TÜRKİYE İŞVEREN SENDİKALARI KONFEDERASYONU’NUN
REEL SEKTÖRÜN GÜÇLENDİRİLMESİNE YÖNELİK
GÖRÜŞ VE ÖNERİLERİ
Ülkemizin içinde bulunduğu hassas ekonomik ve sosyal şartlarda, Hükümetimizce
2000 yılı başında yürürlüğe konulan üç yıllık Enflasyonla Mücadele ve İstikrar
Programı’nın başarı ile sürdürülmesi, istikrarlı kalkınma hızına ulaşılması
ile birlikte, temel önceliklerimizi oluşturmaktadır. Hükümetimizce kararlılıkla
uygulanan önlemler sonucunda, Programın ikinci yılına başlarken enflasyonun
%30’un altına indirilmesi, kanımızca çok olumlu bir gelişmeyi ifade etmektedir.
Bu başarının devam ettirilmesi ve kalkınmanın sürdürülebilmesi için,
2000 yılı sonunda mali piyasalarda ortaya çıkan sorunların kalıcı olarak
önlenmesi, reel sektörü olumsuz etkilemesinin engellenmesi ve reel sektörün
yatırım, üretim, istihdam ve ihracat yaratma gücünün desteklenmesi zorunludur.
Konfederasyonumuzca hazırlanan ve reel sektörün güçlendirilmesine yönelik,
40 maddeden oluşan “Ekonomik Önlemler” ile 14 maddeden oluşan “Sosyal
Önlemler”i içeren doküman Ek 1’de sunulmuştur.
Sektörel bazdaki önerilerimiz ise Ek 2’de takdim edilmektedir.
TOPLUMSAL UZLAŞMA YOLUNUN AÇILMASI İÇİN EKONOMİK
VE SOSYAL KONSEY TOPLANMALIDIR.
Program hazırlıklarının başlangıcından itibaren vurguladığımız gibi,
özellikle gelirler politikasının uyumlaştırılması bakımından, sosyal tarafların
ülke hedefleri ile bağdaşacak biçimde davranmaları, toplumsal uzlaşma ile
mümkündür.
Buna karşılık bugüne kadar Ekonomik ve Sosyal Konsey’in konuyu ele almak
üzere toplanmamış olması, Programın en büyük eksikliğini meydana getirmiştir.
Nitekim OECD dahi, Programa ilişkin olarak yaptığı tespitlerde bu hususun
üzerinde durarak, bilhassa toplu iş sözleşmesi politikasının sosyal taraflarla
ele alınmamasının programın geleceği açısından yarattığı risklere dikkat
çekmektedir.
Her alanda uzlaşma arayışında olan Konfederasyonumuz, enflasyondaki
kararlı iniş eğiliminin sürdürülebilmesi için, 2001 yılında bağıtlanacak
ve yaklaşık 500.000 işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmelerinde uyuşmazlıklara
meydan verilmeden, konsensüs yaratılmasını da son derece önemli görmektedir.
İŞ GÜVENCESİ YASA TASLAĞI’NIN MEVCUT ŞEKLİYLE
YASALAŞMASI, REEL SEKTÖR İÇİN BAŞLI BAŞINA BİR KRİZ
SEBEBİDİR.
Yaşanan mali krizin reel sektördeki yansıması; işyerlerinin küçülmesi,
kapanması, işsizliğin artması, ihracatta azalma ve yatırımlarda zayıflama,
başta vergi ve sigorta primlerini ödeme güçlüğü ve genel olarak sanayinin
rekabet gücünün azalması şeklinde görülmektedir.
Konfederasyonumuzca yapılan bir inceleme; Temmuz 1999-Kasım 2000 döneminde
8.500’e yakın işyerinin kapandığını ve bu nedenle yaklaşık 150 bin işçinin
işsiz kaldığı ortaya koymuştur. (Ek: 3).
2000 yılı sonundaki olumsuz gelişmeler üretimi ve istihdamı yaralamıştır.
İş Alemi, gerekli önlemler alınmadığı takdirde bu sürecin daha da vahim
hale gelebileceği konusunda ortak görüş sahibidir.
Bu ortamda, tüm koşullar sanayinin sağlıklı büyümesine olanak tanıyacak
yönde olsa dahi, başlı başına kriz yaratabilecek nitelikte bulunan “İŞ
GÜVENCESİ YASA TASLAĞI”nın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca
gündeme getirilmesi, son derece yanlış ve zamansız olmuştur.
Söz konusu Taslak mevcut şekliyle yasalaştığı takdirde işçilere iş güvencesi
sağlamak yerine, sendikalara üye güvencesi sağlamanın ötesine geçemeyecek;
reel sektörün mevcut sorunlarına yenilerinin eklenmesine yol açacaktır.
Unutulmamalıdır ki, ancak “iş’in güvencesi” sağlandığı takdirde “iş
güvencesi” fiilen mümkün olabilecektir.
Bu konuda Konfederasyonumuzca yapılan Anket çalışmasına göre, işverenler
Taslağın yasalaşma ihtimali karşısında öncelikle yeni işçi alımını durdurmuş,
yatırım ve işletme politikalarında değişikliğe gitmeye başlamış, otomasyona
ve üretimi kısmaya yönelmiştir. 583 büyük sanayi işletmesi kapsamında yapılan
Ankete göre işverenler Taslağın yasalaşması halinde, işçi-işveren ilişkilerinde
bozulma, grevlerde artış, taşeronlaşma, yatırımlarda, üretimde ve ihracatta
azalış, maliyet yükselişi gibi olumsuz sonuçlar beklemektedir.
Bu sonuçlar, ülkenin geleceği açısından çalışma hayatını doğrudan ilgilendiren
İş Güvencesi gibi son derece önemli konuların üçlü uzlaşma mekanizmaları
kullanılmadan gündeme getirilmesinin telafisi güç kayıplara sebebiyet verdiğini
göstermektedir.
İş Güvencesi Yasa Taslağı değerlendirilirken; 2001 Yılı Programında
yer alan “İşsizlik Sigortasının tesis edilmesi ve iş güvencesine ilişkin
mevzuat düzenleme çalışması nedeniyle bütünlük içinde değerlendirilmesi
gereken kıdem ve ihbar tazminatı müesseselerinde gereken düzenlemelere
ilişkin hazırlık çalışmaları tamamlanacaktır.” hükmü dikkate alınmalıdır.
EKONOMİK SIKINTILAR YAŞANAN BİR DÖNEMDE, REEL
SEKTÖR SOSYAL ŞARJLARLA BOĞUŞMAK ZORUNDA BIRAKILMAMALIDIR.
İSTİHDAMIN ARTIRILMASI VE İŞSİZLİKLE MÜCADELE ülkemizin en önemli
gündem konusunu oluşturmaktadır. Buna karşılık İSTİHDAM TEŞVİK EDİLMEMEKTE,
ÖNLENMEKTEDİR.
Dünyada uygulanan çağdaş tedbirler; işyeri yükümlülüklerinin azaltılması
ve kolaylaştırılması şeklindedir. Oysa ülkemizde çağdaş anlayışa taban
tabana zıt bir kamu politikası uygulanmaktadır.
İşyeri yükümlülükleri artırıldıkça genişleyen kayıtdışı ekonomi karşısında
yine kayıtlı sektör üzerindeki yükümlülüklerin artırılması yoluna gidilmekte,
yaratılan bu kısır döngü, istihdamdan kaynaklanan toplam kamu gelirinin
daha da azalması sonucunu doğurmaktadır.
Nitekim bu anlayışın tipik bir örneğini geçtiğimiz günlerde Çalışma
ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca hazırlanan ve İş Kanunundaki Para Cezalarının
artırılmasına ilişkin Kanun Taslağı ortaya koymaktadır. Taslak, her yıl
yeniden değerleme oranında artan idari para cezalarını yetersiz görerek
mevcut cezaların %200.000 (yüzde ikiyüzbin)’lere varan oranlarda
artışını öngörmektedir. (EK 4).
Cezaların bu şekilde astronomik ölçüde artırılması, suç ile ceza arasındaki
illiyet bağı ilkesine aykırı olduğu gibi, yatırımcının ve girişimcinin
istihdam yaratmasını da engelleyecek niteliktedir.
SOSYAL SİGORTALAR KURUMU’NUN FİNANSMAN DENGESİZLİĞİ,
PRİMLERDE AŞIRI ARTIŞLARLA GİDERİLMEYE ÇALIŞILMIŞTIR.
“Sosyal Güvenlik Reformu” adı altında yapılan yasal düzenlemelerle
işverenlerin sosyal sigortanın finansmanına katkısı fahiş oranlarda artırılmıştır.
Bu artış nedeniyle Kurum gelirlerinde görülen iyileşmenin finansman dengesizliğinin
giderildiği şeklinde yansıtılması hatalıdır.
Kurumun sigortalı sayısında artışa gidilmeden, finansmana prim ödeyerek
devlet katkısı sağlanmadan ve verilen hizmetlerde iyileşme olmadan sadece
işçi ve işverenlerin ödediği prim tutarlarının artırılması ile sağlanan
açık kapatma yöntemi çağdaş sigorta anlayışı ile bağdaşmamaktadır.
Diğer taraftan TBMM gündeminde bulunan ve Sosyal Sigortalar Kurumu’nun
yeniden yapılandırılmasını amaçlayan Kanun Taslağı da İşçi ve İşveren Konfederasyonlarının
mutabakatı ile hazırlanan Taslak değildir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı;
tarafların mutabakatı yerine kendi görüşlerini yansıtan taslağı TBMM’ne
taşımıştır. Bu uygulama da “Üçlü Uzlaşma” yaklaşımına aykırıdır.
İŞSİZLİKLE MÜCADELE İÇİN İSTİHDAM ÜZERİNDEKİ
YÜKLERİN AZALTILMASI ZORUNLUDUR.
Avrupa Birliği genelinde ve tekil ülkelerde işsizlikle mücadele ve istihdamı
artırma amacıyla “Uzlaşma”ya dayalı “Ulusal Eylem Programları”
yürürlüğe konmaktadır.
Ülkemizin de bu uygulamalara hızla geçişi sağlanmalıdır.
Öncelikle;
-
İşçi çalıştırmaktan kaynaklanan yükler dönemsel olarak azaltılmalı; (Sosyal
sigorta işçi ve işveren prim oranları, işsizlik sigortası prim oranları,
fonlara yapılan ödemeler, kıdem tazminatı yükü gibi)
-
İşyerlerinin enerji girdilerine uygulanan vergileri %50 oranında indirilmeli,
-
Yeni istihdama yönelik düşük faizli kredi kullanma imkanı tanınmalı,
-
Bir yıl içerisinde işçi sayısını belli oranda artıran işyerlerinin, ilave
istihdamdan kaynaklanan yükleri bir dönem ertelenmeli, EXIMBANK kredilerinde
bu işyerlerine öncelik tanınmalı,
-
Çalışma mevzuatı biran önce esnekleştirilmeli ve atipik istihdam modellerine
yer verilmelidir.
AB’YE VERİLECEK “ULUSAL PROGRAM”, ÇALIŞMA
HAYATI ALANINDA REKABET GÜCÜMÜZÜ GÖZETMELİDİR.
Avrupa Birliği’ne sunulacak Ulusal Program çerçevesinde yürütülen hazırlıklarda
ILO ilkeleri de gözardı edilerek, sosyal tarafların Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı tarafından sürdürülen çalışmalara katılması ve görüşlerinin
değerlendirilmesi mümkün olamamıştır.
Reel sektörün rekabet gücünü sekteye uğratabilecek çalışma hayatı tedbirlerine
Ulusal Programda yer verilmemesi ve değişimin kısa vadede değil, orta vadede
ele alınarak, AB’nin talep etmediği hususların taahhüt edilmemesi büyük
önem taşımaktadır.
Diğer taraftan, bu faaliyette AB’nin İstihdam Stratejisine Türkiye’nin
süratle iştiraki gereği de hesaba katılmalıdır.
“MİNİMUM BÜROKRASİ” İLKESİ HAYATA GEÇİRİLMELİDİR.
Yatırım yapan, üreten, istihdam yaratan ve ihraç eden, ülkeye gelir
getiren müteşebbistir. Bunları gerçekleştirmek için yüzlerce yere başvurmak,
yüzlerce belge ve imzayı toplamak zorunda kalan, bir yatırıma başlayabilmek
için yıllarca uğraş veren de müteşebbistir.
Teşebbüs azmini kıran, yatırım, üretim ve istihdamı zayıflatan bürokratik
engellerden biran önce kurtulmamız, “minimum bürokrasi” ilkesini
hayata geçirebilmemize bağlıdır.
Bir kişiye istihdam yaratmanın maliyetinin 2000 yılında, ortalama 46.4
Milyar liraya yükseldiği dikkate alındığında, bunu göze alarak yatırıma
yönelen müteşebbislere destek olacak bir bürokratik yapının ve zihniyetin
tesisi, kaçınılmazdır.
|