Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
BELGENET
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
İlgili Sayfalar
BANKALAR KANUNU

Bankalar TBMM'de tartışıldı...

TBMM Genel Kurulu'nda, bankalar ve bankacılık sektörü konusunda, Fazilet Partisi (FP) ve Doğru Yol Partisi (DYP) milletvekillerince verilen genel görüşme açılmasına ilişkin önergelerin ön görüşmeleri 7 Kasım 2000 tarihinde yapıldı. Genel görüşme açılması Genel Kurul'da reddedildi. 

Devlet Bakanı Recep Önal, yaptığı konuşmada, bankacılık sektöründeki sorunların 1993 yılında çıkarılan KHK ile başladığını kaydederek, "Bankacılık sistemini temelden bozan bu yasal düzenlemeler, bazı bankaların batmasına zemin hazırlamıştır. Bunu yapan DYP-SHP hükümetleri, yani bugünkü CHP hükümetleridir" dedi.

Görüşmelere ilişkin TBMM Genel Kurulu tutanağı şöyle: (7 Kasım 2000 - 12. Birleşim)

BAŞKAN - Şimdi, Genel Kurulun 9.6.2000 tarihli 108 inci Birleşiminde okunan ve bu kısmın 114 üncü sırasında yer alan, İstanbul Milletvekili Ali Coşkun ve 31 arkadaşının, bankalar ve bankacılık sektörü konusunda Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 102 ve 103 üncü maddeleri uyarınca bir genel görüşme açılmasına ilişkin önergesinin öngörüşmesine başlıyoruz.
       Sayın milletvekilleri, 1.11.2000 tarihli 10 uncu Birleşimde okunan ve gündemin 136 ncı sırasında yer alan, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekilleri Sakarya Milletvekili Sayın Nevzat Ercan, Aydın Milletvekili Ali Rıza Gönül ve İçel Milletvekili Turhan Güven ve 21 arkadaşının önergesi de şimdi görüşeceğimiz genel görüşme önergesiyle aynı mahiyettedir; bu nedenle, her iki önergenin birlikte görüşülmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... 
       Sayın Başkanlar, iki önergenin birleştirilmesi hususunu oyluyorum; kabul edenler diyorum... Kabul etmeyenler....
       YASİN HATİBOĞLU (Çorum)- Diğer önerge kimin Sayın Başkan?
       BAŞKAN- Doğru Yol Partisinin efendim; okudum.
       ŞEREF MALKOÇ (Trabzon)- Sayın Başkan, diğer önerge kimin bu anlaşılmadı...
       BAŞKAN- Aynı mahiyette olduğu için birleştireceğiz; bunu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
       Muhterem milletvekilleri, İstanbul Milletvekilleri Celal Adan ile İzmir Milletvekili Ufuk Söylemez, Başkanlığımıza verdikleri önergelerle, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekilleri Sakarya Milletvekili Nevzat Ercan, Aydın Milletvekili Ali Rıza Gönül ve İçel Milletvekili Turhan Güven ile 21 arkadaşının genel görüşme önergesine katıldıklarını bildirmişlerdir.
       Bilgilerinize sunulur.
       Hükümet?.. Buyurun.
       İçtüzüğümüze göre, genel görüşme açılıp açılmaması hususunda, sırasıyla, hükümete, siyasî parti gruplarına ve önergedeki birinci imza sahibine veya onun göstereceği bir diğer imza sahibine söz verilecek.
       Konuşma süreleri, hükümet ve gruplar için 20’şer dakika, önerge sahipleri için 10 dakikadır efendim.
       Şimdi, söz alan sayın üyelerin isimlerini okuyorum: Fazilet Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Ali Coşkun.
       Önerge sahibi, Bursa Milletvekili Sayın Altan Karapaşaoğlu.
       Hükümet konuşacak mı efendim?
       DEVLET BAKANI RECEP ÖNAL (Bursa) – Evet.
       BAŞKAN – O zaman, önceliği hükümete vereceğiz.
       İlk söz, hükümet adına Devlet Bakanımız Sayın Recep Önal’ın; buyurun efendim. (DSP sıralarından alkışlar)
       DEVLET BAKANI RECEP ÖNAL (Bursa) – Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; Fazilet Partisi İstanbul Milletvekili Sayın Ali Coşkun ve 31 arkadaşı tarafından verilen, bankacılık alanında alınmış önlemlerin gözden geçirilmesi ile yeni önlemlerin ve politikaların belirlenmesi amacıyla, genel görüşme açılması konusundaki önergenin gündeme alınıp alınmamasının görüşülmesi nedeniyle, hükümetim adına söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi şahsım ve 57 nci cumhuriyet Hükümeti adına en içten saygılarımla selamlıyorum.
       Bankacılık sistemimizin bugün geldiği noktaya hangi yollardan ve hangi nedenlerle ulaştığı konusunda, Yüce Meclisimize ve kamuoyuna gerekli bilgiyi sunarak, açıklama fırsatı verdiği için, önerge sahiplerine huzurunuzda teşekkür ediyorum.
       Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; konuşmamın hemen başında belirtmek isterim ki, hükümetimiz döneminde banka sistemimizle ilgili olarak yapılan işlemler, tümüyle yasalara ve diğer ilgili mevzuata uygun olarak, büyük bir duyarlılık, ciddiyet ve özenle gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla, hükümetimizin bu konuda veremeyeceği herhangi bir hesap bulunmamaktadır. Hükümetimiz işbaşına geldiğinde, bankacılık sektöründeki sorunları önünde bulmuştur; ancak, bunun sorumlusu, kesinlikle bizim hükümetimiz de değildir. 
       Sorun, 1990’lı yılların başına kadar dayanmaktadır. Bankacılık sektöründe bozulmalar, 1993 yılında çıkarılan 512 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle başlamıştır. 3182 sayılı Bankalar Yasası, o günün koşullarına göre, bankalarla ilgili yeterli hükümleri içerdiği halde, 512 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle bu Yasada önemli değişiklikler yapılmıştır; ancak, bu değişikliklerin çoğu, olumlu değil olumsuz yönde olmuştur. 
       Yasaya aykırı karar ve işlemlerin bankanın iflasına veya yasanın 64 üncü maddesi kapsamına alınmasına neden olanların kişisel sorumlulukları kaldırılmıştır. 
       Offshore bankacılığı, Bankalar Yasasının çeşitli hükümleri dışına çıkarılmıştır. 
       Bankaların açacakları veya nakledecekleri her şube için ilgili bakanlıktan izin alma zorunluluğu kaldırılmış ve bir takvim yılı içerisinde, ancak, 10’un üzerinde şube açılması durumunda Hazine Müsteşarlığından izin alınması hükme bağlanmıştır. 
       Bankalar Yasası hükümlerine aykırı hareket edenlerin işlerine derhal son verilmesi zorunluluğu kaldırılarak, bu kişilerin sadece imza yetkilerinin kaldırılması yükümlülüğü getirilmiştir. 
       Bir bankanın sermayesinin yüzde 5 ve daha fazlasına sahip olan ortaklarına ve bunlarla dolaylı kredi kapsamına giren gerçek ve tüzelkişilere vereceği kredilerin, toplam kredilerin yüzde 5’ini aşamaması sınırlandırılması kaldırılmıştır. 
       Bankanın kuruluşu için gerekli olan 100 ortağın bulunma zorunluluğu kaldırılarak, anonim şirketlerin kurulması için gerekli olan 5 ortak şartı yeterli görülmüştür. Böylelikle, aile şirketlerinin banka satın almaları mümkün hale getirilmiştir. 
       Bankacılık sistemini temelden bozan bu yasal düzenlemeler, bazı bankaların batmasına zemin hazırlamıştır. Bunu yapan DYP ve SHP hükümetleridir; yani, bugünkü CHP hükümetidir. Bakınız, imzalardan birkaçını söyleyeceğim: 512 sayılı KHK; Prof. Dr. Sayın Tansu Çiller Başbakan, Erdal İnönü Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı. 538 sayılı KHK; Başbakan Prof. Dr. Tansu Çiller ve Başbakan yardımcısı Murat Karayalçın. 
       1994 yılında TYT Bank, Impexbank, Marmarabank batmıştır. Böylece binlerce mevduat sahibi mağdur edildiği gibi, kamuya ait milyonlarca dolar da bu bankalarla birlikte batmıştır. Daha sonra, sistemin böylesine çökmesine neden olan mevduata yüzde yüz devlet güvencesi getirilmiştir. 
       Bilindiği gibi, 55 inci Cumhuriyet Hükümeti bir azınlık hükümetiydi. Bu nedenle, büyük önem verilmesine ve gerekli hazırlığın yapılmasına rağmen, bankalarla ilgili tasarı yasalaştırılamamıştır. 56 ncı Cumhuriyet Hükümeti kurulurken, Başbakanımız Sayın Bülent Ecevit, Türkiye Büyük Millet Meclisinden tek yasanın çıkarılmasını istemiştir, o da bankalar kanunudur. Sayın Başbakan, Hükümet Programının görüşülmesi sırasında, 15 Ocak 1999 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada aynen şunları söylemiştir: “Hükümet Programında da vurguladığım gibi, Yüce Meclisten, süratle bir bankalar kanunu çıkarmasını istiyorum. Bu yasa tasarısı zaten Meclisin gündemindedir. Bir an önce, bu konuda, giderilebilecek olan anlaşmazlıkların giderilmesini ve bütçe görüşmelerinin hemen ardından bankalar yasasının görüşülüp çıkarılmasını Yüce Meclisten ve Yüce Meclisin değerli üyelerinden rica ediyorum, diliyorum.” (DSP sıralarından alkışlar)
       28 Mayıs 1999 tarihinde göreve başlayan 57 nci Cumhuriyet Hükümeti ise, güvenoyu almayı dahi beklemeden, 3 Haziran 1999 tarihinde, bankalar yasa tasarısının görüşülmesi istemini İçtüzük uyarınca Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmiştir. Tasarı, hükümetin kuruluşunun üçüncü haftasında, 18 Haziran 1999 tarihinde Meclisimizde kabul edilerek yasalaşmıştır. 4389 sayılı bu Yasa, 23 Haziran 1999 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bankalar Yasasının çıkarılmasıyla, bu alanda yıllardır yaşanan boşluk doldurulmuş ve çok önemli düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. 
       Daha önceki, 3182 sayılı Yasayla, bankaların yüzde 10 hissesinden fazlasına sahip ortaklar için getirilen önlemler, 538 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle, yüzde 5 hissesinden fazlasına sahip ortaklara indirilmiştir. Bu oranlar, yeni yasayla kaldırılmıştır. Böylece, bir bankanın yönetim ve denetimini doğrudan, yani, gerçek veya tüzel bir kişi olarak ya da dolaylı olarak tek başına veya birlikte elinde bulunduran ortakların sorumluluğu öngörülmüştür. Bu yolla, eski yasaya göre, çok daha ileri bir hüküm getirilmiştir. 
       Yeni yasayla öngörülen en önemli değişikliklerden biri de, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun kurulmasıdır. Böylece, bankacılık sektörü, her türlü düzenleme ve denetleme yetkisine sahip, tam bağımsız bir üst otoriteye kavuşmuştur. Yasayla, hükümet, bankalar üzerindeki yetkilerini bağımsız kuruma bırakmıştır. Aslında, bunun çok daha önce yapılması gerekmekteydi.
       Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hiç kuşku yok ki, böyle bir düzenleme, 1990’lı yılların başında yapılmış olsaydı, 1994 yılında yaşanan büyük finansal kriz de olmazdı. Bankacılık sektöründe bugünlere uzanan sorunlar da yaşanmazdı. Yeni yasayla, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun yönetimi ve temsili, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kuruluna verilmiştir. 
       Bankalar Yasasından sonra, hükümetin ikinci ayında, 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleri ile Mücadele Yasası çıkarılmıştır. Bu yasa olmasaydı, bugün bankaların içini boşaltanların, adalet önünde hesap vermeleri tam olarak sağlanamayacaktı. Daha sonra, Aralık 1999’da, 4491 sayılı Yasayla Bankalar Yasasında yeni değişiklikler yapılarak, kişisel sorumluluk ilkesi getirilmiştir. 
       Ayrıca, banka kaynaklarını istismar eden ya da bankasının malî yapısını düzeltme gücü bulunmayan ortakların bankayla ortaklık bağının kesilerek, mülkiyetinin fona devri, fondan ancak bundan sonra gerekli desteğin verilmesinin hakkaniyete daha uygun olduğu düşüncesinden, Bankalar Yasasında, bu yönde de değişiklik gerçekleştirilmiştir. Fon tarafından devralınacak bankalara uygulanacak esaslar yeni düzenlemede ayrıntılı olarak belirlenmiş, olası sorunların ve haksızlıkların önlenmesi amaçlanmıştır. Bu arada, malî yapısında problem bulunan bankalarda denetimler yoğunlaştırılmış ve bankaların malî durumlarının izlenmesinde yeni bulgulara rastlanmıştır. 
       Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bankacılık sistemimiz, bugün bulunduğu duruma bir günde gelmemiştir. Bu sorunlar, geçmişte ortaya çıkan;ancak, yüzeysel önlemlerle üstü örtülmeye çalışılarak, gizlenen temel bozukluklardan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, Türk finans kesiminde yapısal bozukluklara yol açan temel nedenleri ortaya koyabilmek için, son yirmi yılda dünya ekonomisinde ve Türkiye’de yaşananlara hızlı bir göz atmamızda yarar bulunmaktadır. 
       “Küreselleşme” adı da verilen bu yeni süreçte, uluslararası ekonomik ilişkilerin artması ve bunun dünya ticaretine olumlu etkisi, malî sisteme de olumlu olarak yansımıştır. Sermaye hareketlerinde yaşanan gelişmeler, teknolojik alandaki yenilikler, iletişim sektörünün bilginin üretilmesi ve yayılmasında olan katkısı, şehirleşme ve sanayileşme, finansal piyasaların gelişmesine, finansal araçlara olan talebin artmasına ortam hazırlamıştır. 
       Bununla birlikte, makroekonomik dengelerini sağlıklı kuramamış birçok gelişmekte olan ülkede, bu gelişime koşut olarak, önemli sorunlar yaşanmıştır. Bu sorunların ana nedeni, yüksek düzeyli kamu kesimi açıkları, yüksek enflasyon, rekabetçi olmayan geleneksel üretim yapısı, gelişmiş teknolojilerin etkin olarak kullanılamaması ve finansal sistemin denetim ve düzenlenmesindeki eksiklikler olmuştur. 
       Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; uluslararası sermayenin büyük miktarlarda ve hızlı bir biçimde ülkeye girmesi yanında, hızla ve yine büyük miktarlarda ülkeyi terk etme eğilimi, bu ülkeleri spekülatif ataklara açık hale getirmiştir. Bir yandan makro dengelerin kurulması yönündeki uygulamaya çalışılan istikrar tedbirleri, bir yandan büyüme ve işsizliği azaltma çabaları, uzun dönemli ve dengeli bir politikanın uygulanmasını güçleştirmiştir. Öte yandan, bir ülkede yaşanan krizin diğer ülkelere de hızla bulaşması, krizlerin öngörülebilirliğini ve dolayısıyla önlem alınmasını güçleştirmiştir. Bu nedenle, makro dengelerin kurulması ve sürekliliğin sağlanması, her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır. 
       1980’li yıllarda dünya ekonomisinde yaşanan hızlı değişime paralel olarak, Türkiye ekonomisinde de benzer bir yapılanma çabası görülmüştür. Ne var ki, serbest piyasa ekonomisine geçişi sağlayacak düzenlemeler tam olarak yapılamamış, Türkiye’nin uluslararası ekonomilere olan entegrasyonu sağlıklı bir biçimde tamamlanamamıştır. Kamu kesimi açığının küçültülmesini sağlayacak önlemler alınamamıştır. Finansal piyasaların, uluslararası piyasaların da zorlamasıyla artan rekabet ve etkinlik koşulları altında çalışmasını sağlayacak düzenlemeler yapılamamıştır. Enflasyonun düşürülmesinde başarılı olunamamıştır. Makro dengelerin sağlıklı olarak kurulamadığı bir ortamda, sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasıyla, Türkiye, ödemeler dengesinde dış tehditlere açık hale gelmiştir.Nitekim, bundan sonra iç dengesizlikler, dışticaret ve sermaye hareketleri yoluyla dış dengesizliklere dönüşmüş, ekonomi, hem iç hem de dış siyasî, ekonomik gelişmelerin olumsuz etkilerine açık hale getirilmiştir. 
       Bu gelişmeleri anlamanın ve ekonominin sağlığı için gerekli kararları almanın çok gerekli olduğu bir dönemde, 1990’lı yılların başında, Türkiye, ekonomik dengelerinin daha da bozulmasına yol açacak politikalar uygulamaya başlamıştır. Türkiye ekonomisinin hızla bozulan dengelerinin en açık göstergesi, Körfez krizi ve bu krizin ekonomiye olan etkileri olmuştur. Buna rağmen, 1991 ve 1992 yıllarında kurulan hükümetler, bu gerçeği görememişlerdir; Türkiye’nin dengesizliklerini büyütme pahasına, siyasî beklentilerini gerçekleştirmenin hırsına kapılmışlardır. 
       1990’lı yılların ilk yarısı, ekonomide istikrarsızlığın arttığı, kamu kesimi açığının büyüdüğü, enflasyonun yükselmeye ve kronik bir hal almaya başladığı, Türk Lirasına olan güvenin azaldığı, dış dengenin bozulduğu bir dönem olmuştur. Kuşkusuz, bu yılların hatıralarda kalan en önemli olayı, dünyanın hiçbir yerinde kriz yokken, Türkiye’de, ev yapımı finansal kriz yaratılması olmuştur. Cumhuriyet tarihinin en kötü sonuçlarının alındığı bu yılda, enflasyon yüzde 150’ye, kısa vadeli faiz oranları yüzde 400’e ulaşmış, Türk Lirası dolar karşısında yüzde 162 oranında devalüe edilmiş, malî sistem hızla küçülmüştür; yüksek reel faizlere rağmen, Türk Lirasından kaçış hızlanmış, yabancı para cinsinden mevduatın toplam mevduat içerisindeki payı yüzde 50’ye ulaşmıştır; mevduat, çok kısa vadelerde yoğunlaşmıştır.
       Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; açıklıkla söylemek gerekirse, Türkiye, tohumu 1980’li yılların sonunda atılan bu krizi, 1994 yılında ustalıkla yeşertmiş ve hatta palazlandırmıştır. Bu kriz, sadece makro dengeleri altüst etmekle kalmamış, Türk malî sektörü ve bankacılık sistemini önemli ölçüde tahrip etmiştir. Bu dönemde, üç banka kapatılmış ve bu bankaların mevduat sahipleri perişan hale getirilmiştir. Krizin yaratıcıları, çökmekte olan malî sistemde güveni yeniden sağlayabilmek için, dünyanın en pahalı yöntemi olan “mevduata yüzde 100 güvence” sistemini getirmişlerdir. Hükümetin  kaybolan kredibilitesi, devletin güvencesiyle ikame edilmiştir.
       1998 yılına kadar  geçen dönemde Türkiye,  maalesef  hızla büyüyen sorunlarını çözüme kavuşturacak zorunlu önlemleri alamamıştır,  alma yürekliliğini gösterememiştir. Yüksek enflasyon, yüksek düzeyli kamu kesimi açıkları,  bir  daralan  bir genişleyen iş hacmi, reel  faizlerin yüksekliği,  tasarruf  mevduatına süregelen   tam güvence, Türkiye ekonomisinin makro dengesizliklerinin en yalın ifadesidir. Mevduata tam güvencenin  bulunduğu bu dönemde, yaratılmış  olan  mevzuat boşluğu nedeniyle, maalesef,  bankacılık sistemi etkinlikle  denetime tabi tutulamamış, denetim  sonuçları etkinlikle karara dönüştürülememiştir.
       BAŞKAN – Muhterem  Bakanım,  bir dakika efendim...
......................
       BAŞKAN – Sayın Bakanım, buyurun.
       DEVLET  BAKANI RECEP ÖNAL  (Devamla) – Mevduata süregelen tam  güvence,  Türkiye ekonomisinin makro dengesizliklerinin en yalın ifadesidir. Mevduata tam güvencenin bulunduğu bu dönemde, yaratılmış olan mevzuat boşluğu nedeniyle, maalesef, bankacılık sistemi denetlenememiştir; son derece riskli bir ortamda çalışan bankaların riskleri sağlıklı olarak kontrol edilememiştir. Daha da kötüsü, intihara gidercesine, maalesef, yeni banka izinleri ve hatta, mevduat toplamaya yetkili olmayanlara, mevduat toplama izni verilmeye devam edilmiştir. Mevduata  tam  güvencenin sürdüğü bir ortamda bir bankaya mevduat toplama izni verilmesi, bir ekonomiye, bankacılık sistemine ve tasarruf sahiplerine yapılabilecek kötülüklerin en büyüğüdür, en büyük haksızlıktır. Hükümetimiz,  bu haksızlığı yok etmek, malî sisteme  olan  güveni yeniden sağlıklı olarak  tesis etmek,  finans kesimine  politik müdahaleyi ortadan kaldırmak amacıyla yoğun bir çaba içine girmiştir. Yılların birikimi olan sorunların sadece ortaya konulmasında değil, çözümünün  bulunmasında da tutarlı, şeffaf ve kararlılık içinde olan hükümetimiz, çözümün makro dengelerin tesis edilmesi olduğunun bilinciyle işe koyulmuştur. Bir ekonomide makro dengeleri kurmadan, 1994 yılında yapıldığı gibi, sadece fiyatları değiştirerek kalıcı bir istikrarın sağlanamayacağını, Türkiye, maalesef, çok pahalı bir bedel ödeyerek öğrenmiştir. 
       Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye, son iki yıldır çok önemli kararlar almıştır; bu kararları uygulamaktadır. Enflasyonla mücadelede, bugüne kadar açıklanan en kapsamlı ve en ciddî program kararlılıkla sürdürülmektedir.
       (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
       BAŞKAN - Buyurun Sayın Bakan, devam edin siz, istirham ederim.
       DEVLET BAKANI RECEP ÖNAL (Devamla) – Bu program, Türk Milletinden, onun temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisinden güven ve destek almıştır; bu güven iç ve dış piyasalar tarafından da teyit edilmiştir. 
       Uygulanmakta olan programın en önemli ayağını, malî sektör ve bankacılık sistemi için sağlıklı bir ekonomik atmosferin yaratılması oluşturmaktadır. Makro dengelerin kalıcı olarak sağlanamadığı bir ortamda, malî sistemin sağlıklı olarak yapılanamayacağı ortadadır. Bir yandan makro dengeleri kurarken, bir yandan da malî sektörde ve bankacılık sisteminde düzenlemelerin uluslararası standartlara paralel hale getirilmesi, gözetim ve denetimde etkinliğin sağlanması, malî kurumların bünyelerinin güçlendirilmesi yönünde çok radikal kararlar alınmıştır. Mevzuatsız bir ortama düşmüş olan malî piyasada, yıllarca çıkarılamayan Sermaye Piyasası Kanunu ve Bankalar Kanunu yasalaştırılarak mevzuat düzeni sağlanmıştır. Sistemin riskinin azaltılması amacıyla, malî durumu sağlıklı olmayan bankalar Fona devredilmiştir. Tasarruf mevduatına güvence sınırlandırılmıştır. Hükümetimizin malî sektöre ve bankacılık sistemine bakışının en ciddî yansıması, geçmişten alınan acı dersler nedeniyle finans kurumlarına olan siyasî müdahalenin ortadan kaldırılmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılması ve hızla uygulamaya konulmasıdır. Bunun içindir ki, bankaların düzenlenmesi ve denetimi, çağdaş normlarda bağımsız bir kurum olarak yapılandırılan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kuruluna bütün altyapısı hazırlanarak devredilmiştir. Bizler, daha önceki hükümetler gibi, malî sisteme siyasî müdahaleyi istiyor olsaydık, o zaman Bankalar Kanunundaki
 değişiklikleri huzurunuza getirmezdik. 
       Kanunda yapılan düzenleme, sadece denetimle de ilgili değildir. Kanunla yapılan düzenlemeyle bankaların iç denetim ve risk yönetim sistemlerini kurmaları ve raporlamaları da zorunlu hale getirilmiştir. Bu düzenleme, bankaların risklerinin  daha iyi izlenmesini ve yönetilmesini kolaylaştıracaktır. Bir yandan risklerin izlenmesi sağlanırken, bir yandan da mevcut risklerin azaltılması ve bankaların sermayelerinin güçlendirilmesi hedeflenmektedir. Bu amaçla, net döviz pozisyonu sınırlandırılmış, bankaların kredi kalitesindeki bozulmanın kolay anlaşılması ve çözülebilmesi amacıyla karşılık kararnamesi uluslararası düzenlemelere paralel hale getirilmiştir. Bankaların malî tablolarını konsolide bazda hazırlamaları zorunlu kılınmıştır.  Denetimin konsolide malî tablolar üzerinden yapılması sağlanmıştır. Bu çabamız, bankacılıkta BIS kurallarının tümüyle yerleşmesine kadar sürdürülecektir.
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; uzun yıllar bankacılık sisteminin en önemli konularının başında yer alan grup kredilerinden doğan risklere ciddî bir sınırlama getirilmiştir. Getirilen düzenleme, Avrupa Birliği düzenlemelerinin hemen hemen aynısıdır. Böylece, bankaların kendi gruplarına kredi kullandırmaları önemli ölçüde sınırlandırılmış olmaktadır. Yapılanlarla ilgili olarak, bugün bizi eleştirenlerin görüşleri, grup içine açılan kredilerin sınırlandırılmasından rahatsız olanların görüşleriyle örtüşmektedir. Bu görüşleri içtenlikle savunduklarına ihtimal dahi vermek istemiyorum. Biz, grupları değil, banka sistemini ve vatandaşın haklarını, menfaatlarını korumak zorundayız. Yapılan düzenlemeler, bankacılık sektörünün genel yapısını güçlendirmek amacıyla daha sıkı uygulamaları gündeme getirecektir. 
       Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; Türk bankacılık sisteminde, şu anda, 80 banka faaliyet göstermektedir. Mevduat bankalarının 4’ü kamusal sermayeli, 29’u özel sermayeli, 10’u ise Fon tarafından yönetilen bankadır. 1999 sonu itibariyle toplam şube sayısı 7 691, çalışan sayısıysa 174 bindir. Türk bankacılık sisteminde 40 milyon adet hesap vardır. Ekonomik birimlerin Türk finans sektörüne ve bankacılık sistemine olan güvenlerinin en önemli göstergesi de bu hesap sayısıdır. 
       Haziran 2000 sonuçlarına göre, Türk bankacılık sistemi, 86,9 katrilyon (yaklaşık 141 milyar dolar) aktif büyüklüğüne sahiptir. Toplam aktiflerin ulusal gelire oranı yüzde 90 civarındadır. Gelişmiş Batı ülkeleri ve Avrupa Birliği ülkeleriyle karşılaştırıldığında Türk bankacılık sisteminin küçük bir boyutta olduğu görülecektir; ancak, küçük olan, bankacılık sistemi değil, finans sisteminin tümüdür. Finans sisteminin küçük olmasının nedeni ise, tasarrufların yeterli olmaması, geçmişteki yüksek enflasyon ve yüksek risklerle ilgili kuşkuların henüz tümüyle dağılamamış olmasıdır. Bunları yukarıda arz etmeye çalıştığım için burada tekrarlamayacağım.
       Ne var ki, burada, üstüne basarak bir gerçeği hatırlatmak istiyorum: Bankacılık sistemi, bir ülkenin aynasıdır. Dikkatli bakanlar için, bankacılık, o ekonomide olup biten her olayı anlatmaktadır. Türkiye ekonomisinde yaşanmış olan tüm makro dengesizlikler, bankacılık sistemine de yansımıştır ve yansımaktadır. Yüksek enflasyon, bankaların bilançolarını olumsuz yönde etkilemiş, risklerin büyümesine yol açmıştır. Tasarrufların çok kısa vadelerde toplanması nedeniyle faiz riski, yabancı paranın bilanço içindeki yüksek payı nedeniyle döviz ve kur riski büyümüştür. Ekonomide dalgalanmalar, kredi portföyünü, dolayısıyla kredi kalitesini olumsuz yönde etkilemiştir. Kârlılık, birçok bankada enflasyonun gerisinde kalmıştır. Sermaye, artan risklerin karşılanmasına yeterli olabilecek düzeyde güçlendirilememiştir. 
       BAŞKAN – Toparlar mısınız efendim.
       DEVLET BAKANI RECEP ÖNAL (Devamla) – Toparlıyorum efendim...
       Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; 20 nci Dönemde DSP milletvekillerinin Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesinin 21.1.1997 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülmesi sırasında iktidarı oluşturan Doğru Yol Partisi ve Fazilet Partisi Grupları adına yapılmış olan konuşmaların yeniden dikkatle okunmasında yarar görüyorum. O gün söz konusu önergenin reddedilmesi için “ticarî sır” ve “banka sırrı” kavramlarının arkasına gizlenerek hesap vermekten kaçınanlar, bugün, Türk Halkının refah ve mutluluğu için bizim kararlılıkla çözmeye çalıştığımız sorunların gerçek yaratıcıları olduklarını, bu sorunların ortaya çıkmasında büyük katkılarının olduğunu unutmuş görünmektedirler. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar) Bunların hiçbirinin içinde benim partimin mensupları olmamıştır, olmayacaktır. (DSP sıralarından alkışlar)
       ŞEREF MALKOÇ (Trabzon) – Suçunuzu örtemezsiniz!..
       DEVLET BAKANI RECEP ÖNAL (Devamla) – Bankacılık sektörüyle ilgili olarak geçmişte yapılanlar da, bu hükümetin yaptıkları da ortadadır. 57 nci hükümetin sicilinde, bu konuda tek bir leke bulmak olanaklı değildir. 
       Bankacılık sektöründeki sorunların çözüme kavuşturulması, sektörün günümüz koşullarına uygun bir biçimde yeniden yapılandırılarak geliştirilmesi ve güçlendirilmesi için gerekli düzenlemeler yapılmış, önlemler alınmıştır, alınmaktadır. Böyle bir dönemde öngörüşmeleri yapılan genel görüşme önergesinin gündeme alınmasının yersiz ve zamansızlığı açıktır. 
       Bu düşüncelerle, Yüce Meclise en derin saygılarımı sunuyorum. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)
       BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.
       İlk söz, Fazilet Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Ali Coşkun’da.
       Buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)
       FP GRUBU ADINA ALİ COŞKUN (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; vermiş olduğumuz önerge hakkında Fazilet Partisi Grubunun görüşlerini bildirmek için huzurunuza çıkmış bulunuyorum, Grubumuz ve şahsım adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.
       Değerli milletvekilleri, son yıllarda, ekonomik hayatımıza güvensizlik, bilgisizlik, istikrarsızlık ve yolsuzluklar hâkim olmuştur. Ülkemiz, dış politikada, iç politikada ve ekonomik yönden çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya bulunmaktadır. Sunî gündemler oluşturularak, millet, devletine, siyasete ve geleceğe kuşkuyla bakar hale gelmiş olup, toplum huzursuzdur. Memur, işçi, çiftçi, esnaf, tüccar, sanayici, dul, yetim, emekli, kısaca halk perişan olup, OECD raporuna göre nüfusun yüzde 25’i açlık sınırındadır. Halkımız, zaman zaman, devleti ve milleti kurtaracaklar havasını yayarak dayatmacı ideolojiler arkasına sığınanları, devletin üst kademelerinde görev yapanları, emekli olduktan sonra birkaç kuruş dünyalık için, bu kirlilik içinde görmenin şaşkınlığı içindedir. (FP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar) 
       Yolsuzluk, hırsızlık ve soygunlar, birkısım medya, bürokrat, siyaset ve mafya dörtgeninde ülke için en önemli sorun haline gelmiştir. Bu sorunlardan biri de görüşmekte olduğumuz bankalar soygunudur. İzninizle önce, bankaları bu kirliliğe, yozlaşmaya sürükleyen üç temel soruna kısaca değinmek istiyorum. 
       Malî sektörün lokomotifi durumundaki bankacılığımız, genelde özkaynak aktiflerindeki sağlıksız gelişmeler, özellikle kredi borç batakları ve yanlış usulsüz uygulamalar açısından güven verici bir yapıya kavuşamamıştır.
       Birinci sebep: Devletin toplumumuzda yadırganan tefeciliği teşvik ederek kamu açıklarını kapatmak için bankalar aracılığıyla yüksek faizlerle tasarrufları emmesi sonucu malî piyasalar ile üretim sektörü arasındaki dengeler bozulmuş, siyasî irade âdeta rant sektörünün baskısı altına sürüklenmiştir. Bu konuda çarpıcı örnek, İstanbul Sanayi Odasının yapmış olduğu 500 büyük Türk kuruluşunun bilançolarının incelenmesidir. 1997 yılında net kârlar içinde üretimdışı gelirler yüzde 55 iken, 1998 yılında yüzde 87,7’ye 1999 yılında ise, ibret verici bir rakama, yüzde 219’a yükselmiştir. Anlaşılıyor ki, sermaye, yatırım ve üretimden kaçarak, risksiz, yüksek gelir sağlayan ranta
 yönelmektedir. 
       İkinci sebep, 5 Nisan 1994 ekonomik krizidir. Bu kararlar çerçevesinde mevduatlara yüzde 100 devlet garantisi getirilmiş ve bu şok kararlar bugüne kadar revize edilmemiştir. Bazı sermaye çevrelerini ve gece yarısı zenginlerini tahrik eden bu kararlar, gecekondu bankacılığına yönlendirmiş, kimileri birkaç şubeli bankaları, kimileri de özelleştirilen kamu bankalarını yok pahasına satın alarak malî piyasalara girmişlerdir. Bu gelişmede medya patronlarının banka sahibi olmalarıysa, yarayı daha da derinleştirmiştir.
       Üçüncü sebep ise, bankaların durumudur. Güven ve itibar sağlayan müesseseler olması gereken bankaların üzerinde etkin bir denetim sağlanamaması, yapılan denetimlerin ise dikkate alınmaması sonucu hem sektöre hem de ekonomimize olan olumsuz etkileri, şimdiki müdahalelere rağmen devam etmektedir. 
       1999 sonu itibariyle, 81 banka 7 691 şubede hizmet vermektedir. Bunların 62’si ticarî banka, 19’u kalkınma ve yatırım bankasıdır. Bankaların toplam bilanço olarak ölçek küçüklüğü mevcuttur. Konsolide banka bilançolarının millî gelire oranı yüzde 58 civarındadır; bu oran, Avrupa Birliği ülkelerinde yüzde 200’ün üzerindedir. Bütün bankalarımızın özkaynaklarının toplamı, Avrupa Birliğinde 37 nci sırada yer alan bir İspanyol bankasının özkaynağına eşittir. 1999 itibariyle 81 banka içinde ilk 10 bankanın sektördeki aktif payları yüzde 67 olup, geri kalan 71 banka zayıf durumdadır. 
       Diğer taraftan, bankaların takipteki batık kredileri kaygı verici seviyede olup, 1999 sonunda, yani bankaların bazılarına müdahale edildiğinde, o günkü değere göre yüzde 540 artarak, bugün, bütün kredi değerleri yüzde 11 seviyesine ulaşmıştır ki, bunlar, resmî rakamlardır; gayriresmî beklenti yüzde 20 seviyesinin üzerindedir. Hatta, bazı kamu bankalarında, bu batık kredilerin oranlarının yüzde 40’a vardığı söylenmektedir. 
       Yıllardır ihmale uğrayan bu ortamda, yargıya intikal eden olaylardan anlaşıldığına göre, çeşitli reklamlarla halk aldatılarak toplanan tasarruflar, ya Hazine kâğıtlarına yatırılarak yüksek faizlerle devlete borç verilip büyük rantlar elde edilmiş ya da toplanan mevduatlar çeşitli yöntemlerle kendi kuruluşlarına ya da yandaşlarına aktarılmıştır. Şöyle ki, bankacılıkta back to back diye adlandırılan al gülüm ver gülüm metoduyla, karşılıklı anlaşıp teminatsız ve usulsüz olarak birbirlerine yüksek krediler sağlamışlardır. Çoğunu kendilerinin kurdurdukları off-shore bankalar –ki, bunların 37 tanesi Kıbrıs’tadır- aracılığıyla, halka daha fazla faiz vaat ederek, mevduat toplayıp parayı özel işlerinde kullanmışlardır. Vergi cenneti olarak bilinen Virgin, Seylan gibi adalarda posta kutusu adresleriyle kurdurdukları sözde şirketler aracılığıyla paraları dışarıya kaçırmışlardır. Toplanan mevduatı, Bankalar Kanununda belirlenen limitleri hiçe sayarak, usulsüz olarak kendi şirketlerine aktarmışlar veya kurdurdukları paravan şirketlere kullandırmışlardır. En kötüsü de, kendilerine devletin içindeki köstebeklerin verdiği bilgiyle, bir gece ansızın bankayı basarak, değerli eşyalarla beraber kasaları boşaltmışlardır. 
       Değerli milletvekilleri, bütün bu olumsuz gelişmeler cereyan ederken, üzülerek belirtelim ki, konuyla ilgili olarak, ilgili bakanlar ve diğer yetkililer, gizlilik perdesi arkasına sığınıp, kamuoyunu şaşırtan, birbirini tutmayan beyanlarda bulunmuşlardır. Bu yanıltmalar, gerek Plan ve Bütçe Komisyonunda gerekse Genel Kurulda bu kürsüden verilen cevaplarla devam ettirilmiş, ayrıca, arkadaşlarımızın yazılı ve sözlü suallerine de tatmin edici cevaplar bugüne kadar verilmemiştir. Âdeta, milletvekillerinden ve halktan olaylar gizlenmiştir. Bu nedenle sağlıklı teşhis konulamamaktadır. Oysaki, halen, IMF yetkilileri, bankaları denetlemekte, bankalar yeminli murakıp raporlarını inceleyebilmektedirler. En son öğrendiğimize göre, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunda, bankalara el konulmadan önce 2,5 milyar dolar karşılığı Türk Lirası fon varken, bunun 1,8 milyar doları bu bankalara aktarılıp 700 milyon doları Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kuruluna devredilmiştir. Son müdahaleyle, Fonda banka zararlarını karşılayacak yeterli kaynak olmadığından, 6,1 milyar dolar hazineden fon tahsisi yapıldığı öğrenilmiştir. Oysaki, sadece, el konulan 10 bankada fiilî zararın 10 milyar doları geçtiği, diğer zor durumda olanlar ile kamu bankalarının görev zararlarıyla birlikte ekonomimizde yarattığı tahribatın 40 milyar doları aşacağı söylenmektedir. Bu durum karşısında, bankaların zararlarıyla birlikte, doğan riskler karşılığı aktarılan katrilyonların faturasının sonuçta halkımıza ödettirileceği endişesindeyiz, bunu üzüntü ve nefretle karşılıyoruz. Zira, 2001 yılı bütçe tasarısındaki belirsizliklerin yanı sıra, hükümette görüşülen vergi kanunu tasarısında devamlılığı istenen geçici vergiler, yüzde 56’lara varan artışlar ve yeni vergiler, bu endişemizi doğrular mahiyettedir. 
       Değerli milletvekilleri, bakınız, el konulan bankalara aktarılan 10 milyar dolar civarındaki bu meblağ, 2001 yılında öngörülen bütçe açığının üzerindedir; yaklaşık olarak, bir yıllık faiz ödemesinin yüzde 30’u, bir yıllık personel giderlerinin yüzde 60’ı, bir yıllık devlet yatırımlarının yüzde 200’üdür. Bu parayla, depremle sarsılan ülkemizde, kışla birlikte barınma sıkıntısı, ıstırabı içerisinde olan
 vatandaşlarımızla birlikte, 2 milyon kişinin barınabileceği 400 000 daimî konut yapılabilir, 4 defa Bakü-Ceyhan hattı döşenebilir, 1 milyon aileye otomobil alınabilirdi. Örnekler çoğaltılabilirse de, düşündürücü bir örnek vermek istiyorum. Bu para, 4325 sayılı Kanunla, davul zurna eşliğinde hükümetin ilan ettiği güneydoğuya tahsis edilen 40 trilyon lira ekonomik yardımın 150 katından fazladır. Şimdi, vicdanlarınıza sesleniyorum, yazık değil mi bu çilekeş millete!
       Değerli milletvekilleri, olayın gelişmesine bir başka açıdan göz atacak olursak, bellibaşlı ihmallerle, yanlışlarla, kayırmalarla, siyasî ve ticarî ahlaksızlıklarla karşı karşıya kalırız. 
       Birinci ihmal: -Sayın Bakanın açıklamalarına ilaveten söylüyorum, onları tekrar etmiyorum- 1998 yılında, Sayın Mesut Yılmaz azınlık hükümetiyle hükümete dışarıdan destek veren CHP arasında, erken seçim başta olmak üzere, içinde Bankalar Yasasının da bulunduğu bir paket programın üzerinde pazarlık yapıldığı malumlarınızdır; ancak, Sayın Mesut Yılmaz tarafından Sayın Kutlu Savaş’a hazırlatılan ve bazı bölümleri devlet sırrı olarak gizlenen Susurluk raporunda bankaların düştüğü feci durum dile getirildiği halde Bankalar Yasası çıkarılmamıştır. 
       İkinci ihmal: Hükümetin bir diğer ihmali de IMF niyet mektubunda verilen taahhüde ve 4046 sayılı Kanunla tanınan iki yıllık süreye rağmen, ortaklar arasında her koalisyonda pazarlıkla paylaşarak siyasî rant aracı olarak kullanılan kamu bankalarını özerkleştirmemişlerdir, özelleştirmemişlerdir, özelleştirdiklerini de ucuza satıp, sonra Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonundan fahiş fiyatlarla devletleştirmişlerdir. Ne yazık ki, hükümet, bu ayıbını kısmen kanun hükmünde kararnameler çerçevesinde çözüm aramış ve Sayın Cumhurbaşkanının reddetmesi, partimizin konuyu Anayasa Mahkemesine götürmesi sonucu mahkemece iptali, hükümetin gayrî ciddîliğini ve beceriksizliğini de açıkça ortaya koymuştur.
       Üçüncü ihmal: Hatırlanacağı üzere Egebank ve diğer bankalara, 22.12.1999 tarihinde imzalanan kararnameyle 21.12’de, 22.12.1999 günü el konulmuştur. Yargıya bir operasyon sonucu intikal eden Egebank hakkında, bankalar yeminli murakıplarınca, önce 27 Nisan 1999 tarihinde ve muhtelif zamanlarda verildiği öğrenilen raporlarda bütün çirkinlikler, usulsüzlükler tespit edilerek ilgililer uyarılmış, Türk Ceza Kanununun 508 ve 510 uncu maddeleri uyarınca suç duyurusunda bulunulmuştur. Müdahalenin bu tarihten itibaren sekiz ay sonra, yargıya intikalinin ise onaltı ay sonra gerçekleştirilmesini de anlamak mümkün değildir. 
       Ayrıca, içleri boşaltılarak, daha önce fona devredilen 8 banka, uzun bir süredir, rehabilite edilip satılamamıştır. Şimdi, bunlara, bir de Etibank ve Bank Kapital ilave edilmiştir. Kaldı ki, devredilen bu bankaların -devirden sonra da- hepsinin zararları maalesef artarak devam etmektedir. Bu durum gösteriyor ki, 10 bankaya yapılan operasyon ne ilktir ne de son. Zira, zorda olan bankaların 16 ilâ 20 civarında olduğu çeşitli zamanlarda dile getirilmiştir. Bu konuda da belirsizlikler ve dedikodular devam etmekte, piyasalar olumsuz yönde etkilenmektedir. Korkarız ki, bu gidişle, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, yeni bir dev bankalar KİT’i haline gelecektir.
       Muhterem milletvekilleri, burada bir tespit yaparak devam etmek istiyorum. 55, 56 ve 57 nci hükümetler birbirini tamamlayan aynı programın devamı hükümetlerdir. Şimdi soruyorum: Gözlerini maddî hırs bürümüş, kalplerinde Allah korkusu, yasa korkusu, millet sevgisi olmayan, bu yolsuzlukları yapanlar suçlu da, sizlerin, iktidar kanadı olarak suçunuz yok mu? Evet, suçunuz yok mu? (FP sıralarından alkışlar) Etibank’ın ve benzerlerinin özelleştirilme kararında imzası olan ekonomiden sorumlu bir bakanın, bakanlıktan düştükten sonra, Etibank’ın sahibi olan medya grubu yönetiminde görev aldığını öğrendiğiniz halde, konularla ilgili soruşturma komisyonları raporu Yüce Meclise sunulduğunda, hür iradeleri yerine lider talimatları ve sayısal çoğunluğa sığınarak, sorumluların Yüce Divana gitmesini reddedenler, şimdi vicdan azabı çekmiyorlar mı? (FP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar) 
       Bu bankaların kurulması, satılması, satın alınması, sermaye artırımı, hisselerinin devri, şube açma yetkileri tamamen Hazine Müsteşarlığının iznine bağlı olduğu halde, neden bu çirkinliklere müsaade edilmiştir?
       Sadece Hazine mi; Merkez Bankası, Bankalar Birliği, Sermaye Piyasası Kurulu şimdiye kadar ne yaptı, bu ihmallerin müsebbibi kimlerdir?
       Siz değil misiniz, siyasî tarihimizde görülmemiş biçimde, Cumhurbaşkanlığına aday olmuş değerli bir bakanı azleden? Hükümetiniz, şimdi Emlak Bankası vurgununa mani olduğu için yapıldığı iddia edilen bu olayın hesabını verebilecek mi? (FP sıralarından alkışlar)
       VAHİT KAYRICI (Çorum) – Doğru değil... 
       ALİ COŞKUN (Devamla) – Doğru değilse, burada açıklarsınız. (MHP sıralarından gürültüler)
       Dinlemeyi öğrenin beyefendi. 
       Siz değil misiniz, 23.6.1999 tarihinde yasalaşan Bankalar Kanununu yürürlüğe koymayıp, Kurul üyelerini 23 Eylül 1999 tarihine kadar atamayıp, vurguna göz yumulmasına fırsat verenler? 
       Siz değil misiniz, bütün uyarılarımıza, muhalefet şerhlerimize rağmen, 19.12.1999 tarihinde, yine sizin talep ve dayatmalarınız doğrultusunda değişen yasayla, bankaların bu duruma gelmesinde baş sorumlu olan Hazineye, sekiz ay daha fırsat verip, Kurulu derhal atamayarak, vurgunun, soygunun seyircisi olanlar? (FP sıralarından alkışlar)
       Siz değil misiniz, iki yıl gibi kısa sürede, bankaların patronu durumundaki Hazine Müsteşarlığı gibi önemli bir makamdan dört müsteşarı değiştirenler? Şimdi, onların da onurlarını korumak için size soruyorum: Müsteşarlarınız mı bu vurguna ayak uydurmadılar, yoksa sizin isteklerinize mi uymadılar? (FP sıralarından alkışlar)
       Siz değil misiniz, programınızı alkışlayıp, kamuoyunu etkileyen bazı sivil inisiyatiflere, sunî gündemlerle halkı yanıltan bir kısım medya patronlarına, yandaş sermayedarlara devletçe menfaat sağlanmasına göz yumanlar? 
       Kendileri de zorda olan kamu bankalarından, batık bankalara ve sahiplerinin holdinglerine fon aktarılmasına seyirci kalanlar siz değil misiniz?
       Şimdi, soruyoruz: Usulsüz, teminatsız kredileri bunlara kimler verdirtti? Kaç kişiye banka hediye ettiniz? Banka sahipleri hangi siyasîlerin ve güç odaklarının yakınlarıydılar; neden korundular? Siz değil misiniz cumhuriyet tarihinde ilk defa özelleştirme ve ihalelere fesat karıştırıldığı için bu Yüce Meclisçe hükümetin düşürülmesinden ders almayanlar? (FP sıralarından alkışlar) Bu soygunun siyasî ayağında kimler var? Şimdi bunları dürüstçe açıklamaya yüreğiniz yetiyor mu; yoksa, sayısal çoğunluğunuza sığınarak bunları da örtbas edecek misiniz? Biliniz ki, bunların hesabını soracağız; milletin elleri iki yakanızdadır. Hiç olmazsa, şimdi, hükümetten dürüst, açık davranış bekliyoruz. Suçluları daha fazla gizleyemezsiniz. 
       Şimdi, Sayın İçişleri Bakanının tarihî açıklamasında cesaretle belirttiği, suni gündem oluşturan, sözde seçkin  nüfuzlu kişilerin medyada çıkardığı “tam tam”sesleriyle değil, Tantan sesleriyle devletin temiz eli bu gidişin görünen çirkin yüzüne şamarı vurdu. (FP sıralarından alkışlar) Şimdi, iktidar kanadının bu davranışın ne kadar arkasında olacağını merakla takip ediyoruz. Eğer, samimîyseniz genel görüşmeye ve araştırma önergesine destek verirsiniz; yoksa, samimîliğinizi inkâr etmiş olacaksınız. 
       Fazilet Partisi olarak, her doğruda olduğu gibi, sonuna kadar alınan tedbirlerin yanındayız ve destekleyeceğiz. Bu sebeple, adaletin hızla tecellisi için Adalet Bakanımızı göreve davet ediyoruz. Böylece, suçlular cezasını çekerken suçlu olmayanlar bir an önce bu töhmetten kurtulacak ve ekonomik hayatımızdan bu gölge kalkacaktır. Aksi takdirde, sektörde panik tehlikesiyle karşılaşabiliriz. Endişemiz odur ki, eski alışkanlıklar devam ederse, çaldığı çalanın yanına kâr kalacaktır. Bu sebeple, bankacılık alanında alınmış tedbirlerin gözden geçirilmesini talep ettik, ne yazık ki, bu talebimiz altı ay sonra gündeme alındı. Oysaki, müracaatımızda yeni müdahalelerin yapılacağı söylentilerinden bahisle acilen ele alınmasını önemle belirtmiştik.
       Sonuç olarak, bu bir ekonomik depremdir ve hükümet bu depremin altında kalmıştır.
       (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
       ALİ COŞKUN (Devamla) – Sayın Başkan, 1 dakika daha rica ediyorum.
       BAŞKAN – Buyurun efendim.
       ALİ COŞKUN (Devamla) – Vakit yetmiyor; ama, sevgili Karadenizlilerin hoşgörüsüne sığınarak bir fıkrayla bitirmek istiyorum. Efendim, Temel idam ediliyor “son arzun nedir” diye sormuşlar “bu bana ibret olsun” demiş.
       Şimdi, ibretle son olması dileklerimizle, Grubum ve şahsım adına Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. 
       İnşallah ibret olur! (FP ve DYP sıralarından alkışlar)
       BAŞKAN – Efendim, ikinci söz, Doğru Yol Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Celal Adan’a ait.
       Buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)
       DYP GRUBU ADINA CELAL ADAN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum. 
       Bildiğiniz gibi, son nüfus sayımına göre nüfusumuz 70 milyon ve en iyimser tahminlerle yüzde 15 işsizimiz var. Yüzbinlerce aile -dikkat ediniz fert demiyorum- 100 ile 200 dolar arası bir gelirle geçinmeye çalışıyor; ekonomiyi yönlendirenler, bu gelirin de daha aşağı çekilmesini öngören paketler hazırlıyorlar.
        Madalyonun bir yüzünde millî ekonomimiz açısından tam bir iflas hali; halkımız açısından tam bir ümitsizlik vardır. Peki, öbür yüzünde ne var; öbür yüzünde, Egebanklar, Etibanklar, Türkbanklar, Sümerbanklar, tek tek isimlerini hatırlamakta zorlandığımız bir yığın batık banka var. Hepsinden daha kahredici olanı, son günlerde her birinin nasıl batırıldığı bir bir ortaya çıkan bu bankaların kasasına, son 3 yılda aktarılan tam 10 milyar dolar var. Bir yanda milyonlarca gencine iş vermezken, yüzbinlerce aileye ayda 100 ilâ 200 dolar arası bir gelir bile çok görülürken, 10 milyar doları 10 aile şirketine kaptıran bir devlet var, devlet yönetimi var, ekonomik sistem var. Mensubiyet şuurunu kökünden kurutan bir çelişkidir bu. Bir millete mensubiyeti, bir ülkeye mensubiyeti, bir devlete, vatandaşlık bağıyla bağlanmayı anlamsız hale getiren bir çelişkidir. Bütün çalışanların hayat standartlarını yüzde 50 yükseltecek miktarda bir kaynağı topu topu 10 aileye devletten hortumlayabiliyorsa, hiç kimseden, hiçbir şey için en ufak bir fedakârlık bekleyemezsiniz.
       Değerli milletvekilleri, yolsuzluk ve suiistimal her ülkede oluyor diyerek bu işin içinden çıkamayız. Keza, aynı gerekçeyle, sistem de kendisini bundan aklayamaz. Ortaya çıkan yolsuzluklar henüz buzdağının görünen kısmıdır. Yolsuzluğun oranı, devlet bütçesinin yüzde 10’una tekabül etmektedir. Ortaya çıkan tablo tek bir gerçeği ifade ediyor; ekonomimiz, bir yolsuzluk ekonomisine dönüşmüştür, bir mafya ekonomisine dönüşmüştür, bir suiistimal ekonomisine dönüşmüştür. Birilerinin kaş göz işaretiyle oradan oraya savrulup duruyor. 30 yaşında birisi, hiçbir reel iktisadî faaliyette bulunmaksızın, milyar dolarların üzerinde bir meblağı devlete fatura edebilmişse, işçiye, memura, kepengini açamayan esnafa, tüyü bitmemiş yetime fatura edebilmişse, bunu, bireysel sahtekârlıkla izah edip geçiştiremeyiz. Geçiştiremeyiz, çünkü, biz, bir dilim baklava çalan aç bir çocuğu yirmi yıla mahkûm etmiş bir ülkeyiz. Peki, devleti milyarlarca dolar hortumlayanlar hangi cezayı alacaklar? Ben söyleyeyim: Selim Edesler, Halil Bezmenler, Gülay Aslıtürkler, Engin Civanlar hangi cezayı almışlarsa, onlar da aynı cezayı alacaklar!.. Bu, utanç verici bir durumdur, dünyayı kendimize güldürten bir durumdur. Açık yüreklilikle kabul edelim ki, bu utancın baş sorumlusu siyaset kurumunun ta kendisidir.
       Değerli milletvekilleri, yıllardan beri bu tür olgulara sövüp duruyoruz; sonuç değişmiyor. Neden değişsin? Siyaset sızlanma yeri değildir; siyaset, işin gereğine teşebbüs yeridir. Nedir işin gereği? İşin gereği, dört tane işadamıyla dört tane bürokratı yarım yamalak bir sorgulama çıkararak bu işi kapatmak değildir. Bugüne kadar hep bunu yaptık ve kendimizi aldattık. Kendimizi aldattık ama, artık halk aldanmıyor. Bu ülkede ben siyasetçiyim, ben milletvekiliyim diyen herkesin, bu olup bitenlerden ben sorumluyum diyebilecek bir sorumluluk çizgisine gelmesi gerekiyor. Sormamız gereken soru şudur: Bir devlet üç yılda 10 milyar dolar hortumlanırken, bu ülkeyi yönetenler neredeydiler? (DYP sıralarından alkışlar) Hiç kimse, yapılan operasyonları küçümsediğimizi zannetmesin. Bu operasyonları yürüten herkese, huzurlarınızda, teşekkür ediyorum. Tantan’ı çok seviyoruz, kararlılığının da arkasındayız ve kendilerine yürekten destek veriyoruz. 
       Meseleye, politik mülahazalarla da yaklaşmıyorum. Kim, hangi suiistimali yaparsa yapsın, sonuçta, faturayı hep beraber ödüyoruz. Meclisteki en büyük partinin oy oranı yüzde 21; bu, bize bir şey söylemelidir. Gelin, bu operasyonların üçüncü ayağını da hep birlikte açığa çıkaralım. O ayak, siyasî ayaktır. Eğer, bu çaptaki işlerin bir siyasî himaye görmeden, bir siyasî destek görmeden olupbittiğine inanmamız bekleniyorsa, haberiniz olsun ki, kimse buna inanmıyor. (DYP sıralarından alkışlar) İşin içinden hiçbir şey yoksa, ağır bir görev kusuru vardır. Memlekette 10 milyar dolara mal olmuş bir görev kusurununsa siyasetteki karşılığı, siyaseti bırakmaktır. Şayet bu hadiselerin onda biri Japonya’da olsaydı, bu soygun düzenini inşa ve ihya edenler, harakiri yaparlardı; bizdeyse, olupbitenleri pişkin pişkin seyrediyorlar. 
       Geliniz, bu meseleye, bir kere, farklı bir açıdan bakalım. Mademki, sistem, özündeki çarpıklığı böylesine açık bir şekilde ortaya koymuştur; gelin, bu açık hakikatı, ortaklık hukukuna ve nezaketine kurban vermeyelim. Neden mi bahsediyorum: İlk banka operasyonundan ve 10 bankaya Hazinece el konuluşundan bir yıl önce, yani, 1998 yılında, 6 yeni banka izninin siyasî rüşvet olarak dağıtılışından söz ediyorum. (DYP sıralarından alkışlar) Ekonomiyle ilgili belli başlı bakanlıkların, müsteşarlıkların, üst düzey bürokratik görevlilerin birtakım holdinglere tahsis edildiği dönemlerden bahsediyorum. Kendisi, banka yolsuzluğu üzerinde suçüstü yakalanmış, gensoru yemiş; ama,
 bugün, hâlâ makbul ve muteber bir politikacı sıfatıyla aramızda barındırdığımız, Türkiye’nin, Avrupa ile entegrasyonu sorumluluğunu verdiğimiz eski bir başbakandan bahsediyorum. (DYP sıralarından alkışlar) Siyaset kurumu olarak, bütün bunları kolaylıkla sineye çekişimizden bahsediyorum. Bugün, bir bankaya el konuluyor; ama, bir bakıyorsunuz ki, devletin, Hazineden sorumlu eski bakanı, İlgili
 holdingte üst düzey yönetici eski bakan, nereden almışsa istihbaratı almış, el konulmadan bir gün önce şirketten kaçmış. Devlete verilen 1,5 milyar dolarlık zarardan daha acı olanı şudur: Hortumcunun maaşlı adamı, devletin Hazineden sorumlu bakanı olabilmiş. Acaba, buna benzer daha kaç kişi var? 
       İlgili fertler açısından ortada bir ahlak sorunu olduğu doğru; ama, bugün, bizim, bu ilişkiyi bir sistem sorunu olarak algılamamız gerekiyor; çünkü, yolsuzluk ekonomisi denilen model böyle oluşuyor. Demokratik ahlak, halka karşı sorumluluk, hakka ve hukuka riayet gibi konularda refleksini yitiren her siyasî ve iktisadî sistemin bir yolsuzluk ekonomisi üretmesi kaçınılmazdır. 
       Değerli milletvekilleri, koskoca Türkiye, sermaye-siyaset-bürokrasi, sermaye-medya-siyaset, sermaye-mafya-siyaset gibi karanlık üçgenler karşısında adım adım gerilerken, bu kirli ilişkiler meşru kamu düzeninin yerini alırken, bu olguya direnen tek siyasî hareketi, onun liderini boğan refleks, işte budur. Doğru Yol Partisinin o tarihlerde karşı karşıya kaldığı asıl mesele buydu. 
       Hakikat karşısında daha fazla direnemezsiniz. Perdenin önünde oynanan cumhuriyeti kurtarma oyunu ile perdenin arkasında cereyan eden cumhuriyetin bütün prestijini sarsan, sıfıra indiren yağmalama oyunu arasındaki paradoksal ilişkiyi, artık, görmek zorundayız. Demokrasi, demokrasi, daha fazla demokrasi; açıklık, açıklık, daha fazla açıklık; bütün dertlerin gerçek ilacı budur. 
       Halkın seçtiği bir iktidara karşı ışıkları söndürenler şimdi neredeler?! (DYP sıralarından alkışlar) “Aydınlık için bir dakika karanlık” diyordunuz, sizin o bir dakikalık karanlığınızda ne dolapların döndüğünü hâlâ görmeyecek misiniz?! (DYP sıralarından alkışlar) 
       Bugünlerde, karşımızdaki öncelikli tehdidin yolsuzluklar olduğu söyleniyor; doğru bir tespittir, yürekten katılıyorum. Ancak, herkesin gözden kaçırmaması gereken bir husus daha var; gelinen sonuç, sistemdeki arızaların tehdit değerlendirmeleriyle perdelenmesinin bir ürünüdür; burası çok önemli. 
       Bu yağma düzenini sorgulayanlar, bakınız, cumhuriyet tarihinde bu sistemi sorgulayanlar, 30 000 kişinin ölümüne sebep olmuş, Türkiye’nin bayrağına, toprağına saldırmış Apo’dan daha çok bedel ödediler. Menderes’in başına gelenler Apo’nun başına gelmedi. Özal’ı anasından doğduğuna pişman ettik. Otuz yıldır, körpe yaşımızda, vatan, millet sevgisini yüreğimize işledik, yüreğime işledim. Ben “20 vilayet verilsin de Türkiye rahatlasın” denildiği günlerde, Şırnak’ın eteklerinde bir başbakan gördüm. (DYP ve FP sıralarından alkışlar) Genelkurmay başkanıyla ve o dönemin değerli emniyet genel müdürüyle Şırnak’ın eteklerinde gördüm. Mermiler yağmur gibi yağarken Bosna’da bir başbakan gördük. Bu sistemi sorgulayan başbakan, Türkiye’nin en büyük gazetesinde CIA ajanı diye damgalandı, eroin ticareti yapıyor diye yargılandı. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)
       Gelinen sonuç: Rahmetli Özal büyük bedel ödedi ve bundan sonra sistemi sorgulayanların hepsi büyük bedel ödeyecek. Ama, görüyorsunuz, sonuç itibarıyla, Türkiye tıkandı, ekonomi tıkandı, siyaset tıkandı, dışpolitika tıkandı, devlet tıkandı. Türk siyaset sistemini cesaretle sorgulayan yeni bir süreç başlamadıkça, bu tıkanıklığı aşmanın bir yolu yoktur. Türk siyaseti, az evvel sözünü ettiğim eski başbakanın, bir döneme damgasını vurmuş bazı kuvvet komutanlarının, bazı şaibeli patronların bordrosunda ne aradığı sorgulanmadıkça... Yine, körpe yaşımızda bildik, bu coğrafyada, bu tarihî sorumlulukta Türk Silahlı Kuvvetlerine dokunmak, onu incitmek açısından bir değerlendirme yapmıyorum. Bu kutsal müesseselere de hiç kimse hatalarını mal edemeyecektir bundan sonra; ben bunu sorguluyorum. Eski bir Hazine bakanının, ödeyemeyeceği biline biline, devletten en fazla borç almış bir batakçının bordrosunda ne aradığını sorgulamadıkça, bu tür beraberliklerin, artık, her tarafından pis kokular yayılan ekonomik sistemle ilişkisini sorgulamadıkça, daha çok Etibanklar, Egebanklar, Sümerbanklar, Türkbanklar çıkacaktır. Hukukun gereği, ortaklık hukukuna feda edildikçe, bugün yapılan ve gerçekten önemli bulduğumuz operasyonlar havada kalacaktır. 
       Değerli milletvekilleri, huzurunuzda sesleniyorum: Siyaset, insana her gün tarih yapma şansı tanımaz. Önümüzde böyle bir şans var; lütfen, bu şansı sonuna kadar; ama, gerçekten sonuna kadar kullanınız. Tarihe de aynı isimle geçecek olan bu yolsuzluk ekonomisi devrine bütün unsurlarıyla birlikte son verelim. Türkiye’yi gerçekten sıkıntılı günler bekliyor; ancak, halkın desteğiyle aşabileceğimiz bu darboğazı başka türlü aşma şansının bulunmadığını da gözardı etmemeliyiz. 
       Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyor, hepinize saygılarımı sunuyorum. (DYP sıralarından alkışlar)
       BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Adan.
       Efendim, şimdi, söz sırası, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına, Ankara Milletvekili Sayın Hayrettin Özdemir’de.
       Sayın Özdemir, buyurun efendim. (MHP sıralarından alkışlar)
       MHP GRUBU ADINA HAYRETTİN ÖZDEMİR (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Fazilet Partisi İstanbul Milletvekili Sayın Ali Coşkun ve 31 arkadaşının vermiş oldukları bankalar ve bankacılık sektörüyle ilgili genel görüşme istemi hakkında MHP Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hükümetimiz, her konuda olduğu gibi, ekonomi politikaları ve enflasyonla mücadele konusunda da kararlılığını ortaya koyarak, bir istikrar programı başlatmıştır. Uygulamaya konulan istikrar programının başarılı olabilmesi için, malî sistemin sağlıklı işlemesi ve güvenilir olması gerekmektedir; çünkü, para ve maliye politikalarının etkin bir şekilde uygulanabilmesi için önşart, malî sistemin istikrarlı olmasıdır.
       57 nci cumhuriyet hükümetimizin aldığı kararlar neticesi, enflasyon son yılların en düşük oranına çekilmiş, faizler son on yılın en düşük oranlarına indirilmiştir. Bu da şunu gösteriyor ki, alınan kararlar, ülkemiz için, alınması gereken radikal ve doğru kararlardır, bu kararlar da piyasalara olumlu yansımıştır. faizlerin aşağıya çekilmesi, Hazine kağıtlarının düşük faizle tedavül edilmesi, mevduat toplayarak Hazineye satan bankacılık sektöründe de bir daralmaya sebep olduğu malumlarınızdır. Bu daralmada, güçlü özkaynağa sahip, güçlü ve güvenilir tabana sahip bankaların, mevcut konumlarını yeniden değerlendirilerek, fiilî yapılarını düzenlemeleri gereğini duymuşlar. 
       Kamuoyuna da yansıdığı gibi bankacılık ve finans sektöründe geçen yıl ve bu yıl kârlılıkta önemli düşüşler bulunmaktadır. Türkiye’de 19’u yabancı, 80 tane banka mevcuttur. Bu bankaların büyük bir kısmı, özkaynak, sermaye ve bilanço yapılarıyla Avrupa Topluluğu ülkelerindeki özkaynakları güçlü bankalarla rekabet imkânı bulamayacaktır. 
       Avrupa Topluluğu ve dünya bankacılığında artık banka birleşmeleri gündemdedir ve daha güçlü bir yapı için gereklidir. Türkiye’deki bankaların aktif büyüklüğü ilk altı aylık verilere göre 141,7 milyar dolardır. Bu büyüklük Avrupa Topluluğu ve dünya bankalarıyla karşılandığında çok düşüktür. Deutshebank 502 milyar dolar, kreditlion 350 milyar dolar aktif büyüklüğüne sahip olduğunu belirtirsek, aktif büyüklüklerin farkı ortaya çıkmaktadır.
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde güçlü sermaye yapısına ulaşacak, rekabete açık ve serbest piyasa şartlarına dayanıklı banka birleşmeleri artık ciddî olarak değerlendirilmelidir. 
       Bildiğiniz üzere 3182 sayılı Bankalar Kanununun sektör üzerindeki yaptırımlarının kifayet etmemesi üzerine, önceki cumhuriyet hükümetleri döneminde gündeme gelen kanun değişikliği, 57 nci cumhuriyet hükümetimiz zamanında yapılmıştır. 4389 sayılı Bankalar Kanunu 18.6.1999 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş ve 23.6.1999 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Söz konusu kanun ile konuya ilişkin uluslararası uygulamalara paralel olarak, banka denetim ve gözetim yetkisinin daha etkin bir şekilde kullanılabilmesini teminen, siyasî otoriteden bağımsız karar alma yetkisine, idarî ve malî özerkliğe sahip bir kurul ve kurum oluşturulmuştur. Bankalarla ilgili olarak kuruluştan tasfiyeye kadar olan süreçte alınması gereken kararların tamamı, sözü edilen kurumun karar organı olan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun yetkisine bırakılmıştır. 31.8.2000 tarihi itibariyle de, Bankacılık Düzenleme
 ve Denetleme Kurulu fiilî olarak yapılanmasını tamamlayarak sektöre yol göstermeye ve 4389 sayılı Yasayı uygulamaya başlamıştır. Gerek kurul başkanı ve üyelerine gerekse kuruma kamuoyunun güveninin de tam olduğu anlaşılmaktadır. 
       Anılan kanunla, bankacılık ve bankacılık yapma ve mevduat kabul etme izinlerinin kaldırılmasına ilişkin yetki Bakanlar Kurulundan alınarak Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kuruluna verilmiştir ve bu üst kurul geçen hafta banka sahibi olma şartlarını belirlemiştir. 
       31.8.2000 tarihine kadar, malî yapısı bozulan bankalarla ilgili olarak bankaların yönetim ve denetim kurullarının Mevduat Sigorta Fonuna devrine Bakanlar Kurulu kararıyla karar verilmesinde 57 nci hükümete kadar 3 bankanın, 57 nci Cumhuriyet Hükümeti tarafından da, 22.12.1999 tarihinde 5 bankanın yönetim ve denetim kurulları Mevduat Sigorta Fonuna intikal ettirilmiştir. 
       Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, faaliyete geçmesiyle, yasadan doğan yetkilerini kullanarak Etibank ve Bank Kapital’in yönetim ve denetim kurullarına el koymuş bulunmaktadır. El konulan banka sahiplerinin kimlikleri ne olursa olsun, 57 nci Cumhuriyet Hükümetinin bu konuda ne kadar kararlı olduğu kamuoyuna gösterilmiştir. 
       Yukarıda özetlemiş olduğum Bankacılık Yasasının gündeme alınması ve kararlılıkla arkasında durulması sonucu, bankacılık sektöründeki art niyetli banka sahipleri ve yöneticileri, sektöre daha fazla zarar vermemeleri amacıyla, sektörden, bir anlamda, uzaklaştırılmaya başlanmıştır. 
       Türk Ceza Kanununun emniyeti suiistimal ve dolandırıcılıkla ilgili hükümlerini düzenleyen maddelerde belirtilen fiillerin, kamu fonuna emanet edilen bankaların yönetim kurulu, başkan veya üyeleri veya diğer personeli veya bankanın sermayesinin doğrudan veya dolaylı olarak yüzde 10’undan fazlasına sahip olan ortaklarınca işlenmesi halinde daha ağır bir cezaya çarptırılarak caydırıcılığın sağlanması, nitekim, bir bankanın faaliyetlerini etkileyecek şekilde zarara uğratılması
 veya kamu fonlarından oluşan banka kaynaklarının menfaat temini amacıyla gerçekte ehil ve dürüst kişiler olması gereken bu kişilerce kullanılması veya kullandırılması halinde genel hükümlere göre daha ağır cezalara çarptırılması, birçok devlet tarafından öngörülen caydırıcı niteliği yüksek bir tedbir olarak karşımıza çıkmaktadır.
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kamuoyunun vicdanında derin yaralar açan ve ilgilileri, öncelikle kamuoyu vicdanında yargılanan suiniyetli, yolsuzluklara açık bu kara sermaye sahiplerinin, gerçek yatırımcı ve köklü sermaye sahiplerinden ayrılması, yasanın verdiği tüm yetkilerden yargılanmaları gerekmektedir. Bu konuda herkes üzerine düşeni yapmalı, toplumun üzerine kâbus gibi çöken bu insanlara saygı ve itibar edilmemelidir. 
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kamuoyunun bankalar konusunda neden bilgilendirilmediği, resmî açıklamalarının yapılmadığı sorgulanmaktadır. Sadece yazılı ve görsel basının aktardığı bilgilerle kamuoyunun bilgilendirildiği sıkça dile getirilmektedir. 4389 sayılı Yasayla getirilen müeyyidelerle, itibar ve itimat müesseseleri olan bankaların çıkacak haberlerle yıpratılmaması, tasarrufçuyu endişelendirmemesi ve sektöre zarar vermemesi amaçlanmıştır. Bu konuda gerekli görülen bilgileri, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu toplantılarında vermektedir. 
       Kamuoyunda, bazı bilgilerin mevcut değil diye hiçbir çalışma yapılmadığı gibi bir sonuç çıkarılmaması gerekir. Bu konuda bilgilerin sınırlı verilmesinin amacının, sektöre zarar vermemek ve itimat ve itibar kurumları olan bankaların korunmasını sağlamak olduğu kanaatindeyiz. 
       Bugünkü haliyle ülkemizde faaliyet gösteren 80 banka içerisinde hiçbirisine, 57 nci cumhuriyet hükümetimiz tarafından kuruluş izni verilmemiştir. Yine, hükümetimiz zamanında, bu konuda bir özelleştirme de yapılmamıştır. 
       57 nci cumhuriyet hükümetimizin, 22.12.1999 tarihinde 5 bankayla ilgili olarak almış olduğu karar, milletimizin esenliği ve menfaatlarına göre olmuştur. 
       Aynı şekilde, 27.10.2000 tarihli Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun kararıyla, 2 bankanın Fona devri de aynı amaçlar gereğince yapılan işlemlerdir; kararlılıkla uygulamaya konulan kanun ve istikrar programlarının bir gereği olarak uygulanmış, bazı çevrelere menfaat temin edilmesine çalışılmamıştır. Hiçbir kimseyi ya da kuruluşu kayırmak amacıyla değil, partizanlıktan veya siyasal hesaplardan uzak bir anlayışla, ekonominin ve kanunların gerekleri çerçevesinde rasyonel ve cesur bir karar alınmıştır. 
       Bankacılık sektörü ve malî sektörle ilgili eskiden beri yapılagelen birkısım yanlışlara hep birlikte dikkat edip, özellikle, mevzuattan kaynaklanan sorunları nasıl bertaraf ederiz diye düşünmeye ve çalışmaya bir bütün olarak başlamış olmamız memnuniyet vericidir. 
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Fona intikal eden bankaların özkaynaklarındaki erime, 57 nci cumhuriyet hükümetimizin almış olduğu kararlar neticesi değildir;1994 yılından beri devam eden malî sektördeki sıkıntı, Uzakdoğu ve ardından Rusya kriziyle tırmanmıştır. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen bankaların özkaynaklarındaki erimeyi, sadece malî sektördeki sıkıntı, Uzakdoğu
 veya Rusya kriziyle izah etmek de doğru değildir. Bu bankaların yönetimlerinin başarılı ve dürüst olarak çalışıp çalışmadıkları, büyük kredilerini kimlere ve hangi gruplara kullandırdıkları, bu kredilerin dönüp dönmediği önemlidir. Fondaki bankalarla ilgili yapılan incelemeler ve soruşturmalar sonucu belirlenen kirlilik de kamuoyunun malumlarıdır. Kamuoyunda, özellikle Interbankın devrinden sonra yakinen bilgi sahibi olunan ve bankaların içinin boşaltılması olarak tabir edilen husus, bu bankalarda araştırılmakta ve gerekleri yapılmaktadır. 
       Bilindiği gibi, bankaların malî bünyesinin ciddî bir şekilde zayıflamakta olduğunun tespiti halinde, bankaya bir süre verilerek, banka yönetim kurulundan sermayenin artırılması veya sermayenin ödenmeyen kısmının tahsili veya sermaye benzeri kredi temin edilmesi, kâr dağıtılmaması, tahsilinde tehlike görülen alacaklar için karşılık ayrılması, birkısım şubelerin kapatılması, yeni personel alımının durdurulması, masrafların kısılması, iştirak veya sabit değerlerin kısmen veya tamamen elden çıkarılması, kredilerin sınırlandırılması, durdurulması, verimsiz veya donuk kredilerin takibiyle ilgili önlemlerin artırılması, mevzuata aykırı fiilleriyle bankanın malî bünyesini zayıflattığı tespit edilen personelin bankaya temsil yetkilerinin kaldırılması, malî bünyenin güçlendirilmesi için gerekli görülecek diğer tedbirlerin alınması istenir. 
       Bu açıdan bakıldığında, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna bağlanan bankaların malî yapılarındaki olumsuzlukların tespiti yapılmış ve gerekli tedbirlerin alınmış olduğu görülmüştür. Bankacılık, takdir edersiniz ki, bir güven müessesesidir. Bu müesseselere duyulan güvensizliğin piyasalarda yaratacağı tedirginlik ve olumsuzluk bütün sektörleri sıkıntıya sokar. Dolayısıyla, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen bankalarla ilgili devirler, devirden evvel alınan tedbirler sonucu gerekli iyileştirme sağlanamadığı için fona devredilmeleri gerekmiştir. 
       Bu operasyonların amacı, istikrar programının başarılı olması ve enflasyonun önlenmesinin önşartı olan malî sektörün sağlıklı bir şekilde çalışmasını sağlamaktır. 
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen ilk bankalardan sonra mevduatta garantinin yüzde 100’e çıkarılmasıyla, küçük grupların banka sahibi olma hevesinin nasıl arttığı kamuoyunun malumlarıdır. Köklü grupların bu sektör içerisinde yeri ve çabası inkar edilemez bir hadisedir. 
       Burada bir hususun üzerinde durmakta fayda vardır. 4389 sayılı Bankalar Kanununda, kamuoyunda off-shore tabir edilen kıyı bankacılığına ilişkin uygulamalar konusunda düzenleme yapılmamış ve bu kurulun yetkisine bırakılmıştır. Bugün off-shore bankacılığı yapan bankaların, tasarruf sahiplerine, vergi, fon gibi avantajları değerlendirerek verdikleri yüksek faizler ve topladıkları mevduatları Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu kapsamında bulunmadığı için tasarruf sahipleri mağdur olmuştur. 57 nci cumhuriyet hükümeti bu mağduriyetin tasarrufçu açısından bir nebze giderilmesi için çalışmalarına da hız vermiştir.
       Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen ve bankalar iflas etmemiş sadece ortaklık hakları, yönetim ve denetimleriyle hisse senetleri fona devredilmiştir. Rehabilitasyon çerçevesinde sözkonusu bankaların üst yönetimleri değişmiştir. Bankaların Tasarruf Mevduat Sigorta Fonuna devrinin tüm kesimlerce olumlu karşılanması alınan kararların yerinde olduğunu göstermektedir.
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hükümetlerin aldığı kararlar ve bunları uygulamaktaki kararlılığı hükümetlerin başarı ve başarısızlığını ortaya çıkarır. 57 nci cumhuriyet hükümetinin ilk günden itibaren aldığı kararlar ve izlediği politikalar sonucu, 1999 yılından önce yüksek enflasyon ve yüksek faizle içiçe yaşayan halkımız, 1999 yılı başında yüzde 100’lerde olan faizler yıl sonunda yüzde 40-50’lere, gecelik faizlerin yüzde 20-30’lara çekilmesiyle bir nebze rahatlamıştır.
       Yıllardır üretim yapmayan, elindeki naktini faizle değerlendiren sanayici, tüccar ve serbest meslek erbabıyla, elindeki fonlarla, sadece, devletin ihraç ettiği yüksek faizli bona ve tahvilleri alarak kâr eden banka ve finans sektörü ilk kez bu dönemde, devletin ihraç ettiği düşük faizli, uzun vadeli borçlanmayla artık kâr etmek istiyorlarsa devlete para satarak bunu yapamayacaklarını anlamış olmaktadırlar.
       Rantiyecilerin gelir kaynakları olan faizin düşürülmesi ekonominin bir gereği, yatırım ve üretim yapacakların vazgeçemeyeceği bir enstrüman olarak kabul edilmiş, maliyetlerinin indirilmesi için 57 nci hükümetin almış olduğu ve tüm çevrelerde kabul gören kararların etkisiyle faizler düşürülmüştür.
       Bilindiği gibi, banka kurmaya, yabancı ülkelerde, özellikle banka sahiplerinin geçmişi ve mal varlıklarıyla ilgili çok sıkı bir araştırma yapılıp ondan sonra izin verilmektedir. 
       4389 sayılı Yasanın 7 nci maddesinin ikinci fıkrasıyla ülkemizde de banka kuracaklarda aranacak şartlar belirlenmiştir. Geçmişte ise eski 3182 sayılı Bankalar Kanununun 5 inci maddesi gereğince kuruluş izni verilmekte ve aranılan şartlar yine bu maddede belirtilmişti. Ancak, mevzuatın, her nedense, sıhhatli uygulanmadığı görülmüştür.
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; banka sahipliğinin, alelade bir yatırım değil, bir ayrıcalık olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Fonda olan bankaların büyük bir kısmında, firma sahibi veya ortakların, bankaların kaynaklarını, emin bir şekilde çalışmasını tehlikeye düşürecek biçimde kendi lehlerine kullandıkları veya hissedarların oluşturduğu sermaye grubuna aktardığı görülmektedir. Geçmişte banka sahibi olan birkısım sermaye sahiplerinin sermayelerinin durumu araştırıldığı bir ortamda, banka sahibi olmalarına izin verilmesi, devlet içerisinde nasıl etkinlik sağladıklarının da bir göstergesidir.
       Sümerbankın ve Etibankın özelleştirilmesi, İnterbankın Cavit Çağlar’a satışı, Murat Demirel’in Egebankı alması, Ali Balkaner tarafından Yurtbankın kurulmasına izin verilmesi, hep birlikte değerlendirilmesi gereken hususlardır.
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçenlerde basına yansıyan bir haber dikkatlerinizden kaçmamıştır. Dünyanın en büyük 12 bankası, toplanarak “bankalarının sadece mal varlıklarının kaynağının yasal olduğunu açıklayabilen ve kimlikleri net olarak teyit edilebilen müşteriler kabul edilecektir” şeklinde bir karar almışlardır. 
       Karaparayla etkin mücadele için bankalar çok önemlidir. Karaparayla mücadele edecek bankanın patronunun ve yönetim kuruluna girecek, bankalarda yöneticilik yapacakların, bir işe bulaşmamış olması araştırılmalıdır. Yapılacak olan rehabilite çalışmalarında bu hususlara dikkat edileceğini umuyorum.
       Geçmişte bir kamu bankasında da görev yapan ve kendisini profesyonel bankacı olarak gören, kamuoyunun kendisini çok iyi tanıdığı şahıs, her gittiği bankayı –kamu bankası hariç- Fona teslimi başarmıştır. Bu tür yöneticiler sektördeki bu sıkıntıların sebebidir. 
       İsmi kamuoyu tarafından bilinen bankacı, Yaşarbankta genel müdür yardımcısı, Emlakbankta genel müdür -Bako olayıyla görevinden ayrılmış- Tuncabankta, daha sonra Kıbrıs Yurtbankta yönetici, Sümerbankta genel müdür, Etibankta genel Müdür.
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; eski bankalar kanununun 64 üncü maddesi uyarınca, sahibi bulunduğu Interbank gözetim altındayken, bu bankanın sahibi Etibankın özelleştirme ihalesine girerek pay almıştır. 
       Sümerbankın satışı şaibelidir. Görünüşte işadamı Hayyam Garipoğlu tarafından alındığı halde, bu bankanın Nesim malki tarafında aldırıldığı konusunda yaygın iddialar vardır. Etibank'7ın özelleştirme çalışmaları...
       Sayın Başkan...
       BAŞKAN – Buyurun efendim, devam edin... Süreyi ben veriyorum... Buyurun... Önemli bir konu bu...
       HAYRETTİN ÖZDEMİR (Devamla)- Etibankın özelleştirilme çalışması sırasında Özelleştirme İdaresinin üst yöneticileri, daha sonra özelleştirilen anılan bankanın murahhas üyeliğine getirilmişlerdir, bilahara genel müdürlüğünü üstlenmişlerdir. Bu, son derece sakıncalı bir örnektir.
       Bir kamu görevlisinin ayrıldığı kuruma karşı görev alma yasağı kamu personel rejiminin temeli olmalıdır. Nitekim bu konuda 2.10.1981 tarihli 2531 numaralı Kamu Görevlerinden Ayrılanların Yapamayacakları İşler Hakkında Kanun yürürlükte bulunmaktadır. 
       Bu kanunun 2 nci maddesi “Kamu görevlileri ayrıldıkları tarihten önceki iki yıl içerisinde hizmetinde bulundukları kurum ve kuruluşlara karşı, ayrıldıkları tarihten başlayarak, üç yıl süreyle doğrudan ve dolaylı olarak görev ve iş alamazlar, taahhüde giremezler, komisyonculuk ve temsilcilik yapamazlar” hükmünü içermektedir.
       Yapılan incelemeler sonucunda, önce Yurtbank, sonra da Egebank, Esbank, Sümerbank, Etibank ve Bank Kapitalin sahiplerine ve yakınlarının mal varlıklarına, Bankalar Kanununun 14 üncü maddesinin beşinci fıkrası uyarınca, mahkeme kararıyla, ihtiyati tedbir konulmaya başlanmıştır. 
       Geçmişte Fona devredilen bankaların sahibi ve yöneticileri için yapılmayan işlemler, bugün, çok kısa sürede yapılmaktadır. Birkısım banka sahibi ve üstyönetici hakkında devlet güvenlik mahkemelerinde ceza davaları açılmış, birçoğu da tutuklanmıştır. 
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu bankalardaki batık kredi ve alacakların, İcra ve İflas Kanununa göre değil de, kurum tarafından, 6183 sayılı Âmme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanuna göre tahsili için gerekli yasal düzenlemeler yapıldığında, gerekli kanun maddeleri düzenlendiğinde kurula büyük bir avantaj sağlanacaktır. 
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; fona devredilen bankalar, bankacılık işlemleri yapmaya devam etmektedir. Mevduat kabul edip, kredi vermekte, tüm bankacılık işlemlerini yapmaktadırlar. Fona devredilmeden evvel, yüksek faiz verilerek toplanan mevduatlar bu bankalar için risk oluşturmaya devam etmektedir. Bu mevduatların tutulması için, yine yüksek faiz verilmekte, faiz düşürüldüğü zaman bu mevduatların çıkışını karşılayacak nakit aranmaktadır. Bu parayı ya fondan veya yine yüksek faizle piyasadan bulmak gibi bir mecburiyet vardır. Fondaki tüm bankalar bu durumda değil, doğal olarak, kötü durumlarını düzeltmek, bankaları, gerektiğinde, yaşatmaya uğraşmak yerine tasfiye etmek, birleştirmek de fon için, sektör için ve ekonomi için orta vadede kârlı gözükmektedir. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun bu hususu dikkate alacağını da ümit ediyorum. 
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; fondaki 10 bankanın rehabilitesi için, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun önerileri doğrultusunda, Devlet Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığının çalışmaları devam etmektedir.  Bu bankaların özkaynakları, kârlılıklarının artırılması  ve takipli kredilerinin azaltılması için alınan tedbirler radikal bir şekilde uygulanmaktadır. Fona devredildikten sonra, halen, yüksek faiz veren bu bankaların, yüksek faiz vermeleri, kurulun tavsiyeleri doğrultusunda, engellenmiştir. 
       Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu uygulamalarından da görüleceği üzere, kimseye ayrıcalık tanımadan kanuna aykırı işlemlerde bulunanlar hakkında gerekenin yapıldığına herkesin itimat etmesi gerekir.  Yaşanan olaylarda bankacılık sektörünün ve bankacıların itibar ve itimat kaybettikleri yaygın bir kanaattir. Halbuki, itimada en çok ihtiyaç duyulan sektör, bankacılık sektörüdür. Bu alandaki  tahribat, zaman kaybedilmeden elbirliği içerisinde giderilmelidir ve giderileceğine de inanıyorum.
       Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu düşüncelerle, Yüce Heyetinize şahsım ve Grubum adına saygılarımı sunarım. (MHP ve DSP sıralarından alkışlar)
       BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Özdemir.

 Sonraki sayfa


KAYNAK:TBMM İNTERNET SİTESİ
(8 KASIM 2000) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş