Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
TİSK RAPORU
YENİ EKONOMİK PROGRAM
21 ŞUBAT KRİZİ

DERVİŞ'İN KONUŞMASI...
TİSK Danışma Konseyi toplantısı ...
8 Mayıs 2001
Ekonomiden sorumlu devlet bakanı Kemal Derviş, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu'nun (TİSK) İstanbul'da düzenlenen "Danışma Konseyi toplantısı"na katılarak bir konuşma yaptı. 
 
"Bu bunalımların, bu makro ekonomik dengesizliğin sürekli yenilenmesinin esas sebebi, yüksek enflasyonla yıllarca büyümeye çalışmamız ve bir türlü yüksek enflasyonu yenemememiz. Bugün dünyaya baktığımız zaman, gerçekten artık yüzde 10'un üstünde enflâsyonu olan ülke sayısı çok az." 
"Bu bunalımı yenmek için sadece para politikası, kur politikası, maliye politikası yeterli değildir, mutlaka yapısal reformların da yapılması ve gerçekten büyük bir hızla yapılması ve uygulanması gerekiyor. Bu, sadece makro ekonomik bir program değildir, aynı zamanda Türkiye'nin gerçekten bir yapısal dönüşüm programıdır."
"Bugün ekonomi ne kadar özelleşirse ve bu özelleşme ne kadar rekabet ortamına dayanıyorsa, rekabetle birlikte olursa o kadar bu paylaşım, rant paylaşım sürecine son veririz ve o ölçüde de siyasetle ekonominin ayrılma hedefine ulaşabiliriz."
"Çağdaş bir piyasa ekonomisinde ne kadar güçlü, denetleyici bir devlet varsa, özel sektör de o kadar iyi, o kadar güçlü ve o kadar verimli biçimde çalışabilir. Dolayısıyla, siyasetle ekonomiyi ayıralım diyorsak, bu hiçbir zaman devletin rolünü, devletin çağdaş işlevini küçümseme anlamına gelmemelidir."
"Eğer gerçekten enflasyonu aşağı çekebilirsek ve enflasyonu yüzde 10'nun altına getirebilirsek, o zaman belki farklı bir kur politikasını düşünmek mümkün olabilir ve yeniden daha sabit bir kur sistemine dönebiliriz. Aslında benim tabii gönlümde olan, yavaş yavaş Türkiye'nin Euro zonuna katılması ve kurda da tamamen Türk Lirasının Euro'ya bağlanmasıdır uzun vadeli hedef olarak." 
"Kur hedefimiz yok şu anda Hükümet olarak; yani "kur yıl sonunda bu olacak veya şu olacak" diye bir hedefleme yok. Bunun altını çok çizmek istiyorum. Çünkü, gerçekten dalgalanan kur sistemindeyiz." 
"Kurdaki istikrarı ancak içerideki enflasyon hedeflerimizi tutturmakla sağlayabileceğiz. Yeni çapamız, enflasyon hedeflemesi olacak."
 


Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in TİSK Danışma Konseyi Toplantısı’nda yaptığı konuşmanın  metni şöyle:
(8 Mayıs 2001)

Değerli basın üyeleri, sevgili arkadaşlar; oldukça yoğun günler yaşıyoruz Ankara'da. Biliyorsunuz, iki yasa üzerinde son çalışmalar bitmek üzere inşallah. Özellikle Telekom yasasında henüz bitmedi, bu akşam biteceğini umuyorum, öyle de olması gerekiyor. 

Fakat, Türk Hava Yolları'nın dakikasında kalkıp dakikasında gelmesi sayesinde aranıza zamanında katılabildim. Türk Hava Yolları'ndaki arkadaşlara da teşekkür etmek istiyorum, gerçekten çok güzel çalışıyorlar. 

Şimdi, tabii ilk başta vurgulamak istediğim, aranızda bulunduğum için, yani reel ekonomiyi temsil eden sizler için devletin her türlü imkanını seferber etmesi ve asıl amacın, Türkiye'yi düze çıkartacak sürecin büyümeye yeniden geçme süreci olacağını tabii vurgulamak istiyorum. 

Hedef, bir daha bunalıma girmeden hızlı ve istikrarlı büyümeyi sağlayabilmek; esas hedef o. İstikrar, onun bir aracı. İstikrar olmadan bu büyümeyi sağlamak mümkün değil. Ama, esas hedef tabii büyümedir, yatırımdır, ihracattır, iş alanlarının açılmasıdır ve gelirin hızla artması. 

Şimdi geçmişlere baktığımız zaman, aslında Türkiye'de toplumda, ekonomide bence yılda yüzde 7 bir büyümeyi gerçekleştirecek bir güç, bir dinamizm mevcut. Bunalıma uğramadığımız yıllar bu yüzde 7'ye çok yaklaşıyoruz, hatta bazen yüzde 7'yi geçiyoruz. Dolayısıyla, Türkiye'nin önümüzdeki 10-15 yıl ortalama, bazen belki tarımdaki hava şartlarına da bakmak gerekiyor ama, çok da önemli bir ağırlığı yok artık, Türkiye ortalama yüzde 7'yi tutturabilir. Türkiye'deki girişimcilik, coğrafi konumumuz, kaynağımız, insan gücümüz, genç olan toplum bunu mümkün kılıyor. 

Ancak, geçmişe baktığımız zaman bu gerçekleşemedi. Aşağı yukarı, biliyorsunuz, yani yuvarlak bir hesapla yüzde 4'ü aşamıyoruz ve tabii bu yüzde 4, yüzde 2'ye yaklaşan da nüfus artışı olunca bize bir ilerleme getiriyor, fakat isteğimiz sürece bir türlü sahip olamıyoruz ve istediğimiz hızlı refah artışını da bu yüzden sağlayamıyoruz, yüzde 4 civarında tıkanıyoruz. Ama, bu tıkanıklık bir dinamizm eksikliğinden değil, girişimcilik eksikliğinden değil, hatta kaynak eksikliğinden de değil; bu tıkanıklık, üç dört yılda bir makro ekonomik bunalımın ekonomiyi sarstığı için. Bu 94'te oldu, eksi büyümeye geçtik, 99'da da eksi büyüme yılı yaşadık ve 2000 programına öyle geçtik ve maalesef bugün 2001 yılında da tekrar, özellikle birinci yarısında çok ciddi bir bunalım yaşıyoruz ve ekonomiyi çok sarsan bir eksi büyüme sürencindeyiz şu anda. 

Hazırladığınız raporu da okudum ve tamamen hemfikirim. Bu nedenler üzerinde birazcık durmak istiyorum. 

Bu bunalımların, bu makro ekonomik dengesizliğin sürekli yenilenmesinin esas sebebi, yüksek enflasyonla yıllarca büyümeye çalışmamız ve bir türlü yüksek enflasyonu yenemememiz. Bugün dünyaya baktığımız zaman, gerçekten artık yüzde 10'un üstünde enflasyonu olan ülke sayısı çok az. Biliyorsunuz, gelişmiş ülkelerde enflasyon yüzde 2, yüzde 3, yüzde 1 civarında; gelişmekte olan "Emergency Markets" tipi ülkelerde çoğu yüzde 10'un altında. Mesela Brezilya'ya benzetiyoruz, birçok bakımdan da benziyoruz Brezilya'ya, ama Brezilya'da enflasyon yüzde 2, yüzde 3 civarında. Bazı ülkelerde biraz daha yüksek, yüzde 8, yüzde 10, hatta yüzde 15 olan ülke var. Fakat, artık bugünkü dünyada öyle yüzde 50, yüzde 70 enflasyonla ekonomiyi götüren ülke yok. Bunu mutlaka bizim de yenmemiz gerekiyor. Temel makro ekonomik sorunumuz bu. Bu yüksek enflasyon, beraberinde belirsizliği ve belirsizlik de beraberinde çok yüksek bir reel faizi getiriyor. Bu belirsizlik ortamında tabii ki yatırım yapan yüksek bir risk primi istiyor ve bu yüksek risk primi de yüksek bir reel faize dönüşüyor ve yüksek reel faiz yüzünden de yaşadığımız iç borç dinamiğini maalesef gördük. Ve 1990'lı yıllarda, biliyorsunuz, birkaç kere vurguladım, aşağı yukarı yüzde 28 olan milli gelire olan toplam borç oranı 99'da yüzde 60, bugünlerde de yüzde 75 civarına gelmiştir. Bunu artık mutlaka durdurmamız gerekiyor. Yaşadığımız bunalımın hiç değilse makro ekonomik nedeni bu. 

Fakat, bu toplantı için hazırladığınız raporda, esasen bu makro ekonomik görüntünün arkasında daha derin, daha önemli, daha yapısal bir neden olduğunu vurguluyorsunuz haklı olarak. Bence bu da, onu da birkaç kere sanıyorum vurgulamaya çalıştım, Türkiye'deki siyasetle ekonominin yeterli derecede ayrışmaması; esas bunun arkasındaki sorun bu. Bu konuyu biraz işlemeye çalışacağım. 

Buna girmeden önce, 99 yılına geri gidelim. 

90'lı yıllar, 99'a kadar bu enflasyonu sadece vergi ve para politikasıyla yenemedik. Ve dolayısıyla, 99'un sonunda para ve mali politikanın yanı sıra, onlara ek olarak kur politikasında önemli bir değişikliğe girdi Türkiye ve nominal kur çapası politikasını seçti 2000 programında.
Yani, kur sabit değil ama, sabit bir yol üzerinde, önceden belirlenen bir yol üzerinde devam edecek, herkes kuru görecek ve enflasyon o kura  göre aşağı doğru inecek. Bu, biliyorsunuz, bir ölçüde de başarılı oldu, enflasyon yüzde 35'lere kadar indi. 

Fakat, diğer birçok ülkelerde de olduğu gibi, bu nominal kur çapası politikaları beraberinde de çok önemli tehlikeleri getiriyor. Eğer verimlilik ve enflasyon bu kur politikasını desteklemiyorsa kafi derecede, o zaman Türk Lirasında reel bir artış oluyor, fazla bir artış oluyor, ödemeler dengesini etkiliyor ve 2000 yılında yaşadığımız cari işlemlerdeki büyümeye yol açıyor. Bu, birçok başka ülkede de bu şekilde olmuştur. 

Ve dolayısıyla, bizim de artık sonbahar 2000 yılından itibaren bu kur politikasının böyle devam etmeyeceğini birçok insan görmüştü; "Acaba nasıl değişir, acaba 2001 yazına kadar götürebilir miyiz", çünkü o zaman zaten bir esneklik geliyordu programda, "götürebilir miyiz" diye bir soru işareti doğmuştu. Fakat, çeşitli nedenlerle o noktaya bile gelmeden bugünkü yaşadığımız bunalıma yol açan Kasım ve Şubat olaylarını yaşadık. 

Şimdi bu kur da; tabii kurun gerçekçi olabilmesi için, bir ülkenin rekabet gücünü koruyabilmesi için iki boyutu var bunun. 

Bir; enflasyonun mümkün olduğu kadar nominal kurdan fazla gitmemesi, fazla artmaması lazım. Yani, çok fazla bir nominal değerlenme olmaması gerekiyor, reel değerlenme olmaması gerekiyor kurda. 

Bir de tabii verimliliğin, yani reel sektördeki verimliliğin artması lazım. Reel sektördeki verimlilik ne kadar artarsa, bir ülkenin parası da o kadar değerlenebilir. 

Biz ikisini de maalesef 2000 yılında tam başaramadık. Yani yarım bir başarıdır, tamamen başarısız oldu da diyemeyiz, enflasyon da inmiştir, birçok yapısal reform da yapmıştır. Ama, kafi derece inmedi enflasyon ve aynı zamanda verimlilik de reel sektörde kafi derecede artmadı. Ve dolayısıyla, bu kur artık gerçekçi bir kur olmaktan çıkmıştı, Kasım ayında da böyleydi. Fakat, "daha deneyelim, bakalım, birkaç ay daha götürelim, belki yaza kadar götürebiliriz" düşüncesiyle o kur devam etti, fakat sonunda Şubat olayları oldu ve bugünkü hale geldi. 

Şimdi şöyle bir tartışma var tabii: Acaba bu önlenebilir miydi, yani kur aynı şekilde gidebilir miydi? Bu kur çapasını bırakmasaydık olmaz mıydı? Merkez Bankasının hatası mı oldu? Kafi derecede likidite enjekte etti mi? Döviz konusunda müdahale etti mi? 

Bu, biliyorsunuz, iktisat matematik değil, bu konuda tabii çeşitli görüşler olabilir. Ama benim şahsi görüşüm, Şubatta olmasaydı böyle bir bunalım Mart ayında olurdu, en geç Nisan ayında olurdu. Yani bu kurla zaten devam edemezdik. Yapısal reformlar yeterli ölçüde hızla uygulanmıyordu ve öbür taraftan da enflasyon yeterli ölçüde dizginlenemiyordu. 

Dolayısıyla, Şubattaki olayı, o gün Merkez Bankası likidite enjekte etseydi bile sisteme, belki birkaç hafta onu önlerdi; fakat mutlaka bu ödemeler açığıyla, yani o 2000 yılında oluşan ödemeler açığıyla mutlaka bir bunalıma girecektik. 

Şimdi bunları özellikle şunun için vurguluyorum: İstikrar tedbirleri ne kadar önemliyse, bizim ekonomimiz için ve sanıyorum özellikle sizler için de yapısal reformlar da o kadar önemli. Bu bunalımı yenmek için sadece para politikası, kur politikası, maliye politikası yeterli değildir, mutlaka yapısal reformların da yapılması ve gerçekten büyük bir hızla yapılması ve uygulanması gerekiyor. Bu, sadece makro ekonomik bir program değildir, aynı zamanda Türkiye'nin gerçekten bir yapısal dönüşüm programıdır. O şekilde yaklaşıyoruz ve o şekilde de bence yaklaşılması lazım. 

Ve yine aynı noktaya geliyoruz: Bu yapısal reformların da temel boyutu, ortak yanı, yani tarımda, enerjide, Telekom'da, diğer sektörlerde çeşitli boyutlarıyla bir ortak yanları var. O da, siyasetle ekonominin kendi alanlarına saygı göstermesini sağlamak ve çağdaş bir piyasa ekonomisinde gereken ayrışımı sağlamak. Temel hedef o yapısal reformlarda ve ortak yanı da bu çeşitli yapısal reformların. En önemli meselemiz sanıyorum bu, reel ekonomide. 

Bugün ekonomi ne kadar özelleşirse ve bu özelleşme ne kadar rekabet ortamına dayanıyorsa, rekabetle birlikte olursa o kadar bu paylaşım, rant paylaşım sürecine son veririz ve o ölçüde de siyasetle ekonominin ayrılma hedefine ulaşabiliriz. Ekonominin mutlaka hızla özelleşmesi lazım; kesinlikle inanıyoruz buna. Ve büyümenin esas motoru, esas itici gücü, sürükleyicisi mutlaka özel sektör olacaktır, özel yatırım olacaktır ve özel sektörün yarattığı istihdam olacaktır. 
Fakat aynı zamanda bu özelleşmenin tekelci bir yapıda değil, yani tekelci bir yapıya yakın bir yapıya değil, gerçekten rekabeti sağlayan bir yapıda oluşması gerekiyor. Ve kesinlikle özelleşme dediğim zaman, devletin ortadan kalkması, zayıf bir devlet, ortada olmayan, gücünü gösteremeyen bir devlet anlamına bunu getirmiyorum, bu anlamda söylemiyorum. Çağdaş bir piyasa ekonomisinde ne kadar güçlü, denetleyici bir devlet varsa, özel sektör de o kadar iyi, o kadar güçlü ve o kadar verimli biçimde çalışabilir. Dolayısıyla, siyasetle ekonomiyi ayıralım diyorsak, bu hiçbir zaman devletin rolünü, devletin çağdaş işlevini küçümseme anlamına gelmemelidir. 

Devlet mutlaka denetleyici görevini yapabilmeli ve bu denetleyici görev sayesinde özel sektördeki verimlilik, kar rant paylaşımında değil, üretimde, ihracatta ve yeni teknoloji gelişmekte kendini bulur. Bu dengeyi kurmaya çalışıyoruz Türkiye'de. Yani, bu dengenin oluşması, sanıyorum yapısal reformların en önemli sorunu. 

Bugün Telekom tartışılıyor, Telekom'u bir örnek olarak alalım. Telekom'da mesele illa da şu kadar dış yatırım gelsin değil. Gelsin tabii, gelse çok iyi olur. Gelebilirdi de, eskiden daha büyük bir miktarda gelebilirdi dünya piyasa koşullarına göre. Fakat, esas en önemli sorun, bu sektörün enerji sektöründe olduğu gibi veya tarım sektöründe olduğu gibi rekabete dayalı verimli bir düzene kavuşması ve iyi yönetilmesi. Eninde sonunda önemli olan o. Dış ortak gelir yüzde 35 alır, yüzde 20 alır veya yüzde 45 alır; o, o kadar önemli değil. Ama, sektörün yönetimi profesyonel, çağdaş olmalı ve bir siyasal rant dağıtma süreci içinde olmamalı. Esas sorunumuz bu, esas bugünkü amacımız bu. Bu, enerjide de böyle. 

Bazı konularda çok ciddi sorunlarımız var tabii, yani bu dönüşümü sağlamak kolay değil. Ve bu dönüşümde birtakım sosyal maliyetler de var, özellikle tarımda. Tarımı yüksek katma değer yaratabilen üretim araçlarına çekmek, eski destek alım politikalarını azaltmak, daha üretken bir hale getirmek, daha rekabetçi bir yapıya kavuşturmak mutlaka gerekli ve Türkiye'de biliyorsunuz tarım hala çok önemli bir sektör. 

Fakat bunu yaparken mutlaka dar gelirliyi de düşünmek, zor durumda olan çiftçiyi de düşünmemiz lazım. Ve birtakım sosyal politikalarla bu dönüşüm projelerini, bu dönüşüm politikasını desteklememiz gerekiyor. Biliyorsunuz, Dünya Bankasının da yardımıyla doğrudan destek fonları kuruldu tarım için ve bu doğrudan destek politikası giderek eski tarım politikalarının yerini almalı, yerine geçmeli. Fakat, bunun gerçekten köylüye yardımcı olabilmesi için Tarım Bakanlığında ve bu işle uğraşan diğer bakanlıklarda etkili, hedefe yönelik bir teknik çalışmanın hızla gelişip Türkiye çapında bu politikanın uygulanması gerekiyor. Yani, bu dönüşümdeki sosyal boyutu da unutmadan mutlaka devletin devreye girip sadece denetleyici rolünü değil, aynı zamanda dar gelirliyi koruyan sosyal görevini de mutlaka yerine getirmeli. Yoksa biz bu dönüşümü başaramayız, çok tepki görürüz haklı olarak. Ve reel ekonominin büyümesi için gereken dönüşümü yeterli ölçüde sosyal politikalarla desteklemediğimiz için büyük zorluklar karşısında kalırız. 

Devlete baktığımız zaman, bu da güncel bir konu, oldukça kalabalık bir memur kitlesi var biliyorsunuz Türkiye'de, oldukça büyük bir devlet var o anlamda hala. Kamu sektöründe işçi de var, ama daha az bir sayıda. Ve bu kamu sektörünün bütününü ele alıp çok daha verimli çalışmasını sağlamamız gerekiyor. 

Devlet; devlete baktığımız zaman ve devlette çalışan memurlara baktığımız zaman, orada da ucuz bir popülizme gitmememiz lazım. Mutlaka israf önlenmelidir. Ve vardır israf, ciddi bir israf vardır. Ve bu senenin maliye politikası sayesinde, biliyorsunuz, devletteki giderlerde çok ciddi bir tasarruf amaçlıyoruz. Reel olarak giderlerde yüzde 90 bir azalma öngörüyoruz. 

Fakat aynı zamanda şunun da altını çizmek istiyorum: Devletin üst kademesinde bulunan, ülkenin çok ciddi, çok hayati sorunlarıyla uğraşan, milyarlarca dolar veya katrilyonlarca Türk Lirası değerinde yatırım projeleri veya politika kararlarıyla sorumluluk taşıyan insanların da insanca bir hayat yaşamları olması gerekiyor. Böyle bir yöneticinin, 65 milyonluk çağdaş bir Türkiye'de 500 dolarla, 400 dolarla yaşaması mümkün değil; ona da bakmamız lazım. Yani güçlü devlet, denetleyici devlet, görevini yapan devlet ve dürüst devletin yöneticisine de bazı imkanlar tanıyıp bu yöneticiliği çağdaş anlamda dürüst bir şekilde yapması için gereken düzenlemeyi de yapmamız lazım. Orada da ters bir popülizme girmememiz lazım. Yani, "Devlette hiçbir şey olmasın, insanlar çok düşük bir seviyede yaşasınlar, fakat aynı zamanda bu çağdaş görevi yapsınlar ve bu sorumluluğu taşısınlar"; o da mümkün değil. 

Bunlar genel yaklaşımlar tabii. Aslında, sanıyorum epeyi konuşulan, paylaşılan şeyler. Fakat artık gerçekleşmesi lazım. Çok konuşuldu, artık bunları hakikaten yapmak lazım. Yani, artık bunu yapmama lüksümüz kalmadı Türkiye'de, bunları gerçekleştirmemiz lazım. Ve sadece sözde değil eylemle mutlaka yapmamız lazım. Bu programda da bu böyle. Program desteğe sahip, gerçekten sahip, ama herkesin sahiplenmesi lazım. Yani "ben bu programı destekliyorum" demekle iş bitmiyor. Her bakanlıkta, her kuruluşta gece gündüz çalışıp bu programı uygulamamız lazım, başka hiçbir şansımız yoktur. Çünkü öyle bir noktaya geldik ki, bir üçüncü bunalımı eğer yakınlarda yaşarsak bunun faturası çok büyük olacaktır ve gerçekten ülkenin hiç hak etmediği bir külfeti, bir zorluğu özellikle dar gelirlinin üstüne yıkacaktır. Böyle olmayacak. Sanıyorum büyük bir destek var, büyük bir heyecan da var. En fazla sevindiğim şey, dünyanın her yerinden genç insanlar bize katılıp çalışmak istiyorlar. Bazısı gönüllü olarak, para almadan bile, birkaç ay gelelim çalışalım diyorlar. İnsan bunları görünce gerçekten çok seviniyor. 

Hangi aşamadayız, programın hangi aşamasındayız? 

Biliyorsunuz, IMF İcra Kurulu gelecek hafta Salı günü toplanacak ve programı görüşecek. Niyet mektubunu, bizim programın bir İngilizce özeti şeklinde olan niyet mektubunu geçen cuma günü gönderdik. Dün dağıtıldı, bugünlerde görüşülecek ve ondan sonra da Salı günü de kesin karara bağlanacak. 

Ben aslında sorunun esas çözümünün Türkiye içinde olduğunu her zaman söyledim ve sanıyorum hepimiz bu konuda hemfikiriz. Fakat bu aşamada toplam borç stoku yüzde 80'lere doğru tırmanırken ve Türk Devleti Hazinesi olarak ancak çok yüksek faizle borç alabileceğimiz için şu anda, dış piyasada hiç alamıyoruz bugünlerde, iç piyasada da biraz düştü, Allah'a şükür düştü, 193'ten 90'a düştü ama, yine de çok yüksek faizle borçlanıyoruz. Bu aşamada mutlaka uygun bir maliyetle bir miktar dış kaynağı sağlamak gerekiyor. Uygun maliyet dediğim zaman, tabii bu piyasa maliyeti yine, yani normal piyasa maliyeti; libor artı 1'le 2 arasında bir maliyettir Dünya Bankasının ve IMF'in kaynakları. Dünya Bankasının vadesi 15'le 18 yıl arasıdır. Biliyorsunuz, IMF'in de vadesi 18 aydı geçen programda, o vadeyi de 4 ila 5 yıla kadar uzatabildik. Dolayısıyla, bu gelen kaynağın hem maliyeti, hem vadesi oldukça uygun. 

Miktarı da istediğimiz gibi oldu. Biz 10-12 milyar ek olarak dedik, ek 10 milyar olarak teklif ettiler. Gelecek Salı bu kabul edilirse 10 milyar dolar gelecek. Ama, zaten geçmişten de kalan, geçmiş programdan kalan ve birtakım program kredilerinden de kalan 5 milyara yakın, yani 4,5'un üstünde, 5 milyara yakın bir kaynak da var. Dolayısıyla, ikisini toplarsak 15 milyarlık bir kaynak konusunda karar verilecek. Ve işin belki de en sevindirici yanı, bunun  3,8 milyarı hemen, yani İcra Kurulu toplanır toplanmaz nakit olarak Türkiye'nin eline geçecek. O da tabii biliyorsunuz piyasaları ve borç döndürme sürecini rahatlatacak ve büyük bir engeli o sayede aşmış olacağız. 

Bunu aşmakla birlikte faizin düşeceğini tahmin ediyoruz piyasalarda. Bu faizin düşmesiyle piyasaların yeniden canlanması, yatırımların yeniden başlaması ve çok zor durumda olan reel sektörün, özellikle bu faiz yüzünden çok zor durumda olan reel sektörün yeniden adım adım normal bir çalışma ortamına girmesini göreceğiz sanıyorum. 

Fakat, mutlaka bu fırsattan yararlanıp bu yapısal reformları yapmamız gerekiyor. Yani, bu yapısal reformlarla birlikte; çünkü bu neticede bir borçtur, bir geçici kolaylık sağlıyor bize bir yıl için, bu giriş olacak, ama ondan sonra gelecek yıl artık kimse bize bu kaynağı bir daha vermez. Ve bu kaynağı 4 ila 16 yıl arasında geri ödemek durumunda kalacağız ve dolayısıyla gelecek yıldan itibaren Türkiye'nin yeniden normal olarak dış piyasadan da borçlanarak kendini finanse etmesi gerekiyor ve bunun uygun şartlarla, yani bugünkü gibi; eğer bugün borçlanmaya çıkabilsek belki libor artı 8, artı 10'larla borçlanırız Hazine olarak. Bunu normal şartlara dönüştürüp normal bir finansman mekanizmasını yeniden döndürmemiz gerekecek. 
Ondan sonra, bu yapısal reformlar sayesinde eğer içerideki verimlilik rekabet sayesinde artabilirse ve aynı zamanda önümüzdeki yıllarda artık enflasyonu ilk yüzde 20'nin altına, ondan sonra da yüzde 10'nun altına indirebilirsek, o zaman mutlaka o ilk başta bahsettiğim yüzde 7 ortalama büyüme hızını Türkiye sayenizde ve çalışanların sayesinde, işçilerin sayesinde, köylülerin sayesinde yakalayabilir. 

Tabii önümüzde ciddi bir sorun var; o da enflasyon bugün hala çok yüksek olması. Biliyorsunuz, Mart, Nisan aylarında 10-15 civarında çıktı. Bu kaçınılmazdı tabii kur yüzünden; yani Türk Lirasını bu kadar değer kaybetmesi yüzünden Mart, Nisan ayında enflasyonun yüksek çıkması kaçınılmazdı. Fakat, önümüzdeki aylarda bu enflasyonu mutlaka hızla aşağı doğru çekmemiz lazım. Eğer çekmezsek, o zaman enflasyonist beklentiler yeniden kökleşir ve bu 90'lı yılların yüzde 60'la yüzde 100 arasındaki enflasyon havasına toplum olarak yeniden gireriz. Bunun böyle olmayacağını şimdiden kararlaştırıp, hep birlikte çok kararlı bir şekilde enflasyonu aşağı doğru çekmemiz lazım. 

Bu hemen olmayacak tabii, yani önümüzdeki aylarda enflasyon biraz yüksek, ama Nisan ayı kadar yüksek değil, aşağı doğru inecek, ama ayda yüzde 5, yüzde 6, yüzde 7 olabilir, ondan sonra hızla ayda yüzde 2'ye inmesi gerekiyor. 

Şimdi piyasalardan gelen tabii çok kuvvetli bir istek var: Önümüzü görelim, özellikle kur konusunda ne olacak anlayalım, ona göre hareket edelim, ona göre kendimizi ayarlayım diye bir istek var. Kur konusunda Şubat kazasından sonra, biliyorsunuz dalgalanan kura geçtik. Ve şu anda, çok samimi söylüyorum, biraz da kendimi zor duruma soktuk, böyle bir toplantıda 6 hafta önce veya 8 hafta önce "kur Nisan sonunda 1100 olacak" dedik. Ama bu hedef değildir, bir reel kur hesabıdır, yani tutar veya tutmaz, belli değildir filan dedik, biraz da şans eseri 1100 civarına geldi, yani 1200 olabilirdi, 1000 de olabilirdi. Fakat, şunu vurgulamak istiyorum: Kur hedefimiz yok şu anda Hükümet olarak; yani "kur yıl sonunda bu olacak veya şu olacak" diye bir hedefleme yok. Bunun altını çok çizmek istiyorum. Çünkü, gerçekten dalgalanan kur sistemindeyiz. Kur aşağı da gidebilir, yukarı da gidebilir. Merkez Bankasının tek yapacağı şey, günlük olarak oynamaların çok fazla olmamasını sağlamak. Ama, piyasalar kuru nereye götürüyorsa kur oraya gider. 

Nereye gider? Tabii ki enflasyonla uyumlu gider. Yani, enflasyonu aşağı çekersek kur da, döviz de aşırı derecede oynamaz ve değer kazanmaz döviz olarak. 

Dolayısıyla, kurdaki istikrarı ancak içerideki enflasyon hedeflerimizi tutturmakla sağlayabileceğiz. Yeni çapamız, enflasyon hedeflemesi olacak. Yalnız, bu çapaya bugünkü belirsizlik ortamında hemen geçemeyeceğiz. Önümüzdeki 2-3 ay sizlere, "enflasyon bu ay bu olacak, hedefimiz budur" diyemeyeceğiz. Bunun için hem maliye politikası, hem para politikası birlikte çok ciddi bir şekilde bazı çalışmalar yapıp, Merkez Bankasındaki enflasyon tahmin gücünü de artırıp yeni bir düzeni kurmamız lazım. Temmuzda mı olur, Ağustos da mı olur, Eylülde mi olur bilemiyorum, ama bir an gelecek diyeceğiz ki, "Bakın, enflasyon hedefimiz aylık olarak budur" ve bunu mutlaka tutturmaya çalışacağız. Tam tutturamayabiliriz, ama bütün gücümüzle bu hedefi tutturmaya çalışacağız. Ve o zaman o kaydettiğimiz nominal çapa bu enflasyon hedeflemesi olacak ve kur da ona göre çok fazla enflasyonun üstünde veya altında gelişmeyecek. Yani öyle bir düzene gidiyoruz; hiç değilse önümüzdeki yıl için, önümüzdeki diyelim ki 10 ay için, 12 ay için böyle bir düzene gireceğiz. 

Ondan sonra, eğer gerçekten enflasyonu aşağı çekebilirsek ve enflasyonu yüzde 10'nun altına getirebilirsek, o zaman belki farklı bir kur politikasını düşünmek mümkün olabilir ve yeniden daha sabit bir kur sistemine dönebiliriz. Aslında benim tabii gönlümde olan, yavaş yavaş Türkiye'nin Euro zonuna katılması ve kurda da tamamen Türk Lirasının Euro'ya bağlanmasıdır uzun vadeli hedef olarak. 

Biliyorsunuz, cari işlemlerimizde aslında Euro'nun payı çok yüksek ve daha da yükselecektir. Yani, her ne kadar dolarla da ithalatımız önemliyse, fakat turizmi de kattığınız zaman, işçi dövizlerini de kattığınız zaman, ticaret hacmindeki Euro'nun da payını kattığınız zaman, o zaman aslında Türkiye'nin 4-5 yıl sonra Euro zonuna girmesi mümkündür ve bence büyümemiz için belki de en yararlı şey olacaktır. Fakat şu aşamada bunu düşünemeyiz. Bugünkü hala yüksek enflasyon ve belirsiz makro ekonomik ortamda kur dalgalı kurdur, hedefimiz yoktur; fakat içerideki istikrarı getirerek kur konusunda da bir istikrar sağlayacağız. 

Son bir konuyu vurgulamak istiyorum, çünkü özellikle Sayın Başkanımla epeyi konuştuk onu, iş güvencesi sorunu, meselesi veya isteği. 

Şimdi orada iki şeyi ayırmak gerekiyor: Mevcut tasarı ve çalışanlara biraz daha fazla güvence verme amacı. Bu ikisi birbirinden ayrı. Mevcut, şu anda hazır olan tasarıyı benimsemiyoruz. Mevcut tasarı Türkiye'nin şartlarına uygun değildir ve düzeltilmesi gerekir. Dolayısıyla, tasarının bugünkü haliyle Bakanlar Kurulundan Meclise gönderilmesi söz konusu değil. 

Hepimiz biliyoruz ki, istihdam; yani büyüme esas hedeftir ama, belki de en ana hedef istihdamdır bir yerde, bir ülkede: İstihdamı verimli bir şekilde artırmak, reel ücreti artırmak ve bu şekilde refahı artırmak. İstihdam için çok önemli olan, hiç kuşkusuz esnek bir emek piyasasıdır ve esnekliği bozan, bu piyasanın verimli bir şekilde işlemesini önleyen bir düzenleme hiçbir şekilde işçiler açısından istenecek ve onların yararına olan bir düzenleme değildir; bunu hepimiz biliyoruz. Ekonomik sorunları inceleyen, Avrupa'nın, Amerika'nın, çeşitli ülkelerinin deneyimlerini inceleyen herkes bu konuda mutabıktır. 

Ama, hiçbir  iş güvencesi yasasının olmaması da doğru değildir. Yavaş yavaş çok enformel olan bir ekonomiden daha formel, daha kayıt içi bir ekonomiye geçtiğimiz zaman, mutlaka çalışanların güvence derecesi de artmalıdır. Ve bu arada, ben şahsen, bu konuda farklı fikirler olabilir tabii, ama sendikaların da önemli bir işlevi vardır. Yani sorumlu bir sendikanın çağdaş bir toplumda sosyal boyutu olan bir ekonomi politikasında önemli bir yeri vardır. Ve dolayısıyla, sendikal hakların ve o açıdan, yani işçi haklarının, iş güvencisinin de göz önünde tutularak bazı düzenlemelere, bazı düzeltmelere gitmemiz gerektiğine inanıyorum. 

Bunun üzerinde çalışacağız ve umut ederim ki, hem işçi kesimini, hem işveren kesimini rahatlatacak bir orta yolu yolup, hem emek piyasanın en verimli bir şekilde işlemesini sağlayacağız, hem de iş güvencesinde çalışanlara daha kuvvetli bir destek verebileceğiz. Çalışma o yönde devam ediyor ve mutlaka yakın gelecekte de gerçekleşmesi lazım. Özellikle kamu işçileriyle yaptığımız görüşmelerde de böyle bir çalışmanın devam ettiğini söylüyoruz. Onlardan; tabii biliyorsunuz, özellikle memur kesimine kıyasla da dengenin sağlanabilmesi için yardım bekliyoruz, destek bekliyoruz. Onlar da bize iş güvencesi konusunda isteklerini iletiyorlar. O konuda birlikte çalışıyoruz ve sizin de desteğinizi istiyoruz mutlaka. Yani, mevcut yasa değil, ama iş güvencesini artıran bir yasa üzerinde çalışmalar devam ediyor. 

Sanıyorum bugünkü sizlerle paylaşmak istediğim, benim şahsen söylemek istediğim bunlar. 
Gene aranızda olduğum için çok mutlu olduğumu belirtmek istiyorum. 

Gerçekten sıkıntılı günler yaşıyoruz bugün Ankara'da. Çünkü mutlaka 15 Mayısa kadar yasaların Meclisten çıkması gerekiyor bu Bankacılık Yasasıyla, Telekom Yasasının. Bu konuda bir gecikme gerçekten iyi olmaz ve çok sıkıntıya sokar bizi. Onun için, bu çalışmaları hiçbir şekilde aksatmamamız gerekiyor. Fakat, belirttiğim gibi, Türk Hava Yolları'nın da çok dakik çalışmasıyla gelip, aranızdan yakın bir zaman içinde maalesef ayrılıp Ankara'ya da dönmek mümkün olacak. 

Çok teşekkür ederim; sağ olun. 
 



(9 MAYIS 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş