Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
TBMM KARARI
ÖNERGE METİNLERİ
ÖNERGE GÖRÜŞMELERİ (1)
ÖNERGE GÖRÜŞMELERİ (2)
RAPOR GÖRÜŞMELERİ (1)
YÜCE DİVAN'A SEVKEDİLENLER
YÜCE DİVAN

YÜCE DİVAN'A SEVKEDİLENLER...
Ersümer ve Çakan hakkındaki raporun görüşülmesi... (2)
13 Temmuz 2004
 
Enerji ve Tabiî Kaynaklar eski Bakanları Mustafa Cumhur Ersümer ile Zeki Çakan'ın Yüce Divan'a sevk kararı...
 

Ersümer ve Çakan'ın Yüce Divan'da yargılanmalarını öngören Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu, TBMM Genel Kurulu'nda 13 Temmuz 2004'de (22. Dönem 2. Yasama Yılı 114. Birleşim) görüşüldü ve kabul edildi. Oylama verilen önergeler doğrultusunda ayrı ayrı yapıldı. Ersümer ile ilgili oylamaya 399 milletvekili katıldı. Yüce Divan'a sevk kararı, 14 ret oyuna karşılık 369 oy ile alındı. 3 milletvekili çekimser kaldı, 12 oy boş çıktı, 1 oy geçersiz sayıldı. Çakan ile ilgili oylamaya ise 376 milletvekili katıldı. Yüce Divan'a sevk kararı, 57 ret oyuna karşılık 297 oy ile alındı. 19 milletvekili çekimser kaldı, 3 oy geçersiz sayıldı.
 

Enerji ve Tabiî Kaynaklar Eski Bakanları Mustafa Cumhur Ersümer ve Zeki Çakan hakkındaki Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu'nun TBMM Genel Kurul'u görüşmeleri şöyle:
(13 Temmuz 2004 - 22 Dönem 2. Yasama Yılı 114. Birleşim) BAŞKAN (Başkanvekili Yılmaz ATEŞ) – Sayın milletvekilleri, şimdi, Enerji ve Tabiî Kaynaklar eski Bakanlarından Sayın Mustafa Cumhur Ersümer’i kürsüye davet ediyorum.

Buyurun Sayın Ersümer.

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER – Çok teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, sayın üyeler; öncelikle, sizleri saygıyla selamlıyorum.

Hakkımda verilen soruşturma önergelerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda kabulüyle birlikte, bugün, raporunu tartışacağımız soruşturma komisyonu kurulmuştur.

Soruşturma komisyonu, isnatla bağlılık kuralını çiğnemiş, doğru yargılanma hakkını ihlal etmiş, yaklaşık 500 sayfa olan raporunu, sayın milletvekillerimizin takdirlerine sunmuştur. Çok kısa bir sürede, sayın milletvekillerimizin, haklı olarak, söz konusu raporu okuyup, değerlendirmesinin mümkün olduğu kanaatinde değilim.

Soruşturma komisyonu, raporunda, lehimdeki hiçbir kanıtı toplamamış ve toplanmasına fırsat vermemiş. En önemlisi, isnat konusu fiillerle ilgili, kendisini de bağlayan, kesin hükmü haiz kararları ve Danıştay kararlarının hiçbirini değerlendirme gereği bile duymamıştır. Böylece, komisyon, taraflı olarak ve çoğu yerde siyasî amaçlarla hareket etmiş, dolayısıyla, hakkımdaki isnatları tek taraflı ve maksatlı olarak oluşturmuştur. Bunun kanıtı, uzman kişilerin katkılarıyla hazırlanan raporunda, bireysel ve kamusal savunmaya hiç yer vermemiş olmasıdır.

Sayın milletvekilleri, huzurunuzda, hakkımdaki iddiaları, doğru ve gerçeğe uygun olarak açıklamaya ve soruşturma komisyonunun raporunun geçersiz ve maksatlı olduğunu ortaya koymaya çalışacağım.

(9/4, 7) sayılı Meclis soruşturmasına konu, her iki soruşturma önergesindeki bir kısım iddialara ait fiillerin tamamı, daha önce Meclis soruşturmasına konu olmuştur. TBMM, 22.5.2001 tarihli kararıyla, söz konusu iddialarla ilgili soruşturma talebini reddetmiştir. TBMM’nin bu soruşturma önergesinin reddi kararı, soruşturma açılmasının kabul edilmediği kararı, siyasal nitelikte değildir. Bu karar, takipsizlik kararı niteliğinde, adlî, yargısal bir karardır

Türkiye Büyük Millet Meclisinin takipsizlik kararı niteliğindeki bu kararı, kesin hüküm niteliği taşımaktadır. Kesin hüküm ilkesi, sayılan bu fiiller hakkında böyle bir soruşturmayı engeller. Belirtilen nedenle sayılan bu fiiller hakkında yenide ceza kovuşturması yapılamaz.

Soruşturma komisyonunun, bu iddiaları soruşturma şeklinde bir yetkisi de yoktur; çünkü, soruşturma makamları, kesin hüküm itirazını ve bu hususu resen nazara almak zorundadır. İddia edilenin aksine Türkiye Büyük Millet Meclisinin ret kararına konu fiillerle ilgili olarak soruşturmaya elverişli ve yeterli yeni delil bulmamaktadır.

Hazine Müsteşarlığı raporu, Devlet Denetleme Kurulu raporu iddianın bilhassa dayanağıdır; yani, iddianın devamıdır. İddia, delil değildir. Her iki rapordaki iddialarla, soruşturma önergesindeki bazı iddialar kanıtlanmış sayılamaz; yani, bu iddiaların hiçbirisi kanıtlanmış değildir. Çünkü, soruşturma komisyonunun idarenin her raporunu kanıt olarak kabulü, sonuçta iddianın kendisinin iddianın kanıtı sayılması gibi bir tehlikeyi ve hukuksal yanlışı içinde taşımaktadır. Aksini kabul, bir iddiayla diğer bir iddiayı kanıtlama sonucunu doğurur.

Soruşturma Komisyonu raporuna bakılırsa; Meclis soruşturması önergesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisinin takipsizlik kararını soruşturma dosyasına bile getirmemiştir, incelememiştir.

Oysa, Komisyon, çağırmış olmak için usulen çağırdığı toplantıda “kesin hüküm” itirazım üzerine, bu taleple ilgili karar vermek için toplantıya ara vermiştir. Önergedeki, soruşturma önergesindeki fiillerin ne olduğunu, bu fiillerin, yeniden, ikinci kez soruşturma konusu yapılmış olduğunu tespit etme gereği duymamıştır. Bu durum, Komisyonun tarafsız olmadığının en açık kanıtıdır.

Özellikle, bu konuyla ilgili benden önce konuşma yapan Sayın Yalçınbayır’a teşekkür ediyorum; gerçekten, burada, bizlere ait bir hakkı veyahut yasanın emredici bir hükmünü savunarak, gerçeğin ortaya çıkmasında, hukukî bir yanlışın önlenmesinde katkıda bulunmaya çalışmıştır.

Yine, bir başka önemli husus: Soruşturma önergesinin, isnadın belirlenmesi ve isnadın sınırlılığı ilkesine göre hazırlanacağını düzenlemiştir; soruşturma önergesinde, hangi fiillerin isnat edildiğinin açıkça gösterilmesi zorunludur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün “Meclis soruşturması açılması için önerge” başlıklı 107 nci maddesinde “görevde bulunan veya görevinden ayrılmış olan Başbakan ve bakanlar hakkında Meclis soruşturması açılması, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği bir önerge ile istenebilir.

Bu önergede; Bakanlar Kurulunun genel siyasetinden veya bakanlıkların görevleriyle ilgili işlerden dolayı hakkında soruşturma açılması istenen Başbakan veya bakanın cezaî sorumluluğu gerektiren fiillerinin -öncelikle- görevleri sırasında işlendiğinden bahsedilmesi; hangi fiillerinin hangi kanun ve nizama aykırı olduğunun gerekçe gösterilmek ve maddesi de yazılmak suretiyle belirtilmesi zorunludur” denilmektedir.

Görüldüğü üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisinin İçtüzüğüyle de, isnat konusu fiilin Başbakanlık veya bakanlık görevi sırasında işlenmiş olduğunun, hangi fiillerin isnat edildiğinin belirtilmesinin zorunlu olduğu vurgulanmak suretiyle, isnadın açıkça belirli olması gereği hükme bağlanmıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun Meclis soruşturması açılması kararı, soruşturma başlatan bir belgedir. Soruşturma Komisyonu, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun, soruşturma önergesi üzerine yapmış olduğu adlî yargısal faaliyet sonucunda, Meclis soruşturması açılmasına ilişkin kararında belirtilmiş olan isnat konusu fiil ve vakalarla bağlıdır. Gerçekten yargılanılacak uyuşmazlığın belirtilmesi için, isnada konu fiilin açıkça gösterilmesi gerekir. İsnadı açıkça belirtme, mahkemenin işini azaltmak ve sanığın asılsız ithamlardan korunması maksadıyla yapılan bir görevdir.

Bu nedenle, mesela “resmî evrak üzerinde tahrifat” demek suçu göstermeye yetmez; hangi evrak üzerinde yapıldığının da belirtilmesi gerekir. Bu, şu demektir: Soruşturma Komisyonu, yukarıda açıklanan bağlı yetkisi gereğince, Meclis soruşturması açılmasına ilişkin kararda gösterilen fiil ve vakalar dışında herhangi bir fiil veya vakayı üretemez veya resen soruşturma konusu yapamaz, inceleyemez, özellikle kanıt toplayamaz; böyle bir yetkisi yoktur. Aksi davranış, toplu kovuşturma organı ve üyelerinin yetkisiz işlemi olur ve böyle bir işlem, hukuken “yok” hükmündedir. Aynı nedenle, Genel Kurul da, Meclis soruşturması açılması kararıyla bağımlıdır; yani, soruşturma açılması kararına konu fiiller dışındaki isnat edilen fiilleri karara bağlayamaz. Aksi davranışla vereceği kararlar, hukuken “yok” hükmündedir.

Soruşturma Komisyonu ise, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 107/2 maddesini çiğnemiş, her iki soruşturma önergesindeki iddiaların dışında kendisi de bazı iddialarda bulunmuş, keyfî olarak incelemiş, bu iddialara ait rapor ve belge toplamış, bununla da yetinmemiş, bu iddialarını karara bağlamış ve hakkımda, Türk Ceza Kanununun, başta 205 olmak üzere, birçok maddesine onlarca kez aykırı davranmış olduğumu iddia etmiştir. Örneğin, önergelerde “yap-işlet-devret projeleri” denilmiş; ancak, hangi projelerden, hangi fiil ve işlemler nedeniyle suçlanmış olduğum gösterilmemiştir.

Komisyon, belirtilen bu yetkisiz işlemiyle, tarafsızlığını açıkça çiğnemiş, taraf gibi davranmıştır. Üstelik, komisyonun, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 135’e aykırı olarak, lehime olan delilleri toplamamasına karşın, yetkisiz, keyfî olarak, TBMM İçtüzüğü 107/2 ile Türkiye Büyük Millet Meclisinin Meclis soruşturması açılması kararı dışında, kendi başına iddialarda bulunması ve bu iddialara ait rapor ve belgeleri toplaması, siyasî bir hasım gibi davrandığının açıkça kanıtıdır.

Daha da önemlisi, komisyon, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 143’e 1 inci mutlak emrine aykırı davranmış, soruşturma evrakı ve dosyasında bulunan belgelerin örneklerini kamusal savunma makamına vermemiş, böylece, dosyayı inceletmemiştir.

Komisyon, hukukun emredici hükümlerine açıktan aykırı ve adlî makam üyelerinin yetkisiz bu eylemiyle, Anayasanın 100 üncü maddesi gereğince teminatlı soruşturmaya bağlı tutulan devletin Bakanına, bir hukuk devletinde eşine rastlanmaz bir keyfîlikle, sonucu itibariyle, maalesef, örtülü olarak, Terörle Mücadele Kanununu uygulamıştır. Ben terörist değilim sayın milletvekilleri! Bana uygulanan bu yasa, bu belgelerin savunmama verilmemesinin istisnası, sadece, Terörle Mücadele Yasasında mevcuttur; ama, komisyonun burada sığındığı gerekçe gizliliktir.

Bu savunmanın arkasına sığınmıştır; ama, güya, benden gizli, komisyonda yapılan işler, toplanan deliller, dinlenen tanıklar, gazetelerde, manşetlerde bol bol yer almıştır. Bu nasıl gizliliktir?! “Sanık” diye nitelendirdiğiniz Bakana yasak; ama, basına serbest! Ve bu durum, maalesef, bizim bütün hepimizin hak ve hukukunu korumakla görevli bu komisyonun gizlilik ilkesinin ihlalini önlemekle görevli Meclis Başkanlığının da hiç dikkatini çekmemiştir. 5.6 tarihli Sabah Gazetesi, 6.6 tarihli Zaman Gazetesi, 9.6 tarihli Star Gazetesi, 10.6 tarihli Zaman Gazetesi, Habertürk internet sitesi, Yeni Şafak Gazetesi, daha birçok yerde, bu komisyonun bizden gizlenen tanık beyanları, dayandığı belgeler gazetelerde yer almıştır.

Komisyon, söz konusu kararlarıyla, kamusal savunmanın lehime olan kanıtlarını toplamış olup olmadığını tespit edebilmesi ve özellikle sorguya hazırlanmamı, isnatlardan bilgi edinmemi sağlama imkânımı ve kendimi savunma imkânımı da tümden ortadan kaldırmıştır.

Kamusal savunmanın, soruşturmanın her evresinde, soruşturma evrakının ve soruşturma dosyasının tamamını inceleme ve istediği evrakın bir suretini harçsız alma hak ve yetkisi emredici hukuk hükmü olması nedeni ile mutlaktır. Komisyon, belirtilen talebin gereğini yerine getirmemiş, bu suretle, emredici hükümler olan, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 135, 159, 160, 163 üncü maddeleri ile her şeyden önemlisi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2’nci maddesini açıkça çiğnemiştir.

Komisyon, bu eylemi ile kamusal savunmanın lehime olan kanıtların toplanmış olup olmadığının tespit edilmesini ve özellikle savunmanın hazırlanmasını, isnatlardan bilgi edinmemi sağlama ve kendimi savunma imkânımı ortadan kaldırmıştır.

Komisyon, iddia konusu işlemin, 7 yıl önce olduğunu... Sayın milletvekilleri, ben 7 yıl önce bakanlık yaptım. Bana isnat edilen eylemler 7 yıl önceden başlayan eylemdir. Ben, 7 yıl önceki bir iş, bir belge ve olay nedeniyle, eğer komisyon tarafından bilgi sahibi edilmezsem, kendimi nasıl savunacağım? Nitekim, komisyona, savunma sırasında, bu konuda, diğer soruşturma komisyonlarında uygulanmış olan yazılı sorularını, kısa süre içerisinde cevaplayacağımı bildirmeme karşın... Bunu açıkça söyledik. Başka komisyonlar bunu yaptı, bize yazılı olarak sorun, süre kazanmak, sizi oyalamak gibi bir ihtiyaç içerisinde değiliz, yazılı sorularınıza da, üzerinde çalışalım, yazılı cevap verelim dedik; ama, komisyon, diğer komisyonlarda uygulanmış olmasına rağmen, bunu, bu imkânı bize tanımadı.

Yine, devamla “savunma imkânı verdik” demiş olmak için, çağırmış olmak için çağrıldığımızı, oraya gittiğimizde daha net bir şekilde anladık ve yine, 136 sayfalık kamusal savunma sunduk; bunun, 136 sayfalık savunmamızın bir tek kelimesi bile tartışılmamış.

Komisyon, bu hukuka aykırı davranışıyla, eksik soruşturmayla, sadece aleyhime gösterilen ve toplanan kanıtlarla karar vermiştir. Soruşturma komisyonu, kamusal savunmanın gereğince toplanmasını talep etmiş olduğu lehime delilleri toplamamıştır. Buna karşın, yukarıda belirtildiği üzere, yetkisiz ve keyfi olarak, kendi başına bulmuş olduğu iddialarına ait rapor ve belge toplamayı da hiç ihmal etmemiştir.

Soruşturma komisyonu, raporunda, iddia konusu fiilleri işleyen bürokratlar hakkında verilmiş kesin hüküm niteliğindeki takipsizlik kararlarını belirtmiş; ancak, kasıtlı bir biçimde, bu kararların hukukî sonuçlarını görmezliğe gelmiştir.

Öte yandan, komisyon, sırf bühtanda bulunmak amacıyla, bakanların yargılanamadığını iddia etmiştir. Bakan hakkında nasıl soruşturma yapılacağı, Anayasanın 100 üncü maddesinde gösterilmiştir. Nitekim, hakkımda iki adet soruşturma önergesi verilmiştir; bu durum, komisyonun, bu konuda bakanlar yargılanamamaktadır şeklindeki iddiasının, ne kadar anlamsız olduğunu ortaya koymaktadır.

Yine, ayrıca, Anayasanın 100 üncü maddesinin işletilmesi konusunda cumhuriyet savcısını engelleyen bir hüküm de, hukuk düzenimizde mevcut bulunmamaktadır. Bu gerçeği bilmesi gereken soruşturma komisyonu, işinin gereğini yapmamış, görevinin sınırlarını aşarak suç isnadında bulunma gayretine girmiştir.

Söz konusu takipsizlik kararları, soruşturma komisyonu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunu bağlayan kesin hüküm niteliğini haiz kararlardır. Soruşturma komisyonu, bu kesin hükmü haiz kararlarda yapılmış olan fiillerin nitelendirmesiyle bağlıdır; yani, bu karardaki tavsifi dışında fiilin kendisine bir başka tavsifte bulunamaz. Örneğin, kesin hükmü haiz kararda, fiil TCK 240 olarak tavsif edilmişse, komisyon, bu fiili, TCK 205 olarak tavsif edemez; aksi davranış, komisyonunu kesin hükmü çiğnemesi demek olur.

Öte yandan, komisyon, kesin hükmü haiz bu kararlarda, fiilin hukuka uygun bulunmasını tespit hükmüyle de bağlıdır. Bu demektir ki, komisyon, aynı fiilden dolayı fiili işleyen bürokratın sorumlu tutulmaması karşısında, aynı fiilden dolayı bakan olarak hakkımda suçlamada bulunamaz; aksi davranış gayri ciddî olur. Nitekim, komisyon raporunda da bu gayri ciddî yaklaşım çok kez sergilenmiştir.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; tabiî ki, siz aranızdaki sohbeti sürdüreceksiniz, ben de, dilim döndüğü kadar, üzerime atılı suçlamalarla ilgili savunmalarımı sunma çabası içerisinde olacağım. Tabiî, yaptığımız bu işin de, birbirimizi etkilememesi lazım diye düşünüyorum.

Sayın Başkanın da biraz önce belirttiği gibi, komisyonumuz, üç ana başlıkta değerlendirmiştir olayları. Biri, enerji arz – talep dengeleri; BOTAŞ; DSİ.

Şimdi ben, enerji politikalarıyla ilgili genel bir değerlendirmeye girmeden önce, göreve başladığım dönemi, göreve başladığım günleri, yani 1997 senesinin haziran ayını, Türkiye’nin o günkü enerji durumunu sizlerle biraz paylaşmak istiyorum. Yani, bugünü tam anlayabilmemiz için, dünü de iyi kötü bilmemiz lazım. Ben göreve geldiğim zaman, Türkiye böylesine enerji bolluğu içinde değildi; böylesine, elektrikte problemi olmayan, gazda problemi olmayan, bu gazı bir fazla yere nasıl götürürüz çabası içinde koşturmayan bir ülkeydi. O nedenle, kısa kısa, o günkü durumu anlatmaya çalışacağım.

Ben, görevi, Sayın Recai Kutan’dan devraldım. Burada birçok rakam söylendi; tutarlı olması açısından, o anlatım tarzına uygun ifadelerde bulunmaya çalışacağım.

1996 yılında, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda konuşan Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Recai Kutan “ülkemiz elektrik enerjisi talebinin 2000 yılında 134 milyar kilovatsaat, 2010 yılında 290 milyar kilovatsaat, 2020 yılında ise 546 milyar kilovatsaat seviyesinde olması beklenmektedir” tarzında bir ifadede bulunmuştur. Yani, benim göreve geldiğimde, benden önceki Bakan arkadaşımın koyduğu hedefler, en son, 2020 yılı itibariyle 546 milyar kilovatsaat seviyesindedir.

Gaza bakarsak, yine, 2000 yılında 27 milyar metreküpe, 2015 yılında ise 50 milyar metreküpe ulaşacağını ifade etmiştir Sayın Recai Kutan.

Şimdi, 1998 yılında benim Plan ve Bütçe Komisyonundaki konuşmalarımı arz etme çabası içinde olacağım: “Ülkemiz elektrik enerjisi talebinin 2000 yılında 134 milyar kilovatsaat, 2010 yılında 290 milyar kilovatsaat, 2020 yılında 547 milyar kilovatsaat seviyesinde olması beklenmektedir.” Yani, 1997’de göreve geliyorum, 1996’da Sayın Recai Kutan’ın koymuş olduğu elektrik ihtiyacıyla ilgili milyar kilovatsaatler, aynen, 1999’da, 2000 yılına girerken benim tarafımdan tekrarlanıyor; yani, kalkıp, burada, gelip de, işte, enerji ihtiyacını fazla gösterdiler demenin hukukî hiçbir mesnedi yoktur.

Şimdi, yine devam ediyorum. 2000 yılında Cumhurbaşkanı Sayın Demirel konuşmasında şunu ifade ediyor, diyor ki: “2000 yılında 28 000 megavat, 2010 yılında 65 000 megavat, 2020 yılında 109 000 megavat dolaylarına çıkması planlanmaktadır.” Her iki Bakan olarak bizim belirttiğimiz rakamlarla üst üste gelmektedir. (Gürültüler)

BAŞKAN – Sayın Ersümer, bir saniye...

Sayın milletvekilleri, salondan yüksek uğultu geliyor; lütfen, sayın milletvekillerinin kendi aralarındaki sohbeti bırakmalarını rica ediyorum.

Buyurun Sayın Ersümer.

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – 1 Ekim 2001 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılış töreninde konuşan şimdiki Sayın Cumhurbaşkanımız Sayın Sezer “Anayasamızda daha önce gerçekleştirilen değişiklikler doğrultusunda enerji sistemimizi gelişmiş ülkelerdeki sistemlerle bütünleştirebilecek önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. 2001 yılında ülkemizde elektrik tüketiminde ilk kez bir gerileme söz konusudur. Bu durumun büyük ölçüde ekonomik sıkıntıların bir sonucu olduğu bilinmektedir. İleriki yıllarda elektrik arz ve talep dengesinde herhangi bir sorun yaşanmaması için uzun dönemli stratejiler geliştirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, 2002 yılı sonuna kadar devreye alınabilecek 29 elektrik üretim projesinin içerisinde bulunduğu belirsizlik en kısa zamanda giderilmelidir.” 2001 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızın TBMM çatısı altındaki beyanlarını arz ettim.

1999 yılında Türkiye bir seçime gidiyordu. Bütün siyasî partiler seçim beyannameleri hazırladılar. Doğru Yol Partisinin seçim beyannamesinde “2010 yılına kadar tüketimi beş kat artacak olan doğalgaz için yeni arz kaynaklarının devreye sokulması, gerekli yatırımların özel sektör katılımıyla gerçekleştirilmesine imkân sağlayacak bir yapılanmaya gidilmesi...” CHP’nin seçim beyannamesinden bir satır okumak istiyorum: “Türkiye’yi 2000’li yıllara taşıyacak altyapıyı gerçekleştireceğiz, tıkanma noktasına gelen enerji projelerinde uluslararası finansmanın önünü açmak için gerekli çabaları göstereceğiz, ülkeyi enerji darboğazı tehlikesinden kurtaracağız. Ulusal enerji konseyini kuracağız.” CHP de aynı ihtiyacı tespit ediyor; vatandaşın önüne çıkarken enerji darboğazından kurtulmayla ilgili vaatlerde bulunuyor.

Fazilet Partisinin seçim beyannamesinde şöyle deniliyor: “Önümüzdeki yıllarda bir elektrik enerjisi darboğazı tehlikesi bizi beklemektedir –hani, ben, tehlike uydurmuşum ya; enerji darboğazı varmış gibi bir komplo teorisi sergileniyor ya; onunla ilgili bunları dile getirmeye çalışıyorum- Fazilet Partisi, ilk aşamada, dünya ortalamasının üstüne çıkmak için 2010 yılına kadar yılda en az 5 milyar dolarlık yatırım yapılmasını hedeflemektedir. Bunun için, gerekli kaynak, yap-işlet-devret, yap-işlet, üretim ve dağıtma işletme hakkı devri, kendi elektriğini kendin üret ve fazlasını sat gibi modellerle sağlanacaktır. Ayrıca, Karadeniz geçişli Mavi Akım boru hattı, Mısır doğalgaz ve Irak doğalgazı boru hattına önem verecektir.” Yani, bu yap-işlet-devret modelleri, Mavi Akım gazı, bunların hepsinin bir numaralı müsebbibi Anavatan Partisi ve onun Enerji Bakanı gibi çizilen senaryonun bir parçasında diğer siyasî partilerimizin –yıl da çok önemlidir- 1999 yılındaki seçime girerken seçim beyannamelerindeki hedeflerini size arz etmeye çalışıyorum. Anavatan Partisininkini zaten söylemeye gerek görmüyorum; biz, bu hedefleri gerçekleştirmek için görevimizin başındayız.

Şimdi, bütün bu hatırlatmaları yaptıktan sonra, komisyon raporundaki değerlendirmelere geçmeden önce, yeni, daha 28 Temmuz 2003 tarihli, şu anda görevi başında Enerji İşleri Genel Müdürlüğümüzün Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında bir araştırma komisyonuna göndermiş olduğu ve 1999-2002 yılları arasındaki programlanan tüketim, gerçekleşen üretim ve artışlarla ilgili bilgi notundan bir iki paragraf arz etmeye çalışıyorum: 1998’de tüketim artışı 8,1; 1999’da tüketim artışı 3,9. Niye üçte 1’e düşüyor; 1999’da iki deprem yaşıyor Türkiye; önemli sanayi bölgemizde, sanayiin en ağır olduğu bir bölgede iki deprem yaşıyor Türkiye.

Devam ediyorum: 2000’de 8,3. Zaten son otuz yılın geriye doğru enerji artış talebi 8-9 mertebesinde gerçekleşiyor. Normal yıllarda bu hep böyle oluyor. 2001’de eksi 1,1; yani, 8,1’den eksi 1,1’e düşüyor enerji talebi. Bu niye düşüyor; Türkiye yüzde 14 küçülmüş; çok önemli iki kriz yaşanmış Türkiye’de, hâlâ belki de izlerini silemediğimiz çok önemli iki kriz yaşanmış. Bu iki krizin enerji sektöründeki en önemli etkisini net bir şekilde, mevcut Enerji İşleri Genel Müdürümüzün hazırlamış olduğu tabloda görüyoruz. 2002 gelince ne oluyor; 2002’de de -bu 2001’in etkisini sektör üzerinden hızla atamıyor- 4,5 enerji talebi, elektrik talebi.

Sonra da bu tabloyu açıklıyor Sayın Genel Müdür; diyor ki: “1998 yılı için tüketim talebi bir önceki yıla göre yüzde 9 artışla 115,1 milyar kilovat/saat olarak tahmin edilmişti. Santralların durumları ve normal su gelirleri dikkate alınarak yapılan programa göre 3,5 milyar kilovat/saatlik açık programlanmıştı.” O gün için, ülkenin 3,5 milyar kilovat/saatlik bir açığının olduğundan bahsediyor. Bu açığı nasıl kapatma çabası içinde olduklarını biraz sonra dinleyeceğiz. Ancak, 1998 yılı fiilî tüketimi 8,1 artışla 114 milyar kilovat/saat olarak gerçekleşmiş olup, yıl içerisinde barajlı hidrolik santrallara gelen sular beklenenin üzerinde olmuş ve enerji açığı fazla gelen suyu da santrallardan karşılanabilmiştir. Hidrolik santralların 1998 yılı için su gelirleri 50 milyar metreküp öngörülmüşken, 65,5 milyar metreküp olarak gerçekleşmiştir. Elektrik kesintisi olmamış, enerji ucu ucuna karşılanabilmiştir. O yıl, gerçekten, barajlarımızda su gelirlerinin yüksek olması sebebiyle çok fazla üretim oldu. Yani, ben, Atatürk Barajını ziyaret ettim; Atatürk Barajının ürettiği elektriği kendi saatinde 10 milyar kilovat/saat olarak gözümle gördüm.

1999 yılında 9,6 artışla 125 milyar kilovat/saat talep öngörülmüş olmasına rağmen, 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 tarihlerinde olan depremler nedeniyle talep düşmüş, 3,9 artışla 118,5 milyar kilovat/saat olarak gerçekleşmiştir. Buna rağmen, üretim kapasitesinin tüketimi karşılayamaması nedeniyle, yıl içinde, bölgeler itibariyle, miktarı zaman zaman değişen 1 500-2 000 kilovat arasında elektrik kesintisi programı uygulanmış; ayrıca, su santralları minimum göl seviyesinde çalıştırılmıştır. Enerji sektöründe bunun adı nedir biliyor musunuz; buna, biz, arıza gezdirmek diyoruz. Enerjiniz az; ben, kesinti yaptım diyemiyorsunuz. Alıyorsunuz bu programsız kesintiyi, arıza olarak gezdiriyorsunuz. Sayın Genel Müdürün de burada yaptığı tarif bu ve bu baraj santrallarının da minimum göl seviyesinde çalışma zorunluluğunu da açıkça izah ediyor.

2000 yılında yüzde 7 artışla 126,8 milyar kilovat/saat olarak öngörülen talep, 8,3 artışla 128,3 milyar kilovat/saat olmuştur. 2000 yılı kasım ayından itibaren kesinti programı uygulanacakken, kasım ayında başgösteren ekonomik krizden dolayı kesinti uygulanmamış, enerji ucu ucuna karşılanmış ve su santralları minimum göl seviyesinde çalıştırılmıştır; yani, olumsuz anlamda, enerji sektörünün imdadına kriz yetişmiş.

2001 yılındaki değerlendirmeleri arz ediyorum. 2001 yılında yüzde 8 artışla 139,7 milyar kilovat/saat olarak öngörülen tüketim, Kasım 2000 ve 17 Şubat 2001 tarihlerinde oluşan ekonomik krizin etkisiyle –1,1 gerçekleşerek, 126,9 milyar kilovat/saat olmuştur.

2002 yılına gelince... 2001 yılında başlayan ekonomik kriz dikkate alınarak, yüzde 5 artışla 133,3 milyar kilovat/saat olarak öngörülen tüketim, yüzde 4,5 artışla 132,6 milyar kilovat/saat olmuş ve devreye yeni giren santrallar ve özellikle de talebin düşmesiyle kapasite fazlalığı oluşmuştur.

Şimdi, hani, bizim dönemimizde olsa, dersiniz ki, bu eskidir. Mevcut, şu anda, Türkiye enerji sektöründe enerji arz-talebini düzenlemekle görevli olan Sayın Genel Müdür bunu nereye göndermiş; Türkiye Büyük Millet Meclisi araştırma komisyonunun istediği bilgilerin içinde bunu göndermiş. Buna itibar etmek zorundayız. Bu belgelerin tamamı Komisyonumuzun elinde olmasına rağmen, hâlâ, özellikle Komisyon Başkanımızın ve Komisyon üyelerimizin kürsüye gelerek, bunları yok kabul ederek, birtakım suçlamalar üretmelerini anlayabilmiş değilim.

Yine, devam ediyorum. 9 Temmuz 2003 tarihinde, mevcut DPT Müsteşarı Sayın Dr. Ahmet Tıktık, yine, Meclis Başkanlığımıza gönderdiği yazısında bir değerlendirme yapıyor; diyor ki: “Müsteşarlığımızca, bu dönem için beş yıllık plan ve yıllık programlarda hedef alınan ekonomik büyüme hızları baz alınarak yapılan elektrik arz-talep projeksiyonları, daima, 2002 yılı ortasına kadar enerji açığı göstermiştir.” Yani, enerji açığı bizim gösterdiğimiz, bizim bulduğumuz bir mefhum değil; mevcut, bugünkü DPT Müsteşarımız Sayın Tıttık ifade ediyorlar. Bakanlık çalışmalarında bu açık daha yüksek değerlerdedir; ancak, 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz ve sonrası, ekonominin önemli oranda küçülmesi ve durgunluğa girilmesi nedeniyle elektrik talep projeksiyonlarında önemli sapmalar oluşmuş, beklenen talep artışı gerçekleşmemiş, başta, yap, işlet ve mobil santrallar olmak üzere son dönemde işletmeye giren bütün projeler atıl kapasite yaratır duruma düşmüştür; DPT’nin tespiti de bu.

Tabiî, ekonomik sıkıntılarla ilgili konuları tekrar bu önemli tespitlerden sonra dile getirmek istemiyorum; ama, biraz önce konuşma yapan arkadaşlardan biri, barajlarda su boşa harcanmış, elektrik üretilmemiş diye bahsetti.

Enerji Bakanlığı tam bir hesap kitap yeridir. Enerji Bakanı sabahleyin masasına geldiğinde, Türkiye’deki termik santrallarında kaç kilovat/saat elektrik üretilmiş; barajlarında kaç kilovat/saat elektrik üretilmiş; ihtiyaç nedir; arızalar nelerdir; bunların hepsini görür. Enerji Bakanlığının bir günlük işleme tablosu vardır, bu tabloda bunların hepsini görürsünüz. Eğer, zaten bunları günlük göremiyorsanız işte o zaman başınız dertte demektir.

Şimdi, barajlarımızla ilgili de... Biz bu baraj sularını her gün ölçtürüyorduk. Hatta, öyle sıkıştık ki, Erzurum ve Kars platolarındaki karları ölçtürdük. Bu ölçülen karlardan acaba kaç metreküp su Fırat havzasındaki barajlarımıza gelir de, biz bu suyla ne kadar elektrik üretebiliriz onun peşinde olduk. 1999 yılında Keban Barajının kotu 830 metreyken, 2000 yılında 825 metreye düşüyor; minimum kotu ne kadar biliyor musunuz; 820 metre. Son 5 metremizi kullanmışız. Karakaya Barajında 675 metre olan minimum kot, 2000 yılında 676 metre. Son 1 metremizi kullanmışız. Yine, Atatürk Barajında 526 metre olan minimum kot, 2000 yılında 526,47 santim, orada, 50 santimimiz kalmış. Barajları işletmekle sorumlu genel müdürlüğümüz, bize “eğer, biz, bu barajları biraz daha çalıştırmaya devam ettirirsek, Türkiye’deki elektrik sistemini çökertiriz ve ayrıca, bu kotlarda, bu barajlarda çalışma yapılırsa,maalesef, türbinlerde ciddî arızalar meydana gelir” dedi. Bunları ben niye anlatıyorum; yani, görevde bulunduğumuz dönem itibariyle “işte, efendim, suları boşa akıttınız, santrallarda gereği gibi üretim yapmadınız” tarzındaki bu komplo teorilerine iyi kötü cevap olsun diye arz etme çabası içinde oluyorum.

Tabiî, bir başka önemli husus: 2001 yılı 11 inci ayında -ben bakan değilim- benden sonraki Sayın Bakanımız ve üç genel müdür -benden sonra ayrıldı- TEİAŞ, TETAŞ, EUAŞ Genel Müdürleri toplantı yapmışlar. Bu toplantıda, mevcut Sayın Bakana hazırladıkları raporun -artık çok sıkıldınız, daha fazla detaya girmek istemiyorum ama- sadece bir yerini belirtmek istiyorum: Buna göre, yıl sonuna kadar karşılanamayan enerji miktarının 230 000 000 kilovat/saat olacağı belirlenmiştir. Yani, bu açık, 2001 yılının kasım ayında da var ve “önümüzdeki üç ayda da bu açık devam edecektir” diye üç genel müdür tespit yapıyor, Sayın Bakana bildiriyorlar.

Enerji sektörüyle ilgili, bu kısaca sunduğum durum tespitinden sonra, bu politikalar nasıl oluştu, bu politikaların oluşmasında Enerji Bakanlığının rolü nedir, DPT’nin rolü nedir, Bakanlar Kurulunun rolü nedir, bunları kısa kısa anlatmaya çalışacağım; ama, benim söylediklerimin, benim arz etmeye çalışacaklarımın tamamı, yasal mevzuata dayalı, kanun emirlerini içeren hususlardır.

Enerji politikalarının oluşturulma yetki ve görevi Bakanlar Kuruluna aittir. “İktisadi, Sosyal ve Kültürel Hedefle ile Politikaların Tespiti” başlıklı 540 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 25 inci maddesine göre: “İktisadî, sosyal ve kültürel hedefler ile politikaların belirlenmesine esas teşkil edecek hususlar, Yüksek Planlama Kurulunda görüşülerek tespit edilir. Bu suretle tespit edilen esaslar, Bakanlar Kurulunda öncelikle görüşülerek karara bağlanır. Bakan, enerji ve doğalgaz politikalarını oluşturmaktan sorumlu değildir. Bakanın ve Bakanlığın görevi, Bakanlar Kurulunca tespit edilmiş politikaları uygulamaktır.”

Buradan, hemen, komisyon raporunun içerisinde olmasına rağmen, devletin bir evrakı haline gelmesine rağmen, benim kamusal savunmamda bir örneğini arz etmiş olmama rağmen, ne burada konuşan komisyon başkanımız ne diğer konuşmacılar tarafından hiç gündeme getirilmeyen ve komisyon raporunda da gereği gibi tartışılmayan bir belge var. Ben, geçen konuşmamda da bu belgeyle ilgili bilgiler arz etmiştim; o da, 27 Mayıs 2000 tarihli bir mutabakat belgesidir. Bu belgeyle, Bakanlık çalışmalarının doğru ve yerinde olduğu kabul edilmiştir. Bu nedenle, Bakan olarak, Türk Ceza Kanununun 232 inci veya 240 ncı maddelerine aykırı davranmış olduğum iddiası, hukuksal dayanaktan yoksundur.

Nedir bu 27 Mayıs 2000 tarihli mutabakat belgesi; Sayın Başbakan Bülent Ecevit’in talimatı üzerine, Sayın Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan başkanlığında, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarı, DPT Müsteşarı ile Hazine Müsteşarı toplanmışlar, elektrik arz ve talep durumunu değerlendirmişler ve 27 Mayıs 2000 tarihli mutabakat belgesini imzalamışlardır.

“27 Mayıs 2000 tarihli toplantı tutanağı” başlıklı mutabakat belgesine göre: “Enerji konusundaki gelişmeler ve sorunlar, Başbakan Yardımcısı Sayın Hüsamettin Özkan’ın başkanlığında, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ve Hazine Müsteşarlığının katılımıyla yapılmış ve toplantıda aşağıdaki hususlar gündeme gelmiş ve kararlar alınmıştır.” Yani, biraz önce, burada, işte Devlet Planlama Teşkilatının yazısı şuydu, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının yazısı şuydu... Bu aradaki tartışmalar vardı, yok değil; ama, bu tartışmaları ortadan kaldırmak üzere, bu ihtiyacı giderebilmemiz için, Sayın Başbakanın talimatıyla üç müsteşar bir araya geldi, enerji sektörünü baştan sona değerlendirdi ve neticede bir karara vardılar. Şimdi, bu üç müsteşarın vardığı karardaki -Başbakan Yardımcımız Sayın Hüsamettin Özkan başkanlığındaki- bazı maddeleri okumaya çalışacağım.

“Madde 1.- Ülkemizin 2000-2002 döneminde enerji açığı yaşayacağı ve bu açığı azaltmak için gerekli tedbirlerin acilen alınması gerektiği...” Bunu kim söylüyor; devletin üç müsteşarı söylüyor, DPT Müsteşarı, Hazine Müsteşarı, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarı söylüyor. 2000-2002 döneminde enerji açığı yaşanacağını vurguluyorlar. 2003-2004 döneminde, yedekli sistem ihtiyacı üzerinde bir kapasite fazlalılığının da, projelerin devreye giriş tarihlerinin ayarlamasını yapmak suretiyle giderilmesi gerektiğini vurguluyorlar. “Devreye girecek olan projelerin devreye girmesini ayarlayacaksınız” diyorlar.

“Bu çerçevede, DPT tarafından uygun görülmüş yap-işlet-devret projelerinden 2000-2002 döneminde işletmeye girebilecek olanların, bu hususta gerekli teminatlar ve taahhütler alınmak ve anlaşmalara derç edilmek suretiyle, garantili sistem içerisinde yürütülmesi, bu projelerin sayısı ve listesi ekli tabloda takdim edilmiştir” tarzında, 29 yap-işlet-devret projesinin de, yine garanti kapsamı içinde ve 2002’de devreye alınmak şartıyla yapılabileceğini karar altına alıyorlar.

Yine, devamla: ”DPT tarafından uygun görüş verilmesi düşünülen projelerden 2000-2002 döneminde işletmeye girebilecek olanların, bu hususta gerekli teminatlar ve taahhütler alınmak suretiyle, garantili sistem içinde yürütülmesi, Hazine garantisi verilmiş olan yap-işlet projelerinden...”

Sayın milletvekilleri, burası çok önemli, ileride...

BAŞKAN – Sayın Ersümer, bir saniyenizi rica edeyim.

Sayın milletvekilleri, Sayın Hatibi dinlemekte, izlemekte zorluk çekiyoruz. Özellikle, salonun sol tarafından çok ses geliyor. Lütfen, sükûnetle dinleyelim.

Buyurun.

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Çok teşekkür ederim Sayın Başkanım.

“Hazine garantisi verilmiş olan yap-işlet projelerinden bir kısmının, Haziran 2002’den itibaren işletmeye alınabileceği şeklinde gerekli girişimlerde bulunulması, hazine garantisi verilmiş olan yap-işlet projelerinden 2003-2004 döneminde devreye girmesi öngörülenlerin, bu yıllardaki kapasite fazlalığını giderecek şekilde işletmeye giriş tarihlerinin ayarlanması için çaba gösterilmesi...” devamını okumuyorum. Mutabakata varılarak üç müsteşarı imza altına almışlar. Bu belge tamamıyla geçerli bir idarî işlemdir. 27 Mayıs 2000 tarihli mutabakat belgesi idarî makamların birlikte oluşturdukları bir idarî işlemdir. Devletin üç önemli kurumu, Başbakan adına görevli Başbakan Yardımcısının da katılımıyla, belgenin içerdiği konularla ilgili görüşmüşler, aralarındaki sorunları çözmüşler ve bir karara bağlamışlardır. Dolayısıyla, mutabakat belgesi bir idarî işlem olarak yürürlüktedir ve her idarî işlem gibi içerdiği konular bakımından belgenin taraflarını, konuyla ilgili her türlü kurum ve kişileri üçüncü kişilere bağlayan bir idarî hukukî belgedir. Bu nedenle, idarî işlem olan mutabakat belgesi aynı zamanda soruşturma komisyonunu da bağlar. Öte yandan, önerge sahiplerinin mutabakat belgesi içeriğine aykırı iddiaları hukuksal dayanaktan da tamamen yoksundur. Mutabakat belgesine göre iddia konusu işlemler hukuka uygundur. İdarî bir işlem olan mutabakat belgesi içerdiği konuların tamamı mevzuatına da uygundur. Devlet Planlama Teşkilatı “Elektrik Enerjisi Planlama Çalışması” adı altında ilgili Bakanlık ve kamu kurumlarıyla birçok çalışma yapmıştır. Bu çalışmalar üç ayı aşkın bir süre uzun tartışmalarla devam etmiş, çalışmalara Enerji Bakanlığı, Hazine, DPT, DSİ, TEAŞ, BOTAŞ, Enerji İşleri Genel Müdürlüğü yetkilileri ile Cumhurbaşkanlığı Enerji Danışmanın da katılımıyla 17 toplantı yapılmıştır. Yani, devletin enerji sektörünü temsil eden bütün üyeleriyle üç ayı aşkın bir süre toplanılmış, 17 toplantı yapılmıştır. Belirtilen bu çalışmalar, mutabakat belgesine konu son görüşmeyle sonuçlandırılmıştır. Her üç kurum ve Başbakanlık, mutabakat belgesinin içerdiği konular üzerinde anlaşmışlardır. Böylece, bu konular üzerinde olan görüş ayrılıkları sona ermiştir. Özellikle, mutabakat belgesinin 1 inci maddesinde, 2000-2002 döneminde enerji açığı yaşanacağı ve bu açığın azaltılması için gerekli önlemlerin acilen alınması gerektiği; 2 nci maddesinde, 2003-2004 dönemi için yedekli sistem ihtiyacı üzerinde kapasite fazlalığının, projelerin devreye girme tarihlerinin ayarlanması suretiyle giderilmesi denilerek, 2003 döneminde enerji fazlası olacağı kabul edilerek, bu fazlalığın da, projelerin devreye giriş tarihlerinin ayarlanması suretiyle giderileceği belirlenmiş; diğer maddelerinde ise, devreye girmesi gerekli olanların işletmeye alınmasının sağlanmasına yönelik çalışmaların yapılması da kabul edilmiştir.

Önerge sahiplerinin, hukuka uygun olan bir işleme karşı yaptıkları iddiaların tamamı geçersizdir. Mevzuata uygun bir konunun hukuka aykırılığı ileri sürülemez. Bu nedenle, mutabakat belgesindeki bir konunun hukuka aykırılığı iddiasının da bir değeri yoktur.

Yukarıda belirtilen nedenlerle, mutabakat belgesine bağlanmış olmayan konuların aksi, belgenin tarafları veya üçüncü kişiler tarafından, örneğin önerge sahipleri veya soruşturma komisyonu üyeleri tarafından iddia edilemez; çünkü, bu idarî işlem, içerdiği konular yönünden herkesi bağlar. Bu nedenle, soruşturma önergesiyle yapılmış olan, Türkiye’nin enerji ve gaz talebinin yüksek hesaplanması, plansız olarak santral inşaat taahhüdüne girilmesi iddiası ve soruşturma komisyonu raporu kararı, hukuksal dayanaktan yoksundur. Bakan olarak, önergenin görüşülmesi sırasında, mutabakat belgesine dayandım ve gerekli açıklamaları da yaptım.

Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı, bakanlığım döneminde, mutabakat belgesiyle kararlaştırılmış hususları tam ve gereği gibi yerine getirmiştir. Kaldı ki, soruşturma önergesinde bu yönde bir iddia da yoktur. Hazine Müsteşarlığı Dış Ekonomik İlişkiler Genel Müdürlüğü adına, Devlet Bakanı Recep Önal imzalı, 5.6.2000 tarih, 45594 tarih sayılı yazıyla, 27.5.2000 tarihinde Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın başkanlığında yapılan toplantı sonucunda “2001 ve 2002 yıllarında ortaya çıkacak enerji açığını karşılamak üzere, 2002 yılı itibariyle işletmeye alınabilecek ve bu yıllardaki enerji açığına tekabül edecek sayıda enerji projelerin tespiti üzerinde durulmuştur. Bu projelerin ilişik listede belirtilen projeler olduğu, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı yetkilileri ile Bakanlığınız yetkililerinin de katılımıyla tespit edilmiştir.”

Yine, yukarıda sözü edilen toplantı ve kabinde hazırlanan toplantı tutanağında “bahse konu projelerin müteahhitlerinden, projelerin 2002 yılında bitirileceğine dair taahhüt ve teminat altına alınması da karara bağlanmıştır. Bilgileri ve konuya ilişkin olarak hazırlanacak olan Yüksek Planlama Kurulu kararına mesnet teşkil etmek üzere, proje sahipleriyle yapılacak görüşmeler neticesinde, 2002 yılına yetiştirilmesi taahhüt edilen projelerin Müsteşarlığımıza bildirilmesi hususunda gereğini arz ederim” denilmektedir; yani, Devlet Bakanı Sayın Recep Önal, Hazine adına, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığından, bu mutabakattaki belgelerin, belgelerle ilgili müteahhitlerden taahhüt alınmasını istiyor; yani “siz bu işleri yürütün” diyor; zaten, biz de yürütme çabası içinde olduk.

Ayrıca, bu yazının ekinde, işletmeye girmesi öngörülen santralların, 2001 yılıyla ilgili 9 proje, 2002 yılıyla ilgili 20 proje olmak üzere 29 projenin neler olduğunun da listesini veriyor.

Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanının, ayrıca bakanlığım döneminde bu yazının gereğini de tam olarak yerine getirmiştir. Türk planlama hukukuna göre, birer ekonomik politika konusu olan doğalgaz kullanımı ve arz talep projeksiyonlarıyla doğalgaz çevrim sanrtal ihtiyacın belirlenmesi yetki ve görevi de Devlet Planlama Teşkilatına aittir. DPT, ekonomik politika ve hedeflerinin oluşturulmasında Bakanlar Kuruluna danışmanlık yapmak ve ilgili kurumlarla eşgüdüm sağlamakla görevlidir.

540 sayılı Devlet Planlama Teşkilatı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 5-a maddesinde, Yüksek Planlama Kuruluna verilen görevler şunlardır: İktisadî, sosyal ve kültürel kalkınmayı planlamada ve politika hedeflerinin tayininde Bakanlar Kuruluna yardımcı olmak ve hazırlanacak kalkınma planları ile yıllık programları Bakanlar Kurulana sunulmadan önce, belirlenen amaçlara uygunluk ve yeterlilik bakımından incelemek, Yüksek Planlama Kurulunun görevleri...

2- Ekonomik politika ve hedefler, mevzuatına göre, kalkınma planı ve yıllık programlarla somutlaşır.

Yine, 540 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 28 inci maddesinde “yıllık programların hazırlanması ve kabulü ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiştir. Buna göre, yıllık programlar Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığınca hazırlanarak, Yüksek Planlama Kuruluna sunulur. Bu Kurul, programları inceleyerek bir raporla Bakanlar Kuruluna sunar, Bakanlar Kurulunda kabul edilen yıllık programlar kesinleşmiş olur. Yıllık programlar ile birlikte, orta vadeli tahminler de sunulur. Yıllık programlar, bütçeler ile iş programlarından önce hazırlanır. Bütçeler ile iş programlarının hazırlanmasında yıllık programlarla kabul edilmiş olan esaslar dikkate alınır. Bütçelerin Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmesi sırasında, birden fazla yılı kapsayan ve kalkınma planı ve yıllık programların bütününü ilgilendiren yatırım projelerinin programa ilave edilmesinde, Kalkınma Planının Yürürlüğe Konması ve Bütünlüğünün Korunması Hakkında Kanunun 2 nci maddesinde yer alan esas ve usullere uyulur. Yıllık programlarda yer alan makro politikaların uyum içerisinde sağlamak amacıyla Bakanlar Kuruluna değerlendirme raporları sunulur.”

DPT, kalkınma planı ve yıllık programları hazırlamakla görevlidir. DPT, hükümetçe belirlenen amaçlar doğrultusunda kalkınma planlarıyla yıllık programları hazırlamakla görevlidir. Bu görev, yasal düzenlemeyle münhasıran DPT’ye verilmiştir. DPT, kendisine verilen yıllık programların makro dengelerini oluşturmak, kalkınma planlarının hazırlanmasına katkıda bulunmak, konjonktürel gelişmeleri izlemek ve değerlendirmek görevini eksiksiz bir biçimde yerine getirecektir.

BAŞKAN – Sayın Ersümer, bir saniye.

Sayın milletvekilleri, dakikalar ilerledikçe izleme olanağımız daha da azalıyor. Lütfen, şu kendi aranızdaki konuşmaya bir son verelim, Sayın Bakanı dinleyelim.

Buyurun Sayın Ersümer.

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – DPT, kalkınma planları ile yıllık programların hazırlamasında ve uygulanmasında kamu kurumlarından gerekli bilgileri toplama ve işbirliği yapma yetkisine sahiptir. Bu nedenle, DPT, iddia konusu ekonomik işlerle ilgili olarak gerekli arz talep projeksiyonuna konu olan verileri toplayacak, değerlendirecek ve bu verilerden hareketle ihtiyaca konu santralları belirleyecektir.

Bakanlıklar ve diğer kamu kurumları, kalkınma planı ve yıllık programlar yapamazlar. Ancak, bu plan ve programlara alınmış işleri uygulamakla görevlidirler; çünkü, kalkınma planları ve yıllık programlar, kamu kurumları için uyulması kanunen zorunlu olan hukukî belgelerdir, mevzuattır.

İddia konusu doğalgaz kullanımı ve arz talep projeksiyonları ile doğalgaz çevrim santrallarına ihtiyacın belirlenmesi görevi DPT’ye aittir, Bakanlığa ait değildir. DPT, kuruluş mevzuatı gereğince, birer ekonomi politikası konusu olan doğalgaz kullanımına ilişkin hedeflerin belirlenmesine ilişkin yapılması gereken arz talep projeksiyonlarını yapmak ve bu hedeflerin gerçekleşmesini sağlamak amacıyla kurulması gerekli olan doğalgaz çevrim santralarına olan ihtiyacı belirlemekle görevlidir.

Gerçekten, 540 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 5/c maddesine göre, Yüksek Planlama Kurulu, kalkınma planı ve yıllık programlar çerçevesinde, kamu iktisadî teşebbüsleriyle ilgili her türlü kararları almakla görevlidir. Öte yandan, 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 32 nci maddesine göre, DPT, teşebbüslerin uzun vadeli veya yıllık genel yatırım ve finansman programlarını Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığının da görüşünü alarak hazırlar.

Ayrıca, DPT, görüş ve tekliflerde bulunmak suretiyle, BOTAŞ’ın iddia konusu işleri uygulama görevini yerine getirmesine yardımcı olmakla yükümlüdür. DPT, yıllık programların uygulanmasında ilgili kurumlarla eşgüdüm sağlamakla görevlidir. DPT’nin Bakanlığa göndermiş olduğu yazılar iddianın aksine, DPT’nin, kalkınma planı ve yıllık programları hazırlama, izleme ve uygulamasını sağlama yasal görevini savsamış olduğunu ortaya koymuştur. Gerçekten, DPT’nin izni olmayan yap-işlet-devret santralı var mıdır; hayır. Peki, yap-işlet santralı var mıdır; hayır. Bizim sistemimizde, Devlet Planlama Teşkilatının oluru olmadan, izni olmadan ne yap-işlet santralı yapabilirsiniz ne yap-işlet-devret santralı yapabilirsiniz. Bugün, Enerji Bakanlığının, enerji sektörünün, DPT’nin -izni olmadan alabildiği- izni olmayan bir santraldan alabildiği 1 kilovat/saat elektrik bile söz konusu değildir sayın milletvekilleri.

DPT, izniyle yapılan santrallarda üretilen varsa elektrik fazlalığı nedeniyle bakanlığı suçlamaktadır; oysa DPT, iddia yeri değildir, mevzuatı gereğince, bu işleri doğru yapma yeridir.

Soruşturma önergesinde, arz-talep projeksiyonunu etkilediği iddia edilen üretim santralları içerisinde yap-işlet santralları da sayılmaktadır. Bu santrallarla ilgili, yap-işlet santrallarıyla ilgili 27.5.2000 tarihli mutabakat belgesinin 5 inci maddesinde, aynen, Hazine garantisi verilmiş olan yap-işlet projelerden bir kısmının Haziran 2002 tarihinden itibaren işletmeye alınabileceği şekilde gerekli girişimlerde bulunulması hükmüne yer verilmiştir. Yap-işletlerle ilgili program, 27 Mayıs tarihli belgede belirlenmiştir. Aynı belgenin 6 ncı maddesinde de, belirtilen hususlara uyulmuş olsaydı; yani, bu santralların devreye giriş tarihleri yayılarak sağlansaydı, bir başka ifadeyle, 2003, 2004 yıllarındaki kapasite fazlalığı giderilmiş olurdu. Bu belge, bu fazlalığı göstermiş, çaresini de göstermiştir. Bu yap-işlet santrallarının devreye alınmasını zamana yaysaydık, yayılsaydı, yaysalardı bu fazlalığın söz konusu olması mümkün değildi. İddia edilmeye çalışıldığı gibi, herhangi bir arz fazlalığından söz edilmesi imkânı da kalmayacaktı. Bu nedenle, olmayan bir fiilimden sorumluluğumun söz konusu olması mümkün değildir; ben, Bakanlıktan 2001 tarihinde istifaen ayrıldım.

Şimdi, sayın milletvekilleri, bu yap- işlet santralları başından beri değerlendiriyoruz. Komisyon başkanımız, komisyon üyelerimiz de bu konudaki tespitlerini, değerlendirmelerini dile getirdiler. Tabiî, ben, her şeyden önce, duyduğum bir mutluluğu dile getirmek istiyorum. Bu, yap-işlet santrallardan biri de, İSKEN Sugözü Enerji Santralıdır, geçtiğimiz günlerde Alman Başbakanı Sayın Schroder’le, Sayın Başbakanımız Tayyip Erdoğan’ın birlikte açılışını yaptıkları bir santraldir. Sayın Başbakanımız açılışta şöyle bir tespitte bulunuyorlar : 1980-2002 yılları arasında Türkiye'deki Alman yatırımlarının toplam miktarı 4 milyar olduğu dikkate alındığında, bu santral sayesinde sağlanan yaklaşık 1 500 000 000 dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımının anlamının daha iyi anlaşılabileceğini söylüyor Sayın Başbakan; doğrudur, Türkiye Cumhuriyeti Devletinde tek kalemde gelen en büyük yabancı yatırımdır. Bu, yap-işlet-devretler de bir arada düşünüldüğünde, Türkiye'de yapılmış en büyük yabancı yatırımdır. Biz, tabiî, davetli olmasak da, bu santralların açıldığını, hele Sayın Başbakanlarımızca açıldığını gördükçe gurur duyuyoruz, keyif alıyoruz.

Şimdi, bu, yap-işlet modeliyle ilgili kısaca bilgiler vermek istiyorum. 1996 yılında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda konuşan Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Sayın Recai Kutan; yap-işlet modeli getirilmiş ve uygulamasına geçilmiştir tarzında ifadede bulunmuştur. Gerçekten de, yap-işlet modeli santrallar, üç aylık dönemde Sayın Hüsnü Doğan’ın bir kararnamesiyle gündeme gelmiş, üç aylık hükümetin gitmesinden sonra kurulan Refahyol Hükümeti döneminde de, bu, Bakanlar Kurulu kararnamesiyle yapılmak için çalışmalar başlatılmıştır; ancak, bu kararnamenin iptaliyle ilgili bir dava açılmıştır, açılan dava Danıştayda kabul edilmiştir. O günkü hükümete, Refahyol Hükümetine, siz bu kararnameyle bu santralları yapamazsınız, kanun getirmeniz gerekir denilmiştir. Tabiî, zaman kazanmak bakımından herhalde, yine, o günkü hükümetin grup başkanvekilleri Sayın Salih Kapusuz –bilmiyorum kendileri buradalar mı- Sayın Saffet Arıkan Bedük birlikte imzalayarak bir kanun teklifi vermişlerdir Türkiye Büyük Millet Meclisine.

Bunları niye söylüyorum biliyor musunuz? Sakın ola ki, işte, bu yap-işletler kusurluydu, suçluydu da, şimdi alıp, kendinden önceki hükümetin bakanına veya kendinden önceki hükümete bir şeyler atfetme çabası içinde mi oluyoruz diye düşünmeyin. Şimdiye kadar hiç öyle bir huyum olmadı, bundan sonra da olmaz; ama, yap-işlet santrallarının tabiî ki bu tarihî gelişimini ve özellikle, yap-işlet santrallarıyla ilgili ihtiyacın belirlenmesi noktasındaki görüşmeleri kısa kısa sizlerin bilginize arz etmek ihtiyacındayım.

Şimdi, önce, bu santrallarla ilgili, 29 Ağustos 1996’da, yani, kararnamenin iptalinden hemen önce Resmî Gazetede ilan ediliyor, deniliyor ki: “Adapazarı, doğalgaz, 700 megavat, işte, Gebze, Ankara, İzmir, İskenderun, Tekirdağ, Eskişehir, Çanakkale, Zonguldak olmak üzere, 13 tane yap-işlet santralının yapılması konusunda mevcut hükümet ilana çıkıyor. Bunlardan beş tanesini yapmak üzere teklif alıyorlar, o esnada, tekliflerin değerlendirilmesi esnasında da Danıştay tarafından hükümet kararnamesi iptal ediliyor, akabinde kanun getiriliyor.

Tabiî, kanun geldikten sonra hükümet gitti, hükümet gittikten sonra bizim hükümet kuruldu. Biz göreve geldik, bu kanun ortada duruyor, kadük. Yap-işletle ilgili teklifler alınmış, ihale değerlendirmeleri TEAŞ’ta devam ediyor, netice itibariyle, bizim hükümetimizin de öncelikle sarıldığı ve hızlı bir şekilde çıkarılması için çaba harcadığı kanun da bu oldu.

Bu kanunun gerekçesini de biz aynen kabul ettik. Elektrik enerjisi talebimiz yıllık ortalama yüzde 10’un üzerinde hızla artmaktadır.

Kanunun gerekçesindeki değerlendirme.

Bu hareketle, şu anda 21 000 megavat civarında olan üretim kapasitesinin 2010 yılına kadar, yani, onüç yıl içinde 60 000 megavat olması gerekmektedir. Bir başka deyişle, talebimizin güvenilir bir şekilde karşılanması için 2010 yılına kadar 40 000 megavatlık yeni üretim tesisinin sisteme ilave edilmesi, yani, mevcut sisteme yılda yaklaşık 3 000 megavat kurulu güç eklenmesi zorunludur. Bu, gerekli diğer altyapı yatırımlarıyla birlikte yılda yaklaşık 4 milyar dolarlık, oniki yıllık süre için ise 45-50 milyar dolarlık yatırım demektir. Yıllık yatırım gereksinimin sadece 1 milyar dolarlık kısmı kamu kesimi tarafından bütçe olanaklarıyla karşılanabilmekte, kalan 3 milyar dolarlık kısmın ise yerli veya yabancı özel sektörden karşılanması gerekmektedir.

Enerji talebinin karşılanmasında, son yıllarda meydana gelen santral tesislerindeki gecikmeler nedeniyle, yabancı ülkelerden elektrik ithal edilmek zorunda kalınmaktadır, yabancı ülkelerden elektrik ithal edilmektedir. Enerji sektöründe yaşanan darboğazın hızla aşılabilmesi için, elektrik enerjisinin ucuz, güvenilir ve süratli bir şekilde tüketiciye ulaştırılması için, yerli ve yabancı sermayenin enerji sektöründe etkin bir şekilde katılımının teminiyle bu kanun hazırlanmıştır. Yani, bu kanunun gerekçesine bakarsanız, bizim de aynen katıldığımız ve gerçekleşmesi için çaba harcadığımız hedefleri içermektedir ve özellikle bu kanunun çıkarılmasının amacının da, yabancı sermayenin getirilmesinin önünün açılması olduğu net bir şekilde görülmektedir.

Bu kanunun görüşülmesi sırasında, teklif sahibi Kayseri Milletvekili Sayın Salih Kapusuz, konuşmalarının içerisinde bazı değerlendirmeler yapmıştır. Bu değerlendirmeler o gün de önemliydi, bugün de önemli bizim için. Sayın Kapusuz şöyle diyor: “Tabiî, siyasî partilerin statüleri farklı olabilir, bazen iktidarda, bazen muhalefette bulunuluyor olabilir; ama, ülke yararına olan, ülke menfaatına olan, ülke için faydalı olan çalışmalarla alakalı olarak herkesin ortak bir noktada buluşmuş olması, hepimizin memnuniyet duyduğu bir husustur.” Gerçekten, bu kanunla ilgili Mecliste tam bir konsensüs oluşmuştur ve Mecliste, Yap İşlet Yasası, bu belirtilen gerekçelerle, oybirliğiyle geçmiştir.

Yine devam ediyor Sayın Kapusuz: “Karanlığa düşmemek için, karanlık sıkıntısı yaşamamak için, ülkenin çok önemli ihtiyacı olan böyle bir konunun, elbette, elbirliğiyle çıkarılması, sonuçlandırılması, bu ihtiyacın bir önce halledilmiş olması, hepimizin menfaatınadır.

Devam ediyor Sayın Kapusuz: “Burada bir şeyin altını çizmek istiyorum ki, değerli sözcü, Cumhuriyet Halk Partisi Malatya Milletvekili Ayhan Bey ‘hükümetlerin bu konuda dahli vardır; bu konu, on yıldan beri ihmal edilmiştir’ diyor; elhak, doğru söylüyor; ben de katılıyorum; ihmal edilmiş olan konudur, ihmal edilmemesi gerekli bir konudur. Bunu, (A) siyasî partisine, (B) siyasî partisine fatura çıkarmak için söylemiyorum; ama, günümüzde, enerjinin ihtiyacı ve bunun potansiyel olarak karşılanması gerekli olan miktarını, dünya şartlarında diğer ülkelerle kıyaslayacak olursanız, ortalamaların çok çok altında olduğunu –hem üretim hem de tüketim açısından- görmek mümkün. Bunun iyileştirilmesi için, herkes görevini layıkıyla yapmalı.

Devam ediyor: “Bakınız, bu 8 milyar metreküp –yani, 8 milyar metreküp bir gaza ihtiyaç olduğu söyleniyor- Türkiye’de ihtiyacı karşılamanın çok çok gerisinde. Hem ucuz hem de temiz bir enerji. Bu hükümetin hedeflemiş olduğu, 2010 yılı itibariyle altyapısını oluşturduğu, mutabakatını sağlamış olduğu temin edilecek doğalgaz miktarı 60 milyar metreküp olacaktır. Bu, hepimiz için sevindiricidir.” Yani, bir yandan elektrikle ilgili durumu tespit ederken, bu yasanın görüşülmesi esnasında, gazla ilgili projeksiyonları da değerlendirme imkânına kavuşuyoruz.

“Bu kış ve önümüzdeki günlerde en çok ihtiyaç duyulan budur: Şu anda, Yüksek Planlama Kurulu kararı bile, istihsaline imkân vermeyecek aciliyetten hareketle -yani, Yüksek Planlama Kurulu kararını bile almamıza gerek yok diyor- yeni bakanımızın da –o yeni bakan da bendeniz- buna hız vereceğine inanıyorum. Sayın Bakanımız ve yetkili arkadaşlarımız... Özellikle, Orta Anadolu’yu, Ankarayı çok yakından ilgilendiren bu doğalgaz hattı için, Ağrı-Erzurum arası...

BAŞKAN –Sayın Ersümer, bir saniye...

Sayın milletvekilleri, bazı görevlilerin bir bildiri dağıttığını, basın açıklaması dağıttığını görüyorum... Lütfen o dağıtımı durdurun

Kimden aldınız o dağıtma görevini... Lütfen yerlerinize geçin, o dağıtımı bırakın.

HÜSEYİN BAYINDIR (Kırşehir)– Millî Eğitim Bakanı dağıttırıyor; zaten, bugünlerde dağıtmaya başladı.

BAŞKAN – Sayın Ersümer, siz buyurun.

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Yine devam ediyor Salih Bey

“Bakınız, 1997-1998 yıllarındaki bu elektrik açığını kapatmak üzere -biraz önceki konuşmacılar da bunu ifade etmişlerdir- Türkiye, bu yıl sonunda, önümüzdeki yıllar itibariyle ciddî bir sıkıntı çekeceği için tedbirler alınmaya gayret sarf edilmiştir. İran’dan, Bulgaristan’dan, Gürcistan’dan günde 2,3 milyar kilovat/saat elektrik enerjisi ithali için anlaşmalar yapılmıştır. Refahyol hükümeti döneminde başlatılmış olan bu projelerin, yeni hükümet tarafından ve yeni bakanımız tarafından aksatılmadan devamı temin edilir ve sonuçlandırılır, memleketimiz için hayırlı olur; temenni ediyorum”diyor, belirtiyor.

Doğru Yol Partisi de aynı şeyleri söylüyor.

CHP’den konuşmacı arkadaşlarımız da “her ne kadar siz bu işlerde önceki yıllarda geciktiniz ama, biz, bu ihtiyacı tespit ediyoruz, bunun gerçekleşmesini istiyoruz” diye katkıda bulunuyorlar.

Şimdi, elektrik sektörüyle ilgili, yap-işlet’lerle ilgili bu bilgileri sunduktan sonra, doğalgazla ilgili birkaç hususu da ifade etmek istiyorum.

Doğalgaz ihtiyacıyla ilgili çeşitli değerlendirmeler var. 20 Şubat 1997 tarihinde yine dönemin Enerji Bakanı Sayın Kutan’ın bir değerlendirmesini arz edeceğim. Sayın bakan. 2000 yılında 27 milyar metreküp, 2010 yılında 50 milyar metreküpü aşacağını ifade ediyor. Tabiî, bu rakamların bizim tarafımızdan şişirildiği iddiaları var; ama, bizim ifade ettiğimiz yıllar itibariyle ihtiyaçlarla, sayın bakanın ifade ettiği ihtiyaçlar tamamen birbirine uygun.

Yine devam ediyoruz; Sayın Recai Kutan 15-16. Aralık 1997 tarihinde yapılan III üncü Petrol Şûrasında şu hususu belirtiyor ve “2000 yılındaki gaz talebinin 27 milyar metreküp, 2010 yılındaki gaz talebinin ise 52 milyar metreküp olacağını” ifade ediyor.

O günün BOTAŞ Genel Müdürü rahmetli Mustafa Murathan BOTAŞ’ta bir yönetim kurulu toplantısı yapıyor ve o yönetim kurulu toplantısında projeksiyonlarını belirliyorlar. Yine, o gün onların belirlediği projeksiyonda, 2010 yılında 49 milyar metreküp, 2015 yılında 53 milyar metreküp; yani, bu rakamlar da bizim tespitlerimize uygun.

Yine, devam ediyoruz. Sayın Genel Müdürün, 55 inci Hükümet kurulmadan bir ay önceki; yani, bizim hükümetimiz göreve gelmeden bir ay önceki açıklamaları var: 2006’da 58 milyar metreküpten bahsediyor, yine, yüzde 60’lara yakın bir kısmının da elektrikte kullanılacağından bahsediyor; biz daha göreve gelmemişiz. Yani, bugünkü “siz, elektrikte doğalgazı tercih ettiniz, doğalgaza yüklendiniz” tarzındaki iddialardan bir tanesi de, şurada Genel Müdürün yaptığı tespitlerle ortadan kalkıyor.

Tabiî, ne durumdaydık?.. Onunla ilgili de, Yüce Meclisin ıttılaına, yanlış anlaşılmayacağını ümit ettiğim bir bilgiyi sunmak istiyorum: Tarih, 13 Kasım 2000, Rus Başbakanı Türkiye’yi ziyarete geliyor. Gaz noktasında batı hattından çok büyük sıkıntılarımız var. Gaza, bir yandan, Bulgaristan, Romanya haksız bir şekilde tasallutta bulunuyor; diğer yandan, hava şartları çok ağır, gaz gerekli basınca ulaşamıyor, yeterli gazımız gelmiyor; böyle bir sıkıntı içerisindeyiz. Ben, Sayın Başbakanla görüşme esnasında bunu arz ettim. Sayın Başbakan da, Rus Başbakanına arz etmişler. Sayın Başbakan Rusya’ya döndükten sonra, telefonla Sayın Başbakanımızı arıyor. Yaptıkları görüşmede, Rusya Federasyonunun, batı hattından Türkiye’ye günde verdiği 29 000 000 metreküp doğalgaz miktarını 39 000 000 metreküpe değil; ama, 36 000 000 metreküpe artırabileceklerini ifade ediyorlar. Yani, sektördeki sıkıntıyı acaba bundan daha iyi ne anlatır?! Yani, Batı hattından gelecek gazı 1 metreküp artırabilmek için iki Sayın Başbakan görüşüyorlar, telefon teatisinde bulunuyorlar.

Şimdi, soruşturma önergesinde ve raporundaki diğer bir başlık da BOTAŞ’la ilgili. BOTAŞ konusundaki değerlendirmelerimi de kısaca sunmak istiyorum.

BOTAŞ’la ilgili tarafıma isnat edilen fiillerin hiçbiri hukuken geçerli değildir, bu isnatlar, bizzat bu konudaki mevzuatın kendisine aykırıdır. BOTAŞ, hak ve fiil ehliyeti tam, tüzelkişiliğe sahip bir teşebbüstür. Soruşturma önergelerinde iddia edilen fiiller, hak ve fiil ehliyetine sahip BOTAŞ’ın bir işlemidir, Bakanlık işlemi değildir. Bakanlığın da bu işlemle bir ilgisi yoktur. Bakanlık, işleme katılmamıştır, işlemin tarafı değildir. Bakanlık, sadece vesayet makamı konumundadır. Bakanlıkların, ilgili kuruluşları ile bakanlıklar arasındaki vesayet ilişkisinin sınırları özel mevzuatla sınırlandırılmıştır. İddia konusu işlem, Bakanlığın vesayet ilişkisi dışında kalan ve özel mevzuata bağlı tutulan bir işlemdir. BOTAŞ, anastatüsüyle belirlenmiş faaliyet ve amaçlarını gerçekleştirmek için gerekli olan her türlü işlemi yapmak fiil ve ehliyetine tam olarak sahiptir. Bu demektir ki, BOTAŞ, eylemlerini ve işlemlerini yapmak için, aksi kararlaştırılmış olmadıkça, Bakanlığın veya bir başka kurumun onayına veya iznine bağlı değildir. Nitekim, BOTAŞ’ın Bakanlıkla ve diğer kurumlarla olan ilişkileri de yasal mevzuatında açıkça belirlenmiştir.

Rekabet Kurulunun bir değerlendirmesi var. Tabiî, bu değerlendirme, birebir BOTAŞ’la ilgili suçlamalara cevap olacak niteliktedir. Rekabet Kurulu bu değerlendirmeyi yapmış, Resmî Gazetede yayımlanmıştır. Rekabet Kurulu, BOTAŞ’ın pahalı doğalgaz dışalımı yapmış olduğu iddiasını reddetmiş, dışalım fiyatlarının uygun olduğuna karar vermiştir. Rekabet Kurulu, 8.3.2002 tarih, dosya sayısı 2002/1-3 karar sayısıyla, BOTAŞ’ın ithalat tekelini kötüye kullandığı, pahalı doğalgaz alımı yaptığı, hem BOTAŞ’ın hem de doğalgaz dağıtımıyla ilgili diğer kuruluşların, aşırı fiyat uygulamak suretiyle, hâkim durumlarını kötüye kullandıkları iddiasını incelemiş ve aşağıdaki gerekçelerle, fiyatlandırma uygulamaları regülasyon kapsamında olan dağıtım kuruluşları bakımından aşırı fiyatlandırmanın söz konusu olmadığına, BOTAŞ bakımından bir hâkim durumun istismarının bulunmadığına, uygulanan fiyatların da aşırı fiyat olarak değerlendirilmeyeceğine karar vermiştir.

Rekabet Kurulu “BOTAŞ’ın Fiyatlandırma Sistemi” başlığı altında, maliyetler ve kâr oranı ilişkisi bağlamında işletme maliyetlerine yer vermiş, bu arada, özellikle konumuz yönünden önemli olan “doğalgaz dışalımının pahalı yapılması” konusunu irdelemiştir.

Rekabet Kuruluna göre, şikâyet başvurularında, BOTAŞ’ın, sahip olduğu ithalat tekelini kötüye kullandığı, alımda pazarlık unsuruna yeterince önem vermediği, üretici ülkelerden pahalı doğalgaz alımı yaptığı iddia edilmektedir. Buna karşılık, BOTAŞ yetkilileri, ithalatta yalnızca uluslararası petrol ürünleri (hampetrol, gazyağı, ağır ve hafif fuel-oil) fiyatlarının baz alındığını, üç ayda bir yapılan fiyat revizyonlarında son altı aylık fiyat ortalamalarının esas olduğunu belirtmişlerdir.

Yukarıda belirtildiği gibi, işletme maliyetleri, toplam maliyetler içerisinde çok düşük bir paya sahiptir. Bu nedenle, BOTAŞ’ın toplam ve birim maliyetleri, büyük ölçüde, doğalgaz alım fiyatlarıyla bağlıdır.

Önaraştırma çerçevesinde hazırlanan BOTAŞ’ın birim maliyet grafiği petrol ürünlerine ait ortalama fiyat grafiğiyle karşılaştırıldığında, BOTAŞ yetkililerince yapılan açıklamalara paralel sonuçlara ulaşılmıştır. Piyasada fiyat şeffaflığının olmaması nedeniyle, doğalgaz fiyatlarının birebir karşılaştırılabileceği bir pazarın bulunması imkânsızdır; ancak, dosya mevcudu bilgilerden, doğalgaz alım fiyatları ile Avrupa Birliği ülkelerindeki ortalama ithalat fiyatlarının karşılaştırıldığı ve birbirine çok yakın değerlere ulaşıldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, gaz alım fiyatları petrol fiyatlarıyla doğru orantılı olarak seyretmekte, genel fiyat düzeyinin yüksek olduğu, diğer bir ifadeyle, BOTAŞ’ın alımda pazarlık unsuruna önem vermediği konusundaki iddiaların da doğru olmadığı kanaatine varılmıştır. Görüldüğü üzere, alınan kararda da, iddiaların dayanaksızlığını ortaya koymaktadır.

Öte yandan, iddia konusu doğalgaz dışalım fiyatları, emsallerine uygundur. Gerçekten, Rusya’nın, Avrupa ülkelerine doğalgaz satış fiyatlarına bakıldığında, iddia konusu, doğalgaz dışalım fiyatlarının, iddianın aksine, emsallerine uygun olduğu görülmektedir. Örneğin, Rusya’nın 1 000 metreküp doğalgaz satış fiyatları, Fransa için 155.13 Almanya için 53.31, İtalya için 151.50’dir.

Rekabet Kurulu iddianın aksine, iptal edilen doğalgazın alım fiyatının uygunluğuna bağlı olarak, dağıtım şirketlerince, sanayi kesimi ile evsel tüketiciye satış fiyatlarının da Avrupa ortalamalarının çok altında olduğuna karar vermiştir. Rekabet Kurulu kararına göre, ithalatçı şirketler hangi fiyatları uygularlarsa uygulasınlar, 1997-2000 yılları arasında nihaî olarak piyasalarda oluşulan parakende satış fiyatlarıyla karşılaştırma olanağı mevcuttur. Buna göre, 1999 yılında BOTAŞ yüzde 67-77’lik bir kâr oranına sahip olsa da, Türkiye pazarında oluşan parakende satış fiyatlarının AB ortalamalarının çok altında olduğu görülmektedir.

BOTAŞ tarafından sanayi kesimine uygulanan parakende satış fiyatlarla, Avrupa Birliği ortalamaları arasında küçük farklar mevcuttur. Bununla birlikte Avrupa Birliği ülkelerinde sanayi kesimine satılan doğalgaz üzerinde KDV bulunmadığı, buna karşılık, Türkiye’de sanayi kesimine satışlarda yüzde 8 oranında KDV uygulandığı da gözönüne alındığında, aslında BOTAŞ fiyatlarının Avrupa Birliği ortalamasına çok yakın olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Evsel tüketimdeki parakende fiyatlar ise, Avrupa Birliği ortalamasının yarısından daha düşüktür. Sayın milletvekilleri, burası çok çarpıcı; evsel tüketimdeki parakende fiyatları ise, Avrupa Birliği ortalamasının yarısından daha düşüktür. Avrupa Birliği fiyatları konusunda, 2001 yılına ilişkin kesin istatistikler bulunmamakla birlikte, bu yılda, Türkiye’de ortaya çıkan fiyat artışları sonucunda bile, evsel tüketim açısından Avrupa Birliği ortalamalarının altında bir fiyat düzenine sahip olduğu görülmektedir. Bu durumda, BOTAŞ’ın, gerek mevcut durumda gerekse en yüksek kârlılık oranlarına sahip olduğu 1999 yılında, aşırı fiyatlandırma yaptığı yolunda değerlendirmede bulunmak mümkün değildir.

Rekabet Kurulu, bu, çok tartışılan “take or pay” yani “al veya öde”yle ilgili de anlaşmalarda bir değerlendirme yapmıştır, ilerleyen konuşmalarımızda da, maalesef, burada, sadece bir yönü anlatılan veyahut gereği gibi izah edilme çabası içerisinde bulunulmayan “take or pay”, “al veya öde”yle ilgili hususları da dile getirme çabası içerisinde olacağım.

“Take or pay” yöntemi, sadece Türkiye'de uygulanan bir yöntem değildir. Tüm dünyada, uzun dönemli gaz alım anlaşmaları “take or pay” maddeleriyle imzalanmıştır. Örneğin, İran anlaşmasında da aynı maddeler vardır. Bugüne kadar, sadece ilk doğalgaz almaya başladığımız 1988 yılında, 23 000 000 dolar “take or pay” parası ödenmiş; ancak, 1989 yılında, ödediğimiz bu para, yine kontratların ilgili maddeleri gereğince, bedelsiz gaz alınmak suretiyle geri alınmıştır; yani, Rekabet Kurulu, burada “take or pay”in, “al veya öde”nin bir tarifini getiriyor. Fiilî bir olaya dayanarak “take or pay”i tarif ediyor. Ne diyor: 1988 yılında, 23 000 000 dolar “take or pay”e girilmiş; ödediğimiz bu para, 1989 yılında, yine kontratların ilgili maddeleri gereğince, bedelsiz gaz alınmak suretiyle geri alınmıştır; yani, Türkiye'de bir kandırmaca yaşanıyor. “Al veya öde” parasının yanan bir para olduğu, verilince yok olacağı ve netice itibariyle Türkiye'ye zarar verecek bir para olarak değerlendiriliyor. Aslında, alınmayan gaza ödenen bu para, ileride alınacak gaz paralarından mahsup edilen bir paradır; ortada, yok olan, devlete zarar veren bir paranın olması da söz konusu değildir. Bunu, maalesef, burada gelip konuşma yapan Sayın Komisyon Başkanı da biliyor, sayın komisyon üyeleri de biliyor; ama, Yüce Meclisten böyle bir bilgiyi saklamayı, sadece ve sadece bizi suçlamak için gerekli görüyorlar.

“Al ya da öde” yöntemi, bu tür anlaşmaların esaslı unsurlarındandır.

Devam ediyorum. Rekabet Kurulunun kararına göre, doğalgaz üretimi, boru hatları, kompresör istasyonları, ölçüm istasyonları, sıvılaştırma tesisleri, tankerler ve gazlaştırma tesisleri gibi yoğun sermaye yatırımları gerektirmektedir. Dünyada, önce uzun vadeli doğalgaz alım satım anlaşmaları yapılmakta ve takiben, sayılan yatırımların finansmanı ve inşaatı gerçekleştirilmektedir. Büyük sermaye yatırımlarının birim başına maliyetini en aza indirmek, başka bir ifadeyle doğalgaz ticaretinin yapılabilirliğini sağlamak amacıyla doğalgaz alım anlaşmaları yirmi – yirmibeş yıl gibi uzun süreleri kapsayacak şekilde yapılmaktadır. Bu durum, alıcı açısından sözleşme fiyatlarının düşük olarak belirlenmesini doğurduğu kadar, alıcı ve satıcının uzun dönemli yükümlülükler altına girmesine de yol açmaktadır.

Rekabet Kurulu kararına göre, her sözleşme, projenin ve ülkenin şartlarına göre değişiklik göstermekle birlikte, aşağıda belirtilen açılardan birbirine benzer maddeler içermektedir: Teslim noktası, doğalgazın kalitesi, doğalgaz alım miktarı, teslim prosedürü, mücbir sebepler, alım ve teslimat yükümlülükleri, fesih şartları, tahkim şartları, hukukî şartlar ve fiyat gibi müştereklikler vardır. Gerçekten, uzun süreli olması nedeniyle, bu tür anlaşmaların esaslı –yani anlaşmaya özelliğini veren tipiklik- unsurlarından biri, satıcının sözleşmede belirlenmiş olan sürelerde alıcının emrine tahsis edeceği kararlaştırılan sözleşme konusu malın miktarının alımının garanti edilecek olmasıdır. Satıcı, anlaşmanın bu esaslı unsuruna güvenerek, sözleşme konusu malı, alıcının emrine tahsis edecektir. Bu tür anlaşmalar, dünyada uygulama olanağı fazla olan malların satışına ilişkin değil, aksine doğalgaz gibi sınırlı miktarda, özellikle devletlere satılabilen mallara ilişkin bir uygulamadır. Satıcının sözleşmede belirlenen sürelerde alıcının emrine tahsis etmiş olduğu belirli malı ya alması, ya da alamadığı kısmın parasını ödemesi, anlaşmanın tipiklik unsurudur. Nitekim, alım satım sözleşmelerindeki fiyat, büyük ölçüde, sözleşmenin diğer şartları dikkate alınarak belirlenmektedir. Bu çerçevede, alıcının taahhüt ettiği toplam alım miktarı, bu taahhüdün belirli bir kısmını yerine getirme yükümlülüğü, bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde satın alınmayan gazın ücretinin alıcıya yansıtılması, tarafların diğer alanlarda ekonomik ve siyasî işbirliği yapması gibi unsurlar, aynı sağlayıcının çeşitli müşterilere uyguladığı doğalgaz satış fiyatları arasındaki farklılığın oluşabilmesine yol açmaktadır; ancak, burada unutulmaması gereken bir nokta, önceden peşin olarak parası ödenmiş olan doğalgaz miktarının, satıcı tarafından taraflarca belirlenmiş olan bir tarihte, mutlaka, alıcıya, ayrıca bir bedel söz konusu olmaksızın, mutlaka sağlanacak olmasıdır. Bu nedenle, al ya da öde deyiminden hareketle, alıcının peşin ödenmiş olan gaz miktarını tüketememesi ile zamanında alamaması durumunda, parası ödenmiş olan bu gaz üzerindeki hakkını kaybedeceği veya bir daha talepte bulunamayacağı gibi sonuca varmak doğru değildir. Bu nedenle, anlaşmalar uygun yapılmıştır. Bu karar, Rekabet Kurulunun bir kararıdır.

Emsal uygulamalara konu olan anlaşmalar da, al ya da öde yöntemiyle yapılmıştır. Türkiye’nin bugüne kadar yapmış olduğu tüm doğalgaz anlaşmaları, iddia konusu yapılan al ya da öde (take or pay) yöntemiyle yapılmıştır. Bu uygulamalar, İran gazı, Batı hattından alınanlar, LNG, Nijerya gazı, Cezayir gazına ilişkin anlaşmaların tamamı da iddia konusu usulle yapılmıştır. 1999-2003 arasındaki dönemde, take or pay şeklinde yapılmış bir ödeme yoktur. Kamusal savunma, ayrıntılı bir biçimde, Rekabet Kurulu metnini komisyona vermiş ve işlemiştir. Soruşturma komisyonu ise raporunda Rekabet Kurulu kararını kasıtlı olarak görmezlikten gelmiş ve değerlendirmemiştir.

Bir başka husus da, 4646 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesine göre, sözleşmenin 2003 yılında özel sektöre devredilmesiyle ilgili kanun emridir. Bu nedenle, bu tarihten sonra da BOTAŞ’ın bu konuda bir faaliyeti olmayacağından, iddia konusu risklerin oluşması da söz konusu değildir.

Yine, biraz önce burada konuşan komisyon üyesi bir arkadaşımız, işte bu take or pay ile ilgili konuyu izah ediyor. Diğer konuşmacılar da değiniyorlar; ama, hiçbiri, bu mevcut, meri, yürürlükte olan Doğalgaz Yasasının geçici 2 nci maddesinin BOTAŞ’a yüklediği kanun emrinin yerine gelmemesinin sebebini konuşmuyor. Ben bunu bir başka türlü ifade edebilirim; şöyle de diyebilirim: Eğer, BOTAŞ 2003 yılında devretmesi gereken kontratlarını devretmiş olsaydı, bugün burada take or pay ile ilgili herhangi bir şey konuşmamız mümkün olmazdı. Tabiî, bu işin bir başka önemi daha var; o da, doğalgaz piyasasının liberalleşmesiyle ilgili bir konu; onu da ileride arz etme çabası içerisinde olacağım.

1999-2003 tarihleri arasında take or pay şeklinde ödeme yoktur; olmayan bir ödemeden mevzuata göre bir sorumluluğum söz konusu olmamakla birlikte, Bakan sorumlu da olmaz. Kaldı ki, 4046 sayılı Yasanın geçici 2 nci maddesi gereğince ilk yüzde 10 ithalat pay devrinin 2003 Kasımında yapılması gerekirken bu pay devri yapılamamıştır. Oysa, bu maddeye göre, ithalat sözleşmesinin tamamı her yıl yüzde 10 oranında olmak üzere 2009’da tüm devir işlemi tamamlanmış olmalıdır. Bu nedenle, enerji sektörüyle ilgili olarak serbest piyasa düzeninin oluşmasının engellenmiş olduğu iddiasının da hiçbir anlamı yoktur. Şu anda Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edilen –ben takip ediyorum, komisyonda da görüşüldü, sanırım Gündeme geldi- yasayla, enerji piyasasının liberalleşmesini sağlamaya yönelik elektrik ve gaz piyasasını düzenleyen yasalar ve piyasaların serbestleştirilmesine dair ana fikir ortadan kalkmaktadır.

Şimdi, hükümetimizin Avrupa Birliği yolunda attığı adımları, birçoğunu bizim başlatıp mevcut hükümetimizin devam ettirdiği adımları gerçekten gururla izliyoruz; ama, şunu unutmayın ki, atılan bu adımların hepsi siyasî adımlar. Bu işin bir de ekonomik ayağı var; yani, Avrupa Birliği, siyasî birlikten ziyade ticarî bir birlik ve Avrupa Birliğinin 1996 yılında, 2003 yılında ortaya koyduğu birtakım direktifler var. Türkiye Avrupa Birliğine girecekse bu direktifleri de yerine getirmek zorunda. Bu hedeflerden birincisi, elektrik ve doğalgaz piyasalarını düzenleyen kurulun bağımsızlığının ve etkinliğinin sağlanmasıdır. Bu getirilen kanunlarla, hem elektrik piyasasının hem doğalgaz piyasasının serbestleştirilmesine önemli bir darbe vurulmaktadır. Yine, ayrıca, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu ciddî bir yara almaktadır, bağımsızlığı noktasında yara almaktadır. Bu kurulun görevlerini etkin bir şekilde sürdürebilmesini sağlamak da, yine, Avrupa Birliği direktiflerinden bir diğeridir. Tekel niteliğindeki elektrik ve doğalgaz piyasalarının rekabete açılarak adil, şeffaf, sürdürülebilir serbest piyasa yapısının oluşturulması yönünde yasal düzenlemelerinin yapılması direktifi 1996 direktifidir, biz de bu direktife uygun olarak 2001 yılında bu serbestleşmeyi sağlayacak yasalarımızı TBMM’den geçirdik; ben, Enerji Bakanı olarak bu yasaları takip ettim. Neticede, hem bir yandan Enerji Piyasası Düzenleme Kurulunu oluşturduk hem bir yandan doğalgaz piyasasının, elektrik piyasasının serbestleştirilmesini sağladık. Şimdi, bu getirilen yasalarla, yani, başka önemli yönleri de var da; ama, benim şu an için en çok önemsediğim husus budur ve bu serbestliğin önüne engel getirilmektedir.

Şimdi, ben takip ediyorum; BOTAŞ, Avrupa’da -yanılmıyorsam Avusturya’da- gaz satmak üzere uluslararası bir şirket kurdu. Şimdi, bu şirketin Avrupa Birliği normlarına göre Avrupa’da bu gaz satışını gerçekleştirebilmesi için bu direktiflere uygun hareket edecek bir düzenleyici kurulun olması lazım. Siz Avrupa’nın bir parçası olmak istiyorsanız, Avrupa’da malınızı satmak istiyorsanız, doğaldır ki, bu kriterlere uymak zorundasınız. O nedenle, bu işi çok önemseyerek Meclisin ıttılaına getirme ihtiyacı duyuyorum. Avrupa Birliği direktiflerinin önemli bir bölümü bu yasalarla ortadan kaldırılmaktadır veya darbe vurulmaktadır. Bu hususu, Meclisin bu düzenlemelerin görüşülmesi esnasında daha bir dikkatli bakacağını zannediyorum.

Tabiî, burada getirilen bir başka husus da, kanunun emrettiği, yani, 4646 sayılı Yasanın BOTAŞ’a emrettiği 2003 yılında kontratlarını devretmeyle ilgili yükümlülük, bu getirilen yasayla ortadan kaldırılmaktadır. Peki, bir yandan “BOTAŞ take or pay’e girecek, çok büyük bir tehlike içindeyiz” diyorsunuz ve bundan dolayı da beni ve dönemimi sorumlu tutma çabası içinde bulunuyorsunuz, o zaman, bırakın, BOTAŞ bu kontrattan devretsin. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulunun kapısında bekleyen bir sürü şirket var; bunların kimler olduklarını siz de biliyorsunuz. Bu şirketler bu gazları almak için birbirlerini eziyorlar. Bırakın, BOTAŞ devretsin bu kontratları; take or pay riskinden de kurtulsun; ama, olay o değil. Olay şu: Şimdi, siz, Mavi Akımla ilgili yeni bir anlaşma yapıldı. Sayın Bakanımız “işte, nasıl yapılması gerekirse öyle yaptık” tarzında bir değerlendirmeyle Mavi Akımla ilgili bir anlaşma yaptı. Bu Mavi Akımla ilgili anlaşmanın kamuoyuna yansıyan çok önemli yönleri var. Kaderin cilvesine bakın ki, benimle en çok uğraşan gazeteci Bayan Nazlı Ilıcak, bu değerlendirmeleri kendi gazetesinde yaptı. Diyor ki: “Acaba, Enerji Bakanı Hilmi Güler, Mavi Akımın miktarında ve fiyatında indirim sağlarken karşılığında formülü mü değiştirecek? Öyle yapmayı düşünüyorsa, bence o adamı sakın atmasın.” Nazlı Hanım, hâlâ Mavi Akımı pahalı gaz kabul ediyor; Sayın Enerji Bakanımızın yapacağı görüşmelerde de Mavi Akımın fiyatını indirmeyi hedeflediğini sanıyor.

Devam ediyorum. “Adımı atmasın” diyor Nazlı Hanım. Sonra “Meclis Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu, Turusgas’da formül değişikliğine gidenler hakkında suç duyurusunda bulundu. Üstelik, Mavi Akımın formülü ve dolayısıyla fiyatı, Meclis çoğunluğu tarafından tasdik edildi. TBMM’den geçen uluslararası sözleşmede, BOTAŞ ve Gazexport arasında imzalanan doğalgaz alım satım anlaşması onaylanıyor. Bu anlaşmada yer alan formül de ancak Meclis kararıyla değişebilir” diyor; “mevcut formülde 1 000 metreküp, 30 dolarlık bir avantajımız var. Rusya’dan elde ettiğimiz indirimler bu 30 doları karşılayacak mı? Kısacası, formül değişikliğiyle 1 000 metreküp doğalgaz fiyatı 120 dolardan 150 dolara çıkacaksa, bunun karşılığında kaç dolarlık tasarruf elde edebiliyoruz” diye soruyor Sayın Ilıcak Sayın Bakana. Neyse, anlaşma oluyor, geliyor, bir bakıyoruz, Tercüman Gazetesinde manşet: “Dolarlar mavi mavi akacak”, “dört ayrı fiyat kalktı”, “üç hatta indirim -üç hat; işte, batıdan alınan iki hat, biri de Turusgaz- Mavi Akımda bindirim yapıldı.” Hani, bu Mavi Akım en pahalı gazdı?! Hani, bu Mavi Akım Türkiye’ye yapılmış en büyük ihanetti?! Nazlı Hanımın böyle bir şey yazması, gerçekten, beni çok mutlu etti. Üç hatta indirim, Mavi Akımda bindirim yapıldı. Tek fiyat 123 dolar oldu. Ödenecek para 2,1 milyar dolar arttı. Bu nasıl pazarlık?! Yani, bir yandan gazı ucuzlattık diyeceksiniz, 123 dolara düşürdük diyeceksiniz, diğer yandan da 2,1 milyar dolar para da artıracaksınız. Bunun artırımının da bir maskesi var; onu da söylemeye çalışacağım.

Şimdi, Sayın Bakanımız diyor ki, Türkiye, 2025 yılına kadar ödeyeceği şu kadar take or pay bedelinden kurtuldu. Haa, şimdi, gelip, doğalgaz kontratlarının devriyle burada artan fiyatın karşılandığı veyahut take or pay’den doğacak zarar önlendi diye yapılan iddiayı birleştirdiğinizde, o zaman, doğalgaz kontratlarını niye devretmediğinizi anlamak mümkün değil. Yani, bu kontratları devretseniz take or paye girmeyecekseniz. Take or pay’e girmeyecekseniz, 2,1 milyar doları Rusya’ya niye fazladan ödediniz?!

Şimdi, ben, bu soruların cevaplarını –Nazlı Hanım çok ciddî takip eder; bizi DGM’lere kadar şikâyet etti- Nazlı Hanımın köşesinde okuyacağımı ümit ediyordum; ama, yok. Herhalde cevap almadığı için yazmadı. Eğer cevap almadıysa, bunun peşini de bırakmaz. Acaba, ikna mı edildi; düşünüyorum, ümit ederim. Bu soruların cevaplarını, biz, Sayın Bakandan da alamadık.

Bir başka husus daha var; Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, bu son yapılan doğalgaz düzenlemesini şartlı tasdik etti; yani, Türkiye’nin yapmış olduğu doğalgaz anlaşmaları, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulunun yeni kanunu gereğince tasdikine tabi. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu “bu doğalgaz alım anlaşmalarını ben tasdik ediyorum; ama, hazine zararı yoksa tasdik ediyorum” diyor. Bu da çok dikkat çekici bir husustur.

Ben, netice itibariyle, take or pay işinin, burada, doğalgaz alımıyla ilgili bir umacı olarak gösterildiğini, take or paye Türkiye’nin girmesi halinde herhangi bir bedel ödemeyeceğini, ödediği paranın yanmayacağını, yok olmayacağını, ileride alınacak gaz beledilinden mahsup edileceğini, usulünün bu olduğunu belirtiyorum ve Rusya’dan alınacak olan, Mavi Akımdan alınacak olan gazla ilgili de böyle bir hususun mevcut olmadığını açıkça ifade etmek istiyorum; çünkü, gerçekten, kim ne derse desin, şu anda Türkiye’nin kullanmakta olduğu her milimetre gaza ihtiyacı vardır ve takip ediyoruz, bundan haz da duyuyoruz.

Biz, 2000 yılı haziran ayında doğalgazın 57 ilimize dağıtılmasıyla ilgili bir programı koymuştuk masanın üzerine; ancak, zor oluyor tabiî, üçlü bir koalisyon hükümetinde böyle bir işlemi gerçekleştirmemiz mümkün olmadı. Bu dağıtım işini, şimdi, hükümetimizin hızlı bir şekilde gerçekleştireceğine inanıyorum. Türkiye hızla büyüyen bir ülke, hele büyüme hızlarımız böyle giderse, çok yakında... Zaten bizim getirdiğimiz kanunla, biz, BOTAŞ’a doğalgaz ithal etme yasağı getirmiştik, önümüzdeki günlerde Mecliste görüşeceğiniz kanunla BOTAŞ’a getirdiğimiz bu yasak da kaldırılıyor. Anlıyorum ki, yakında BOTAŞ doğalgaz ithal etmeye de başlayacak. İnşallah, bu büyüyen Türkiye’nin içinde, bu kısır çekişmelere, bu uydurma suçlamalara bir daha hiç kimse tevessül etmeyecek.

Şimdi, bu Mavi Akım Projesiyle ilgili bir şey söylemek istiyorum; yani, ben, biraz önce, işte elektrik arz-talebiyle ilgili, yap-işletlerle ilgili tespitlerimi yaparken, doğaldır, ben ne aldım, bakan olduğumda kucağımda ne buldum; bunu ifade etmek ihtiyacını da hissediyorum kendime.

Şimdi, Mavi Akım Projesi, efendim, bizim, sanki akşam evimizden koltuğumuzun altında getirdiğimiz bir projeymiş gibi değerlendirildi ve maalesef -tabiî, bu, siyasetin bir cilvesidir- bu projeyle ilgili, hem şahsım hem partimiz hem hükümetimiz çok haksız ve yersiz suçlamalara hedef oldu.

Şimdi, bir iki hususu hızlıca ifade edeceğim. Bu boru hattı, Rus ve Türk yetkililer arasında ilk görüşmeler; yani, Karadenizin altından geçecek boru hattıyla ilgili iki ülke arasında ilk görüşmeler 1996 yılının son çeyreğinde başlamış. Bu çerçevede BOTAŞ, GAMA-Gasprom ve Gasprom arasında ilk toplantı 14.1.1996 tarihinde yapılmış, ikinci toplantı 3 Aralık 1996 tarihinde yapılmış ve yine, bu boru hattıyla ilgili fizibilite yapma görevi 200 000 dolar karşılığında BOTAŞ tarafından, Rusya’nın Gasprom’unun da içinde bulunduğu bir şirkete verilmiş. Bu toplantılar devam etmiş. Neticede bir protokol imzalanmış. Söz konusu gaz boru hattının başlangıç noktası Rusya Federasyonu Sıvastopol bölgesindeki İzobilnoya, bitim noktası ise Ankara Türkiye’dir. Gaz boru hattının Rusya toprakları kısmı ile Karadeniz tabanından geçişin nihai fizibilitenin finansmanı ROA Gasprom tarafından yapılacaktır. Bunu yapmak için de ne gibi belgeler lazımdır, Gasprom BOTAŞ’tan bunları istiyor. Bu protokolün tarihi de, -yine bizden önce- 16-18 Ocak 1997’dir. Tabiî bu çalışmalar basına da yansımış. “İşte Rusya’dan doğalgaz müjdesi” 28.8.1996 tarihli Günaydın ve Zaman Gazetelerinde yer almış. “Enerji açığını Rus doğalgazı çözecek. 1194 kilometrelik boru hattı Karadenizin altından geçerek izobilnoya’dan Ankara’ya yılda 13 milyar metreküp doğalgaz taşıyacak.” Bu da 21.3.1997 tarihli bir gazete haberi. “Rus doğalgazının güzergâhı Karadeniz” diye Yenişafak’ta yayımlanan bir haber. “BOTAŞ, doğalgazının güzergâhı olarak Karadenizi kullanmayı düşünüyor, deniz boru hattının karaya göre pahalı olmasına rağmen, kısa mesafeli olduğu için tercih edeceği belirtiliyor. 1997 yılında 8,9 milyar metreküp doğalgaz kullanımına karşın, bu rakamın 2010 yılında 60 milyar metreküpe ulaşacağını söyleyen Murathan, Türkiye’nin doğalgazla ilgili yatırımların basit alım satımlarına göre düzenlenmesi gerektiğini belirtiyor.” Yine, tabiî bu değerlendirmeler devam ediyor. Sayın Kutan, Rusya’dan doğalgaz alımını sağlamak üzere mevcut doğalgaz boru hattı dışında Karadeniz altına boru döşenmesine ilişkin fizibilite çalışmaları devam etmektedir, ayrıca, Türkiye’nin doğusuna da getirilmesi planlanmaktadır. Karadeniz geçişli boru hattı projesinin, yaklaşık olarak, 3,3 milyar ABD Doları tutarında olması beklenmektedir. Bu, Sayın Kutan’ın Türkiye Dergisindeki 25.6.1997 tarihli bir değerlendirmesi.

Şimdi, Mavi Akım Projesinin 1996’da başlayıp, netice itibariyle bizim göreve geldiğimiz güne kadar sürdüğü, biz göreve geldikten sonra da, devlette devamlılık ilkesi ve doğru bir proje olması nedeniyle, biz de bunun gerçekleşmesi için çalışmalarımızı sürdürdük. İlk olarak, 29 Ağustos 1997’de Gazprom Başkanı Vyakhirev ile ben bir protokol imzaladım, müteakiben 15 Aralık 1997’de alım satım anlaşması imzalandı, 27 Kasım 1999’da hükümetlerarası yapılan bu anlaşmaya ek olarak Türk ve Rus karasularında inşaat ve işletme faaliyetlerinde uygulanacak vergi rejimini belirleyen bir protokol daha imzalandı. Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülerek, bu anlaşmalar ve protokoller kabul edildi. Hükümetler arasındaki anlaşma, 1 Nisan 1998 tarihinde Millet Meclisinde görüşülerek kabul edilmiş; 4 Nisan 1998 tarihli Resmî Gazetede yayımlanarak, 4357 sayılı Yasa olarak, yürürlüğü de girmiştir.

Görüldüğü üzere, Mavi Akım Projesi, 15.2.1997 tarihli anlaşma, bu anlaşmanın onay kanunu olan 4357 sayılı Yasayla oluşan özel yasalar mevzuatına bağlı olarak yaptırılacaktır. Özel yasa mevzuatı gereğince, Mavi Akım Projesinin yapımı işi, Rusya tarafına verilmiştir. Burada değerlendirildi, niye verilmiş niye verilmemiş. Şimdi, kısaca anlatma çabası içinde olacağım.

Rusya Federasyonu, Türk-Rus Hükümetleri Arası Karma Ekonomik Komisyonu Üçüncü Dönem Protokolüyle Türkiye’deki projelerin Rus firmalarınca yapılması talebinde bulunmuştur. Türk-Rus Hükümetleri Arası Karma Ekonomik Komisyonu üçüncü dönem toplantısı, 4-7 Kasım 1997 tarihleri arasında Ankara’da yapılmıştır. Toplantılarda, Türk Heyetine Devlet Bakanı Sayın Güneş Taner, Rus Heyetine ise Sağlık Bakanı Sayın Tatiana Dimitriyova başkanlık etmiştir. Karma Ekonomik Kurul Komisyonu üçüncü dönem protokolünde “ekonomik işbirliği” başlığı altında “Taraflar, müteahhitlik hizmetleri alanındaki işbirliğinin dinamik bir şekilde geliştirilmesinden memnuniyet duyduklarını belirtmişlerdir. Taraflar, Türk inşaat şirketlerinin müteahhitlik alanında Rusya’da aktif bir şekilde faaliyette bulunduklarını ve üstlendikleri proje tutarının 6 milyar doları aştığını ifade etmişlerdir.” Yani, o günün tarihi itibariyle, Türk şirketlerinin Rusya’daki inşaat işleri 6 milyar dolara tekabül ediyor. “Diğer taraftan, Rus tarafı, Rus inşaat şirketlerinin Türkiye’de üstlendikleri projelerin bedellerinin yaklaşık 100 milyon dolar olduğunu dile getirmişlerdir. Bununla ilişkili olarak, Rus tarafı, bu alanda mevcut dengesizlikten duyduğu ciddî endişeyi dile getirerek, Rus kuruluşları tarafından Türkiye’de inşa edilmiş olan projelerin modernizasyonu dahil olmak üzere, Rus inşaat kuruluşlarının Türkiye’de proje üstlenmeleri konusunda uygun şartların sağlanmasını, Türk tarafından talep etmiştir. Türk tarafı, Türkiye’de açılacak uluslararası ihalelerde Rus firmalarını görmekten duyacağı memnuniyeti belirtmiştir.”

Enerji alanındaki işbirliği ayrı bir başlıktır:”Taraflar, enerji alanındaki işbirliğinin, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinde büyük bir potansiyele sahip olduğunu belirtmişlerdir. Taraflar, her iki ülkedeki termik ve hidrolik enerji santralları, enerji nakil hatları, doğalgaz boru hatları, doğalgaz depolama tesisleri ve doğalgaz dağıtım şebekeleri gibi tesislerin modernizasyonu ile yenilerinin projelendirilmesi ve inşası alanlarında işbirliğinin geliştirilmesi hususunu ilgili kuruluşlara tavsiye etme hususunda bir mutabakata varmışlardır.”

Karma Ekonomik Komisyonu üçüncü dönem protokolünden de anlaşılacağı üzere, Rusya Federasyonun, inşaat alanında, iki ülke arasındaki Türkiye lehine bozulan dengenin yeniden kurulması amacıyla, Rus inşaat şirketlerinin Türkiye’deki projeleri üstlenmeleri konusunda yoğun bir isteği vardır. Karma Ekonomik Komisyonu üçüncü dönem protokolünün sonucu olarak, Mavi Akım Projesi görüşmeleri sırasında, projenin, Gasprom ana inşaat şirketi ile yerli ortaklarından oluşan bir konsorsiyum tarafından inşa edilmesi kararlaştırılmıştır Ekonomik Komisyon toplantısında. 15 Aralık 1997 tarihli anlaşmanın 3 üncü maddesiyle, Mavi Akım Projesinin yapım işi, bir ihaleye bağlı olmaksızın, doğrudan doğruya Gasprom’un anaşirketi ile Türk şirketlerinden oluşacak bir konsorsiyuma verilmiştir.

15 Aralık 1997 tarihli anlaşmayla, projenin Türkiye topraklarındaki kısmının hangi yöntemle inşa edileceği de belirtilmektedir. Anlaşmanın 3 üncü maddesinde, Mavi Akım Projesinin Samsun-Ankara bölümünün Gasprom’un anaşirketi ile Türk şirketlerinden oluşacak bir konsorsiyum tarafından inşa edileceği hükmü de yer almaktadır. Hükümetler arasında imzalanan anlaşma, Türkiye’nin, sadece projenin kendi topraklarındaki kısmının finansmanını gerçekleştireceği; ama, bir bütün olarak inşaat işlerinin Gasprom’un belirlediği konsorsiyumla yapılacağı hükmünü içermektedir.

Anlaşma gereğince, anaşirket Gasprom, konsorsiyumun Türk ortaklarını belirlemiştir. Gasprom, bu anlaşma hükmüne göre, konsorsiyumda, kendi anaşirketi Stroytransgaz’ın Türk ortakları olarak Turan Hazinedaroğlu İnşaat, Ticaret AŞ ve Öztaş İnşaat, Ticaret AŞ’nin yer alacağını BOTAŞ’a bildirmiştir. Anlaşmanın 3 üncü maddesi gereğince, Gasprom, söz konusu konsorsiyumda görev alacak anaşirketin Stroytransgaz olduğunu BOTAŞ’a bildirdikten ve şirketin Türk ortaklarının yukarıda belirtilen iki şirket olduğunu 18.12.1997 tarihli yazıyla BOTAŞ’a iletmiştir.

Görüleceği üzere, inşaat firmalarının seçimi tamamen Rusya’nın kendi tercihidir. Bu konuda Türkiye’nin herhangi bir inisiyatif kullanması ve dolayısıyla, herhangi bir kayırmanın olması da zaten mümkün değildir. Anlaşmayla, Mavi Akım Projesinin yapım işinin bir ihaleye bağlı olmaksızın doğrudan doğruya OHS konsorsiyumuna verilmesi, 4357 sayılı Yasayla onaylanmış ve anlaşmanın 9 uncu maddesi gereğince yürürlüğe girmiştir.

1.4.1998 kabul tarihli 4357 sayılı Türkiye Cumhuriyet Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Rus Doğalgazının Karadeniz Altından Türkiye Cumhuriyetine Sevkıyatına İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanunun 1 inci maddesine göre, 15 Aralık 1997 tarihinde Ankara’da imzalanan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetiyle Rusya Federasyonu Hükümeti arasında Rus doğalgazının Karadeniz altından Türkiye Cumhuriyetine sevkiyatına ilişkin anlaşmanın onaylanması uygun bulunmuştur. 4357 sayılı onay yasasının TBMM Genel Kurulundaki görüşmeleri, 1.4.1998 tarih 627 sıra sayılı ve (1/716) esas nolu tasarının Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanakları incelenecek olursa, Mavi Akım anlaşmasının görüşüldüğü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul salonunda bulunan 281 milletvekilinden 258 milletvekilinin kabul oyu kullandığı, muhalefet milletvekillerinin dahi ret ve çekimser oy kullanmadığı, sadece 23 milletvekilinin mükerrer oy kullandığı görülecektir, mükerrer oylar da anlaşmanın kabulü yönünde kullanılmıştır. Yani, Meclisin oybirliğiyle, iktidarı muhalefeti bir araya gelip, oyladığı, onayladığı bir yasa hükmündedir.

Yine, bu tutanaklardan görüleceği gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1.4.1998 tarihli birleşiminde yapılan görüşmeleri sırasında, inşaatın hangi firmalar tarafından yapılacağı da Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun bilgisine sunulmuş ve yapılan görüşmeler sonucunda kanun kabul edilmiştir. Özellikle, CHP Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Algan Hacaloğlu’nun konuşmasında, söz konusu inşaatın hangi firmalar tarafından yapılacağı adları belirtilmek suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisinde açıklanmıştır. CHP Grubu adına Algan Hacaloğlu’nun konuşmasında “Değerli arkadaşlarım, bu proje çerçevesinde, daha evvel kısmen ifade edildiği gibi, BOTAŞ ile Rus Gasprom Şirketleri arasında yapılan anlaşma gereğince, Rusya içerisinde 374 kilometrelik yeraltı boru hattı döşenecektir, sonra Samsun’a kadar Karadeniz altından boru döşenecek ve Samsun’dan Ankara’ya gazı iletecek yeraltı boru şebekesi inşa edilecektir. Bu amaçla BOTAŞ; Gasprom ve Hazinedaroğlu İnşaat Şirketiyle Öztaş İnşaat Şirketi arasında imzalanmış olan konsorsiyum Rusya ve Türkiye’deki yeraltı boru şebekesini inşa etmek üzere kendi içlerinde gerekli anlaşmaları tamamlamış, bu anlaşmanın onaylanmasından sonra fiilen inşaat aşamasına geçmek üzere beklemektedir.” Yani, Meclisin ıttılaından saklanmış, bilgisi verilmemiş bir oluşum da söz konusu değildir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1.4.1998 tarihli 74 üncü Birleşim tutanaklarının 364 üncü sayfasında bunları izlememiz mümkündür.

Yine, 15 Aralık 1997 tarihli anlaşma, kanun hükmündedir. 15 Aralık 1997 tarihinde Ankara’da imzalanan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Rus Doğal Gazının Karadeniz Altından Türkiye Cumhuriyetine Sevkiyatına İlişkin Anlaşmaya göre, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti, bundan sonra taraflar olarak adlandırılacaktır; eşitlik esasına ve karşılıklı yararlara dayalı işbirliği ilkelerini esas alarak, iki ülke arasındaki ticarî ve ekonomik ilişkilerin daha da geliştirilmesi ve Türkiye’ye doğalgaz sağlanması amacıyla aşağıdaki konularda mutabakata varmışlardır.

Anayasanın “Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma” başlıklı 90 ıncı maddesinin birinci fıkrasında “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletler ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır” denilmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mavi Akım projesine ilişkin 15 Aralık 1997 tarihli anlaşmayı, 1.4.1998 tarihli birleşiminde görüşmüş ve kabul etmiştir; Resmî Gazetede yayımlanmış ve yürürlüğe girmiştir.

Anayasanın 90 ıncı maddesinin son fıkrasına “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz” denilmektedir. Belirtilen nedenle, 15.12.1997 tarihli anlaşma, kanun hükmündedir. 5170 sayılı yasanın 7 nci maddesiyle Anayasanın 90 ıncı maddesinin son fıkrasına eklenen cümlede de “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda da milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” hükmü de mevcuttur.

15 Aralık 1997 tarihli anlaşmanın 2 nci maddesine göre, Rusya Federasyonundan Türkiye’ye Karadeniz altından döşenecek boru hattıyla, ilave 16 milyar metreküp gaz teslimatı teknik, ticarî, idarî ve uygulama koşulları, 29 Ağustos 1997 tarihli, Rus Doğalgazının Karadeniz Altından Türkiye’ye Teslimatına İlişkin İşbirliği Andlaşması çerçevesinde, BOTAŞ ve Gazexport/OAO Gazprom arasında imzalanan alım-satım kontratıyla belirlenecektir.

Taraflar, kontratın yerine getirilmesi için, tüm şartların, bu anlaşmanın 1 inci maddesinde belirtilen hacimlerde doğalgazı sağlama hususunda kararlı olduklarını teyit etmişlerdir.

Mavi Akım Projesinin yapım işi, kanun hükmünde olan anlaşmayla, bir ihaleye bağlı olmaksızın doğrudan doğruya OHS konsorsiyumuna verilmiştir. Kanun hükmünde olan 15 Aralık 1997 tarihli anlaşmanın 3 üncü maddesine göre “taraflar Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyetinin topraklarında ve karasularında doğalgaz boru hattı inşa edilmesi ve bu hattın işletilmesi için yürürlükteki mevzuat ve uluslararası anlaşmalar çerçevesinde gerekli hukukî ve idarî düzenlemenin yapılması hususunda yardımcı olacaklardır. Söz konusu doğalgaz boru hattı, Rusya Federasyonunun topraklarında ve Karadeniz’in altında Gasprom tarafından, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında ise yine Gaspromun ana inşaat şirketi ve Türk şirketini oluşturan konsorsiyum tarafından inşa edilecektir.”

Kuşkusuz, soruşturma komisyonu da, Mavi Akım Projesiyle ilgili iddialara ilişkin Meclis soruşturmasında, kanun hükmünde olan bu özel yasal mevzuatı göz önüne almak ve uygulamak zorundadır. Bu iddiayla ilgili olarak hakkımda Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesinin uygulanmasını isteyen soruşturma komisyonu, söz konusu kanunları çiğnemiş, ben değil; ama, kendileri, sanırım TCK’nın 240’daki suçunu işlemişlerdir.

Öte yandan, kanun hükmünde olan bir anlaşmanın bir hükmünün, örneğin 4 üncü maddesinin, bir suçun konusunu oluşturduğu iddiası ve komisyonun böyle bir iddiayı suç kabulü bir bilgisizlik ürünü değilse de, bir bakan hakkında siyasî amaçlı ve hasmane davranmanın eşsiz bir örneğidir.

Her şeyden önce, Türkmenistan ile ilgili değerlendirmelere de kısaca değinerek gitmek istiyorum. Türkmenistan doğalgazı, karşı tarafın anlaşmaya konu hükümlerini yerine getirmemiş olması nedeniyle gerçekleşmemiştir. Türkmenistan gazının gerçekleşmemesiyle ilgili Türk tarafına, hükümete, Enerji Bakanına bir kusur söz konusu değildir. Bu nedenle, Türkmenistan doğalgazının Türkiye’ye gelmesinin engellendiği iddiası doğru değildir. Türkmenistan doğalgazı, karşı tarafın anlaşma hükümlerine uymaması ve anlaşma gereğince gazı sınırda teslim edememesi nedeniyle gerçekleşmemiştir. Bir anlaşmanın, diğer tarafın yükümlerini yerine getirmemesi nedeniyle gerçekleşmemesi durumunda anlaşmaya uymayan taraf, anlaşmanın gerçekleşmesini engelleyen karşı taraf olur. Belirtilen nedenle, Türkmenistan gazının anlaşma hükümlerine göre Türkiye’ye getirilmemesi değil, aksine, gelememesi söz konusudur. Bu nedenle, Mavi Akım Projesinin gerçekleşmesinin sağlanması amacıyla, Türkmenistan gazının getirilmesinin engellenmiş olduğu şeklindeki iddia, siyasî amaçlıdır ve gayri ciddidir.

Tabiî, komisyon üyelerimiz, bütün bu projeleri incelediler. Sanırım, gerek Dışişleri Bakanlığının görüşme tutanaklarını gerekse Enerji Bakanlığının görüşme tutanaklarını da inceleme imkânı buldular. Peki, bu projeyi değerlendirirken, acaba, niçin, burada, kürsüde, Meclisimizi eksik bilgilendirdiler? Niçin Türkmenbaşı’nın -Türkmenistan tarafının- önfinans istediğini, önfinans olmazsa, bu işin yapılmasının sağlanamayacağını, burada, niye belirtmediler?

Yine, bu, bir konsorsiyum tarafından gerçekleştirilecekti; gazın Türkiye’ye getirilmesi konusunda, Türkiye’nin yüklendiği hiçbir vecibe söz konusu değildi. Zaten, Türkiye, aldığı bütün doğalgazları sınırda teslim alır. Biz, ne Rusya’dan ne İran’dan ne diğer hatlardan aldığımız doğalgazların hiçbirini o ülkede almıyoruz, kendi sınırımızda teslim alıyoruz ve Türkmenistan’la yaptığımız anlaşma da bunlara uygun bir anlaşmadır. Bu gaz, Türkiye sınırına gelip de, Türkiye’nin almaması söz konusu değildir.

Bir başka önemli husus da şudur: Bu boru hattını inşa edecek, Hazar Denizinden geçerek, Türkiye’ye gelecek bu boru hattını inşa edecek, daha önceden görevlendirilmiş olan konsorsiyumun görevlendirilmesi, yanılmıyorsam, 2000 şubat veya mart ayında bitmiştir. Türkmen tarafı bu görevlendirmeyi tekrar yapmamıştır. Bu şirket, bu görevlendirmeyi halen beklemektedir.

Yine, kısmen basına yansıdığı için, burada, ifade etmekte bir sakınca duymuyorum. Türkmen tarafı, Türkiye’ye, bu doğalgazın verilmesi halinde, komşuları İran ve Rusya’yla olacak olan birtakım siyasî gerginlikler noktasında ABD’den bir siyasî garanti istemiş; ancak, kendisine, bu garantinin verilemeyeceği de iletilmiştir. Açıkça ifade ediyorum, bu gazın Türkiye’ye gelememesi konusunda, sınıra getirilememesi konusunda Türkiye’nin

hiçbir kusuru yoktur; hele hele “Mavi Akımın yapılmasını sağlamak bakımından bu gaz engellendi” iddiası da tamamen hayalî bir iddiadır, gerçekdışı bir iddiadır, hiçbir bilgiye, hiçbir belgeye, hiçbir delile dayanmayan bir iddiadır.

Şimdi, yine, komisyon raporundaki BOTAŞ’la ilgili suçlamaları şöyle bir incelersek, bu suçlama yapılmasındaki gayri ciddilikleri, dikkatsizlikleri; yani, siz, bir insanı on yıl hapis cezasıyla suçluyorsunuz, “on yıllık bir cezayla cezalandırılmanı istiyoruz” diyorsunuz; ama, bu cezanın önemliliği, vahameti konusunda size yüklenilen titizliği göstermiyorsunuz. Böyle şey olur mu?!

Birkaç örnek vermek istiyorum. Batı hattından alınan 6 milyar metreküplük gaz bedelinin yüzde 70’inin mal karşılığı ödenmesi gerekirken, bunu yapmayarak ülkeyi zarara uğrattığım iddia ediliyor. Halbuki, bu şart 24 Mart 1994’te kaldırılmış ve ben, o tarihte Bakan değilim; yani, 1994’teki hükümetin veya Bakanın yaptığı bir görev nedeniyle, siz, beni nasıl suçlarsınız?!

Yine, devam ediyorum. Turusgazdan, 1000 metreküpü 10-12 dolar daha pahalı olan ilave 8 milyar metreküp gaz alarak ülkeyi zarara uğrattığım iddia ediliyor. İşte, 10.12.1996 tarihinde dönemin BOTAŞ Genel Müdürü Sayın Mustafa Murathan ile GAMA Yönetim Kurulu Başkanı Erol Üçer’in Gazprom Yönetim Kurulu Başkanı Vyahirev ile imzalamış oldukları bir protokol söz konusu. Dönemin Enerji Bakanı Sayın Recai Kutan’ın şahit olarak altında imzası var. Bu protokolle alınacak her 1 metreküp gazın fiyatının 10-12 dolar daha pahalı olacağı kabul ediliyor. Bu protokolü ben imzalamamışım, bu protokol benim dönemimde imzalanmamış, benden çok önceki bir dönemde imzalanmış; siz, beni bu protokolle ilgili nasıl suçlarsınız?!

Yine, devam ediyorum. Batı hattından alınan gazla ilgili olarak yapılan fiyat revizyonlarında ülkeyi zarara uğrattığımdan bahsediliyor. Halbuki, her iki revizyonun yapıldığı dönemde de ben Bakan değilim. Bu tip iddialara muhatap yapılmam hakikaten çok gayri ciddî.

Şimdi, bir başka gayri ciddî olayı da yine değerlendireceğim, sanırım siz de bunu merakla bekliyorsunuz: Ek mektupta tanık imzası koyma eylemimle Türk Ceza Kanununun 205 inci maddesine aykırı davranmış olduğum iddiası siyasî amaçlı, hasmane bir iddiadır. Benim iddia edildiği gibi hukuka aykırı da bir fiilim söz konusu değildir. Dünyanın neresinde görülmüştür tanık olarak atılan imzadan bir bakanın sorumlu tutulması; böyle bir ucubelik olur mu?..

Batı hattından doğalgaz alımı, iki egemen devletin uluslararası hukuka uygun bir biçimde yapmış oldukları hükümetlerarası bir ticarî anlaşmanın konusudur. -Bu hukukî değerlendirmeleri yapmak zorunda hissediyorum kendimi; sizleri de çok sıkmak istemiyorum- Bu nedenle, batı hattından doğalgaz alımı, temelinde iki taraflı bir ticarî anlaşma olan özel, yasal bir mevzuata bağlıdır. İddiada bulunanlar, siyasî amaçla bu özel mevzuatı görmezden gelmiş olabilir; ancak, Komisyon, adlî, yargısal bir makamdır. Görevi gereğince, resen bu özel mevzuatı bilmek, görmek, uygulamakla görevlidir. Kamusal savunmayla bu özel mevzuat gösterilmiş olmasına karşın -yani, savunmalarımızda biz anlattık bunları- Komisyon, kamusal savunmadaki bu açıklamayı da görmemeyi becermiştir. Özel bir mevzuata bağlı uluslararası bir ticarî anlaşma bir ihale değildir; oysa, kamusal bir ihale, devletin idaresinin, idareye bir iş, hizmet, alım gibi bir iş yapılmasına ilişkin idarî bir işlemdir. Bu nedenle, Türk Ceza Kanununun 205 iddiası tamamen gayri ciddîdir. İddia konusu ek mektuba imza koyma eylemi, yetkili merciden verilen emrin yerine getirilmesi icabından olarak, hukuka uygun bir fiildir. Ek mektup, mevzuatına göre Bakanlar Kurulu adına temsilciler aracılığıyla düzenlenmiş, söz konusu ticarî anlaşmanın uygulanmasına ilişkin bir alt hukuk işlemidir. Ek mektuptaki imzam, Bakanlar Kurulu adına bir temsil imzasıdır. Yetkili merci olan Bakanlar Kurulunun emrine uyarak, söz konusu başında bulunduğum heyetle Rusya Federasyonuna gittim, tarafların imzaladığı ek mektupta Bakanlar Kurulunu temsilen aktin yapıldığını gösteren törensel nitelikte bir tespit imzası koydum, fiilim bundan ibarettir. Açıkçası, bu imzanın bu hukukî belgeden çıkarılması halinde bu belge geçersiz hale gelmez. Yani, bu imzalanan belgeden, bu ek mektuptan benim imzamı çıkarın, yok kabul edin, bu belge geçersiz hale gelmez, hukuken yok hükmünde de olmaz, yürürlüğünü de engellemiş olmazsınız. Yani, benim bu imzam, ona, bir hüküm, bir yürürlük vermez. Ayrıca, bu bakan imzası nedeniyle, söz konusu hukukî belgeyle, BOTAŞ tarafına fazladan bir yükümlülük gelmez. Bu belgede benim imzamın olması nedeniyle BOTAŞ fazladan bir yükümlülük altına girmez, hukukî durumu katiyen ağırlaşmaz. Diğer taraftan, diğer tarafın da herhangi bir şekilde lehine fazladan bir hak sağlamaz. Komisyon, savunmamızın bu konudaki açıklamalarını görmezden gelmiş, özellikle keyfî uygulamada bulunmak amacıyla, 244 sayılı Kanunu uygulama görevini yerine getirmemiş, yetkili merci olan Bakanlar Kurulunun söz konusu kararının gereğini yerine getirmiş olduğumu kasıtlı bir şekilde görmezden gelmiş, bu fiilin Türk Ceza Kanunu 205’e aykırılık oluştuğunu iddia etmekten çekinmemiştir.

Bu temsil ve tespit imzasının önceki anlaşmadaki formülün değiştirilmesi eylemiyle de bir ilgisi ve bağı yoktur. Öte yandan –burası çok önemli- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 15.3.2004 tarih, 2003/66397 hazırlık nolu işlemden kaldırma kararı, takipsizlik kararıyla, söz konusu 18.12.1998 tarihli ek mektubu imzalayan kamu görevlileri hakkında fiilî Türk Ceza Kanununun 240 olarak nitelendirmiş ve takipsizlik kararı vermiştir. Bir başka türlü ifade edersek, bu ek mektubun altında imzası bulunan görevli genel müdür ve daire başkanıyla ilgili bu yasal uygulama yapılarak takipsizlik kararı verilmiştir. Yolsuzlukları Araştırma Komisyonunun suç duyurusuyla ilgili Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanının da savcılıkça soruşturma izni istenmiştir; yani, bu konu araştırma komisyonunda da görüşülüyor, araştırma komisyonu başkanlığımız bu side letter’la ilgili, imzası bulunan bürokratlarla ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarda bulunuyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da, tabiî ki bu ihbarın değerlendirmesini yapabilmek, soruşturmayı yerine getirebilmek bakımından mevcut Enerji Bakanlığına müracaat ediyor. Enerji Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına Sayın Bakanımız bu işi incele diye görev veriyorlar. Teftiş kurulu işi inceliyor; yaptığı inceleme sonucunda, bu konuyla ilgili daha önce karar verildiği, verilen kararın yürürlükte olduğuna, soruşturmaya gerek olmadığına karar veriyor.

Yine, bugünkü bakanımız, mevcut bakanımız Teftiş Kurulu Başkanlığının bu soruşturmaya gerek olmadığına dair kararını onaylıyor. Onaylanan bu karar, yine, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına soruşturmaya izin verilmeme şeklinde gönderiliyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da, soruşturamaya izin verilmemesi talebi aleyhine, yasal mevzuat içinde, Danıştay 2. Dairesine itiraz etme hakkı varken, Bakanlığın gösterdiği gerekçeleri haklı ve yerinde görüyor, Danıştay 2. Dairesine itiraz etmiyor, dosyayı genel müdür bakımından kovuşturmaya yer olmadığı, daire başkanı bakımından da takipsizlik kararıyla işlemden kaldırıyor ve bu karar kesinleşiyor.

Şimdi, düşünebiliyor musunuz, belgenin altında görevli ve yetkili olarak imzası bulunan bürokratlar konusunda Ankara Cumhuriyet Savcılığının kesinleşmiş bu kararıyla herhangi bir işlem yapılmazken ve biz, bu kesinleşmiş takipsizlik ve kovuşturmaya yer olmaması kararını komisyon başkanlığına ibraz etmiş olmamıza rağmen ve bu kararları teker teker komisyonda açıklamış olmamıza rağmen, sayın komisyon bunların her birini yerinde olmayan gerekçelerle veya bazısıyla ilgili hiçbir gerekçe göstermeden yok kabul ediyor ve benim TCK 205’e göre bu altında tanık olarak imzam bulunan belge nedeniyle on yıl hapsimi istiyor. Böyle bir şey olur mu? Böyle bir insafsızlık yapılır mı?

Bir başka konu da, ikincil yakıta geçme talimatı vermem şeklinde yorumlanan bir iş, bir eylem. Şimdi, izah ederek geliyorum başından beri, tekrar sizleri yormak için ifade etmek istemiyorum. Türkiye’nin içinde bulunduğu enerji darboğazı, Türkiye’nin enerjiyi bulmakta, üretmekte çektiği sıkıntıları, ağır kış şartları, bir yanda barajlardaki su sıkıntımızı ve şu yaşadığımız olayı bu kapsamda da değerlendirmenize sunmak istiyorum.

Bakan olarak, iddia edildiği gibi, ikincil yakıta geçme talimatı verme şeklinde bir eylemim ve işlemim yoktur. 3 yap-işlet-devret firmasına yapılmış olan ikincil yakıt parası ödemeleri, ilgili yönetmelik 12/b maddesi karşısında mevzuatına uygun ödemelerdir. 18.7.2000 tarih 2000/1057 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı, Bakanlar Kurulunun alınan kararına göre, ekli Elektrik Enerjisi Fonu Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğin yürürlüğe konulması, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının 21.6.2000 tarihli ve 12228 sayılı yazısı üzerine 4.12.1984 tarihli ve 3096 sayılı Kanunun ek 6 ncı maddesine göre, Bakanlar Kurulunca 18.7.2000 tarihinde kararlaştırılmıştır. Elektrik Enerjisi Fonu Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik, anılan yönetmeliğin 1 inci maddesine göre, 8.6.1995 tarihli 95/7003 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Elektrik Enerjisi Fonu Yönetmeliğinin 12 nci maddesinin (b) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

Anılan yönetmeliğin 12 nci maddesinin (b) bendine göre, şirketlere yapılan sözleşmeler gereği, mücbir sebep, sel, yangın, deprem, sıcak savaş halleri, ikincil yakıtla çalışabilen doğalgaz santrallarına ikincil yakıta geçmeleri için Bakanlıkça talimat verilmesi gibi, Bakanlığın proje değişikliği talebi ve benzeri sebepler sonucu doğacak maliyet artışları için şirketlere yapılacak ödemeler, anılan yönetmeliğin 2 nci maddesine göre, aynı yönetmeliğe aşağıda geçici maddeyle eklenmiştir. Geçici Madde 1.- 12 nci maddenin (b) bendinde yapılan değişiklik 1.1.2000 tarihinden itibaren ikincil yakıtla çalışabilen doğalgaz santrallarının ikincil yakıt kullanımından kaynaklanan maliyet artışlarını da kapsar şeklindedir.

Yukarıda belirtildiği üzere, Bakan olarak da, iddia konusu talimatın varlığı ispat edilmelidir. Bu konudaki haklarımız saklı kalmak üzere, iddia konusu ikincil yakıt ödemeleri, anılan değişiklik yönetmeliğinin geçici 1 inci maddesi gereğince de, değişiklik yönetmeliğinin kapsamında olan, yani, mevzuatına uygun ödemelerdir. Mevzuatına uygun yapılan ödemeden hukukî veya cezaî bir sorumluluk doğmaz. Elektrik Enerjisi Fonunun, iddia konusu ödemelerin de arasında bulunduğu 2000 yılına ait ilişkin işlemleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi Kamu İktisadî Teşebbüsleri Komisyonunda incelenmiş, denetlenmiş ve 3346 sayılı Yasanın 7 nci maddesine göre mevzuatına uygun bulunarak ibra edilmiştir.

Şimdi, komisyon, bütün bu geçerli, yürürlükte olan Bakanlar Kurulu kararlarını, değişen ve geçerli yönetmelikleri ve neticede Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu dönemde yapmış olduğu ibrayı yok kabul etmektedir. Peki, yani, bu ibranın yerine ne konulmaktadır? Türkiye Büyük Millet Meclisi iradesinin getirdiği bu ibra işlemi komisyon iradesiyle ortadan mı kaldırılmaktadır? Daha fazla değerlendirmek istemiyorum, takdirlerinize sunuyorum. 13.1.2004 tarih, 51 sayılı Birleşimde kabul edilmiştir; yani, geçtiğimiz yıl, yine bu dönemin bir kabulüdür. KİT Komisyonunun ibra kararı, söz konusu iddiaları da hukuksal dayanaktan yoksun kılar. Soruşturma komisyonu, mevzuat olan yönetmeliği, 3346 sayılı Kanunu yok sayması karşısında söylenecek çok şey var; ama, elinsaf diyeceğim artık, başka bir şey diyemeyeceğim.

Bitecek gibi değil, bir başka konu da, soruşturma önergesiyle yap- işlet-devret... Yap işlet ve işletme hakkı devri modeliyle yapılan projelerle ilgili soyut ve kanıtsız iddialarda bulunulmuştur. Bu iddiaların gayri ciddiliğini, söz konusu modellerle ilgili mevzuatın bizzat kendisi zaten ortaya koymaktadır. Örneğin, bizzat yap-işlet-devret modelinin yasal düzenlemesi, hiçbir yorum gerektirmeden, yapılan iddianın siyasî amaçlı olduğunu ortaya koymaktadır. Yap-işlet-devret ve işletme hakkı devri modeli, 3096 sayılı Türkiye Elektrik Kurumu Dışındaki Kuruluşların Elektrik Üretimi, İletimi, Dağıtımı ve Ticaretiyle Görevlendirilmesi Hakkında Kanunla düzenlenmiştir. 3096 sayılı Kanunun “görevin verilmesi” başlıklı 3 üncü maddesine göre, elektrikle ilgili hizmet vermek üzere kurulmuş olan sermaye şirketlerine Devlet Planlama Teşkilatının görüşüne havi Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulu, önceden yürütmekle belli edilmiş görevleri bölgelerinde elektrik üretim, iletim ve dağıtım tesisinde kurulması, işletilmesi ve ticaretin yaptırılmasına karar verebilir. Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı, Bakanlar Kurulu kararıyla belirlenen çerçeve içerisinde ilgili görevli şirketlerle sözleşme akdeder. Ancak, Anayasanın 155 inci maddesi ve Danıştay Kanunu gereğince de sözleşmenin, imtiyaz sözleşmesi olması nedeniyle, bu sözleşme taslağı Danıştay incelemesine bağlıdır. Danıştay, sözleşme taslağına uygun görüş verirse, bakanlık şirket ve sözleşmeyi akdeder. Danıştayın uygun görüşüyle birlikte tüm idarî işlemler hukukî niteliğini kazanır, bunlar hakkında aksi iddiada bulunamaz; çünkü, bu iddiaların da bir değeri yoktur.

Gerçekten Danıştay 2 inci Dairesinin imtiyaz sözleşmeleriyle ilgili bir kararı söz konusudur; onu sizlere arz etmeye çalışacağım.

“Bu karara göre, imtiyazın aynen kabul edilmesi, kamu yararına yönelik ve hukuka uygun olduğunun tartışmasız hale geldiği ve dolayısıyla, imtiyaz sözleşmesi safhasına yönelik iddiaların hukukî geçerliliğinin bulunmadığı, kesinleşmiş yargı kararları hukukiliği sabit olan bir Bakanlar Kurulu kararı öncesindeki idarî teknik nitelik taşıyan işlemler teklif değerlendirmesi safhasıyla Danıştayın ilgili kurullarının incelemesinden geçirilmiş ve tamamen yasal hale getirilmiş bir imtiyaz sözleşmesinden dolayı, adı geçenin cezaî yönden sorumluluğun oluştuğu biçimde bir değerlendirme, teorik ve uygulamalı ceza hukuku açısından kabul edilebilir bir değerlendirme niteliği taşımamaktadır”diyor Danıştay.

Bakanlıkça gerçekleştirilmiş olan bu santral projeleri de yukarıda belirtilen usul ve esaslara, yine ayrıca Danıştay 2 nci Dairesinin 2001’e 1158’e esas, 2001’e 2293 sayılı kararında belirtildiği gibi, fiilî devrin gerçekleşmiş olmaması nedeniyle, mevcut bir kamu zararından da söz edilemeyeceği belirlenmiştir. Ve yine Danıştayın bu kararında “Danıştay incelemesinden geçip, kabul edilen bir imtiyaz sözleşmesinin kamu yararına yönelik ve hukuka uygun olduğunun tartışmasız olması, TEAŞ Genel Müdürlüğü tarafından söz konusu yazılarda belirtilen hususlar, sözleşmenin tarafı olan Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığınca mutlaka kabul edilip sözleşme değişikliği yoluyla yeniden Danıştay incelemesinden geçirileceğine dair herhangi bir yasal düzenlemenin ve zorunluluğunun bulunmaması; ayrıca, imtiyaz sözleşmesi sonrasında anılan şirket ile TEAŞ Genel Müdürlüğü arasında enerji satış anlaşması ve devir sözleşmesi imzalanmamış, bu yüzden fiilî devrin gerçekleşmemiş olması nedeniyle, mevcut bir kamu zararının da söz konusu olamayacağı” belirtilmektedir.

Uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, bakan, mevzuatına uygun olarak yapılmış olan işlemden dolayı sorumlu tutulamaz. Her şeyden önce, Bakanlığım dönemindeki yap-işlet modeliyle ilgili uygulamalar 4 projeyle sınırlıdır. 1993 yılından bugüne kadar yap-işlet-devret modeliyle 23 proje yapılmıştır ve elektrik alımı sağlanmıştır. Benim dönemimde bu 23 projeden 4’ü gerçekleşmiştir. Bu 4 santral uygulaması dışında diğer santral uygulamalarıyla ilgili yapılan iddiaların muhatabı benim olmam söz konusu değildir. Bu 4 santrala olan ihtiyacın belirlenmesi görevi, mutlak surette DPT’ye aittir, Bakanlığa ait değildir. Bu nedenle, bu konuda bakana ve Bakanlığa karşı hiçbir bakımdan böyle bir iddia ileri sürülemez.

Bakanlığım döneminde yapılmış 4 yap-işlet-devret santralının bu tip santralların tamamına oranının onbinde 5,5 olması nedeniyle, iddia konusunu sağlaması sayısal bakımdan da zaten mümkün gözükmemektedir.

Aksine, önerge sahiplerinin iddialarının mantığına bakılırsa, aslında bu 2 hidrolik ve 2 rüzgâr santralının yapımını gerçekleştiren, işletmeye alınmasını, faal ve tam kapasite çalışmasını sağlayan bana, yani, Bakan Cumhur Ersümer’e teşekkür etmeleri gerekir; çünkü, hidrolik ve özellikle rüzgâr santralları dışa bağımlılık değil, aksine, doğrudan ulusal enerji kaynaklarının yaratılması ve üretime geçirilmesi demektir. Bu durum bile, bu iddianın gayriciddîliğinin açık bir kanıtını oluşturmaktadır.

Bakanlığım döneminde, hiçbir dağıtım tesisinin işletme hakkı devri yapılmamıştır, sadece bir tek üretim tesisinin işletme hakkı devri yapılmıştır. Kendimi, bu konuyla ilgili Danıştayda açılan dava sonucunda verilen kararı da sizin bilgilerinize sunmak zorunda hissediyorum.

Danıştay 10. Dairesinde açılan davaların anılan dairece reddedilmesi, Daire kararlarının temyizinin incelenmesi sonucunda da Danıştay İdarî Dava Daireleri Genel Kurulunca onanması dolayısıyla, kesinleşmiş yargı kararları karşısında, tekliflerin değerlendirilmesi safhasına yönelik iddiaların hukukî bir geçerliliğinin bulunmadığı, imtiyaz sözleşmesi taslağının, Danıştay 1. Dairesinin kararıyla uygun bulunulup, Danıştay İdarî İşler Genel Kurulunun kararıyla aynen kabul edilmesiyle, kamu yararına yönelik ve hukuka uygun olduğunun tartışmasız hale geldiği ve dolayısıyla, imtiyaz sözleşmesi safhasına yönelik iddiaların hukukî geçerliliğinin bulunmadığı, kesinleşmiş yargı kararlarıyla hukukîliği sabit olan bir Bakanlar Kurulu kararı öncesindeki idarî nitelik taşıyan işlemlerin Danıştayın ilgili kurullarının incelemesinden geçirilmiş ve tamamen yasal hale getirilmiş bir imtiyaz sözleşmesinden dolayı, adıgeçenin cezaî yönden sorumluluğunun oluştuğu biçimindeki bir değerlendirme mümkün değildir.

İmtiyaz sözleşmesinin imzalanmasından sonraki işlemlere yönelik olanların ise, Danıştay incelemesinden geçip, kamu yararına yönelik ve hukuka uygun olduğu tartışmasız hale gelen imtiyaz sözleşmesi hükümlerine dayalı biçimde hazırlanıp, şirket ile TEAŞ Genel Müdürlüğü yetkilileri arasında imzalanan uygulama anlaşmalarından -Elektrik Satış Anlaşması, Devir Sözleşmesi, Sigorta Anlaşması, Fon Anlaşmasından- dolayı ceza sorumluluğunu gerektirecek bir usulsüzlüğün olduğundan bahsedilmesi ve sanıkla irtibatlandırılmasında hukukî uyarlılık bulunmamaktadır.

Bu Danıştay kararlarını, biz, savunmamızla birlikte, tıpatıp -yani, bu olaylarla ilgili iddia üzerine verilen bu kararları- komisyona arz ettik. Komisyonun, en azından, varit iddialar ile bizim ibraz etmiş olduğumuz bu Danıştay kararları arasındaki bağlılığı, bağlantıyı çözüp, ona göre bir karar üretmesi gerekirken, böyle bir kararı da görmezlikten gelmesini, değerlendirmeye tabi tutmamasını anlamak mümkün değildir.

Yine, dağıtımlarla ilgili de komisyonun iddialarına örnek verdiği Ankara-Kırıkkale işletme hakkı devriyle ilgili bir uygulama vardır. Tıpatıp bu işle ilgili; yani, Ankara-Kırıkkale işiyle ilgili, muhatap diğer şirket tarafından Danıştaya dava açılmıştır. Açılan bu dava, Danıştay tarafından değerlendirilmiştir. Yapılan değerlendirme sonucunda, bugün, Soruşturma Komisyonu raporunda bize suç diye atfedilmeye çalışılan hususların teker teker cevabı, Danıştay 10. Dairesinin bu kararında mevcuttur, açıkça belirtilmiştir; deniliyor ki: “Öte yandan, ihaleye katılan firmaların tekliflerinin şartname hükümleri çerçevesinde değerlendirileceği tartışmasız olup, şartnamenin 5 inci maddesi hükmünde, A grubunda yer alan bölgelerden ikisi için aynı firmanın teklif vermesi ve ikisinin de uygun teklif olduğu ve en yüksek puanı aldığının belirlenmesi halinde söz konusu firmaya tercih hakkı tanınacağı, tercih edilenin dışındaki diğer teklifin ise geçersiz sayılacağı açıklanmış, 29 uncu görev bölgesinde en uygun teklifi veren Doğan Şirketler Grubu Holding A.Ş.’nin 13 üncü görev bölgesi için uygun teklif veren oluşumun bünyesinde yer almasına engel bir hüküm bulunmamakta; ancak, tekliflerin değerlendirme aşamasında, şartnamenin 5 inci maddesinde belirtildiği üzere, söz konusu firmanın tercih hakkını kullanması istenilerek, 13 üncü görev bölgesine yönelik oluşumun bünyesinden çıkartılmasında ve söz konusu oluşumun, teklifinde değişiklik yapılması koşuluyla, en uygun teklif veren firma olarak belirlenmesinde, şartnamenin 5 inci maddesine aykırılık görülmemiştir” tarzında kararıyla, bizim yaptığımız işlemi, Danıştay, tasdik etmektedir.

Şimdi, komisyonun, hâlâ, kalkıp, bu Danıştay kararına rağmen, bu işlem nedeniyle bizim hakkımızda suçlamada bulunmasının izahını yapabilmek mümkün değildir.

Diğer yandan, haydi, komisyon, Danıştay kararlarına itibar etmedi diyelim, Danıştay kararlarının uygulanmasını görmedi diyelim ama, Aktaş ile ilgili bir suçlama getirmektedir. Aktaş ile ilgili yargılanan müsteşarımız Yurdakul Yiğitgüden ile ilgili Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesinin bir beraat kararı söz konusudur; yani, bu beraat kararını da görmemezlikten gelip, kalkıp, dönemin bakanıyla ilgili, yine, herhalde 205 istemişinizdir, 10 yıl hapis cezası istemenin hiçbir hukukî gerekçesi olamaz. Tabiî, iddialar devam ediyor. Ben de konuşmama devam etmek zorunda hissediyorum kendimi.

MUSTAFA BAŞ (İstanbul) – İsterseniz 15 dakika çay molası verelim.

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Vallahi siz bilirsiniz.

NURİ ÇİLİNGİR (Manisa) – Komisyona gelmezsiniz, burada sabaha kadar konuşursunuz!..

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Öyle tabiî, o yasa gereği, sizin izninize bağlı değil. O yasanın bana verdiği bir hak. Sayın üyem, sizin izninizle değil, çok affedersiniz.

BAŞKAN – Sayın Ersümer, siz, Genel Kurula hitap edin.

HALUK İPEK (Ankara) – Mal karşılığı yapılan anlaşmayla doğalgaz alımı paraya nasıl çevrildi?

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Sayın üyem, biraz önce söyledim. 1994 yılında yapılmış ve onu yapan da ben değilim. Ben, 1994 yılında RTÜK üyesi idim. Lütfen dinleseydiniz de, beni bu sözleri tekrar etme zahmetinden kurtarsaydınız.

NURİ ÇİLİNGİR (Manisa) – Komisyona gelseydiniz, burada sabaha kadar konuşmazdınız.

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Tabiî... Tabiî... Sebebini izah ettim. Neyse... Sayın Başkanım, karşılıklı konuşmak istemiyorum.

BAŞKAN – Sayın Ersümer, siz buyurun.

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Herhalde benim bu savunmalarından komisyon üyeleri fazla rahatsız oldular.

Bu keşif artışı ile ilgili...

NURİ ÇİLİNGİR (Manisa) – Savunmanızı yazılı verecektiniz, bu hakkı kötüye kullanıyorsunuz.

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Gayet tabiî yazılı verecektim de, yazılı verin diye soru yöneltmediniz...

BAŞKAN – Lütfen karşılıklı konuşmayalım.

Siz, buyurun Genel Kurula hitap ediniz.

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Sayın Başkanım, laf atılıyor. Şu laf atmayı engelleyin o zaman... Ben burada savunma yapma çabası içindeyim. Savunma hakkının kutsal olduğunu herkes kabul ediyor; yani, Meclisin, yasaların bana verdiği bir hakkı elimden alamazsınız. Aynı şeyi komisyonda yaptınız..

NURİ ÇİLİNGİR (Manisa) – Siz, komisyonda sorulara cevap vermediniz...

BAŞKAN – Sayın Çilingir lütfen...

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Aynı şeyi komisyonda yaptınız sayın üyem.

NURİ ÇİLİNGİR (Manisa) – Siz, sorulan sorulara cevap vermediniz, yazılı verseydiniz o zaman.

MİRAÇ AKDOĞAN (Malatya) – Böyle şey olur mu Sayın Başkan?

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Olur... Olur... Bu komisyonun yaptıkları burada böyle olduktan sonra, burada da böyle yapılır.

FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Sayın Bakan, siz de komisyona saygısızlık yapıyorsunuz.

BAŞKAN – Sayın Ersümer, siz Genel Kurula hitap edin.

MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Keşif artışlarıyla ilgili değerlendirmelerde de bulunmak istiyorum. Keşif artışı, zincirleme bir idarî işlemdir. Zincirleme idarî işlemde, müvekkil bakanın; yani, benim, bağlı kuruluşu olan DSİ’nin idarî işlemlerine vesayet makamı sıfatıyla yaptığımız iş, olur vermektir. Bu konuda, bakanın, işlemin ilzam ettiği alt işlemlere, imza veya parafıyla tekemmül ettiren, görev ve yetkileri itibariyle ihtisas erbabı sayı