|
Enerji ve Tabiî Kaynaklar Eski Bakanları Mustafa Cumhur Ersümer ve Zeki Çakan
hakkındaki Meclis Soruşturması Komisyonu Raporu'nun TBMM Genel Kurul'u görüşmeleri şöyle:
(13 Temmuz 2004 - 22 Dönem 2. Yasama Yılı 114. Birleşim)
BAŞKAN (Başkanvekili Yılmaz ATEŞ) – Sayın milletvekilleri,
şimdi, Enerji ve Tabiî Kaynaklar eski Bakanlarından Sayın Mustafa Cumhur
Ersümer’i kürsüye davet ediyorum.
Buyurun Sayın Ersümer.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER – Çok teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Sayın Başkan, sayın üyeler; öncelikle, sizleri saygıyla selamlıyorum.
Hakkımda verilen soruşturma önergelerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Kurulunda kabulüyle birlikte, bugün, raporunu tartışacağımız soruşturma
komisyonu kurulmuştur.
Soruşturma komisyonu, isnatla bağlılık kuralını çiğnemiş, doğru yargılanma
hakkını ihlal etmiş, yaklaşık 500 sayfa olan raporunu, sayın milletvekillerimizin
takdirlerine sunmuştur. Çok kısa bir sürede, sayın milletvekillerimizin,
haklı olarak, söz konusu raporu okuyup, değerlendirmesinin mümkün olduğu
kanaatinde değilim.
Soruşturma komisyonu, raporunda, lehimdeki hiçbir kanıtı toplamamış
ve toplanmasına fırsat vermemiş. En önemlisi, isnat konusu fiillerle ilgili,
kendisini de bağlayan, kesin hükmü haiz kararları ve Danıştay kararlarının
hiçbirini değerlendirme gereği bile duymamıştır. Böylece, komisyon, taraflı
olarak ve çoğu yerde siyasî amaçlarla hareket etmiş, dolayısıyla, hakkımdaki
isnatları tek taraflı ve maksatlı olarak oluşturmuştur. Bunun kanıtı, uzman
kişilerin katkılarıyla hazırlanan raporunda, bireysel ve kamusal savunmaya
hiç yer vermemiş olmasıdır.
Sayın milletvekilleri, huzurunuzda, hakkımdaki iddiaları, doğru ve gerçeğe
uygun olarak açıklamaya ve soruşturma komisyonunun raporunun geçersiz ve
maksatlı olduğunu ortaya koymaya çalışacağım.
(9/4, 7) sayılı Meclis soruşturmasına konu, her iki soruşturma önergesindeki
bir kısım iddialara ait fiillerin tamamı, daha önce Meclis soruşturmasına
konu olmuştur. TBMM, 22.5.2001 tarihli kararıyla, söz konusu iddialarla
ilgili soruşturma talebini reddetmiştir. TBMM’nin bu soruşturma önergesinin
reddi kararı, soruşturma açılmasının kabul edilmediği kararı, siyasal nitelikte
değildir. Bu karar, takipsizlik kararı niteliğinde, adlî, yargısal bir
karardır
Türkiye Büyük Millet Meclisinin takipsizlik kararı niteliğindeki bu
kararı, kesin hüküm niteliği taşımaktadır. Kesin hüküm ilkesi, sayılan
bu fiiller hakkında böyle bir soruşturmayı engeller. Belirtilen nedenle
sayılan bu fiiller hakkında yenide ceza kovuşturması yapılamaz.
Soruşturma komisyonunun, bu iddiaları soruşturma şeklinde bir yetkisi
de yoktur; çünkü, soruşturma makamları, kesin hüküm itirazını ve bu hususu
resen nazara almak zorundadır. İddia edilenin aksine Türkiye Büyük Millet
Meclisinin ret kararına konu fiillerle ilgili olarak soruşturmaya elverişli
ve yeterli yeni delil bulmamaktadır.
Hazine Müsteşarlığı raporu, Devlet Denetleme Kurulu raporu iddianın
bilhassa dayanağıdır; yani, iddianın devamıdır. İddia, delil değildir.
Her iki rapordaki iddialarla, soruşturma önergesindeki bazı iddialar kanıtlanmış
sayılamaz; yani, bu iddiaların hiçbirisi kanıtlanmış değildir. Çünkü, soruşturma
komisyonunun idarenin her raporunu kanıt olarak kabulü, sonuçta iddianın
kendisinin iddianın kanıtı sayılması gibi bir tehlikeyi ve hukuksal yanlışı
içinde taşımaktadır. Aksini kabul, bir iddiayla diğer bir iddiayı kanıtlama
sonucunu doğurur.
Soruşturma Komisyonu raporuna bakılırsa; Meclis soruşturması önergesi
ile Türkiye Büyük Millet Meclisinin takipsizlik kararını soruşturma dosyasına
bile getirmemiştir, incelememiştir.
Oysa, Komisyon, çağırmış olmak için usulen çağırdığı toplantıda “kesin
hüküm” itirazım üzerine, bu taleple ilgili karar vermek için toplantıya
ara vermiştir. Önergedeki, soruşturma önergesindeki fiillerin ne olduğunu,
bu fiillerin, yeniden, ikinci kez soruşturma konusu yapılmış olduğunu tespit
etme gereği duymamıştır. Bu durum, Komisyonun tarafsız olmadığının en açık
kanıtıdır.
Özellikle, bu konuyla ilgili benden önce konuşma yapan Sayın Yalçınbayır’a
teşekkür ediyorum; gerçekten, burada, bizlere ait bir hakkı veyahut yasanın
emredici bir hükmünü savunarak, gerçeğin ortaya çıkmasında, hukukî bir
yanlışın önlenmesinde katkıda bulunmaya çalışmıştır.
Yine, bir başka önemli husus: Soruşturma önergesinin, isnadın belirlenmesi
ve isnadın sınırlılığı ilkesine göre hazırlanacağını düzenlemiştir; soruşturma
önergesinde, hangi fiillerin isnat edildiğinin açıkça gösterilmesi zorunludur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün “Meclis soruşturması açılması
için önerge” başlıklı 107 nci maddesinde “görevde bulunan veya görevinden
ayrılmış olan Başbakan ve bakanlar hakkında Meclis soruşturması açılması,
Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği
bir önerge ile istenebilir.
Bu önergede; Bakanlar Kurulunun genel siyasetinden veya bakanlıkların
görevleriyle ilgili işlerden dolayı hakkında soruşturma açılması istenen
Başbakan veya bakanın cezaî sorumluluğu gerektiren fiillerinin -öncelikle-
görevleri sırasında işlendiğinden bahsedilmesi; hangi fiillerinin hangi
kanun ve nizama aykırı olduğunun gerekçe gösterilmek ve maddesi de yazılmak
suretiyle belirtilmesi zorunludur” denilmektedir.
Görüldüğü üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisinin İçtüzüğüyle de, isnat
konusu fiilin Başbakanlık veya bakanlık görevi sırasında işlenmiş olduğunun,
hangi fiillerin isnat edildiğinin belirtilmesinin zorunlu olduğu vurgulanmak
suretiyle, isnadın açıkça belirli olması gereği hükme bağlanmıştır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun Meclis soruşturması açılması
kararı, soruşturma başlatan bir belgedir. Soruşturma Komisyonu, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun, soruşturma önergesi üzerine yapmış
olduğu adlî yargısal faaliyet sonucunda, Meclis soruşturması açılmasına
ilişkin kararında belirtilmiş olan isnat konusu fiil ve vakalarla bağlıdır.
Gerçekten yargılanılacak uyuşmazlığın belirtilmesi için, isnada konu fiilin
açıkça gösterilmesi gerekir. İsnadı açıkça belirtme, mahkemenin işini azaltmak
ve sanığın asılsız ithamlardan korunması maksadıyla yapılan bir görevdir.
Bu nedenle, mesela “resmî evrak üzerinde tahrifat” demek suçu göstermeye
yetmez; hangi evrak üzerinde yapıldığının da belirtilmesi gerekir. Bu,
şu demektir: Soruşturma Komisyonu, yukarıda açıklanan bağlı yetkisi gereğince,
Meclis soruşturması açılmasına ilişkin kararda gösterilen fiil ve vakalar
dışında herhangi bir fiil veya vakayı üretemez veya resen soruşturma konusu
yapamaz, inceleyemez, özellikle kanıt toplayamaz; böyle bir yetkisi yoktur.
Aksi davranış, toplu kovuşturma organı ve üyelerinin yetkisiz işlemi olur
ve böyle bir işlem, hukuken “yok” hükmündedir. Aynı nedenle, Genel Kurul
da, Meclis soruşturması açılması kararıyla bağımlıdır; yani, soruşturma
açılması kararına konu fiiller dışındaki isnat edilen fiilleri karara bağlayamaz.
Aksi davranışla vereceği kararlar, hukuken “yok” hükmündedir.
Soruşturma Komisyonu ise, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 107/2
maddesini çiğnemiş, her iki soruşturma önergesindeki iddiaların dışında
kendisi de bazı iddialarda bulunmuş, keyfî olarak incelemiş, bu iddialara
ait rapor ve belge toplamış, bununla da yetinmemiş, bu iddialarını karara
bağlamış ve hakkımda, Türk Ceza Kanununun, başta 205 olmak üzere, birçok
maddesine onlarca kez aykırı davranmış olduğumu iddia etmiştir. Örneğin,
önergelerde “yap-işlet-devret projeleri” denilmiş; ancak, hangi projelerden,
hangi fiil ve işlemler nedeniyle suçlanmış olduğum gösterilmemiştir.
Komisyon, belirtilen bu yetkisiz işlemiyle, tarafsızlığını açıkça çiğnemiş,
taraf gibi davranmıştır. Üstelik, komisyonun, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu
135’e aykırı olarak, lehime olan delilleri toplamamasına karşın, yetkisiz,
keyfî olarak, TBMM İçtüzüğü 107/2 ile Türkiye Büyük Millet Meclisinin Meclis
soruşturması açılması kararı dışında, kendi başına iddialarda bulunması
ve bu iddialara ait rapor ve belgeleri toplaması, siyasî bir hasım gibi
davrandığının açıkça kanıtıdır.
Daha da önemlisi, komisyon, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 143’e
1 inci mutlak emrine aykırı davranmış, soruşturma evrakı ve dosyasında
bulunan belgelerin örneklerini kamusal savunma makamına vermemiş, böylece,
dosyayı inceletmemiştir.
Komisyon, hukukun emredici hükümlerine açıktan aykırı ve adlî makam
üyelerinin yetkisiz bu eylemiyle, Anayasanın 100 üncü maddesi gereğince
teminatlı soruşturmaya bağlı tutulan devletin Bakanına, bir hukuk devletinde
eşine rastlanmaz bir keyfîlikle, sonucu itibariyle, maalesef, örtülü olarak,
Terörle Mücadele Kanununu uygulamıştır. Ben terörist değilim sayın milletvekilleri!
Bana uygulanan bu yasa, bu belgelerin savunmama verilmemesinin istisnası,
sadece, Terörle Mücadele Yasasında mevcuttur; ama, komisyonun burada sığındığı
gerekçe gizliliktir.
Bu savunmanın arkasına sığınmıştır; ama, güya, benden gizli, komisyonda
yapılan işler, toplanan deliller, dinlenen tanıklar, gazetelerde, manşetlerde
bol bol yer almıştır. Bu nasıl gizliliktir?! “Sanık” diye nitelendirdiğiniz
Bakana yasak; ama, basına serbest! Ve bu durum, maalesef, bizim bütün hepimizin
hak ve hukukunu korumakla görevli bu komisyonun gizlilik ilkesinin ihlalini
önlemekle görevli Meclis Başkanlığının da hiç dikkatini çekmemiştir. 5.6
tarihli Sabah Gazetesi, 6.6 tarihli Zaman Gazetesi, 9.6 tarihli Star Gazetesi,
10.6 tarihli Zaman Gazetesi, Habertürk internet sitesi, Yeni Şafak Gazetesi,
daha birçok yerde, bu komisyonun bizden gizlenen tanık beyanları, dayandığı
belgeler gazetelerde yer almıştır.
Komisyon, söz konusu kararlarıyla, kamusal savunmanın lehime olan kanıtlarını
toplamış olup olmadığını tespit edebilmesi ve özellikle sorguya hazırlanmamı,
isnatlardan bilgi edinmemi sağlama imkânımı ve kendimi savunma imkânımı
da tümden ortadan kaldırmıştır.
Kamusal savunmanın, soruşturmanın her evresinde, soruşturma evrakının
ve soruşturma dosyasının tamamını inceleme ve istediği evrakın bir suretini
harçsız alma hak ve yetkisi emredici hukuk hükmü olması nedeni ile mutlaktır.
Komisyon, belirtilen talebin gereğini yerine getirmemiş, bu suretle, emredici
hükümler olan, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 135, 159, 160, 163 üncü
maddeleri ile her şeyden önemlisi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2’nci
maddesini açıkça çiğnemiştir.
Komisyon, bu eylemi ile kamusal savunmanın lehime olan kanıtların toplanmış
olup olmadığının tespit edilmesini ve özellikle savunmanın hazırlanmasını,
isnatlardan bilgi edinmemi sağlama ve kendimi savunma imkânımı ortadan
kaldırmıştır.
Komisyon, iddia konusu işlemin, 7 yıl önce olduğunu... Sayın milletvekilleri,
ben 7 yıl önce bakanlık yaptım. Bana isnat edilen eylemler 7 yıl önceden
başlayan eylemdir. Ben, 7 yıl önceki bir iş, bir belge ve olay nedeniyle,
eğer komisyon tarafından bilgi sahibi edilmezsem, kendimi nasıl savunacağım?
Nitekim, komisyona, savunma sırasında, bu konuda, diğer soruşturma komisyonlarında
uygulanmış olan yazılı sorularını, kısa süre içerisinde cevaplayacağımı
bildirmeme karşın... Bunu açıkça söyledik. Başka komisyonlar bunu yaptı,
bize yazılı olarak sorun, süre kazanmak, sizi oyalamak gibi bir ihtiyaç
içerisinde değiliz, yazılı sorularınıza da, üzerinde çalışalım, yazılı
cevap verelim dedik; ama, komisyon, diğer komisyonlarda uygulanmış olmasına
rağmen, bunu, bu imkânı bize tanımadı.
Yine, devamla “savunma imkânı verdik” demiş olmak için, çağırmış olmak
için çağrıldığımızı, oraya gittiğimizde daha net bir şekilde anladık ve
yine, 136 sayfalık kamusal savunma sunduk; bunun, 136 sayfalık savunmamızın
bir tek kelimesi bile tartışılmamış.
Komisyon, bu hukuka aykırı davranışıyla, eksik soruşturmayla, sadece
aleyhime gösterilen ve toplanan kanıtlarla karar vermiştir. Soruşturma
komisyonu, kamusal savunmanın gereğince toplanmasını talep etmiş olduğu
lehime delilleri toplamamıştır. Buna karşın, yukarıda belirtildiği üzere,
yetkisiz ve keyfi olarak, kendi başına bulmuş olduğu iddialarına ait rapor
ve belge toplamayı da hiç ihmal etmemiştir.
Soruşturma komisyonu, raporunda, iddia konusu fiilleri işleyen bürokratlar
hakkında verilmiş kesin hüküm niteliğindeki takipsizlik kararlarını belirtmiş;
ancak, kasıtlı bir biçimde, bu kararların hukukî sonuçlarını görmezliğe
gelmiştir.
Öte yandan, komisyon, sırf bühtanda bulunmak amacıyla, bakanların yargılanamadığını
iddia etmiştir. Bakan hakkında nasıl soruşturma yapılacağı, Anayasanın
100 üncü maddesinde gösterilmiştir. Nitekim, hakkımda iki adet soruşturma
önergesi verilmiştir; bu durum, komisyonun, bu konuda bakanlar yargılanamamaktadır
şeklindeki iddiasının, ne kadar anlamsız olduğunu ortaya koymaktadır.
Yine, ayrıca, Anayasanın 100 üncü maddesinin işletilmesi konusunda cumhuriyet
savcısını engelleyen bir hüküm de, hukuk düzenimizde mevcut bulunmamaktadır.
Bu gerçeği bilmesi gereken soruşturma komisyonu, işinin gereğini yapmamış,
görevinin sınırlarını aşarak suç isnadında bulunma gayretine girmiştir.
Söz konusu takipsizlik kararları, soruşturma komisyonu ve Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Kurulunu bağlayan kesin hüküm niteliğini haiz kararlardır.
Soruşturma komisyonu, bu kesin hükmü haiz kararlarda yapılmış olan fiillerin
nitelendirmesiyle bağlıdır; yani, bu karardaki tavsifi dışında fiilin kendisine
bir başka tavsifte bulunamaz. Örneğin, kesin hükmü haiz kararda, fiil TCK
240 olarak tavsif edilmişse, komisyon, bu fiili, TCK 205 olarak tavsif
edemez; aksi davranış, komisyonunu kesin hükmü çiğnemesi demek olur.
Öte yandan, komisyon, kesin hükmü haiz bu kararlarda, fiilin hukuka
uygun bulunmasını tespit hükmüyle de bağlıdır. Bu demektir ki, komisyon,
aynı fiilden dolayı fiili işleyen bürokratın sorumlu tutulmaması karşısında,
aynı fiilden dolayı bakan olarak hakkımda suçlamada bulunamaz; aksi davranış
gayri ciddî olur. Nitekim, komisyon raporunda da bu gayri ciddî yaklaşım
çok kez sergilenmiştir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; tabiî ki, siz aranızdaki sohbeti
sürdüreceksiniz, ben de, dilim döndüğü kadar, üzerime atılı suçlamalarla
ilgili savunmalarımı sunma çabası içerisinde olacağım. Tabiî, yaptığımız
bu işin de, birbirimizi etkilememesi lazım diye düşünüyorum.
Sayın Başkanın da biraz önce belirttiği gibi, komisyonumuz, üç ana başlıkta
değerlendirmiştir olayları. Biri, enerji arz – talep dengeleri; BOTAŞ;
DSİ.
Şimdi ben, enerji politikalarıyla ilgili genel bir değerlendirmeye girmeden
önce, göreve başladığım dönemi, göreve başladığım günleri, yani 1997 senesinin
haziran ayını, Türkiye’nin o günkü enerji durumunu sizlerle biraz paylaşmak
istiyorum. Yani, bugünü tam anlayabilmemiz için, dünü de iyi kötü bilmemiz
lazım. Ben göreve geldiğim zaman, Türkiye böylesine enerji bolluğu içinde
değildi; böylesine, elektrikte problemi olmayan, gazda problemi olmayan,
bu gazı bir fazla yere nasıl götürürüz çabası içinde koşturmayan bir ülkeydi.
O nedenle, kısa kısa, o günkü durumu anlatmaya çalışacağım.
Ben, görevi, Sayın Recai Kutan’dan devraldım. Burada birçok rakam söylendi;
tutarlı olması açısından, o anlatım tarzına uygun ifadelerde bulunmaya
çalışacağım.
1996 yılında, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda konuşan Enerji ve Tabiî
Kaynaklar Bakanı Recai Kutan “ülkemiz elektrik enerjisi talebinin 2000
yılında 134 milyar kilovatsaat, 2010 yılında 290 milyar kilovatsaat, 2020
yılında ise 546 milyar kilovatsaat seviyesinde olması beklenmektedir” tarzında
bir ifadede bulunmuştur. Yani, benim göreve geldiğimde, benden önceki Bakan
arkadaşımın koyduğu hedefler, en son, 2020 yılı itibariyle 546 milyar kilovatsaat
seviyesindedir.
Gaza bakarsak, yine, 2000 yılında 27 milyar metreküpe, 2015 yılında
ise 50 milyar metreküpe ulaşacağını ifade etmiştir Sayın Recai Kutan.
Şimdi, 1998 yılında benim Plan ve Bütçe Komisyonundaki konuşmalarımı
arz etme çabası içinde olacağım: “Ülkemiz elektrik enerjisi talebinin 2000
yılında 134 milyar kilovatsaat, 2010 yılında 290 milyar kilovatsaat, 2020
yılında 547 milyar kilovatsaat seviyesinde olması beklenmektedir.” Yani,
1997’de göreve geliyorum, 1996’da Sayın Recai Kutan’ın koymuş olduğu elektrik
ihtiyacıyla ilgili milyar kilovatsaatler, aynen, 1999’da, 2000 yılına girerken
benim tarafımdan tekrarlanıyor; yani, kalkıp, burada, gelip de, işte, enerji
ihtiyacını fazla gösterdiler demenin hukukî hiçbir mesnedi yoktur.
Şimdi, yine devam ediyorum. 2000 yılında Cumhurbaşkanı Sayın Demirel
konuşmasında şunu ifade ediyor, diyor ki: “2000 yılında 28 000 megavat,
2010 yılında 65 000 megavat, 2020 yılında 109 000 megavat dolaylarına çıkması
planlanmaktadır.” Her iki Bakan olarak bizim belirttiğimiz rakamlarla üst
üste gelmektedir. (Gürültüler)
BAŞKAN – Sayın Ersümer, bir saniye...
Sayın milletvekilleri, salondan yüksek uğultu geliyor; lütfen, sayın
milletvekillerinin kendi aralarındaki sohbeti bırakmalarını rica ediyorum.
Buyurun Sayın Ersümer.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – 1 Ekim 2001 tarihinde Türkiye
Büyük Millet Meclisinin açılış töreninde konuşan şimdiki Sayın Cumhurbaşkanımız
Sayın Sezer “Anayasamızda daha önce gerçekleştirilen değişiklikler doğrultusunda
enerji sistemimizi gelişmiş ülkelerdeki sistemlerle bütünleştirebilecek
önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. 2001 yılında ülkemizde elektrik
tüketiminde ilk kez bir gerileme söz konusudur. Bu durumun büyük ölçüde
ekonomik sıkıntıların bir sonucu olduğu bilinmektedir. İleriki yıllarda
elektrik arz ve talep dengesinde herhangi bir sorun yaşanmaması için uzun
dönemli stratejiler geliştirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, 2002 yılı
sonuna kadar devreye alınabilecek 29 elektrik üretim projesinin içerisinde
bulunduğu belirsizlik en kısa zamanda giderilmelidir.” 2001 yılında Sayın
Cumhurbaşkanımızın TBMM çatısı altındaki beyanlarını arz ettim.
1999 yılında Türkiye bir seçime gidiyordu. Bütün siyasî partiler seçim
beyannameleri hazırladılar. Doğru Yol Partisinin seçim beyannamesinde “2010
yılına kadar tüketimi beş kat artacak olan doğalgaz için yeni arz kaynaklarının
devreye sokulması, gerekli yatırımların özel sektör katılımıyla gerçekleştirilmesine
imkân sağlayacak bir yapılanmaya gidilmesi...” CHP’nin seçim beyannamesinden
bir satır okumak istiyorum: “Türkiye’yi 2000’li yıllara taşıyacak altyapıyı
gerçekleştireceğiz, tıkanma noktasına gelen enerji projelerinde uluslararası
finansmanın önünü açmak için gerekli çabaları göstereceğiz, ülkeyi enerji
darboğazı tehlikesinden kurtaracağız. Ulusal enerji konseyini kuracağız.”
CHP de aynı ihtiyacı tespit ediyor; vatandaşın önüne çıkarken enerji darboğazından
kurtulmayla ilgili vaatlerde bulunuyor.
Fazilet Partisinin seçim beyannamesinde şöyle deniliyor: “Önümüzdeki
yıllarda bir elektrik enerjisi darboğazı tehlikesi bizi beklemektedir –hani,
ben, tehlike uydurmuşum ya; enerji darboğazı varmış gibi bir komplo teorisi
sergileniyor ya; onunla ilgili bunları dile getirmeye çalışıyorum- Fazilet
Partisi, ilk aşamada, dünya ortalamasının üstüne çıkmak için 2010 yılına
kadar yılda en az 5 milyar dolarlık yatırım yapılmasını hedeflemektedir.
Bunun için, gerekli kaynak, yap-işlet-devret, yap-işlet, üretim ve dağıtma
işletme hakkı devri, kendi elektriğini kendin üret ve fazlasını sat gibi
modellerle sağlanacaktır. Ayrıca, Karadeniz geçişli Mavi Akım boru hattı,
Mısır doğalgaz ve Irak doğalgazı boru hattına önem verecektir.” Yani, bu
yap-işlet-devret modelleri, Mavi Akım gazı, bunların hepsinin bir numaralı
müsebbibi Anavatan Partisi ve onun Enerji Bakanı gibi çizilen senaryonun
bir parçasında diğer siyasî partilerimizin –yıl da çok önemlidir- 1999
yılındaki seçime girerken seçim beyannamelerindeki hedeflerini size arz
etmeye çalışıyorum. Anavatan Partisininkini zaten söylemeye gerek görmüyorum;
biz, bu hedefleri gerçekleştirmek için görevimizin başındayız.
Şimdi, bütün bu hatırlatmaları yaptıktan sonra, komisyon raporundaki
değerlendirmelere geçmeden önce, yeni, daha 28 Temmuz 2003 tarihli, şu
anda görevi başında Enerji İşleri Genel Müdürlüğümüzün Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığında bir araştırma komisyonuna göndermiş olduğu ve 1999-2002
yılları arasındaki programlanan tüketim, gerçekleşen üretim ve artışlarla
ilgili bilgi notundan bir iki paragraf arz etmeye çalışıyorum: 1998’de
tüketim artışı 8,1; 1999’da tüketim artışı 3,9. Niye üçte 1’e düşüyor;
1999’da iki deprem yaşıyor Türkiye; önemli sanayi bölgemizde, sanayiin
en ağır olduğu bir bölgede iki deprem yaşıyor Türkiye.
Devam ediyorum: 2000’de 8,3. Zaten son otuz yılın geriye doğru enerji
artış talebi 8-9 mertebesinde gerçekleşiyor. Normal yıllarda bu hep böyle
oluyor. 2001’de eksi 1,1; yani, 8,1’den eksi 1,1’e düşüyor enerji talebi.
Bu niye düşüyor; Türkiye yüzde 14 küçülmüş; çok önemli iki kriz yaşanmış
Türkiye’de, hâlâ belki de izlerini silemediğimiz çok önemli iki kriz yaşanmış.
Bu iki krizin enerji sektöründeki en önemli etkisini net bir şekilde, mevcut
Enerji İşleri Genel Müdürümüzün hazırlamış olduğu tabloda görüyoruz. 2002
gelince ne oluyor; 2002’de de -bu 2001’in etkisini sektör üzerinden hızla
atamıyor- 4,5 enerji talebi, elektrik talebi.
Sonra da bu tabloyu açıklıyor Sayın Genel Müdür; diyor ki: “1998 yılı
için tüketim talebi bir önceki yıla göre yüzde 9 artışla 115,1 milyar kilovat/saat
olarak tahmin edilmişti. Santralların durumları ve normal su gelirleri
dikkate alınarak yapılan programa göre 3,5 milyar kilovat/saatlik açık
programlanmıştı.” O gün için, ülkenin 3,5 milyar kilovat/saatlik bir açığının
olduğundan bahsediyor. Bu açığı nasıl kapatma çabası içinde olduklarını
biraz sonra dinleyeceğiz. Ancak, 1998 yılı fiilî tüketimi 8,1 artışla 114
milyar kilovat/saat olarak gerçekleşmiş olup, yıl içerisinde barajlı hidrolik
santrallara gelen sular beklenenin üzerinde olmuş ve enerji açığı fazla
gelen suyu da santrallardan karşılanabilmiştir. Hidrolik santralların 1998
yılı için su gelirleri 50 milyar metreküp öngörülmüşken, 65,5 milyar metreküp
olarak gerçekleşmiştir. Elektrik kesintisi olmamış, enerji ucu ucuna karşılanabilmiştir.
O yıl, gerçekten, barajlarımızda su gelirlerinin yüksek olması sebebiyle
çok fazla üretim oldu. Yani, ben, Atatürk Barajını ziyaret ettim; Atatürk
Barajının ürettiği elektriği kendi saatinde 10 milyar kilovat/saat olarak
gözümle gördüm.
1999 yılında 9,6 artışla 125 milyar kilovat/saat talep öngörülmüş olmasına
rağmen, 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 tarihlerinde olan depremler nedeniyle
talep düşmüş, 3,9 artışla 118,5 milyar kilovat/saat olarak gerçekleşmiştir.
Buna rağmen, üretim kapasitesinin tüketimi karşılayamaması nedeniyle, yıl
içinde, bölgeler itibariyle, miktarı zaman zaman değişen 1 500-2 000 kilovat
arasında elektrik kesintisi programı uygulanmış; ayrıca, su santralları
minimum göl seviyesinde çalıştırılmıştır. Enerji sektöründe bunun adı nedir
biliyor musunuz; buna, biz, arıza gezdirmek diyoruz. Enerjiniz az; ben,
kesinti yaptım diyemiyorsunuz. Alıyorsunuz bu programsız kesintiyi, arıza
olarak gezdiriyorsunuz. Sayın Genel Müdürün de burada yaptığı tarif bu
ve bu baraj santrallarının da minimum göl seviyesinde çalışma zorunluluğunu
da açıkça izah ediyor.
2000 yılında yüzde 7 artışla 126,8 milyar kilovat/saat olarak öngörülen
talep, 8,3 artışla 128,3 milyar kilovat/saat olmuştur. 2000 yılı kasım
ayından itibaren kesinti programı uygulanacakken, kasım ayında başgösteren
ekonomik krizden dolayı kesinti uygulanmamış, enerji ucu ucuna karşılanmış
ve su santralları minimum göl seviyesinde çalıştırılmıştır; yani, olumsuz
anlamda, enerji sektörünün imdadına kriz yetişmiş.
2001 yılındaki değerlendirmeleri arz ediyorum. 2001 yılında yüzde 8
artışla 139,7 milyar kilovat/saat olarak öngörülen tüketim, Kasım 2000
ve 17 Şubat 2001 tarihlerinde oluşan ekonomik krizin etkisiyle –1,1 gerçekleşerek,
126,9 milyar kilovat/saat olmuştur.
2002 yılına gelince... 2001 yılında başlayan ekonomik kriz dikkate alınarak,
yüzde 5 artışla 133,3 milyar kilovat/saat olarak öngörülen tüketim, yüzde
4,5 artışla 132,6 milyar kilovat/saat olmuş ve devreye yeni giren santrallar
ve özellikle de talebin düşmesiyle kapasite fazlalığı oluşmuştur.
Şimdi, hani, bizim dönemimizde olsa, dersiniz ki, bu eskidir. Mevcut,
şu anda, Türkiye enerji sektöründe enerji arz-talebini düzenlemekle görevli
olan Sayın Genel Müdür bunu nereye göndermiş; Türkiye Büyük Millet Meclisi
araştırma komisyonunun istediği bilgilerin içinde bunu göndermiş. Buna
itibar etmek zorundayız. Bu belgelerin tamamı Komisyonumuzun elinde olmasına
rağmen, hâlâ, özellikle Komisyon Başkanımızın ve Komisyon üyelerimizin
kürsüye gelerek, bunları yok kabul ederek, birtakım suçlamalar üretmelerini
anlayabilmiş değilim.
Yine, devam ediyorum. 9 Temmuz 2003 tarihinde, mevcut DPT Müsteşarı
Sayın Dr. Ahmet Tıktık, yine, Meclis Başkanlığımıza gönderdiği yazısında
bir değerlendirme yapıyor; diyor ki: “Müsteşarlığımızca, bu dönem için
beş yıllık plan ve yıllık programlarda hedef alınan ekonomik büyüme hızları
baz alınarak yapılan elektrik arz-talep projeksiyonları, daima, 2002 yılı
ortasına kadar enerji açığı göstermiştir.” Yani, enerji açığı bizim gösterdiğimiz,
bizim bulduğumuz bir mefhum değil; mevcut, bugünkü DPT Müsteşarımız Sayın
Tıttık ifade ediyorlar. Bakanlık çalışmalarında bu açık daha yüksek değerlerdedir;
ancak, 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz ve sonrası, ekonominin önemli
oranda küçülmesi ve durgunluğa girilmesi nedeniyle elektrik talep projeksiyonlarında
önemli sapmalar oluşmuş, beklenen talep artışı gerçekleşmemiş, başta, yap,
işlet ve mobil santrallar olmak üzere son dönemde işletmeye giren bütün
projeler atıl kapasite yaratır duruma düşmüştür; DPT’nin tespiti de bu.
Tabiî, ekonomik sıkıntılarla ilgili konuları tekrar bu önemli tespitlerden
sonra dile getirmek istemiyorum; ama, biraz önce konuşma yapan arkadaşlardan
biri, barajlarda su boşa harcanmış, elektrik üretilmemiş diye bahsetti.
Enerji Bakanlığı tam bir hesap kitap yeridir. Enerji Bakanı sabahleyin
masasına geldiğinde, Türkiye’deki termik santrallarında kaç kilovat/saat
elektrik üretilmiş; barajlarında kaç kilovat/saat elektrik üretilmiş; ihtiyaç
nedir; arızalar nelerdir; bunların hepsini görür. Enerji Bakanlığının bir
günlük işleme tablosu vardır, bu tabloda bunların hepsini görürsünüz. Eğer,
zaten bunları günlük göremiyorsanız işte o zaman başınız dertte demektir.
Şimdi, barajlarımızla ilgili de... Biz bu baraj sularını her gün ölçtürüyorduk.
Hatta, öyle sıkıştık ki, Erzurum ve Kars platolarındaki karları ölçtürdük.
Bu ölçülen karlardan acaba kaç metreküp su Fırat havzasındaki barajlarımıza
gelir de, biz bu suyla ne kadar elektrik üretebiliriz onun peşinde olduk.
1999 yılında Keban Barajının kotu 830 metreyken, 2000 yılında 825 metreye
düşüyor; minimum kotu ne kadar biliyor musunuz; 820 metre. Son 5 metremizi
kullanmışız. Karakaya Barajında 675 metre olan minimum kot, 2000 yılında
676 metre. Son 1 metremizi kullanmışız. Yine, Atatürk Barajında 526 metre
olan minimum kot, 2000 yılında 526,47 santim, orada, 50 santimimiz kalmış.
Barajları işletmekle sorumlu genel müdürlüğümüz, bize “eğer, biz, bu barajları
biraz daha çalıştırmaya devam ettirirsek, Türkiye’deki elektrik sistemini
çökertiriz ve ayrıca, bu kotlarda, bu barajlarda çalışma yapılırsa,maalesef,
türbinlerde ciddî arızalar meydana gelir” dedi. Bunları ben niye anlatıyorum;
yani, görevde bulunduğumuz dönem itibariyle “işte, efendim, suları boşa
akıttınız, santrallarda gereği gibi üretim yapmadınız” tarzındaki bu komplo
teorilerine iyi kötü cevap olsun diye arz etme çabası içinde oluyorum.
Tabiî, bir başka önemli husus: 2001 yılı 11 inci ayında -ben bakan değilim-
benden sonraki Sayın Bakanımız ve üç genel müdür -benden sonra ayrıldı-
TEİAŞ, TETAŞ, EUAŞ Genel Müdürleri toplantı yapmışlar. Bu toplantıda, mevcut
Sayın Bakana hazırladıkları raporun -artık çok sıkıldınız, daha fazla detaya
girmek istemiyorum ama- sadece bir yerini belirtmek istiyorum: Buna göre,
yıl sonuna kadar karşılanamayan enerji miktarının 230 000 000 kilovat/saat
olacağı belirlenmiştir. Yani, bu açık, 2001 yılının kasım ayında da var
ve “önümüzdeki üç ayda da bu açık devam edecektir” diye üç genel müdür
tespit yapıyor, Sayın Bakana bildiriyorlar.
Enerji sektörüyle ilgili, bu kısaca sunduğum durum tespitinden sonra,
bu politikalar nasıl oluştu, bu politikaların oluşmasında Enerji Bakanlığının
rolü nedir, DPT’nin rolü nedir, Bakanlar Kurulunun rolü nedir, bunları
kısa kısa anlatmaya çalışacağım; ama, benim söylediklerimin, benim arz
etmeye çalışacaklarımın tamamı, yasal mevzuata dayalı, kanun emirlerini
içeren hususlardır.
Enerji politikalarının oluşturulma yetki ve görevi Bakanlar Kuruluna
aittir. “İktisadi, Sosyal ve Kültürel Hedefle ile Politikaların Tespiti”
başlıklı 540 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 25 inci maddesine göre:
“İktisadî, sosyal ve kültürel hedefler ile politikaların belirlenmesine
esas teşkil edecek hususlar, Yüksek Planlama Kurulunda görüşülerek tespit
edilir. Bu suretle tespit edilen esaslar, Bakanlar Kurulunda öncelikle
görüşülerek karara bağlanır. Bakan, enerji ve doğalgaz politikalarını oluşturmaktan
sorumlu değildir. Bakanın ve Bakanlığın görevi, Bakanlar Kurulunca tespit
edilmiş politikaları uygulamaktır.”
Buradan, hemen, komisyon raporunun içerisinde olmasına rağmen, devletin
bir evrakı haline gelmesine rağmen, benim kamusal savunmamda bir örneğini
arz etmiş olmama rağmen, ne burada konuşan komisyon başkanımız ne diğer
konuşmacılar tarafından hiç gündeme getirilmeyen ve komisyon raporunda
da gereği gibi tartışılmayan bir belge var. Ben, geçen konuşmamda da bu
belgeyle ilgili bilgiler arz etmiştim; o da, 27 Mayıs 2000 tarihli bir
mutabakat belgesidir. Bu belgeyle, Bakanlık çalışmalarının doğru ve yerinde
olduğu kabul edilmiştir. Bu nedenle, Bakan olarak, Türk Ceza Kanununun
232 inci veya 240 ncı maddelerine aykırı davranmış olduğum iddiası, hukuksal
dayanaktan yoksundur.
Nedir bu 27 Mayıs 2000 tarihli mutabakat belgesi; Sayın Başbakan Bülent
Ecevit’in talimatı üzerine, Sayın Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan
başkanlığında, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarı, DPT Müsteşarı
ile Hazine Müsteşarı toplanmışlar, elektrik arz ve talep durumunu değerlendirmişler
ve 27 Mayıs 2000 tarihli mutabakat belgesini imzalamışlardır.
“27 Mayıs 2000 tarihli toplantı tutanağı” başlıklı mutabakat belgesine
göre: “Enerji konusundaki gelişmeler ve sorunlar, Başbakan Yardımcısı Sayın
Hüsamettin Özkan’ın başkanlığında, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı,
Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ve Hazine Müsteşarlığının katılımıyla
yapılmış ve toplantıda aşağıdaki hususlar gündeme gelmiş ve kararlar alınmıştır.”
Yani, biraz önce, burada, işte Devlet Planlama Teşkilatının yazısı şuydu,
Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının yazısı şuydu... Bu aradaki tartışmalar
vardı, yok değil; ama, bu tartışmaları ortadan kaldırmak üzere, bu ihtiyacı
giderebilmemiz için, Sayın Başbakanın talimatıyla üç müsteşar bir araya
geldi, enerji sektörünü baştan sona değerlendirdi ve neticede bir karara
vardılar. Şimdi, bu üç müsteşarın vardığı karardaki -Başbakan Yardımcımız
Sayın Hüsamettin Özkan başkanlığındaki- bazı maddeleri okumaya çalışacağım.
“Madde 1.- Ülkemizin 2000-2002 döneminde enerji açığı yaşayacağı ve
bu açığı azaltmak için gerekli tedbirlerin acilen alınması gerektiği...”
Bunu kim söylüyor; devletin üç müsteşarı söylüyor, DPT Müsteşarı, Hazine
Müsteşarı, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarı söylüyor. 2000-2002
döneminde enerji açığı yaşanacağını vurguluyorlar. 2003-2004 döneminde,
yedekli sistem ihtiyacı üzerinde bir kapasite fazlalılığının da, projelerin
devreye giriş tarihlerinin ayarlamasını yapmak suretiyle giderilmesi gerektiğini
vurguluyorlar. “Devreye girecek olan projelerin devreye girmesini ayarlayacaksınız”
diyorlar.
“Bu çerçevede, DPT tarafından uygun görülmüş yap-işlet-devret projelerinden
2000-2002 döneminde işletmeye girebilecek olanların, bu hususta gerekli
teminatlar ve taahhütler alınmak ve anlaşmalara derç edilmek suretiyle,
garantili sistem içerisinde yürütülmesi, bu projelerin sayısı ve listesi
ekli tabloda takdim edilmiştir” tarzında, 29 yap-işlet-devret projesinin
de, yine garanti kapsamı içinde ve 2002’de devreye alınmak şartıyla yapılabileceğini
karar altına alıyorlar.
Yine, devamla: ”DPT tarafından uygun görüş verilmesi düşünülen projelerden
2000-2002 döneminde işletmeye girebilecek olanların, bu hususta gerekli
teminatlar ve taahhütler alınmak suretiyle, garantili sistem içinde yürütülmesi,
Hazine garantisi verilmiş olan yap-işlet projelerinden...”
Sayın milletvekilleri, burası çok önemli, ileride...
BAŞKAN – Sayın Ersümer, bir saniyenizi rica edeyim.
Sayın milletvekilleri, Sayın Hatibi dinlemekte, izlemekte zorluk çekiyoruz.
Özellikle, salonun sol tarafından çok ses geliyor. Lütfen, sükûnetle dinleyelim.
Buyurun.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Çok teşekkür ederim Sayın
Başkanım.
“Hazine garantisi verilmiş olan yap-işlet projelerinden bir kısmının,
Haziran 2002’den itibaren işletmeye alınabileceği şeklinde gerekli girişimlerde
bulunulması, hazine garantisi verilmiş olan yap-işlet projelerinden 2003-2004
döneminde devreye girmesi öngörülenlerin, bu yıllardaki kapasite fazlalığını
giderecek şekilde işletmeye giriş tarihlerinin ayarlanması için çaba gösterilmesi...”
devamını okumuyorum. Mutabakata varılarak üç müsteşarı imza altına almışlar.
Bu belge tamamıyla geçerli bir idarî işlemdir. 27 Mayıs 2000 tarihli mutabakat
belgesi idarî makamların birlikte oluşturdukları bir idarî işlemdir. Devletin
üç önemli kurumu, Başbakan adına görevli Başbakan Yardımcısının da katılımıyla,
belgenin içerdiği konularla ilgili görüşmüşler, aralarındaki sorunları
çözmüşler ve bir karara bağlamışlardır. Dolayısıyla, mutabakat belgesi
bir idarî işlem olarak yürürlüktedir ve her idarî işlem gibi içerdiği konular
bakımından belgenin taraflarını, konuyla ilgili her türlü kurum ve kişileri
üçüncü kişilere bağlayan bir idarî hukukî belgedir. Bu nedenle, idarî işlem
olan mutabakat belgesi aynı zamanda soruşturma komisyonunu da bağlar. Öte
yandan, önerge sahiplerinin mutabakat belgesi içeriğine aykırı iddiaları
hukuksal dayanaktan da tamamen yoksundur. Mutabakat belgesine göre iddia
konusu işlemler hukuka uygundur. İdarî bir işlem olan mutabakat belgesi
içerdiği konuların tamamı mevzuatına da uygundur. Devlet Planlama Teşkilatı
“Elektrik Enerjisi Planlama Çalışması” adı altında ilgili Bakanlık ve kamu
kurumlarıyla birçok çalışma yapmıştır. Bu çalışmalar üç ayı aşkın bir süre
uzun tartışmalarla devam etmiş, çalışmalara Enerji Bakanlığı, Hazine, DPT,
DSİ, TEAŞ, BOTAŞ, Enerji İşleri Genel Müdürlüğü yetkilileri ile Cumhurbaşkanlığı
Enerji Danışmanın da katılımıyla 17 toplantı yapılmıştır. Yani, devletin
enerji sektörünü temsil eden bütün üyeleriyle üç ayı aşkın bir süre toplanılmış,
17 toplantı yapılmıştır. Belirtilen bu çalışmalar, mutabakat belgesine
konu son görüşmeyle sonuçlandırılmıştır. Her üç kurum ve Başbakanlık, mutabakat
belgesinin içerdiği konular üzerinde anlaşmışlardır. Böylece, bu konular
üzerinde olan görüş ayrılıkları sona ermiştir. Özellikle, mutabakat belgesinin
1 inci maddesinde, 2000-2002 döneminde enerji açığı yaşanacağı ve bu açığın
azaltılması için gerekli önlemlerin acilen alınması gerektiği; 2 nci maddesinde,
2003-2004 dönemi için yedekli sistem ihtiyacı üzerinde kapasite fazlalığının,
projelerin devreye girme tarihlerinin ayarlanması suretiyle giderilmesi
denilerek, 2003 döneminde enerji fazlası olacağı kabul edilerek, bu fazlalığın
da, projelerin devreye giriş tarihlerinin ayarlanması suretiyle giderileceği
belirlenmiş; diğer maddelerinde ise, devreye girmesi gerekli olanların
işletmeye alınmasının sağlanmasına yönelik çalışmaların yapılması da kabul
edilmiştir.
Önerge sahiplerinin, hukuka uygun olan bir işleme karşı yaptıkları iddiaların
tamamı geçersizdir. Mevzuata uygun bir konunun hukuka aykırılığı ileri
sürülemez. Bu nedenle, mutabakat belgesindeki bir konunun hukuka aykırılığı
iddiasının da bir değeri yoktur.
Yukarıda belirtilen nedenlerle, mutabakat belgesine bağlanmış olmayan
konuların aksi, belgenin tarafları veya üçüncü kişiler tarafından, örneğin
önerge sahipleri veya soruşturma komisyonu üyeleri tarafından iddia edilemez;
çünkü, bu idarî işlem, içerdiği konular yönünden herkesi bağlar. Bu nedenle,
soruşturma önergesiyle yapılmış olan, Türkiye’nin enerji ve gaz talebinin
yüksek hesaplanması, plansız olarak santral inşaat taahhüdüne girilmesi
iddiası ve soruşturma komisyonu raporu kararı, hukuksal dayanaktan yoksundur.
Bakan olarak, önergenin görüşülmesi sırasında, mutabakat belgesine dayandım
ve gerekli açıklamaları da yaptım.
Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı, bakanlığım döneminde, mutabakat
belgesiyle kararlaştırılmış hususları tam ve gereği gibi yerine getirmiştir.
Kaldı ki, soruşturma önergesinde bu yönde bir iddia da yoktur. Hazine Müsteşarlığı
Dış Ekonomik İlişkiler Genel Müdürlüğü adına, Devlet Bakanı Recep Önal
imzalı, 5.6.2000 tarih, 45594 tarih sayılı yazıyla, 27.5.2000 tarihinde
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın başkanlığında
yapılan toplantı sonucunda “2001 ve 2002 yıllarında ortaya çıkacak enerji
açığını karşılamak üzere, 2002 yılı itibariyle işletmeye alınabilecek ve
bu yıllardaki enerji açığına tekabül edecek sayıda enerji projelerin tespiti
üzerinde durulmuştur. Bu projelerin ilişik listede belirtilen projeler
olduğu, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı yetkilileri ile Bakanlığınız
yetkililerinin de katılımıyla tespit edilmiştir.”
Yine, yukarıda sözü edilen toplantı ve kabinde hazırlanan toplantı tutanağında
“bahse konu projelerin müteahhitlerinden, projelerin 2002 yılında bitirileceğine
dair taahhüt ve teminat altına alınması da karara bağlanmıştır. Bilgileri
ve konuya ilişkin olarak hazırlanacak olan Yüksek Planlama Kurulu kararına
mesnet teşkil etmek üzere, proje sahipleriyle yapılacak görüşmeler neticesinde,
2002 yılına yetiştirilmesi taahhüt edilen projelerin Müsteşarlığımıza bildirilmesi
hususunda gereğini arz ederim” denilmektedir; yani, Devlet Bakanı Sayın
Recep Önal, Hazine adına, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığından, bu mutabakattaki
belgelerin, belgelerle ilgili müteahhitlerden taahhüt alınmasını istiyor;
yani “siz bu işleri yürütün” diyor; zaten, biz de yürütme çabası içinde
olduk.
Ayrıca, bu yazının ekinde, işletmeye girmesi öngörülen santralların,
2001 yılıyla ilgili 9 proje, 2002 yılıyla ilgili 20 proje olmak üzere 29
projenin neler olduğunun da listesini veriyor.
Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanının, ayrıca bakanlığım döneminde bu
yazının gereğini de tam olarak yerine getirmiştir. Türk planlama hukukuna
göre, birer ekonomik politika konusu olan doğalgaz kullanımı ve arz talep
projeksiyonlarıyla doğalgaz çevrim sanrtal ihtiyacın belirlenmesi yetki
ve görevi de Devlet Planlama Teşkilatına aittir. DPT, ekonomik politika
ve hedeflerinin oluşturulmasında Bakanlar Kuruluna danışmanlık yapmak ve
ilgili kurumlarla eşgüdüm sağlamakla görevlidir.
540 sayılı Devlet Planlama Teşkilatı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnamenin 5-a maddesinde, Yüksek Planlama Kuruluna verilen
görevler şunlardır: İktisadî, sosyal ve kültürel kalkınmayı planlamada
ve politika hedeflerinin tayininde Bakanlar Kuruluna yardımcı olmak ve
hazırlanacak kalkınma planları ile yıllık programları Bakanlar Kurulana
sunulmadan önce, belirlenen amaçlara uygunluk ve yeterlilik bakımından
incelemek, Yüksek Planlama Kurulunun görevleri...
2- Ekonomik politika ve hedefler, mevzuatına göre, kalkınma planı ve
yıllık programlarla somutlaşır.
Yine, 540 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 28 inci maddesinde “yıllık
programların hazırlanması ve kabulü ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiştir.
Buna göre, yıllık programlar Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığınca
hazırlanarak, Yüksek Planlama Kuruluna sunulur. Bu Kurul, programları inceleyerek
bir raporla Bakanlar Kuruluna sunar, Bakanlar Kurulunda kabul edilen yıllık
programlar kesinleşmiş olur. Yıllık programlar ile birlikte, orta vadeli
tahminler de sunulur. Yıllık programlar, bütçeler ile iş programlarından
önce hazırlanır. Bütçeler ile iş programlarının hazırlanmasında yıllık
programlarla kabul edilmiş olan esaslar dikkate alınır. Bütçelerin Türkiye
Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmesi sırasında,
birden fazla yılı kapsayan ve kalkınma planı ve yıllık programların bütününü
ilgilendiren yatırım projelerinin programa ilave edilmesinde, Kalkınma
Planının Yürürlüğe Konması ve Bütünlüğünün Korunması Hakkında Kanunun 2
nci maddesinde yer alan esas ve usullere uyulur. Yıllık programlarda yer
alan makro politikaların uyum içerisinde sağlamak amacıyla Bakanlar Kuruluna
değerlendirme raporları sunulur.”
DPT, kalkınma planı ve yıllık programları hazırlamakla görevlidir. DPT,
hükümetçe belirlenen amaçlar doğrultusunda kalkınma planlarıyla yıllık
programları hazırlamakla görevlidir. Bu görev, yasal düzenlemeyle münhasıran
DPT’ye verilmiştir. DPT, kendisine verilen yıllık programların makro dengelerini
oluşturmak, kalkınma planlarının hazırlanmasına katkıda bulunmak, konjonktürel
gelişmeleri izlemek ve değerlendirmek görevini eksiksiz bir biçimde yerine
getirecektir.
BAŞKAN – Sayın Ersümer, bir saniye.
Sayın milletvekilleri, dakikalar ilerledikçe izleme olanağımız daha
da azalıyor. Lütfen, şu kendi aranızdaki konuşmaya bir son verelim, Sayın
Bakanı dinleyelim.
Buyurun Sayın Ersümer.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – DPT, kalkınma planları ile
yıllık programların hazırlamasında ve uygulanmasında kamu kurumlarından
gerekli bilgileri toplama ve işbirliği yapma yetkisine sahiptir. Bu nedenle,
DPT, iddia konusu ekonomik işlerle ilgili olarak gerekli arz talep projeksiyonuna
konu olan verileri toplayacak, değerlendirecek ve bu verilerden hareketle
ihtiyaca konu santralları belirleyecektir.
Bakanlıklar ve diğer kamu kurumları, kalkınma planı ve yıllık programlar
yapamazlar. Ancak, bu plan ve programlara alınmış işleri uygulamakla görevlidirler;
çünkü, kalkınma planları ve yıllık programlar, kamu kurumları için uyulması
kanunen zorunlu olan hukukî belgelerdir, mevzuattır.
İddia konusu doğalgaz kullanımı ve arz talep projeksiyonları ile doğalgaz
çevrim santrallarına ihtiyacın belirlenmesi görevi DPT’ye aittir, Bakanlığa
ait değildir. DPT, kuruluş mevzuatı gereğince, birer ekonomi politikası
konusu olan doğalgaz kullanımına ilişkin hedeflerin belirlenmesine ilişkin
yapılması gereken arz talep projeksiyonlarını yapmak ve bu hedeflerin gerçekleşmesini
sağlamak amacıyla kurulması gerekli olan doğalgaz çevrim santralarına olan
ihtiyacı belirlemekle görevlidir.
Gerçekten, 540 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 5/c maddesine göre,
Yüksek Planlama Kurulu, kalkınma planı ve yıllık programlar çerçevesinde,
kamu iktisadî teşebbüsleriyle ilgili her türlü kararları almakla görevlidir.
Öte yandan, 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 32 nci maddesine göre,
DPT, teşebbüslerin uzun vadeli veya yıllık genel yatırım ve finansman programlarını
Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığının da görüşünü alarak hazırlar.
Ayrıca, DPT, görüş ve tekliflerde bulunmak suretiyle, BOTAŞ’ın iddia
konusu işleri uygulama görevini yerine getirmesine yardımcı olmakla yükümlüdür.
DPT, yıllık programların uygulanmasında ilgili kurumlarla eşgüdüm sağlamakla
görevlidir. DPT’nin Bakanlığa göndermiş olduğu yazılar iddianın aksine,
DPT’nin, kalkınma planı ve yıllık programları hazırlama, izleme ve uygulamasını
sağlama yasal görevini savsamış olduğunu ortaya koymuştur. Gerçekten, DPT’nin
izni olmayan yap-işlet-devret santralı var mıdır; hayır. Peki, yap-işlet
santralı var mıdır; hayır. Bizim sistemimizde, Devlet Planlama Teşkilatının
oluru olmadan, izni olmadan ne yap-işlet santralı yapabilirsiniz ne yap-işlet-devret
santralı yapabilirsiniz. Bugün, Enerji Bakanlığının, enerji sektörünün,
DPT’nin -izni olmadan alabildiği- izni olmayan bir santraldan alabildiği
1 kilovat/saat elektrik bile söz konusu değildir sayın milletvekilleri.
DPT, izniyle yapılan santrallarda üretilen varsa elektrik fazlalığı
nedeniyle bakanlığı suçlamaktadır; oysa DPT, iddia yeri değildir, mevzuatı
gereğince, bu işleri doğru yapma yeridir.
Soruşturma önergesinde, arz-talep projeksiyonunu etkilediği iddia edilen
üretim santralları içerisinde yap-işlet santralları da sayılmaktadır. Bu
santrallarla ilgili, yap-işlet santrallarıyla ilgili 27.5.2000 tarihli
mutabakat belgesinin 5 inci maddesinde, aynen, Hazine garantisi verilmiş
olan yap-işlet projelerden bir kısmının Haziran 2002 tarihinden itibaren
işletmeye alınabileceği şekilde gerekli girişimlerde bulunulması hükmüne
yer verilmiştir. Yap-işletlerle ilgili program, 27 Mayıs tarihli belgede
belirlenmiştir. Aynı belgenin 6 ncı maddesinde de, belirtilen hususlara
uyulmuş olsaydı; yani, bu santralların devreye giriş tarihleri yayılarak
sağlansaydı, bir başka ifadeyle, 2003, 2004 yıllarındaki kapasite fazlalığı
giderilmiş olurdu. Bu belge, bu fazlalığı göstermiş, çaresini de göstermiştir.
Bu yap-işlet santrallarının devreye alınmasını zamana yaysaydık, yayılsaydı,
yaysalardı bu fazlalığın söz konusu olması mümkün değildi. İddia edilmeye
çalışıldığı gibi, herhangi bir arz fazlalığından söz edilmesi imkânı da
kalmayacaktı. Bu nedenle, olmayan bir fiilimden sorumluluğumun söz konusu
olması mümkün değildir; ben, Bakanlıktan 2001 tarihinde istifaen ayrıldım.
Şimdi, sayın milletvekilleri, bu yap- işlet santralları başından beri
değerlendiriyoruz. Komisyon başkanımız, komisyon üyelerimiz de bu konudaki
tespitlerini, değerlendirmelerini dile getirdiler. Tabiî, ben, her şeyden
önce, duyduğum bir mutluluğu dile getirmek istiyorum. Bu, yap-işlet santrallardan
biri de, İSKEN Sugözü Enerji Santralıdır, geçtiğimiz günlerde Alman Başbakanı
Sayın Schroder’le, Sayın Başbakanımız Tayyip Erdoğan’ın birlikte açılışını
yaptıkları bir santraldir. Sayın Başbakanımız açılışta şöyle bir tespitte
bulunuyorlar : 1980-2002 yılları arasında Türkiye'deki Alman yatırımlarının
toplam miktarı 4 milyar olduğu dikkate alındığında, bu santral sayesinde
sağlanan yaklaşık 1 500 000 000 dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımının
anlamının daha iyi anlaşılabileceğini söylüyor Sayın Başbakan; doğrudur,
Türkiye Cumhuriyeti Devletinde tek kalemde gelen en büyük yabancı yatırımdır.
Bu, yap-işlet-devretler de bir arada düşünüldüğünde, Türkiye'de yapılmış
en büyük yabancı yatırımdır. Biz, tabiî, davetli olmasak da, bu santralların
açıldığını, hele Sayın Başbakanlarımızca açıldığını gördükçe gurur duyuyoruz,
keyif alıyoruz.
Şimdi, bu, yap-işlet modeliyle ilgili kısaca bilgiler vermek istiyorum.
1996 yılında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda konuşan Enerji ve Tabiî Kaynaklar
Bakanı Sayın Recai Kutan; yap-işlet modeli getirilmiş ve uygulamasına geçilmiştir
tarzında ifadede bulunmuştur. Gerçekten de, yap-işlet modeli santrallar,
üç aylık dönemde Sayın Hüsnü Doğan’ın bir kararnamesiyle gündeme gelmiş,
üç aylık hükümetin gitmesinden sonra kurulan Refahyol Hükümeti döneminde
de, bu, Bakanlar Kurulu kararnamesiyle yapılmak için çalışmalar başlatılmıştır;
ancak, bu kararnamenin iptaliyle ilgili bir dava açılmıştır, açılan dava
Danıştayda kabul edilmiştir. O günkü hükümete, Refahyol Hükümetine, siz
bu kararnameyle bu santralları yapamazsınız, kanun getirmeniz gerekir denilmiştir.
Tabiî, zaman kazanmak bakımından herhalde, yine, o günkü hükümetin grup
başkanvekilleri Sayın Salih Kapusuz –bilmiyorum kendileri buradalar mı-
Sayın Saffet Arıkan Bedük birlikte imzalayarak bir kanun teklifi vermişlerdir
Türkiye Büyük Millet Meclisine.
Bunları niye söylüyorum biliyor musunuz? Sakın ola ki, işte, bu yap-işletler
kusurluydu, suçluydu da, şimdi alıp, kendinden önceki hükümetin bakanına
veya kendinden önceki hükümete bir şeyler atfetme çabası içinde mi oluyoruz
diye düşünmeyin. Şimdiye kadar hiç öyle bir huyum olmadı, bundan sonra
da olmaz; ama, yap-işlet santrallarının tabiî ki bu tarihî gelişimini ve
özellikle, yap-işlet santrallarıyla ilgili ihtiyacın belirlenmesi noktasındaki
görüşmeleri kısa kısa sizlerin bilginize arz etmek ihtiyacındayım.
Şimdi, önce, bu santrallarla ilgili, 29 Ağustos 1996’da, yani, kararnamenin
iptalinden hemen önce Resmî Gazetede ilan ediliyor, deniliyor ki: “Adapazarı,
doğalgaz, 700 megavat, işte, Gebze, Ankara, İzmir, İskenderun, Tekirdağ,
Eskişehir, Çanakkale, Zonguldak olmak üzere, 13 tane yap-işlet santralının
yapılması konusunda mevcut hükümet ilana çıkıyor. Bunlardan beş tanesini
yapmak üzere teklif alıyorlar, o esnada, tekliflerin değerlendirilmesi
esnasında da Danıştay tarafından hükümet kararnamesi iptal ediliyor, akabinde
kanun getiriliyor.
Tabiî, kanun geldikten sonra hükümet gitti, hükümet gittikten sonra
bizim hükümet kuruldu. Biz göreve geldik, bu kanun ortada duruyor, kadük.
Yap-işletle ilgili teklifler alınmış, ihale değerlendirmeleri TEAŞ’ta devam
ediyor, netice itibariyle, bizim hükümetimizin de öncelikle sarıldığı ve
hızlı bir şekilde çıkarılması için çaba harcadığı kanun da bu oldu.
Bu kanunun gerekçesini de biz aynen kabul ettik. Elektrik enerjisi talebimiz
yıllık ortalama yüzde 10’un üzerinde hızla artmaktadır.
Kanunun gerekçesindeki değerlendirme.
Bu hareketle, şu anda 21 000 megavat civarında olan üretim kapasitesinin
2010 yılına kadar, yani, onüç yıl içinde 60 000 megavat olması gerekmektedir.
Bir başka deyişle, talebimizin güvenilir bir şekilde karşılanması için
2010 yılına kadar 40 000 megavatlık yeni üretim tesisinin sisteme ilave
edilmesi, yani, mevcut sisteme yılda yaklaşık 3 000 megavat kurulu güç
eklenmesi zorunludur. Bu, gerekli diğer altyapı yatırımlarıyla birlikte
yılda yaklaşık 4 milyar dolarlık, oniki yıllık süre için ise 45-50 milyar
dolarlık yatırım demektir. Yıllık yatırım gereksinimin sadece 1 milyar
dolarlık kısmı kamu kesimi tarafından bütçe olanaklarıyla karşılanabilmekte,
kalan 3 milyar dolarlık kısmın ise yerli veya yabancı özel sektörden karşılanması
gerekmektedir.
Enerji talebinin karşılanmasında, son yıllarda meydana gelen santral
tesislerindeki gecikmeler nedeniyle, yabancı ülkelerden elektrik ithal
edilmek zorunda kalınmaktadır, yabancı ülkelerden elektrik ithal edilmektedir.
Enerji sektöründe yaşanan darboğazın hızla aşılabilmesi için, elektrik
enerjisinin ucuz, güvenilir ve süratli bir şekilde tüketiciye ulaştırılması
için, yerli ve yabancı sermayenin enerji sektöründe etkin bir şekilde katılımının
teminiyle bu kanun hazırlanmıştır. Yani, bu kanunun gerekçesine bakarsanız,
bizim de aynen katıldığımız ve gerçekleşmesi için çaba harcadığımız hedefleri
içermektedir ve özellikle bu kanunun çıkarılmasının amacının da, yabancı
sermayenin getirilmesinin önünün açılması olduğu net bir şekilde görülmektedir.
Bu kanunun görüşülmesi sırasında, teklif sahibi Kayseri Milletvekili
Sayın Salih Kapusuz, konuşmalarının içerisinde bazı değerlendirmeler yapmıştır.
Bu değerlendirmeler o gün de önemliydi, bugün de önemli bizim için. Sayın
Kapusuz şöyle diyor: “Tabiî, siyasî partilerin statüleri farklı olabilir,
bazen iktidarda, bazen muhalefette bulunuluyor olabilir; ama, ülke yararına
olan, ülke menfaatına olan, ülke için faydalı olan çalışmalarla alakalı
olarak herkesin ortak bir noktada buluşmuş olması, hepimizin memnuniyet
duyduğu bir husustur.” Gerçekten, bu kanunla ilgili Mecliste tam bir konsensüs
oluşmuştur ve Mecliste, Yap İşlet Yasası, bu belirtilen gerekçelerle, oybirliğiyle
geçmiştir.
Yine devam ediyor Sayın Kapusuz: “Karanlığa düşmemek için, karanlık
sıkıntısı yaşamamak için, ülkenin çok önemli ihtiyacı olan böyle bir konunun,
elbette, elbirliğiyle çıkarılması, sonuçlandırılması, bu ihtiyacın bir
önce halledilmiş olması, hepimizin menfaatınadır.
Devam ediyor Sayın Kapusuz: “Burada bir şeyin altını çizmek istiyorum
ki, değerli sözcü, Cumhuriyet Halk Partisi Malatya Milletvekili Ayhan Bey
‘hükümetlerin bu konuda dahli vardır; bu konu, on yıldan beri ihmal edilmiştir’
diyor; elhak, doğru söylüyor; ben de katılıyorum; ihmal edilmiş olan konudur,
ihmal edilmemesi gerekli bir konudur. Bunu, (A) siyasî partisine, (B) siyasî
partisine fatura çıkarmak için söylemiyorum; ama, günümüzde, enerjinin
ihtiyacı ve bunun potansiyel olarak karşılanması gerekli olan miktarını,
dünya şartlarında diğer ülkelerle kıyaslayacak olursanız, ortalamaların
çok çok altında olduğunu –hem üretim hem de tüketim açısından- görmek mümkün.
Bunun iyileştirilmesi için, herkes görevini layıkıyla yapmalı.
Devam ediyor: “Bakınız, bu 8 milyar metreküp –yani, 8 milyar metreküp
bir gaza ihtiyaç olduğu söyleniyor- Türkiye’de ihtiyacı karşılamanın çok
çok gerisinde. Hem ucuz hem de temiz bir enerji. Bu hükümetin hedeflemiş
olduğu, 2010 yılı itibariyle altyapısını oluşturduğu, mutabakatını sağlamış
olduğu temin edilecek doğalgaz miktarı 60 milyar metreküp olacaktır. Bu,
hepimiz için sevindiricidir.” Yani, bir yandan elektrikle ilgili durumu
tespit ederken, bu yasanın görüşülmesi esnasında, gazla ilgili projeksiyonları
da değerlendirme imkânına kavuşuyoruz.
“Bu kış ve önümüzdeki günlerde en çok ihtiyaç duyulan budur: Şu anda,
Yüksek Planlama Kurulu kararı bile, istihsaline imkân vermeyecek aciliyetten
hareketle -yani, Yüksek Planlama Kurulu kararını bile almamıza gerek yok
diyor- yeni bakanımızın da –o yeni bakan da bendeniz- buna hız vereceğine
inanıyorum. Sayın Bakanımız ve yetkili arkadaşlarımız... Özellikle, Orta
Anadolu’yu, Ankarayı çok yakından ilgilendiren bu doğalgaz hattı için,
Ağrı-Erzurum arası...
BAŞKAN –Sayın Ersümer, bir saniye...
Sayın milletvekilleri, bazı görevlilerin bir bildiri dağıttığını, basın
açıklaması dağıttığını görüyorum... Lütfen o dağıtımı durdurun
Kimden aldınız o dağıtma görevini... Lütfen yerlerinize geçin, o dağıtımı
bırakın.
HÜSEYİN BAYINDIR (Kırşehir)– Millî Eğitim Bakanı dağıttırıyor;
zaten, bugünlerde dağıtmaya başladı.
BAŞKAN – Sayın Ersümer, siz buyurun.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Yine devam ediyor Salih Bey
“Bakınız, 1997-1998 yıllarındaki bu elektrik açığını kapatmak üzere
-biraz önceki konuşmacılar da bunu ifade etmişlerdir- Türkiye, bu yıl sonunda,
önümüzdeki yıllar itibariyle ciddî bir sıkıntı çekeceği için tedbirler
alınmaya gayret sarf edilmiştir. İran’dan, Bulgaristan’dan, Gürcistan’dan
günde 2,3 milyar kilovat/saat elektrik enerjisi ithali için anlaşmalar
yapılmıştır. Refahyol hükümeti döneminde başlatılmış olan bu projelerin,
yeni hükümet tarafından ve yeni bakanımız tarafından aksatılmadan devamı
temin edilir ve sonuçlandırılır, memleketimiz için hayırlı olur; temenni
ediyorum”diyor, belirtiyor.
Doğru Yol Partisi de aynı şeyleri söylüyor.
CHP’den konuşmacı arkadaşlarımız da “her ne kadar siz bu işlerde önceki
yıllarda geciktiniz ama, biz, bu ihtiyacı tespit ediyoruz, bunun gerçekleşmesini
istiyoruz” diye katkıda bulunuyorlar.
Şimdi, elektrik sektörüyle ilgili, yap-işlet’lerle ilgili bu bilgileri
sunduktan sonra, doğalgazla ilgili birkaç hususu da ifade etmek istiyorum.
Doğalgaz ihtiyacıyla ilgili çeşitli değerlendirmeler var. 20 Şubat 1997
tarihinde yine dönemin Enerji Bakanı Sayın Kutan’ın bir değerlendirmesini
arz edeceğim. Sayın bakan. 2000 yılında 27 milyar metreküp, 2010 yılında
50 milyar metreküpü aşacağını ifade ediyor. Tabiî, bu rakamların bizim
tarafımızdan şişirildiği iddiaları var; ama, bizim ifade ettiğimiz yıllar
itibariyle ihtiyaçlarla, sayın bakanın ifade ettiği ihtiyaçlar tamamen
birbirine uygun.
Yine devam ediyoruz; Sayın Recai Kutan 15-16. Aralık 1997 tarihinde
yapılan III üncü Petrol Şûrasında şu hususu belirtiyor ve “2000 yılındaki
gaz talebinin 27 milyar metreküp, 2010 yılındaki gaz talebinin ise 52 milyar
metreküp olacağını” ifade ediyor.
O günün BOTAŞ Genel Müdürü rahmetli Mustafa Murathan BOTAŞ’ta bir yönetim
kurulu toplantısı yapıyor ve o yönetim kurulu toplantısında projeksiyonlarını
belirliyorlar. Yine, o gün onların belirlediği projeksiyonda, 2010 yılında
49 milyar metreküp, 2015 yılında 53 milyar metreküp; yani, bu rakamlar
da bizim tespitlerimize uygun.
Yine, devam ediyoruz. Sayın Genel Müdürün, 55 inci Hükümet kurulmadan
bir ay önceki; yani, bizim hükümetimiz göreve gelmeden bir ay önceki açıklamaları
var: 2006’da 58 milyar metreküpten bahsediyor, yine, yüzde 60’lara yakın
bir kısmının da elektrikte kullanılacağından bahsediyor; biz daha göreve
gelmemişiz. Yani, bugünkü “siz, elektrikte doğalgazı tercih ettiniz, doğalgaza
yüklendiniz” tarzındaki iddialardan bir tanesi de, şurada Genel Müdürün
yaptığı tespitlerle ortadan kalkıyor.
Tabiî, ne durumdaydık?.. Onunla ilgili de, Yüce Meclisin ıttılaına,
yanlış anlaşılmayacağını ümit ettiğim bir bilgiyi sunmak istiyorum: Tarih,
13 Kasım 2000, Rus Başbakanı Türkiye’yi ziyarete geliyor. Gaz noktasında
batı hattından çok büyük sıkıntılarımız var. Gaza, bir yandan, Bulgaristan,
Romanya haksız bir şekilde tasallutta bulunuyor; diğer yandan, hava şartları
çok ağır, gaz gerekli basınca ulaşamıyor, yeterli gazımız gelmiyor; böyle
bir sıkıntı içerisindeyiz. Ben, Sayın Başbakanla görüşme esnasında bunu
arz ettim. Sayın Başbakan da, Rus Başbakanına arz etmişler. Sayın Başbakan
Rusya’ya döndükten sonra, telefonla Sayın Başbakanımızı arıyor. Yaptıkları
görüşmede, Rusya Federasyonunun, batı hattından Türkiye’ye günde verdiği
29 000 000 metreküp doğalgaz miktarını 39 000 000 metreküpe değil; ama,
36 000 000 metreküpe artırabileceklerini ifade ediyorlar. Yani, sektördeki
sıkıntıyı acaba bundan daha iyi ne anlatır?! Yani, Batı hattından gelecek
gazı 1 metreküp artırabilmek için iki Sayın Başbakan görüşüyorlar, telefon
teatisinde bulunuyorlar.
Şimdi, soruşturma önergesinde ve raporundaki diğer bir başlık da BOTAŞ’la
ilgili. BOTAŞ konusundaki değerlendirmelerimi de kısaca sunmak istiyorum.
BOTAŞ’la ilgili tarafıma isnat edilen fiillerin hiçbiri hukuken geçerli
değildir, bu isnatlar, bizzat bu konudaki mevzuatın kendisine aykırıdır.
BOTAŞ, hak ve fiil ehliyeti tam, tüzelkişiliğe sahip bir teşebbüstür. Soruşturma
önergelerinde iddia edilen fiiller, hak ve fiil ehliyetine sahip BOTAŞ’ın
bir işlemidir, Bakanlık işlemi değildir. Bakanlığın da bu işlemle bir ilgisi
yoktur. Bakanlık, işleme katılmamıştır, işlemin tarafı değildir. Bakanlık,
sadece vesayet makamı konumundadır. Bakanlıkların, ilgili kuruluşları ile
bakanlıklar arasındaki vesayet ilişkisinin sınırları özel mevzuatla sınırlandırılmıştır.
İddia konusu işlem, Bakanlığın vesayet ilişkisi dışında kalan ve özel mevzuata
bağlı tutulan bir işlemdir. BOTAŞ, anastatüsüyle belirlenmiş faaliyet ve
amaçlarını gerçekleştirmek için gerekli olan her türlü işlemi yapmak fiil
ve ehliyetine tam olarak sahiptir. Bu demektir ki, BOTAŞ, eylemlerini ve
işlemlerini yapmak için, aksi kararlaştırılmış olmadıkça, Bakanlığın veya
bir başka kurumun onayına veya iznine bağlı değildir. Nitekim, BOTAŞ’ın
Bakanlıkla ve diğer kurumlarla olan ilişkileri de yasal mevzuatında açıkça
belirlenmiştir.
Rekabet Kurulunun bir değerlendirmesi var. Tabiî, bu değerlendirme,
birebir BOTAŞ’la ilgili suçlamalara cevap olacak niteliktedir. Rekabet
Kurulu bu değerlendirmeyi yapmış, Resmî Gazetede yayımlanmıştır. Rekabet
Kurulu, BOTAŞ’ın pahalı doğalgaz dışalımı yapmış olduğu iddiasını reddetmiş,
dışalım fiyatlarının uygun olduğuna karar vermiştir. Rekabet Kurulu, 8.3.2002
tarih, dosya sayısı 2002/1-3 karar sayısıyla, BOTAŞ’ın ithalat tekelini
kötüye kullandığı, pahalı doğalgaz alımı yaptığı, hem BOTAŞ’ın hem de doğalgaz
dağıtımıyla ilgili diğer kuruluşların, aşırı fiyat uygulamak suretiyle,
hâkim durumlarını kötüye kullandıkları iddiasını incelemiş ve aşağıdaki
gerekçelerle, fiyatlandırma uygulamaları regülasyon kapsamında olan dağıtım
kuruluşları bakımından aşırı fiyatlandırmanın söz konusu olmadığına, BOTAŞ
bakımından bir hâkim durumun istismarının bulunmadığına, uygulanan fiyatların
da aşırı fiyat olarak değerlendirilmeyeceğine karar vermiştir.
Rekabet Kurulu “BOTAŞ’ın Fiyatlandırma Sistemi” başlığı altında, maliyetler
ve kâr oranı ilişkisi bağlamında işletme maliyetlerine yer vermiş, bu arada,
özellikle konumuz yönünden önemli olan “doğalgaz dışalımının pahalı yapılması”
konusunu irdelemiştir.
Rekabet Kuruluna göre, şikâyet başvurularında, BOTAŞ’ın, sahip olduğu
ithalat tekelini kötüye kullandığı, alımda pazarlık unsuruna yeterince
önem vermediği, üretici ülkelerden pahalı doğalgaz alımı yaptığı iddia
edilmektedir. Buna karşılık, BOTAŞ yetkilileri, ithalatta yalnızca uluslararası
petrol ürünleri (hampetrol, gazyağı, ağır ve hafif fuel-oil) fiyatlarının
baz alındığını, üç ayda bir yapılan fiyat revizyonlarında son altı aylık
fiyat ortalamalarının esas olduğunu belirtmişlerdir.
Yukarıda belirtildiği gibi, işletme maliyetleri, toplam maliyetler içerisinde
çok düşük bir paya sahiptir. Bu nedenle, BOTAŞ’ın toplam ve birim maliyetleri,
büyük ölçüde, doğalgaz alım fiyatlarıyla bağlıdır.
Önaraştırma çerçevesinde hazırlanan BOTAŞ’ın birim maliyet grafiği petrol
ürünlerine ait ortalama fiyat grafiğiyle karşılaştırıldığında, BOTAŞ yetkililerince
yapılan açıklamalara paralel sonuçlara ulaşılmıştır. Piyasada fiyat şeffaflığının
olmaması nedeniyle, doğalgaz fiyatlarının birebir karşılaştırılabileceği
bir pazarın bulunması imkânsızdır; ancak, dosya mevcudu bilgilerden, doğalgaz
alım fiyatları ile Avrupa Birliği ülkelerindeki ortalama ithalat fiyatlarının
karşılaştırıldığı ve birbirine çok yakın değerlere ulaşıldığı anlaşılmaktadır.
Dolayısıyla, gaz alım fiyatları petrol fiyatlarıyla doğru orantılı olarak
seyretmekte, genel fiyat düzeyinin yüksek olduğu, diğer bir ifadeyle, BOTAŞ’ın
alımda pazarlık unsuruna önem vermediği konusundaki iddiaların da doğru
olmadığı kanaatine varılmıştır. Görüldüğü üzere, alınan kararda da, iddiaların
dayanaksızlığını ortaya koymaktadır.
Öte yandan, iddia konusu doğalgaz dışalım fiyatları, emsallerine uygundur.
Gerçekten, Rusya’nın, Avrupa ülkelerine doğalgaz satış fiyatlarına bakıldığında,
iddia konusu, doğalgaz dışalım fiyatlarının, iddianın aksine, emsallerine
uygun olduğu görülmektedir. Örneğin, Rusya’nın 1 000 metreküp doğalgaz
satış fiyatları, Fransa için 155.13 Almanya için 53.31, İtalya için 151.50’dir.
Rekabet Kurulu iddianın aksine, iptal edilen doğalgazın alım fiyatının
uygunluğuna bağlı olarak, dağıtım şirketlerince, sanayi kesimi ile evsel
tüketiciye satış fiyatlarının da Avrupa ortalamalarının çok altında olduğuna
karar vermiştir. Rekabet Kurulu kararına göre, ithalatçı şirketler hangi
fiyatları uygularlarsa uygulasınlar, 1997-2000 yılları arasında nihaî olarak
piyasalarda oluşulan parakende satış fiyatlarıyla karşılaştırma olanağı
mevcuttur. Buna göre, 1999 yılında BOTAŞ yüzde 67-77’lik bir kâr oranına
sahip olsa da, Türkiye pazarında oluşan parakende satış fiyatlarının AB
ortalamalarının çok altında olduğu görülmektedir.
BOTAŞ tarafından sanayi kesimine uygulanan parakende satış fiyatlarla,
Avrupa Birliği ortalamaları arasında küçük farklar mevcuttur. Bununla birlikte
Avrupa Birliği ülkelerinde sanayi kesimine satılan doğalgaz üzerinde KDV
bulunmadığı, buna karşılık, Türkiye’de sanayi kesimine satışlarda yüzde
8 oranında KDV uygulandığı da gözönüne alındığında, aslında BOTAŞ fiyatlarının
Avrupa Birliği ortalamasına çok yakın olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Evsel tüketimdeki parakende fiyatlar ise, Avrupa Birliği ortalamasının
yarısından daha düşüktür. Sayın milletvekilleri, burası çok çarpıcı; evsel
tüketimdeki parakende fiyatları ise, Avrupa Birliği ortalamasının yarısından
daha düşüktür. Avrupa Birliği fiyatları konusunda, 2001 yılına ilişkin
kesin istatistikler bulunmamakla birlikte, bu yılda, Türkiye’de ortaya
çıkan fiyat artışları sonucunda bile, evsel tüketim açısından Avrupa Birliği
ortalamalarının altında bir fiyat düzenine sahip olduğu görülmektedir.
Bu durumda, BOTAŞ’ın, gerek mevcut durumda gerekse en yüksek kârlılık oranlarına
sahip olduğu 1999 yılında, aşırı fiyatlandırma yaptığı yolunda değerlendirmede
bulunmak mümkün değildir.
Rekabet Kurulu, bu, çok tartışılan “take or pay” yani “al veya öde”yle
ilgili de anlaşmalarda bir değerlendirme yapmıştır, ilerleyen konuşmalarımızda
da, maalesef, burada, sadece bir yönü anlatılan veyahut gereği gibi izah
edilme çabası içerisinde bulunulmayan “take or pay”, “al veya öde”yle ilgili
hususları da dile getirme çabası içerisinde olacağım.
“Take or pay” yöntemi, sadece Türkiye'de uygulanan bir yöntem değildir.
Tüm dünyada, uzun dönemli gaz alım anlaşmaları “take or pay” maddeleriyle
imzalanmıştır. Örneğin, İran anlaşmasında da aynı maddeler vardır. Bugüne
kadar, sadece ilk doğalgaz almaya başladığımız 1988 yılında, 23 000 000
dolar “take or pay” parası ödenmiş; ancak, 1989 yılında, ödediğimiz bu
para, yine kontratların ilgili maddeleri gereğince, bedelsiz gaz alınmak
suretiyle geri alınmıştır; yani, Rekabet Kurulu, burada “take or pay”in,
“al veya öde”nin bir tarifini getiriyor. Fiilî bir olaya dayanarak “take
or pay”i tarif ediyor. Ne diyor: 1988 yılında, 23 000 000 dolar “take or
pay”e girilmiş; ödediğimiz bu para, 1989 yılında, yine kontratların ilgili
maddeleri gereğince, bedelsiz gaz alınmak suretiyle geri alınmıştır; yani,
Türkiye'de bir kandırmaca yaşanıyor. “Al veya öde” parasının yanan bir
para olduğu, verilince yok olacağı ve netice itibariyle Türkiye'ye zarar
verecek bir para olarak değerlendiriliyor. Aslında, alınmayan gaza ödenen
bu para, ileride alınacak gaz paralarından mahsup edilen bir paradır; ortada,
yok olan, devlete zarar veren bir paranın olması da söz konusu değildir.
Bunu, maalesef, burada gelip konuşma yapan Sayın Komisyon Başkanı da biliyor,
sayın komisyon üyeleri de biliyor; ama, Yüce Meclisten böyle bir bilgiyi
saklamayı, sadece ve sadece bizi suçlamak için gerekli görüyorlar.
“Al ya da öde” yöntemi, bu tür anlaşmaların esaslı unsurlarındandır.
Devam ediyorum. Rekabet Kurulunun kararına göre, doğalgaz üretimi, boru
hatları, kompresör istasyonları, ölçüm istasyonları, sıvılaştırma tesisleri,
tankerler ve gazlaştırma tesisleri gibi yoğun sermaye yatırımları gerektirmektedir.
Dünyada, önce uzun vadeli doğalgaz alım satım anlaşmaları yapılmakta ve
takiben, sayılan yatırımların finansmanı ve inşaatı gerçekleştirilmektedir.
Büyük sermaye yatırımlarının birim başına maliyetini en aza indirmek, başka
bir ifadeyle doğalgaz ticaretinin yapılabilirliğini sağlamak amacıyla doğalgaz
alım anlaşmaları yirmi – yirmibeş yıl gibi uzun süreleri kapsayacak şekilde
yapılmaktadır. Bu durum, alıcı açısından sözleşme fiyatlarının düşük olarak
belirlenmesini doğurduğu kadar, alıcı ve satıcının uzun dönemli yükümlülükler
altına girmesine de yol açmaktadır.
Rekabet Kurulu kararına göre, her sözleşme, projenin ve ülkenin şartlarına
göre değişiklik göstermekle birlikte, aşağıda belirtilen açılardan birbirine
benzer maddeler içermektedir: Teslim noktası, doğalgazın kalitesi, doğalgaz
alım miktarı, teslim prosedürü, mücbir sebepler, alım ve teslimat yükümlülükleri,
fesih şartları, tahkim şartları, hukukî şartlar ve fiyat gibi müştereklikler
vardır. Gerçekten, uzun süreli olması nedeniyle, bu tür anlaşmaların esaslı
–yani anlaşmaya özelliğini veren tipiklik- unsurlarından biri, satıcının
sözleşmede belirlenmiş olan sürelerde alıcının emrine tahsis edeceği kararlaştırılan
sözleşme konusu malın miktarının alımının garanti edilecek olmasıdır. Satıcı,
anlaşmanın bu esaslı unsuruna güvenerek, sözleşme konusu malı, alıcının
emrine tahsis edecektir. Bu tür anlaşmalar, dünyada uygulama olanağı fazla
olan malların satışına ilişkin değil, aksine doğalgaz gibi sınırlı miktarda,
özellikle devletlere satılabilen mallara ilişkin bir uygulamadır. Satıcının
sözleşmede belirlenen sürelerde alıcının emrine tahsis etmiş olduğu belirli
malı ya alması, ya da alamadığı kısmın parasını ödemesi, anlaşmanın tipiklik
unsurudur. Nitekim, alım satım sözleşmelerindeki fiyat, büyük ölçüde, sözleşmenin
diğer şartları dikkate alınarak belirlenmektedir. Bu çerçevede, alıcının
taahhüt ettiği toplam alım miktarı, bu taahhüdün belirli bir kısmını yerine
getirme yükümlülüğü, bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde satın
alınmayan gazın ücretinin alıcıya yansıtılması, tarafların diğer alanlarda
ekonomik ve siyasî işbirliği yapması gibi unsurlar, aynı sağlayıcının çeşitli
müşterilere uyguladığı doğalgaz satış fiyatları arasındaki farklılığın
oluşabilmesine yol açmaktadır; ancak, burada unutulmaması gereken bir nokta,
önceden peşin olarak parası ödenmiş olan doğalgaz miktarının, satıcı tarafından
taraflarca belirlenmiş olan bir tarihte, mutlaka, alıcıya, ayrıca bir bedel
söz konusu olmaksızın, mutlaka sağlanacak olmasıdır. Bu nedenle, al ya
da öde deyiminden hareketle, alıcının peşin ödenmiş olan gaz miktarını
tüketememesi ile zamanında alamaması durumunda, parası ödenmiş olan bu
gaz üzerindeki hakkını kaybedeceği veya bir daha talepte bulunamayacağı
gibi sonuca varmak doğru değildir. Bu nedenle, anlaşmalar uygun yapılmıştır.
Bu karar, Rekabet Kurulunun bir kararıdır.
Emsal uygulamalara konu olan anlaşmalar da, al ya da öde yöntemiyle
yapılmıştır. Türkiye’nin bugüne kadar yapmış olduğu tüm doğalgaz anlaşmaları,
iddia konusu yapılan al ya da öde (take or pay) yöntemiyle yapılmıştır.
Bu uygulamalar, İran gazı, Batı hattından alınanlar, LNG, Nijerya gazı,
Cezayir gazına ilişkin anlaşmaların tamamı da iddia konusu usulle yapılmıştır.
1999-2003 arasındaki dönemde, take or pay şeklinde yapılmış bir ödeme yoktur.
Kamusal savunma, ayrıntılı bir biçimde, Rekabet Kurulu metnini komisyona
vermiş ve işlemiştir. Soruşturma komisyonu ise raporunda Rekabet Kurulu
kararını kasıtlı olarak görmezlikten gelmiş ve değerlendirmemiştir.
Bir başka husus da, 4646 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesine göre,
sözleşmenin 2003 yılında özel sektöre devredilmesiyle ilgili kanun emridir.
Bu nedenle, bu tarihten sonra da BOTAŞ’ın bu konuda bir faaliyeti olmayacağından,
iddia konusu risklerin oluşması da söz konusu değildir.
Yine, biraz önce burada konuşan komisyon üyesi bir arkadaşımız, işte
bu take or pay ile ilgili konuyu izah ediyor. Diğer konuşmacılar da değiniyorlar;
ama, hiçbiri, bu mevcut, meri, yürürlükte olan Doğalgaz Yasasının geçici
2 nci maddesinin BOTAŞ’a yüklediği kanun emrinin yerine gelmemesinin sebebini
konuşmuyor. Ben bunu bir başka türlü ifade edebilirim; şöyle de diyebilirim:
Eğer, BOTAŞ 2003 yılında devretmesi gereken kontratlarını devretmiş olsaydı,
bugün burada take or pay ile ilgili herhangi bir şey konuşmamız mümkün
olmazdı. Tabiî, bu işin bir başka önemi daha var; o da, doğalgaz piyasasının
liberalleşmesiyle ilgili bir konu; onu da ileride arz etme çabası içerisinde
olacağım.
1999-2003 tarihleri arasında take or pay şeklinde ödeme yoktur; olmayan
bir ödemeden mevzuata göre bir sorumluluğum söz konusu olmamakla birlikte,
Bakan sorumlu da olmaz. Kaldı ki, 4046 sayılı Yasanın geçici 2 nci maddesi
gereğince ilk yüzde 10 ithalat pay devrinin 2003 Kasımında yapılması gerekirken
bu pay devri yapılamamıştır. Oysa, bu maddeye göre, ithalat sözleşmesinin
tamamı her yıl yüzde 10 oranında olmak üzere 2009’da tüm devir işlemi tamamlanmış
olmalıdır. Bu nedenle, enerji sektörüyle ilgili olarak serbest piyasa düzeninin
oluşmasının engellenmiş olduğu iddiasının da hiçbir anlamı yoktur. Şu anda
Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edilen –ben takip ediyorum, komisyonda
da görüşüldü, sanırım Gündeme geldi- yasayla, enerji piyasasının liberalleşmesini
sağlamaya yönelik elektrik ve gaz piyasasını düzenleyen yasalar ve piyasaların
serbestleştirilmesine dair ana fikir ortadan kalkmaktadır.
Şimdi, hükümetimizin Avrupa Birliği yolunda attığı adımları, birçoğunu
bizim başlatıp mevcut hükümetimizin devam ettirdiği adımları gerçekten
gururla izliyoruz; ama, şunu unutmayın ki, atılan bu adımların hepsi siyasî
adımlar. Bu işin bir de ekonomik ayağı var; yani, Avrupa Birliği, siyasî
birlikten ziyade ticarî bir birlik ve Avrupa Birliğinin 1996 yılında, 2003
yılında ortaya koyduğu birtakım direktifler var. Türkiye Avrupa Birliğine
girecekse bu direktifleri de yerine getirmek zorunda. Bu hedeflerden birincisi,
elektrik ve doğalgaz piyasalarını düzenleyen kurulun bağımsızlığının ve
etkinliğinin sağlanmasıdır. Bu getirilen kanunlarla, hem elektrik piyasasının
hem doğalgaz piyasasının serbestleştirilmesine önemli bir darbe vurulmaktadır.
Yine, ayrıca, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu ciddî bir yara almaktadır,
bağımsızlığı noktasında yara almaktadır. Bu kurulun görevlerini etkin bir
şekilde sürdürebilmesini sağlamak da, yine, Avrupa Birliği direktiflerinden
bir diğeridir. Tekel niteliğindeki elektrik ve doğalgaz piyasalarının rekabete
açılarak adil, şeffaf, sürdürülebilir serbest piyasa yapısının oluşturulması
yönünde yasal düzenlemelerinin yapılması direktifi 1996 direktifidir, biz
de bu direktife uygun olarak 2001 yılında bu serbestleşmeyi sağlayacak
yasalarımızı TBMM’den geçirdik; ben, Enerji Bakanı olarak bu yasaları takip
ettim. Neticede, hem bir yandan Enerji Piyasası Düzenleme Kurulunu oluşturduk
hem bir yandan doğalgaz piyasasının, elektrik piyasasının serbestleştirilmesini
sağladık. Şimdi, bu getirilen yasalarla, yani, başka önemli yönleri de
var da; ama, benim şu an için en çok önemsediğim husus budur ve bu serbestliğin
önüne engel getirilmektedir.
Şimdi, ben takip ediyorum; BOTAŞ, Avrupa’da -yanılmıyorsam Avusturya’da-
gaz satmak üzere uluslararası bir şirket kurdu. Şimdi, bu şirketin Avrupa
Birliği normlarına göre Avrupa’da bu gaz satışını gerçekleştirebilmesi
için bu direktiflere uygun hareket edecek bir düzenleyici kurulun olması
lazım. Siz Avrupa’nın bir parçası olmak istiyorsanız, Avrupa’da malınızı
satmak istiyorsanız, doğaldır ki, bu kriterlere uymak zorundasınız. O nedenle,
bu işi çok önemseyerek Meclisin ıttılaına getirme ihtiyacı duyuyorum. Avrupa
Birliği direktiflerinin önemli bir bölümü bu yasalarla ortadan kaldırılmaktadır
veya darbe vurulmaktadır. Bu hususu, Meclisin bu düzenlemelerin görüşülmesi
esnasında daha bir dikkatli bakacağını zannediyorum.
Tabiî, burada getirilen bir başka husus da, kanunun emrettiği, yani,
4646 sayılı Yasanın BOTAŞ’a emrettiği 2003 yılında kontratlarını devretmeyle
ilgili yükümlülük, bu getirilen yasayla ortadan kaldırılmaktadır. Peki,
bir yandan “BOTAŞ take or pay’e girecek, çok büyük bir tehlike içindeyiz”
diyorsunuz ve bundan dolayı da beni ve dönemimi sorumlu tutma çabası içinde
bulunuyorsunuz, o zaman, bırakın, BOTAŞ bu kontrattan devretsin. Enerji
Piyasası Düzenleme Kurulunun kapısında bekleyen bir sürü şirket var; bunların
kimler olduklarını siz de biliyorsunuz. Bu şirketler bu gazları almak için
birbirlerini eziyorlar. Bırakın, BOTAŞ devretsin bu kontratları; take or
pay riskinden de kurtulsun; ama, olay o değil. Olay şu: Şimdi, siz, Mavi
Akımla ilgili yeni bir anlaşma yapıldı. Sayın Bakanımız “işte, nasıl yapılması
gerekirse öyle yaptık” tarzında bir değerlendirmeyle Mavi Akımla ilgili
bir anlaşma yaptı. Bu Mavi Akımla ilgili anlaşmanın kamuoyuna yansıyan
çok önemli yönleri var. Kaderin cilvesine bakın ki, benimle en çok uğraşan
gazeteci Bayan Nazlı Ilıcak, bu değerlendirmeleri kendi gazetesinde yaptı.
Diyor ki: “Acaba, Enerji Bakanı Hilmi Güler, Mavi Akımın miktarında ve
fiyatında indirim sağlarken karşılığında formülü mü değiştirecek? Öyle
yapmayı düşünüyorsa, bence o adamı sakın atmasın.” Nazlı Hanım, hâlâ Mavi
Akımı pahalı gaz kabul ediyor; Sayın Enerji Bakanımızın yapacağı görüşmelerde
de Mavi Akımın fiyatını indirmeyi hedeflediğini sanıyor.
Devam ediyorum. “Adımı atmasın” diyor Nazlı Hanım. Sonra “Meclis Yolsuzlukları
Araştırma Komisyonu, Turusgas’da formül değişikliğine gidenler hakkında
suç duyurusunda bulundu. Üstelik, Mavi Akımın formülü ve dolayısıyla fiyatı,
Meclis çoğunluğu tarafından tasdik edildi. TBMM’den geçen uluslararası
sözleşmede, BOTAŞ ve Gazexport arasında imzalanan doğalgaz alım satım anlaşması
onaylanıyor. Bu anlaşmada yer alan formül de ancak Meclis kararıyla değişebilir”
diyor; “mevcut formülde 1 000 metreküp, 30 dolarlık bir avantajımız var.
Rusya’dan elde ettiğimiz indirimler bu 30 doları karşılayacak mı? Kısacası,
formül değişikliğiyle 1 000 metreküp doğalgaz fiyatı 120 dolardan 150 dolara
çıkacaksa, bunun karşılığında kaç dolarlık tasarruf elde edebiliyoruz”
diye soruyor Sayın Ilıcak Sayın Bakana. Neyse, anlaşma oluyor, geliyor,
bir bakıyoruz, Tercüman Gazetesinde manşet: “Dolarlar mavi mavi akacak”,
“dört ayrı fiyat kalktı”, “üç hatta indirim -üç hat; işte, batıdan alınan
iki hat, biri de Turusgaz- Mavi Akımda bindirim yapıldı.” Hani, bu Mavi
Akım en pahalı gazdı?! Hani, bu Mavi Akım Türkiye’ye yapılmış en büyük
ihanetti?! Nazlı Hanımın böyle bir şey yazması, gerçekten, beni çok mutlu
etti. Üç hatta indirim, Mavi Akımda bindirim yapıldı. Tek fiyat 123 dolar
oldu. Ödenecek para 2,1 milyar dolar arttı. Bu nasıl pazarlık?! Yani, bir
yandan gazı ucuzlattık diyeceksiniz, 123 dolara düşürdük diyeceksiniz,
diğer yandan da 2,1 milyar dolar para da artıracaksınız. Bunun artırımının
da bir maskesi var; onu da söylemeye çalışacağım.
Şimdi, Sayın Bakanımız diyor ki, Türkiye, 2025 yılına kadar ödeyeceği
şu kadar take or pay bedelinden kurtuldu. Haa, şimdi, gelip, doğalgaz kontratlarının
devriyle burada artan fiyatın karşılandığı veyahut take or pay’den doğacak
zarar önlendi diye yapılan iddiayı birleştirdiğinizde, o zaman, doğalgaz
kontratlarını niye devretmediğinizi anlamak mümkün değil. Yani, bu kontratları
devretseniz take or paye girmeyecekseniz. Take or pay’e girmeyecekseniz,
2,1 milyar doları Rusya’ya niye fazladan ödediniz?!
Şimdi, ben, bu soruların cevaplarını –Nazlı Hanım çok ciddî takip eder;
bizi DGM’lere kadar şikâyet etti- Nazlı Hanımın köşesinde okuyacağımı ümit
ediyordum; ama, yok. Herhalde cevap almadığı için yazmadı. Eğer cevap almadıysa,
bunun peşini de bırakmaz. Acaba, ikna mı edildi; düşünüyorum, ümit ederim.
Bu soruların cevaplarını, biz, Sayın Bakandan da alamadık.
Bir başka husus daha var; Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, bu son yapılan
doğalgaz düzenlemesini şartlı tasdik etti; yani, Türkiye’nin yapmış olduğu
doğalgaz anlaşmaları, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulunun yeni kanunu gereğince
tasdikine tabi. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu “bu doğalgaz alım anlaşmalarını
ben tasdik ediyorum; ama, hazine zararı yoksa tasdik ediyorum” diyor. Bu
da çok dikkat çekici bir husustur.
Ben, netice itibariyle, take or pay işinin, burada, doğalgaz alımıyla
ilgili bir umacı olarak gösterildiğini, take or paye Türkiye’nin girmesi
halinde herhangi bir bedel ödemeyeceğini, ödediği paranın yanmayacağını,
yok olmayacağını, ileride alınacak gaz beledilinden mahsup edileceğini,
usulünün bu olduğunu belirtiyorum ve Rusya’dan alınacak olan, Mavi Akımdan
alınacak olan gazla ilgili de böyle bir hususun mevcut olmadığını açıkça
ifade etmek istiyorum; çünkü, gerçekten, kim ne derse desin, şu anda Türkiye’nin
kullanmakta olduğu her milimetre gaza ihtiyacı vardır ve takip ediyoruz,
bundan haz da duyuyoruz.
Biz, 2000 yılı haziran ayında doğalgazın 57 ilimize dağıtılmasıyla ilgili
bir programı koymuştuk masanın üzerine; ancak, zor oluyor tabiî, üçlü bir
koalisyon hükümetinde böyle bir işlemi gerçekleştirmemiz mümkün olmadı.
Bu dağıtım işini, şimdi, hükümetimizin hızlı bir şekilde gerçekleştireceğine
inanıyorum. Türkiye hızla büyüyen bir ülke, hele büyüme hızlarımız böyle
giderse, çok yakında... Zaten bizim getirdiğimiz kanunla, biz, BOTAŞ’a
doğalgaz ithal etme yasağı getirmiştik, önümüzdeki günlerde Mecliste görüşeceğiniz
kanunla BOTAŞ’a getirdiğimiz bu yasak da kaldırılıyor. Anlıyorum ki, yakında
BOTAŞ doğalgaz ithal etmeye de başlayacak. İnşallah, bu büyüyen Türkiye’nin
içinde, bu kısır çekişmelere, bu uydurma suçlamalara bir daha hiç kimse
tevessül etmeyecek.
Şimdi, bu Mavi Akım Projesiyle ilgili bir şey söylemek istiyorum; yani,
ben, biraz önce, işte elektrik arz-talebiyle ilgili, yap-işletlerle ilgili
tespitlerimi yaparken, doğaldır, ben ne aldım, bakan olduğumda kucağımda
ne buldum; bunu ifade etmek ihtiyacını da hissediyorum kendime.
Şimdi, Mavi Akım Projesi, efendim, bizim, sanki akşam evimizden koltuğumuzun
altında getirdiğimiz bir projeymiş gibi değerlendirildi ve maalesef -tabiî,
bu, siyasetin bir cilvesidir- bu projeyle ilgili, hem şahsım hem partimiz
hem hükümetimiz çok haksız ve yersiz suçlamalara hedef oldu.
Şimdi, bir iki hususu hızlıca ifade edeceğim. Bu boru hattı, Rus ve
Türk yetkililer arasında ilk görüşmeler; yani, Karadenizin altından geçecek
boru hattıyla ilgili iki ülke arasında ilk görüşmeler 1996 yılının son
çeyreğinde başlamış. Bu çerçevede BOTAŞ, GAMA-Gasprom ve Gasprom arasında
ilk toplantı 14.1.1996 tarihinde yapılmış, ikinci toplantı 3 Aralık 1996
tarihinde yapılmış ve yine, bu boru hattıyla ilgili fizibilite yapma görevi
200 000 dolar karşılığında BOTAŞ tarafından, Rusya’nın Gasprom’unun da
içinde bulunduğu bir şirkete verilmiş. Bu toplantılar devam etmiş. Neticede
bir protokol imzalanmış. Söz konusu gaz boru hattının başlangıç noktası
Rusya Federasyonu Sıvastopol bölgesindeki İzobilnoya, bitim noktası ise
Ankara Türkiye’dir. Gaz boru hattının Rusya toprakları kısmı ile Karadeniz
tabanından geçişin nihai fizibilitenin finansmanı ROA Gasprom tarafından
yapılacaktır. Bunu yapmak için de ne gibi belgeler lazımdır, Gasprom BOTAŞ’tan
bunları istiyor. Bu protokolün tarihi de, -yine bizden önce- 16-18 Ocak
1997’dir. Tabiî bu çalışmalar basına da yansımış. “İşte Rusya’dan doğalgaz
müjdesi” 28.8.1996 tarihli Günaydın ve Zaman Gazetelerinde yer almış. “Enerji
açığını Rus doğalgazı çözecek. 1194 kilometrelik boru hattı Karadenizin
altından geçerek izobilnoya’dan Ankara’ya yılda 13 milyar metreküp doğalgaz
taşıyacak.” Bu da 21.3.1997 tarihli bir gazete haberi. “Rus doğalgazının
güzergâhı Karadeniz” diye Yenişafak’ta yayımlanan bir haber. “BOTAŞ, doğalgazının
güzergâhı olarak Karadenizi kullanmayı düşünüyor, deniz boru hattının karaya
göre pahalı olmasına rağmen, kısa mesafeli olduğu için tercih edeceği belirtiliyor.
1997 yılında 8,9 milyar metreküp doğalgaz kullanımına karşın, bu rakamın
2010 yılında 60 milyar metreküpe ulaşacağını söyleyen Murathan, Türkiye’nin
doğalgazla ilgili yatırımların basit alım satımlarına göre düzenlenmesi
gerektiğini belirtiyor.” Yine, tabiî bu değerlendirmeler devam ediyor.
Sayın Kutan, Rusya’dan doğalgaz alımını sağlamak üzere mevcut doğalgaz
boru hattı dışında Karadeniz altına boru döşenmesine ilişkin fizibilite
çalışmaları devam etmektedir, ayrıca, Türkiye’nin doğusuna da getirilmesi
planlanmaktadır. Karadeniz geçişli boru hattı projesinin, yaklaşık olarak,
3,3 milyar ABD Doları tutarında olması beklenmektedir. Bu, Sayın Kutan’ın
Türkiye Dergisindeki 25.6.1997 tarihli bir değerlendirmesi.
Şimdi, Mavi Akım Projesinin 1996’da başlayıp, netice itibariyle bizim
göreve geldiğimiz güne kadar sürdüğü, biz göreve geldikten sonra da, devlette
devamlılık ilkesi ve doğru bir proje olması nedeniyle, biz de bunun gerçekleşmesi
için çalışmalarımızı sürdürdük. İlk olarak, 29 Ağustos 1997’de Gazprom
Başkanı Vyakhirev ile ben bir protokol imzaladım, müteakiben 15 Aralık
1997’de alım satım anlaşması imzalandı, 27 Kasım 1999’da hükümetlerarası
yapılan bu anlaşmaya ek olarak Türk ve Rus karasularında inşaat ve işletme
faaliyetlerinde uygulanacak vergi rejimini belirleyen bir protokol daha
imzalandı. Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülerek, bu anlaşmalar ve
protokoller kabul edildi. Hükümetler arasındaki anlaşma, 1 Nisan 1998 tarihinde
Millet Meclisinde görüşülerek kabul edilmiş; 4 Nisan 1998 tarihli Resmî
Gazetede yayımlanarak, 4357 sayılı Yasa olarak, yürürlüğü de girmiştir.
Görüldüğü üzere, Mavi Akım Projesi, 15.2.1997 tarihli anlaşma, bu anlaşmanın
onay kanunu olan 4357 sayılı Yasayla oluşan özel yasalar mevzuatına bağlı
olarak yaptırılacaktır. Özel yasa mevzuatı gereğince, Mavi Akım Projesinin
yapımı işi, Rusya tarafına verilmiştir. Burada değerlendirildi, niye verilmiş
niye verilmemiş. Şimdi, kısaca anlatma çabası içinde olacağım.
Rusya Federasyonu, Türk-Rus Hükümetleri Arası Karma Ekonomik Komisyonu
Üçüncü Dönem Protokolüyle Türkiye’deki projelerin Rus firmalarınca yapılması
talebinde bulunmuştur. Türk-Rus Hükümetleri Arası Karma Ekonomik Komisyonu
üçüncü dönem toplantısı, 4-7 Kasım 1997 tarihleri arasında Ankara’da yapılmıştır.
Toplantılarda, Türk Heyetine Devlet Bakanı Sayın Güneş Taner, Rus Heyetine
ise Sağlık Bakanı Sayın Tatiana Dimitriyova başkanlık etmiştir. Karma Ekonomik
Kurul Komisyonu üçüncü dönem protokolünde “ekonomik işbirliği” başlığı
altında “Taraflar, müteahhitlik hizmetleri alanındaki işbirliğinin dinamik
bir şekilde geliştirilmesinden memnuniyet duyduklarını belirtmişlerdir.
Taraflar, Türk inşaat şirketlerinin müteahhitlik alanında Rusya’da aktif
bir şekilde faaliyette bulunduklarını ve üstlendikleri proje tutarının
6 milyar doları aştığını ifade etmişlerdir.” Yani, o günün tarihi itibariyle,
Türk şirketlerinin Rusya’daki inşaat işleri 6 milyar dolara tekabül ediyor.
“Diğer taraftan, Rus tarafı, Rus inşaat şirketlerinin Türkiye’de üstlendikleri
projelerin bedellerinin yaklaşık 100 milyon dolar olduğunu dile getirmişlerdir.
Bununla ilişkili olarak, Rus tarafı, bu alanda mevcut dengesizlikten duyduğu
ciddî endişeyi dile getirerek, Rus kuruluşları tarafından Türkiye’de inşa
edilmiş olan projelerin modernizasyonu dahil olmak üzere, Rus inşaat kuruluşlarının
Türkiye’de proje üstlenmeleri konusunda uygun şartların sağlanmasını, Türk
tarafından talep etmiştir. Türk tarafı, Türkiye’de açılacak uluslararası
ihalelerde Rus firmalarını görmekten duyacağı memnuniyeti belirtmiştir.”
Enerji alanındaki işbirliği ayrı bir başlıktır:”Taraflar, enerji alanındaki
işbirliğinin, iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinde büyük bir
potansiyele sahip olduğunu belirtmişlerdir. Taraflar, her iki ülkedeki
termik ve hidrolik enerji santralları, enerji nakil hatları, doğalgaz boru
hatları, doğalgaz depolama tesisleri ve doğalgaz dağıtım şebekeleri gibi
tesislerin modernizasyonu ile yenilerinin projelendirilmesi ve inşası alanlarında
işbirliğinin geliştirilmesi hususunu ilgili kuruluşlara tavsiye etme hususunda
bir mutabakata varmışlardır.”
Karma Ekonomik Komisyonu üçüncü dönem protokolünden de anlaşılacağı
üzere, Rusya Federasyonun, inşaat alanında, iki ülke arasındaki Türkiye
lehine bozulan dengenin yeniden kurulması amacıyla, Rus inşaat şirketlerinin
Türkiye’deki projeleri üstlenmeleri konusunda yoğun bir isteği vardır.
Karma Ekonomik Komisyonu üçüncü dönem protokolünün sonucu olarak, Mavi
Akım Projesi görüşmeleri sırasında, projenin, Gasprom ana inşaat şirketi
ile yerli ortaklarından oluşan bir konsorsiyum tarafından inşa edilmesi
kararlaştırılmıştır Ekonomik Komisyon toplantısında. 15 Aralık 1997 tarihli
anlaşmanın 3 üncü maddesiyle, Mavi Akım Projesinin yapım işi, bir ihaleye
bağlı olmaksızın, doğrudan doğruya Gasprom’un anaşirketi ile Türk şirketlerinden
oluşacak bir konsorsiyuma verilmiştir.
15 Aralık 1997 tarihli anlaşmayla, projenin Türkiye topraklarındaki
kısmının hangi yöntemle inşa edileceği de belirtilmektedir. Anlaşmanın
3 üncü maddesinde, Mavi Akım Projesinin Samsun-Ankara bölümünün Gasprom’un
anaşirketi ile Türk şirketlerinden oluşacak bir konsorsiyum tarafından
inşa edileceği hükmü de yer almaktadır. Hükümetler arasında imzalanan anlaşma,
Türkiye’nin, sadece projenin kendi topraklarındaki kısmının finansmanını
gerçekleştireceği; ama, bir bütün olarak inşaat işlerinin Gasprom’un belirlediği
konsorsiyumla yapılacağı hükmünü içermektedir.
Anlaşma gereğince, anaşirket Gasprom, konsorsiyumun Türk ortaklarını
belirlemiştir. Gasprom, bu anlaşma hükmüne göre, konsorsiyumda, kendi anaşirketi
Stroytransgaz’ın Türk ortakları olarak Turan Hazinedaroğlu İnşaat, Ticaret
AŞ ve Öztaş İnşaat, Ticaret AŞ’nin yer alacağını BOTAŞ’a bildirmiştir.
Anlaşmanın 3 üncü maddesi gereğince, Gasprom, söz konusu konsorsiyumda
görev alacak anaşirketin Stroytransgaz olduğunu BOTAŞ’a bildirdikten ve
şirketin Türk ortaklarının yukarıda belirtilen iki şirket olduğunu 18.12.1997
tarihli yazıyla BOTAŞ’a iletmiştir.
Görüleceği üzere, inşaat firmalarının seçimi tamamen Rusya’nın kendi
tercihidir. Bu konuda Türkiye’nin herhangi bir inisiyatif kullanması ve
dolayısıyla, herhangi bir kayırmanın olması da zaten mümkün değildir. Anlaşmayla,
Mavi Akım Projesinin yapım işinin bir ihaleye bağlı olmaksızın doğrudan
doğruya OHS konsorsiyumuna verilmesi, 4357 sayılı Yasayla onaylanmış ve
anlaşmanın 9 uncu maddesi gereğince yürürlüğe girmiştir.
1.4.1998 kabul tarihli 4357 sayılı Türkiye Cumhuriyet Hükümeti ile Rusya
Federasyonu Hükümeti Arasında Rus Doğalgazının Karadeniz Altından Türkiye
Cumhuriyetine Sevkıyatına İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu
Hakkında Kanunun 1 inci maddesine göre, 15 Aralık 1997 tarihinde Ankara’da
imzalanan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetiyle Rusya Federasyonu Hükümeti arasında
Rus doğalgazının Karadeniz altından Türkiye Cumhuriyetine sevkiyatına ilişkin
anlaşmanın onaylanması uygun bulunmuştur. 4357 sayılı onay yasasının TBMM
Genel Kurulundaki görüşmeleri, 1.4.1998 tarih 627 sıra sayılı ve (1/716)
esas nolu tasarının Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanakları incelenecek
olursa, Mavi Akım anlaşmasının görüşüldüğü, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Kurul salonunda bulunan 281 milletvekilinden 258 milletvekilinin
kabul oyu kullandığı, muhalefet milletvekillerinin dahi ret ve çekimser
oy kullanmadığı, sadece 23 milletvekilinin mükerrer oy kullandığı görülecektir,
mükerrer oylar da anlaşmanın kabulü yönünde kullanılmıştır. Yani, Meclisin
oybirliğiyle, iktidarı muhalefeti bir araya gelip, oyladığı, onayladığı
bir yasa hükmündedir.
Yine, bu tutanaklardan görüleceği gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin
1.4.1998 tarihli birleşiminde yapılan görüşmeleri sırasında, inşaatın hangi
firmalar tarafından yapılacağı da Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun
bilgisine sunulmuş ve yapılan görüşmeler sonucunda kanun kabul edilmiştir.
Özellikle, CHP Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Algan Hacaloğlu’nun
konuşmasında, söz konusu inşaatın hangi firmalar tarafından yapılacağı
adları belirtilmek suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisinde açıklanmıştır.
CHP Grubu adına Algan Hacaloğlu’nun konuşmasında “Değerli arkadaşlarım,
bu proje çerçevesinde, daha evvel kısmen ifade edildiği gibi, BOTAŞ ile
Rus Gasprom Şirketleri arasında yapılan anlaşma gereğince, Rusya içerisinde
374 kilometrelik yeraltı boru hattı döşenecektir, sonra Samsun’a kadar
Karadeniz altından boru döşenecek ve Samsun’dan Ankara’ya gazı iletecek
yeraltı boru şebekesi inşa edilecektir. Bu amaçla BOTAŞ; Gasprom ve Hazinedaroğlu
İnşaat Şirketiyle Öztaş İnşaat Şirketi arasında imzalanmış olan konsorsiyum
Rusya ve Türkiye’deki yeraltı boru şebekesini inşa etmek üzere kendi içlerinde
gerekli anlaşmaları tamamlamış, bu anlaşmanın onaylanmasından sonra fiilen
inşaat aşamasına geçmek üzere beklemektedir.” Yani, Meclisin ıttılaından
saklanmış, bilgisi verilmemiş bir oluşum da söz konusu değildir. Türkiye
Büyük Millet Meclisinin 1.4.1998 tarihli 74 üncü Birleşim tutanaklarının
364 üncü sayfasında bunları izlememiz mümkündür.
Yine, 15 Aralık 1997 tarihli anlaşma, kanun hükmündedir. 15 Aralık 1997
tarihinde Ankara’da imzalanan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu
Hükümeti Arasında Rus Doğal Gazının Karadeniz Altından Türkiye Cumhuriyetine
Sevkiyatına İlişkin Anlaşmaya göre, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya
Federasyonu Hükümeti, bundan sonra taraflar olarak adlandırılacaktır; eşitlik
esasına ve karşılıklı yararlara dayalı işbirliği ilkelerini esas alarak,
iki ülke arasındaki ticarî ve ekonomik ilişkilerin daha da geliştirilmesi
ve Türkiye’ye doğalgaz sağlanması amacıyla aşağıdaki konularda mutabakata
varmışlardır.
Anayasanın “Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma” başlıklı 90 ıncı
maddesinin birinci fıkrasında “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletler
ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye
Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır”
denilmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mavi Akım projesine ilişkin
15 Aralık 1997 tarihli anlaşmayı, 1.4.1998 tarihli birleşiminde görüşmüş
ve kabul etmiştir; Resmî Gazetede yayımlanmış ve yürürlüğe girmiştir.
Anayasanın 90 ıncı maddesinin son fıkrasına “Usulüne göre yürürlüğe
konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında
Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz” denilmektedir.
Belirtilen nedenle, 15.12.1997 tarihli anlaşma, kanun hükmündedir. 5170
sayılı yasanın 7 nci maddesiyle Anayasanın 90 ıncı maddesinin son fıkrasına
eklenen cümlede de “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere
ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler
içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda da milletlerarası andlaşma
hükümleri esas alınır” hükmü de mevcuttur.
15 Aralık 1997 tarihli anlaşmanın 2 nci maddesine göre, Rusya Federasyonundan
Türkiye’ye Karadeniz altından döşenecek boru hattıyla, ilave 16 milyar
metreküp gaz teslimatı teknik, ticarî, idarî ve uygulama koşulları, 29
Ağustos 1997 tarihli, Rus Doğalgazının Karadeniz Altından Türkiye’ye Teslimatına
İlişkin İşbirliği Andlaşması çerçevesinde, BOTAŞ ve Gazexport/OAO Gazprom
arasında imzalanan alım-satım kontratıyla belirlenecektir.
Taraflar, kontratın yerine getirilmesi için, tüm şartların, bu anlaşmanın
1 inci maddesinde belirtilen hacimlerde doğalgazı sağlama hususunda kararlı
olduklarını teyit etmişlerdir.
Mavi Akım Projesinin yapım işi, kanun hükmünde olan anlaşmayla, bir
ihaleye bağlı olmaksızın doğrudan doğruya OHS konsorsiyumuna verilmiştir.
Kanun hükmünde olan 15 Aralık 1997 tarihli anlaşmanın 3 üncü maddesine
göre “taraflar Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyetinin topraklarında
ve karasularında doğalgaz boru hattı inşa edilmesi ve bu hattın işletilmesi
için yürürlükteki mevzuat ve uluslararası anlaşmalar çerçevesinde gerekli
hukukî ve idarî düzenlemenin yapılması hususunda yardımcı olacaklardır.
Söz konusu doğalgaz boru hattı, Rusya Federasyonunun topraklarında ve Karadeniz’in
altında Gasprom tarafından, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında ise yine
Gaspromun ana inşaat şirketi ve Türk şirketini oluşturan konsorsiyum tarafından
inşa edilecektir.”
Kuşkusuz, soruşturma komisyonu da, Mavi Akım Projesiyle ilgili iddialara
ilişkin Meclis soruşturmasında, kanun hükmünde olan bu özel yasal mevzuatı
göz önüne almak ve uygulamak zorundadır. Bu iddiayla ilgili olarak hakkımda
Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesinin uygulanmasını isteyen soruşturma
komisyonu, söz konusu kanunları çiğnemiş, ben değil; ama, kendileri, sanırım
TCK’nın 240’daki suçunu işlemişlerdir.
Öte yandan, kanun hükmünde olan bir anlaşmanın bir hükmünün, örneğin
4 üncü maddesinin, bir suçun konusunu oluşturduğu iddiası ve komisyonun
böyle bir iddiayı suç kabulü bir bilgisizlik ürünü değilse de, bir bakan
hakkında siyasî amaçlı ve hasmane davranmanın eşsiz bir örneğidir.
Her şeyden önce, Türkmenistan ile ilgili değerlendirmelere de kısaca
değinerek gitmek istiyorum. Türkmenistan doğalgazı, karşı tarafın anlaşmaya
konu hükümlerini yerine getirmemiş olması nedeniyle gerçekleşmemiştir.
Türkmenistan gazının gerçekleşmemesiyle ilgili Türk tarafına, hükümete,
Enerji Bakanına bir kusur söz konusu değildir. Bu nedenle, Türkmenistan
doğalgazının Türkiye’ye gelmesinin engellendiği iddiası doğru değildir.
Türkmenistan doğalgazı, karşı tarafın anlaşma hükümlerine uymaması ve anlaşma
gereğince gazı sınırda teslim edememesi nedeniyle gerçekleşmemiştir. Bir
anlaşmanın, diğer tarafın yükümlerini yerine getirmemesi nedeniyle gerçekleşmemesi
durumunda anlaşmaya uymayan taraf, anlaşmanın gerçekleşmesini engelleyen
karşı taraf olur. Belirtilen nedenle, Türkmenistan gazının anlaşma hükümlerine
göre Türkiye’ye getirilmemesi değil, aksine, gelememesi söz konusudur.
Bu nedenle, Mavi Akım Projesinin gerçekleşmesinin sağlanması amacıyla,
Türkmenistan gazının getirilmesinin engellenmiş olduğu şeklindeki iddia,
siyasî amaçlıdır ve gayri ciddidir.
Tabiî, komisyon üyelerimiz, bütün bu projeleri incelediler. Sanırım,
gerek Dışişleri Bakanlığının görüşme tutanaklarını gerekse Enerji Bakanlığının
görüşme tutanaklarını da inceleme imkânı buldular. Peki, bu projeyi değerlendirirken,
acaba, niçin, burada, kürsüde, Meclisimizi eksik bilgilendirdiler? Niçin
Türkmenbaşı’nın -Türkmenistan tarafının- önfinans istediğini, önfinans
olmazsa, bu işin yapılmasının sağlanamayacağını, burada, niye belirtmediler?
Yine, bu, bir konsorsiyum tarafından gerçekleştirilecekti; gazın Türkiye’ye
getirilmesi konusunda, Türkiye’nin yüklendiği hiçbir vecibe söz konusu
değildi. Zaten, Türkiye, aldığı bütün doğalgazları sınırda teslim alır.
Biz, ne Rusya’dan ne İran’dan ne diğer hatlardan aldığımız doğalgazların
hiçbirini o ülkede almıyoruz, kendi sınırımızda teslim alıyoruz ve Türkmenistan’la
yaptığımız anlaşma da bunlara uygun bir anlaşmadır. Bu gaz, Türkiye sınırına
gelip de, Türkiye’nin almaması söz konusu değildir.
Bir başka önemli husus da şudur: Bu boru hattını inşa edecek, Hazar
Denizinden geçerek, Türkiye’ye gelecek bu boru hattını inşa edecek, daha
önceden görevlendirilmiş olan konsorsiyumun görevlendirilmesi, yanılmıyorsam,
2000 şubat veya mart ayında bitmiştir. Türkmen tarafı bu görevlendirmeyi
tekrar yapmamıştır. Bu şirket, bu görevlendirmeyi halen beklemektedir.
Yine, kısmen basına yansıdığı için, burada, ifade etmekte bir sakınca
duymuyorum. Türkmen tarafı, Türkiye’ye, bu doğalgazın verilmesi halinde,
komşuları İran ve Rusya’yla olacak olan birtakım siyasî gerginlikler noktasında
ABD’den bir siyasî garanti istemiş; ancak, kendisine, bu garantinin verilemeyeceği
de iletilmiştir. Açıkça ifade ediyorum, bu gazın Türkiye’ye gelememesi
konusunda, sınıra getirilememesi konusunda Türkiye’nin
hiçbir kusuru yoktur; hele hele “Mavi Akımın yapılmasını sağlamak bakımından
bu gaz engellendi” iddiası da tamamen hayalî bir iddiadır, gerçekdışı bir
iddiadır, hiçbir bilgiye, hiçbir belgeye, hiçbir delile dayanmayan bir
iddiadır.
Şimdi, yine, komisyon raporundaki BOTAŞ’la ilgili suçlamaları şöyle
bir incelersek, bu suçlama yapılmasındaki gayri ciddilikleri, dikkatsizlikleri;
yani, siz, bir insanı on yıl hapis cezasıyla suçluyorsunuz, “on yıllık
bir cezayla cezalandırılmanı istiyoruz” diyorsunuz; ama, bu cezanın önemliliği,
vahameti konusunda size yüklenilen titizliği göstermiyorsunuz. Böyle şey
olur mu?!
Birkaç örnek vermek istiyorum. Batı hattından alınan 6 milyar metreküplük
gaz bedelinin yüzde 70’inin mal karşılığı ödenmesi gerekirken, bunu yapmayarak
ülkeyi zarara uğrattığım iddia ediliyor. Halbuki, bu şart 24 Mart 1994’te
kaldırılmış ve ben, o tarihte Bakan değilim; yani, 1994’teki hükümetin
veya Bakanın yaptığı bir görev nedeniyle, siz, beni nasıl suçlarsınız?!
Yine, devam ediyorum. Turusgazdan, 1000 metreküpü 10-12 dolar daha pahalı
olan ilave 8 milyar metreküp gaz alarak ülkeyi zarara uğrattığım iddia
ediliyor. İşte, 10.12.1996 tarihinde dönemin BOTAŞ Genel Müdürü Sayın Mustafa
Murathan ile GAMA Yönetim Kurulu Başkanı Erol Üçer’in Gazprom Yönetim Kurulu
Başkanı Vyahirev ile imzalamış oldukları bir protokol söz konusu. Dönemin
Enerji Bakanı Sayın Recai Kutan’ın şahit olarak altında imzası var. Bu
protokolle alınacak her 1 metreküp gazın fiyatının 10-12 dolar daha pahalı
olacağı kabul ediliyor. Bu protokolü ben imzalamamışım, bu protokol benim
dönemimde imzalanmamış, benden çok önceki bir dönemde imzalanmış; siz,
beni bu protokolle ilgili nasıl suçlarsınız?!
Yine, devam ediyorum. Batı hattından alınan gazla ilgili olarak yapılan
fiyat revizyonlarında ülkeyi zarara uğrattığımdan bahsediliyor. Halbuki,
her iki revizyonun yapıldığı dönemde de ben Bakan değilim. Bu tip iddialara
muhatap yapılmam hakikaten çok gayri ciddî.
Şimdi, bir başka gayri ciddî olayı da yine değerlendireceğim, sanırım
siz de bunu merakla bekliyorsunuz: Ek mektupta tanık imzası koyma eylemimle
Türk Ceza Kanununun 205 inci maddesine aykırı davranmış olduğum iddiası
siyasî amaçlı, hasmane bir iddiadır. Benim iddia edildiği gibi hukuka aykırı
da bir fiilim söz konusu değildir. Dünyanın neresinde görülmüştür tanık
olarak atılan imzadan bir bakanın sorumlu tutulması; böyle bir ucubelik
olur mu?..
Batı hattından doğalgaz alımı, iki egemen devletin uluslararası hukuka
uygun bir biçimde yapmış oldukları hükümetlerarası bir ticarî anlaşmanın
konusudur. -Bu hukukî değerlendirmeleri yapmak zorunda hissediyorum kendimi;
sizleri de çok sıkmak istemiyorum- Bu nedenle, batı hattından doğalgaz
alımı, temelinde iki taraflı bir ticarî anlaşma olan özel, yasal bir mevzuata
bağlıdır. İddiada bulunanlar, siyasî amaçla bu özel mevzuatı görmezden
gelmiş olabilir; ancak, Komisyon, adlî, yargısal bir makamdır. Görevi gereğince,
resen bu özel mevzuatı bilmek, görmek, uygulamakla görevlidir. Kamusal
savunmayla bu özel mevzuat gösterilmiş olmasına karşın -yani, savunmalarımızda
biz anlattık bunları- Komisyon, kamusal savunmadaki bu açıklamayı da görmemeyi
becermiştir. Özel bir mevzuata bağlı uluslararası bir ticarî anlaşma bir
ihale değildir; oysa, kamusal bir ihale, devletin idaresinin, idareye bir
iş, hizmet, alım gibi bir iş yapılmasına ilişkin idarî bir işlemdir. Bu
nedenle, Türk Ceza Kanununun 205 iddiası tamamen gayri ciddîdir. İddia
konusu ek mektuba imza koyma eylemi, yetkili merciden verilen emrin yerine
getirilmesi icabından olarak, hukuka uygun bir fiildir. Ek mektup, mevzuatına
göre Bakanlar Kurulu adına temsilciler aracılığıyla düzenlenmiş, söz konusu
ticarî anlaşmanın uygulanmasına ilişkin bir alt hukuk işlemidir. Ek mektuptaki
imzam, Bakanlar Kurulu adına bir temsil imzasıdır. Yetkili merci olan Bakanlar
Kurulunun emrine uyarak, söz konusu başında bulunduğum heyetle Rusya Federasyonuna
gittim, tarafların imzaladığı ek mektupta Bakanlar Kurulunu temsilen aktin
yapıldığını gösteren törensel nitelikte bir tespit imzası koydum, fiilim
bundan ibarettir. Açıkçası, bu imzanın bu hukukî belgeden çıkarılması halinde
bu belge geçersiz hale gelmez. Yani, bu imzalanan belgeden, bu ek mektuptan
benim imzamı çıkarın, yok kabul edin, bu belge geçersiz hale gelmez, hukuken
yok hükmünde de olmaz, yürürlüğünü de engellemiş olmazsınız. Yani, benim
bu imzam, ona, bir hüküm, bir yürürlük vermez. Ayrıca, bu bakan imzası
nedeniyle, söz konusu hukukî belgeyle, BOTAŞ tarafına fazladan bir yükümlülük
gelmez. Bu belgede benim imzamın olması nedeniyle BOTAŞ fazladan bir yükümlülük
altına girmez, hukukî durumu katiyen ağırlaşmaz. Diğer taraftan, diğer
tarafın da herhangi bir şekilde lehine fazladan bir hak sağlamaz. Komisyon,
savunmamızın bu konudaki açıklamalarını görmezden gelmiş, özellikle keyfî
uygulamada bulunmak amacıyla, 244 sayılı Kanunu uygulama görevini yerine
getirmemiş, yetkili merci olan Bakanlar Kurulunun söz konusu kararının
gereğini yerine getirmiş olduğumu kasıtlı bir şekilde görmezden gelmiş,
bu fiilin Türk Ceza Kanunu 205’e aykırılık oluştuğunu iddia etmekten çekinmemiştir.
Bu temsil ve tespit imzasının önceki anlaşmadaki formülün değiştirilmesi
eylemiyle de bir ilgisi ve bağı yoktur. Öte yandan –burası çok önemli-
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 15.3.2004 tarih, 2003/66397 hazırlık nolu
işlemden kaldırma kararı, takipsizlik kararıyla, söz konusu 18.12.1998
tarihli ek mektubu imzalayan kamu görevlileri hakkında fiilî Türk Ceza
Kanununun 240 olarak nitelendirmiş ve takipsizlik kararı vermiştir. Bir
başka türlü ifade edersek, bu ek mektubun altında imzası bulunan görevli
genel müdür ve daire başkanıyla ilgili bu yasal uygulama yapılarak takipsizlik
kararı verilmiştir. Yolsuzlukları Araştırma Komisyonunun suç duyurusuyla
ilgili Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanının da savcılıkça soruşturma izni
istenmiştir; yani, bu konu araştırma komisyonunda da görüşülüyor, araştırma
komisyonu başkanlığımız bu side letter’la ilgili, imzası bulunan bürokratlarla
ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarda bulunuyor. Ankara Cumhuriyet
Başsavcılığı da, tabiî ki bu ihbarın değerlendirmesini yapabilmek, soruşturmayı
yerine getirebilmek bakımından mevcut Enerji Bakanlığına müracaat ediyor.
Enerji Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına Sayın Bakanımız bu işi incele
diye görev veriyorlar. Teftiş kurulu işi inceliyor; yaptığı inceleme sonucunda,
bu konuyla ilgili daha önce karar verildiği, verilen kararın yürürlükte
olduğuna, soruşturmaya gerek olmadığına karar veriyor.
Yine, bugünkü bakanımız, mevcut bakanımız Teftiş Kurulu Başkanlığının
bu soruşturmaya gerek olmadığına dair kararını onaylıyor. Onaylanan bu
karar, yine, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına soruşturmaya izin verilmeme
şeklinde gönderiliyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da, soruşturamaya
izin verilmemesi talebi aleyhine, yasal mevzuat içinde, Danıştay 2. Dairesine
itiraz etme hakkı varken, Bakanlığın gösterdiği gerekçeleri haklı ve yerinde
görüyor, Danıştay 2. Dairesine itiraz etmiyor, dosyayı genel müdür bakımından
kovuşturmaya yer olmadığı, daire başkanı bakımından da takipsizlik kararıyla
işlemden kaldırıyor ve bu karar kesinleşiyor.
Şimdi, düşünebiliyor musunuz, belgenin altında görevli ve yetkili olarak
imzası bulunan bürokratlar konusunda Ankara Cumhuriyet Savcılığının kesinleşmiş
bu kararıyla herhangi bir işlem yapılmazken ve biz, bu kesinleşmiş takipsizlik
ve kovuşturmaya yer olmaması kararını komisyon başkanlığına ibraz etmiş
olmamıza rağmen ve bu kararları teker teker komisyonda açıklamış olmamıza
rağmen, sayın komisyon bunların her birini yerinde olmayan gerekçelerle
veya bazısıyla ilgili hiçbir gerekçe göstermeden yok kabul ediyor ve benim
TCK 205’e göre bu altında tanık olarak imzam bulunan belge nedeniyle on
yıl hapsimi istiyor. Böyle bir şey olur mu? Böyle bir insafsızlık yapılır
mı?
Bir başka konu da, ikincil yakıta geçme talimatı vermem şeklinde yorumlanan
bir iş, bir eylem. Şimdi, izah ederek geliyorum başından beri, tekrar sizleri
yormak için ifade etmek istemiyorum. Türkiye’nin içinde bulunduğu enerji
darboğazı, Türkiye’nin enerjiyi bulmakta, üretmekte çektiği sıkıntıları,
ağır kış şartları, bir yanda barajlardaki su sıkıntımızı ve şu yaşadığımız
olayı bu kapsamda da değerlendirmenize sunmak istiyorum.
Bakan olarak, iddia edildiği gibi, ikincil yakıta geçme talimatı verme
şeklinde bir eylemim ve işlemim yoktur. 3 yap-işlet-devret firmasına yapılmış
olan ikincil yakıt parası ödemeleri, ilgili yönetmelik 12/b maddesi karşısında
mevzuatına uygun ödemelerdir. 18.7.2000 tarih 2000/1057 sayılı Bakanlar
Kurulu Kararı, Bakanlar Kurulunun alınan kararına göre, ekli Elektrik Enerjisi
Fonu Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğin yürürlüğe
konulması, Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının 21.6.2000 tarihli ve
12228 sayılı yazısı üzerine 4.12.1984 tarihli ve 3096 sayılı Kanunun ek
6 ncı maddesine göre, Bakanlar Kurulunca 18.7.2000 tarihinde kararlaştırılmıştır.
Elektrik Enerjisi Fonu Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik,
anılan yönetmeliğin 1 inci maddesine göre, 8.6.1995 tarihli 95/7003 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Elektrik Enerjisi Fonu Yönetmeliğinin
12 nci maddesinin (b) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Anılan yönetmeliğin 12 nci maddesinin (b) bendine göre, şirketlere yapılan
sözleşmeler gereği, mücbir sebep, sel, yangın, deprem, sıcak savaş halleri,
ikincil yakıtla çalışabilen doğalgaz santrallarına ikincil yakıta geçmeleri
için Bakanlıkça talimat verilmesi gibi, Bakanlığın proje değişikliği talebi
ve benzeri sebepler sonucu doğacak maliyet artışları için şirketlere yapılacak
ödemeler, anılan yönetmeliğin 2 nci maddesine göre, aynı yönetmeliğe aşağıda
geçici maddeyle eklenmiştir. Geçici Madde 1.- 12 nci maddenin (b) bendinde
yapılan değişiklik 1.1.2000 tarihinden itibaren ikincil yakıtla çalışabilen
doğalgaz santrallarının ikincil yakıt kullanımından kaynaklanan maliyet
artışlarını da kapsar şeklindedir.
Yukarıda belirtildiği üzere, Bakan olarak da, iddia konusu talimatın
varlığı ispat edilmelidir. Bu konudaki haklarımız saklı kalmak üzere, iddia
konusu ikincil yakıt ödemeleri, anılan değişiklik yönetmeliğinin geçici
1 inci maddesi gereğince de, değişiklik yönetmeliğinin kapsamında olan,
yani, mevzuatına uygun ödemelerdir. Mevzuatına uygun yapılan ödemeden hukukî
veya cezaî bir sorumluluk doğmaz. Elektrik Enerjisi Fonunun, iddia konusu
ödemelerin de arasında bulunduğu 2000 yılına ait ilişkin işlemleri, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Kamu İktisadî Teşebbüsleri Komisyonunda incelenmiş,
denetlenmiş ve 3346 sayılı Yasanın 7 nci maddesine göre mevzuatına uygun
bulunarak ibra edilmiştir.
Şimdi, komisyon, bütün bu geçerli, yürürlükte olan Bakanlar Kurulu kararlarını,
değişen ve geçerli yönetmelikleri ve neticede Türkiye Büyük Millet Meclisinin
bu dönemde yapmış olduğu ibrayı yok kabul etmektedir. Peki, yani, bu ibranın
yerine ne konulmaktadır? Türkiye Büyük Millet Meclisi iradesinin getirdiği
bu ibra işlemi komisyon iradesiyle ortadan mı kaldırılmaktadır? Daha fazla
değerlendirmek istemiyorum, takdirlerinize sunuyorum. 13.1.2004 tarih,
51 sayılı Birleşimde kabul edilmiştir; yani, geçtiğimiz yıl, yine bu dönemin
bir kabulüdür. KİT Komisyonunun ibra kararı, söz konusu iddiaları da hukuksal
dayanaktan yoksun kılar. Soruşturma komisyonu, mevzuat olan yönetmeliği,
3346 sayılı Kanunu yok sayması karşısında söylenecek çok şey var; ama,
elinsaf diyeceğim artık, başka bir şey diyemeyeceğim.
Bitecek gibi değil, bir başka konu da, soruşturma önergesiyle yap- işlet-devret...
Yap işlet ve işletme hakkı devri modeliyle yapılan projelerle ilgili soyut
ve kanıtsız iddialarda bulunulmuştur. Bu iddiaların gayri ciddiliğini,
söz konusu modellerle ilgili mevzuatın bizzat kendisi zaten ortaya koymaktadır.
Örneğin, bizzat yap-işlet-devret modelinin yasal düzenlemesi, hiçbir yorum
gerektirmeden, yapılan iddianın siyasî amaçlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Yap-işlet-devret ve işletme hakkı devri modeli, 3096 sayılı Türkiye Elektrik
Kurumu Dışındaki Kuruluşların Elektrik Üretimi, İletimi, Dağıtımı ve Ticaretiyle
Görevlendirilmesi Hakkında Kanunla düzenlenmiştir. 3096 sayılı Kanunun
“görevin verilmesi” başlıklı 3 üncü maddesine göre, elektrikle ilgili hizmet
vermek üzere kurulmuş olan sermaye şirketlerine Devlet Planlama Teşkilatının
görüşüne havi Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar
Kurulu, önceden yürütmekle belli edilmiş görevleri bölgelerinde elektrik
üretim, iletim ve dağıtım tesisinde kurulması, işletilmesi ve ticaretin
yaptırılmasına karar verebilir. Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı, Bakanlar
Kurulu kararıyla belirlenen çerçeve içerisinde ilgili görevli şirketlerle
sözleşme akdeder. Ancak, Anayasanın 155 inci maddesi ve Danıştay Kanunu
gereğince de sözleşmenin, imtiyaz sözleşmesi olması nedeniyle, bu sözleşme
taslağı Danıştay incelemesine bağlıdır. Danıştay, sözleşme taslağına uygun
görüş verirse, bakanlık şirket ve sözleşmeyi akdeder. Danıştayın uygun
görüşüyle birlikte tüm idarî işlemler hukukî niteliğini kazanır, bunlar
hakkında aksi iddiada bulunamaz; çünkü, bu iddiaların da bir değeri yoktur.
Gerçekten Danıştay 2 inci Dairesinin imtiyaz sözleşmeleriyle ilgili
bir kararı söz konusudur; onu sizlere arz etmeye çalışacağım.
“Bu karara göre, imtiyazın aynen kabul edilmesi, kamu yararına yönelik
ve hukuka uygun olduğunun tartışmasız hale geldiği ve dolayısıyla, imtiyaz
sözleşmesi safhasına yönelik iddiaların hukukî geçerliliğinin bulunmadığı,
kesinleşmiş yargı kararları hukukiliği sabit olan bir Bakanlar Kurulu kararı
öncesindeki idarî teknik nitelik taşıyan işlemler teklif değerlendirmesi
safhasıyla Danıştayın ilgili kurullarının incelemesinden geçirilmiş ve
tamamen yasal hale getirilmiş bir imtiyaz sözleşmesinden dolayı, adı geçenin
cezaî yönden sorumluluğun oluştuğu biçimde bir değerlendirme, teorik ve
uygulamalı ceza hukuku açısından kabul edilebilir bir değerlendirme niteliği
taşımamaktadır”diyor Danıştay.
Bakanlıkça gerçekleştirilmiş olan bu santral projeleri de yukarıda belirtilen
usul ve esaslara, yine ayrıca Danıştay 2 nci Dairesinin 2001’e 1158’e esas,
2001’e 2293 sayılı kararında belirtildiği gibi, fiilî devrin gerçekleşmiş
olmaması nedeniyle, mevcut bir kamu zararından da söz edilemeyeceği belirlenmiştir.
Ve yine Danıştayın bu kararında “Danıştay incelemesinden geçip, kabul edilen
bir imtiyaz sözleşmesinin kamu yararına yönelik ve hukuka uygun olduğunun
tartışmasız olması, TEAŞ Genel Müdürlüğü tarafından söz konusu yazılarda
belirtilen hususlar, sözleşmenin tarafı olan Enerji ve Tabiî Kaynaklar
Bakanlığınca mutlaka kabul edilip sözleşme değişikliği yoluyla yeniden
Danıştay incelemesinden geçirileceğine dair herhangi bir yasal düzenlemenin
ve zorunluluğunun bulunmaması; ayrıca, imtiyaz sözleşmesi sonrasında anılan
şirket ile TEAŞ Genel Müdürlüğü arasında enerji satış anlaşması ve devir
sözleşmesi imzalanmamış, bu yüzden fiilî devrin gerçekleşmemiş olması nedeniyle,
mevcut bir kamu zararının da söz konusu olamayacağı” belirtilmektedir.
Uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, bakan, mevzuatına uygun
olarak yapılmış olan işlemden dolayı sorumlu tutulamaz. Her şeyden önce,
Bakanlığım dönemindeki yap-işlet modeliyle ilgili uygulamalar 4 projeyle
sınırlıdır. 1993 yılından bugüne kadar yap-işlet-devret modeliyle 23 proje
yapılmıştır ve elektrik alımı sağlanmıştır. Benim dönemimde bu 23 projeden
4’ü gerçekleşmiştir. Bu 4 santral uygulaması dışında diğer santral uygulamalarıyla
ilgili yapılan iddiaların muhatabı benim olmam söz konusu değildir. Bu
4 santrala olan ihtiyacın belirlenmesi görevi, mutlak surette DPT’ye aittir,
Bakanlığa ait değildir. Bu nedenle, bu konuda bakana ve Bakanlığa karşı
hiçbir bakımdan böyle bir iddia ileri sürülemez.
Bakanlığım döneminde yapılmış 4 yap-işlet-devret santralının bu tip
santralların tamamına oranının onbinde 5,5 olması nedeniyle, iddia konusunu
sağlaması sayısal bakımdan da zaten mümkün gözükmemektedir.
Aksine, önerge sahiplerinin iddialarının mantığına bakılırsa, aslında
bu 2 hidrolik ve 2 rüzgâr santralının yapımını gerçekleştiren, işletmeye
alınmasını, faal ve tam kapasite çalışmasını sağlayan bana, yani, Bakan
Cumhur Ersümer’e teşekkür etmeleri gerekir; çünkü, hidrolik ve özellikle
rüzgâr santralları dışa bağımlılık değil, aksine, doğrudan ulusal enerji
kaynaklarının yaratılması ve üretime geçirilmesi demektir. Bu durum bile,
bu iddianın gayriciddîliğinin açık bir kanıtını oluşturmaktadır.
Bakanlığım döneminde, hiçbir dağıtım tesisinin işletme hakkı devri yapılmamıştır,
sadece bir tek üretim tesisinin işletme hakkı devri yapılmıştır. Kendimi,
bu konuyla ilgili Danıştayda açılan dava sonucunda verilen kararı da sizin
bilgilerinize sunmak zorunda hissediyorum.
Danıştay 10. Dairesinde açılan davaların anılan dairece reddedilmesi,
Daire kararlarının temyizinin incelenmesi sonucunda da Danıştay İdarî Dava
Daireleri Genel Kurulunca onanması dolayısıyla, kesinleşmiş yargı kararları
karşısında, tekliflerin değerlendirilmesi safhasına yönelik iddiaların
hukukî bir geçerliliğinin bulunmadığı, imtiyaz sözleşmesi taslağının, Danıştay
1. Dairesinin kararıyla uygun bulunulup, Danıştay İdarî İşler Genel Kurulunun
kararıyla aynen kabul edilmesiyle, kamu yararına yönelik ve hukuka uygun
olduğunun tartışmasız hale geldiği ve dolayısıyla, imtiyaz sözleşmesi safhasına
yönelik iddiaların hukukî geçerliliğinin bulunmadığı, kesinleşmiş yargı
kararlarıyla hukukîliği sabit olan bir Bakanlar Kurulu kararı öncesindeki
idarî nitelik taşıyan işlemlerin Danıştayın ilgili kurullarının incelemesinden
geçirilmiş ve tamamen yasal hale getirilmiş bir imtiyaz sözleşmesinden
dolayı, adıgeçenin cezaî yönden sorumluluğunun oluştuğu biçimindeki bir
değerlendirme mümkün değildir.
İmtiyaz sözleşmesinin imzalanmasından sonraki işlemlere yönelik olanların
ise, Danıştay incelemesinden geçip, kamu yararına yönelik ve hukuka uygun
olduğu tartışmasız hale gelen imtiyaz sözleşmesi hükümlerine dayalı biçimde
hazırlanıp, şirket ile TEAŞ Genel Müdürlüğü yetkilileri arasında imzalanan
uygulama anlaşmalarından -Elektrik Satış Anlaşması, Devir Sözleşmesi, Sigorta
Anlaşması, Fon Anlaşmasından- dolayı ceza sorumluluğunu gerektirecek bir
usulsüzlüğün olduğundan bahsedilmesi ve sanıkla irtibatlandırılmasında
hukukî uyarlılık bulunmamaktadır.
Bu Danıştay kararlarını, biz, savunmamızla birlikte, tıpatıp -yani,
bu olaylarla ilgili iddia üzerine verilen bu kararları- komisyona arz ettik.
Komisyonun, en azından, varit iddialar ile bizim ibraz etmiş olduğumuz
bu Danıştay kararları arasındaki bağlılığı, bağlantıyı çözüp, ona göre
bir karar üretmesi gerekirken, böyle bir kararı da görmezlikten gelmesini,
değerlendirmeye tabi tutmamasını anlamak mümkün değildir.
Yine, dağıtımlarla ilgili de komisyonun iddialarına örnek verdiği Ankara-Kırıkkale
işletme hakkı devriyle ilgili bir uygulama vardır. Tıpatıp bu işle ilgili;
yani, Ankara-Kırıkkale işiyle ilgili, muhatap diğer şirket tarafından Danıştaya
dava açılmıştır. Açılan bu dava, Danıştay tarafından değerlendirilmiştir.
Yapılan değerlendirme sonucunda, bugün, Soruşturma Komisyonu raporunda
bize suç diye atfedilmeye çalışılan hususların teker teker cevabı, Danıştay
10. Dairesinin bu kararında mevcuttur, açıkça belirtilmiştir; deniliyor
ki: “Öte yandan, ihaleye katılan firmaların tekliflerinin şartname hükümleri
çerçevesinde değerlendirileceği tartışmasız olup, şartnamenin 5 inci maddesi
hükmünde, A grubunda yer alan bölgelerden ikisi için aynı firmanın teklif
vermesi ve ikisinin de uygun teklif olduğu ve en yüksek puanı aldığının
belirlenmesi halinde söz konusu firmaya tercih hakkı tanınacağı, tercih
edilenin dışındaki diğer teklifin ise geçersiz sayılacağı açıklanmış, 29
uncu görev bölgesinde en uygun teklifi veren Doğan Şirketler Grubu Holding
A.Ş.’nin 13 üncü görev bölgesi için uygun teklif veren oluşumun bünyesinde
yer almasına engel bir hüküm bulunmamakta; ancak, tekliflerin değerlendirme
aşamasında, şartnamenin 5 inci maddesinde belirtildiği üzere, söz konusu
firmanın tercih hakkını kullanması istenilerek, 13 üncü görev bölgesine
yönelik oluşumun bünyesinden çıkartılmasında ve söz konusu oluşumun, teklifinde
değişiklik yapılması koşuluyla, en uygun teklif veren firma olarak belirlenmesinde,
şartnamenin 5 inci maddesine aykırılık görülmemiştir” tarzında kararıyla,
bizim yaptığımız işlemi, Danıştay, tasdik etmektedir.
Şimdi, komisyonun, hâlâ, kalkıp, bu Danıştay kararına rağmen, bu işlem
nedeniyle bizim hakkımızda suçlamada bulunmasının izahını yapabilmek mümkün
değildir.
Diğer yandan, haydi, komisyon, Danıştay kararlarına itibar etmedi diyelim,
Danıştay kararlarının uygulanmasını görmedi diyelim ama, Aktaş ile ilgili
bir suçlama getirmektedir. Aktaş ile ilgili yargılanan müsteşarımız Yurdakul
Yiğitgüden ile ilgili Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesinin bir beraat kararı
söz konusudur; yani, bu beraat kararını da görmemezlikten gelip, kalkıp,
dönemin bakanıyla ilgili, yine, herhalde 205 istemişinizdir, 10 yıl hapis
cezası istemenin hiçbir hukukî gerekçesi olamaz. Tabiî, iddialar devam
ediyor. Ben de konuşmama devam etmek zorunda hissediyorum kendimi.
MUSTAFA BAŞ (İstanbul) – İsterseniz 15 dakika çay molası verelim.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Vallahi siz bilirsiniz.
NURİ ÇİLİNGİR (Manisa) – Komisyona gelmezsiniz, burada sabaha
kadar konuşursunuz!..
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Öyle tabiî, o yasa gereği,
sizin izninize bağlı değil. O yasanın bana verdiği bir hak. Sayın üyem,
sizin izninizle değil, çok affedersiniz.
BAŞKAN – Sayın Ersümer, siz, Genel Kurula hitap edin.
HALUK İPEK (Ankara) – Mal karşılığı yapılan anlaşmayla doğalgaz
alımı paraya nasıl çevrildi?
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Sayın üyem, biraz önce söyledim.
1994 yılında yapılmış ve onu yapan da ben değilim. Ben, 1994 yılında RTÜK
üyesi idim. Lütfen dinleseydiniz de, beni bu sözleri tekrar etme zahmetinden
kurtarsaydınız.
NURİ ÇİLİNGİR (Manisa) – Komisyona gelseydiniz, burada sabaha
kadar konuşmazdınız.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Tabiî... Tabiî... Sebebini
izah ettim. Neyse... Sayın Başkanım, karşılıklı konuşmak istemiyorum.
BAŞKAN – Sayın Ersümer, siz buyurun.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Herhalde benim bu savunmalarından
komisyon üyeleri fazla rahatsız oldular.
Bu keşif artışı ile ilgili...
NURİ ÇİLİNGİR (Manisa) – Savunmanızı yazılı verecektiniz, bu
hakkı kötüye kullanıyorsunuz.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Gayet tabiî yazılı verecektim
de, yazılı verin diye soru yöneltmediniz...
BAŞKAN – Lütfen karşılıklı konuşmayalım.
Siz, buyurun Genel Kurula hitap ediniz.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Sayın Başkanım, laf atılıyor.
Şu laf atmayı engelleyin o zaman... Ben burada savunma yapma çabası içindeyim.
Savunma hakkının kutsal olduğunu herkes kabul ediyor; yani, Meclisin, yasaların
bana verdiği bir hakkı elimden alamazsınız. Aynı şeyi komisyonda yaptınız..
NURİ ÇİLİNGİR (Manisa) – Siz, komisyonda sorulara cevap vermediniz...
BAŞKAN – Sayın Çilingir lütfen...
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Aynı şeyi komisyonda yaptınız
sayın üyem.
NURİ ÇİLİNGİR (Manisa) – Siz, sorulan sorulara cevap vermediniz,
yazılı verseydiniz o zaman.
MİRAÇ AKDOĞAN (Malatya) – Böyle şey olur mu Sayın Başkan?
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Olur... Olur... Bu komisyonun
yaptıkları burada böyle olduktan sonra, burada da böyle yapılır.
FERİDUN FİKRET BALOĞLU (Antalya) – Sayın Bakan, siz de komisyona
saygısızlık yapıyorsunuz.
BAŞKAN – Sayın Ersümer, siz Genel Kurula hitap edin.
MUSTAFA CUMHUR ERSÜMER (Devamla) – Keşif artışlarıyla ilgili
değerlendirmelerde de bulunmak istiyorum. Keşif artışı, zincirleme bir
idarî işlemdir. Zincirleme idarî işlemde, müvekkil bakanın; yani, benim,
bağlı kuruluşu olan DSİ’nin idarî işlemlerine vesayet makamı sıfatıyla
yaptığımız iş, olur vermektir. Bu konuda, bakanın, işlemin ilzam ettiği
alt işlemlere, imza veya parafıyla tekemmül ettiren, görev ve yetkileri
itibariyle ihtisas erbabı sayı |