|
TMMOB ŞEHİR PLANCILARI
ODASI
GÖLCÜK DEPREMİ
RAPORU
DEPREM SONRASI
BÜYÜK YIKIMIN TARİHSEL SÜREÇ; POLİTİKALAR VE ÜST ÖLÇEKLİ PLANLAMA AÇISINDAN
DEĞERLENDİRİLMESİ
Depremler genellikle
gerçekleşmesi beklenen, yerleri ve büyüklükleri bir ölçüde önceden kestirilebilen
ve yapı ölçeğinde önlem alınabilecek doğa olaylarındandır. Bu nedenle afet
olarak düşünülmemelidir. Depremi afet haline dönüştüren, can ve mal
kayıplarına yol açan ise insanların yapmış olduğu yanlış uygulamalar ve
tedbirsizliklerdir. Bölgedeki temel Jeolojik ve Jeofizik verilerin uzun
yıllardır biliniyor olmasına rağmen alınmayan tedbirler felaketin nedenidir.
Kentlerin yer
seçimi kararlarının tamamen üst plan kararları ve ülkesel politikalar
ile belirlenmesi gerekirken, kararlar rantın ve karın maksimize edilmesi
amacına yönelik olarak rantı yönlendirenler tarafından verilmektedir. Kentsel
ranttan
en çok oranda yararlanma amaçlı kentsel yerleşme kararları ile sadece yatırımcının
karını temel ölçüt alan sanayi yer seçim kararları, ne fay hattı
ne deprem riski ne sel baskını ne de tarım toprağı dinlememektedir. Doğu
Marmara Bölgesi bu ilişkinin en yoğun yaşandığı, en bariz örneği oluşturmaktadır.
Cumhuriyet’in
ilk yıllarında Ankara örneği ile bir ölçüde başarılı olunan, amaca uygun
yeni bir kent oluşturulmasının bir başka örneği geçen 75 yıl içinde tekrarlanamamıştır.
Geçen yıllar ve özellikle son 50 yılda ortaya çıkan gelişmeler, ülkede
planlamanın önemini giderek yitirdiği ve sadece sermayenin tercihleri ve
çıkarları doğrultusunda yerleşme, yoğunlaşma, yığılma süreci yaşandığı
göstermektedir. Oysa, İstanbul ve Doğu Marmara Bölgesi’nde geçmişte ve
bugün yaşanan ve gelecekte de yaşanacak bu tür sorunların (felaketlerin)
temelinde plansızlık yatmaktadır. Tarihimizdeki doğru örnekler görmezden
gelinip, yanlışlıklar sürekli tekrarlanılıp, düzeltmek için ciddi ve esaslı
hiçbir çaba da bulunulmuyor.
Üst ölçekli plan
kararlarının üretilmesi ise yine Cumhuriyetin ilk yıllarında başlamış bu
kapsamda 1924 yılında demiryolu programı, 1934’de sanayi sektörünün gelişmesini
amaçlayan 16 fabrikanın kuruluş programı ve 1938'de liman, enerji ve maden
işletmelerine önem veren plan örnek olarak sayılabilir. Bu son iki
program ile ülke yüzeyinde doğudaki kalkınmamış yörelere önem veren bir
yerleşme politikası güdülmüş ve bu arada bir çok fabrikalar gerçekleşmiş,
Sümerbank ve Etibank gibi kamu kuruluşlarının oluşumu sağlanmıştır.
Gerçek anlamda
bölge planı üretme çabalarına 1960’lı yıllarda başlanmış ve Deprem bölgesinin
de içinde yer aldığı Marmara Bölgesi Projesi 1960 yılı Eylül ayında İstanbul
belediyesinde kurulan bir büroda başlanmıştır.
Marmara bölgesi
Doğu, Batı ve Güneybatı Marmara olarak üç bölüme ayrılmış ve ilk olarak
Doğu Marmara Bölgesi çalışmasına başlanmıştır. Proje kapsamına İstanbul,
Kocaeli, Sakarya, Bursa ve daha sonra Bilecik alınmıştır.
1963 yılında
tamamlanıp Doğu Marmara Bölgesi Ön Raporu adı ile basılan çalışmanın
getirdiği öneriler ilgili bakanlığın ve devlet planlama teşkilatının olumsuz
tutumları nedeniyle, sonuç verici bir düzeye kavuşturulamamıştır.
Doğu Marmara
alt bölgesi planı 1967’de, yeni verilere göre Bursa’yı ve Bilecik’i de
kapsamına alarak revize edildi. Rapor aynı ilgisizlikle karşılanmış bu
kez raporun basımı bile gerçekleştirilmemiştir.
Zaman zaman değişik
bölgelere ilişkin ortaya çıkan akılcı çalışma örnekleri ve uzmanların yoğun
emekleri değerlendirilmemiş, hatta dönemin yöneticileri tarafından baltalanmıştır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlayan üst ölçekli planlama çabalarının
yerini parçacı planlama ve plansızlık almıştır. Günümüze gelindiğinde
deprem, sel ve benzeri doğa olaylarından sonra ortaya çıkan felaketler
tamamen yöneticilerin planlamaya karşı tavırlarının bir sonucudur.
1962 yılında
kurulan DPT Müsteşarlığında bulunan “Bölge Planlama Dairesi”nin amacı kalkınma
planlarının bölge planlarıyla desteklenmesiydi. 1960’lı yıllarda, bugünkü
İstanbul-İzmit-
Sapanca Metropoliten Bölgesi’nde yığılan sanayinin bölgede ve bölge
dışında dağıtılması amaçlanmıştı.
Siyasiler tarafından
bölge planlama ‘bölgecilik/ayrımcılık’ olarak algılandı ve Bölge Planlama
Dairesi kapatıldı. 1970’li yıllardan itibaren, özel sektör yatırımlarının
nerelerde olacağı konusunda hemen hiçbir kural getirilmezken, büyük kamu
yatırımları konusunda da partisi içinde güçlü milletvekillerinin kulisleri
etkili oldu.
1980’li yıllardan
itibaren de, büyükşehir belediyelerinin oluşumu ve yeni imar yasası ile
birlikte, bölge planlama kavramı hepten unutulup, ‘yarışan kentler’ gibi
yeni bakış açıları yaygınlık kazandı. Ekonominin ihracata ve yabancı sermayeye
yönelik hale getirilmiş olmasıyla da paralel olarak, ‘güçlü belediyeler’
doğrudan uluslararası piyasalarla ilişki kurdu ve kendi kentine yatırım
çekmeye başladı. Dolayısıyla, teorik olarak bölge planlama faaliyeti olan
sermaye yatırımlarının bölgeler bazındaki dağılımı, belediyeler arasındaki
bir ‘reklam/tanıtım’ faaliyeti haline dönüştü. 1996 yılında İstanbul’da
yapılan Habitat II ‘İnsan Yerleşimleri’ Konferansının resmi dokümanlarında
da bu ‘yarışan kentler’ yaklaşımı planlama kavramının karşıtı küreselleşme
tezlerinin bir uzantısı olarak kayıt altına alındı.
Cumhuriyet’in
ilk yıllarında kalkınma ve düzenli gelişme amaçlı bir plan ve programla
oluşturulan ‘Sanayi Yeri Seçimi’ kararlarının yerini, son kırk
yılda sermayenin istediği yerde istediğini yapmasına olanak sağlayan ‘rant
ilişkileri’ almıştır.
Devlet eliyle
yapılan parçacı planlama çalışmalarının hiçbir üst ölçekli dayanağının
olmaması nedeniyle çoğu durumda plan bütünlüğü aranmaksızın her kent ve
kasabada (bazılarında birden fazla) Organize Sanayi Bölgeleri kurulmaya
başlanmıştır. Bu ve benzeri örnekler ise, ‘her kentte her şey olabilir’,
‘her yerde her şey yapılabilir’ gibi bir ulusal plansızlık politikasının
hakimiyetini kurmuştur.
Kentlerimizin
tarihleri, doğal özellikleri ve farklılık gösteren tüm karakterleri gözardı
edilerek, bütün kentlerin geliştirilmesi adı altında (sınırsız büyümesi
ve genişlemesi) hedeflenmiş, her yerleşim için sanayi alanlarının plansız
ve programsız biçimde oluşturulması yolu seçilmiştir. Kentler ve onların
tarihi, doğal, turistik ve kültürel bütün özellikleri, varlıkları bu kontrolsüz
büyüme ve rant baskısı altında yok edilmiştir.
Türkiye’nin sanayileşme
politikası, ‘ne pahasına olursa olsun sanayileşme’ şeklinde özetlenebilir.
Ve bunun pahası da depremde ölen ve kaybolan 30.000’i aşkın yurttaşımız,
50.000’i aşkın yaralı, on binlerce sakat, on binlerce yetim, öksüz, acılı
anne baba, ve yüz binlerce evsiz ve işsiz. Ve gerçek anlamda kestirilemeyen
milyarlarca
dolarlık bir bedel...
Devlet, yerli
ve yabancı sanayi yatırımları için son 30 yıldır hemen hiçbir kural getirmedi.
Bunların yer seçiminde Devletin teknik, ekonomik, sosyal ve şehircilik
öncelikleri aranmadı. Buna örnek olarak, Doğu ve İç Anadolu’da ‘kalkınmada
öncelikli yöreler’ ilan edildiği halde, birinci sınıf tarım arazileri
ve ülkenin en verimli ovaları sanayi yatırımlarına mekan oldu. Bugün
ülkenin farklı bölgelerinde olması gerektiği halde İstanbul-İzmit-Sapanca
metropoliten alanında Sakarya Ovası’nda, Bursa Ovası’nda, İzmir Kemalpaşa
Ovası’nda yer seçmiş, yoğunlaşmış sanayiler vardır. Bunların yeniden
yer seçimi için de herhangi bir politika, planlama çalışması hiçbir şekilde
gündeme gelmemektedir. Tamamı 1. Derece deprem bölgesi olan bu alanlarda
sanayi tesisi sayısı hızla artmaktadır.
Kentleşme konusunda
politikasızlık
politikası da diyebileceğimiz bir yaklaşım egemendir. Kentler aşırı
nüfus yığılması sorunu ile karşı karşıyadırlar. Sınırsız bir büyümeyi,
yığılmayı önleyecek hiçbir ulusal politika ve plan geliştirilmemiştir.
Aksine bunu kolaylaştırıcı ve teşvik edici yatırım ve politikalar sürdürülmüştür.
Bu nüfus baskısı altındaki kentlerin büyümesi ve planlanması konusunda
da hiçbir ulusal yöntem, yaklaşım ve plan geliştirilmemiş, sınırsız bir
şekilde her yere ve her yöne yayılmaya seyirci kalınmış, hatta teşvik edilmiştir.
Bunun sonucu
da bir yağlekesi gibi ve ulaşım aksları boyunca sanayi alanları
ile birlikte kontrolsüzce büyüyen kentsel dokular oluşmuştur. Depremle
oluşan can ve mal kaybının, hasarın bu denli büyük olmasında bu temel sorun,
bu politika yatmaktadır. Aslında suçlu yani, deprem denen doğa hareketini
felakete dönüştüren suçlu ve suçlular bellidir. Bu politikalarda bir değişiklik
olduğuna, olacağına ilişkin herhangi bir işaret olmadığına göre; yeni felaketlerin
kapıda beklediğini, hiç bir ders çıkarılmadığını söylemek yanlış olmaz.
DEPREM
BÖLGESİNİN YERLEŞİM KARARLARI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Birinci sınıf
sulu tarım alanlarında hiçbir yapılaşma olamayacağına dair yönetmelikler
kamuoyu ve uluslararası hukuk baskısı sonucu devlet eliyle hazırlanırken
yine bu yönetmeliğe aykırı düzenlemeler ve yapılaşmalar devlet eliyle yapılagelmiş
ve desteklenmiştir. Yargının müdahalesinden çekinilen durumlarda yönetmelikler
sulandırılmış ve değişikliğe uğratılmıştır. Bunun sonunda gelinen noktada
oluşan baskılar, uluslararası sermayenin önünü açma bahanesiyle Tahkim
yasasının hazırlanması ve TBMM’den geçmesini sağlamıştır.
Deprem bölgesi
içinde kalan ve sanayi, konut yerleşmeleri için ‘planlanan’, yerleşime
açılan (Sakarya Ovası, Bursa Ovası, Yalova vb.) 1. sınıf tarım alanları
bu yasa ve yönetmeliklerin gerek ilgili Bakanlıklar, Valilikler ve Belediyeler
tarafından yok sayılmasının sonsuz ve sınırsız örnekleriyle doludur.
Deprem bölgesinde
en çok yıkımın yaşandığı bölgeler ikinci konut alanları oldu. Bu
bölgelerdeki yapılaşmaların temelini oluşturan “ikinci konut” kavramının
yasaya, yönetmeliklere girmesini sağlayan ve her yerde her şekilde yapılabilmesinin
yolunu açan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, bu yanlış gelişmelerin ve sonuçların
da sorumlusudur.
Kentlerin gereksinimleri
olan alanların dışında, tüm sahil boyunca körfez çevresinde kesintisiz
yığılma dokusunu ortaya çıkaran bu yanlış yapılaşmaların engellenmesi görevini
yerine getirmeyen ve bölgeye ilişkin Çevre Düzeni Planlarını yapmayan,
yapılmış olanı yenilemeyen, eski planın uygulamasını sağlamayan ve yağmaya
kolaylık sağlayacak biçimde yürürlükten kaldıran Bayındırlık ve İskan
Bakanlığı görevini ihmal ve yetkisini kötüye kullanma suçunu da işlemiştir.
Yıllardır üst
ölçekli planlama çalışmalarının önünün açılması ve planlamanın bilimsel
temelde ele alınması, konuyla ilgili tüm uzmanların ve örgütlerin talebiyken,
bu taleplere, hiçbir planlama çalışmasında yer almayan uygulamalar ve lokal
müdahalelerle yanıt veren hükümetler, Körfez Köprülü Geçişi ile Otoyollar
konusunda yine benzeri şekilde davranmıştır. Deprem olmasa belki de yapımına
başlanmış olacak olan Körfez Geçişinin de şehircilik ve yer bilimleri açısından
hiçbir bilimsel ve teknik araştırma ve etüd çalışması yapılmadan bir çok
veriyi göz ardı ederek inşaat aşamasına geldiği ortaya çıkmıştır.
Harekete geçme
olasılığından ve deprem beklentisinden yıllardır söz edilen bir bölgede
böyle önemli bir yapım kararının, ortaya çıkaracağı sorunlar ve bölgeye
getireceği yeni yükler hesaba katılmadan, tamamen politikacılar tarafından
veriliyor olması, benzer bir çok karar gibi üzerinde düşünülmesini gerektirmektedir.
Alınması gerektiği
halde bugüne kadar alınmayan veya yanlış alındığı için felaketlere yol
açan, nüfus yığılmalarının da nedeni olan kararlar, sanki yerel yönetimler
tarafından geciktirilmiş ve yanlış alınmış gibi, deprem sonrasında yapılan
ilk müdahale, söz konusu yerel yönetimlerin var olan yetkilerinin de
merkezi yönetime alınması olmuştur.
Ortaya çıkan
durumda asıl suç, yerel yönetimlerin aldığı yanlış kararlar değildir. Buralarda
işlenen suçlar ikinci dereceden etkiliyken, asıl suç gerekli düzenlemeleri
zamanında yapmayan ve elindeki yetkileri yanlış ve yerel yönetimlere kötü
örnek olacak biçimde kullanan, merkezi yönetimlerindir. Deprem sonrasında
alınması
gereken bir yetki söz konusu ise Bayındırlık ve İskan Bakanlığının
yetkileri bu konuda ilk sırada gelmektedir.
Yer seçimi
kararlarının bilimsel araştırmalar ve yerbilimi açısından etüt çalışmalarından
çok, arazi mülkiyeti ve diğer etmenlerin etkisi altında veriliyor
olması nedeniyle kentler yapılaşmaya hiç uygun olmayan zeminler üzerinde,
tarım alanlarında, ormanlık alanlarda, kıyı alanlarında gelişmelerini sürdürmektedirler.
Kent makroformlarını biçimlendiren kararları bilim değil rant vermektedir.
3194 sayılı İmar
Kanununda, Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca yapılması ve onanması hüküm
altına alınan 1/25000 ölçekli çevre düzeni planları DPT’nin yapması gereken
bölge planlarının alt ölçeğidir. Planlama kademesi içinde bölge planları
yapılmayınca, Bayındırlık ve İskan Bakanlığının yapıp onadığı çevre
düzeni planları da, devletin yatırım ve çevre politikalarını yansıtmaktan
öte, yatırımcının talepleri tarafından biçimlendirilmiştir. Bunun sonucunda,
kıyılarımızın içinde bulunduğu aşırı yapılaşma ve İstanbul-İzmit-Sapanca
metropoliten alanında da hiçbir kritere dayanmadan yer seçen sanayi tesisleri
gibi kötü örnekler ortaya çıkmıştır.
Kamunun ve özel
sektörün bütün yer seçim kararları (üniversiteler, fabrikalar vb. büyük
arazi gerektiren yatırımları) kullanımı ve toprak kabiliyeti ne olursa
olsun kamu mülkiyetindeki (hazine arazileri, meralar, ormanlar ve tarım
alanları gibi) araziler seçilerek verilmekte, hiç bir bilimsel
ölçüt kullanılmamakta ve kentleşme sorunları, doğal çevrenin korunması
gibi kavramlar gözardı edilmektedir.
Bu yaklaşım,
depremden hiçbir ders çıkarılmadığının bir göstergesi olarak şu anda bütün
geçici
yerleşim yerleri ve kalıcı yerleşim alanlarının yer seçiminde de etkindir.
Neredeyse tüm yer seçimleri aynı mantıkla yapılmaktadır. Doğru ve yerinde
tek bir yer seçim kararı görmek neredeyse mümkün değildir.
Sanayi yer seçiminin
yatırımcı öncelikleri tarafından fiilen belirlendiği ülkemizde, devletin
konut alanında da ihtiyaca yönelik bir politika geliştirdiğini söyleme
imkanı yok. Bu alanda da, 1970’li yıllardan itibaren ‘yap-sat’ denilen
küçük/orta inşaat yapımcılığı egemen oldu. 1980’li yıllardan itibaren
de, ekonominin içinde bulunduğu bunalımdan çıkış reçetesi olarak ve istihdam
yaratma amacı için toplu konut uygulamalarına hız verildi. Bu dönemden
itibaren büyük inşaat firmaları sektörde yatırım yapmaya başladı. Nitekim,
ülke ekonomisi içinde inşaat sektörü bu yıllarda % 40 oranında bir ağırlık
tuttu.
Toplu konut uygulamalarında
asıl amaç ‘ucuz konut’ üretmek ve toplumun orta-alt gelir gruplarına konut
edindirmek olmalıydı. Oysa, ucuz toplu konut kredileri yalnızca 1984 ve
1985 yıllarında dağıtıldı. Ekonominin canlanması hedefi sağlanmış olmalı
ki, bu uygulamadan hemen vazgeçildi.
Bu yıllardan
itibaren Toplu Konut Fonundan faydalanan kooperatif ve belediyelerin ürettiği
konutların orta-alt gelir gruplarına yönelik olması ihtimali kalmadı. Amacı,
yine bu kesimlere konut üretmek olan Emlak Bankası da orta-üst gelir gruplarını
hedefledi, lüks konutlar üretti. Sonuçta, orta-alt gelir gruplarını
kavrayan bir konut politikasının ve uygulamasının olmaması, bu kesimleri
kendi sorunlarını kendilerinin çözmesine yöneltti.
Ortaya çıkan
manzara, İstanbul-İzmit-Sapanca gibi dünya ölçeğinde bir metropoliten bölgede,
devasa sanayi komplekslerinin yanı başında türeyen derme çatma konut
bölgeleri oldu. Bu konutlar, (devletin hiçbir destekleyici politikası olmadığı
için) piyasa koşullarında ucuz ve çok katlı konutun nasıl olabileceğine
örnek teşkil ettiler.
Planlama açısından
alınabilecek temel önlemlerden biri, şehir planlamanın evrensel normlarına
aykırı olarak İmar Kanunu ve Yönetmeliklerinde bulunan ‘mevzii plan’ uygulamasının
terk edilmesidir. Sözde ‘mevzii imar planları’ parsel bazında yapılmaktadır
ve plan bütünlüğünü ve disiplinini bozmaktadır. Yalova’daki pekçok kooperatif
konut alanının bu şekilde ‘planlandığı’ bilinmektedir.
Yalnızca konut
alanları değil, dışsal etkileri olan sanayi alanlarının da büyük çoğunluğu
parsel bazında ‘mevzii’ plan kararlarıyla yer seçmiştir.
Plan adı altında,
yasal çerçeveye uydurulmuş birçok bilimdışı uygulama vardır. Geri ve bilimdışı
‘İmar Yasası’ içindeki bazı sınırlayıcı önlemler dahi pratikte hiçe sayılmış,
yasadışı
uygulamalara açıkça göz yumulmuştur. Bayındırlık İskan Bakanlığı ve
İller Bankası arşivi bu türden binlerce örnekle doludur.
Kent planlama
bilimi ile ilgisi olmayan “imarcılık” zihniyeti ile sadece arazi ve
arsa sahiplerinin beklentileri doğrultusunda kentler şekillendirilmiş,
doğal varlıklar ve tarım alanları hızla yapılaşmaya açılmıştır.
Planlar, kentsel
arsa rantlarının yağmasından başka amaç taşımayan yüzlerce, binlerce yasadışı
değişiklikle ve yoğunluk (kat) artışlarıyla ve de ‘mevzi plan’larla bozulmuştur.
Plan yapma
ve değiştirme yetkisi, yönetmeliği düzenleyen Bayındırlık ve İskan
Bakanlığı’nın çıkarcı ve faydacı yaklaşımıyla, bilgisiz, eğitimsiz ve
diplomasız kişilere de verilmiş, bakanlık bürokratlarının emeklilik
sonrası geçim garantisi olarak düşünülmüştür.
Yapılan binlerce
plan değişikliği de yasal olarak gerekli olan yetkili (imar planı yapımı
yeterlik belgeli) bir plancı imzası bulunmadığı halde belediye meclisi
kararları ile yürürlüğe girmiştir. İçişleri Bakanlığı ve Bayındırlık Bakanlığı
yasadışı
plan değişikliklerine göz yummuştur.
HATALAR ZİNCİRİ
:
Bölgedeki yapılaşmalar,
yoğunlaşmalar ve nüfus yığılmaları ile deprem sonrası ortaya çıkan felaket,
bir suç zincirinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
Suç zincirinin
ilk halkası; yasama yetkisini elinde bulunduran ancak gerekli yasal düzenlemeleri
yapmayan ya da baskı guruplarının istekleri doğrultusunda düzenlemelere
imza atan TBMM’de görev yapan Vekiller.
İkinci halkayı
yapılan yanlış düzenlemeleri, kamuoyunda yarattığı tepkilere rağmen onaylayarak
geçerliliğini sağlayan Cumhurbaşkanları oluşturmaktadır.
Zincirin üçüncü
halkası; eline geçirdiği hükümet etme yetkisini kentlerin, doğanın ve yaşayanların
aleyhine kullanan politikacıları göstermektedir.
Dördüncü halka;
bazen sanayici bazen turizmci ve bazen emlakçi kimliğiyle gördüğümüz sermaye
ve güç odakları’nı temsil etmektedir.
Daha sonraki
halkalar ise sırasıyla; Sahip olduğu yetkileri yerinde ve zamanında, kentler
ve kamudan yana kullanmayan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ve Yetki
paylaşımı (pay kapma yarışı) derdine düşen ilgili diğer bakanlıklar,
Bakanlıklarda
ve ilgili kurumlarda görev yaptıkları makamları, mesleklerinden önde tutan
Bürokratlar
ve Teknokratlar,
Kendilerine verilen
yetkiyi, anlamaya, kavramaya çalışmadan popülist amaçlarla kullanma meraklısı
olan Yerel Yöneticiler,
Alınmış yanlış
kararlara, uygun ya da aykırı yapımını üstlendikleri yapıları daha fazla
kar amacıyla depreme karşı dayanıksız üretmeyi yetenek sayan müteahhitler
ve yap-sat sistemi,
Ve zincirin son
halkası, Eğitim fukarası üniversitelerin ürünleri olarak sayıları her geçen
gün artan bilgisiz, bilinçsiz ve mesleki etikten bihaber teknik elemanlar
(Plancılar, Mühendisler, Mimarlar) dır.
UNUTULAN
BÖLGE PLANLAMA :
İşlevsel olarak,
şehir planlama biliminin evrensel kriterlerine göre, İstanbul’dan başlayıp
Sapanca’ya kadar olan bölge tek bir metropoliten bölge olduğu halde, yerel
yönetim mevzuatı bu gerçeği görmezden gelmektedir. Bu bölgede, birbirini
doğrudan etkileyen işyeri, konut, ulaşım, altyapı kararları onlarca farklı
belediye yönetimi tarafından bağımsız olarak alınmakta ve uygulanmaktadır.
3030 Sayılı Büyükşehir
Belediyelerinin Yönetimi Hakkında Kanun ve 1580 Sayılı Belediyeler Kanunu,
bilimsel doğrulara göre değil, günlük parti politikalarına göre işletilmiştir.
Sonuçta, bir belediyenin sınırları içinde yer alan sanayi tesisinin yarattığı
konut gereksinimi başka bir belediyenin sorumluluk alanında karşılanabilmektedir.
Metropoliten bölge ölçeğinde bütüncül bir planlama çalışması yapılamamıştır.
Böyle bir sorumsuz ve parçalı bir belediye yönetimleri yapısının işlerlik
kazandığı bir ortamda, bu çapta bir metropoliten bölgenin gelişme kararlarını
birkaç bin nüfuslu bir belde belediyesi bile verebilmiştir.
TEŞHİSTE
VE TEDAVİDE HATA :
17 Ağustos depreminden
sonra kamuoyunca yerleşik kentleşme ve planlama tarzı sorgulanmaya başlandı.
Bu ileri bir gelişmedir.
Ancak, depremden
bir süre önce Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca ODTÜ Deprem Araştırma Mühendisliği
Merkezine hazırlattırılan “afet imar planlaması” ile ilgili mevzuat ve
kurumsal yapı önerilerinin yeniden TBMM gündemine getirilmesi yanlıştır.
Bunun sebebi ise Türkiye’de şehir planlama pratiğinin zaten parçalı olmasıdır.
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, belediyeler, valilikler, Kültür Bakanlığı,
Orman Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, GAP İdaresi, Toplu Konut İdaresi gibi
kurumlar tarafından, birbirinden bağımsız olarak 25 ayrı kurumca planlama
kararları üretilmektedirler. Yeni bir imar planlama türü geliştirmek
yerine, yapılması gereken, imar planlarının muhtemel afetler karşısında
duyarlı olmasını sağlamak olmalıdır. Bunun mevzuat olarak altyapısı
mevcuttur. 7269 Sayılı Afetler Kanununda yapılacak kısmi değişiklik/ilaveler
ve çıkarılacak yönetmelik, imar planlarında muhtemel afet etkilerinin en
aza indirilmesi için gerekli önlemlerin alınmasına yeterli olacaktır.
Zaten depremden
sonra yapılan hasar tespitlerinde de görülmüştür ki, eksiklik mevzuattan
kaynaklanmamaktadır. Örneğin, Bayındırlık ve İskan Bakanlığının 1998
yılında çıkarabildiği Deprem Yönetmeliği, uygulanması halinde, benzer depremlerde
yapı bazında daha az hasar olması için yeterlidir.
DENETİM
:
İnşaat aşamasında
yapıların teknik denetimi zorunluluktur. Bugünkü TUS (Teknik Uygulama Sorumluluğu)
uygulamasının yeterli olmadığı ve doğru işlemediği bilinmektedir. Ancak,
alternatif olarak getirilmek istenen “yapı sigorta sistemi” de amacına
ulaşamayacaktır.
Her şeyden önce,
‘denetim’
görevinin kamu kurumları tarafından yapılması Anayasal bir zorunluluktur.
Kamu, bu sorumluluktan kaçmamalıdır. Bunun için kamu yönetiminde ciddi
bir reform yapmak gerektiği açıktır.
Merkezi ve yerel
yönetimler kamusal anlamda yapı denetimini yapacak teknik personel açısından
güçlendirilmediği ve teknik elemanların siyasi ve bürokratik baskılardan
korunmasını sağlayacak önlemler alınmadıkça, denetim sürecinin iyileştirilemeyeceğinin
bilinmesi gerekir.
Özel kesim tarafından
projelendirilen ve yapılan yapıların denetlenmesi gereği, özel kesimin
kar ve haksız menfeat sağlama güdüsüyle bilimsel, teknik ve yasal kurallara
uymadığı kanaatinden yola çıkılarak ortaya konulmakta ve her nasılsa da
denetim denen sürecin de yine bir özel kesim örgütlenmesiyle aşılacağı
düşünülmektedir. Bu çelişkili “çözümün” Türkiye için bir çözüm olamayacağı
görülmelidir.
Buna ek olarak,
sigorta
sisteminin zorunlu olarak sektör üzerinde denetim işlevini yerine getirmeyebileceği,
trafik sigorta sisteminden bilinmektedir. Kaldı ki, burada söz konusu olan
afettir. Doğal afetlere karşı yurttaşlarını korumak devletin görevidir.
“Parası olan kendini korusun” yaklaşımı, Anayasada karşılığı olan sosyal
devlet ilkesiyle de uyuşmamaktadır.
Doğal olayların
felakete dönüşmesinde yasa, yönetmelik, kural ve denetimci eksikliğinin
payı minimumdur. Sorun yasaların olmamasından değil uygulanmamasından
kaynaklanmaktadır. Yeni yasa çıkarmak, cezaları artırmak gibi daha
önce denenmiş (örneğin; Trafik Yasası) yöntemlere acelecilik içersinde
yönelmenin anlamsızlığı ortadadır. Bu türden 10-15 yılda bir mevzuatı aceleyle
yenileme çabaları, asıl sorunun ortaya çıkması ve tartışılmasının önlenmesinden
başka bir işe yaramayacaktır.
KIYILAR VE
ÇEVRE :
17 Ağustos Depremi,
Türkiye’de Kıyı Kanunu’nun da işletilmediğini, sulandırıldığını göstermiştir.
Gölcük, İzmit ve Yalova yasaya aykırı kıyı yapılaşmasına maruz kalmıştır.
Kıyıların doldurulması suretiyle elde edilen alanlarda yasaya göre yapılabilecek
yapı türleri bellidir. Söz konusu kentlerde ise, yasada karşılığı olmayan
yapılar, ‘kıyı kenar çizgisi’nin yasaya ve doğal yapıya aykırı biçimde
belirlenmesiyle kıyı alanlarında yapılmıştır.
Kıyılar ve çevre
konusundaki özensizlik ve yasadışılık hala sürmektedir. Bütün uyarılara
hatta artık yapılmayacak yollu sözlere rağmen enkazların kıyılara dökülmesi
ve kıyı doldurma çabaları ısrarla sürdürülmekte, gelecekteki yeni felaketlere
davetiye çıkarılmaktadır.
Gölcük’ten Yalova’ya
kadar uzanan hatta deprem sonrası heyelan başlangıcı denebilecek
ciddiye alınması gereken toprak hareketleri oluşmuştur. Geçici yerleşmeler
ve kalıcı yeni yerleşme alanları yer seçiminde bu afet riski gözardı edilmiştir.
Tehlike bu tür geçici ve yeni yerleşmelerin ötesinde var olan yerleşmeler
(köyler) için de büyük bir risk faktörüdür. Bu çıplak gözle izlenebilen
önemli heyelan riskine rağmen Değirmendere’de bir vadi bölgenin enkazının
boşaltıldığı büyük bir merkeze dönüştürülmüştür. Hiçbir araştırma yapılmadan
sürdürülen bu enkaz yığma, ‘yükleme’ çalışması gelecekteki büyük bir tehlikenin
habercisidir.
TESBİTLERDEKİ
YANLIŞLIKLAR, HATALI YER SEÇİMLERİ :
Deprem sonrasında
afetzedelerin geçici/kalıcı iskanına yönelik çalışmalar şehir planlama
disiplini içinde yapılmamaktadır. Bunun doğurduğu sorunlar yeni ortaya
çıkmaya başlamıştır.
Sorun halkaları,
hasar
tespitlerinin sağlıklı yapılamamasından başlamıştır. Yine, bu tespitlerle
bağlantılı mülkiyet tespitleri de sonuçlandırılmadan, bakan düzeyinde birbirinden
farklı konut ihtiyacı rakamları açıklanmıştır. Bu rakamlar, 40.000’den
88.000’e kadar değişmektedir.
Net ihtiyaçlar
ortaya çıkmadan, siyasi otorite tarafından geçici iskan kararı alınmış,
alelacele
ihaleler yapılmıştır. Afet bölgesi genelinde ve yerleşmeler özelinde
geçici
ve kalıcı iskan için yer seçimi etüdleri de yeterince sağlıklı verilere
göre yapılamadığından, prefabrik konutlar için ‘kağıt üstünde’ uygun
görülen yerlerin şahıs arazisi olduğu anlaşılmıştır. Seçilen Hazineye ait
arazilerin de başka amaçlarla kurumlara tahsis edilmiş olması daha sonra
ortaya çıkabilecek bir risk olarak durmaktadır. Özetle, afet bölgesinin
mülkiyet yapısının ortaya çıkarılmadığı ve uygulamaya başlamak için acele
edildiği anlaşılmıştır.
Hükümet yetkilileri
ve Bakanlık uzmanları, çabuk ve hızlı olmak ile acelecilik arasındaki
ayrımın ayırdında olmadıklarından birbiri ardısıra yanlış kararlar
üretmekte, yapılan yanlışlıkları yenileri izlemektedir.
Yaşanan en yakın
afetin deprem olması, geçici/kalıcı iskan için yapılan yer seçimlerinin
zemin kriterine göre (Gerçi bu husus sadece lafta kalmış, jeolojik etüdlere
dikkat edilmeden yer seçim kararları verilmiş heyelan ve taşkın alanlarında
birçok geçici ve kesin iskan için yer seçimi de yapılmıştır.)
yapılmak istenmesine yol açmıştır. Örneğin, yaşanan afet sel olsaydı, bu
anlayışla sadece su taşkın alanlarının dikkate alındığı görülecekti.
ÇADIRLI
YAŞAM ALANLARI (ÇADIRKENTLER) :
‘Yeniden iskan’
çalışmalarında nasıl bir bakış açısının egemen olduğunu anlamak için deprem
sonrası çadırlı yaşam alanları’na, ‘çadırkent`lere bakmak yeterlidir.
Adı ‘kent’ olan bu ‘çadır yığınları’, hiçbir gündelik yaşam gereği dikkate
alınmaksızın, boş bulunan yerlere çadırların istiflenmesi suretiyle yerleştirilmiştir.
Buralarda yaşayanların, kentsel yaşama eklemlenmesi konusunda mekansal
ve sosyal önlemler alınmamıştır. Bu ‘çadırkent’lerin mezarlıklardan
tek farkı, içindekilerin biyolojik olarak canlı olmalarıdır. Bunun
dışında, bu ‘kentlerdeki’ çadırların dizilişiyle mezarlıktaki mezarların
dizilişi aynı prensibe göre yapılmıştır.
Deprem üzerinden
aylar geçmiş olmasına rağmen hala birçok çadır kentte yeterli temel
altyapı yoktur. İnsanlar sağlıksız koşullarda ve sosyal, psikolojik
sorunlarıyla başbaşa yaşamaktadırlar. Bir kaç göstermelik “örnek” çadırkent
dışında yaşam koşulları son derece yetersizdir. Çadırkentler uzun süre
vatandaş yardım ve destekleriyle oluşmuş ve ayakta kalabilmiştir. Devlet
yardımları ve olanaklarının çadırkentlere ulaştırılmasında çekimser kalınmış,
çadırkentleri yaklaşan kışa hazırlama çabasına soğuk bakılmış, prefabrik
geçici yerleşimden başkasıyla ilgilenmeyen Hükümet, depremden 45 gün
sonra kışlık çadır bulma ve çadırkentler oluşturulması çabasına girişmiştir.
Garip bir şekilde de çadırkentler kurma görevini de Sanayi Bakanlığı gibi
konuyla “yakından ilgili” bir Bakanlığa vermiştir.
PREFABRİK,
GEÇİCİ YERLEŞİMLER :
Gerçek ihtiyaç
ve talep konusunda ciddi ve tutarlı bir çalışma yapılmaksızın hayali bir
rakam tesbiti ile başlatılan bu çalışma, salt bir ihale sorunu olarak
algılanmış, herşeyin öncesinde ihale yapılarak, sonraya bırakılan yerseçimi
ve planlama çalışmalarını zora sokmuştur. Hükümet o anda acil yardımların
yöneltilmesi gereken ve altyapısının yapılması gereken çadırkentleri ihmal
ederek ikinci aşamada ve gerçek ihtiyacın belirlenmesinden sonra girişilmesi
gereken bu çabayı herşeyin önüne almıştır. Yapılacak prefabrik konut sayısı
ile çadırkentlerde yaşayan aile sayısı karşılaştırıldığında hizmet götürülmesi
gereken önemli bir kesimin ihmal edilmiş olduğu açıkça görülebilecektir.
Bayındırlık ve
İskan Bakanlığı tarafından Yerseçim çalışmaları özensiz yapılmış, yerel
yönetimler devre dışı bırakıldığı ve yerinde inceleme yapılmadığı için
bir çok hatalı yerseçim kararı verilmiş, ve İller Bankası tarafından
da yine gerekli inceleme ve araştırmalar yapılmadan bu yerler için “planlama”
çalışmaları yapılmıştır. Doğal olarak hatalar birbirini kovalamış defalarca
yeniden yer tesbitleri ve “planlar” yapılmıştır. Halen jeolojik açıdan
sakıncalı, tabansuyu yüksek, taşkın tehlikesi olan, heyelan tehdidi altında
olan bir çok prefabrik yerleşim alanında yapım çalışmaları sürmektedir.
Yapılmakta olan
prefabrik yerleşimler birer yaşam alanı olarak tasarlanmadığından ve planlar
yapılırken tek ölçütün ihale edilmiş sayıya uygun baraka sığdırmak olması
nedeniyle pek çok alanda sosyal donatı alanları (tuvalet, banyo, çamaşırhane,
bulaşıkhane, oyun alanı ve diğer ortak kullanım alanları) için yeterli
yer ayrılmamıştır. Bu konuda bir standart oluşturulmamış, rasgele ve acele
yerleşimler oluşturulmuştur.
Prefabrik yerleşimlerde
yer seçimi için tek ölçüt hazine arazisi ya da kamusal mülkiyette arsalar
bulmak olmuş, bu durumda da yerleşime açılması yasalarla yasaklanmış
meralar, orman alanları kullanılmış, bu alanlar tekrar geri kazanılmayacak
ölçüde tahrip edilmiştir. Ayrıca varolan imar planlarında yeşil alan, okul
alanı vb. amaçlar için ayrılmış alanlar da amaç dışı kullanıma açılmıştır.
YENİDEN İSKAN
VE KONUT SORUNU :
Deprem sonrasında
yaşamını kaybedenlerin gerçek sayısının bilinememesi gibi gerçekçi bir
kesin konut talebi de saptanamamıştır. Bölgede var olan yapılaşmaların
bir kısmının ikinci konut niteliğinde olması, konut sahiplerinden bir bölümünün
göç etmiş olmaları veya göç edecek olmaları nedeniyle hak sahiplerinin
sayısı tam olarak belirlenememiştir.
Konut talebinin
belirlenmesinde hak sahipliğinin esas alınıyor olması nedeniyle, kiracı
konumunda olan ve deprem sonrasında evsiz kalanlar hiç hesaplamaya katılmamıştır.
Evsiz
ve üstelik işsiz kalmış olan binlerce insan için getirilen geçerli bir
çözüm önerisi yoktur.
Konut sorununun
çözümünde tek model olarak yeni yerleşimler kurmak seçilmiştir. Yeni yerleşim
alanlarının seçiminde zemin ve mülkiyet yapısı dışında hiçbir ölçüt dikkate
alınmadan çalışmalar yapılmaktadır. Depremi yaşayan kentlerde planlanmış,
henüz yapılaşmamış alanlar ile yıkıma uğramış alanlarda zemin açısından
sakıncalı olmayan kullanılabilir alanların belirlemesi yapılmamıştır.
Yeni iskana açılması
düşünülen ve yer seçimleri yapılan gerek geçici ve gerekse kalıcı iskan
alanlarının çalışma alanları ve kentsel servis alanları ile olan ilişkisi
ile ortaya çıkacak sorunlar dikkate alınmamıştır.
YAPILMASI
GEREKENLER, ÖNERİLERİMİZ:
-
5 yıllık kalkınma
planları kağıt üzerinde kalan kararlar olmaktan çıkarılmalı fiziki
planlarla desteklenmelidir. Bugüne kadar büyük bir vurdumduymazlıkla
ihmal edilen ‘Ülkesel Fiziki Planlama’ ve ‘Bölge Planlama’ çalışmalarına
zaman geçirmeden başlanılmalı, kentsel gelişmelerin üst ölçekli plana bağlı
olarak gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır.
-
İşlevsel olarak
bir bütünlük arzeden yerleşim alanları ve bölgeleri metropoliten bölge
olarak planlanmalı, bölge içindeki konut alanı çalışma alanı ilişkileri
ile ulaşım ve altyapı kararları birlikte ele alınarak düzenlenmelidir.
Bu kapsamda yönetsel sınırlara bağlı olarak sürdürülen planlama anlayışı
ile buna bağlı yetki düzenlemelerinden en kısa sürede vazgeçilmelidir.
-
Sayıları her geçen
gün artan, teknik ve ekonomik açıdan güçsüz, dışsal her türlü baskıya
açık ama yetkisi sonsuz, yeni belediyeler kurulmasına son verilmelidir.
-
“Her tür zeminde
yapı yapılabilir” türünden ülke gerçeklerini göz ardı eden anlayış terk
edilmelidir. Planlamaya yön gösterecek nitelikte ve içerikte Jeolojik
etüd çalışmaları ve zemin etüdleri yapılmalı ve yer seçim kararlarında
bu
etüdlere mutlak uyum sağlanmalıdır.
-
Kent planlama bilimine
aykırı ve tamamen rant amaçlı, talan politikalarının aracı haline getirilen
‘imarcılık’
zihniyetinden vazgeçilmelidir. Gerçek ve çağdaş anlamıyla planlama
kararlarını plancıların verdiği kamu yararına, özerk çalışma yapacak planlama
yapısının kurgulanması gereklidir. Karar verme konumundaki tüm teknik
kadrolar politik ve ekonomik baskılardan kurtarılmalıdır.
-
Kentlerin yer seçimine
ilişkin kararlarını, bilimsel veriler ve etüdlere dayalı olarak yalnızca
konunun eğitimini almış ‘Şehir Plancıları’nın vermesi sağlanmalıdır. Şehir
Planlama meslek alanı ve yetkileri, Kamu kurumlarında dosya inceleme
ve düzenleme ile geçen memuriyet yıllarının sonrasında verilen ikramiye
konumundan çıkarılmalıdır.
-
Tüm yurt çapında
mevzii imar planı kavramı ve buna göre yapılaşmalar terkedilmelidir. Planlamalar
kent bütününe yönelik yapılmalı, yeni gelişme/yatırım talepleri, bu bütüncül
plan üzerinde, birden fazla gerekçeye dayanarak yapılabilecek revizyonlarla
karşılanma ya da reddedilme yoluna gidilmelidir. Planlar, fiili durumların
kağıt üstüne işlenmesi şeklinde değil, kentleşme eylemine yol gösterici
içerikte yapılmalıdır.
-
Sanayi yer seçimi
kararları sermaye sahibinin seçimine bağlı olmaktan çıkarılmalı, ülke
çapında kalkınma ve düzenli gelişme amaçlı programlara dayalı sanayi alanları
planlaması gerçekleştirilmelidir.
-
Ülkemizin tüm kıyılarının
işgali ve yok edilmesi anlamına gelen, deprem sonrasında da büyük can kayıplarının
yaşanmasına neden olan ‘ikinci konut’, ‘yazlık konut’ yapılaşmaları durdurulmalıdır.
Bu tür yapılaşma talepleri engellenmeli, ikinci konut kavramı gerek
yasa, yönetmelik ve gerekse var olan her ölçekteki plandan çıkartılmalıdır.
-
Yerel yönetimlerin;
yetkileri artırılmalı, teknik eleman eksiklikleri kısa sürede giderilmeli,
planlamaların ve yapılaşmaların denetimleri kamu adına, kamu eliyle yapılmalıdır.
Planlama ve uygulamada ‘Kamu Yararı’ ve ‘Meslek Etiği’ ilkeleri esas alınmalıdır.
-
Deprem sonrasında
bir felaketin ortaya çıkmasında sorumluluk sahibi olan kurumların eski
alışkanlıkları ile sürdürdükleri çalışmalar sonucunda yer seçimleri yapılan
gerek
geçici ve gerekse kalıcı iskan alanlarının yer seçimleri bilimsel verilerin
tümü değerlendirilerek yeniden değerlendirilmelidir. Acele ile yapılan
yer seçimlerinin yeni felaketlere neden olabileceği düşünülerek, çok geç
olmadan gerekli önlemler alınmalıdır.
-
Deprem bölgesinde
ve ülkenin tüm kıyılarında yasa dışı deniz dolgularına son verilmelidir.
Hiçbir
zemin etüdü yapılmadan enkaz yığılması yapılan, heyelan riskli alanlarda
yeni bir felaket yaşanmadan yapılan dolgular durdurulmalıdır.
-
Deprem bölgesinde
evi yıkılan halka yapılması düşünülen konutlar için yer seçimi yapılan
alanlar salt konut alanları olarak değil, ‘Kentsel Yaşam Alanları’, ‘Kent
Parçaları’ olarak düzenlenmelidir. Bu tür alanlarda nüfusun tüm kentsel
aktiviteler ile birlikte yeniden iskanında, zemin kriterinin yanısıra,
ulaşım, altyapı, çevre ve diğer planlama eşikleri de hesaba katılmalıdır.
Yıkıma uğrayan kentlerin yeniden imarı ile kentlerin yeniden yaşanılır
hale getirilmesine yönelik alternatif proje çalışmalarına öncelik verilmelidir.
-
Depremde yaşadıkları
konutlar yıkılan ya da hasar gören bölge halkının çadırlardaki yaşam sürelerinin
uzayacağı açıktır. Bu nedenle bu alanlarda yaşayan halkın gereksinimleri
zamanında ve sürekli karşılanmalıdır. Çadırda yaşayanların kışı geçirebilmelerini
sağlayacak düzenlemeler hızla sonuçlandırılmalıdır.
TMMOB
Şehir Plancıları Odası Yönetim Kurulu tarafından hazırlanan bu rapor, 27
Ekim 1999 tarihinde kamuoyunun ve ilgili makamların bilgisine ve TBMM Deprem
Araştırma Komisyonu'na sunulmuştur.
BU SAYFA, TMMOB
ŞEHİR PLANCILARI ODASI GENEL SEKRETERİ SAYIN V.SENİHİ KİTAPÇI'NIN
KATKILARIYLA HAZIRLANMIŞTIR.
(6 Kasım 1999)
  |