Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
KEMAL DERVİŞ'İN KONUŞMASI (8.5.2001)
21 ŞUBAT KRİZİ
YENİ EKONOMİK PROGRAM

TİSK RAPORU
"EKONOMİK PROGRAM VE ÇALIŞMA HAYATIMIZ"
8 Mayıs 2001
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu'nun (TİSK), "Ekonomik Program ve Çalışma Hayatımız - Tespit ve Öneriler" başlıklı raporu, 8 Mayıs 2001'de İstanbul'da düzenlenen TİSK Danışma Konseyi toplantısında kamuoyuna açıklandı.

Toplantıya ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş de katılarak bir konuşma yaptı.
 

''Ekonomik Program ve Çalışma Hayatımız Tespit ve Önerilerimiz'' başlıklı raporda, ülke ekonomisinin içinde bulunduğu zor şartlarda piyasalarda belirsizliğin egemen olduğu, reel sektörün üretim ve yatırım faaliyetlerinin durma noktasına geldiği, işsizliğin hızlı bir artış içine girdiği kaydedildi. 

TİSK raporunda daha önce uygulanan istikrar programlarının başarısız kalmasına ve ülkenin bugünkü noktaya gelmesine neden olan faktörlerin net bir biçimde tespit edilmesi istenerek, çözüm süreçlerinde bir daha bu faktörlere yer verilmemesi gerektiği bildirildi. 

Ülkenin ve toplum hayatının tüm alanlarını etkileyen çok ağır bir kriz yaşandığına dikkat çekilen raporda, krizden çıkış süresinin siyasi istikrara, toplum kesimlerinin işbirliğine ve reel sektörün rekabet gücünün artırılmasına bağlı olduğu ifade edildi. 
 

EKONOMİK DURUM VE PROGRAM

I. EKONOMİK DURUM VE PROGRAM

Ülkemiz ekonomisinin içinde bulunduğu son derece kritik ve zor şartlarda piyasalara belirsizlik hakim olmuş; reel sektörün üretim ve yatırım faaliyetleri durma noktasına gelmiş, işsizlik hızlı bir artış içine girmiştir. Önceki istikrar programının başarısız kalmasına ve ülkemizin bu noktaya gelmesine neden olan faktörler net biçimde tespit edilerek, çözüm süreçlerinde bir daha bu hatalara yer verilmemelidir: 

Bir yandan Cumhurbaşkanı ile Hükümet arasında, diğer yandan Hükümetin kendi içinde ve Bakanlar arasında uyumlu çalışma ilişkilerinin ve koordinasyonun kurulamamış olması; 

Hükümetin İşveren ve İşçi Konfederasyonlarıyla ve diğer sivil toplum kuruluşlarıyla sosyal diyalog ve uzlaşma sağlama yönünde aktif davranmaması; 

İstikrar Programı'nın, sadece para ve döviz kuru politikalarına dayandırılması; üretim ve istihdam ayağının ihmal edilmesi; 

Döviz çıpası yöntemi ile ilgili teknik hatalar; ki bir uçta çıpa, diğer uçta enflasyon zorlaması ekonomiyi ortadan kırmıştır. 

Başka özelleştirme olmak üzere, yapısal reformların hayata geçirilememesi; 

Ekonominin rekabet gücünü azaltan sosyal şarjların sürekli olarak artırılması; 

Müteşebbisin üretim ve yatırım yapma şevkinin İş Güvencesi Yasa Taslağı gibi zamansız ve yanlış girişimlerle kırılması; 

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın sosyal taraflar arasında uzlaşma sağlama kuralını terk ederek, tehlikeli popülist yaklaşımlar içine girmesi; 

İstikrar Programı'nın istihdamı teşvik edici destek tedbirleri içermemesi; 

Devlette her türlü israf, yolsuzluk ve verimsizliğin devam etmesi; 

Piyasa ekonomisine tam geçiş için gerekli düzenlemelerin yapılmaması; 

Bürokrasi ile özel sektör arasında gerekli iletişim ve diyaloğun sağlanamaması ve bürokratik engellerin daha da artması. 

Piyasa ekonomisinden ödün vermeden ekonomiyi istikrara kavuşturacak ve yeniden büyüme sürecine sokacak önlemlerin, güçlü bir siyasi istikrar, İş Alemi ile yakın işbirliği ve koordinasyon ilişkisi içinde toplumsal destek ortamında belirlenerek uygulamaya konulması zorunludur. 

Bu çerçevede, Devlet Bakanı Sayın Kemal Derviş tarafından açıklanan "Türkiye'nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı", henüz finansman programının bulunmaması nedeniyle para, kur, maliye, fiyat ve gelir politikalarından yoksun olmasına rağmen, yürürlüğe girmesini öngördüğü yapısal düzenlemeler dolayısıyla ümit vericidir. 

Açıklanan kısma ait yasal önlemlerin TBMM tarafından gereken ciddiyetle ele alınması ve bir bir kanunlaştırılması da olumludur. 

Buna rağmen, Program'ın hızla giderilmesi gereken önemli eksiklikleri şunlardır: 

     1. Programın hazırlanışının çok uzun sürmesine rağmen, asıl programın yani dış yardım destekli finansman programının ileride açıklanacağının ifade edilmesi, piyasalara da yansıyan çeşitli belirsizlikler ve tereddütler yaratmaktadır. Dış yardım kaynaklarının ön şartlarının henüz yerine getirilmemiş olmasının bu gecikmeyi yarattığı düşünülebilir. Fakat mali boyutları belirsiz bir programın, ne kadar gösterişli olursa olsun, boş bir çerçeveden öteye gidemeyeceği açıktır. Hükümetimizin yurtdışından önemli miktarda kaynak teminine ilişkin çabaları ve bu yöndeki gelişmeler iyimserlik vericidir. Bu çerçevede, sağlanacak dış kaynağın kullanılacağı alanların belirlenmesi büyük önem taşımaktadır. 

     2. Henüz finansman programı belirlenmediğinden, döviz kuru, para ve maliye politikaları ile bunlara bağlı olarak gelirler ve fiyatlar politikaları oluşturulamamıştır. Dolayısıyla bugün ülkemizde ekonomik hesap yapmak da mümkün değildir. Bu durumun reel ekonomiye çok olumsuz şekilde yansıdığını ise yeni açılan ve kapanan işyerleri sayılarının değişim oranları açıkça göstermektedir. 

     3. Program reel sektörün üretim, yatırım, ihracat ve istihdam yaratma çabasını destekleyecek arz yönlü tedbirler içermemektedir. 

     4. Bizce Türk Ekonomisinin en önemli uzun dönemli sorunu kronik işsizliktir. Bu soruna köklü çözümler bulunmadıkça ülkemizde güçlü bir ekonomi ve sağlam bir sosyal yapı oluşturulamayacağı ortadadır. 

Ülkemizde "özel sektöre bağımlılık oranı" AB'deki oranın iki katından fazladır. Dolayısıyla reel kesimde ortaya çıkan işsizliğin, işsiz kalanlara bağımlı yetişkinlere olumsuz yansıması sonucu topluma maliyeti çok daha fazladır. Bu durum reel sektör istihdamını destekleyecek rekabet gücü politikalarının önemini daha da artırmaktadır. 
 
 


Kaynak: UNICE

Buna rağmen, "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı" başlığını taşıyan bir belgede işsizliğin ortadan kaldırılması, bu amaçla yeni istihdam stratejileri belirlenmesi konuları hemen hemen hiç ele alınmamıştır. Ulusal istihdam stratejileri belirlenmesi, bunların giderek AB istihdam stratejisiyle bütünleştirilmesi Birlik tarafından aday ülkeler ve bu arada Türkiye için hazırlanan Katılım Ortaklığı Belgelerinde de yer alan bir hedeftir. 

Öte yandan Program ile popülizm döneminin kapanacağı ifade edilmesine rağmen, temel düzenlemeler kapsamına "İş Güvencesi Yasa Taslağı" da dahil edilmiştir. Bu husus, işsizliğin artması, verimliliğin ve büyümenin azalması pahasına işçi kuruluşlarının tasvibini alma niyetini yansıtan popülist bir yaklaşımdır. 

     5. Programın sosyal tarafların diyalog ve müzakeresine dayalı bir gelirler politikası ve kuvvetli bir toplumsal mutabakat içermemesi bizce en büyük eksiğidir. Bu durum, daha önce uygulanan Enflasyonla Mücadele Programının karşılaştığı sıkıntıları yeniden gündeme getirecek niteliktedir. 

     6. GSMH'nin 2001'de % 3 düşmesi ve 2002 yılında % 5 büyümesi oldukça iyimser hedeflerdir. Borç ödemek için faiz dışı fazla verildiği; buna mukabil yurtiçi tasarrufların düştüğü ve dışarıya net borç ödendiği bir dönemde, % 5'lik bir kalkınma hızı önemli ölçüde yabancı sermaye girişine bağlıdır. İstikrar kazanılmadan Türkiye'de büyüme konusunda acele edilmesi, ödemeler dengesi ve kur sorunları yaratabilir. 

     7. Enflasyon hedefinin 2001'de TEFE'de % 57.5 ve TÜFE'de % 52.5 şeklinde tesbiti, oldukça yüksek ancak gerçekçi bekleyişlerdir. Ancak, 2002 yılı itibariyle enflasyonun TEFE'de % 16.6 ve TÜFE'de % 20 olmasını beklemek çok hızlı bir düşüşü ima eder; aynı zamanda kura ve özellikle faize baskı anlamına gelebilir. Devletin para ve maliye politikalarına ek olarak; kur politikasını da enflasyon hedefine göre ayarlayabileceği anlaşılmaktadır. Enflasyon hedefinin 2002'de tutması, sürpriz ve olumlu bir gelişme sayılabilir; ancak baskı altında enflasyon modeline geçilmesi son derece sağlıksız bir politika olup; tekrar kriz riskini gündeme getirir. 
 

II. TOPLUMSAL UZLAŞMA YOLUYLA "ÜÇLÜ İŞBİRLİĞİ ANLAŞMASI" UYGULAMA GEREĞİ

Uygulaması başarısız olan Enflasyonla Mücadele Programı'nın başından bu yana israrla yinelediğimiz sosyal uzlaşma ve işbirliği şartı Hükümetçe yerine getirilmelidir. 

Programın uygulaması Ekonomik ve Sosyal Konsey'de ele alınmalı, Konsey'e bağlı çalışacak bir Kriz Yönetimi Danışmanlar Kurulu oluşturulmalıdır. 

ESK Kanunu yürürlüğe girdiğinden, bu müessese Konsey'e işlerlik kazandırılması bakımından çok büyük faydalar sağlayacaktır. 

Program etrafında toplumsal uzlaşma yaratılması için Ekonomik ve Sosyal Konsey önemli bir fırsat ve işbirliği zemini teşkil etmektedir, bu şans iyi kullanılmalıdır. 

Öte yandan, gelişmiş ülkelerde örnekleri sıkça görülen, ekonominin rekabet gücünü, istihdamı ve büyümeyi artırmayı amaçlayan üçlü toplumsal anlaşmalar ya da paktlar, artık ülkemizde de hayata geçirilmelidir. 

Varılacak "Toplumsal Anlaşma" çerçevesinde yürürlüğe konulacak bir "Gelirler Politikası", İstikrar Programı'nın başarı şansını artıracak ve Türkiye'de sosyal barışın korunmasına büyük katkıda bulunacaktır. 

Böyle bir anlaşmanın toplu iş sözleşmelerine yol gösterici nitelikte konfederal düzeyde çerçeve anlaşmalarla desteklenmesi durumunda ise Türkiye istikrar ve büyüme yolunda çok önemli adımlar atmış olacaktır. 

Örneğin İrlanda böyle bir üçlü işbirliği modeli içinde yüksek büyüme, ekonomik istikrar, istihdam artışı ve sosyal barış trendine sahip olmuştur. 
 

III. REKABET GÜCÜ VE ESNEKLİK POLİTİKALARI

Ulusal Rekabet Gücü Politikası da üçlü işbirliği ile hazırlanmalı ve yürürlüğe girmelidir. 

Türk Ekonomisi, dünya rekabet gücü sıralamasında sürekli olarak gerilemektedir. 

Ulusal rekabet gücü politikası oluşturularak uygulanmalı, reel sektör işletmelerinin vergi ve sosyal güvenlik yükleri hafifletilmeli, çalışma hayatında özel sektörün dinamizmini azaltacak yeni yasal yükler getirilmemelidir. 

Çalışma mevzuatı Esneklik Reformu'na tabi tutulmalıdır. 

Çağdaş ülkelerde özellikle kriz ve durgunluk dönemlerinde işsizlik artışının en aza indirilmesi ve sonraki aşamada büyümenin hızlandırılması bakımından fevkalade olumlu sonuçlar veren çalışma hayatında esneklik uygulamalarının ülkemizde de geçerli olabilmesi, öncelikle çalışma hayatını düzenleyen yasaların, başta İş Kanunumuzun A'dan Z'ye esnekleştirilmesine bağlıdır. 
 

IV. YATIRIM, ÜRETİM VE İSTİHDAM ARTIŞLARINA İMKAN VERECEK BİR SOSYAL ORTAMIN YARATILMASI

Son yıllarda, işletmeler üzerindeki vergi ve sosyal güvenlik yükünün artırılması, çalışma mevzuatının katılığı ve özel sektörün dinamizmini azaltacak yeni yasal sosyal yükler getirme girişimleri, istihdamın devletçe teşvik edilmemesi ve ağır bürokratik engeller; teşebbüs azmini kıran, yatırım, üretim ve istihdamı azaltan, "yurtdışına fabrika göçü" sürecini kuvvetlendiren bir etki yaratmıştır. 

Ülkemizde reel sektörün yatırım, üretim ve istihdam yaratma gücünü destekleyecek bir sosyal ortam oluşturulmadıkça, ekonomik krizin aşılması ve istikrarlı bir büyüme trendine geçilmesi mümkün değildir. 

Bu nedenle; 
kamu harcamalarını kayıtlı işletmeler üzerindeki yükleri artırarak finanse etme anlayışından vazgeçilmeli, 
işçi çalıştırmaya ilişkin vergi, prim, fon ve tazminat yükümlülükleri yarı yarıya azaltılmalı, 
çalışma mevzuatı "esneklik" ilkeleri çerçevesinde yeniden düzenlenerek, katı ve ayrıntılı hükümlerden arındırılmalı, 
"minimum bürokrasi" ilkesi hayata geçirilmeli, 
çalışma hayatında popülist uygulamalardan uzak durulmalıdır. 
  Giderek büyümekte olan işsizlik sorunu ile mücadele edilebilmesi için ilave istihdam yaratmaya hazır ve hevesli işverenler teşvik edilmelidir: 
Bir yıl içerisinde işçi sayısını geçmiş yıla göre %30 oranında artıran işyerlerinin ilave istihdam ettiği işçilerinin SSK ve İşsizlik Sigortası primlerinin işveren katkısına ait bölümünün %20'si devletçe karşılanmalı ve bakiye %80'nin %30'u bir yıl ertelemeye tabi kılınmalıdır. 
Bir yıl içerisinde işçi sayısını geçmiş yıla nazaran %30 nispetinde artıran işyerlerine EXIMBANK kredilerinin dağıtımında öncelik tanınmalıdır. 
Çalıştırdığı işçi sayısının yarısına tekabül edecek miktarda işçi istihdamıyla yeni bir işyeri açan işverenin SSK ve İşsizlik Sigortası primlerinin yarısı bir yıl muafiyete tabi kılınmalı, ikinci yıl primleri ise 1 yıl süreyle ertelenmelidir. 
Yıllık üretimini geçmiş yıla nazaran %30 artıran ve/veya ihracatını geçmiş yıla oranla %50 artıran işyerlerinin Kurumlar Vergisi %25 oranında indirime tabi kılınmalıdır. 

Organize Sanayi Bölgelerinin kuruluşu ve genel olarak girişimcilik önünde yer alan bürokratik engeller kaldırılmalıdır. 

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, tarafsız bir rol icra etmeli ve işsizliği artıran yapısal faktörlerin tedavisine (aktif işgücü politikaları, eğitim vb.) yönelmelidir. 

Sosyal taraflar Eğitim ve İstihdam Anlaşmaları uygulamalıdır. 

Öte yandan, AB'ye sunulan Ulusal Program'ın çalışma hayatına ilişkin taahhütleri, ekonomik programın başarısını engelleyecek ve ülkemiz aleyhine sonuçlar yaratacak nitelik taşımaktadır. AB tarafından talep edilmemesine ve tüm uyarılarımıza rağmen, işletmelerin rekabet gücünü azaltacak ve istihdamı cezalandıracak nitelikte yeni mali yükümlülükler, çalışma barışını bozacak ve çalışma hayatını daha da katı hale getirecek düzenlemeler içermektedir. 

İş Kanunu'nda esnekliği ve kıdem tazminatını dikkate almadan getirilmek istenen İş Güvencesi, hiç bir AB ve OECD ülkesi mevzuatında yer almayan ve ILO Sözleşmelerinde bulunmayan hak grevinin tanınmak istenmesi bunlara örnektir. 

Oysa AB'nin gelecek yıllarda sosyal politika alanında izlemeyi öngördüğü; işverene yeni bir yük getirmeme, istihdam artışlarını teşvik etme ve girişimcilerin dinamizminden en iyi şekilde yararlanma, esneklik ve sosyal güvence arasında yeni bir denge kurma şeklindeki temel ilkelerin, Türk çalışma hayatına yön verme çabalarına rehberlik etmesi gerekmektedir. 
 

V. İŞ GÜVENCESİ

Yaşanan mali krizlerin reel sektördeki yansıması; işyerlerinin küçülmesi, kapanması, işsizliğin artması, ihracatta azalma ve yatırımlarda zayıflama, başta vergi ve sigorta primlerini ödeme güçlüğü ve genel olarak sanayinin rekabet gücünün azalması şeklinde olmuştur. 

Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinin yarattığı olumsuz gelişmeler üretimi ve istihdamı yaralamıştır. 

İş Alemi, gerekli önlemler alınmadığı takdirde bu sürecin daha da vahim hale gelebileceği konusunda ortak görüş sahibidir. 

Bu ortamda, tüm koşullar sanayinin sağlıklı büyümesine olanak tanıyacak yönde olsa dahi, başlı başına kriz yaratabilecek nitelikte bulunan "İŞ GÜVENCESİ YASA TASLAĞI"nda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca ısrar edilmesi, bir yandan AB'ne sunulan Türkiye Ulusal Programı'nın "Siyasi Kriterler" bölümüne bir yandan yeni Ekonomik Programda "Öncelikli Yasalar" arasına alınması, son derece yanlış olmuştur. 

Söz konusu Taslak mevcut şekliyle yasalaştığı takdirde işçilere iş güvencesi sağlamak yerine, sendikalara üye güvencesi sağlamanın ötesine geçemeyecek; reel sektörün mevcut sorunlarına yenilerinin eklenmesine yol açacaktır. 

Nitekim Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca, iş güvencesine ilişkin 158 sayılı ILO sözleşmesine uyum amacıyla hazırlandığı ifade edilen Taslak, bizzat Uluslararası Çalışma Teşkilatı (ILO) tarafından eleştirilmiş, bu eleştiriler geniş bir şekilde ILO Raporlarında yer almıştır. 

İş güvencesi konusunda gelinen son nokta; dokuz Akademisyenden oluşan bir Komisyon'da Taslağın ele alınması olmuştur. 

Komisyon daha ilk toplantısında Bakanlıkça hazırlanan Taslağın bir kenara bırakılarak, uluslararası normlara uygun, İş Kanunumuzda mevcut güvenceleri de dikkate alan yeni bir Taslak hazırlanması, bu çalışmayı "Esnek çalışma modelleri"ni İş Kanunumuza dahil edilecek diğer bir çalışmanın takip etmesi hususunda mutabık kalmıştır. 

Dokuz Akademisyenden oluşan Komisyon, çalışmalarını halen sürdürmektedir. 

Bu gelişmeler Konfederasyonumuzun yıllardır savunduğu görüşlerini teyid etmektedir. 

TİSK olarak; hiçbir zaman "İş Güvencesi"ne karşı çıkmadık. Bizler bu konunun tek başına ele alınmasına, dünya örneklerinin ve uygulamalarının, gelişmelerin, Ülkemiz mevzuatındaki mevcut güvencelerin gözardı edilmesine karşı çıktık. 

Bu karşı çıkışlarımızı uluslararası kuruluşların hazırladıkları raporlar doğruladı. 

Türk çalışma mevzuatının temelini oluşturan 1475 sayılı İş Kanunu'nun katılığını dile getirdik.

OECD'nin Employment Outlook (1999) raporunun "İstihdamın korunmasına ilişkin mevzuatın katılık derecesi - Esnek Çalışma Karşısındaki Engeller" başlıklı grafiğinde, OECD ülkeleri içinde en katı hükümleri içeren çalışma mevzuatının TÜRKİYE'de olduğu ortaya kondu.


 
 

Katı çalışma mevzuatının, hızlı büyüme önünde ciddi bir engel oluşturduğunu ileri sürdük.

Yine OECD'nin "Yeni Ekonomi Raporu"nda; 1990-1998 döneminde, 1980-1990 dönemine kıyasla; 

Çalışma mevzuatının katı olduğu ülkelerin büyük çoğunda (Avusturya, Almanya, İtalya, Belçika, Japonya, Yunanistan, Hollanda, Fransa ve İtalya) toplam faktör verimliliği artış hızının düştüğü, 

Çalışma mevzuatının esnek, işe alma ve işten çıkarmanın kolay olduğu (ABD, Kanada, Yeni Zelanda, Avustralya, İrlanda ve Danimarka) ülkelerde verimlilik artışının hız kazandığı ortaya kondu.

Katı çalışma mevzatının, Ülkemizin en büyük sorunlarından biri olan işsizliğin önünde engel teşkil ettiğini savunduk.

OECD'nin Labour Force Statistics 2000 raporu, işsiz kalanların bir aydan kısa sürede yeniden iş bulma oranlarının, çalışma mevzuatının katılığı ile bağlantılı olarak imkansızlaştığını, ülkemizde bu oranın "SIFIR" olduğunu gösterdi. 
 
 

BİR AYDAN KISA SÜREDE YENİDEN İŞ BULMA ORANI, 1999
(Toplamdaki Yüzde Pay)
ABD 43.7
DANİMARKA 26.9
KANADA 23.7
YENİ ZELANDA 19.6
İSVEÇ 19.1
FİNLANDİYA 18.8
AVUSTRALYA 18.5
İNGİLTERE 13.4
JAPONYA 13.0
LÜKSEMBURG 10.3
İSVİÇRE 9.3
İRLANDA 7.9
BELÇİKA 7.1
FRANSA 7.0
ÇEK CUMHURİYETİ 6.9
ALMANYA 6.8
MACARİSTAN 5.3
PORTEKİZ  5.2
İTALYA 4.7
YUNANİSTAN 4.5
İSPANYA 4.2
HOLLANDA 3.0
AVUSTURYA 1.4
TÜRKİYE 0.0
Kaynak: OECD Labour Force Statistics,2000 





Ülkemizdeki mevcut güvencelerin, AB üyesi ülkelerdeki güvencelerin çok üzerinde olduğunu vurguladık.

Bu ülke mevzuatlarını incelediğimizde sadece ihbar ve kıdem tazminatlarının bile, örnek alınmaya çalışılan batı ülkelerinden kat kat yüksek olduğu sonucu ortaya çıktı. 
 
 

BAZI ÜLKELERDE GEÇERSİZ SEBEPLE FESİH HALİNDE 
İŞVERENCE ÖDENEN TAZMİNATLAR

Almanya'da 10 yıl hizmet, 40 yaşını doldurmak koşuluyla en az 2 aylık, en çok 10 aylık,

İsviçre'de 20 yıllık hizmet şartıyla 2-8 aylık,

İngiltere'de en az 2 yıl çalışma koşuluyla sene başına azami 1,5 haftalık,

Avusturya'da en az 3 yıl çalışma koşuluyla 25 yıllık işçiye 12 aylık,

Lüksemburg'da 15 yıllık işçiye 3 aylık,

Fransa'da en az 2 yıl çalışma koşuluyla her yıl için aylık ücretinin 1/10'u, 10 yıllık işçiye 3,5 haftalık,

Danimarka'da 12 yıllık işçiye 4,1 haftalık,

İspanya'da 10 yıllık işçiye 28,5 haftalık (tavan 12 aylık)

TÜRKİYE'DE 10 YILLIK İŞÇİYE 50 HAFTALIK

Kaynak: Etude Comparative des Dispositions Régissant les Conditions de Travail Dans les Etats Membres de la Communauté (Synthése), Commission des Communautés Européennes, 1989)

İşsizlik sigortası ve iş güvencesi yasalarını birlikte uygulayan ülkelerde kıdem tazminatı müessesesinin ya hiç olmadığını, ya da çok kısıtlı bulunduğunu belirttik.

Yaptığımız incelemeler, ülkemiz yanlışlarını daha çarpıcı biçimde ortaya koydu. 
 
 

İŞSİZLİK SİGORTASI ve İŞ GÜVENCESİ YASALARI UYGULANAN ÜLKELERDE KIDEM TAZMİNATI
ÜLKE KIDEM TAZMİNATI  
Almanya
Yok
 
Belçika
Yok
 
İspanya 
Var
(En fazla 12 aylık)
İtalya
Var
(Her yıl için yıllık ücretinin 2/27’si)
Hollanda
Yok
 
İngiltere
Var
(İşçi fazlalılığı halinde işçi çıkarmada her yıl için haftalık ücretin 1.5 katı)
İsveç
Yok
 
Yunanistan
Var
(Kıdem süresine göre değişir, en fazla toplam 105 günlük ücret tutarında)
Fransa
Var
(Her kıdem yılı için aylık ücretinin 1/10’u ayrıca 10 yıl kıdemden sonra buna ek olarak aylık aylık ücretinin 1/15’i)

Verilen bu ülke örneklerinin yanısıra kıdem tazminatı müessesesinin bulunmadığı ülkeler de vardır. 
 

KIDEM TAZMİNATI UYGULAMASI BULUNMAYAN ÜLKELER
ABD
AVUSTRALYA
ÇEK CUMHURİYETİ
DANİMARKA
FİNLANDİYA
İRLANDA 
YENİ ZELANDA
NORVEÇ
POLONYA
İSVİÇRE

Bu örnekleri ve tabloları çoğaltabilmek mümkündür. Ancak sonuç değişmeyecektir. 

"Ülkemizde sanayinin mevcut olmadığı, artık geçmişte kalmış müdahaleci ve yasaklayıcı bir dönemin ihtiyaçlarına göre hazırlanmış ve çalışma hayatında zamanla ortaya çıkan gelişmelerin doğurduğu ihtiyaçları karşılayamaz hale gelmiş olan ve bu yapısıyla çağın gerisinde kalan 1475 sayılı İŞ KANUNUMUZUN ÇAĞDAŞ BİR YAPIYA KAVUŞTURULMASI ZORUNLUDUR."

Krizleri "kırılmadan" atlatabilmenin, çağı yakalayıp dünya devleri ile yarışacak yatırımları, üretimi, istihdamı ve ihracatı gerçekleştirebilmenin yolu "İŞ'İN GÜVENCESİ"dir. 

Yaklaşık İKİ YILDIR KISIR TARTIŞMALARLA KAYBETTİĞİMİZ ZAMANIN, ÇAĞDAŞ YASALARLA GERİ VERİLECEĞİNE İNANIYORUZ.
 

VI. SSK'NIN ÖZERKLİĞİNİ ORTADAN KALDIRMA YÖNÜNDEKİ GİRİŞİMLER
 

4792 sayılı SSK Kuruluş Kanunu'nu değiştiren 616 sayılı KHK'nin Anayasa Mahkemesince iptali üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nca hazırlanan Kanun Tasarısı, TBMM'nin Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda görüşülmeye başlanmıştır. 

Tasarı; Sosyal Sigortalar Kurumu üzerindeki siyasi müdahaleleri gidermek yerine bu müdahalelerin daha da artmasına yönelik öneriler içermektedir. 

Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür: 

Tasarı'nın 1. maddesinde Kurumun idari ve mali özerkliğinden söz edilmekte, buna karşılık toplam 8 üyeden oluşan Yönetim Kurulunun 5 üyesinin (Başkan, İki Genel Müdür ve iki Genel Müdür Yardımcısı) atama ile belirleneceği öngörülmektedir. 

Kurumun yönetim kadrosunun her iktidar değişikliğinde birkaç kez değişmesine neden olacak bu önerinin geri çekilerek gerçek özerkliğin ön koşulu olan; SSK Başkanının Genel Kurul'da seçimi, Genel Kurul'da yer alacak işçi ve işveren temsilcilerinin eşit sayıda olmaları, Genel Kurul'a ibra yetkisinin tanınması, Denetim Kurulunun oluşturulması gibi hususlara Tasarıda yer verilmelidir. 

Tasarı ile Sosyal Sigortalar Kurumu'nun "Başkanlık" olarak yapılandırılması isabetlidir. Ancak daire başkanlarının dahi müşterek kararname ile atanmasının öngörülmesi, atanacaklarda aranan niteliklerin zayıflatılması, Yönetim Kurulunun by-pass edilmesi, Başkanlıktan beklenen özerkliği engelleyecek, hatta mevcut siyasi müdahalelerin artarak devam etmesine neden olacaktır. 

Toplam 8 üyesinden 5'i atama ile belirlenecek Yönetim Kurulunun görev ve yetkileri arasına; 

Kurum gayrimenkullerinin Bakanlık ve bağlı kuruluşlarına bedelsiz olarak verilmesi, 

Yerli ve yabancı sosyal güvenlik kuruluşlarının yaptığı projeye katılması veya danışmanlık hizmeti alması, 

Bakanlığın toplantı, seminer v.b. faaliyetlerine katılan personelin masraflarının Kurum tarafından karşılanması,

şeklinde ilave edilen yeni öneriler, son derece tehlikeli sonuçlar doğuracak niteliktedir. 

Şöyle ki; 

Kurum gayrimenkulleri işçi ve işverenlerin ödediği primlerle alınmış olup, amacı Kuruma gelir kazandırmaktır. 

Kuruma ait gayrimenkullerin kullanım hakkının kanun yoluyla zorla elinden alınması gasptır. 

Yerli ve yabancı sosyal güvenlik kuruluşlarının yaptığı projeye katılma veya danışmanlık hizmeti almanın, daha açık ifadesi Kurumun ihale yapmadan maliyeti katrilyonlara ulaşan yatırımlara katılabilmesidir. Bu fevkalade yanlış ve suistimallere yol açabilecek bir düzenlemedir. 

Kurumun finansman sıkıntısı ileri sürülerek bir yandan prim miktarları ölçüsüz şekilde artırılırken, Bakanlık giderlerinin Kuruma yüklenmeye çalışılması doğru bir yaklaşım değildir.

Sigorta Teftiş Kurulu Başkanlığının, Sigorta İşleri Genel Müdürlüğü yerine Kurum Başkanına bağlanması müfettişlerce görülmekte olan hizmetlerin gecikmesinden başka bir işe yaramayacaktır. 

TBMM'nin Komisyonlarında görüşülmekte olan bu Tasarı'nın temel yanlışlığı, toplumun tümünü ilgilendirmesine rağmen Tasarının işçi ve işveren kesimlerinin katılımı sağlanmadan tek yanlı hazırlanmış olmasıdır.

"Sosyal Güvenlik Reformu" olarak yola çıkılmasına rağmen "Reform" değil, "baskıcı ve mevcut sorunları artırıcı" bir sosyal güvenlik sistemi oluşturulmaya çalışılmakta, çağın gerçeklerinden uzaklaşılmaktadır. 

Devletin fonksiyonu katkı yapıcı ve denetleyici olmak gerekirken; yönetici, karar verici, daha da müdahaleci bir niteliğe dönüştürülmektedir. 
 

VII. PİYASA EKONOMİSİNE TAM GEÇİŞ SAĞLANMASI

Türkiye'de serbest piyasa ekonomisinin çağdaş anlamda uygulandığı iddia edilemez. 

"Siyasetin ekonomiye müdahalesinin son bulması gerektiği" ifadesi, ekonomik krizlerin temelinde yatan ana faktöre işaret etmektedir. 

"Sürdürülemez iç borç dinamiği" ve "mali sistemdeki sağlıksız yapı" gibi görünürdeki sorunlar, krizin asıl sorumlusunun devletçilik ve siyasi popülizm olduğu gerçeğini dikkatlerden kaçırmamalıdır. 

Siyasi kadrolarda ve kamu yönetiminde devletçilik hala egemen ideolojidir. 

Türkiye'de girişimciye tanınan ekonomik özgürlükler rakip ekonomilere kıyasla çok kısıtlıdır. Türkiye bu açıdan 107 dünya ülkesi içinde 62.sıradadır. 


Kaynak: Fraser Institute, Economic Freedom of the World: 2000 Annual Report





Siyasi parti yönetim ve teşkilatlarının içiçe olduğu rant dağıtma mekanizmaları işlemeye devam etmektedir. 

Seçmenlerin çoğunluğundan vergi almamayı tercih eden siyasi sistem ayrıca sübvansiyonlar ve görev zararı kurumu ile yoksulluğu ve verimsizliği teşvik etmekte, tarım ağırlıklı istihdam yapısını sürdürmektedir. 

Mali sistemde temel sorun, devletin özel bankaların aktiflerini borçlanma ile tüketmesinden sonra, onları açık pozisyonlar yaratarak yabancı sıcak para ile hazine bonolarını finanse etmeye itmesi olmuştur. Bu, yüksek faizlere yol açmıştır. Kısaca, mali sektör Hazine'yi değil, Hazine mali sektörü acze düşürmüştür. 

Bankacılık kesiminde yılın ilk üç ayında şu olumsuz gelişmeler cereyan etmiştir: 

Bankalardaki menkul değerler 18.8 Katrilyon TL'den 14.7 Katrilyon TL'ye düşmüştür. 
Kredi kartları borçları 182.3 Trilyon TL'den 243.7 Trilyon TL'ye yükselmiştir. 
Bankalardaki toplam repo mevduatı 8.2 Katrilyon TL'den 4.1 Katrilyon TL'ye inmiştir. 
Bankalardaki döviz hesapları 44.7 Milyar $'dan 42.2 Milyar $'a düşmüştür. 
Yabancı bankalardaki TL mevduatı 213.7 Trilyon TL'den 683.2 Trilyon TL'ye yükselmiştir. 
Döviz rezervlerimiz 42.9 Milyar $'dan 31.9 Milyar $'a düşmüştür. 
Merkez Bankası toplam rezervi 27.9 Milyar $'dan 18.6 Milyar $'a inmiştir. 
Emisyon hacmi 2.9 Katrilyon TL'den 3.8 Katrilyon TL'ye çıkmıştır.
Mevcut şartlarda dahi siyasi otorite tercihini serbest piyasadan yana kullanmamakta; Program'ın açıklanmasından hemen sonra siyasi tavizler verilmekte, bu durum güvensizliği sürdürmektedir. Devletin ve piyasasının sentezinden söz edilerek, küreselleşmenin gerisine düşülmüştür. 

Program'da 2002 yılına ilişkin enflasyon (TÜFE) hedefi % 20'dir. 2003 yılında Genel Seçimlerin gündeme gelecek oluşu, mevcut zihniyet ve uygulamalar devam ettiği takdirde fedakarlıkların boşa gitmesi riskini belirginleştirmektedir. 

Bu nedenlerle aşağıdaki hususlar benimsenmelidir:

-- Belirli kuruluşların özelleştirilmesi, sorunları çözmeye yetmeyecektir. Önemli olan, siyasetle ekonomi arasındaki kökleşmiş ilişkileri mümkün olduğunca önlemektir. Bunun için siyasi sistemi düzenleyen Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası gibi hukuki altyapı unsurları reforma tabi tutulmalıdır. 

-- "Ekonomik Anayasa" düzenlemeleri yapılmalı ve devletin borçlanma, vergi alma, para basma vb. yetkileri sınırlanmalıdır. Ülkemizde de Maastricht Kriterleri benzeri kurallar geçerli kılınmalıdır. 

-- Kamu bankaları özelleştirilmeli ve hisse senetleri İMKB'de işlem görmelidir. 

-- Fona devredilen bankaların yol açtığı 15 milyar $ tutarındaki kaybın sorumlulardan tahsiline yönelik girişimlerde bulunulması, serbest piyasanın sağlıklı gelişimi bakımından zorunludur. 

Fon kapsamındaki bankaların alacakları, açık artırma ile satılmalı; tasfiye süreci hızlandırılmalıdır. 

-- Vergi yükü, yurtiçi tasarruf hacminin iki katıdır. Bu şartlarda vergi yükünü artırmak son derecede hatalıdır. Tüm vergi oranları azaltılmalıdır. 

-- Kamu sektöründe sistemsiz tasarruf, ekonominin etkinliğini azaltabilir. Bu nedenle kamu sektörünün tamamını kavrayan, bilimsel bir "Verimlilik Planı" uygulanmalıdır. 

-- Telekom'un özelleştirilmesinde yabancı sermaye payının % 50'nin altına indirilmesi hatalıdır. Bu karar, verimsiz bir KİT'i toplum yararı aleyhine siyasi sistemin elinde tutmak sonucunu doğurmamalıdır. 

-- Bugün ülkemizde kamu sektörünün sınırları ve boyutları dahi tam olarak bilinememektedir. Sadece "döner sermaye kuruluşları" incelendiğinde sayılarının 3000'e, yıllık toplam cironun 2.2 milyar dolara ulaştığı görülmektedir. Öncelikle kamu sektörünün bir envanteri çıkarılmalıdır. 

-- Dünyadaki örnekler, regülasyon kurumlarının bir süre sonra israf ve yolsuzluk kurumlarına dönüştüğünü göstermektedir. Bu konuda dikkatli davranılarak denetimin nasıl sağlanacağı iyi belirlenmelidir. 

-- Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun mevcut politik yapısı değiştirilmeli, üyeliklerine uzman bankacılar ve akademisyenler atanmalıdır. 

-- Merkez Bankası'nın bağımsızlığı yönünde aşama sağlayan hukuki düzenleme olumlu olmakla birlikte, bürokrasinin piyasa mantığını hala kabullenemediği Türkiye şartlarında aşırı yetkinin özel sektör aleyhine kullanılabileceği hesaba katılarak gerekli girişimlerde bulunulmalıdır. 

Ayrıca Banka Meclisi üyeliklerinin belirli bir bölümü ABD'deki FED'e (Federal Rezerv Sistemi) bağlı Federal Rezerv Bankalarında olduğu gibi sanayi sektörünün temsilcilerinden teşekkül etmelidir. 

Yine FED örneğinde görüldüğü gibi Merkez Bankası para politikasının yürütülmesinde; 

yüksek istihdam 
fiyat istikrarı 
hızlı büyüme 
dış ticaret dengesi
temel amaçlarını sahiplenmelidir. 

-- Krizin vermesi gereken derslere rağmen, döviz kuru politikasında para kurulu yönünde eğilimler dikkati çekmektedir. Bu eğilim, yeni bir krize davetiye çıkarmaktır. 

-- Türkiye, döviz kuru riskini gidermek adına 32 Sayılı Karar'ı kaldırmak gibi hatalı yollara sapmamalı, serbest piyasa ekonomisinden taviz vermemelidir. Döviz üzerinden yapılan işlemlerin maliyetini, vergi ya da komisyon alınarak, işlem sayısı arttıkça yükseltmek, çözüm olarak düşünülebilir. 

-- Kısa vadede likidite yeterliliğini sağlamak ve para ikamesini azaltmak için ayrıca şu önlemler alınmalıdır: 

- Ulusal para cinsinden mevduata ilişkin kanuni karşılık oranları azaltılmalı, buna karşılık döviz tevdiat hesaplarının kanuni karşılık oranları artırılmalıdır. 

- Geçici bir süre sorunlu krediler için ayrılması zorunlu olan karşılıklar düşürülmelidir. 

- Döviz tevdiat hesaplarının zorunlu döviz devirleri yeniden yürürlüğe konmalıdır. TCMB yine zorunlu döviz devir kuru açıklamalıdır. 
 

VIII. SONUÇLAR

EKONOMİK PROGRAMIN EKSİK VE BOŞLUKLARI GİDERİLMELİDİR.

ÜLKEMİZ, TOPLUM HAYATININ TÜM ALANLARINI ETKİYELEN ÇOK AĞIR BİR KRİZ YAŞAMAKTADIR. 

BUGÜN SANAYİDE ÜRETİM VE YATIRIMLAR DURMA NOKTASINA GELMİŞTİR. 

GELECEĞE YÖNELİK HİÇBİR HESAP YAPILAMAMAKTADIR. 

PİYASALARA BELİRSİZLİK HAKİM OLMUŞTUR. 

İŞSİZLİK ENDİŞE VERİCİ BOYUTLARA YÜKSELMEKTEDİR. 

KRİZDEN ÇIKIŞ SÜRESİ SİYASİ İSTİKRARA, TOPLUM KESİMLERİNİN İŞBİRLİĞİNE VE REEL SEKTÖRÜN REKABET GÜCÜNÜN ARTIRILMASINA BAĞLIDIR. 

HÜKÜMETİMİZİN, PİYASALARA İŞLERLİK KAZANDIRMAYA VE EKONOMİK İSTİKRARA YÖNELİK ÇABALARINI DESTEKLİYORUZ. 

ANCAK, EKONOMİK PROGRAMIN ÖNEMLİ EKSİKLİKLERİ VARDIR: 

FİNANSMAN PROGRAMI BİR AN ÖNCE TAMAMLANMALI; 

PARA, DÖVİZ KURU VE MALİYE POLİTİKALARI AÇIKLIĞA KAVUŞTURULMALI; 

PROGRAMIN ÜRETİM AYAĞINI OLUŞTURACAK ARZ YÖNLÜ TEDBİRLER EKLENMELİ; 

SOSYAL DİYALOG YOLUYLA GELİRLER POLİTİKASI OLUŞTURULMALI; 

ULUSAL İSTİHDAM STRATEJİSİ HAZIRLANIP, YÜRÜRLÜĞE KONMALI; 

PROGRAMA, REEL SEKTÖRDE İŞSİZLİK ARTIŞINI ASGARİYE İNDİRMEYE YÖNELİK SOSYAL DESTEKLER İLAVE EDİLMELİDİR.

EKONOMİK PROGRAM'IN KRİZ ORTAMINDA "İŞ GÜVENCESİ YASA TASLAĞI"NIN KANUNLAŞMASINI ÖNGÖRMESİ, İŞSİZLİĞİ ARTIRACAK, SANAYİNİN ÇARKLARINI DURDURACAK VAHİM BİR HATADIR. 

"ÜÇLÜ İŞBİRLİĞİ ANLAŞMASI" İMZALANMALIDIR.

EKONOMİK PROGRAM, EKONOMİK VE SOSYAL KONSEY'DE ELE ALINARAK TOPLUMSAL UZLAŞMA SAĞLANMALIDIR. 

KRİZ YÖNETİMİ VE BUNA İLİŞKİN UYGULAMALAR ESK'YA BAĞLI BİR "KRİZ YÖNETİMİ DANIŞMANLAR KURULU" TARAFINDAN, İŞÇİ, İŞVEREN, ÜNİVERSİTE VE BÜROKRASİ TEMSİLCİLERİNİN AKTİF KATILIMIYLA DEĞERLENDİRİLMELİDİR. 

PROGRAMIN MALİYETİ VE SORUMLULUĞU, SOSYAL TARAFLARCA PAYLAŞILMALI; HÜKÜMET, İŞÇİ VE İŞVEREN KESİMLERİ ARASINDA İSTİKRAR VE BÜYÜME YÖNÜNDE "TOPLUMSAL ANLAŞMA" AKDEDİLMELİDİR. 

ÇALIŞMA HAYATI, ÜRETİM VE YATIRIMI KOLAYLAŞTIRAN BİR ALAN OLMALIDIR.

ULUSAL REKABET GÜCÜ POLİTİKASI BELİRLENMELİDİR. 

ÇALIŞMA MEVZUATINDA "ESNEKLİK REFORMU" YAPILMALIDIR. 

İŞLETMELERİN İŞÇİ ÇALIŞTIRMAYA İLİŞKİN MALİ YÜKÜMLÜLÜKLERİ AZALTILMALI, İSTİHDAM YARATAN İŞYERLERİ TEŞVİK GÖRMELİDİR. 

İŞ GÜVENCESİ, ANCAK KIDEM VE İHBAR TAZMİNATLARININ ÜRETİME MALİYETİ AZALTILDIĞI VE ESNEKLİK TEDBİRLERİ GETİRİLDİĞİ TAKDİRDE KABUL EDİLEBİLİR. 

AB ULUSAL PROGRAMI'NIN ÇALIŞMA HAYATINI ÇIKMAZA SOKACAK İŞ GÜVENCESİ, HAK GREVİ, ÜCRET GARANTİ FONU GİBİ TAAHHÜTLERİ GÖZDEN GEÇİRİLMELİDİR. 

TÜRKİYE'NİN AB İSTİHDAM STRATEJİSİNE KATILIMI GEREĞİ ULUSAL PROGRAM'IN REVİZYONUNDA MUTLAKA DİKKATE ALINMALIDIR. 

BÜROKRASİ AZALTILARAK, KOLAYLAŞTIRILMALIDIR. 

SSK PRİMLERİNİN AŞIRI ORANLARDA ARTIRILMASINA SON VERİLMELİDİR. 

SSK'YI SİYASİ MÜDAHALELERE DAHA DA AÇIK HALE GETİRMEK VE DEVLETLEŞTİRMEK YÖNÜNDEKİ GİRİŞİMLERE ENGEL OLUNMALIDIR. 

TÜRKİYE PİYASA EKONOMİSİNE TAM GEÇİŞİ SAĞLAMALIDIR.

YAŞANAN AĞIR KRİZİN GERÇEK SORUMLUSU, DEVLETÇİLİK VE SİYASİ POPÜLİZMDİR. 

"EKONOMİK ANAYASA" DÜZENLEMELERİ YAPILMALI VE DEVLETİN YETKİLERİ SINIRLANMALIDIR. 

KAMU BANKALARI BORSA YOLUYLA ÖZELLEŞTİRİLMELİDİR. 

VERGİ ORANLARI AZALTILMALIDIR. 

KAMU SEKTÖRÜNDE SİSTEMSİZ TASARRUF, EKONOMİNİN ETKİNLİĞİNİ AZALTABİLİR. KAMU SEKTÖRÜNÜN TÜMÜNÜ KAVRAYAN, BİLİMSEL BİR "VERİMLİLİK PLANI" UYGULANMALIDIR. 

KAMU SEKTÖRÜNÜN BOYUTLARINI BELİRLEMEK AMACIYLA TAM BİR ENVANTERİ ÇIKARILMALIDIR. 

EKONOMİDE YÜKSEK İSTİHDAM SAĞLANMASI MERKEZ BANKASI'NIN AMAÇLARI ARASINDA YER ALMALI; YÖNETİMİNDE ABD ÖRNEĞİNDEKİ GİBİ SANAYİ TEMSİLCİLERİ DE GÖREV YAPMALIDIR. 

MEVDUAT VE KREDİ KARŞILIK ORANLARI YENİDEN DÜZENLENMELİDİR. 

DÖVİZ KURU POLİTİKASINDA PARA KURULU VE BENZERİ EĞİLİMLERE YÖNELİNMEMELİDİR. 

KISA VADELİ SERMAYE HAREKETLERİNİ SINIRLAYICI, GERİYE DÖNÜŞ ANLAMI TAŞIYAN ANLAYIŞA PRİM VERİLMEMELİDİR. 

SERBEST PİYASA MANTIĞINDAN TAVİZ VERİLMEMELİ, AKSİNE PİYASA EKONOMİSİNE TAM GEÇİŞ HEDEFLENMELİDİR. 
 
 
 
 
E K   D O S Y A

 

SEKTÖREL SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ




İLAÇ SEKTÖRÜ:

Türkiye'yi, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı ile oldukça zor, güçlü ve iddialı adımların atıldığı, Türk ekonomik yapısını temelinden değiştirecek bir gelecek beklemektedir. İlaç Endüstrisi olarak, demokratik ve şeffaflığa ağırlık veren bu program ile atılan adımların, kamuoyu güvenini giderek kuvvetlendireceği inancı içerisindeyiz. 

Toplum sağlığı konusunda taşıdığı büyük sorumluluğun gereği olarak sektörümüz, ülke ekonomisinin içinde bulunduğu mevcut duruma bir çözüm olacak bu program doğrultusunda verilecek kararları özveriyle karşılamaya hazırdır. Programın tam bir şeffaflıkla ve demokratik olarak uygulanması ile sağlık gibi hayati önem taşıyan sektör sorunlarını da çözüme ulaştıracak gelişmelerin yaşanacağından kuşkumuz yoktur. 

Türkiye ilaç endüstrisinin temel amacı, ülkede uluslararası rekabet gücüne sahip, yaşam kalitesini artırıcı ve ülke ihtiyacının büyük kısmını yurtiçi üretimle karşılayan bir ilaç sanayinin mevcudiyetini sağlamaktadır. 

Bu temel amaç doğrultusunda, dünyadaki birçok ülkeyle rekabet edebilme seviyesi, pazarın genişliği ve genişleme potansiyeli ile endüstrinin kapasite, insan kaynağı ve teknoloji bakımından ulaştığı düzey pozitif bir durum göstermektedir. İlaç endüstrisi bugün 2 milyar $'lık üretim yapmakta, 1.5 milyar $'lık ithalat, 150 milyon $ ihracat gerçekleştirmektedir. 18.000 kişilik istihdamının yaklaşık %50'si yüksek tahsile sahiptir. 

Finans, bankacılık ve reel ekonomiyi temsil eden bütün sektörler yanında ilaç sektörünün diğer bütün sektörlerden farklı bir yapıda olması, insan sağlığına hizmet vermesi, etik hareket etmek mecburiyeti, yasalarla bağlı olduğu Sağlık Bakanlığı normlarına uyma mecburiyeti, kısaca halk sağlığı açısından duyduğu sorumluluk nedenleriyle ekonomik krizlerden etkilenmesi diğer sektörlerden daha ciddi boyutta olmuştur. 

Diğer reel sektörlerin programda da belirtildiği gibi, krizden dolayı maliyetlerinde meydana gelen artışları otomatik olarak fiyatlarına yansıtmalarına karşın, sektörümüz fiyat ayarlaması açısından Sağlık Bakanlığı'nın onayına tabi olması nedeniyle, bu hakkını otomatik olarak kullanamamış, maliyetlerini karşılayamayan fiyat artışlarını büyük bir gecikme ile ilaç fiyatlarına yansıtmak durumunda kalmıştır. Bu duruma ilave olarak mali sektörde yaşanan sıkıntılar reel kesime yeni kredi imkanını ortadan kaldırırken, ilaç sektörü de diğer reel sektörlerde olduğu gibi kredi geri ödemelerinde önemli sorunlar yaşamıştır.

Maliyetinin yaklaşık % 50'sini oluşturan hammaddenin büyük bir bölümü ile hayati önem taşıyan bir kısım ilaçları ithal eden ilaç sektörü, döviz kurlarındaki artışlardan direkt olarak etkilenmektedir. 

Ancak gelir artırıcı düzenlemelerin üçüncü maddesinin "başta enerji ve petrol sektörü olmak üzere ithale dayalı ürünlerin fiyatları kurdaki değişiklikleri, artan maliyetleri ve ekonomik gerçekleri yansıtacak şekilde geciktirilmeden uygulanacak" olması sonucunda bu olumlu gelişmelerin sektörümüze de yansıyacağı beklentisi içerisindeyiz.

Programda yer alan "yapısal reformlar kapsamında, uzun yıllardır açık veren sosyal güvenlik sistemi yeniden düzenlenmiş ve sistemin aktif ve pasifleri arasındaki dengenin sağlanması yönünde önemli adımlar atılmış" olması gerçekten Türkiye ekonomisi açısından çok önemli bir gelişmedir, ancak bu sistem içerisinde; 

ilaç kamu ödemelerinin, özellikle SSK ödemelerinin zamanında yapılmaması ilaç sektörünü olumsuz etkilemekte,

yüksek faizli kredi kullanmak zorunda kalan endüstriye ağır bir finans yükü getirmektedir.

Programın makroekonomik politikalar bölümünde yer alan harcama tedbirleri içerisinde "sosyal güvenlik kurumlarının sağlık harcamalarının disiplin altına alınması"na katılınmaması mümkün değildir, ancak uzun yıllardır uygulanan ucuz ilaç politikasının bu kapsamda devam etmesi ilaç sektörü için endişe vericidir. Bugün Türkiye, uluslararası standartlarda ilaç üretimi yapan 35 ülke arasında yer almaktadır. 

İlaç, bir sanayi ürünü olmasına karşın, insan yaşamıyla doğrudan ilişkilidir ve bu nedenle, sorunlara gösterilen ilgi ve özen, toplum sağlığına yapılacak en değerli katkıdır. 

İlaçta ucuzluk, ancak aynı kaliteye erişmiş bulunan güvenilir ilaçlar arasında, fiyatı ve maliyeti en ekonomik olanın seçilmesidir, ancak maalesef devletimiz, bu kurala uygun davranmamaktadır. 

Günümüzde formülleri orjinalleriyle benzer görünen ilaçlar farmakolojik açıdan biyoeşdeğer sayılamayabilir. Kimyasal yönden eşdeğer görünen bir ilaç bile çeşitli etkenler ile hastalarda aynı etkiyi yaratamayabilir. 

Kalitesi bile güvenceye alınmamış ucuz ilaca yönelerek, hekimlerin, bilgi birikimlerine ve hastaların özelliklerine göre iyi sonuca ulaştıkları ilacı seçip verme yetkileri de kısıtlanmaktadır. 

Çağdaş rasyonel tedavi, bilimsel açıdan en yararlı tedaviyi sağlayan, uygun fiyatlı ilacın seçilmesi ile gerçekleştirilir. Sadece ucuz fiyat ölçütüne göre yapılan alımlar, Türkiye'de kaliteden ödün karşılığında, kendine özgü bir ucuz ilaç üretimi uygulamasını öne çıkarmakta, teşvik etmektedir, bu da ürettiği ilaçların kalitesi, etkinliği ve güvenilirliği açısından Türk ilaç sektörünü olumsuz olarak zedelemektedir. 

Ayrıca son yıllarda ilaç harcamaları tasarruf tedbirleri konusunda, ilacın tüketiciye alternatif bir sunuş sistemi olarak tane ile ilaç satılması konusu gündeme gelmiştir. 

Ancak Avrupa Birliği'nin üye ülkelerde bu tür uygulamaya karşı olduğu ve kısmen sayı ile ilaç verme uygulaması yapan İngiltere'yi böyle bir uygulamadan vazgeçmeye zorladığı gözönünden kaçmaktadır. 

Tane ile ilaç satışının teknik ve hijyenik birçok çıkmazının yanısıra, mevcut sistemden yeni bir sisteme geçişin maliyetini bugün ilaç sektörü dolayısıyla Türkiye ekonomisi karşılayacak durumda değildir. 

Ekonomik etkinliği artıracak yapısal reformlar çerçevesinde, ilaçta uygulanan %17'lik KDV oranının temel gıda oranlarına uygulanan %8 oranına düşürülmesinin de gözönünde bulundurulması, ilaç sektörü ve Türkiye ekonomisi açısından önemli bir gelişme olacaktır.

AB ülkeleri arasında 4 ülke beşeri ilaçlarda KDV oranını 0'a düşürmüş, 13 ülke ortalama %80'e varan indirim yapmak suretiyle sosyal bir ürün olan ilacın toplum yararı dikkate alınarak vergi yükünü hafifletmişlerdir. 

Bugün sarfedilen ilacın yaklaşık %70'i devlet kuruluşları tarafından dağıtılmaktadır (Sağlık Bakanlığı, SSK, Emekli Sandığı, BAĞ-KUR, Milli Savunma Bakanlığı vs.). İlacın en büyük alıcısı devlet olduğundan, ilaçta KDV oranının düşürülmesi ile devlet tasarruf edecektir.

Sektörümüzün temel amacı ekonomik programda yer alan nihai amaca paralel olarak; uluslararası ölçüde rekabet gücüne sahip, yaşam kalitesini artırıcı ve ülke ilaç ihtiyacının büyük kısmını karşılayan bir sektör olarak varlığını devam ettirebilmektir. 

Bu amaçlara ulaşmak için; 

Yüksek ve gelişen teknoloji yatırımları için fon yaratmak ve üretimin devamlılığını sağlamak, 

Programın uzun dönemli perspektifleri arasında yer alan "bütçeden ve diğer kaynaklardan sağlanacak finansmanlar çerçevesinde Eximbank'ın kredi imkanları"nın geçmiş yıllarda olduğu gibi artırılması ile bu kredilerden daha fazla yararlanabilmek ve ithalat/ihracat dengesinde ülke ve sektör yararına iyileştirmeler gerçekleştirmek, 

İlaç hammaddesi üretiminde çeşitlendirme, gelişme ve uluslararası rekabette etkinlik sağlamak, 

Hekim ve eczacıların katkıları ile tüketici bilincini oluşturmak, 

Sektör/üniversite işbirliği ile yeni ilaç Ar-Ge adımlarını atmak, 

hedefleri belirlenmiştir. 

Bugüne kadar yaşanan tüm olumsuz koşullar altında dahi, ülkenin sosyal ve ekonomik yapısına katkıda bulunmak için özveriyle çaba gösteren ilaç sektörü, programda belirtilen sağlıklı bir piyasa ekonomisi ile demokratik ve şeffaf bir yönetim anlayışı içinde hedeflerine daha kolay ulaşacaktır. 

Güçlü bir ekonomik güvenle çalışan ve üretken bir özel sektör, etkin bir devlet ve geniş bir toplumsal dayanışma ile bu program Türkiye'yi 21.yüzyılda güçlü ve saygın bir devlet olarak hak ettiği yere getirecektir. 

İNŞAAT SEKTÖRÜ:

Devlet Bakanı Sayın Kemal Derviş tarafından 14 Nisan 2001 tarihinde açıklanan "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programının" 5.maddesinde, kamu açıklarını artıran faktörlerden biri olarak: 

"Kamu yatırım proje stokundaki aşırı artış, yüksek maliyet ve verimsizlik" 

gösterilmektedir. Ancak, programın ilerideki maddelerinde, bu problemin çözümü için alınması gereken tedbirlere açıklık getirilmemiştir. 

5 Ocak 2001 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan 2001 yılı yatırım programına göre, halen programda olan 5047 projenin ikmali için 2001 yılı fiyatları ile 71,4 katrilyon TL'ya ihtiyaç vardır. 2001 yılı bütçesinden yatırımlar için ayrılan ödenek 6,8 katrilyon TL olduğu dikkate alınırsa, bu projelerin ikmali ortalama 10,5 senede tamamlanabilecektir. Ancak, eğitim ve sağlık projeleri gibi 1 ila 2 yılda tamamlanabilecek projeler dışındaki büyük altyapı projelerinin halihazır bütçe imkanları ile tamamlanabilmeleri 18 ila 20 senede mümkün olabilecektir. 

Programın 66.maddesinin (viii) bendinde: 

"çok zorunlu haller dışında yatırım programına yeni proje alınmayacak ve yıllara sari ihalelere gidilmeyecektir"

Programın 58.maddesinde: 

"Doğrudan yabancı sermaye girişini hızlandırmak için uluslararası tahkim ile ilgili gereken kanunların çıkarılacağı ve doğrudan yatırımın önündeki idari ve bürokratik engelleri ortadan kaldıracak bir eylem planı çalışmalarına başlandığı" ifade edilmektedir. 

Bu ifadelerin, özellikle yabancı sermaye ile yapılacak yeni yatırımları kapsadığı anlaşılmaktadır. 

İhalesi yapılmış ve bugünkü bütçe ödenekleri ile 18 ila 20 seneden evvel bitirilmesi mümkün olmayan yatırımların bitirilebilmesi için milli bütçe imkanlarına ilaveten dış kaynak yaratılmalıdır. Özellikle, fizibilitesi yüksek projeler için Dünya Bankası, Avrupa Kalkınma Bankası gibi finans kuruluşlarından kredi bulmanın mümkün olacağını düşünüyoruz. 

İhalesi yapılmış, rantabilitesi yüksek yatırım projelerinin kısa sürede bitirilerek ekonomiye kazandırılabilmesi için "proje kredisi" şeklinde dış kaynak temin edilmesi hususu, programın öncelikli hedefleri arasında yer almalıdır.
 
 

TURİZM SEKTÖRÜ:

Programda da değinildiği üzere, son yıllarda kamu kesimi borçlanma gereksinimindeki artış nedeniyle özel bankaların reel ekonomiye kaynak sağlamaktan çok, kamu açıklarını finanse etmeleri ve Şubat ayı içerisinde finans sektöründen başlayarak tüm ekonomiye sirayet eden kriz neticesinde, özel sektör yatırımları ve üretim durma noktasına gelmiş, finansman maliyetleri reel sektörün katlanamayacağı düzeylere çıkmış ve mevcut kredilerin bankaların açık pozisyon yükümlülükleri gerekçesiyle, ertelenmek bir yana, geri çağırılma baskısına bağlı olarak, geri ödemelerde ve hatta ertelemelerde büyük sıkıntılar yaşanmaya başlamıştır. Ülkemizde son yıllarda iyice kısıtlanmış olan "yatırım ve işletme faaliyetlerinin finansmanı için uygun koşullu borçlanabilme" olanaklarının tükenmekte olmasının reel sektörün sorunlarının en başında geldiği düşünülmekte olup, kaynak israfına yol açacak kısa vadeli geçici finansal çözümlerin ötesinde, cari faiz oranları ve döviz kurları gibi nihai rakamsal verilerin "makul" düzeylere inmesi ve "acil kaynak enjeksiyonu" gibi beklentilerden çok, sorunun kaynağına inilerek, radikal siyasal ve yapısal reformların gerçekleştirilmesini müteakiben sürdürülebilir bir dizi ekonomik ve finansal tedbirin ivedilikle alınıp süratle uygulanması hayati önemi haizdir. 

Başta Hükümetimiz olmak üzere, tüm kamuoyunca paylaşılan, ekonomik krizle birlikte dalgalı kur sistemine geçilmesi neticesinde, Türk Lirasının yabancı paralar karşısında devalüe edilmesinin turizm gelirlerinde önemli artışa neden olacağı görüşünün tek boyutlu ve eksik olduğu düşünülmektedir. Zira genel olarak turizm, (i)incoming, (ii)outgoing, (iii) iç turizm olmak üzere farklı katmanlardan oluşmakta, incoming'den elde edilecek olası artışlar, kur artışlarının gelir ve tüketim düzeylerini olumsuz etkileyerek, outgoing ve iç turizmi olumsuz etkileyeceği için sektör gelirlerindeki artış beklenenden çok daha düşük olacaktır. 

Öte yandan sektörün istikrarsız, kurumsallaşmamış ve kırılgan yapısı yanında, son yıllarda yaşamakta olduğu sıkıntılardan dolayı giderek artan borç yükü altında bulunması ve dalgalı kura geçilmesiyle birlikte yüzde 80 civarında artan döviz fiyatının bankalara döviz borcu olan çoğu firmaya getirdiği ağır ek maliyeti de gözardı etmemek gerektiği kanısı taşınmaktadır. 

Ayrıca, göreli olarak düşük bulunan incoming turizm gelirlerindeki artışın gelen turist sayısındaki artışa paralel olarak artmaması yüzünden, önümüzdeki yıllar da olumsuz etkilenmekte ve Ülkemiz dünyada giderek daha da ucuzlayan bir turizm destinasyonu haline gelmektedir. 

Entegre bir yapıya sahip bulunan ve bireysel çıkarların ötesinde karşılıklı bağımlılık içerisinde çalışması gereken turizm sektöründe, temel aktörlerden olan tur operatörlerinin, özellikle incoming faaliyetleri bağlamında, diğer önemli aktörlerden biri olan otel yatırımcısı / işletmecilerinin aleyhine dalgalı kur sistemine geçilmesiyle doğabilecek artı değeri paylaşmak istemeleri ve bu yönde baskı yapmaları da eli tek başına taşın altında olan otel yatırımcısı / işletmecileri güç durumda bırakmaktadır. 

Özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinin tüketici birlikleri, ülkemize turist olarak gelecek kendi vatandaşlarının herhangi bir mağduriyete uğramamalarını garantiye almak için, geçmiş dönemlerde taahhütname ile yetinirken, son yıllarda banka teminat mektubu ve özellikle ülkemizdeki ekonomik krizle birlikte ise Türk bankası yerine yabancı banka teminat mektupları talep eder hale gelmiş bulunmaktadır. Örneğin, ağırlıklı olarak Hollanda ve İskandinav ülkelerinde, tamamen Türk sermayesi ile o ülkelerin mevzuatına göre kurulmuş ve faaliyet göstermekte olan bir tur operatörü şirketi yılda 100-150.000 civarında turist getirmektedir ve anılan ülkelerdeki tüketici birliklerinin bu tür talepleri karşısında önemli miktarlarda gereksiz ve haksız ilave masraflara katlanmak zorunda bırakılmış olduğu gibi, mevcut düşük ülke reytingimiz sayesinde yüksek masraflı teminat mektubu temininde zorlanmakta olup faaliyetlerini sürdürmekte sıkıntılarla karşılaşmaya başlamış bulunmaktadır. 

Bu cümleden olarak, tur operatörlüğü faaliyetlerini giderek güçleştiren ve mevcut ekonomik koşullarda sağlanması çok zor olan ve maliyeti % 5'lere kadar varan teminat mektubu masrafı ile karşılığında ayrıca ipotek riski de getiren bu tür uygulamaların tamamen kaldırılmasını veya en azından bu tür ilave finansal yüklerin yerine Hükümetimiz garantisinin verilebilmesini teminen Turizm Bakanlığımızın ilgili ülke hükümetleri nezdinde girişimde bulunmasının turizmden "beklenen patlamanın" hayata geçirilmesi yolunda önemli katkı sağlayacağı düşünülmektedir. 

Yaşanmakta olan ekonomik krizi aşmak için Hükümetimiz tarafından alınmakta olan önlemlere karşı özellikle emekçi kesim tarafından yetersiz olduğu gerekçesiyle yürütülen eylemlerin, geçmiş yıllarda terör kaynaklı eylemler sırasında da olduğu üzere, medyada sürekli olarak ve abartılı bir şekilde yer verilmesi zaten çok hassas olan turizm sektöründeki faaliyetleri olumsuz yönde etkilediğinden ve hatta bu tür yayınlar bazı yabancı çevrelerce bilinçli olarak suistimal edildiğinden, binbir güçlükle ülkemize çekilmeye çalışılan yabancı turistleri kaçırmamak ve sezona girmek üzere olduğumuz şu dönemde, beklenmeyen iptallere maruz kalmamak için gerekli özenin gösterilmesi büyük önem taşımaktadır. 

Avrupa Birliği'ne uyum mevzuatı çerçevesinde, Birlikçe, işçilerin eğitimi amacıyla sağlanacak olan mali destekten, büyük önem atfedilen ve çok ağırlıklı olarak insan kaynağına bağlı olarak çalışan turizm sektöründe istihdam edilen işçilerin bilgi, beceri ve kalitesini artırmak için öncelikli olarak yararlanılmasını teminen Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu aracılığıyla, ilgili makamlar nezdinde ivedilikle gerekli girişimlerde bulunulmasının uygun olacağı düşünülmektedir. 

Temel eğitimin sekiz yıla çıkarılmasını müteakiben, sektöre yetişmiş işgücü sağlayan turizm meslek okullarının lise düzeyinde kalmış olması yüzünden eğitim kalitesinin iyileştirilmesi ve ihtisaslaşmanın artırılabilmesini teminen gerekli düzenleme ve uygulamalara yönelik adımların süratle atılmasının çok yararlı olacağı kanaati taşınmaktadır. 

Son aylarda yaşanan ekonomik kriz nedeniyle ağırlaşan koşullara bağlı olarak büyük özveriyle faaliyet göstermeye devam eden ve istihdam yaratmaya çalışan reel sektörün artan yükü de dikkate alınarak, Sosyal Güvenlik alanında Hükümetçe getirilmesi düşünülen ve işyeri kapatmaya kadar gidebilecek nitelikteki yeni ilave yükümlülüklerin uygulamaya konulmaması veya en azından 1-2 yıllığına ertelenmesi yoluna gidilmesi büyük önem arzetmektedir. 

Tüm yerel ve merkezi kamu otoritelerinin özellikle turizm sektöründe faaliyet göstermekte olan firmalara idari ve mali ek bir külfet getirmekten kaçınarak, köstek veya rakip olarak değil, yapıcı ve yardımcı olacak şekilde tasarrufta bulunmaları temenni edilmektedir. 

Döviz girdisi sağlayarak, istihdam yaratarak ve Ülkemizin tanıtımına katkıda bulunarak, yaşanmakta olan krizin aşılmasında büyük önem atfedilen ve entegre yapısı sayesinde oldukça geniş bir kesime hitap eden turizm sektöründen, hizmet kalitesi artırılmak suretiyle doluluk ve fiyatlar paralel olarak yükseltilerek, beklenen getirinin sağlanabilmesi için, 

i. Yeni yatırımların ve teşviklerin azalmış olması dikkate alınarak, mevcut tesislerde periyodik olarak yapılması zorunlu olan tesis yenileme ve modernizasyon yatırımlarının desteklenmesi, 

ii. Turizm sektöründe rakip ülkelerdeki oranlar dikkate alınarak vergi oranlarının düşürülmesi ve ek teşvikler getirilmesi, 

iii. Haksız rekabetin önlenmesi için önemli ölçüde kayıtdışı çalışmakta olan sektörün kayıt içine alınması için gerekli düzenleme ve uygulamaların yapılması, 

iv. Getirilecek tüm teşvik ve kolaylıkların, firmaların ödedikleri vergi, katlandıkları finansman maliyetleri, yaratmış oldukları istihdam, sahip oldukları operasyonel hacimleri ilgili rakamsal verilerin, geçmiş yıl değerleri dikkate alınarak, hakça dağıtılması, 

v. Turizm sektörünün yapısı gereği, ABD ve Avrupa gibi gelişmiş ülkelerde başarıyla uygulanagelmekte olan esnek çalışma koşulları modeli uygulaması için gerekli yasal ve idari altyapının hazırlanması, 

gerekliliğine de ayrıca dikkat çekmek isteriz. 
 



(9 MAYIS 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş