Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
TBMM KARARI
ÖNERGE METİNLERİ
ÖNERGE GÖRÜŞMELERİ (2)
RAPOR GÖRÜŞMELERİ (1)
RAPOR GÖRÜŞMELERİ (2)
YÜCE DİVAN'A SEVKEDİLENLER
YÜCE DİVAN

YÜCE DİVAN'A SEVKEDİLENLER...
Ersümer ve Çakan hakkındaki önergelerin görüşülmesi... (1)
9 Aralık 2003
 
Enerji ve Tabiî Kaynaklar eski Bakanları Mustafa Cumhur Ersümer ile Zeki Çakan'ın Yüce Divan'a sevk kararı...
 

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) İstanbul Milletvekili Hüseyin Besli ve 63 milletvekili ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Samsun Milletvekili Haluk Koç ve 55 milletvekili tarafından TBMM Başkanlığına verilen önergeler, TBMM Genel Kurulu'nun 9 Aralık 2003 tarihli 25. Birleşiminde birleştirilerek görüşüldü. 11 ret oyuna karşılık 418 oy ile Soruşturma Komisyonu Kuruldu.
 

AKP İstanbul Milletvekili Hüseyin Besli ve 63 milletvekili ile CHP Samsun Milletvekili Haluk Koç ve 55 milletvekilinin, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Eski Bakanları Mustafa Cumhur Ersümer ve Zeki Çakan haklarında Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergelerinin, TBMM Genel Kurul'u görüşmeleri şöyle:
(9 Aralık 2003 - 22 Dönem 2. Yasama Yılı 25. Birleşim)

BAŞKAN (Başkanvekili Sadık YAKUT) - Bu görüşmede, sırasıyla, önergeleri verenlerden ilk imza sahiplerine veya onların göstereceği bir diğer imza sahibine, şahısları adına üç üyeye ve son olarak da haklarında soruşturma istenmiş bulunan Enerji ve Tabiî Kaynaklar eski Bakanları Mustafa Cumhur Ersümer ve Zeki Çakan'a söz verilecektir.

Konuşma süreleri 10'ar dakikadır.

Meclis soruşturma önergeleri, Genel Kurulun 18.11.2003 tarihli 19 uncu ve 4.12.2003 tarihli 24 üncü Birleşimlerinde okunmuş ve bastırılarak sayın üyelere dağıtılmıştır. Bu nedenle, soruşturma önergelerini tekrar okutmuyorum.

Şahısları adına söz alan sayın milletvekillerinin isimlerini okuyorum: Niğde Milletvekili Erdoğan Özegen, İzmir Milletvekili Nükhet Hotar Göksel, İstanbul Milletvekili Hasan Aydın, Tokat Milletvekili İbrahim Çakmak, Samsun Milletvekili Mustafa Demir.

Şimdi, ilk söz, (9/4) esas numaralı önerge için, önerge sahibi, Ordu Milletvekili Sayın Enver Yılmaz’a aittir.

Buyurun Sayın Yılmaz. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Konuşma süreniz 10 dakikadır.

ENVER YILMAZ (Ordu) - Yüce Meclisimizin Sayın Başkanı ve değerli üyeleri; 1997-2002 döneminde ülkemizin yönetiminde görev alan bazı sayın bakanlar hakkında verilmiş bulunan soruşturma önergesinde imzası bulunan milletvekillerinden biri olarak söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi, tekrar, saygıyla selamlıyorum.

Bilindiği üzere, yolsuzlukların sebeplerinin, sosyal ve ekonomik boyutlarının araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis araştırması komisyonu tarafından düzenlenen raporlarda, belirtilen dönemlerde görev yapan sayın bakanların işlem ve icraatları ayrıntılı olarak açıklanmış ve sorumlulukları ortaya konulmuştur; ancak, aradan geçen zaman zarfında, söz konusu komisyon çalışmalarından bağımsız olarak, devlet örgüt yapısı içerisinde bulunan denetim birimlerinin de çalışma ve raporları, hepimizin malumudur.

Bu çalışmalar, kamuoyunda ve basında yer alan, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu, Hazine Müsteşarlığı, KİT Komisyonunca düzenlenen “Enerji Fiyatlarının Dünya Seviyesine İndirilmesi ve Kamu Yükümlülüklerinin Asgarî Düzeye Düşürülmesi İçin Temel Strateji” isimli raporlardır.

Bilinen adı Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu olan, Türkiye Büyük Millet Meclisi yolsuzlukların sebepleri, sosyal ve ekonomik boyutlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulun Meclis Araştırması Komisyonu raporunda soruşturma önergemize muhatap olan Enerji ve Tabiî Kaynaklar eski Bakanı Sayın Cumhur Ersümer'in, ülke menfaatlarını zarara uğratacak uygulamalarından, öncelikle, doğalgaz konusuna değinmek istiyorum.

Hazine Müsteşarlığı raporlarına göre, 2003-2019 yılları arasında, garantili elektrik alım sözleşmeleri sebebiyle toplam 70 milyar dolar, doğalgaz ithalatı sebebiyle de asgarî 90 milyar dolar olmak üzere, kamunun, toplam, asgarî 160 milyar dolar tutarında ödeme yapacağı tahmin edilmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; doğalgaz alım anlaşmalarında, alım garantisi anlamına gelen "al ya da öde" yönteminin uygulanması, bu anlaşmalar kapsamında saptanan fiyat formülünün daha sonra usulsüz olarak Türkiye aleyhine değiştirilmesi, Mavi Akım hattının Samsun-Ankara bölümünün ihalesiz olarak OHS Konsorsiyumuna verilmesi ve bu işin benzer işlere göre yaklaşık 75 000 000 dolar daha pahalı yaptırılmasına neden olunması -ki, Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesince, bu miktar, 60 000 000 dolar olarak da kesinleşmiştir- doğalgaz çevrim santrallarına gaz verilememesi halinde yüksek ceza ödenmesi öngörülmesine karşılık, Rusya'nın doğalgaz sağlayamaması halinde, bu cezaların Rus tarafına yansıtılmaması sonucu kamu zararına yol açılması... Yine, 1999 yılı son ayı ile 2000 yılının ilk dört ayında, Rusya tarafının yeterli gazı sağlayamadığı gerekçesiyle, doğalgazda yap -işlet - devret modeline göre üretim yapan enerji santrallarına 117 000 000 dolar ödeme yapılmasına rağmen, bu nedenle Rusya'dan herhangi bir ceza talebinde de bulunulamamıştır.

Öte yandan, doğalgaz sözleşmeleri kapsamında, batı hattından alınan doğalgazla ilgili olarak yapılan ikinci fiyat revizyonu sonucu, Türkiye aleyhine, önce yüzde 25, daha sonra da 3 dolar/1 000 metreküp fiyat artışına neden olunmuştur. Ayrıca, Rusya tarafının yükümlülüklerini yerine getirmemesi sonucu doğan yaklaşık 13 500 000 dolar alacağımızdan vazgeçilerek, ülkemiz menfaatları korunmamıştır. Bu durumda, Rusya tarafının, bu revizyondan fevkalade avantajlı çıktığı, bu revizyonu imzalayan dönemin Genel Müdürünün ve Doğalgaz Daire Başkanının, sözleşmede öngörülmüş olan BOTAŞ Yönetim Kurulundan yetki alma şartına uymadan bu işlemleri yapmış olduklarının anlaşıldığı ve bu konuların Bakanlığın bilgisi dahilinde olduğu da tespit edilmiştir. Nitekim, geçtiğimiz günlerde, Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen ceza davası sonuçlanmış ve BOTAŞ'ın o zamanki yöneticileri, Mavi Akım hattının Samsun - Ankara bölümüyle ilgili olarak devleti yaklaşık 60 000 000 dolar zarara uğrattıkları gerekçesiyle, hapis cezasına çarptırılmışlardır.

Şimdi sormak gerekir: Daha henüz işin ihalesi yapılmadan, işi hangi firmanın alacağı önceden belirlenirken, bunda ilgili bakanın dahlinin, katılımının veya en azından haberinin olmaması mümkün müdür? Haberi yoksa, Bakanlık, BOTAŞ üzerindeki gözetimini nasıl yapmıştır ki, bu yolsuzluk meydana gelmiştir? Genel kanaat, Sayın Cumhur Ersümer'in de, en azından BOTAŞ yöneticileri kadar bu olaylarla ilgisinin ve talimat şeklinde tezahür eden dahlinin olduğu, dolayısıyla, görevini kötüye kullandığı yönündedir.

Yine, Hazine Müsteşarlığı raporlarına göre, elektrikte alım garantili sözleşmeler kamunun yükümlülüğünde olduğu sürece finansman açıklarının kaçınılmazlığı ortadadır. 2003 - 2019 döneminde, toplam 19 milyar dolar fazla ödeme yapılacağı aşikârdır. Ayrıca, doğalgaz arz fazlası nedeniyle de, al ya da öde kapsamında, söz konusu dönemde toplam 14 milyar dolar tutarında ilave yük getirecektir. Yani, elektrik ve doğalgaz için, onyedi yıllık dönemde, finansman açıklarının karşılanması nedeniyle, Hazinenin toplam 33 milyar dolar fazla ödeme yapması gerekeceği de ortadadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ikinci olarak değinmek istediğim husus ise, bir yönüyle doğalgaz anlaşmalarıyla doğrudan ilgili olan, bir yönüyle de doğalgazdan bağımsız olan enerji santralları ve diğer enerji politikalarıdır. Doğalgaz anlaşmalarının ihtiyacın üzerinde miktarlarda bağıtlanması nedeniyle gaz fazlasının doğalgaz santrallarında tüketilmesi yaklaşımı, bugün gelinen noktada, ihtiyacımız olmayan elektrik enerjisinin yüksek fiyatlarla alınması sonucunu doğurmuştur. Doğalgaz santrallarının yaygınlığı, doğalgaz yönünden ağırlıklı olarak tek bir ülkeye, Rusya'ya bağımlılığın yanında, dövize dayalı ve pahalı olması nedeniyle de önemli sorunları beraberinde getirmiştir. Nitekim, 1993 yılından itibaren ve özellikle doğalgaz ve doğalgaza dayalı enerji santralları politikalarıyla ilgili olarak, 1999 yılında, Devlet Planlama Teşkilatı, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığını ağır bir biçimde eleştirmiş ve gerekli uyarılarda bulunmuştur. Buna rağmen, Bakanlık bildiğini okumuş ve eleştirileri dikkate almadığı gibi, adı geçen kurulu muaheze etmiştir. Örneğin, Devlet Planlama Teşkilatı, 30 Haziran 1999 tarihinde, Bakanlıkça enerji planlaması çalışmalarının ciddiyetle yapılmadığı, Bakanlık listelerinde yer alan birçok projenin değerlendirmeye alınmasının mümkün olmadığı, kısacası, elektrik enerjisi tüketim tahminleri ile doğalgaz ihtiyaç tahminlerinin hayalî olarak yükseltildiğini belirtmiştir. Yine, benzer ikaz ve tenkitler, Devlet Planlama Teşkilatınca 20 Eylül 2000 tarihinde de yapılmıştır.

Dünya Enerji Ajansı, Dünya Bankası ve büyük enerji şirketleri, 2000 yılı itibariyle, 2010 yılı için Türkiye'nin doğalgaz ihtiyacını 35 milyar metreküp civarında tahmin etmişlerdir. “Mavi Akım” olarak isimlendirilen anlaşmaya göre, ülkemize, 2001 yılında 2 milyar metreküple başlamak üzere, yıllar içinde giderek artan bir biçimde, 2008'de 16 milyar metreküp gazın transferi amaçlanmıştır. Türkiye'nin enerji ve buna bağlı gaz talebinin yüksek hesaplanması, plansız olarak santral inşaat taahhüdüne girilmesi, buna bağlı olarak, kısıtlı kaynakların gereksiz ya da gereğinden fazla yatırımlara yönlendirilmesi, devlet adına gaz temin taahhüdünde bulunulması nedenleriyle, bu anlaşma yapılırken, Türkiye'nin temel stratejik çıkarlarının gözönüne alınmadığını söylemek mümkündür. Bu çerçevede, doğalgazla çalışan yap-işlet-devret modeli pahalı enerji santralları ortadayken, yap-işlet modeliyle, yine doğalgaza dayalı, dolayısıyla, dışa bağımlı santrallar kurulması, özellikle bunların enerji arz ve talep durumu dikkate alınmadan gerçekleştirilmesi, yanlış enerji politikalarına örneklerdir.

2003 yılı içinde faaliyete geçmesi beklenen söz konusu santrallar için Gebze'ye başvurunun yapılması, daha sonra bu santral için bir süre yer aranması ve nihayet Bulgaristan'dan enerji ithalatı gerçekleştirilmesinin yanı sıra, Bursa Doğalgaz Santralı ile Trakya bölgesindeki Ambarlı, Hamitabat ve özel sektöre ait Unimar Trakya şirketlerinin doğalgaz santralları nedeniyle enerji arzı sorunları bulunmasına rağmen, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının politikaları gözden geçirilmemiş ve defalarca uyarı da yapılmıştır. Diğer bir ifadeyle, Kırklareli Doğalgaz Santralının yapımı, Bakanlığın bir plan veya projesinin sonucu değil, yapımcı firma talebinin karşılanmasına yöneliktir. Buna rağmen, dönemin Sayın Bakanı tarafından 11.9.1998 tarihinde şirketle imtiyaz sözleşmesi imzalanmıştır.

Mevcut doğalgaz santrallarında gerçekleştirilen üretim sonucunda, Türkiye elektrik enerjisi üretiminde doğalgazın payı yüzde 50 seviyelerinin de üzerine çıkmış durumdadır. Buna paralel olarak, ülkemiz kaynaklarına dayalı olarak üretilen elektrik enerjisinde de yerli linyit kömürü ile su kaynaklarının paydası sürekli olarak düşüş göstermiştir.

Başta DPT olmak üzere, enerji konusunda uzman veya görevli kuruluşlar TEK, TEAŞ, TEDAŞ, DSİ, Elektrik İşleri Etüt İdaresi, Hazine Müsteşarlığı tarafından defalarca dile getirilen uyarı ve önerilere rağmen, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığınca bu uyarı ve öneriler dikkate alınmamış, aksine, anılan kuruluşlar söz konusu uyarılarından ötürü de eleştirilmiştir. Ancak, ülkemizin enerji ve doğalgaz arz-talep dengesi açısından içinde bulunduğu nokta, başta DPT olmak üzere, söz konusu kurum ve kuruluşların öngördüğü tabloyla bire bir de örtüşmektedir. Örneğin, Mavi Akım Projesinden 2000 yılında gaz alınacağı belirtilmekte ve buna dayalı olarak santral projelerine yer verildiği görülmektedir. Halbuki, Mavi Akım Projesinin, bugün gelinen noktada, anılan tarihte bitirilmesi mümkün görülmemektedir. Bu nedenle, bu projenin yeni santral planlaması ve gaz projeksiyonları çerçevesinde yeniden planlanmasında yarar mütalaa edilmektedir denilmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Yılmaz, konuşmanızı tamamlayabilir misiniz.

Buyurun.

ENVER YILMAZ (Devamla) - Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığına bağlı BOTAŞ Genel Müdürlüğü çalışmasında yer alan benzer çelişkiler bu kuruluş ile Bakanlık arasındaki koordinasyon eksikliğini açıkça göstermektedir.

Çok enteresan bir örnek vermek istiyorum. Çanakkale Santralı Bakanlık listelerinde 700 megavat alınmışken, kuruluşun çalışmasında 1 400 megavat gözükmekte ve bu oranda gaz temini planlanmış bulunmaktadır. TEAŞ Genel Müdürlüğü tarafından metropol alanı içinde tesisi mümkün görülmeyen 700 megavat gücündeki Silivri Projesi, kuruluşun çalışmasında yer almaktadır. Bakanlık listesinde yer almayan 700 megavat gücündeki Eskişehir Santralı 2004 yılında devreye girmek üzere BOTAŞ çalışmasında yer almaktadır. Bakanlık listesinde 2008 yılında devreye girmek üzere yer alan 356 megavat gücündeki İzmit Santralı BOTAŞ çalışmasında yer almamakta, buna karşılık, BOTAŞ çalışmasında 2008 yılında devreye girmek üzere yer alan bir başka İzmit Santralı Projesi de Bakanlık listesinde yer almamaktadır.

Mevcut uygulamaların sürdürülmesi halinde, gelecekte, bitmiş olduğu halde gaz temin edilemeyen veya gaz hazır olduğu halde henüz bitmemiş olan proje uygulamalarıyla karşılaşma riskinin oldukça fazla olduğu anlaşılmakta, santrallar zamanında bitirildiği halde gaz temin edilememekte, gaz temin edildiği halde kullanıcı santralın tamamlanamaması halinde tüketilmeyen gazın bedelinin ödenmesi durumuyla karşı karşıya kalınmaktadır.

1998 yılında yaşanan global krizin bazı Uzakdoğu ülkelerinin enerji sektörü üzerindeki etkileri dikkate alındığında, benzer bir kriz anında rekabet ortamından uzak ve yüksek oranda enerji alım garantisi verilen projelerin ithal girdi oranının gittikçe arttığı ülkemiz enerji sektörü içinde tehlike oluşturacağı uyarıları yapılmış; fakat, o dönemin Bakanlığı tarafından dikkate alınmamıştır. Nitekim, 1999 yılında yapılan bu uyarılar neticesinde, 2001 yılındaki kriz de gerçekleşmiştir.

Değerli arkadaşlar, Iğdır Projesi, Kırklareli Projesi olarak da dosyalarda gözüken problemlere değinmek istemiyorum süremizin sınırlılığı açısından. Bugün, günümüzde yansımasını hep beraber gördüğümüz ÇEAŞ ve Kepez Elektrik uygulamalarıyla ilgili birkaç kelime konuşmak istiyorum. 1993 yılında yönetimin değişmesinden itibaren, görevlendirme sözleşmesi hükümlerine aykırı pek çok eylem ve işlemleri olmasına ve bu konularda Sermaye Piyasası Kanunu uyarılarına rağmen devam eden problemlerin çözümü konusunda Bakanlıkça gerekli girişimlerde bulunulmamıştır. 1998 yılında ÇEAŞ ve Kepez şirketleriyle imzalanan görev verme sözleşmelerinin ardından, anılan şirketlerle, 9.3.1998 tarihinde imtiyaz sözleşmesi imzalanması ve yine, 1998 yılında, işletme hakkı devir sözleşmesi imzalanması sırasında pek çok konu -kamulaştırılan gayrimenkullerin Hazine adına tescilinin yapılmaması gibi- çözüme kavuşturulabilecekken, bunlar yapılmamış ve bugünkü, kamuoyumuzun bildiği problemlere zemin hazırlanmıştır...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Yılmaz, toparlar mısınız.

ENVER YILMAZ (Devamla) - Az kaldı Sayın Başkan, bitiriyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yukarıda hızlıca izah ettiğimiz şekliyle, gerek yolsuzlukları araştırma komisyonu raporlarında gerek Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu raporlarında gerek Hazine Müsteşarlığının uyarılarında, BOTAŞ'ın yazılarında, Elektrik İşleri Etüt İdaresinin yazılarında, Sayın Cumhur Ersümer'in, görevini gereği gibi yerine getirmediği, ilgili kurum ve kuruluşların uyarılarını dikkate almayarak kamuyu zarara uğrattığı anlaşıldığından, talebimiz doğrultusunda, Türk Ceza Kanununun 230 uncu ve 240 ıncı maddeleri uyarınca, haklarında Anayasanın 100 üncü, İçtüzüğün 107 nci maddesi gereğince Meclis soruşturması açılması için talepte bulunduk. Karar, Yüce Heyetimizindir.

Saygılar sunuyorum; teşekkür ediyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Yılmaz.

(9/7) esas numaralı önerge sahiplerinden İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Kılıçdaroğlu, konuşma süreniz 10 dakikadır.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (İstanbul) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Yüce Divana giden bakan sayısı 12 ve ilk soruşturma komisyonu da 26 Ocak 1928 yılında kuruluyor. O dönem, Yavuz Zırhlısının onarımı dolayısıyla kamuoyuna yansıyan olaylar Parlamentoda gündeme getiriliyor ve Parlamentoda bir bakan ve bir milletvekili, yargılanmak üzere, Yüce Divana gönderiliyor ve her ikisi de Yüce Divanda mahkûm oluyor.

1920'lerin, 1923'lerin Parlamentosuna baktığınızda, o Parlamentonun, Ulusal Kurtuluş Savaşını veren, yorgun, ama, onurlu bir Parlamento olduğunu görüyoruz. Kendileri, üzerlerine düşen her türlü şaibeyi rahatlıkla soruşturan ve olayların üzerine yüreklilikle giden bir Parlamento. Bu Parlamento, Türkiye Cumhuriyeti Halkının gönlüne taht kuran bir Parlamentodur.

Çokpartili demokratik rejime geçtikten sonra, Parlamentonun daha gelişmesi, toplumda daha da saygınlık kazanması gerekirken, süratle ivme kaybettiğini, halkın Parlamentoya olan güveninin büyük ölçüde yitirildiğini görüyoruz. Özellikle 1980 sonrası, Parlamentonun, bir çamaşır makinesi gibi, birbirini aklayan bir mekanizmalar zincirini gündeme getirdiğini görüyoruz ve kamuoyu yoklamalarında "en çok güvenilen, itibar edilen kurum hangisidir" denildiği zaman, Parlamentonun, maalesef, son sıralarda yer aldığını görüyoruz.

Bu yeni yasama döneminde, Parlamentonun, yine, saygınlık kazanması, itibar kazanmasını istiyorsak, halkın gözünde "evet, bu Parlamento, kendi üzerine düşen şaibeleri ortadan kaldırabilecek yüreklilikte bir Parlamentodur" diyebiliyorsak, biz, bir sistem kurmalıyız. Soruşturma komisyonları kurmak marifet değildir arkadaşlar. Marifet, yolsuzlukları engelleyebilecek mekanizmaları kurmaktır, o mekanizmaları harekete geçirmektir, parlamentere saygınlık kazandıracak yasaları süratle Parlamentodan geçirmektir.

İmar Kanunuyla ilgili düzenlemeler, sanıyorum, önümüzdeki haftalarda Genel Kurula inecektir ve orada göreceksiniz ki, Türkiye Cumhuriyetinde bir bankada yapılan yolsuzlukları, hırsızlıkları, belki içimiz burkularak, belki biraz hayrete kapılarak, belki de yahu bunlar da olur mu diyerek göreceğiz. Neden; çünkü, sistemi kuramadığımız için. Eğer biz sistemi kurabilirsek, yolsuzlukla mücadele konusunda çok daha sağlıklı, çok daha yürekli adımlar atmış olabiliriz. Örneğin, bizim bir milletvekilimizin, Sayın Algan Hacaloğlu'nun, siyasî ahlak yasasıyla ilgili teklifi var. Bu siyasî ahlak yasası, uzun süredir komisyonlarda bekliyor. Niçin Genel Kurula inmiyor; hükümet, niçin bu yasaya sahip çıkmıyor? Eğer bu yasalara sahip çıkılırsa, Parlamentonun saygınlığını geri kazandırmış oluruz.

Değerli milletvekilleri, önümüzde tartıştığımız konu, gerçekten, çok önemli bir konu. Benden önce konuşan arkadaşımız pek çok soruna dikkat çekti. Ben, sadece, birkaç konuya dikkatinizi çekeceğim; çünkü, sürem oldukça sınırlı.

Doğalgaz enerji santrallarıyla ilgili olarak, 1999 yılında, Devlet Planlama Teşkilatı, hükümeti açıkça uyarıyor. İzninizle, o bölümü aynen okumak istiyorum.

"Müsteşarlığımızca yapılan çalışmada 2005 yılı itibariyle elektrik enerji sektöründe yaklaşık 15 milyar metreküp doğalgaz ihtiyacı gözükmesine karşılık, BOTAŞ Genel Müdürlüğü tarafından 2005 yılı için aynı amaçla 30 milyar metreküp gazın tüketilmesinin planlandığı -düşünün, 15 milyar, 30 milyar; yüzde 100- ve buna göre gaz alım bağlantılarına gidildiği görülmektedir. Bu durumda, 2005 yılında yine yaklaşık 15 milyar metreküp gazın ihtiyaç olmaması nedeniyle tüketilemeyeceği ve bedelinin, al veya öde şeklinde anlaşmalar gereğince ödenmek durumunda kalınacağı, gazın tüketilmek istenmesi halinde de gereksiz santral yatırımlarına girileceği anlaşılmaktadır. Bu nedenle, BOTAŞ Genel Müdürlüğü tarafından ortaya konulmuş olan tablonun gözden geçirilerek, ihtiyaç olmayan santral projelerinin listelerden çıkarılmasında, buradan hareketle yıllar itibariyle ülkemiz doğalgaz ihtiyacının, konut ve sanayi sektörlerinin ihtiyaçları da dikkate alınarak gerçekçi bir şekilde belirlenmesinde ve doğalgaz alım anlaşmaları ile iletim ve dağıtım projelerinin buna göre planlanmasında ve yapılmasında ülkemizin menfaatının bulunduğu, aksi takdirde, sağlıksız gözüken doğalgaz planlama çalışmalarının gelecekte ekonomiye ciddî bir yük getireceği anlaşılmaktadır."

Sadece bu müsteşar mı söyledi; hayır. Bu müsteşar görevden alındı, hükümet bir başka DPT müsteşarı atadı. O da, 20 Eylül 2000 tarihinde, aynı şekilde, dönemin hükümetini tekrar uyarıyor "Yapmayın, yanlış yapıyorsunuz, yüksek bedeller koyuyorsunuz, yüksek tahminler yapıyorsunuz, al veya öde anlaşmaları yapıyorsunuz ve bu ülkenin tüyü bitmemiş yetiminin hakkını siz çarçur ediyorsunuz." Ne oluyor; hiçbir şey olmuyor.

Şöyle bir liste var; Yolsuzlukları Araştırma Komisyonumuzun raporuna bu liste ekli. Burada, yapılan tahminler var. Bu tahminlerin tümü, DPT'nin yaptığı tahminlerin neredeyse yüzde 100 daha fazlası. Sadece, DPT ile BOTAŞ'ın yaptığı tahminler mi böyle; hayır. Bizim tüketebileceğimiz enerji miktarını gösteren, Dünya Enerji Ajansının yaptığı tahmin var. Örneğin, Dünya Enerji Ajansı, 2010 yılında Türkiye'nin 35 milyar metreküp doğalgaz tüketeceğini öngörürken, BOTAŞ'ın öngördüğü miktar yaklaşık 55 milyar metreküp.

Değerli arkadaşlar, şimdi, al ya da öde... Yüksek bedel belirliyorsunuz, yüksek kapasite belirliyorsunuz, sözleşme yapıyorsunuz, tüketemiyorsunuz. Tüketemeyince, Türkiye iki türlü zarara uğruyor; tüketemediğiniz doğalgaz yine Rusya'da kalıyor, tüketemediğiniz miktarın fiyatını siz buradan ödemeye başlıyorsunuz. Bunun adı da sorumlu yönetim olabilir mi; bunun adı sorumlu yönetim olamaz.

Ben, yine size Hazine Müsteşarlığı raporundan bir bölüm okumak istiyorum: "Doğalgaz arz fazlası dolayısıyla al ya da öde şartı kapsamında ve yüksek fiyatlı, garantili elektrik alımı anlaşmaları nedeniyle Hazinece 2002-2019 dönemlerinde üstlenilecek toplam maliyet 32 169 000 000 dolardır."

Yine, aynı şekilde, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulunun raporları var. Uzun, oldukça kapsamlı bir rapor olmakla beraber -bu rapor, Yolsuzlukları Araştırma Komisyonuna sonradan intikal eden bir rapor- oradaki sadece bir cümleyi okumak istiyorum: "Yap-işlet-devret, yap-işlet ve işletme hakkı devri projelerinde, kamu yararını gözetmeyen, hatalı ve usulsüz, çok sayıda işlem ve uygulama belirlenmiştir." Bunu da, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu söylüyor.

Bütün bunları yapıyoruz; sadece bunlarla kalsa, yine razıyız; iki ülke arasında fiyat revizyonları yapıyoruz. Yaptığımız fiyat revizyonlarının, Türkiye Cumhuriyetinin aleyhine gelişmeler sağladığını da unutmamanız gerekiyor değerli arkadaşlar. Oradan da, bir taraftan fiyat revizyonuyla daha yüksek fiyatlar öngörülürken, öbür taraftan da 13 235 780 dolarlık bir alacağımızdan tek taraflı vazgeçiyoruz. Diyeceksiniz ki, herhalde, BOTAŞ yetkilileri, bu fiyat revizyonunu yaparken, BOTAŞ Yönetim Kurulunun iznini alıp oraya gittiler; maalesef, BOTAŞ Yönetim Kurulunun da izni yok.

Şimdi, değerli arkadaşlar, Gama Gasprom bir gün geliyor, Turusgaz oluyor. Yaptığınız bir anlaşma var; 1996 yılında yaptığınız bir anlaşma var ve siz, o anlaşmayı, sahte bir evrakla -altını çizerek söylüyorum; sahte bir evrakla- 1998 yılında yeniden yazıyorsunuz. 1998 yılında yapıyorsunuz; ama, sanki 1996 yılında yapılmış gibi onu yeniden düzenliyorsunuz, altını imzalıyorsunuz; 1996 yılındaki anlaşmayı da yok ediyorsunuz; yani, hileli evrak düzenlemesi ve fiyat formülü değiştirilerek, Türkiye'nin, 387 000 000 dolar zararına yol açıyorsunuz. Bunun altında imzası olanların, herhalde, bu Parlamentoya ve yüce yargıya hesap vermeleri kadar doğal hiçbir şey olamaz.

Bir başka konuya geleyim; belki, çok hızlı gidiyoruz; ama, süre yetersizliği nedeniyle gitmek zorundayız. Mavi Akım Anlaşması yapıyorsunuz. Bakın, bu anlaşmada aynen şöyle bir ifade var: "Söz konusu doğalgaz boru hattı, Rusya Federasyonunun topraklarında ve Karadeniz'in altında RAO Gasprom tarafından, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında ise RAO Gasprom'un anainşaat şirketiyle Türk şirketlerinin oluşturacağı bir konsorsiyum tarafından inşa edilecektir."

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kılıçdaroğlu, toparlayabilir misiniz.

Buyurun.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (Devamla) - Hemen bağlıyorum Sayın Başkanım.

Doğal olanı, Rusya kendi ülkesinde yapacaktır, Türkiye de kendi ülkesinde yapacaktır; ama, sonra ne oluyor; Rus şirketi bir yazı yazıyor ve "Türkiye'de de şu konsorsiyum yapacaktır" diyor. Türkiye Cumhuriyeti, maalesef, buradan da beklenenin üzerinde bir zarara uğramış oluyor.

Size, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Uzmanı Sayın Sinan Oğan'ın bu projeyle ilgili söylediklerini aynen okuyorum: "Türkiye'nin çıkarlarına ters düşen böyle bir anlaşmanın imzalanması iki alternatifi gündeme getirmektedir. Anlaşmayı imzalayanlar ya çok cahildirler ya da işten bazı kişisel çıkarlar elde etmişlerdir." Bunu, ASAM'ın uzmanı söylüyor.

Değerli arkadaşlar, sadece bununla da kalmıyor. Samsun-Ankara doğalgaz boru hattında da bazı olaylar var. Burada, BOTAŞ Yönetim Kuruluna, bir firmaya projeyi yüzde 25 daha pahalıya yapın diye bir telkinde bulunulduğuna dair bir şikâyet geliyor. BOTAŞ Yönetim Kurulu karar alıyor ve bu şikâyeti Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığına gönderiyor ve "böyle bir şikâyet var, bunu soruşturun" diyor. Vakit almamak için yazıyı okuyamıyorum; ama, dönemin bakanı... Sorumlu bir bakan ne yapar; böyle bir iddia geliyor, iddiayı kim yapıyor; BOTAŞ Yönetim Kurulu yapıyor, bununla ilgili derhal soruşturma açması lazım. Sayın Bakanın verdiği yanıt: "Kanıtlama ve belgeleme olanağı bulunmayan dedikoduların dışında, ortada konuya ilişkin olarak somut hiçbir karar ve işlem mevcut değilken, incelenecek ve soruşturulacak bir hususun bulunmadığı...” Şayet incelenecek ve soruşturulacak bir husus varsa, o da, ilgili kuruluş olan BOTAŞ yetkililerinin, üzerlerine düşen yükümlülük ve sorumlulukları, görev bilinci içinde zamanında yerine getirmeden, iç sorunlarını Bakanlık makamına taşımalarıdır! Bakanlık makamına taşımış makamına taşımış "gel bunu soruştur" diyor "ben soruşturmam, siz bunlarla uğraşmayın" diyor.

Değerli arkadaşlar, bu kadar ciddî, önemli bir konu var. Bu belgeler, araştırma komisyonunun sınırlı zamanı ve sınırlı olanakları içinde ulaştığı belgeler. Sanıyorum, soruşturma komisyonu kurulursa, çok daha sağlıklı, ciddî sonuçlara ulaşılabilir. Ama, konuşmamın başında belirttiğim konuyu tekrar bir cümleyle vurgulamak istiyorum: Önemli olan, soruşturma komisyonları kurmak değil arkadaşlar, önemli olan, yolsuzluklara kapalı bir sistemi kurabilmektir. Onu kurabilecek olan da Yüce Parlamentodur.

Bu dilekle, hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Kılıçdaroğlu.

Şahsı adına, Niğde Milletvekili Erdoğan Özegen; buyurun.

Konuşma süreniz 10 dakikadır.

ERDOĞAN ÖZEGEN (Niğde) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; İstanbul Milletvekili Sayın Hüseyin Besli ve benim de içinde bulunduğum 63 milletvekilinin, Enerji ve Tabiî Kaynaklar eski Bakanları Mustafa Cumhur Ersümer ve Zeki Çakan haklarında Anayasanın 100 ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergemiz üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yolsuzluk kelimesi, özellikle son yıllarda ülkemizde 7'den 70'e herkesin ifade ettiği gibi, ülkemizin geleceğini karartan, ülkemizi iktisaden çökerten, millet olarak geleceğimizi yok eden kâbusa dönüşmüştür. Geçtiğimiz yıllarda yolsuzluk iddiaları gündemden düşmemesine rağmen, vatandaşımızın beklediği somut sonuçlar alınamamıştır. Öyle bir süreç yaşadık ki, her gün yeni bir isimle yapılan operasyonlara -şahin, atmaca, kartal, beyaz enerji, bufalo- artık, konulacak yeni bir isim bile bulunamamasına rağmen, bütün bu yapılanlar kamu vicdanını rahatlatmaya yetmemiştir. Bundan dolayıdır ki, 3 Kasım seçimlerinde, vatandaşımız, sandığa giderken bizlerden beklediği, yapanın yaptığının yanına kâr kalmayacağı, şeffaf, haklarını daha iyi koruyan bir parlamento oluşumu için oy vermiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; konuyla ilgili, diğer konuşmacı arkadaşlarımız birçok noktaya temas ettiler; ancak, araştırma komisyonu raporunda yer alan bazı hususları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Mavi Akım hattının ihalesiz olarak bir konsorsiyuma verilmesi sonucu, benzer işlere göre, yaklaşık 75 000 000 dolar daha pahalı yaptırılmasına sebebiyet verildiği vurgulanmaktadır.

Doğalgaz sözleşmelerinin uygulanmasında Rusya tarafının yükümlülüklerini yerine getirememesi sonucu doğan yaklaşık 14 000 000 dolar alacağımızdan vazgeçilerek, ülkemiz menfaatları korunamamıştır.

Yine, sözleşme gereği yapılan üçüncü fiyat düzenlemesi hakkı kullanılırken, fiyat indiriminin başvuru tarihinden itibaren başlatılması gözetilmeyerek, geriye dönük olarak, 166 000 000 doların ilgili şirketten tahsil edilemediği ifade edilmektedir.

Elektrik Enerjisi Fonundan, yap-işlet-devret santrallarına 126 000 000 dolar yedek yakıt telafi ödemesi yapılmıştır; ancak, bu ödeme için gerekli şartların oluşup oluşmadığının tespit edilmesi gerektiği ifade edilmektedir.

Çayırhan Termik Santralının -fiyatın belirlendiği enerji satış anlaşmasından sonra- devir işlemleri aşamasında, yaklaşık 63 000 000  dolar tutarındaki sarf malzemesinin bedelsiz olarak devredildiği ifade edilmektedir.

Aktaş Elektrik Şirketiyle, 1997 yılı sonunda yeniden imtiyaz sözleşmesi imzalanarak, daha önce zaten var olan kamu zararının, dava tarihi itibariyle ve faiziyle birlikte yaklaşık 1 milyar dolar gibi tahsili kuşkulu yüksek bir meblağa ulaşmasına seyirci kalındığı ifade edilmektedir.

Ilgın Termik Santralı ihalesinde, yapım sözleşmesinin sağlıklı belirlenememesinden dolayı doğan anlaşmazlığın çözümlenememesi nedeniyle sözleşmesi iptal edilen yapımcı şirketin, 300 000 000 dolar tazminat talebiyle, uluslararası tahkime başvurduğu vurgulanmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; aynı dönemde Devlet Su İşlerinde yapılan uygulamalara göz atacak olursak, bazı baraj inşaatlarında yüzde 400-696'lara varan keşif artışları olduğu, istisnasız bütün işlerde yüksek oranlarda keşif artışı olduğu, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün açıklama notunda, bazı projelere, 2002 yılında keşfi dolmadan, ilave keşif artışı verilmesinin sebeplerinin politik olduğu düşünülmektedir.

Dikkat çeken bir başka hususun ise, yüzde 30 üzeri keşif artışlarının temel, tünel ve mücbir sebeplerle verilmesi gerekirken, Proje ve İnşaat Daire Başkanlığında 57 işte, İçmesuyu ve Kanalizasyon Daire Başkanlığında 20 işte, Barajlar ve HES Daire Başkanlığında 56 işte yüksek oranda keşif artışı olduğu; keşif artışlarının bu kadar yüksek çıkmasının tek açıklamasının, işlerin projelerinin sağlıksız olduğu ve keşif artışı uygulamasının suiistimaliyle açıklanabileceği, yapılan bu uygulamayla bazı müteahhit firmalara ihalesiz olarak yüksek miktarlarda ilave iş verilmiş olduğu, keşif artış taleplerinin teknik zorunluluklardan kaynaklanmadığının en büyük göstergesi yüzde 30 üstü keşif artışlarının, çoğu işte işe başlandıktan hemen sonra yapılmasıdır. Eğer, bu keşif artışları kapsamındaki işler ihaleli olarak yapılmış olsaydı, ihaleli işlerin indirim oranlarının yüzde 40-50 civarında olduğu gözönüne alındığında, devletin en az 2 milyar dolar kazancı olacağının tespiti yapılmaktadır.

2886 sayılı Kanunda yüzde 30'dan sonraki keşif artışlarına olur verilmesindeki ana gerekçenin, ülke ekonomisine katkı yapacak, acilen bitirilmesine ihtiyaç duyulan projelerin yeniden ihale edilmesindeki zaman kayıplarını önlemek olduğu halde, yirmiiki yıldır bitirilemeyen işler olduğu gözönüne alındığında, keşif artışlarının amacına uygun olmadığının açık olduğu, mevcut bütçe ödenekleriyle işlerin zamanında bitirilmesinin söz konusu olmadığı, işlerin acilen bitirilmesine yönelik gerekçelerin bulunmadığı vurgulanmaktadır.

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü uygulamalarıyla ilgili olarak araştırma komisyonuna intikal eden bir diğer konu da, hükümetlerarası ikili işbirliği çerçevesinde kredili olarak yapımı ele alınan baraj ve HES projeleridir. Bu kapsamda, 29 adet baraj ve HES'in ihale yapılmaksızın firmalara verildiği, firmaların kendi buldukları yabancı ortak ve kredi kuruluşlarıyla baraj ve HES projelerinin yüklenicisi oldukları firmaların, önyeterliliğe benzer, iş deneyimi gibi hususlarda denetime tabi tutulmadığı, baraj deneyimi olmayan firmalara iş verildiği, işlerin Bakanlar Kurulu kararnamesine istinaden yapıldığı, kredilerin Hazine garantili olduğu, Hazine garantisi alındıktan sonra müteahhit firma ve ortaklarıyla pazarlık yapılarak birim fiyatların tespit edildiği, pazarlık usulüyle tespit edilen fiyatlarla mukayese edildiğinde Devlet Su İşlerinin fiyatlarının 2-3 katı olduğu görüldüğü, bazı işlere başlanıldığı, bazı işlere ise başlanılamadığı, ihale usulüyle yapılması halinde işlerin yarı fiyatına yapılabileceği, benzer uygulamanın sulama işlerinde de yapıldığı, Baziki ve Bozova sulamalarının bunlara örnek olduğu, sulama işlerindeki hektar maliyeti Devlet Su İşleri fiyatlarıyla 4 000 dolar iken bu işlerde 10 000 dolar olduğu, "ikili anlaşma" adı altında yapılan bu işlerin durdurulması ve iptal edilmesi gerektiği ifade edilmektedir.

Yine, ilgili komisyona intikal eden başka bir Devlet Su İşleri uygulaması da Aydın Çine Barajı inşaatıdır. İddialar arasında, işin ilk ihalesinin yüzde 51 tenzilatla bir inşaat firmasında kalmasına rağmen, ihalenin iptal edilerek, davet usulüyle yapılan ikinci ihalede işin çok düşük tenzilatlarla farklı bir firmaya verildiği; bu işte sözleşme ve şartnameye aykırı olarak yüksek keşif bedeli belirlendiği; mevcut devlet yolu değiştirilerek otoyol maliyetlerine yakın fiyatla yol yapım parası ödendiği; tünel inşaatında, önce tünel yapılacak yerin komple kazıldığı, tünel yapıldıktan sonra üzerinin tekrar doldurulduğu, bu suretle gereksiz keşif artışı ve fazla ödeme yapıldığı; kaya dolgunun beton dolguya dönüştürülerek, enjeksiyonla, yüksek bedel ödendiği vurgulanmaktadır. Özellikle, yap-işlet-devret modeliyle yapılan baraj sahalarındaki kamulaştırma işlemlerinde hak sahiplerinin mağdur edildiği, bu hususta Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünce gerekli önlemlerin alınmadığı tespiti yapılmaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Özegen, toparlar mısınız. Buyurun.

ERDOĞAN ÖZEGEN (Devamla) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bilindiği üzere, Meclisin araştırma ve soruşturma faaliyetlerinde bulunması, Anayasa ve İçtüzüğümüz hükümlerine girmektedir; ancak, geçmişte Anayasa ve İçtüzüğe dayanılarak yapılan denetim faaliyetleri çok istismar edilmiştir. Bu yetkiler, siyaset malzemesi olarak, bazen de birilerini aklama aracı olarak kullanılmıştır.

3 Kasım seçimleriyle oluşan Meclisimiz, yolsuzlukların üzerine gidilmesi yönünde toplumdaki beklentilerin en üst seviyede olduğu bu dönem, araştırma komisyonu çalışmaları başladığından itibaren, ortaya çıkan bulguları hiçbir şekilde siyasî malzeme konusu yapmamış, Meclis araştırma ve soruşturmaları istismar edilmemiştir; çünkü, araştırma ve soruşturma faaliyetleri sonucunda muhtemelen bazı siyasetçiler hakkında davalar açılabilecek ve yargıyı ilgilendiren bir aşamaya gelinebilecektir. Sonunda, adaleti ve yargıyı ilgilendirdiğinden -dün, bugün- soruşturma konuları, siyaset malzemesi yapılmaktan özenle kaçınılmış ve hiçbir dönem gösterilmeyen itina gösterilmiştir. Amacımız, bir dönemi yargılamak değildir, Meclis denetim yetkisini adalet duygusunu incitmeden yerine getirmektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; artık, ülkemizde, gelinen bu noktada -Parlamentosuyla, bürokrasisiyle- şeffaflığın öne çıktığı bir süreci yaşıyoruz. Eğer, Yüce Meclis takdir eder, karar verirse, işte, bu kurulacak komisyonla, yine, birçok konu aydınlanacak ve dolayısıyla, suçlular varsa, bunlarla ilgili yargı süreci zaten hukuk devletinde kaçınılmazdır, gereği yapılacaktır, yoksa, hem siyaset kurumunu hem de ülkedeki bu yozlaşmayı önleyici yine güzel bir adım atılmış olunacaktır diyorum. Takdir Yüce Meclisindir.

Hepinizi, bu duygularla, saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Özegen.

Şahsı adına söz isteyen İzmir Milletvekili Nükhet Hotar Göksel.

Buyurun Sayın Göksel. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Konuşma süreniz 10 dakikadır.

NÜKHET HOTAR GÖKSEL (İzmir) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; gündemdeki soruşturma önergelerine ilişkin şahsım adına söz almış bulunuyorum.

Siyasetbilimciler, yozlaşma olgusunu, siyasal iktidarın veya kamu görevlilerinin, erklerini, görev tanımları dışı, kişisel ya da kendilerini bağlı hissettikleri gruplara çıkar sağlamak amacıyla  kullanmaları olarak tanımlamıştır. Yozlaşmak, sözlük anlamıyla, bireysel alana ilişkin bir olgu gibi görülmekte olup, yine, sözlük anlamıyla, iyi vasıfları kaybedip, kaba, adi hal almak, dejenere etmek demektir. Burada, yozlaştırılan, dejenere edilen, devlettir.

Devlet yönetimini içeren yozlaşma bakımından, ülkeleri iki açıdan değerlendirmek mümkündür.

Bunlardan birincisi, sivil toplumun güçlü, devletin de aynı zamanda şeffaf olduğu, toplumsal statülerin dikey mobilizasyonunun liyakat ilişkisiyle belirlendiği Batı tipi toplumlardır. Bu toplumların bir diğer özelliği, kamunun denetimini sağlayacak yurttaş bilincinin gelişkin olması, bu anlamda, siyasal katılımın önünün de açık olmasıdır; aynı zamanda, kompakt işleyen, sayıca sınırlı profesyonel bürokrasiden oluşan kamu yönetimine sahip olmalarıdır. Kamu bürokrasisinin, işleyiş olarak etkin, yurttaş denetimine açıklık yönünden şeffaf, sayısal olarak sınırlı, ancak, çevik olduğu bu toplumlar, siyasal yozlaşmaya nispeten kapalı olan toplumlardır. Devletin yurttaşla bağı, vesayet ilişkisinden değil, karşılıklı yükümlülüklerden kaynaklanmaktadır.Bu yükümlülük sayesinde, sadece devlet değil, toplum ve siyasal partiler de yozlaşmaktan uzak dururlar. Toplumun devlete olan güveni tamdır.

İkincisi ise, devletin oldukça güçlü olduğu, buna mukabil, sivil toplumun zayıf, kamu yönetiminin ise son derece kapalı, bilgi sızdırmayan bir yapıda olduğu geri kalmış ülkelerdir. Bu toplumlarda, kamu bürokrasisi, sayıca oldukça kabarık ve hantaldır; aynı zamanda, yurttaş denetimi, hem devletin sivil alan üzerinde ezici hâkimiyeti hem de yurttaş bilincinin yeterli olmaması dolayısıyla oldukça zayıftır. Toplumsal statülerde dikey mobilizasyon liyakate göre değil, patronaj ilişkiye göre belirlenmektedir. Daha açık söyleyişle, toplumsal statüde yükseliş, bireysel meslekî performanstan ziyade, kamu yönetiminde yakın olduğunuz kimselerin size sağlayacağı imkânlarla ilgilidir. Bu toplumlarda toplumsal statüyü belirleyen ise kamu görevidir. Bu yapılar, iktisaden gelişmemiş, yozlaşmaya açık olan yapılardır. Yozlaşma, kanser gibi, toplumun her yanına yayılmıştır. Yozlaşmadan uzaklaşmak da aynı zamanda çok zordur; çünkü, devlet yönetiminde yozlaşmanın toplumdan çok ciddî bir tepki görmemesi, yozlaşmayı kronikleştirmektedir. Bu anlamda, bir toplumsal onayın olması, vatandaşın da bir anlamda yozlaştığını göstermektedir.

Siyasal ve idarî yolsuzluğun toplumsal hayatımızda pek çok değişik yansıması vardır. Yolsuzluğun belki de en göze çarpan şekli, rüşvet ve adam kayırma gibi eylemlerdir.

Siyasal erki elinde bulunduran politikacıların ve kamu görevlilerinin yükümlülükleri veya hukukî sınırlamalar dışına çıkarak yapmamaları gereken işlemleri yapmaları, yapmaları gereken işleri yavaşlatmaları ya da başka işleri yavaşlatmak pahasına çabuklaştırmaları, iş kalitesi ve miktarında seçici davranarak çıkar sağlamalarıyla, yolsuzluk, pek çok değişik şekil alabilir. Rüşvet alma, akraba kayırma, rant kollama gibi özünde kişisel çıkar sağlama amacına yönelik yolsuzluk görünümlerinin yanı sıra, doğrudan siyasî dürtülerle biçimlenen yolsuzluk biçimleri de vardır.

Türkiye'de siyasal yozlaşmayı üreten faktörleri politik kültür ile devletin kamu ekonomisi üzerindeki ağırlığında aramak gerekiyor. Türkiye'nin politik kültüründe devlet, aynı zamanda baba figürüyle özdeştir. Baba, bu kültürde, birazcık da karşılıksız olarak ihsanda bulunan anlama gelmektedir.

Türk kamusal felsefesinin çok ciddî bir paradoks içerdiği konuların başında, kutsal olarak görülen devletin, aynı zamanda yozlaştırılan, yani soyulan bir devlet olmasıdır.

Yolsuzluğu üreten nedenlerin önemli bir kısmı yapısal nedenlerdir. Bunlardan ilki, kapasite yetersizliğidir. Yani, kamu hizmetlerinin sürdürülmesine yetecek kadar finansal ve teknik kapasite yoksa, eğer siyasal otorite de saydam değilse ve hesap verme sorumluluğu da yoksa, sonuçta, keyfî davranmaya ve kayırmaya sebep olunacaktır.

Kaynak yaratma yetersizliği, bazen, patronaj sisteminin bir sonucu olabilmektedir. Yani, kamu, fazla kamusal finansman yaratma çabasına girdiği, vergi yükünü ağırlaştırdığı takdirde, bunun yaratacağı tepkilerden kaçınmakta ve neticede, kaynak yaratma çabası yetersiz kalmaktadır. Kamunun, keyfî, saydam olmayan ve özünde yozlaşmış olan harcama eğilimi, vatandaşların vergi ödeme isteğini kırmakta, dolayısıyla, vergi toplamayı daha da güçleştirmektedir.

İkincisi, kamu personeli ile özel kesim personeli arasındaki uçurumdur. Bunun sonucunda, çalışanların motivasyonu azaldığı gibi, kurumla bütünleşme duyguları zayıflamakta; böylelikle, idarî yozlaşmanın önü açılmaktadır.

Üçüncüsü, kamu personelinin istihdam, atanma ve yükseltilmesinde liyakatin esas alınmamasıdır. Bu durum da yozlaşmaya yol açmaktadır.

Yine, kamu personelinin performansı ile maaş durumu arasında ilişki kurulamamış olmasıdır.

Yine, bir yolsuzluk durumunda yakalanma olasılığı ile yakalanıldığı takdirde alınacak cezanın ağırlığının yolsuzluk üzerindeki etkisidir.

Diğer taraftan, sivil toplum örgütlerinin ve yurttaşların kamudan hesap sorabilmesinin, genelde kamu personelinin denetiminde çok önemli etkisi bulunmaktadır. Bu durum da beraberinde, ülkedeki genel ahlak ve özgürlüklerin seviyesinin ne olduğu sorusunu akla getirmektedir.

Yurttaş hak ve özgürlüklerinin baskı altında tutulduğu yerlerde yolsuzluğun daha yüksek olmasını beklemek şaşırtıcı olmasa gerek.

Diğer taraftan, aşırı bürokrasi ve kırtasiyecilik yolsuzluğa zemin hazırlamaktadır. Kamu hizmeti ne kadar kırtasiyeci bir tarzda yürütülüyorsa vatandaşın işi o kadar uzamakta ve rüşvete de o kadar gerekçe ve bahane üretilmiş olunmaktadır.

Öte yandan, yolsuzluğun yaygın olmasının getirdiği meşruiyetin ve ahlakî bozulmanın da yolsuzluğu artırıcı bir etkisinin olduğu görülmektedir. Bu, bir anlamda kendini yeniden üreten bir süreci ortaya çıkarmaktadır.

Bu alanda siyasî süreçte yapılabilecekler her dönemde ifade edilmesine rağmen, yolsuzlukların önlenmesi konusunda atılan adımların yeterli olduğunu söylememiz mümkün değildir. Bu adımların yetersizliği, siyasete ve siyasetçiye yönelik güven bunalımını ortaya çıkarmış ve toplum, daha temiz olduğuna inandığı parti ve kişileri ülke yönetimine taşımıştır.

3 Kasım seçimlerinde Partimizin büyük bir oyçokluğuyla tek başına iktidara gelmesi, geçmişte bu ve buna benzer yanlış uygulamaların bir sonucudur.

Bütün azim ve gayretini vatandaşının mutluluğu ve refahına endeksleyen Partimiz, gerek programında gerekse hükümet olduktan sonra açıkladığı acil eylem planında, yolsuzluklara ve bunlarla nasıl mücadele edileceğine ilişkin geniş bir perspektif ortaya koymuş ve bu istikamette çalışmalarını kararlılıkla sürdürmüş ve sürdürmektedir.

Artık, geçmişin kötü izlerini ülkemizin gündeminden tamamen çıkarmayı hedefleyen ve bunu ahlakî bir sorumluluk olarak gören bir parti var Türkiye Büyük Millet Meclisinin çatısı altında. Bu alandaki çalışmalarımızı yaparken, elbette, vatandaşlarımızın cebinden ellerini çekmeye çalıştığımız çevreler direniş gösterecektir; ama, bütün bunlar, milletimize verdiğimiz söze sadık kalmamıza engel olamayacaktır.

Artık, hükümetiyle, vatandaşıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla, yolsuzlukların önlenmesi konusunda tam bir kararlılık gösterilmektedir. Türkiye, bu fırsatı değerlendirmek zorundadır ve değerlendirecektir. Nitekim, gelecek nesillere problemsiz güzel bir ülke bırakmak şu an herkesin hedefi ve arzusudur.

Bu ilkelerden hareketle, Enerji Bakanlığımız çeşitli çalışmalar yapmıştır. Rusya'yla yapılan gaz alım anlaşmalarında, fiyat, miktar ve taahhüt yönlerinden önemli ölçüde iyileşmeler yapılmış ve ülkemizin altına sokulduğu riskler hafifletilmiştir.

Yine, pahalı elektrik alımıyla sonuçlanan doğalgaz santrallarıyla ilgili görüşmeler devam etmekte, bu şirketlerle yapılan görüşmelerden de yakında netice alınması beklenmektedir.

Bütün bu çabaların sonucu olarak, bu dönemde elektrik fiyatlarına hiç zam yapılmadığı gibi, zamlı tarife sona erdirilerek, indirim yapılmış, ayrıca, doğalgaz fiyatlarında da önemli ölçüde indirimler sağlanmıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Göksel, konuşmanızı tamamlar mısınız.

Buyurun.

NÜKHET HOTAR GÖKSEL (Devamla) - Bu noktaya gelinceye kadar, özellikle söz konusu soruşturma önergesindeki olayda, ilgili bakanlar, ilgili dönemde, siyasî etiğe yakışmayan bir şekilde, bakan-bürokrat paslaşmasını, bazen de kaosunu gündeme getirmiş ve ne gariptir ki, bunları, birer savunma argümanı olarak ortaya koymuştur.

Biz, bu problemlerin, istenirse ve ısrarla takip edilirse, tek tek çözülebileceğini gösterdik ve yansımaları, anında, halka, indirimler şeklinde sunduk. Aldanmış ve aldatılmış olma psikolojisini milletçe yendik. Yabancı firmalar, ilk defa, aracısız olarak, direkt muhataplarıyla görüşme şansına sahip oldu ve işler sürat kazandı.

Keşke, Türkiye'nin hiç hak etmediği böyle bir manzarayla karşılaşmasaydık, bunun yerine, ülkeler yarışmasında yeni avantajlar kazansaydık. Türkiye Cumhuriyeti Devletini çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırma uygulamalarında, yolsuzluğa, haksızlığa geçit vermek olamaz, olmayacaktır.

Bu duygu ve düşüncelerle, Yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Göksel.

Şahsı adına, İstanbul Milletvekili Sayın Hasan Aydın; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

Konuşma süreniz 10 dakikadır.

HASAN AYDIN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Tabiî, önemli bir meseleyi görüşmekteyiz. Ben, arkadaşlarımın değinmiş olduğu kısımlara tekrar değinmek istemiyorum, başka noktaların altını çizmek istiyorum.

Söz konusu bu proje, 1 289 kilometrelik bir proje ve bu projeyle birlikte -elimizdeki kayıtlar, veriler doğruysa- Türkiye, çok ciddî bir düzeyde, Rus doğalgazına bağımlı hale gelmiş durumdadır. Türkiye, dışarıdan almış olduğu doğalgazın -ortalama olarak- yüzde 67'sini Rusya'dan almaktadır. Bu oran, Avrupa Birliğine üye ülkelerde yüzde 30'lar civarındadır, hatta, Avrupa Komisyonunda, bunun sınırlanması benimsenmiştir.

Bu projenin, bu şekilde, yaşama geçirildiği günden bugüne kadar, millî menfaatlar açısından değerlendirildiğinde, ülkemizin yararınadır diyebileceğimiz bir proje olduğunu söylemek mümkün değil. Geçmişte bu projeyi savunan bakan arkadaşlarımız "eğer, biz, bu şekilde, Rusya'ya bağımlı olacaksak, biz de onlara para vererek Rusya'nın ekonomisini bağımlı hale getirmişiz" demektedirler; hatta "Rusya 2 700 000 000 dolar yatırım yaparak, böyle bir projede bizden daha fazla risk aldı" demektedirler.

Değerli arkadaşlarım, elektrik üretimimizin yüzde 50'si doğalgaza bağımlı hale gelmiştir.

Bu projede, çok önemli bir olay işlenmiştir. Samsun-Ankara hattı -arkadaşlarım da ifade ettiler- ihalesiz verilmiş; ama, çıkan haberler yanlış değilse, bir şirket, 250 000 000 dolar öneri yapmış; ama, bu şirkete cevap bile verilmemiş ve 339 000 000 dolara bir başka şirkete verilmiş.

Bu projenin bir başka yanı; özellikle, Karadeniz'in altından geçen projenin, coğrafî yapısının, bu projeye uygunsuzluğudur ve koşulları son derece zordur. Daha önce, Meksika Körfezinde, 1 500 metre derinlikte -en fazla derin olan- 100 kilometre uzunluğunda bir proje var ve bu proje ise, 2 150 metre derinlikte ve coğrafî koşullara direnme noktasında büyük bir sıkıntı ile karşı karşıya.

Değerli arkadaşlarım, biz, eğer, Türkmenistan'dan gaz almış olsaydık, bunu 40 dolara alacaktık; ama, o zaman, bizim, 2 milyar dolar harcayarak, bu boru hattını kendimizin döşemesi gerekirdi; bu da, Rusya'ya, yıllık vermiş olduğumuz 1 küsur milyar dolarlık parayla mukayese edildiğinde, aşağı yukarı iki yıllık bir paraya denk gelmektedir.

Burada ilginç bir şey var. Türk İnşaat Mühendislik Firmasının hisseleri var, BOTAŞ'ın yüzde 35, Gamanın yüzde 15,6; fakat, bir tane hisse var ki, çok ilginç; bu hisse, yüzde 4,4 civarında olan, ama, "hamili" diye ifade edilen ve maalesef, şu ana kadar da kime ait olduğu bilinmeyen bir hisse söz konusu. Neden hamilidir, neden gizlidir; onu, elbette, bu soruşturma açılması kabul edilirse, Yüce Divana da giderse, orada daha da açığa çıkacak diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, ben, burada, uzun uzun anlatıp, gerçekten, bu projenin, Türkiye'ye gerek malî yönden gerek stratejik yönden vermiş olduğu zararları anlatıp -daha önce arkadaşlarım da uzunca anlattıkları için- başınızı tekrar ağrıtmak istemiyorum. Elbette, bu, çok önemli bir görevdir; Türkiye Büyük Millet Meclisinin, belki de, bu yasama döneminde yapmış olduğu en önemli işlerden birisi olacaktır ve inanıyorum ki, yarından itibaren, Türkiye insanı, halkımız bu olaya çok daha ilgi gösterecek ve bu Parlamentonun, geçmişte, ülkemizin yararına olmayan eylemler karşısında, işler karşısında bir duruş aldığını gözleyecek, gözlemleyecek, belki de takdir edecektir.

Değerli arkadaşlarım, önemli bir iş yapıyoruz ve suçları varsa cezalarını alsınlar, yoksa aklansınlar gibi bir çabanın içerisindeyiz, bir gelenek yaratmaya çalışıyoruz. Eğer varsa, bu ülkede yetim hakkı yiyenlerin gerçekten de hesap vermelerini sağlamak gerek; çünkü, bu Parlamento, ülkemizde yaşayan 70 000 000 insanın umudu durumunda. Bu Parlamento iyi şeyler yaptığı zaman ülkemiz rahatlayacak, ferahlayacak; bu Parlamento görevlerini ifa etmediği zaman, dünlerde olduğu gibi, ülkemizin trendi, gelişmesi, büyümesi, mutluluğu, refahı daha da kötüye gidecektir.

Bu Parlamento yapıyor değerli arkadaşlarım, bunu. Bu nedenle de çok önemli bir şey yapıyor; biz yapıyoruz. İki nedenle yapıyoruz; birisi -kaybedilmiş olan zararları, anladığım kadarıyla, burada telafi etmek mümkün değil- bundan sonraki zararları engellemek; ikincisi, Türkiye'de, ben yaptım, ettim, oldu, bitti diyenlere, bundan sonra yapmayın, ayağınızı denk alın; bundan sonra böyle bir şey yaparsanız bunun hesabı sorulacaktır noktasında, ülkede, yeni bir geleneği, yeni bir teamülü yaratmaktır. Çok önemli bir şeydir. Biz yapıyoruz. Ama, bizim cephemizden de işlere bir bakmamız lazım değerli arkadaşlarım. Eğer, suçlu diye varsaydığımız, yargı tarafından, suçlu ya da suçsuz oldukları ortaya çıkacak olan dünkü ülke yöneticilerinin, bakanlarının tarafımızdan Yüce Divana gönderilmesi girişimi söz konusu ise, öncelikle, ben, vatandaşlarımızın bizim de ne durumda olduğumuza baktıklarını düşünüyorum.

Bu Parlamentoda 129 dosya var. Vatandaş, şu anda bizim bu iddialarımızı dinlerken, aynı zamanda, bu Parlamentonun ne durumda olduğunu da merak etmektedir. 129 dosya vardır. Bu 129 dosyanın, geçmiş olan bu bir yıl içerisinde, sadece bizim niyetimize, istemimize göre değil; ama, aynı zamanda, bir anayasal zorunluluk olarak Parlamentoya inmesi gerekirdi. Bu konuda, hâkimlerin, mahkemelerin bizden istediklerinin ve bizden istemesi gerekenlerin, bizim tarafımızdan görevimizin ifa edilmesi gerekirdi; ama, bu bir yıl içerisinde Türkiye Büyük Millet Meclisine gelmesi gereken 129 dosya bir tarafta beklemektedir.

Bunu neden söylüyorum; eğer, bu Parlamento temiz bir sayfa açacaksa, beyaz bir sayfa açacaksa, bu Parlamento, böyle bir girişimiyle vatandaşını ikna edecekse, halkın siyasete yeniden güvenini inşa edecekse, ben, bu güven inşaını, öncelikle, bugün bu Parlamentoda üye olarak bulunan milletvekili arkadaşlarımızdan başlatmamız gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde, dünlerde olduğu gibi, benden değilse, benim partimden değilse, bir de suç işlemişse -hele hele bizim ülkemizde, suçluya karşı mücadelede vatandaş büyük bir destek vermektedir- bu desteği de alırız diyerek, ülkede yeni bir beyaz sayfa açmak mümkün değildir.

Biz, Cumhuriyet Halk Partili milletvekilleri olarak, Cumhuriyet Halk Partisine ait olan, Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerine ait olan dosyaların derhal gündeme getirilmesi ricasında bulunduk defalarca. Adalet ve Kalkınma Partili arkadaşlarımız kendi dosyalarını hangi nedenle getirmiyorlar, bilemeyiz. Anayasanın işlemesi gereken bir kurumunun neden işletilmediğini kendilerine sormamız gerekir. Yani, Anayasaya göre yapmamız gereken bir görev, bu Parlamento tarafından şu anda yapılmamaktadır. Gündeme gelmesi gereken, Meclise gelmesi gereken dosyalar gelmemektedir. Neden gelmemektedir?

Bu Parlamentodaki milletvekili arkadaşlarımız, hiçbir şeyden korkmamalıdırlar. İddia eden tarafın diğer tarafı suçladığı ya da kesin suçlu olduğu anlamına gelmemektedir. Hiçbirimizin omzunda, sırtında bir yük kalmamalıdır ki, bizim bu noktadaki iddialarımızın, yeni bir beyaz sayfa açma girişimlerimizin vatandaş tarafından benimsenmesini, yeni bir umuda dönüşmesini, bir vicdan rahatlığına dönüşmesini sağlayabilelim.

Sevgili arkadaşlarım, bakınız, ben size bir şey söylemek istiyorum; yine iyiniyetle söylemek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde, geçmişte bu Parlamentoda bulunan bazı milletvekili arkadaşlarımın da Genel Başkanı olan Sayın Erbakan bir ceza aldı ve eğer yeni bir durum olmazsa, Sayın Erbakan hapse girecek. Sayın Erbakan hapse girecek; ama, Sayın Erbakan'la aynı suçu işlediği iddia edilen, aynı davada yargılanan arkadaşlarımızın -yanlış hatırlamıyorsam- bugün bu Parlamentoda biri İçişleri Bakanı, biri Dışişleri Bakanı. Şimdi, bu İçişleri Bakanımızın, Dışişleri Bakanımızın, ceza almış olan ve yeni bir durum ortaya çıkmazsa hapse girecek olan Sayın Erbakan'la birlikte aynı davada aynı durumda olan bu arkadaşlarımızın, Parlamentoda bulunmaları, İçişleri Bakanı olmaları, Dışişleri Bakanı olmaları ve böyle bir resim karşısında, şu önümüzde bulunan dosyaları görüşmemizin, toplumun vicdanını rahatlatabileceği konusunda gerçekten emin olabiliyor muyuz? Yani, bizim hakkımızdaki iddialar, bu Parlamentoda bulunan milletvekilleri hakkındaki dosyalar gündeme getirilmiyor. Neden; çünkü, bunun muhatabı biziz. Çünkü, bu dosyaları gündeme getirmesi gereken biziz, bu Parlamento. Şimdi, vatandaş bize şöyle diyecek: "Peki kardeşim, sizi kutluyoruz, tebrik ediyoruz, geçen dönemlerde usule uygun olmayan, hakka, adalete, hukuka uygun olmayan uygulamalar karşısındaki duruşunuzu kutluyoruz. Bu ülke, bu nedenle bu hale geldi. Bu ülkenin, gerçekten, bu halden kurtulması lazım. Gerçekten, birilerinin bunu yapması lazım. Tabiî ki, bu birileri Parlamentodur Yüce Meclistir..."

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Aydın, konuşmanızı tamamlar mısınız.

Buyurun.

HASAN AYDIN (Devamla) - "...ve cesaretinizi de kutluyoruz. Kim ki, yetim hakkı yemişse, böyle bir iddianız varsa, böyle bir gözleminiz, varsayımınız varsa, onlara iğneyi batırınız; onları, bu işleri yapmalarından ötürü pişman ediniz." Peki, bize "siz nasıl bir Parlamentosunuz ki, çuvaldızı sonuna kadar saplama cesareti gösteren ey parlamenterler, neden iğneyi kendinize batırma cesareti göstermiyorsunuz" derlerse, bu Parlamentodaki milletvekili arkadaşlarımız nasıl bir cevap verecekler?! Yani, Sayın Erbakan, milletvekili olmadığı için hapse giriyor da, neden aynı davadan yargılanması gereken, aynı suçu işlediği varsayılan, ama, bugün, hapiste olması ya da hapse gitmesi gereken insanlar bu ülkeyi yönetmeye devam ediyorlar diye sorulursa, Adalet ve Kalkınma Partili arkadaşlarımız ne cevap verecekler?! Yani, biraz önce konuşan milletvekili arkadaşımın, o iyi niyetiyle söylemiş olduğu, gerçekten, yeni bir sayfayı açmış, yeni bir devri başlatmış oluyor muyuz?! Bu işi çözemezsek, değerli arkadaşlarım, burada, Cumhuriyet Halk Partili milletvekili arkadaşlar, hakkında dosya olan arkadaşlar rahatsızdırlar. Milletvekili arkadaşlarımız, kendi dosyalarının gündeme gelmesini istemektedirler "biz, cezamız varsa alalım, yoksa aklanalım" talebindedirler. Bu dosyalar bizim sırtımızda yüktür. Adalet ve Kalkınma Partili arkadaşlarımız, kendi dosyalarını bu Parlamentoya getirmeye cesaret edemiyorlarsa, lütfen, arkadaşlarımızın dosyalarının arkasına saklanmasınlar; ayıp oluyor! Sonra da kalkıyoruz, burada, yapmamız gereken, temel olarak yapmamız gereken, esas olarak yapmamız gereken görevleri bir kenara koyuyoruz, kendilerinin dosyalarını getirmekten imtina ediyoruz; ama, bizim insanî, meşru hakkımızı, talebimizi, isteğimizi, sayısal çoğunluğunuza dayanarak Parlamentoya getirmiyorsunuz.

RECEP GARİP (Adana) - Geç artık bunları yahu!

HASAN AYDIN (Devamla) - Ben bunları geçmeyeceğim, konunun içindeyim. Bu ülke, hortumcuların, vurguncuların, yetim hakkı yiyenlerin, "yaptım, yaptımsa yanıma kâr kaldı" diyenlerin mücadelelerinin cezaya uğramaması, hesabının sorulmaması nedeniyle bu hale gelmiştir. Yani, bu Parlamentodaki dosyaların nasıl bir yol izleyeceğini öbür parlamentoya mı bırakalım hep birlikte?! Kolay... Öbür parlamentonun, bu Parlamentodaki dosyaları yargılaması kolay... Eğer gerçekten, ülkeye umut vereceksek, eğer gerçekten, ülkede yeni bir sayfa açacaksak, eğer gerçekten, hortumcuların taa damarlarına kadar gireceksek, önce bizim bu kılcal damarlarımızın ne olduğunu bir sorgulayalım, buna bir cüret edelim, buna cesaret edelim.

Ben, ülkenin böyle bir şeye ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Sağduyulu milletvekili arkadaşlarımın bu söylemlerimi samimî olarak algılayacaklarını düşünüyorum ve önümüzdeki dönemde daha fazla inat etmeyeceklerini düşünüyorum. Bu dosyaların Parlamentonun gündemine getirilip suçsuz arkadaşlarımızın aklanacağına, suçlu insanların yargılanıp cezalanacağına inanıyorum.

Hepinizi, saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Sağ olun. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Aydın.
 


(16 TEMMUZ 2004)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 1999 - 2004 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.