Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in TİSK
Danışma Konseyi Toplantısı’nda yaptığı konuşmanın metni şöyle:
(8 Mayıs 2001)
Değerli basın üyeleri, sevgili arkadaşlar; oldukça yoğun günler yaşıyoruz
Ankara'da. Biliyorsunuz, iki yasa üzerinde son çalışmalar bitmek üzere
inşallah. Özellikle Telekom yasasında henüz bitmedi, bu akşam biteceğini
umuyorum, öyle de olması gerekiyor.
Fakat, Türk Hava Yolları'nın dakikasında kalkıp dakikasında gelmesi
sayesinde aranıza zamanında katılabildim. Türk Hava Yolları'ndaki arkadaşlara
da teşekkür etmek istiyorum, gerçekten çok güzel çalışıyorlar.
Şimdi, tabii ilk başta vurgulamak istediğim, aranızda bulunduğum için,
yani reel ekonomiyi temsil eden sizler için devletin her türlü imkanını
seferber etmesi ve asıl amacın, Türkiye'yi düze çıkartacak sürecin büyümeye
yeniden geçme süreci olacağını tabii vurgulamak istiyorum.
Hedef, bir daha bunalıma girmeden hızlı ve istikrarlı büyümeyi sağlayabilmek;
esas hedef o. İstikrar, onun bir aracı. İstikrar olmadan bu büyümeyi sağlamak
mümkün değil. Ama, esas hedef tabii büyümedir, yatırımdır, ihracattır,
iş alanlarının açılmasıdır ve gelirin hızla artması.
Şimdi geçmişlere baktığımız zaman, aslında Türkiye'de toplumda, ekonomide
bence yılda yüzde 7 bir büyümeyi gerçekleştirecek bir güç, bir dinamizm
mevcut. Bunalıma uğramadığımız yıllar bu yüzde 7'ye çok yaklaşıyoruz, hatta
bazen yüzde 7'yi geçiyoruz. Dolayısıyla, Türkiye'nin önümüzdeki 10-15 yıl
ortalama, bazen belki tarımdaki hava şartlarına da bakmak gerekiyor ama,
çok da önemli bir ağırlığı yok artık, Türkiye ortalama yüzde 7'yi tutturabilir.
Türkiye'deki girişimcilik, coğrafi konumumuz, kaynağımız, insan gücümüz,
genç olan toplum bunu mümkün kılıyor.
Ancak, geçmişe baktığımız zaman bu gerçekleşemedi. Aşağı yukarı, biliyorsunuz,
yani yuvarlak bir hesapla yüzde 4'ü aşamıyoruz ve tabii bu yüzde 4, yüzde
2'ye yaklaşan da nüfus artışı olunca bize bir ilerleme getiriyor, fakat
isteğimiz sürece bir türlü sahip olamıyoruz ve istediğimiz hızlı refah
artışını da bu yüzden sağlayamıyoruz, yüzde 4 civarında tıkanıyoruz. Ama,
bu tıkanıklık bir dinamizm eksikliğinden değil, girişimcilik eksikliğinden
değil, hatta kaynak eksikliğinden de değil; bu tıkanıklık, üç dört yılda
bir makro ekonomik bunalımın ekonomiyi sarstığı için. Bu 94'te oldu, eksi
büyümeye geçtik, 99'da da eksi büyüme yılı yaşadık ve 2000 programına öyle
geçtik ve maalesef bugün 2001 yılında da tekrar, özellikle birinci yarısında
çok ciddi bir bunalım yaşıyoruz ve ekonomiyi çok sarsan bir eksi büyüme
sürencindeyiz şu anda.
Hazırladığınız raporu da okudum ve tamamen hemfikirim. Bu nedenler üzerinde
birazcık durmak istiyorum.
Bu bunalımların, bu makro ekonomik dengesizliğin sürekli yenilenmesinin
esas sebebi, yüksek enflasyonla yıllarca büyümeye çalışmamız ve bir türlü
yüksek enflasyonu yenemememiz. Bugün dünyaya baktığımız zaman, gerçekten
artık yüzde 10'un üstünde enflasyonu olan ülke sayısı çok az. Biliyorsunuz,
gelişmiş ülkelerde enflasyon yüzde 2, yüzde 3, yüzde 1 civarında; gelişmekte
olan "Emergency Markets" tipi ülkelerde çoğu yüzde 10'un altında. Mesela
Brezilya'ya benzetiyoruz, birçok bakımdan da benziyoruz Brezilya'ya, ama
Brezilya'da enflasyon yüzde 2, yüzde 3 civarında. Bazı ülkelerde biraz
daha yüksek, yüzde 8, yüzde 10, hatta yüzde 15 olan ülke var. Fakat, artık
bugünkü dünyada öyle yüzde 50, yüzde 70 enflasyonla ekonomiyi götüren ülke
yok. Bunu mutlaka bizim de yenmemiz gerekiyor. Temel makro ekonomik sorunumuz
bu. Bu yüksek enflasyon, beraberinde belirsizliği ve belirsizlik de beraberinde
çok yüksek bir reel faizi getiriyor. Bu belirsizlik ortamında tabii ki
yatırım yapan yüksek bir risk primi istiyor ve bu yüksek risk primi de
yüksek bir reel faize dönüşüyor ve yüksek reel faiz yüzünden de yaşadığımız
iç borç dinamiğini maalesef gördük. Ve 1990'lı yıllarda, biliyorsunuz,
birkaç kere vurguladım, aşağı yukarı yüzde 28 olan milli gelire olan toplam
borç oranı 99'da yüzde 60, bugünlerde de yüzde 75 civarına gelmiştir. Bunu
artık mutlaka durdurmamız gerekiyor. Yaşadığımız bunalımın hiç değilse
makro ekonomik nedeni bu.
Fakat, bu toplantı için hazırladığınız raporda, esasen bu makro ekonomik
görüntünün arkasında daha derin, daha önemli, daha yapısal bir neden olduğunu
vurguluyorsunuz haklı olarak. Bence bu da, onu da birkaç kere sanıyorum
vurgulamaya çalıştım, Türkiye'deki siyasetle ekonominin yeterli derecede
ayrışmaması; esas bunun arkasındaki sorun bu. Bu konuyu biraz işlemeye
çalışacağım.
Buna girmeden önce, 99 yılına geri gidelim.
90'lı yıllar, 99'a kadar bu enflasyonu sadece vergi ve para politikasıyla
yenemedik. Ve dolayısıyla, 99'un sonunda para ve mali politikanın yanı
sıra, onlara ek olarak kur politikasında önemli bir değişikliğe girdi Türkiye
ve nominal kur çapası politikasını seçti 2000 programında.
Yani, kur sabit değil ama, sabit bir yol üzerinde, önceden belirlenen
bir yol üzerinde devam edecek, herkes kuru görecek ve enflasyon o kura
göre aşağı doğru inecek. Bu, biliyorsunuz, bir ölçüde de başarılı oldu,
enflasyon yüzde 35'lere kadar indi.
Fakat, diğer birçok ülkelerde de olduğu gibi, bu nominal kur çapası
politikaları beraberinde de çok önemli tehlikeleri getiriyor. Eğer verimlilik
ve enflasyon bu kur politikasını desteklemiyorsa kafi derecede, o zaman
Türk Lirasında reel bir artış oluyor, fazla bir artış oluyor, ödemeler
dengesini etkiliyor ve 2000 yılında yaşadığımız cari işlemlerdeki büyümeye
yol açıyor. Bu, birçok başka ülkede de bu şekilde olmuştur.
Ve dolayısıyla, bizim de artık sonbahar 2000 yılından itibaren bu kur
politikasının böyle devam etmeyeceğini birçok insan görmüştü; "Acaba nasıl
değişir, acaba 2001 yazına kadar götürebilir miyiz", çünkü o zaman zaten
bir esneklik geliyordu programda, "götürebilir miyiz" diye bir soru işareti
doğmuştu. Fakat, çeşitli nedenlerle o noktaya bile gelmeden bugünkü yaşadığımız
bunalıma yol açan Kasım ve Şubat olaylarını yaşadık.
Şimdi bu kur da; tabii kurun gerçekçi olabilmesi için, bir ülkenin rekabet
gücünü koruyabilmesi için iki boyutu var bunun.
Bir; enflasyonun mümkün olduğu kadar nominal kurdan fazla gitmemesi,
fazla artmaması lazım. Yani, çok fazla bir nominal değerlenme olmaması
gerekiyor, reel değerlenme olmaması gerekiyor kurda.
Bir de tabii verimliliğin, yani reel sektördeki verimliliğin artması
lazım. Reel sektördeki verimlilik ne kadar artarsa, bir ülkenin parası
da o kadar değerlenebilir.
Biz ikisini de maalesef 2000 yılında tam başaramadık. Yani yarım bir
başarıdır, tamamen başarısız oldu da diyemeyiz, enflasyon da inmiştir,
birçok yapısal reform da yapmıştır. Ama, kafi derece inmedi enflasyon ve
aynı zamanda verimlilik de reel sektörde kafi derecede artmadı. Ve dolayısıyla,
bu kur artık gerçekçi bir kur olmaktan çıkmıştı, Kasım ayında da böyleydi.
Fakat, "daha deneyelim, bakalım, birkaç ay daha götürelim, belki yaza kadar
götürebiliriz" düşüncesiyle o kur devam etti, fakat sonunda Şubat olayları
oldu ve bugünkü hale geldi.
Şimdi şöyle bir tartışma var tabii: Acaba bu önlenebilir miydi, yani
kur aynı şekilde gidebilir miydi? Bu kur çapasını bırakmasaydık olmaz mıydı?
Merkez Bankasının hatası mı oldu? Kafi derecede likidite enjekte etti mi?
Döviz konusunda müdahale etti mi?
Bu, biliyorsunuz, iktisat matematik değil, bu konuda tabii çeşitli görüşler
olabilir. Ama benim şahsi görüşüm, Şubatta olmasaydı böyle bir bunalım
Mart ayında olurdu, en geç Nisan ayında olurdu. Yani bu kurla zaten devam
edemezdik. Yapısal reformlar yeterli ölçüde hızla uygulanmıyordu ve öbür
taraftan da enflasyon yeterli ölçüde dizginlenemiyordu.
Dolayısıyla, Şubattaki olayı, o gün Merkez Bankası likidite enjekte
etseydi bile sisteme, belki birkaç hafta onu önlerdi; fakat mutlaka bu
ödemeler açığıyla, yani o 2000 yılında oluşan ödemeler açığıyla mutlaka
bir bunalıma girecektik.
Şimdi bunları özellikle şunun için vurguluyorum: İstikrar tedbirleri
ne kadar önemliyse, bizim ekonomimiz için ve sanıyorum özellikle sizler
için de yapısal reformlar da o kadar önemli. Bu bunalımı yenmek için sadece
para politikası, kur politikası, maliye politikası yeterli değildir, mutlaka
yapısal reformların da yapılması ve gerçekten büyük bir hızla yapılması
ve uygulanması gerekiyor. Bu, sadece makro ekonomik bir program değildir,
aynı zamanda Türkiye'nin gerçekten bir yapısal dönüşüm programıdır. O şekilde
yaklaşıyoruz ve o şekilde de bence yaklaşılması lazım.
Ve yine aynı noktaya geliyoruz: Bu yapısal reformların da temel boyutu,
ortak yanı, yani tarımda, enerjide, Telekom'da, diğer sektörlerde çeşitli
boyutlarıyla bir ortak yanları var. O da, siyasetle ekonominin kendi alanlarına
saygı göstermesini sağlamak ve çağdaş bir piyasa ekonomisinde gereken ayrışımı
sağlamak. Temel hedef o yapısal reformlarda ve ortak yanı da bu çeşitli
yapısal reformların. En önemli meselemiz sanıyorum bu, reel ekonomide.
Bugün ekonomi ne kadar özelleşirse ve bu özelleşme ne kadar rekabet
ortamına dayanıyorsa, rekabetle birlikte olursa o kadar bu paylaşım, rant
paylaşım sürecine son veririz ve o ölçüde de siyasetle ekonominin ayrılma
hedefine ulaşabiliriz. Ekonominin mutlaka hızla özelleşmesi lazım; kesinlikle
inanıyoruz buna. Ve büyümenin esas motoru, esas itici gücü, sürükleyicisi
mutlaka özel sektör olacaktır, özel yatırım olacaktır ve özel sektörün
yarattığı istihdam olacaktır.
Fakat aynı zamanda bu özelleşmenin tekelci bir yapıda değil, yani tekelci
bir yapıya yakın bir yapıya değil, gerçekten rekabeti sağlayan bir yapıda
oluşması gerekiyor. Ve kesinlikle özelleşme dediğim zaman, devletin ortadan
kalkması, zayıf bir devlet, ortada olmayan, gücünü gösteremeyen bir devlet
anlamına bunu getirmiyorum, bu anlamda söylemiyorum. Çağdaş bir piyasa
ekonomisinde ne kadar güçlü, denetleyici bir devlet varsa, özel sektör
de o kadar iyi, o kadar güçlü ve o kadar verimli biçimde çalışabilir. Dolayısıyla,
siyasetle ekonomiyi ayıralım diyorsak, bu hiçbir zaman devletin rolünü,
devletin çağdaş işlevini küçümseme anlamına gelmemelidir.
Devlet mutlaka denetleyici görevini yapabilmeli ve bu denetleyici görev
sayesinde özel sektördeki verimlilik, kar rant paylaşımında değil, üretimde,
ihracatta ve yeni teknoloji gelişmekte kendini bulur. Bu dengeyi kurmaya
çalışıyoruz Türkiye'de. Yani, bu dengenin oluşması, sanıyorum yapısal reformların
en önemli sorunu.
Bugün Telekom tartışılıyor, Telekom'u bir örnek olarak alalım. Telekom'da
mesele illa da şu kadar dış yatırım gelsin değil. Gelsin tabii, gelse çok
iyi olur. Gelebilirdi de, eskiden daha büyük bir miktarda gelebilirdi dünya
piyasa koşullarına göre. Fakat, esas en önemli sorun, bu sektörün enerji
sektöründe olduğu gibi veya tarım sektöründe olduğu gibi rekabete dayalı
verimli bir düzene kavuşması ve iyi yönetilmesi. Eninde sonunda önemli
olan o. Dış ortak gelir yüzde 35 alır, yüzde 20 alır veya yüzde 45 alır;
o, o kadar önemli değil. Ama, sektörün yönetimi profesyonel, çağdaş olmalı
ve bir siyasal rant dağıtma süreci içinde olmamalı. Esas sorunumuz bu,
esas bugünkü amacımız bu. Bu, enerjide de böyle.
Bazı konularda çok ciddi sorunlarımız var tabii, yani bu dönüşümü sağlamak
kolay değil. Ve bu dönüşümde birtakım sosyal maliyetler de var, özellikle
tarımda. Tarımı yüksek katma değer yaratabilen üretim araçlarına çekmek,
eski destek alım politikalarını azaltmak, daha üretken bir hale getirmek,
daha rekabetçi bir yapıya kavuşturmak mutlaka gerekli ve Türkiye'de biliyorsunuz
tarım hala çok önemli bir sektör.
Fakat bunu yaparken mutlaka dar gelirliyi de düşünmek, zor durumda olan
çiftçiyi de düşünmemiz lazım. Ve birtakım sosyal politikalarla bu dönüşüm
projelerini, bu dönüşüm politikasını desteklememiz gerekiyor. Biliyorsunuz,
Dünya Bankasının da yardımıyla doğrudan destek fonları kuruldu tarım için
ve bu doğrudan destek politikası giderek eski tarım politikalarının yerini
almalı, yerine geçmeli. Fakat, bunun gerçekten köylüye yardımcı olabilmesi
için Tarım Bakanlığında ve bu işle uğraşan diğer bakanlıklarda etkili,
hedefe yönelik bir teknik çalışmanın hızla gelişip Türkiye çapında bu politikanın
uygulanması gerekiyor. Yani, bu dönüşümdeki sosyal boyutu da unutmadan
mutlaka devletin devreye girip sadece denetleyici rolünü değil, aynı zamanda
dar gelirliyi koruyan sosyal görevini de mutlaka yerine getirmeli. Yoksa
biz bu dönüşümü başaramayız, çok tepki görürüz haklı olarak. Ve reel ekonominin
büyümesi için gereken dönüşümü yeterli ölçüde sosyal politikalarla desteklemediğimiz
için büyük zorluklar karşısında kalırız.
Devlete baktığımız zaman, bu da güncel bir konu, oldukça kalabalık bir
memur kitlesi var biliyorsunuz Türkiye'de, oldukça büyük bir devlet var
o anlamda hala. Kamu sektöründe işçi de var, ama daha az bir sayıda. Ve
bu kamu sektörünün bütününü ele alıp çok daha verimli çalışmasını sağlamamız
gerekiyor.
Devlet; devlete baktığımız zaman ve devlette çalışan memurlara baktığımız
zaman, orada da ucuz bir popülizme gitmememiz lazım. Mutlaka israf önlenmelidir.
Ve vardır israf, ciddi bir israf vardır. Ve bu senenin maliye politikası
sayesinde, biliyorsunuz, devletteki giderlerde çok ciddi bir tasarruf amaçlıyoruz.
Reel olarak giderlerde yüzde 90 bir azalma öngörüyoruz.
Fakat aynı zamanda şunun da altını çizmek istiyorum: Devletin üst kademesinde
bulunan, ülkenin çok ciddi, çok hayati sorunlarıyla uğraşan, milyarlarca
dolar veya katrilyonlarca Türk Lirası değerinde yatırım projeleri veya
politika kararlarıyla sorumluluk taşıyan insanların da insanca bir hayat
yaşamları olması gerekiyor. Böyle bir yöneticinin, 65 milyonluk çağdaş
bir Türkiye'de 500 dolarla, 400 dolarla yaşaması mümkün değil; ona da bakmamız
lazım. Yani güçlü devlet, denetleyici devlet, görevini yapan devlet ve
dürüst devletin yöneticisine de bazı imkanlar tanıyıp bu yöneticiliği çağdaş
anlamda dürüst bir şekilde yapması için gereken düzenlemeyi de yapmamız
lazım. Orada da ters bir popülizme girmememiz lazım. Yani, "Devlette hiçbir
şey olmasın, insanlar çok düşük bir seviyede yaşasınlar, fakat aynı zamanda
bu çağdaş görevi yapsınlar ve bu sorumluluğu taşısınlar"; o da mümkün değil.
Bunlar genel yaklaşımlar tabii. Aslında, sanıyorum epeyi konuşulan,
paylaşılan şeyler. Fakat artık gerçekleşmesi lazım. Çok konuşuldu, artık
bunları hakikaten yapmak lazım. Yani, artık bunu yapmama lüksümüz kalmadı
Türkiye'de, bunları gerçekleştirmemiz lazım. Ve sadece sözde değil eylemle
mutlaka yapmamız lazım. Bu programda da bu böyle. Program desteğe sahip,
gerçekten sahip, ama herkesin sahiplenmesi lazım. Yani "ben bu programı
destekliyorum" demekle iş bitmiyor. Her bakanlıkta, her kuruluşta gece
gündüz çalışıp bu programı uygulamamız lazım, başka hiçbir şansımız yoktur.
Çünkü öyle bir noktaya geldik ki, bir üçüncü bunalımı eğer yakınlarda yaşarsak
bunun faturası çok büyük olacaktır ve gerçekten ülkenin hiç hak etmediği
bir külfeti, bir zorluğu özellikle dar gelirlinin üstüne yıkacaktır. Böyle
olmayacak. Sanıyorum büyük bir destek var, büyük bir heyecan da var. En
fazla sevindiğim şey, dünyanın her yerinden genç insanlar bize katılıp
çalışmak istiyorlar. Bazısı gönüllü olarak, para almadan bile, birkaç ay
gelelim çalışalım diyorlar. İnsan bunları görünce gerçekten çok seviniyor.
Hangi aşamadayız, programın hangi aşamasındayız?
Biliyorsunuz, IMF İcra Kurulu gelecek hafta Salı günü toplanacak ve
programı görüşecek. Niyet mektubunu, bizim programın bir İngilizce özeti
şeklinde olan niyet mektubunu geçen cuma günü gönderdik. Dün dağıtıldı,
bugünlerde görüşülecek ve ondan sonra da Salı günü de kesin karara bağlanacak.
Ben aslında sorunun esas çözümünün Türkiye içinde olduğunu her zaman
söyledim ve sanıyorum hepimiz bu konuda hemfikiriz. Fakat bu aşamada toplam
borç stoku yüzde 80'lere doğru tırmanırken ve Türk Devleti Hazinesi olarak
ancak çok yüksek faizle borç alabileceğimiz için şu anda, dış piyasada
hiç alamıyoruz bugünlerde, iç piyasada da biraz düştü, Allah'a şükür düştü,
193'ten 90'a düştü ama, yine de çok yüksek faizle borçlanıyoruz. Bu aşamada
mutlaka uygun bir maliyetle bir miktar dış kaynağı sağlamak gerekiyor.
Uygun maliyet dediğim zaman, tabii bu piyasa maliyeti yine, yani normal
piyasa maliyeti; libor artı 1'le 2 arasında bir maliyettir Dünya Bankasının
ve IMF'in kaynakları. Dünya Bankasının vadesi 15'le 18 yıl arasıdır. Biliyorsunuz,
IMF'in de vadesi 18 aydı geçen programda, o vadeyi de 4 ila 5 yıla kadar
uzatabildik. Dolayısıyla, bu gelen kaynağın hem maliyeti, hem vadesi oldukça
uygun.
Miktarı da istediğimiz gibi oldu. Biz 10-12 milyar ek olarak dedik,
ek 10 milyar olarak teklif ettiler. Gelecek Salı bu kabul edilirse 10 milyar
dolar gelecek. Ama, zaten geçmişten de kalan, geçmiş programdan kalan ve
birtakım program kredilerinden de kalan 5 milyara yakın, yani 4,5'un üstünde,
5 milyara yakın bir kaynak da var. Dolayısıyla, ikisini toplarsak 15 milyarlık
bir kaynak konusunda karar verilecek. Ve işin belki de en sevindirici yanı,
bunun 3,8 milyarı hemen, yani İcra Kurulu toplanır toplanmaz nakit
olarak Türkiye'nin eline geçecek. O da tabii biliyorsunuz piyasaları ve
borç döndürme sürecini rahatlatacak ve büyük bir engeli o sayede aşmış
olacağız.
Bunu aşmakla birlikte faizin düşeceğini tahmin ediyoruz piyasalarda.
Bu faizin düşmesiyle piyasaların yeniden canlanması, yatırımların yeniden
başlaması ve çok zor durumda olan reel sektörün, özellikle bu faiz yüzünden
çok zor durumda olan reel sektörün yeniden adım adım normal bir çalışma
ortamına girmesini göreceğiz sanıyorum.
Fakat, mutlaka bu fırsattan yararlanıp bu yapısal reformları yapmamız
gerekiyor. Yani, bu yapısal reformlarla birlikte; çünkü bu neticede bir
borçtur, bir geçici kolaylık sağlıyor bize bir yıl için, bu giriş olacak,
ama ondan sonra gelecek yıl artık kimse bize bu kaynağı bir daha vermez.
Ve bu kaynağı 4 ila 16 yıl arasında geri ödemek durumunda kalacağız ve
dolayısıyla gelecek yıldan itibaren Türkiye'nin yeniden normal olarak dış
piyasadan da borçlanarak kendini finanse etmesi gerekiyor ve bunun uygun
şartlarla, yani bugünkü gibi; eğer bugün borçlanmaya çıkabilsek belki libor
artı 8, artı 10'larla borçlanırız Hazine olarak. Bunu normal şartlara dönüştürüp
normal bir finansman mekanizmasını yeniden döndürmemiz gerekecek.
Ondan sonra, bu yapısal reformlar sayesinde eğer içerideki verimlilik
rekabet sayesinde artabilirse ve aynı zamanda önümüzdeki yıllarda artık
enflasyonu ilk yüzde 20'nin altına, ondan sonra da yüzde 10'nun altına
indirebilirsek, o zaman mutlaka o ilk başta bahsettiğim yüzde 7 ortalama
büyüme hızını Türkiye sayenizde ve çalışanların sayesinde, işçilerin sayesinde,
köylülerin sayesinde yakalayabilir.
Tabii önümüzde ciddi bir sorun var; o da enflasyon bugün hala çok yüksek
olması. Biliyorsunuz, Mart, Nisan aylarında 10-15 civarında çıktı. Bu kaçınılmazdı
tabii kur yüzünden; yani Türk Lirasını bu kadar değer kaybetmesi yüzünden
Mart, Nisan ayında enflasyonun yüksek çıkması kaçınılmazdı. Fakat, önümüzdeki
aylarda bu enflasyonu mutlaka hızla aşağı doğru çekmemiz lazım. Eğer çekmezsek,
o zaman enflasyonist beklentiler yeniden kökleşir ve bu 90'lı yılların
yüzde 60'la yüzde 100 arasındaki enflasyon havasına toplum olarak yeniden
gireriz. Bunun böyle olmayacağını şimdiden kararlaştırıp, hep birlikte
çok kararlı bir şekilde enflasyonu aşağı doğru çekmemiz lazım.
Bu hemen olmayacak tabii, yani önümüzdeki aylarda enflasyon biraz yüksek,
ama Nisan ayı kadar yüksek değil, aşağı doğru inecek, ama ayda yüzde 5,
yüzde 6, yüzde 7 olabilir, ondan sonra hızla ayda yüzde 2'ye inmesi gerekiyor.
Şimdi piyasalardan gelen tabii çok kuvvetli bir istek var: Önümüzü görelim,
özellikle kur konusunda ne olacak anlayalım, ona göre hareket edelim, ona
göre kendimizi ayarlayım diye bir istek var. Kur konusunda Şubat kazasından
sonra, biliyorsunuz dalgalanan kura geçtik. Ve şu anda, çok samimi söylüyorum,
biraz da kendimi zor duruma soktuk, böyle bir toplantıda 6 hafta önce veya
8 hafta önce "kur Nisan sonunda 1100 olacak" dedik. Ama bu hedef değildir,
bir reel kur hesabıdır, yani tutar veya tutmaz, belli değildir filan dedik,
biraz da şans eseri 1100 civarına geldi, yani 1200 olabilirdi, 1000 de
olabilirdi. Fakat, şunu vurgulamak istiyorum: Kur hedefimiz yok şu anda
Hükümet olarak; yani "kur yıl sonunda bu olacak veya şu olacak" diye bir
hedefleme yok. Bunun altını çok çizmek istiyorum. Çünkü, gerçekten dalgalanan
kur sistemindeyiz. Kur aşağı da gidebilir, yukarı da gidebilir. Merkez
Bankasının tek yapacağı şey, günlük olarak oynamaların çok fazla olmamasını
sağlamak. Ama, piyasalar kuru nereye götürüyorsa kur oraya gider.
Nereye gider? Tabii ki enflasyonla uyumlu gider. Yani, enflasyonu aşağı
çekersek kur da, döviz de aşırı derecede oynamaz ve değer kazanmaz döviz
olarak.
Dolayısıyla, kurdaki istikrarı ancak içerideki enflasyon hedeflerimizi
tutturmakla sağlayabileceğiz. Yeni çapamız, enflasyon hedeflemesi olacak.
Yalnız, bu çapaya bugünkü belirsizlik ortamında hemen geçemeyeceğiz. Önümüzdeki
2-3 ay sizlere, "enflasyon bu ay bu olacak, hedefimiz budur" diyemeyeceğiz.
Bunun için hem maliye politikası, hem para politikası birlikte çok ciddi
bir şekilde bazı çalışmalar yapıp, Merkez Bankasındaki enflasyon tahmin
gücünü de artırıp yeni bir düzeni kurmamız lazım. Temmuzda mı olur, Ağustos
da mı olur, Eylülde mi olur bilemiyorum, ama bir an gelecek diyeceğiz ki,
"Bakın, enflasyon hedefimiz aylık olarak budur" ve bunu mutlaka tutturmaya
çalışacağız. Tam tutturamayabiliriz, ama bütün gücümüzle bu hedefi tutturmaya
çalışacağız. Ve o zaman o kaydettiğimiz nominal çapa bu enflasyon hedeflemesi
olacak ve kur da ona göre çok fazla enflasyonun üstünde veya altında gelişmeyecek.
Yani öyle bir düzene gidiyoruz; hiç değilse önümüzdeki yıl için, önümüzdeki
diyelim ki 10 ay için, 12 ay için böyle bir düzene gireceğiz.
Ondan sonra, eğer gerçekten enflasyonu aşağı çekebilirsek ve enflasyonu
yüzde 10'nun altına getirebilirsek, o zaman belki farklı bir kur politikasını
düşünmek mümkün olabilir ve yeniden daha sabit bir kur sistemine dönebiliriz.
Aslında benim tabii gönlümde olan, yavaş yavaş Türkiye'nin Euro zonuna
katılması ve kurda da tamamen Türk Lirasının Euro'ya bağlanmasıdır uzun
vadeli hedef olarak.
Biliyorsunuz, cari işlemlerimizde aslında Euro'nun payı çok yüksek ve
daha da yükselecektir. Yani, her ne kadar dolarla da ithalatımız önemliyse,
fakat turizmi de kattığınız zaman, işçi dövizlerini de kattığınız zaman,
ticaret hacmindeki Euro'nun da payını kattığınız zaman, o zaman aslında
Türkiye'nin 4-5 yıl sonra Euro zonuna girmesi mümkündür ve bence büyümemiz
için belki de en yararlı şey olacaktır. Fakat şu aşamada bunu düşünemeyiz.
Bugünkü hala yüksek enflasyon ve belirsiz makro ekonomik ortamda kur dalgalı
kurdur, hedefimiz yoktur; fakat içerideki istikrarı getirerek kur konusunda
da bir istikrar sağlayacağız.
Son bir konuyu vurgulamak istiyorum, çünkü özellikle Sayın Başkanımla
epeyi konuştuk onu, iş güvencesi sorunu, meselesi veya isteği.
Şimdi orada iki şeyi ayırmak gerekiyor: Mevcut tasarı ve çalışanlara
biraz daha fazla güvence verme amacı. Bu ikisi birbirinden ayrı. Mevcut,
şu anda hazır olan tasarıyı benimsemiyoruz. Mevcut tasarı Türkiye'nin şartlarına
uygun değildir ve düzeltilmesi gerekir. Dolayısıyla, tasarının bugünkü
haliyle Bakanlar Kurulundan Meclise gönderilmesi söz konusu değil.
Hepimiz biliyoruz ki, istihdam; yani büyüme esas hedeftir ama, belki
de en ana hedef istihdamdır bir yerde, bir ülkede: İstihdamı verimli bir
şekilde artırmak, reel ücreti artırmak ve bu şekilde refahı artırmak. İstihdam
için çok önemli olan, hiç kuşkusuz esnek bir emek piyasasıdır ve esnekliği
bozan, bu piyasanın verimli bir şekilde işlemesini önleyen bir düzenleme
hiçbir şekilde işçiler açısından istenecek ve onların yararına olan bir
düzenleme değildir; bunu hepimiz biliyoruz. Ekonomik sorunları inceleyen,
Avrupa'nın, Amerika'nın, çeşitli ülkelerinin deneyimlerini inceleyen herkes
bu konuda mutabıktır.
Ama, hiçbir iş güvencesi yasasının olmaması da doğru değildir.
Yavaş yavaş çok enformel olan bir ekonomiden daha formel, daha kayıt içi
bir ekonomiye geçtiğimiz zaman, mutlaka çalışanların güvence derecesi de
artmalıdır. Ve bu arada, ben şahsen, bu konuda farklı fikirler olabilir
tabii, ama sendikaların da önemli bir işlevi vardır. Yani sorumlu bir sendikanın
çağdaş bir toplumda sosyal boyutu olan bir ekonomi politikasında önemli
bir yeri vardır. Ve dolayısıyla, sendikal hakların ve o açıdan, yani işçi
haklarının, iş güvencisinin de göz önünde tutularak bazı düzenlemelere,
bazı düzeltmelere gitmemiz gerektiğine inanıyorum.
Bunun üzerinde çalışacağız ve umut ederim ki, hem işçi kesimini, hem
işveren kesimini rahatlatacak bir orta yolu yolup, hem emek piyasanın en
verimli bir şekilde işlemesini sağlayacağız, hem de iş güvencesinde çalışanlara
daha kuvvetli bir destek verebileceğiz. Çalışma o yönde devam ediyor ve
mutlaka yakın gelecekte de gerçekleşmesi lazım. Özellikle kamu işçileriyle
yaptığımız görüşmelerde de böyle bir çalışmanın devam ettiğini söylüyoruz.
Onlardan; tabii biliyorsunuz, özellikle memur kesimine kıyasla da dengenin
sağlanabilmesi için yardım bekliyoruz, destek bekliyoruz. Onlar da bize
iş güvencesi konusunda isteklerini iletiyorlar. O konuda birlikte çalışıyoruz
ve sizin de desteğinizi istiyoruz mutlaka. Yani, mevcut yasa değil, ama
iş güvencesini artıran bir yasa üzerinde çalışmalar devam ediyor.
Sanıyorum bugünkü sizlerle paylaşmak istediğim, benim şahsen söylemek
istediğim bunlar.
Gene aranızda olduğum için çok mutlu olduğumu belirtmek istiyorum.
Gerçekten sıkıntılı günler yaşıyoruz bugün Ankara'da. Çünkü mutlaka
15 Mayısa kadar yasaların Meclisten çıkması gerekiyor bu Bankacılık Yasasıyla,
Telekom Yasasının. Bu konuda bir gecikme gerçekten iyi olmaz ve çok sıkıntıya
sokar bizi. Onun için, bu çalışmaları hiçbir şekilde aksatmamamız gerekiyor.
Fakat, belirttiğim gibi, Türk Hava Yolları'nın da çok dakik çalışmasıyla
gelip, aranızdan yakın bir zaman içinde maalesef ayrılıp Ankara'ya da dönmek
mümkün olacak.
Çok teşekkür ederim; sağ olun.
|