir. Yukarıda
da belirttiğimiz gibi,çok uzun yıllar öncesine dayanan bir anlayışın güncelleştirilmiş
bir çerçevesi ile karşı karşıya bulunmaktayız
Kaldı ki, müvekkilimiz yaptığı
savunmalarda soyut, muğlak ifadelerle yetinmeyip ayrıntılı açıklamalarla,sorunun
hem tarihsel ve hem de güncel boyutlarını yorumlayarak ,sorunun nedenlerini,çatışmalı
ortamın başlama sebeplerini ve kendisinin bundaki rolünü büyük bir samimiyet
esprisi içinde açıklamış ve bundan sonra oynamak istediği rolü de yine
ayrıntılarıyla belirtmiş bulunmaktadır
Dolayısıyla müvekkilimizin
Türkiye’nin bu en temel sorununa ve buna bağlı olarak diğer bütün yapısal
sorunlarına da gerçekçi ve uygulanabilir bir çözüm modeli biçiminde
formüle ettiği ve savunmalarında ayrıntılı olarak açıkladığı Demokratik
Cumhuriyet çözüm projesinin ne kadar önceden düşünüldüğü, üzerinde çalışıldığı
buradan da anlaşılmış bulunmaktadır. Başka bir çok nedenin yanı sıra buradan
da müvekkilimizin salt idam cezası ile yargılanması nedenine dayanmadığı
anlaşılmış olmaktadır.
İlk savunmamızda da bazı
belgelere dayanarak ayrıntılı biçimde sunmaya çalıştığımız bilgilerin ve
ilk duruşma döneminde müvekkilimizin yaptığı ayrıntılı savunma yine bunlarla
birlikte karar duruşmasının bitiminden sonraki dönemden bu güne kadar müvekkilimizce
yapılan çeşitli açıklamalar birlikte ele alındığında görüleceği gibi müvekkilimiz
savunma anlayışı çizgisinde son derece samimidir. Yerel mahkemenin aksi
yöndeki değerlendirmesi belirtmeye çalıştığımız tüm bu verilerin göz önüne
alınmaması sonucuna dayanmıştır.
Şu hususu tekrar tekrar belirtmek
istiyoruz. Müvekkilimiz A. Öcalan birçok nedenle ağırlaşmış bulunan
Kürt sorunu kapsamında Türkiye’de yeni bir başlangıç yapmıştır. Hem devletin
hem toplumun ve hem de içinde bulunduğumuz bu zaman diliminde Türkiye’nin
uluslar arası ilişkilerinin giderek artmakta olduğu bir dönemde Türkiye’nin
müttefiklerinin de kayıtsız kalmadıkları açıkça belli olan bu yeni dönemin
daha da somut gelişmelere sahne olması için müvekkilimizin bu tarihsel
çabasının önemine uygun anlaşılması gerekmektedir.
Sayın Mahkeme başkanı ve
değerli üyeler;
Kısaca belirtmeye çalıştığımız
bu nedenlerden dolayı, müvekkilimiz aleyhine kurulacak kararla birlikte,
TCK 59. Maddesinin uygulanmasının koşullarının hem maddi hem manevi unsurları
açısından oluştuğu kanısındayız. Türkiye’nin, yüzyılın sonunda
yakaladığı bu büyük tarihsel fırsatın, bu dava kapsamında iyi kullanılması
gerektiği görüşündeyiz.
Siz saygıdeğer yargıçlar,
hukukun ve onun uygulayıcılarının, toplumsal barışa, gerçek adalete yol
açacak bir gelişmenin, vereceğiniz kararla birlikte büyük destekçileri
olmak gibi, son derece önemli ve onurlu , adil bir kararı vermekle karşı
karşıyasınız.
Vereceğiniz karar, toplumu
ve devleti derinden sarsan, bir bütün olarak Türkiye’nin geleceğini belirleyecek
olan bir sorunun, müvekkilimiz şahsında çözümü veya çözümsüzlüğü gibi,
son derece önemli sonuçlara yol açacaktır.
Müvekkilimiz şahsında yaşanan
şiddet ve çatışma ortamının, doğrudan veya dolaylı olarak, bir çok insan
için ne kadar büyük acılara yol açtığı,şüphesiz bilinmektedir. Fakat,tarihin
önümüze koyduğu bu büyük fırsat iyi değerlendirildiğinde, çekilen acıların
gerçek karşılıkları verilmiş olacaktır. Yaşanan bütün bu trajik olayların
bir daha asla tekrarlanmaması için, bu tarihsel şansın iyi yorumlanması
ve ders çıkarılması gerekmektedir. Acılara gerçekten son verilmesinin
yolu,yeni acılara yol açmaktan değil,bütün sorunlarını barış kardeşlik
ve demokrasi anlayışı içinde gerçekçi ve uygar biçimde ele alarak çözmekten
geçmektedir.
Bugün içinde bulunduğumuz
koşullarda,toplumsal acıları dindirmenin, kamu vicdanını rahatlatmanın
yolu, bu ülkede yaşayan herkesin bütün hak ve özgürlüklerden eşit ve adil
biçimde yararlanabildiği, kardeşçe bir yaşayışın bu topraklarda da egemen
olduğu bir yaşam biçimini kurmaktan geçmektedir.
Türkiye’nin bütün yapısal
problemlerini, doğrudan veya dolaylı etkileyen bir sorunlar yumağının,
müvekkilimiz şahsında giderek olgunlaşan bir çözüm olanağına kavuştuğu
bir süreçte, müvekkilimizin idam edilecek olmasının yaratacağı çok yönlü
olumsuzlukların, ulaşılma koşulları çok zor olan bu olumlu sürecin,
tümüyle tersine dönmesine yol açacaktır. Bu, objektif olarak bakıldığında
görülebilecek kadar açık bir husustur.
Dolayısıyla, hukuk metinlerinin
dar kalıpları içerisinde kalarak verilecek bir karar, belki mevcut yasal
düzenlemelere uygun olacaktır ama, devlet toplum ve ülke geleceği
açısından açıklanması zor bir karar olacaktır. Bu nedenle , ağır duygusal
ortamın olumsuz ve geçici etkilerine açık bir karar yerine, bu ülkede barış
ve kardeşçe bir arada yaşamanın tesisine hizmet edecek bir karar vermenizi
dileriz. Saygılarımızla. 21.10.1999
DOSYADA VEKALETİ BULUNAN
103 AVUKAT ADINA;
Av. Ercan KANAR
Av. Niyazi Bulgan Av. İrfan
Dündar
Av. Hamza YILMAZ
Av. Kemal BİLGİÇ Av. Doğan ERBAŞ
EKLER :
1) Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin 9 Haziran l998 tarihli İNCAL Davasına ait karar
örneği
2) Yargıtay 9.Ceza
Dairesi’nin l998/2987 Esas, l999/894 Karar No’lu Bozma İlamı
3) Yargıtay
9.Ceza Dairesi’nin l998/3054 Esas, l999/l509
Karar No’lu Bozma İlamı
4) 26.11.1998 tarihli
dönemin Adalet Bakanı Hasan DENİZKURDU İmzalı, İtalyan Adalet Bakanı
Oliviero DILIBERTO’ya yazılan özel mektup. ( Müvekkilimizle
ilgili olarak,ölüm cezasının fiilen uygulanmadığı gibi,yasalardan çıkarılması
yönünde yapılan hazırlıklardan söz edilmektedir.)
5) Güney Afrika Yargıtay
Mahkemesi’nin “EBRAHİM” Davası Kararının örneği
6) Ankara 8.Ağır
Ceza Mahkemesi’nin l999/242 Esas Sayılı Dosyasının İddianamesi.
7) Roma İstinaf Mahkemesi’nin
Müvekkilin Siyasi Sığınma Başvurusunun kabul edildiğine dair 01.10.l999
tarihli kararının Türkçe,İngilizce ve İtalyanca örnekleri
8) Müvekkilimiz Abdullah
ÖCALAN tarafından yapılan çeşitli basın açıklamalarının ve yine Müvekkilimizce
Örgüte yönelik yapılan çeşitli yazışmaların örnekleri
9) CMUK md.253/3 gereğince
yaptığımız savunma çervesinde, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun emsal teşkil
edecek 07.02.l994 tarih ve 3/8-35 karar sayılı karar örneğinin sureti
10) ” İmralı
Kapalı Ceza ve Tutukevi İç Yönetmeliğinin” iptali amacıyla ve yürütmenin
durdurulması istemli olarak Danıştay 10.Dairesinin 1999/2568 Esasında kayıtlı
davaya ilişkin evrak sureti.
|