Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
BELGENET
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
İlgili Sayfalar
BANKALAR KANUNU

Bankalar TBMM'de tartışıldı...
 

       BAŞKAN: Söz sırası Demokratik Sol Parti Grubu adına İstanbul Milletvekili Sayın Masum Türker’de. Buyurun Sayın  Türker. (DSP ve MHP sıralarından kalkışlar)
       DSP GRUBU ADINA MASUM TÜRKER(İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime başlamadan önce Yüce Meclise şahsım ve Demokratik Sol Parti Grubu adına içten saygılarımı sunuyorum. 
       Değerli milletvekilleri, bugün burada, aslında demokrasi açısından tarihî bir gün yaşıyoruz. Gündemimizin 114 üncü maddesinde  yer alan genel görüşme, iktidar grubu olarak günümüzde çok hassas bir şekilde ele alınan ve kamuoyunda çok tartışılan bankacılık  sektörüyle ilgili bir öngörüşme yapılması gündeme gelmiştir. Bu, tarihî bir süreçtir; çünkü, iktidar, muhalefetin geçmişte verdiği önergelerin bu dönemde duyarlı olarak erkene alınmasında mutabık kalmıştır. 
       Bu noktadan baktığımız zaman, bu  öngörüşmede varmamız gereken sonuç veya bu tartışmaların bizi götüreceği yön, acaba çok hassas olunan, kamuoyunda herkesin büyük bir ilgiyle izlediği, gazetelerde, özellikle bankacılık sektöründe çeşitli söylentilerin, çeşitli satır aralarında yer aldığı bir dönemde, bankacılık sektörünün bu hali, bu durumu nasıl oluştu? Yani, başka bir tabirle, bankacılık sektöründe biz, bugüne nasıl geldik?
       ”Bugüne nasıl geldik?” sorusunu sorduğumuz zaman, ne 57 nci Hükümetin, ne 56 ncı Hükümeti ne 55 inci hükümeti ne 55 inci hükümeti, salt, tek başına tenkit etmek, eleştirmek mümkün değildir. Bu sorun yılların birikimidir. 1960’lı yıllarda tasfiyeye giren Sağlık Bankası, Tütün Bankasının sonuçları hakkında kamuoyunun hâlâ bilgisi yoktur. 1980’li yılların başında, o tarihte Ziraat Bankasına ilhak edilen Odibank, Bağbank, İstanbul Bankası, Hisarbank ve benzeri diğer bankalar Ziraat Bankasına yük olurken, bu konudaki yolsuzluklar, bu birleşmeye neden olanların akıbeti konusunda hâlâ tartışma yapılmaktadır. 
       Bankacılık sektörünün bu denli, bu kadar özenli olarak ele alınmasının nedeni, bankacılık sektörünün özellikle liberal ekonomilerde, serbest piyasa ekonomilerinde, hatta, karma ekonomilerde, ekonomiyi belirleyen ciddî bir sektör olmasından kaynaklanıyor. Çünkü, bankacılık sektöründe gerekli güven sağlanamamışsa, gerekli istikrar sağlanamamışsa, o ülkenin ekonomisinin gelişmesini beklemek, o ülke ekonomisinde atılımlar beklemek mümkün değildir.
       Nitekim, ülkemizde, burada sık sık kürsülerde dile getirildiği şekilde, 1994 yılında yaratılan sunî kriz sırasında kapatılan üç bankanın, aradan altı yıl geçmesine rağmen halen tasfiyesi tamamlanmamıştır, tasfiye işlemleri devam etmektedir. 
       İşte, böylesine bir tarihî gelişiminde, daima belirli bir yerlerde olumsuzluklarla karşılaşılan bankacılık sektöründe, üzülerek söylemeliyiz ki, biraz önce tüm hatiplerin üzerinde mutabık kaldığı bir yasal düzenleme yapılmıştır. Bu yasal düzenlemede, mevduat, yüzde 100 oranında garanti edilmiş ve onu izleyen işlemlerde, kapatılan bankaların nelere sebep olduğu göz önüne alınmaksızın ya da yine, bilinerek, bir saadet zincirinin kurulmasının temel taşları atılmıştır. Nedir bu temel taşları saadet zincirinin, o tarihlerde atılan; bankacılık sektörü, yalnız mevduat sahiplerini tedirgin etmemiştir, o üç bankaya zamanında kredi line açmış, akredite etmiş, bazı akreditiflere karşı muhabir banka olmuş ya da ciddî bir şekilde kredi vermiş olan dış kredi kaynaklarının, kurumlarının, bu ülkenin kredi değerine şüpheyle bakmasına, Türkiye’nin dış borçlanma olanaklarının kısıtlanmasına ve çok pahalı olmasına neden olmuştur. İşte, bu gelinen nokta, çıkış noktası, Türkiye’de, içborçlanma yoluyla çözümlenmiş ve ciddî bir şekilde kamu kâğıtları piyasaya verilmeye başlanmıştır. İşte, böylesine bir düzenin temel taşları ortaya atıldığı zaman ne olmuştur; bankalar, az faizle elde ettikleri kaynakları, risksiz, yüksek faizle devlete plase etmişlerdir. 
       Bu saadet zinciri, bir taraftan vatandaş, verdiği mevduatın garantisinin rahatlığı içinde devam ederken, diğer taraftan da büyük paralar kazanan bazı bankaların sahiplerinin, görülmeyecek şekilde kendi gruplarına, kendilerine doğru, kamuoyundaki bilinmiş şekliyle, banka boşaltma yöntemiyle kendilerine aktarmışlardır ve bu aktarmalarda kullanılan faizlerin yüksek olmaması gerekiyordu; çünkü, devletin, kamu kâğıtlarına verdiği faiz kat be kat fazlaydı; ama, bu saadet zinciri, zaman içinde bozulmuştur. Ne zaman bozulmuştur; Bankalar Kanununun yetersiz olduğu anlaşılmıştır. 55 inci hükümet döneminde, hükümette bulunan partileri dışarıdan destekleyen partiyle yapılan özel protokolün 7 nci maddesinde bile öncelikli işler arasında Bankalar Kanununun çıkarılması yer almıştır; ama, bu kanun bir türlü çıkarılamamıştır; çünkü, lobiler, çünkü, saadet zincirinden yararlanan ve bu yararlanma anında bankaları boşaltanlar, bu kanunun çıkmasını
 çeşitli şekillerde engellemişlerdir.
       MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Hükümeti etkilemişlerdir.
       MASUM TÜRKER (Devamla) – 56 ncı hükümetin, seçimi güvenli ortamda sağlama dışında getirdiği tek konu Bankalar  Kanununun çıkarılmasıdır. Dönemin başbakan yardımcılarının, Hazineden sorumlu devlet bakanının, Maliye Bakanının çalmadığı kapı, görüşmediği milletvekili kalmamıştır; çünkü, bu kanun çıkarılmadığı takdirde banka boşaltmalarının devam edeceği, yasal boşlukların olduğu açıkça anlatılmaya çalışılmıştır.
       Şimdi, denilebilir ki, bankaların içi boşalıyordu, denetim mekanizmaları devletin elindeydi, neden bir şey yapılamadı? Bunu, ne 53 üncü hükümet yapabildi, ne 54 ne 55 ne 56; 57’ye gelene kadar...Çünkü, mevcut olan kanun hükmündeki kararname, çeşitli nedenlerle boşluktaydı, kurulmuş saadet zincirini destekliyordu ve bu kanun hükmündeki kararnamenin dayandığı kanun ve bu kanun hükmündeki kararnamenin, aklına estikçe, sıkıştıkça başvuranların, mahkeme aracılığıyla Anayasa Mahkemesinden maddelerini iptal ettirmesinin rahatlığı vardı. 
       İşte, değerli milletvekilleri, biraz önce hükümet adına konuşan devlet bakanımızın belirttiği gibi, bu Meclis, 57 nci hükümetin daha güvenoyu almadan getirdiği Bankalar Kanununu çıkarmıştır; Bankalar Kanunu çıktı.
       Şimdi, denilebilir ki, haziran ayının 18’inde çıkarılan bu kanuna rağmen, neden içi boşaltılan, usulsüz davranan bankalara el konulmamıştır? O çerçevede çıkarılan kanunun, incelendiği zaman, bugünkü sonuçlara ulaşabilecek bir yaptırım gücü olmadığı görüldü. Eğer incelenirse, eğer bakılırsa, 19 Aralıkta çıkarılan düzenlemelerle, eksik olan yaptırımların bu Meclisin oylarıyla getirildiği görülecektir. Burada, muhalefeti, iktidarı önemli değil, 21 inci Dönem Meclisi, bundan sonra, bankaları soyacak, içini boşaltacak, bankaları kişisel bankası olarak göreceklere karşı gerekli düzenlemeleri yapmıştır, gerekli rasyoları getirmiştir. Grup içi kullanılan kredilerin, istenilen kişilere
 devredilen kredilerin, artık, banka rasyoları içinde dikkate alınacağı kabul edilmiştir ve dikkat edilirse, Bankalar Kanunundaki o değişiklik, Aralık ayında kabul edildikten iki gün sonra, beş banka Mevduat Sigorta Fonu kapsamına alınmıştır. 
       Şimdi, bu bankalar kapsama alındığı zaman ne oldu? Birçok arkadaşımız, içeride ve dışarıda bankalarla ilgili boşaltmalar olduğunu, devlete yük olduğunu haklı olarak söyledi; ama, o bankaların gelişi, o bankalarda olan biteni dengeleyebilecek bir yasal mevzuatın yeterli olmadığını hepimiz biliyoruz.
       HACI FİLİZ (Kırıkkale)- Kim çıkardı?!. 
       TURHAN GÜVEN (İçel)- Doğru gelseydi!..
       MASUM TÜRKER (Devamla)- Şimdi, bankalar konusunda, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu altmış gün önce göreve başlamıştır, kuruluşunu tamamlamıştır. Bu Kurulun oluşmasında, 57 nci hükümet, devlet olarak, siyasal olarak elinde mevcut olan bir yetkiyi özerk bir kuruma devretmeyi kabul etmiştir. Kim ne derse desin, siyasal gölge bankacılık sektörü üzerinden kaldırılmıştır. (DSP ve MHP sıralarından alkışlar) Bu gerçek, bu konuda elde edilen başarı, 57 nci hükümetin programına aldığı, burada özenle savunduğu, bankalardan siyasetin elini çekip, bankacılığın Kirlenmesini engellemekti. 
       Değerli milletvekilleri, bankacılık sektörü çok dikkat isteyen, özen isteyen, geleceği şekillendirmeye yönelik çeşitli kararların alınabileceği bir sektördür. Bankacılık sektöründe meydana gelecek her değişikliğin, dünya finans kamuoyunda Türkiye’yi zor durumda bırakacağı gerçeğini her zaman bilmek, düşünmek ve üzerinde değerlendirme yapmak konumundayız. Bu, siyasetçi olarak bizim, medya olarak yönlendirenlerin ve en önemlisi, bankacılık sektörünün sahibi konumunda olan özel sektörün... 
       Bugün, bankacılık sektörünün, önemli boyutlarda, kamuoyumuzda ön sıralarda yer almasının bir tek sonucunu söyleyeceğim; bazı bankaların yurt dışında akreditite olma ölçüleri düşmüştür, o bankalar akreditiflerini kabul ettirememektedirler. Neden; çünkü, Türkiye’de bankacılık sektörünün kötü amaçlarla kullanıldığı anda, o kişilerin görülmeleri, yakalanmaları olasılığını veren bir yasal düzenlememiz vardır. Bu yasal düzenlemenin olmadığı bundan önceki dönemde, Türkiye’nin tüm bankacılık sektörüne bu kapı kapanmıştı; ama, şimdi,yalnız güçlü olamayan, yalnız olaya uzun vadede bakamayanlar için geçerli olan bir düzenlemedir. 
       Değerli milletvekilleri, kamuoyunda, sanki hükümetin içinde, bu konudaki düzenlemelere duyarlılık gösterilmemiş gibi, yapılan operasyonlarda yalnız ve yalnız bir bakanımız ve Düzenleme Kurulu Başkanımız gösterilmektedir. Bir kere, bunu gösterenlere teşekkür ediyoruz. Niye teşekkür ediyoruz; bu bakan 57 nci Hükümetin bakanıdır, bu başkan 57 nci Hükümetin döneminde atanmış bir başkandır ve Tabiî ki, dürüst yönetim anlayışını benimsemiş olan, özellikle mensubu olduğum Demokratik Sol Partinin dayandığı anlayış olan, Genel  Başkanı Sayın Bülent Ecevit tarafından özellikle hassasiyetle benimsenen bu anlayışın, bugün, bankacılık sektöründe de var olmasını
 görmek ve bu konuda hükümet adına görevlendirilenlerin alkışlanmasını görmek, bizi kıskandırmaz, mutlu eder, kıvançlı kılar, sevindirir. Bunun bilinmesinde fayda vardır. (DSP sıralarından alkışlar) Çünkü, bir bakan, bir kurum başkanı, bu konuda siyasî desteği arkasında bulduğu sürece üstüne gidecektir. 
       Değerli milletvekilleri, 56 ncı hükümette başlayan, 57 nci hükümette ciddî bir şekilde oya işler gibi örülen bir husus var: MİT’in, polisin ve bankacılık sektörünün üzerindeki siyasal gölge kaldırılmıştır. Onun için, bugün, sonuca ulaşılabilmektedir, tabu diye bilinenler sorgulanabilmektedir; bu konuda “ben, medya sektörünün hâkimiyim” diyebilenler bile hesap vermeleri gerekiyorsa, hesap verme noktasına gelmektedirler. Ancak, bu konuda çok sevinebiliriz; birileri yargılanıyor, birileri kötü duruma geliyor, ne güzel diye iş aleminde alkış tutabiliriz; ama, bu, doğru değil. Bankacılık sektörünün zor durumda kaldığı, sürekli dile pelesenk edildiği bir dönemde, bu sektörün kaynak
 aktardığı reel sektörü de düşünmek zorundayız; eğer, bu bankaların kaynak aktardığı, ilgili olduğu reel sektörü düşünmezsek, birdenbire, karşımızda, bu akşam iş sahibiyken yarın kocaman bir işsiz ordusu bulabiliriz. 
       Değerli milletvekilleri, işte, bankacılık sektörüyle ilgili bir söz söylerken, bir tartışma yaparken, bir fikri oluşturup geliştirirken, iç ve dış kamuoyunu dikkate alarak; ama, doğruyu bularak, asgarî müşterekte uzlaşmak zorundayız. Eğer uzlaşamazsak, eğer bankacılık sektörü üzerinde bir gölgenin, bir bulutun dolaşmasına izin verirsek, iyi niyetli, milletini seven, varlığını bu ülke uğruna veren  işadamlarımızı, esnafımızı, sanatkârımızı, bu konuda çalışan insanımızı zor durumda bırakmış oluruz. Bilinmelidir ki, bu Meclis, Bankalar Kanununda verdiği yetkiyle, hükümet, bugüne kadarki uygulamalarıyla, bankaların içini boşaltan, soyan, hâlâ bilemediğimiz yasal boşlukları kullanıp boşaltmaya ve soymaya devam edenlerin üzerine gidecek tüm kamu görevlilerinin arkasında, siyasî kararlılıkla, üç partinin -Demokratik Sol Partinin, Milliyetçi Hareket Partisinin ve ANAP’ın- ortaklığında kurulan 57 nci Hükümet, kararlılığında devam edecektir. (DYP sıralarından
 “belli oluyor” sesleri)
       Değerli milletvekilleri, Türkiye, şifresiz, şeffaf bir toplum özlemi içindedir. Türkiye’de şifrelerle dönen paraların, şifrelerle çeşitli hesaplara yatırılmışların sona erdiği bir dönemi yaşıyoruz; temel sıkıntı burada. Geçmişte, çeşitli şifrelerle, şeffaf olmayan ve kirliliğe neden olan bu işlemlerin artık, yapılamayacağı bir günü, bir dönemi yaşıyoruz. İşte, bu noktadan bakıldığı zaman, değerli milletvekilleri, bu hükümet, mafya ekonomisine dur demiştir; suiistimal ekonomisini durdurmuştur; yolsuzluk yapan ve kamu fonu olan paraların birilerinin hesabına gidip reel ekonomi içinde katmadeğer yaratmasına engel olanların önüne set çekmiştir ve bunlar, ciddî bir şekilde yargıya intikal etmiştir.
       Değerli milletvekilleri, şu anda konu yargıdadır; yargının, bu konuda vereceği kararlar, yasal düzenlemeler, eğer yeniden yasal düzenleme gerektiriyorsa; bizler, tekrar tekrar bu yasaları ve bunları daima dikkate alarak, kamuoyunun haklarını ihlal etmeyecek tasarrufçunun mevduatını kendi cebine geçirtmeyecek; bankacılığı, şahıs bankasından, toplumsal bankacılık anlayışıyla yönetecek,
sahiplenecek bir düzenin temelini atmak konumundayız. 
       Değerli milletvekilleri, işte buradan baktığımız zaman, mevduata verilen güvence yavaş yavaş azaltılıyor; biz siyasilerin, kamuoyu oluşturan medyanın, bu konuda, vatandaşı ciddî bir şekilde aydınlatması gerekmektedir ve özellikle bankalarda çalışan şube müdürlerinin bile, banka sahibi kadar sorumlu olduklarını, bu yasaya göre kendisine mevduat yatırmaya gelen kişiyi offshore hesaplarına yönelttiği zaman sorumlu olduğunun uyarılması gerektiğinin bilincini birlikte yerleştirmek zorundayız. 
       Değerli milletvekilleri, bankacılık sektörü bugün ülkemizde servet transferinde kullanılması hedeflenen, amaçlanan bir sektördür. Bu konuda iyiniyetli olmayan, reel ekonomi yerine soygun ekonomisini kendine edinenler nasıl bankalardan imkân alabilirim diye düşünürler ve bu konuda ilk hedef seçtikleri şey de kamu bankalarıdır. Bakınız, şu anda kamuoyunda el konulmuş, Tasarruf Mevduat Sigorta Fonuna geçmiş 10 banka özel bankadır; ama gazetelerimizde genellikle işlenen konu kamu bankalarıdır. Sanki, kamu bankaları bu 10 bankanın bu hale gelmesine neden olmuştur. 
       Değerli milletvekilleri, neden yapılıyor bu: Kamu bankalarımız şanssız yakında yapılacak İçtüzük değişikliğinde bunu dikkate almak lazım. Halka açılmamış bir bankanın genel kuruluna girip, ortaklar arasında, yöneticilerle birlikte, konuşulanı, herhangi bir kişi, gazeteci, dışarıdan bir kişi izleyebilir mi, bilebilir mi ne olup bittiğini; ama, gelin görün ki, kamu bankaları  Türkiye Büyük Millet Meclisi KİT Komisyonunda tartışılırken, siyasî mülahazalar araya girer, siyaset nedeniyle, hangi bakan, hangi siyasî otorite hedef alınmışsa, ona bağlı olan bankayla ilgili konular temcit pilavı gibi gündeme getirilir.
       Değerli milletvekilleri, bu bankalar ne iktidarın ne muhalefetin; kamu bankaları, halkın bankasıdır, kamunun bankasıdır. Devlet bankası demek, sahibi kamu olan banka demektir.
       Şimdi, bu bankalar üzerinde, bugünlerde oynanan bir oyun bugünlerde sahnelenirken, buna izin vermemeliyiz. Yakında -dün Türkiye Büyük Millet Meclisine hükümet tarafından gönderilen- bankaların özelleştirilmesi gündeme gelirken, birçok kişi bu konuyu tartışacaktır; neden; bu bankaların özelleştirilmesinde acaba bana da bir şey düşebilir mi diye düşünenler, bu konuyu sürekli tartışılır, değer düşürür hale getireceklerdir. 
       Biz, kamu bankalarına sahip çıkmak zorundayız, kamu bankaları yöneticilerine sahip çıkmak zorundayız; ancak, aralarında usulsüzlük yapan varsa, aralarında saptanan kişiler varsa, zaten gereken yapılacaktır, yapılıyor da. 
       Değerli milletvekilleri, biz, siyaseten, karşımızdaki kişiye doğru atılan bir okun sevincini yaşama duygusunu içimizde tutarsak, o okun bir gün bize de isabet edeceğini düşünmek zorundayız; çünkü, o okun isabet ettiği herkes, yarınlara taşınacak bir yeni yükün başlangıcıdır, tıpkı, geçmişte yapılanların bugüne taşınması gibi; ama, bu bankacılık sektörü öylesine Bir sektör ki, bunun önemli olduğunu Türkiye Cumhuriyetini kuranlar çok iyi anlamış. Dönemin bölge bankaları, Adapazarında kurulanı, diğer şehirlerde kurulanı desteklemişlerdir. Dünya buhranında para politikalarının önemli olduğu dönemde, Türkiye Cumhuriyetinin çıkarları dışında hareket edilince, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kurulması gündeme gelmiştir. Bugün, bankacılık sektöründe, Atatürk’ün kurduğu, Atatürkçü bir bankacılık anlayışını, milliyetçi bir bankacılık anlayışını taşıyan Türkiye İş Bankasını, bankacılık sektörümüzde örnek almaktan kaçınmışızdır, kaçınılmıştır. Bunun sorumlusunun kim olduğu önemli değildir. Bu olgu bile, bankacılık sektöründe, kişilerin banka sahibi değil, toplumun banka sahibi olduğu anlayışının yerleşmesi gerekir. 
       Değerli milletvekilleri, bankacılıkla ilgili çok şey söylemek mümkün; ama, bankacılık sistemi, tüm müşterilerine –ister mevduat veren, ister kredi kullanan- gerekli korumayı sağlamayı, bu konuda saydam, yani, kısaca şeffaf olmayı sağlayan bir bankacılık anlayışı getirilmek zorundadır. 
       İşte, bu bağlamda, bir konuyu daha dile getirmek istiyorum. Yüce Heyet, kabul ettiği Bankalar Kanununda, bankaların kredi verdiği zaman, kredi kullananların, krediyi kullanmadan önce ve kullandığı sürece denetlenmesi, denetletmesini yapmayan bankalara da cezaî müeyyide uygulanması hükmünü getirmiştir. Eğer bu hüküm, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu tarafından önümüzdeki yıl içinde uygulanmaya başlanırsa, çaycının, şoförün, garsonun ortak olduğu hayalî şirketlere kredi verme dönemi de sona erecektir.
       Değerli milletvekilleri, bankacılık hukukuyla ilgili yapılan düzenlemeler, bundan sonra bankaları soymayı düşünenler için, bilinen yöntemlerle mümkün değildir; ama, bir gün, birileri çıkar, yenilikler getirebilir. İşte, bunun tek garantisi, bugün bu öngörüşmeyi yapan, burada görüşen Türkiye Büyük Millet Meclisi, getirilen her yeniliğe karşılık, yeni soymaya karşılık duyarlı olduğunu, tedbirli olduğunu göstermiş oluyor. 
       Aslında, bu öngörüşmeyle, bugün, 21 inci Dönem milletvekilleri olarak, başkalarının bizim adımıza -bazen de çıkarları için bazen de partiler arasında acaba bir problem yaratabilir miyiz diye- getirdiği tartışmalara son verme günüdür ve diliyoruz ki, bankacılık sektörü iyi yönetilsin. 
       Buradan, Demokratik Sol Parti olarak, şunu, özellikle kamuoyuna, bizi televizyonları başında dinleyen vatandaşa duyurmak istiyorum: Dürüst olan, iyiniyetli olan, bu ülke için çalışan için bankacılık sektörünün en iyi hizmeti vermesinden yanayız. Bu konuda, bankacılık sektöründe yarınlara yönelik düzgün çalışanların korkmaması gerektiğini söylüyorum. 
       Değerli milletvekilleri, bizler, bugün, burada tartıştık. Bu konuda, bu görüşme olanağını veren, zamanında önerge veren Sayın Ali Coşkun ve arkadaşlarına ve diğer partili arkadaşlara teşekkür ediyoruz. 21 inci Dönem olarak, bankaların eliyle bu ülkenin soyulmasına izin vermeyeceğimizi duyuruyor; hepinize saygılar sunuyorum. (DSP, MHP, FP ve ANAP sıralarından alkışlar) 
       BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim. 
       Şimdi, söz sırası Anavatan Partisi Grubu adına Manisa Milletvekili Sayın Ekrem Pakdemirli’de. 
       Buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)
       ANAP GRUBU ADINA EKREM PAKDEMİRLİ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; bankacılık sektörüyle ilgili genel görüşme isteğinin öngörüşmeleri dolayısıyla partim adına söz aldım; hepinize saygılar sunuyorum. 
       Değerli arkadaşlar, sözlerime başlarken, kısa bir ufuk turu yapmak istiyorum. 
       Ülkemiz, geçmişte, ekonominin yürütülmesinde oldukça zikzaklar çizmiştir. Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber piyasa ekonomisi sekiz yıl yürürlükte kalmış, bilahara iktidar, beş yıllık sanayi planı yaparak, devleti sanayi sektörüne fiilen sokmuştu. O gün için eğitilmiş personel devlette vardı. Para yine devlette idi. Kalkınmamızı daha da hızlandırmak için, geçici bir süre zarfında fabrikalar kurularak, çalıştırılıp, kâra geçtiğinde, bunlar halka satılacaktı. Bu işletmeler kuruldukça, yönetim kadroları, güç kullanmanın zevkiyle kuruluşların devrine karşı çıkmışlar ve özelleştirme yapılamamıştır. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, seçim bildirgesinde, kamu iktisadî teşebbüslerini özelleştireceğini açıklamasına rağmen, bürokrasi bunu da engelleyebilmiştir. 
       1960 ihtilaliyle birlikte, ülke, karma ekonomi modeliyle yönetilmeye başlanmıştır. Karma ekonomi, merkezî planlama; yani, devletin ekonomiye mutlak hakim olduğu bir model ile serbest piyasa ekonomisinin bir karışımından oluşacaktı. 1960-1980 yılları arasında, bu iki modelin muhtelif ağırlıklarda karıştırıldığını ve uygulandığını gördük. 1959 yılında, ülkemizin fert başına düşen millî geliri 583 dolar iken, İtalya’da 650 dolar, Japonya’da 420 dolar, İspanya’da 320 dolar, Yunanistan’da 400 dolar, Portekiz’de 280 dolar idi; yani, İtalya haricinde, ülkemiz diğerlerinden çok daha iyi idi. Yirmi yıllık bir uygulamadan sonra; yani, bu karma ekonomi uygulamasından sonra, saydığımız bütün ülkelerden geride kaldık. Bu geri kalmışlığı, o günkü iktidarların yanlış model seçimi ve içerisine düştüğümüz siyasî istikrarsızlığa bağlamak mümkündür. 
       1980 ihtilaliyle beraber karma ekonomik modelden ayrılma emareleri görülmüş, 1983 yılında da, ülkemizde serbest piyasa ekonomisi Uygulaması tercihi yapılmıştı. O günden bugüne kadar, serbest piyasa ekonomisine geçişi maalesef tamamlayamadık; zaman zaman geriye dönüşleri yaşadık. Mesela, 1994 ekonomik kriziyle bankalardaki mevduata sınırsız güvence getirdik. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu bu güvenceyi veriyordu. Böyle bir güvencenin, serbest piyasa ekonomisiyle bağdaşması mümkün değildir. Bu geriye gidişten kısa bir süre sonra dönüleceği sözleri askıda kaldı ve bu güvence, sınırlanmış olmasına rağmen, günümüze kadar geldi. 
       Günümüzün banka ve bankacılık probleminin kökü, kökeni, o yanlış geriye dönüş kararı ile 512 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamedir. Enflasyonun düşüşünün de, bu problemin çözümsüzlüğüne katkıda bulunduğunu da ilave etmek lazım.
       Değerli arkadaşlar, bugün, 10 banka Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna aktarılmıştır. Bu bankalardaki tasarruf mevduatı sigortalıdır; vatandaş zarar görmeyecektir, zararı görecek olan devlettir, kamu maliyesidir. 
       Türkiye Bankalar Birliğinin, her yıl, bir önceki yılı kapsayan “Bankalarımız” adlı bir yayını vardır. Bu yayın iyi incelemeye tabi tutulduğunda, hangi bankanın zorla ayakta tutulduğu ve suni teneffüste bulunulduğunu görmek mümkündür. Son beş yıldır bünyesi zayıflayan bankalar sıkı bir takibe alınsaydı, yama bu kadar büyük olmayabilirdi. Batık bankalara fon aktaran bir kamu bankasının genel müdürünün değiştirilmesine niye Cumhurbaşkanı karşı çıkıyordu; bunun, kamuoyuna açıklanması şarttır.
       Bankaların batık duruma gelmesine iki önemli model var: Birinci modelde, banka sahibi ile üst yönetim anlaşarak bankayı boşaltıyorlar. İkinci modelde de, mevduatın sigortalı oluşundan ötürü, sahiplerinin –yabancıların miss management dedikleri- iyi bir yönetim kurma gereği duymayışları gerçeği vardır. Öyle ya, iyi bir yönetim kadrosunun kurulması, iyi bir ücret politikası uygulamasını gerektiriyordu; iyi yönetilen ile iyi yönetilmeyenin birbirinden farkı da yoktu. Son yıllarda Hazinenin, banka devirlerinde ve kuruluşlarında iyi bir denetim mekanizmasını işletmediği ortaya çıkmıştır. Bu gerçekten hareketle, 57 nci Hükümet, bağımsız Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunu oluşturdu. 
       Bankalar konusunda siyaseten de çok yanlış yapıldı. Bu yanlışların önemli ikisi, 512 sayılı Kanun çıkarılarak, banka talan etme çok kolay hale getirildi. Yani, hep iyi niyete dayandırıldı; bunlar iyi niyetlidir, bankaları alacak insanlar iyi niyetlidir, onun için, biz önlerini tıkamayalım, önleri açık olsun denildi. Geçmişte Ziraat Bankasına olan borcunu ödeyemeyen bir kişinin banka almasına gözyumuldu; sen ziraate borcunu ödeyemedin, nasıl oluyor da şimdi banka almaya kalkıyorsun denilmedi. Bazı bankalar el değiştirdiğinde, halkın büyük bir kısmı, o bankaların içinin boşaltılacağını söylüyordu; nitekim öyle oldu. Bunu sıradan vatandaş gördüğü halde, bürokrasi niye tedbir alamadı? 100 markınıza dahi faiz veriyoruz reklamında, bir bankanın son çırpınışı ayan beyan değil miydi?
       Değerli arkadaşlar, 1983 yılında, serbest seçimler yapılmadan evvel, İstanbul Bankası, Hisar Bank, Odibank gibi bankalar, tasfiye edilmek üzere Ziraat Bankasına devredildi. 1985 yılında da, Bağcılar Bankası, bankacılık işlemleri yapma yetkisi kaldırılarak tasfiyeye sokuldu. Sistemin gereği, iflas etme noktasına gelen bankanın iflas kararının verilebilmesidir. Bu banka devirlerinden mevduat sahipleri de zarar gördü. Önce banker faciası, ardından da bankaların devrinden ıstırap duyan halkımız, bankalar arasında, sağlam banka, sağlam olmayan banka ayırımı yapar olmuştur. Bu alışkanlık elde edildiği bir zamanda, tasarruf mevduatına sınırsız güvence getirildi ve böylelikle
 tekrar eskiye dönülmüş oldu.
       Değerli arkadaşlar, ABD’de 30 000’den fazla banka vardır; her gün, ortalama 2-3 tanesi batar. Amerikalının çok küçük montanlı tasarruf mevduatı güvence altındadır Hükümet, batan iki üç banka için serbest piyasa ekonomisinin gereğinin dışına çıkmamaktadır. Serbest piyasa ekonomisi uygulamak iddiasında iseniz, garantinin, mevcut tasarruf mevduatının 1-2 milyar TL’sini kapsayacak bir düzenlemeye geçmek durumundasınız. Bu tür tasarruf mevduatı sigortası, dolayısıyla, iyi organize olmuş, iyi idare edilen banka ile organize olamamış ve iyi bir idare kuramamış banka arasındaki fark ortadan kalkmıştır. İyi organize olmak veya iyi yönetmek, yönetilmek bir prim getirmemektedir. 
       Değerli arkadaşlar, bankaların çalışmalarını düzenleyen kanunları batı standartlarına mukayeseyle çok sık değiştirdik. 1958 tarihli 7 129 sayılı Kanunu önce 28 sayılı kanun hükmünde kararnameyle, sonra da 70 sayılı kanun hükmünde kararnameyle değiştirdik. Ardından, 3 182 sayılı Kanunu getirerek, bu kararnameleri de değiştirerek kabul ettik. Ardından, en tehlikelisini yaptık; 512 sayılı kanun hükmünde kararnameyi çıkardık; bunda da aksaklıklar oldu, bazı maddeler iptal edildi, 538 sayılı kanun hükmünde kararname yayınlandı. Bundan sonra 4 389 sayılı Bankalar Kanununu çıkardık, hemen akabinde de 4 491 sayılı Kanunla bunu da değiştirdik. Bu kanunlarla ilgili çıkarılan kararname, yönetmelik ve tebliğlerin sayısı da çok fazla. Bu kadar fazla düzenlemeyi takip etmek de bir ihtisas işi oldu. Bankalarla ilgili ihtisas mahkemeleri kurulması tartışması var bugünlerde. Yargıtay Başkanının söylediği gibi, vicdan ile cüzdan arasında sıkışmış olan yargıyı ne kadar bölüp, ihtisaslaştırsanız faydasızdır. Güçlü bir el, bu sektördeki sıkışıklığı, radikal, idarî, malî düzenleme yaparak ortadan kaldırmalıdır. Aksi halde, Meclis, yasama organı, devamlı olarak yasa yapar, ihtisas mahkemeleri kurar, yine netice alınmaz. Kanaatimce, 1958 yılı tarihli 7 129 sayılı Bankalar Kanunu, fevkalade yeterli ve serbest piyasa ekonomisinin gereğini yansıtan bir kanundur. Belki,
 günümüze uyarlaması  vardı. Ziraat Bankası, Halk Bankası gibi büyük bankalar ikiye, üçe bölgesel olarak ayrılabilir ve bunlar özelleştirilebilir. Özelleştirme dediğimizde, mutlaka, sermayesinin tümü, hisselerinin tümü halka satılmalıdır veya Halk Bankasında esnafa satılmalıdır diye bir iddiamız yok; ama, yönetimle birlikte bunların kararları, kendi yönetim kurullarının dışında, halktan gelen bir ekipte olmasında yarar görmekteyiz. 
       Şimdi, Tasarruf Fonuna aktarılmış olan bankaların bir kısmının hisse senetleri sermaye siyasasında işlem görmekteydi. Yanlış bir uygulamaya parmak basmak istiyorum. Bu devirle tahtalar kapatıldı. Açılması ve işlem görmesi sistemin gereğidir. Sistem eğer serbest piyasa ekonomisiyse, bunlar da batmadı diyorsanız, bu tahtayı çalıştırmak durumundasınız. Şimdi, bir vatandaş düşünün, bankanın sermayesine iştirak etmiş, sermaye piyasasından -yani borsadan hisse almış- o miktarda da parayı götürmüş mevduata yatırmış. Mevduatı güvence altında; ama, borsadan satın aldığı hissesi pul olmuş. Bu, yanlış bir uygulamadır; çünkü, banka batmış değildir, bankayı batırmadık. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devraldık. Bu uygulamada haksızlık vardır; düzeltilmesinde yarar vardır diyorum. 
       Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, bankalar yeminli murakıp sayısını çok süratle katlamalıdır, üçe, dörde katlamalıdır; banka denetimlerini periyodik olarak yapmasını sağlamalıdır. 80 tane banka varsa, ondan daha az bankalar yeminli murakıbı var. Böyle bir şey olur mu?! Senede bir tane bankayı denetlemesi mümkün değil. Kaldı ki, bankanın genel müdürlüğü var, bir de büyük şubeleri var; yani, o şubeleri de denetleyeceksiniz. Genel müdürlük gibi önemli şubeleri var. Ben hatırlıyorum, Emlak Bankası bir zat tarafından soyulduğunda bir şubeden soydu; onu gidip genel merkezden soymadı; genel merkezin haberi olmadan, Ankara Şubesinden soydular. Onun için,
 bankalar yeminli murakıplarının sayısını çok süratli artırmalıyız. Bu da, onlara fevkalade iyi, tatminkâr ücret vermekten geçer.
       Bakın, bu tür elemanların maaşlarını ikiye katlasaydık, üçe katlasaydık -benim yaptığım hesaba göre- 1,5 milyon dolar bir kaybımız olacaktı; ama, şu anda, belki 9 milyar dolar değil de, daha küçük montanlı rakamlarla uğraşıyor olacaktık. Bilhassa miss management dediğimiz, yani kötü idareden dolayı zor duruma düşmüş bankaları belki kurtarmış olacaktık, zamanında bize bankalar yeminli murakıpları bu raporları getirebileceklerdi.
       Tabiatıyla, bankalar yeminli murakıpların sayısını artırmak tek başına bir çare değildir. Onların verdiği raporu ciddiye alıp değerlendirecek yöneticilere ve siyasîlere de ihtiyaç vardır. 
       Bankaların işleyişinde, yeminli malî müşavirlerin üçer aylık aralarla denetim raporları vermesi yolunda bir düzenleme de yapılabilir. 
       Değerli arkadaşlar, bankalar güven müesseseleridir. Bunların hakkında uluorta konuşmamak gerekir. Ölçüsüz bir konuşmayla en güçlü dediğimiz bankayı çok zor duruma sokabiliriz. Yüksek enflasyon aşağı çekilirken reel sektörün fiyat artışları faizlerin çok altında kalacağından dolayı, böyle bir dönemde bankaların şüpheli alacakları artacaktır. Bu durumda da bankaların bünyeleri zayıflayacaktır. Enflasyonu düşürmede iddialı iseniz, bazı bankaların zora gireceğini kabullenip ona göre tedbir almak gereği vardır. Bankaların malî bünyelerinin güçlendirilmesi, asgarî özvarlık kriterlerinin gözden geçirilmesi ve bu limitlerin yükseltilmesi şarttır. Rasyoları bozuk olan bankaların, yeni ortaklarla, taze para girişiyle düzeltilmesi tedbirlerini uygulamaya koymasını diliyoruz, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulundan da bunu bekliyoruz.
       1992 yılında 80 milyar dolar olan bu bankaların toplam aktifleri, 1999 yılında -yani sekiz yıl sonra- 170 milyar dolara çıkmıştır. Sisteme dahil olan bu kadar yeni bankaya rağmen normal aktif artış hızına ulaşamamışlardır.Yıllık dolar bazında en az yüzde 20 aktif artış hızı olsaydı bu bankaların aktifleri dolar bazında 350 milyar dolar olurdu. Dolar bazında yüzde 10 gibi aktif artış, bu sektörde sermaye birikim hızının düşük olduğunu göstermektedir. Bu sektörde 170 000’i aşkın personel çalışmakta, çalışma şartları ve metotları bakımından Batı standartlarına ulaşılmış bulunmaktadır. Bundan dolayı, bankalarımızı, banka sektörünü ben kutluyorum; yani, yanlış yapanlar vardır; ama yanlış yapmayanlar da çoğunluktadır. Bugün, sektörde 83 milyar dolar mevduat, 10 milyar dolar tutarında da repo var. 1990 yılında toplam mevduatın 26 milyar dolar olduğu hatırlanırsa, o mevduat artışının yıllık ortalamasının yüzde 13,5 olduğu görülür. Sektörün güçlendirilmesi gereği bu iki artışa bakarak da söylenebilir. 
       Değerli arkadaşlar, biraz önce burada konuşan arkadaşlarımızın “bilhassa, bir dönemde –yanılmıyorsam, ANAP’ın da iktidar olduğu dönemi zikrettiler- 6 tane bankaya kuruluş müsaadesi verdiniz, bu tabelalar altın kıymetindeydi, altın ağırlığına sahipti; bunu yapmamanız lazımdı” diye tenkitleri vardı. Arkadaşlarımız, galiba, yatırım bankası ile mevduat bankasını karıştırdı. Bu 6 bankanın hepsi yatırım bankasıdır, mevduat bankası değildir. Halktan mevduat toplamaz; ancak, dışarıdan, büyük kaynak bulduğu zaman alır, yatırımlara aktarır; dolayısıyla, tabelalarının önemli bir ağırlığı yoktur, tabelalarının bir değeri yoktur; yani, taksi plakası gibi alınıp satılan cinsten değildir. Bu yanlışı düzeltme gereğini duydum. 
       (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
       EKREM PAKDEMİRLİ (Devamla) – Sayın Başkan, toparlamak için 1 dakika müsaade ederseniz memnun olurum. 
       Değerli arkadaşlar, bu bankaların 1992 seçimlerinden sonra böyle zor bir duruma gireceği belliydi, ayan beyandı; benim kaç tane makalem vardır, kaç tane beyanım vardır. Siz, tutuyorsunuz, bankaları, bankaya borcunu ödeyemeyen kişiye bağlıyorsunuz; sonra, götürüp, o zatı muhtereme banka satıyorsunuz, ondan sonra 512 sayılı kararnameyi çıkarıyorsunuz, daha da rahatlıyor “oh, yani bu kararname de çıktı, şimdi beni kimse elleyemez” diyor. Bu zihniyetle, yani, verdiysem ben verdim zihniyetiyle gideceksiniz, ondan sonra tökezlememiz mümkün değil. Yani, aslında, bu kötü neticenin altında yatan zihniyet “verdiysem ben verdim” zihniyetidir. Bu böyle devam ederse, daha çok problemle karşı karşıya kalırız.
       Beni dinlediğiniz için, sabrınız için teşekkür eder, saygılar sunarım efendim. (ANAP, DSP, MHP sıralarından alkışlar)
       BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Pakdemirli.
       Efendim, gruplar adına konuşmalar bitmiştir.
       Şimdi, önerge sahipleri adına, iki önerge olduğu için iki sayın milletvekiline söz vereceğim. Biri Bursa Milletvekili Sayın Mehmet Altan Karapaşaoğlu, diğeri İzmir Milletvekili Sayın Ufuk Söylemez.
       Önce, Bursa Milletvekili Mehmet Altan Karapaşaoğlu; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)
  
       MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; şu anda, burada, milletimizin hayretle izlediği, hatta belki de nefretle izleyeceği, kendi vergileriyle ödenmiş bütçemizden içi boşaltılan bankalara aktarılanların macerasını dile getirmeye çalıştığımız bankalar konusunu görüşüyoruz.
       Değerli arkadaşlar, ben, sözlerime başlarken, ünlü bir ekonomistin şu sözüyle başlamak istiyorum: “Her ekonomik sistem, kendi felaketini de beraberinde getirir diyor ekonomist. 
       Değerli arkadaşlar, hatırlayacaksınız, biraz hafızalarımızı geriye doğru alalım, bu ülkede, Susurluk skandalıyla başlayan çete-mafya-soygun ilişkileri, soygunların devam ettirilmesi pahasına, irtica gürültüleri altında soygunlar maalesef gerçekleştirildi. Şimdi, milletimiz, bu gerçekleri artık üst üste kayarak, alt alta koyarak, bir sentez yapmak durumunda. Biz de, burada, bu tartışmalara yaparak, şu neticeye varmak için mücadele ediyoruz, diyoruz ki: Bu konuları bir araştıralım, bu konuların siyasî boyutu nereye varırsa varsın çıkaralım, bu konuların bürokrat boyutu nereye varırsa varsın çıkaralım. Bu çalışmayı yaparken de, yasalardaki boşlukları tespit edelim ve bu boşlukların
 doldurulması istikâmetinde gayret sarf edelim. Biraz sonra yapacağımız oylamalar, bu gayretin, bu iyi niyet gösterisinin bir göstergesi olacak. 
       Değerli arkadaşlar, bankaların içinin boşaltılması konusunda birtakım teknik bilgileri duyurmak lazım, bildirmek lazım. Uzun süre, devlet bankalarındaki tasarruf mevduatının yüzde 100’ünü garanti ederdi sistemimiz. Şimdilerde bu, 100 milyar Türk Lirasına indirilmiş bulunuyor; 100 milyar Türk Lirasını garanti ediyor. Önümüzdeki günlerde de bu, 50 milyar liraya indirilecek. Her bir bankadaki, her bir hesaptaki tasarruf mevduatının sadece 50 milyar liralık kısmı devlet garantisinde olacak. 
       Değerli arkadaşlar, dikkatinizi çekmek istiyorum. Garanti edilen, sadece, tasarruf mevduatıdır; ticarî mevduat, bankaların diğer borçları, devlet garantisi altında değildir; fakat, bizim devletimiz, milletine olamadığı kadar, maalesef, banka sahiplerine âlicenap davranıyor; batacak bankaları batırmıyor, bankayı alacağıyla, borcuyla üzerine geçiriyor. İşte, o zaman, karşımıza şu manzara çıkıyor: Devletin mevduat üzerindeki garanti sınırı diye bir şey kalmıyor, tasarruf mevduatının tamamı devlet garantisine giriyor, bankadaki ticarî mevduat, bankanın içeride, dışarıda, cümle âleme olan borcu da devlet garantisine giriyor. Banka batmadan, içerideki ve yurt dışındaki tefeciden alınan yüksek faizli kredileri de, devlet, maalesef, üretmiş bulunuyor. Tekrar dikkat edelim. Mevduat sigortası garanti sistemi içerisinde, batan bankalarda tasarruf mevduatı bulunanların sadece 100 milyar liraya kadar olan alacaklarının sadece banka tarafından ödenmeyen kısmından sorumlu
 olan devlet, sınırsız bir borcu, bilmeden, sormadan üzerine alıyor. Birini, ikisini değil, devlet, on bankayı kucağına bu şartlarla aldı maalesef. Türk Ticaret Kanununa göre hiçbirinin iflası istenmiyor, Bankalar Kanununa göre, devir, birleşme veya tasfiyelerine karar da verilmedi, mevduat kabul, bankacılık yapma işlemleri maalesef kaldırılmadı. Bu tip uygulamanın çok zararlı yanları var. Nedir bu zararlı yanları; devlet, sadece tasarruf mevduatı garantisiyle ilgili sınırlı sorumluluğunu aşıp, büyük yükler altına girdi. Devlet, battığını iddia ettiği bankaları devralarak batıkları kurtarma, düze çıkarma sorumluluğunu üstlendi. Batan bir bankada, tasarruf mevduatının eksik kısmını tamamlamakla sınırlı olan ve yapıldığında sona eren sorumluluğun, hem sınırı hem süresi sınırsız bir hale getirildi. Bu uygulamalar, batan bankaların sahip ve yöneticilerinin sorumluluğunu hukuken ortadan kaldırıyor. 
       Değerli arkadaşlar, sahip ve yöneticilerin tüm mal varlıklarıyla sorumlu olabilmeleri için, bankanın tasfiye olup, alacak ve borçlar arasındaki zararın belli olması gerekiyor. Halbuki, devlet, batmakta olan bankayı yaşatıp, eski sağlığına kavuşturma iddiasıyla devralıyor. Yaşayan bir müessesede eski sahip ve yöneticilerin sorumlulukları rakam bazından çıkarılıyor, olsa olsa üç beş ay hapis cezası verecekler ve iş bitmiş olacak; neticede, devlet, bütün bu külfetin altına sokulmuş
 olacak. 
       Değerli arkadaşlar, işin kötüsü şurada; devlet, batan bankanın yönetimini bir defa devraldı mı, artık, o bankayı iflas ettirmesi de maalesef mümkün değildir ve bu durum böylece sürüp gidecektir. Bu yapılan operasyonlarda birtakım rakamların da bilinmesi lazım. Mesela, devlet bankalarıyla ilgili olarak yapılan bir araştırmada, devlet bankalarının teminatlarıyla kullandırılmış olan kredilerin miktarı 1,4 katrilyon lira. Bu 1,4 katrilyon liranın teminatını, mektubunu veren devlet bankası ödemelerin yapılmaması dolayısıyla yaklaşık yüzde 80’ini öder duruma gelmiştir; yani, şu anda devlet, kendi bankalarından bu mektupları ödemek durumundadır. Dolayısıyla, devlet bankalarının içi de bu yolla boşaltılmış bulunuyor. Bu yol vatandaşımızın bilmesi gereken bir yol. Biraz önce buradaki konuşmacı arkadaşlarımız devlet bankalarına çatıldığını ifade ettiler.
       Değerli arkadaşlar, biz, devlet bankalarına çatmıyoruz; devlet bankalarının bu uygulamalarının hangi baskılar altında, hangi metotlarla geliştirildiğinin araştırılmasının, soruşturulmasının yapılmasını talep ediyoruz. 
       Değerli arkadaşlar, bankalardaki gizlilik konusuna gelince... Bugün, teknoloji çok ilerledi, fiberoptik kabloların hâkim olduğu günümüzde, bankalar, maalesef bir günde boşaltılıyor, belki de daha az bir sürede boşaltılıyor. 
       Değerli arkadaşlar, banka faaliyetleri gizlilik arz etmemektedir. Neden arz etmemektedir; 
       Değerli arkadaşlar, bizim bir sermaye piyasamız var; hisse senetlerimiz orada değer bulur, orada değerlendirilir, orada kriterleri tespit edilir. Siz bir şeyleri gizlerseniz, bu değerleri, gerçeği biz nasıl bulacağız, nereden bulacağız, kim bulacak, kim açıklayacak bunu; dolayısıyla, gizlilik diye bir konuyu tanımıyoruz. 
       Bakınız, çok değerli bir arkadaşımız, Grubumuzdan Azmi Ateş Bey soru önergesi veriyor bir zamanlar -hangi zamanlar, 1997 yılında- soru önergesinde, bir medya grubunun sahip olduğu bankayla ilgili sorular soruyor; yani, bugün patlayan işi soruyor 1997’de “söylentileri var, buna cevap verin diyor. Zamanın devlet bakanı, cevap veriyor, diyor ki: “İlgili kanunun 83 üncü maddesi uyarınca açıklama yapamam.” Ama, aynı sayın bakan, bugün, bir gazete yazarının köşesinde, çeşitli bankaların, müşterilerinin, firmalarının aldıkları kredilerin açıklamasını yapmasında bir beis görmüyor. Demek ki, biraz önce, savunduğumuz gizlilik yok arkadaşlar; ancak, durum idare etmek var. Nedir o durum idare etmek; onu da izah edeyim size. 
       Bakınız, 55 inci hükümeti hatırlayın; 55 inci hükümet döneminde birtakım yolsuzluklar bahis konusuydu, medyaya intikal etmişti. O günün Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz teftiş kuruluna talimat veriyor ve “şu Egebank’ı bir araştırın bakalım; bize bir rapor verin” diyor. 
       (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
       BAŞKAN – Toparlayın lütfen.
       MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Devamla) – Fakat, 55 inci hükümet döneminden sonraya denk geliyor bu raporların hükümete intikal ettirilmesi; yani, 56 ncı hükümetin başbakanına bu raporlar veriliyor. Şimdi, ben sormak istiyorum: Sene bindokuzyüz bilmem kaç, bu araştırmalar yapılmış, bu raporlar verilmiş, banka murakıpları neticeyi bulmuş. Sayın Başbakan Bunu, o zaman niye gündeme getirmemiş, gerekli tedbiri niye almamış diye sormak lazım? Acaba, kendisini rahatsız eden birtakım konular mı var diye de ister istemez –basındaki konular- halkımızın da aklına gelir, bizim de aklımıza gelir. 
       Değerli arkadaşlar, iki üç satır da olanlardan bahsetmek lazım, milletimizin de bilmesi lazım. Bakın, bu batırılan paralarla neler olur, daha doğrusu milletimiz için neler yapılabilir. Değerli arkadaşlar, bu batık paralar milletin menfaati istikametinde kullanılsa, VAVEK Başkanımızın açıkladığı gibi, 15 doğalgaz santralı yapılabilir, 11 termik santral yapılabilir, 8 hidroelektrik santral yapılabilir, bunların hepsi 1000’er megavatlıktır. Adalet Bakanlığımızın, Millî Eğitim Bakanlığımızın bugünkü bütçeleri ikiye katlanabilir, okul ihtiyaçlarımızın tamamı karşılanabilir, sağlık problemlerimiz kökünden halledilebilir, ikiye  katlanabilir, hatta ve hatta, 100 yataklı tam teşekküllü olmak kaydıyla 800 ilçemizde -ilimizde demiyorum- tam teşekküllü hastane  yapılabilir. Tüm Türkiye öğrencilerinin yurt sorunu çözülebilir. 40 haberleşme uydusunu uzaya atabiliriz. Düzgün arazide.8 880, engebeli arazide 4 054 kilometre uzunluğunda demiryolu yapabiliriz. Değerli arkadaşlar, her şeyden önemlisi, Bursa İlimiz gibi yatırıma ihtiyacı olan 80 ilimizin tüm yatırım ihtiyaçlarını karşılayabiliriz.
       Değerli arkadaşlar, tabiî, bu soruları sormakta hakkımız var diye düşünüyorum. Vatandaşların hakları, raporları hasıraltı etmekle korunamaz maalesef. Olumsuzlukları, 1993’teki 512 sayılı Kanun Hükmündeki Kararnameye yüklemek insafsızlık olur. Mademki böyle bir olumsuzluk var, kurumun başında bulunan yetkililerin görevi bu olumsuzlukları ortadan kaldırmaktır. 
       Geçmiş dönemde verilen önerge konusunda hata yapıldığını ifade ediyor Sayın Bakanımız. Olabilir; ama, maalesef, üç yıldır iktidardadırlar, o hatanın telafi edilmesi mümkündü; bu yapılmadı, gündeme getirilemedi; ama, şimdi yapılacak oylamada samimîyetlerinin ifadesi olarak bu soruşturmaların, bu araştırmaların yapılması istikametinde oy kullanmalarını bekliyorum. 
       Değerli arkadaşlar, şu son günlerde batan bankaların sahipleri, hepinizin de malumu olduğu gibi, son iki üç yıl içerisinde oluşan sahiplerdir.
       BAŞKAN – Efendim, sizden sonra bir sayın üye daha var, toparlar mısınız.
       MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Devamla)- İzninizle toparlıyorum.
       Parlamentomuz geçtiğimiz dönemde çok yoğun çalışmalar yaptı; 250 maddelik gibi bir Gümrük Kanununu buradan bir günde geçirme başarısını sergiledi ve gösterdi. Önümüze yeni düzenlemeleri gününde ve zamanında getirseydiler, elbette bu düzenlemeler de buradan süratle geçecekti. Bugün Parlamentomuzda batık bankaların akıbetlerinin araştırılmaması istikametinde düşünen hiçbir
 arkadaşımız yok.
       Değerli arkadaşlar, o zaman bize düşen görev şu: Bakın, Parlamentoya girememiş, muhalefette olan bir partimizin başkan ve yöneticileri burada; konuya duydukları ilgiden dolayı buradalar. Kendilerine teşekkür ediyorum; ama, milletimiz bunu bizden bekliyor. Dolayısıyla, bu konuda göstereceğiniz hassasiyet, millet tarafından tartışılması, millet tarafından olumlu değerlendirilmesi sizin vereceğiniz oylara bağlı. 
       Siz değerli milletvekili arkadaşlarımı saygıyla selamlıyor, Sayın Başkanıma da anlayışlarından dolayı teşekkür ediyorum. (FP sıralarından alkışlar)
       BAŞKAN- Ben teşekkür ederim efendim.
       Efendim, son söz, İzmir Milletvekili Sayın Ufuk Söylemez’de.
       Sayın Söylemez, buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)
       Sayın Söylemez, sizin Grubunuz, her ne kadar 8 dakika erken bitirdiyse de, Genel Kurulun çalışmaları bitecek; 10 dakikayı biraz geçseniz de, toparlarsanız memnun olurum. 
       Teşekkür ederim efendim. 
       MEHMET SADRİ YILDIRIM (Eskişehir) – 18 dakika...
       BAŞKAN – Efendim, siz niye karışıyorsunuz? Canınız sıkıldı herhalde!..
       TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, bitinceye kadar diye karar alırsanız...
       BAŞKAN – Efendim, ben, 55 inci maddeye göre de bir karar alayım.
       Bitinciye kadar sürenin uzatılmasını oylarınıza sunuyorum efendim: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
       Buyurun efendim. 
        M. UFUK SÖYLEMEZ (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
       Sayın Başkan, Yüce Meclisin saygıdeğer üyeleri; bankalarla ilgili genel görüşme önergemizin öngörüşmeleri nedeniyle söz almış bulunuyorum. Konuşmamın başlangıcında, Sayın Başkanı ve Yüce Heyetinizi şahsım ve Doğru Yol Partisi Grubu adına en derin saygılarımla selamlıyorum efendim.
       Değerli milletvekilleri, hepinizin de bildiği üzere, Türk bankacılık sistemi ve sektörü, tarihinin en kötü günlerini yaşamaktadır. Geçen 2 yıl içerisinde toplam 10 tane özel ticarî banka batma veya batırılma noktasına gelerek devletleştirilmek zorunda kalmış ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna 10 milyar doları aşkın bir yükle şu aşamada devredilmiş bulunmaktadır. Bu riskin gelecekte çok daha büyük noktalara gelmesinden de ciddî bir şekilde endişe etmekteyiz. 
       Değerli milletvekilleri, bankacılık sistemi, reel sektörün aynasıdır. Bankacılık sisteminde 10 tane bankanın batma noktasına gelmesi, gerçekten, üzerinde, Yüce Meclisin de, kamuoyunun da hassasiyetle durması gereken bir durumu göstermektedir, işaret etmektedir. 175 000 çalışanı, 81 bankasıyla, nitelikli personeli, modern bilgisayar altyapısıyla, rekabet gücü yüksek olan Türk bankacılık sektörünün bu duruma düşmüş olması bize hüzün vermektedir, bizi üzmektedir. Özellikle Doğru Yol Partisi olarak, ne bir bankanın batmasından ne tek bir firmanın iflas etmesinden mutluluk duymayız. Bir ülke ekonomisinde işler kötü gittiği takdirde, reel sektörün aynası olan bankacılık sektöründe de işlerin hiç de iyi gitmediğinin bilincindeyiz. 
       Değerli milletvekilleri, bir bankanın batma veya batırılma noktasına gelebilmesi için üç unsurun eşzamanlı, aynı anda cereyan etmesi gerekir. Bunlardan birincisi sahip ve yöneticilerinin kanun ve usul dışı işlemlerle bankanın kaynak ve kredilerini usulsüz bir şekilde kullanıp geri ödemeyerek zarara yol açmaları; yani, art niyetli, kötü yönetimlerdir. Ama, hiçbir banka sahibi bankasını kötü amaçlarla da olsa batma ve batırma noktasına tek başına getirmeye muktedir ve ehil değildir. Bir bankanın batma veya batırma noktasına gelmesi için siyasî iradenin ve ekonomi üst yönetiminin ve bürokrasisinin de kastı, ihmali, kayırması, korumasına ihtiyacı vardır. Türkiye’de banka kurmaktan
 şube açmaya kadar hemen her konu ekonomi otoritesinin, kamu otoritesinin izin ve gözetimine tabidir. Bankalar yeminli murakıpları her üç ayda bir malî bünye raporlarını aynen bir fotoğraf netliğinde ilgili siyasî iradenin ve ekonomi yönetiminin önüne koyarlar. Dolayısıyla, sahip ve yöneticilerinin günlük, haftalık, aylık hesap hareketleri dahi bu raporlarda aynen olur. 
       İşin üçüncü ayağı ülkedeki ekonomik politikaların o ülkeyi küçülten, ihracatını gerileten, tarımı çökerten, üretimi durduran ve tarihin en büyük daralmalarından birini yaşatan bir makroekonomik politika olmasıdır. Uygulanmakta olan program, kâğıt üzerinde bile olsa enflasyonu düşürememiş, geniş halk yığınları, özellikle memur, emekli ve dargelirlilere verilen sefalet ücreti sayılabilecek ücretler, kurlara koyulan yasaklar, KİT ürün fiyatlarına yapılan baskılara rağmen enflasyon ortalama bazda TEFE’de yüzde 56’nın altına inememiştir. Maliye Bakanlığı, yeniden değerleme oranlarını saptarken de bu yüzde 56 oranını kullanmakta ve bir nevi enflasyonun düşmediğini ilan etmektedir.
       İşte, bir ülkede ekonomik kriz var ise, o ülkede ihracat bugün olduğu gibi geriliyor ise, o ülkenin tarım sektörü, çiftçisi çökmüş ise, o ülkede dargelirliler ay sonunu getiremiyor, evkadını aş yerine taş pişiriyorsa tenceresinde, o ülkede bankacılık sisteminde donuk ve batık kredilerin artması da kaçınılmazdır. 
       Sahip ve yöneticilerinin usulsüz işlemleri, siyasî iradenin ve ekonomi bürokrasisinin kastı, ihmali, kayırması veya gecikmesi ve hükümetin uyguladığı hatalı makro ekonomik politikalarla küçülen bir ekonomin sebep olduğu nedenler, Türk bankacılık sistemini, tarihinin yaşamadığı bir darboğaza itmiş, 10 tane özel ticarî banka devletleştirilmek ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu üzerine, yıl sonu itibariyle, 10,5 milyar dolara yaklaşan bir zarar ve risk ihtimaliyle bırakılmak zorunda kalmıştır. Bu rakamın büyüklüğü, olayın vahametini yeterince gözler önüne sermelidir. 
       Değerli milletvekilleri, Türkiye’deki 58 ticarî bankanın 10 tanesinin bu noktaya gelmesi ve bu 10 bankanın faaliyetlerinin tüm aktif  ve pasifleriyle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından devralınması büyük bir hatadır. Bu bankaların iyileştirilebilecek, rehabilite edilebilecek gibi olan birkaç tanesi dışındakilerin tamamı derhal kapatılmalıydı. Operasyonel zararlar ikiye katlamıştır; devralımında 4-5 milyar dolar olan zarar ve risklerin, bugün, 10 milyar doları aşmış olma ihtimali hepimizi endişelendirmektedir. 
       Kamuoyu, bankacılıkta yaprak dökümü sürecek mi diye bizlere soruyor. Kamuoyu, bugün, sırada hangi banka var endişesiyle yaşamak istemiyor. Türkiye’de, yaşanan ekonomik kaos ve derinleşen bankacılık krizi nedeniyle, iç ve dış kredilerin ve piyasaların kesildiği bir ortamda, yabancı sermaye son yılların en kötü seviyesinde. Türk ekonomisinde yaşanan bu sıkıntıları görmezden gelmemiz mümkün değildir. 
       Şimdi, biz, bu genel görüşme önergesiyle bazı soruları siyasî otoriteye de sormak zorundayız. Bu araştırma ve soruşturmayı mutlaka Yüce Meclis yapmalıdır; çünkü, az önce Sayın Bakanın ve bazı iktidar sözcülerinin konuşmalarında, âdeta, geçen yüzyılı anlatmaları, 1980’li, 1990’lı yıllara referans vermeleri, mevzuat yetersizliğinden bahsetmeleri, yaşanan bu krizin ve 10 bankanın çöküşünün ve ekonomide yaşanan bu daralmanın ve küçülmenin asla mazereti olamaz, izah edilemez. (DYP sıralarından alkışlar) Şimdi soruyoruz: Haziran 1999’da Egebank’ın malî bünyesi hakkında murakıp raporlarıyla ilgili ne gibi işlem yapılmıştır? 
       Bir sayın bakanımızın hepimizi üzen intihar girişimi sırasına denk gelen bu açıklama mutlaka yapılmalı ve haziranda battığı söylenen bankaya 1999 Aralığına kadar niçin müdahale edilmemiştir? (DYP sıralarından alkışlar) 
       Off-shore hesaplarda cumhuriyet tarihinin en büyük rekoru son bir yılda kırılmıştır. Off-shore hesaplara para yatıran vatandaşlar, bu paraların güvence altında olmadığı konusunda Hazine otoritesi tarafından bilgilendirilmemiş, bankaların, çılgınca, sorumsuz off-shore bankalar açmalarına denetim getirilmemiş, düzenleme yapılmamıştır; neden yapmadınız diye soruyoruz? (DYP sıralarından alkışlar) 
       Zayıf sermaye yapıları nedeniyle Batı’daki bir bankanın toplam aktifleri kadar bile olmayan toplam 80 Türk bankasının yabancı sermaye yapıları bu kadar küçükken, 1998 yılında, seçimden az önce, altı küçük bankaya niçin izin verilmiştir? (DYP sıralarından alkışlar) 
       Sayın Pakdemirli Hocam beni bağışlasınlar, az önce dediler ki: “Siz bunu bilmiyorsunuz, bu yatırım bankasıdır.” Sayın Hocam, biz bunu çok iyi biliyoruz; yatırım bankaları bir bakanlar kurulu kararıyla tasarruf toplamaya yetkili kılınabilirler; bu bir hiledir, hile; onun için verilmiştir bu banka izinleri ve milyonlarca dolarlık banka lisanslarına kavuşurlar. (DYP sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, iktidara yakın kişi ve gruplara, herbiri 50-100 milyon dolar eden banka lisanslarını, yatırım bankası da olsa, bedava veremezsiniz, bunu izah edemezsiniz. 
       Bir yandan 10 tane bankayı batıracaksınız, ardından, sadece sizin iktidarınıza yakın kişi ve gruplara, seçilmiş kişi ve gruplara bedava banka izni vereceksiniz. (DYP sıralarından alkışlar) Bakınız, biz, iktidarımızda, İzmir’de, 400 ortaklı, gerçekten ihracat yapan, sektörel bir dışticaret şirketi olan EGS grubu dışında hiçbir yeni banka izni vermedik; doğru da yaptık. (DYP sıralarından alkışlar) 
       Egebank, İnterbank gibi bankalarda tehlike  varken, zarar varken, koyduğumuz şube açma yasaklarını kim, niçin kaldırmıştır? Hazineden sorumlu olduğu söylenen bakanlar, bu bankaların sıkıntılı sıkıntılı ve sıkışık durumlarını bilmelerine rağmen, can çekişen bu bankalarda, hangi vicdanla, hangi izanla para karşılığı iş ilişkisine, danışmanlık ilişkisine girebilmişlerdir? Bu sorunun cevabını arıyoruz. (DYP sıralarından alkışlar)
       1998 Mayıs ayında, Egebankın Murat Demirel ve şirketlerine satışına, Anasol-D döneminde, tartışmalı bir biçimde, Hazine tarafından izin verilmiştir. Bu bankanın battığı, bir yıl geçmeden, murakıp raporlarıyla, haziran 1999’da tescil edilmiştir. Bu süreç içerisinde, bu bankaya niçin müdahale edilmemiştir? Haziran 1999’da gelen rapor üzerine, niçin gerekli önlemler alınmamış ve bu bankanın, yoğun reklam kampanyalarıyla, küçük çocukların harçlıklarına varıncaya kadar, 250 marka kadar varan kampanyalarla, milyonlarca doları toplayarak off-shorede batırmasına ve kaçırmasına göz yumulmuş ve izin verilmiştir? (DYP ve FP sıralarından alkışlar) 
       1994 yılında faaliyetleri durdurulan üç bankaya devamlı vurgu yapılıyor; doğrudur. 1994 yılında, üç küçük bankanın, bügün batanlardan bir tanesiyle bile kıyaslanmayacak kadar küçük üç bankanın faaliyetlerine dönemin hükümeti tarafından müdahale edilmiş ve faaliyetleri durdurulmuştur. Bunların zararları, borçları, riskleri, yurtdışı kredileri, garantileri üstlenilmemiş, sahiplerin iflasına gidilmiştir.
 (DYP sıralarından alkışlar)  Bugün ne yapılmıştır; bugün bu on banka kurtarılmıştır, yüzdürülmüştür, bütün dış borçlarıyla, garantileriyle. Nasıl denilir ki, siz 1994’de bunu yaptınız da 2000’de yapılan budur?! Bugün 2000’dir, geçen yüzyılı değil, bu yüzyılı konuşuyoruz. Gelin, eğer ortak bir uzlaşma noktası bulacak, burada bulalım.
       Değerli milletvekilleri, kamu bankalarına ilişkin yüklenmelerde de haklılık payı olmakla beraber, KİT denetimine tabi ve gerçekten, ülkenin büyük yükünü çeken esnafa, ziraatçiye kredi vermesi gereken ve ticarî kurallara göre çalışması gereken bu bankaları niçin hâlâ özelleştirmiyoruz, niçin onları günah keçisi yapıyoruz, niçin onları bu baskı altında tutuyoruz?! Bunların hepsinin hesabının mutlaka verilmesi gerekmektedir.
       Değerli milletvekilleri, mafyaya, teröre, kumarhanelere karşı mücadele eden bir hükümetin üyesiydim. Bugün, değerli bir konuşmacımız “mafyaya meydanı bırakmadık” diyor. Açın televizyonları da, mafyaya cezaevlerini nasıl teslim ettiğimizi, nasıl toplu katliamlar olduğunu görün! (DYP ve FP sıralarından alkışlar) Mafya cezaevinde olmuş, dışarıda olmuş, ne fark eder?! 
       Değerli milletvekilleri, Karaparayla Mücadele Yasasını, benim de içinde bulunduğum 54 üncü Refahyol Hükümeti çıkarmıştır.Bundan gururluyuz. Eğer, o kanun çıkmasaydı, Türkiye’de, karaparanın hesabını, bugün “hesap soruyoruz” diyenler de soramazlardı. (DYP ve FP sıralarından alkışlar) 
       Değerli milletvekilleri, Etibankın özelleştirilmesinden bahsetmek istiyorum. Özelleştirme doğru, gerekli ve yapılması gereken bir hadisedir. Özelleştirmeden banka, şirket veya firma alanların, kendi kusur ve kabahatleri, yanlış yönetimleri veya konjonktürden kaynaklanan nedenlerle batmaları, zarar etmeleri, hata işlemeleri asla özelleştirmenin kusuru değildir; ama, özelleştirme, eğer, kanunen yasaklı bir kişiye yapılırsa, hukuken ve ahlaken yapılmaması gereken yapılırsa, o, işte o zaman sorgulanmalıdır. 
       Etibankın 13 Ocak tarihli Özelleştirme Yüksek Kurulu kararı elimdedir. Bu kararda, İpek Girişim Grubuna, bu bankanın, 13 Ocak tarihinde özelleştirilmesi öngörülmüştür. İmzalara baktığımız zaman, tanıdık birçok saygın ismi de görüyoruz: Sayın Güneş Taner, Sayın Zekeriya Temizel... (DYP ve FP sıralarından alkışlar) Ama, burada bir eksiklik var; bu eksiklik şudur: Etibankı İpek Girişim Grubuna veriyorsunuz; ama, İpek Girişim Grubunun yüzde 50 hissesine sahip kişinin bir bankası can çekişiyor, 64 üncü madde kapsamında, yakın takipte, batmak üzere. Kanunen batmak üzere olduğu bilinen bir banka sahibine, devlet, nasıl yeni bir banka daha verir ve bunun hesabını nasıl burada vermez?! (DYP ve FP sıralarından alkışlar) 
       Değerli milletvekilleri, “Bankacılık Denetleme Üst Kurulu yeni kuruldu, o nedenle müdahale edemedik” deniliyor; ama, hatırlayın, ben, bu kürsüden, haziran ayında ilk kanun geldiğinde “gelin, şunu enine boyuna yapalım, bu kanun hepimize lazım olacak” dediğimde, bizi dinlemediniz, konuşmadınız, konuşturmadınız ve “pardon, yanlış oldu” diyerek, altı ay sonra aynı kanunu bu kürsüye bir daha getirdiniz. Burada siyasî iktidarın hiç mi hatası yok, hiç mi sorumluluğunuz yok?! (DYP ve FP sıralarından alkışlar)
       Değerli milletvekilleri, bu Kurul kuruluna kadar, tüm yetkiler Sayın Bakan tarafından kullanılabilirdi Çünkü, kanun buna müsaitti. Öyle mi Sayın Bakan?... Bu yetkileri kullanabilirdiniz. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)
       Değerli milletvekilleri, yabancı sermaye Türkiye’ye gelmiyor, yabancı sermaye derneği başkanı, yabancı sermayeli firmalar arasında yaptığı araştırma ve ankette “niye Türkiye’ye yatırım yapmıyorsunuz, niye yeni yatırımlar, yabancı sermaye akışı sağlanmıyor, hani IMF ile anlaşınca, IMF ne derse, Cotterelli ne derse yapınca, Türkiye’ye para ve kredi yağacaktı” diye soruyor ve yabancı sermaye şirketleri şu cevapları veriyorlar:
       Biz gelmeyiz. “Hukuk devletinden uzak görüntünüz var” diyorlar. Maalesef, üzülerek okuyorum.
       Tahkimin çıkarılmasına rağmen, yap-işlet konusunda bir tane bile proje gerçekleşmedi bile,
       Politik istikrar sağlanamamıştır,
       Her gün ortaya çıkan yeni banka ve yolsuzluklardan ürküyoruz,
       Enflasyon sıkıntısı var diyorlar ve bu liste uzayıp gidiyor.
       Değerli arkadaşlarım, hani enflasyon 20’li rakamlara düşecekti, hani 40 olmayıp da 20 olacaktı, hani milletin bu fakirleşmesi ve çilesi sonunda, gerçekten enflasyon düşecekti?... Siz akaryakıt fiyatlarını yansıtmıyorsunuz. KİT’lerin zararları pahasına KİT ürünlerinin fiyatlarına baskı yapıyorsunuz.
       BAŞKAN – Sayın Söylemez, lütfen toparlayınız.
       H. UFUK SÖYLEMEZ (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.
       Çiftçiye ve tarıma üvey evlat muamelesi yaparak, çiftçinin yoksulluğu pahasına bu programda inat ediyorsunuz.(DYP sıralarından alkışlar) Ve kiralara baskı yapıyorsunuz ve ücretlere baskı yapıyorsunuz ve döviz kuruna baskı yaparak, Türkiye’yi bir ithal cennetine çevirdiniz. Bir heves ekonomisi yaşanıyor. Geliri yeten, yetmeyen, gelecekteki gelirini ipotek ederek, ithal arabalara koşuyor. Ekonomi üretmiyor, ekonomi moralini kaybetmiş. Türkiye, ekonomide bir küme düşme psikolojisinde. 
       Gelin programınızı da, bankacılık sisteminizi de gözden geçirin. Gelin muhalefetin size uzattığı bu eli tutun ve bu on milyar doları bu milletin sırtına binmekten kurtaracak, yeni on milyar dolarlara sebep olmayacak doğru adımları atalım. Şu genel görüşme ile de Türk kamu vicdanına karşı da görevimizi tam yapalım diyoruz.
       Türkiye, ekonomide de, siyasette de, tam ve eksiksiz bir demokrasiyi kurduğu, şeffaflaştığı, rekabetçi bir büyümeye kavuştuğu takdirde olur. Bugünkü gibi, Türkiye’yi Afrika ülkeleri standartlarına indiren bir anlayışı reddediyoruz. Eğer siz daraltırsanız, ekonomiyi küçültürseniz, ancak bankalarınız batar, yazık olur bu güzelim bankacılık sektörüne, yazık olur bu güzelim ülkenin müteşebbislerine. 
       Ben, şahsım ve Doğru Yol Partisi Grubu adına, beni nezaketle, sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. Genel görüşmeyi destekleyeceğinizi umuyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum. 
       Sağ olun efendim. (DYP ve FP sıralarından alkışlar)
       BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Söylemez. 
       Sayın milletvekilleri, genel görüşme önergeleri üzerindeki öngörüşmeler tamamlanmıştır. 
       Şimdi, genel görüşme açılıp açılmaması hususunu oylarınıza sunacağım efendim. Genel görüşme açılmasını kabul edenler...  (FP ve DYP sıralarından gürültüler) Bir dakika efendim, karışmayın. Elinizi kaldırın dedim efendim, ses vermeyin. Sesli oylama olmaz ki. Bırakın sayalım. Sayacağız efendim. (FP ve DYP sıralarından gürültüler)
       TURHAN GÜVEN (İçel) – Bankaların içini boşaltanları ibretle seyretsinler istiyoruz. 
       BAŞKAN – Efendim, müsaade buyurur musunuz. Sessizlik hakim olsun, sayalım. 
       TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın efendim, sayın... (FP ve DYP sıralarından gürültüler)
       BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, susar mısınız efendim. (FP sıralarından “Ayıp... Ayıp...” sesleri)
       TURHAN GÜVEN (İçel) – Neden bankalar batıyor, daha iyi anlaşılıyor.
       HACI FİLİZ (Kırıkkale) – Sebep anlaşılıyor Sayın Başkan. 
       BAŞKAN – Sayın milletvekilleri... Bir dakika efendim... Niye bağırıyorsunuz... Nasıl sayacağız biz? (FP ve DYP sıralarından  gürültüler)
       Efendim, bağırmayın, sayalım, ondan sonra...
       TURHAN GÜVEN (İçel) – Biraz daha soysunlar bankaları! Amaç bu. (FP sıralarından “Yazık... Yazık...” sesleri)
       BAŞKAN – Efendim, bu vaziyette sayamıyor kâtip üyeler. Niye yapıyorsunuz bunu?
       Kabul etmeyenler efendim... (FP ve DYP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar [!]) Sayar mısınız...
       HASAN EKİNCİ (Artvin) – Bravo!.. Millet görsün...
       BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, indirir misiniz lütfen...
       Sayın milletvekilleri, kâtip üyelerimiz arasında ihtilaf var. Sesli oylama olmayacağına göre, gelin medenî olalım. Elektronik cihazla oylama yapacağım efendim. (FP ve DYP sıralarından alkışlar)
       HASAN EKİNCİ (Artvin) – Kabul etmeyenler belli olsun.hiç değilse...
       BAŞKAN – Oylama için 3 dakika süre veriyorum efendim. (FP sıralarından “3 dakika yetmez” sesleri)
       Efendim, yeter...
       AVNİ DOĞAN (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, açık oylama istiyoruz.
       BAŞKAN – Olmaz efendim... Böyle bir şey İçtüzüğe aykırı. Oturun allahaşkınıza!. Nereden çıkarıyorsunuz bunları?!. İstirham ederim yani... (FP ve DYP sıralarından gürültüler)
       Belli efendim; bu partinin milletvekili belli, siz de bellisiniz. Rica ederim... 102 nci maddeye göre oylama yapıyoruz, yeni yeni usuller çıkarmayın. İşaret oylaması efendim bu.
       Bir dakika... Başlayalım...
       TURHAN GÜVEN (içel) – Tamam Sayın Başkan, belki isimler belli olmayacağı için doğruyu görebilirler.
       BAŞKAN - Hayır, bu kadar sesli oylama olmaz ki yani, aşk olsun! Allah, Allah!..
       Elektronik cihazla oylamayı başlatıyorum.
       (Elektronik cihazla oylama yapıldı)
       BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, pusulaları okumuyorum efendim. Pusulalar hariç kabul edilmemiştir efendim. (DSP, MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)
       ASLAN POLAT (Erzurum) – Kaça kaç; onu öğrenelim.
       TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayıyı alalım.
       BAŞKAN – İtimat buyurun efendim; böyle bir usul yok ki. Sonra kulağınıza söylerim.
       TURHAN GÜVEN (İçel) – Yakında 10 banka daha batacak demektir.
       BAŞKAN – Efendim, genel görüşme açılması kabul edilmemiştir. 
       SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Soyguna evet dememek lazımdı; soygunun üzerine gitmek lazımdı! 
 

 Önceki sayfa


KAYNAK TBMM İNTERNET SİTESİ
(8 KASIM 2000) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş