| EKONOMİK DURUM VE PROGRAM |
I. EKONOMİK DURUM VE PROGRAM
Ülkemiz ekonomisinin içinde bulunduğu son derece kritik ve zor şartlarda
piyasalara belirsizlik hakim olmuş; reel sektörün üretim ve yatırım faaliyetleri
durma noktasına gelmiş, işsizlik hızlı bir artış içine girmiştir. Önceki
istikrar programının başarısız kalmasına ve ülkemizin bu noktaya gelmesine
neden olan faktörler net biçimde tespit edilerek, çözüm süreçlerinde bir
daha bu hatalara yer verilmemelidir:
Bir yandan Cumhurbaşkanı ile Hükümet arasında, diğer yandan Hükümetin kendi
içinde ve Bakanlar arasında uyumlu çalışma ilişkilerinin ve koordinasyonun
kurulamamış olması;
Hükümetin İşveren ve İşçi Konfederasyonlarıyla ve diğer sivil toplum kuruluşlarıyla
sosyal diyalog ve uzlaşma sağlama yönünde aktif davranmaması;
İstikrar Programı'nın, sadece para ve döviz kuru politikalarına dayandırılması;
üretim ve istihdam ayağının ihmal edilmesi;
Döviz çıpası yöntemi ile ilgili teknik hatalar; ki bir uçta çıpa, diğer
uçta enflasyon zorlaması ekonomiyi ortadan kırmıştır.
Başka özelleştirme olmak üzere, yapısal reformların hayata geçirilememesi;
Ekonominin rekabet gücünü azaltan sosyal şarjların sürekli olarak artırılması;
Müteşebbisin üretim ve yatırım yapma şevkinin İş Güvencesi Yasa Taslağı
gibi zamansız ve yanlış girişimlerle kırılması;
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın sosyal taraflar arasında uzlaşma
sağlama kuralını terk ederek, tehlikeli popülist yaklaşımlar içine girmesi;
İstikrar Programı'nın istihdamı teşvik edici destek tedbirleri içermemesi;
Devlette her türlü israf, yolsuzluk ve verimsizliğin devam etmesi;
Piyasa ekonomisine tam geçiş için gerekli düzenlemelerin yapılmaması;
Bürokrasi ile özel sektör arasında gerekli iletişim ve diyaloğun sağlanamaması
ve bürokratik engellerin daha da artması.
Piyasa ekonomisinden ödün vermeden ekonomiyi istikrara kavuşturacak
ve yeniden büyüme sürecine sokacak önlemlerin, güçlü bir siyasi istikrar,
İş Alemi ile yakın işbirliği ve koordinasyon ilişkisi içinde toplumsal
destek ortamında belirlenerek uygulamaya konulması zorunludur.
Bu çerçevede, Devlet Bakanı Sayın Kemal Derviş tarafından açıklanan
"Türkiye'nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı", henüz finansman programının
bulunmaması nedeniyle para, kur, maliye, fiyat ve gelir politikalarından
yoksun olmasına rağmen, yürürlüğe girmesini öngördüğü yapısal düzenlemeler
dolayısıyla ümit vericidir.
Açıklanan kısma ait yasal önlemlerin TBMM tarafından gereken ciddiyetle
ele alınması ve bir bir kanunlaştırılması da olumludur.
Buna rağmen, Program'ın hızla giderilmesi gereken önemli eksiklikleri
şunlardır:
1. Programın hazırlanışının çok uzun
sürmesine rağmen, asıl programın yani dış yardım destekli finansman programının
ileride açıklanacağının ifade edilmesi, piyasalara da yansıyan çeşitli
belirsizlikler ve tereddütler yaratmaktadır. Dış yardım kaynaklarının ön
şartlarının henüz yerine getirilmemiş olmasının bu gecikmeyi yarattığı
düşünülebilir. Fakat mali boyutları belirsiz bir programın, ne kadar gösterişli
olursa olsun, boş bir çerçeveden öteye gidemeyeceği açıktır. Hükümetimizin
yurtdışından önemli miktarda kaynak teminine ilişkin çabaları ve bu yöndeki
gelişmeler iyimserlik vericidir. Bu çerçevede, sağlanacak dış kaynağın
kullanılacağı alanların belirlenmesi büyük önem taşımaktadır.
2. Henüz finansman programı belirlenmediğinden,
döviz kuru, para ve maliye politikaları ile bunlara bağlı olarak gelirler
ve fiyatlar politikaları oluşturulamamıştır. Dolayısıyla bugün ülkemizde
ekonomik hesap yapmak da mümkün değildir. Bu durumun reel ekonomiye çok
olumsuz şekilde yansıdığını ise yeni açılan ve kapanan işyerleri sayılarının
değişim oranları açıkça göstermektedir.

3. Program reel sektörün üretim, yatırım,
ihracat ve istihdam yaratma çabasını destekleyecek arz yönlü tedbirler
içermemektedir.
4. Bizce Türk Ekonomisinin en önemli
uzun dönemli sorunu kronik işsizliktir. Bu soruna köklü çözümler bulunmadıkça
ülkemizde güçlü bir ekonomi ve sağlam bir sosyal yapı oluşturulamayacağı
ortadadır.
Ülkemizde "özel sektöre bağımlılık oranı" AB'deki oranın iki katından
fazladır. Dolayısıyla reel kesimde ortaya çıkan işsizliğin, işsiz kalanlara
bağımlı yetişkinlere olumsuz yansıması sonucu topluma maliyeti çok daha
fazladır. Bu durum reel sektör istihdamını destekleyecek rekabet gücü politikalarının
önemini daha da artırmaktadır.
Kaynak: UNICE
Buna rağmen, "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı" başlığını taşıyan bir
belgede işsizliğin ortadan kaldırılması, bu amaçla yeni istihdam stratejileri
belirlenmesi konuları hemen hemen hiç ele alınmamıştır. Ulusal istihdam
stratejileri belirlenmesi, bunların giderek AB istihdam stratejisiyle bütünleştirilmesi
Birlik tarafından aday ülkeler ve bu arada Türkiye için hazırlanan Katılım
Ortaklığı Belgelerinde de yer alan bir hedeftir.
Öte yandan Program ile popülizm döneminin kapanacağı ifade edilmesine
rağmen, temel düzenlemeler kapsamına "İş Güvencesi Yasa Taslağı" da dahil
edilmiştir. Bu husus, işsizliğin artması, verimliliğin ve büyümenin azalması
pahasına işçi kuruluşlarının tasvibini alma niyetini yansıtan popülist
bir yaklaşımdır.
5. Programın sosyal tarafların diyalog
ve müzakeresine dayalı bir gelirler politikası ve kuvvetli bir toplumsal
mutabakat içermemesi bizce en büyük eksiğidir. Bu durum, daha önce uygulanan
Enflasyonla Mücadele Programının karşılaştığı sıkıntıları yeniden gündeme
getirecek niteliktedir.
6. GSMH'nin 2001'de % 3 düşmesi ve 2002
yılında % 5 büyümesi oldukça iyimser hedeflerdir. Borç ödemek için faiz
dışı fazla verildiği; buna mukabil yurtiçi tasarrufların düştüğü ve dışarıya
net borç ödendiği bir dönemde, % 5'lik bir kalkınma hızı önemli ölçüde
yabancı sermaye girişine bağlıdır. İstikrar kazanılmadan Türkiye'de büyüme
konusunda acele edilmesi, ödemeler dengesi ve kur sorunları yaratabilir.
7. Enflasyon hedefinin 2001'de TEFE'de
% 57.5 ve TÜFE'de % 52.5 şeklinde tesbiti, oldukça yüksek ancak gerçekçi
bekleyişlerdir. Ancak, 2002 yılı itibariyle enflasyonun TEFE'de % 16.6
ve TÜFE'de % 20 olmasını beklemek çok hızlı bir düşüşü ima eder; aynı zamanda
kura ve özellikle faize baskı anlamına gelebilir. Devletin para ve maliye
politikalarına ek olarak; kur politikasını da enflasyon hedefine göre ayarlayabileceği
anlaşılmaktadır. Enflasyon hedefinin 2002'de tutması, sürpriz ve olumlu
bir gelişme sayılabilir; ancak baskı altında enflasyon modeline geçilmesi
son derece sağlıksız bir politika olup; tekrar kriz riskini gündeme getirir.
II. TOPLUMSAL UZLAŞMA YOLUYLA "ÜÇLÜ İŞBİRLİĞİ
ANLAŞMASI" UYGULAMA GEREĞİ
Uygulaması başarısız olan Enflasyonla Mücadele Programı'nın başından
bu yana israrla yinelediğimiz sosyal uzlaşma ve işbirliği şartı Hükümetçe
yerine getirilmelidir.
Programın uygulaması Ekonomik ve Sosyal Konsey'de ele alınmalı, Konsey'e
bağlı çalışacak bir Kriz Yönetimi Danışmanlar Kurulu oluşturulmalıdır.
ESK Kanunu yürürlüğe girdiğinden, bu müessese Konsey'e işlerlik kazandırılması
bakımından çok büyük faydalar sağlayacaktır.
Program etrafında toplumsal uzlaşma yaratılması için Ekonomik ve Sosyal
Konsey önemli bir fırsat ve işbirliği zemini teşkil etmektedir, bu şans
iyi kullanılmalıdır.
Öte yandan, gelişmiş ülkelerde örnekleri sıkça görülen, ekonominin rekabet
gücünü, istihdamı ve büyümeyi artırmayı amaçlayan üçlü toplumsal anlaşmalar
ya da paktlar, artık ülkemizde de hayata geçirilmelidir.
Varılacak "Toplumsal Anlaşma" çerçevesinde yürürlüğe konulacak
bir "Gelirler Politikası", İstikrar Programı'nın başarı şansını
artıracak ve Türkiye'de sosyal barışın korunmasına büyük katkıda bulunacaktır.
Böyle bir anlaşmanın toplu iş sözleşmelerine yol gösterici nitelikte
konfederal düzeyde çerçeve anlaşmalarla desteklenmesi durumunda ise Türkiye
istikrar ve büyüme yolunda çok önemli adımlar atmış olacaktır.
Örneğin İrlanda böyle bir üçlü işbirliği modeli içinde yüksek
büyüme, ekonomik istikrar, istihdam artışı ve sosyal barış trendine sahip
olmuştur.
III. REKABET GÜCÜ VE ESNEKLİK POLİTİKALARI
Ulusal Rekabet Gücü Politikası da üçlü işbirliği ile hazırlanmalı
ve yürürlüğe girmelidir.
Türk Ekonomisi, dünya rekabet gücü sıralamasında sürekli olarak gerilemektedir.

Ulusal rekabet gücü politikası oluşturularak uygulanmalı, reel sektör
işletmelerinin vergi ve sosyal güvenlik yükleri hafifletilmeli, çalışma
hayatında özel sektörün dinamizmini azaltacak yeni yasal yükler getirilmemelidir.
Çalışma mevzuatı Esneklik Reformu'na tabi tutulmalıdır.
Çağdaş ülkelerde özellikle kriz ve durgunluk dönemlerinde işsizlik artışının
en aza indirilmesi ve sonraki aşamada büyümenin hızlandırılması bakımından
fevkalade olumlu sonuçlar veren çalışma hayatında esneklik uygulamalarının
ülkemizde de geçerli olabilmesi, öncelikle çalışma hayatını düzenleyen
yasaların, başta İş Kanunumuzun A'dan Z'ye esnekleştirilmesine bağlıdır.
IV. YATIRIM, ÜRETİM VE İSTİHDAM ARTIŞLARINA
İMKAN VERECEK BİR SOSYAL ORTAMIN YARATILMASI
Son yıllarda, işletmeler üzerindeki vergi ve sosyal güvenlik yükünün
artırılması, çalışma mevzuatının katılığı ve özel sektörün dinamizmini
azaltacak yeni yasal sosyal yükler getirme girişimleri, istihdamın devletçe
teşvik edilmemesi ve ağır bürokratik engeller; teşebbüs azmini kıran, yatırım,
üretim ve istihdamı azaltan, "yurtdışına fabrika göçü" sürecini kuvvetlendiren
bir etki yaratmıştır.
Ülkemizde reel sektörün yatırım, üretim ve istihdam yaratma gücünü destekleyecek
bir sosyal ortam oluşturulmadıkça, ekonomik krizin aşılması ve istikrarlı
bir büyüme trendine geçilmesi mümkün değildir.
Bu nedenle;
kamu harcamalarını kayıtlı işletmeler üzerindeki yükleri artırarak finanse
etme anlayışından vazgeçilmeli,
işçi çalıştırmaya ilişkin vergi, prim, fon ve tazminat yükümlülükleri yarı
yarıya azaltılmalı,
çalışma mevzuatı "esneklik" ilkeleri çerçevesinde yeniden düzenlenerek,
katı ve ayrıntılı hükümlerden arındırılmalı,
"minimum bürokrasi" ilkesi hayata geçirilmeli,
çalışma hayatında popülist uygulamalardan uzak durulmalıdır.
Giderek büyümekte olan işsizlik sorunu ile mücadele edilebilmesi için ilave
istihdam yaratmaya hazır ve hevesli işverenler teşvik edilmelidir:
Bir yıl içerisinde işçi sayısını geçmiş yıla göre %30 oranında artıran
işyerlerinin ilave istihdam ettiği işçilerinin SSK ve İşsizlik Sigortası
primlerinin işveren katkısına ait bölümünün %20'si devletçe karşılanmalı
ve bakiye %80'nin %30'u bir yıl ertelemeye tabi kılınmalıdır.
Bir yıl içerisinde işçi sayısını geçmiş yıla nazaran %30 nispetinde artıran
işyerlerine EXIMBANK kredilerinin dağıtımında öncelik tanınmalıdır.
Çalıştırdığı işçi sayısının yarısına tekabül edecek miktarda işçi istihdamıyla
yeni bir işyeri açan işverenin SSK ve İşsizlik Sigortası primlerinin yarısı
bir yıl muafiyete tabi kılınmalı, ikinci yıl primleri ise 1 yıl süreyle
ertelenmelidir.
Yıllık üretimini geçmiş yıla nazaran %30 artıran ve/veya ihracatını geçmiş
yıla oranla %50 artıran işyerlerinin Kurumlar Vergisi %25 oranında indirime
tabi kılınmalıdır.
Organize Sanayi Bölgelerinin kuruluşu ve genel olarak girişimcilik önünde
yer alan bürokratik engeller kaldırılmalıdır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, tarafsız bir rol icra etmeli ve
işsizliği artıran yapısal faktörlerin tedavisine (aktif işgücü politikaları,
eğitim vb.) yönelmelidir.
Sosyal taraflar Eğitim ve İstihdam Anlaşmaları uygulamalıdır.
Öte yandan, AB'ye sunulan Ulusal Program'ın çalışma hayatına ilişkin
taahhütleri, ekonomik programın başarısını engelleyecek ve ülkemiz aleyhine
sonuçlar yaratacak nitelik taşımaktadır. AB tarafından talep edilmemesine
ve tüm uyarılarımıza rağmen, işletmelerin rekabet gücünü azaltacak ve istihdamı
cezalandıracak nitelikte yeni mali yükümlülükler, çalışma barışını bozacak
ve çalışma hayatını daha da katı hale getirecek düzenlemeler içermektedir.
İş Kanunu'nda esnekliği ve kıdem tazminatını dikkate almadan getirilmek
istenen İş Güvencesi, hiç bir AB ve OECD ülkesi mevzuatında yer almayan
ve ILO Sözleşmelerinde bulunmayan hak grevinin tanınmak istenmesi bunlara
örnektir.
Oysa AB'nin gelecek yıllarda sosyal politika alanında izlemeyi öngördüğü;
işverene yeni bir yük getirmeme, istihdam artışlarını teşvik etme
ve girişimcilerin dinamizminden en iyi şekilde yararlanma, esneklik ve
sosyal güvence arasında yeni bir denge kurma şeklindeki temel ilkelerin,
Türk çalışma hayatına yön verme çabalarına rehberlik etmesi gerekmektedir.
V. İŞ GÜVENCESİ
Yaşanan mali krizlerin reel sektördeki yansıması; işyerlerinin küçülmesi,
kapanması, işsizliğin artması, ihracatta azalma ve yatırımlarda zayıflama,
başta vergi ve sigorta primlerini ödeme güçlüğü ve genel olarak sanayinin
rekabet gücünün azalması şeklinde olmuştur.
Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinin yarattığı olumsuz gelişmeler üretimi
ve istihdamı yaralamıştır.
İş Alemi, gerekli önlemler alınmadığı takdirde bu sürecin daha da vahim
hale gelebileceği konusunda ortak görüş sahibidir.
Bu ortamda, tüm koşullar sanayinin sağlıklı büyümesine olanak tanıyacak
yönde olsa dahi, başlı başına kriz yaratabilecek nitelikte bulunan "İŞ
GÜVENCESİ YASA TASLAĞI"nda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca
ısrar edilmesi, bir yandan AB'ne sunulan Türkiye Ulusal Programı'nın "Siyasi
Kriterler" bölümüne bir yandan yeni Ekonomik Programda "Öncelikli Yasalar"
arasına alınması, son derece yanlış olmuştur.
Söz konusu Taslak mevcut şekliyle yasalaştığı takdirde işçilere iş güvencesi
sağlamak yerine, sendikalara üye güvencesi sağlamanın ötesine geçemeyecek;
reel sektörün mevcut sorunlarına yenilerinin eklenmesine yol açacaktır.
Nitekim Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca, iş güvencesine ilişkin
158 sayılı ILO sözleşmesine uyum amacıyla hazırlandığı ifade edilen Taslak,
bizzat Uluslararası Çalışma Teşkilatı (ILO) tarafından eleştirilmiş, bu
eleştiriler geniş bir şekilde ILO Raporlarında yer almıştır.
İş güvencesi konusunda gelinen son nokta; dokuz Akademisyenden oluşan bir
Komisyon'da Taslağın ele alınması olmuştur.
Komisyon daha ilk toplantısında Bakanlıkça hazırlanan Taslağın bir kenara
bırakılarak, uluslararası normlara uygun, İş Kanunumuzda mevcut güvenceleri
de dikkate alan yeni bir Taslak hazırlanması, bu çalışmayı "Esnek çalışma
modelleri"ni İş Kanunumuza dahil edilecek diğer bir çalışmanın takip etmesi
hususunda mutabık kalmıştır.
Dokuz Akademisyenden oluşan Komisyon, çalışmalarını halen sürdürmektedir.
Bu gelişmeler Konfederasyonumuzun yıllardır savunduğu görüşlerini teyid
etmektedir.
TİSK olarak; hiçbir zaman "İş Güvencesi"ne karşı çıkmadık. Bizler
bu konunun tek başına ele alınmasına, dünya örneklerinin ve uygulamalarının,
gelişmelerin, Ülkemiz mevzuatındaki mevcut güvencelerin gözardı edilmesine
karşı çıktık.
Bu karşı çıkışlarımızı uluslararası kuruluşların hazırladıkları raporlar
doğruladı.
Türk
çalışma mevzuatının temelini oluşturan 1475 sayılı İş Kanunu'nun katılığını
dile getirdik.
OECD'nin Employment Outlook (1999) raporunun "İstihdamın korunmasına
ilişkin mevzuatın katılık derecesi - Esnek Çalışma Karşısındaki Engeller"
başlıklı grafiğinde, OECD ülkeleri içinde en katı hükümleri içeren çalışma
mevzuatının TÜRKİYE'de olduğu ortaya kondu.
Katı
çalışma mevzuatının, hızlı büyüme önünde ciddi bir engel oluşturduğunu
ileri sürdük.
Yine OECD'nin "Yeni Ekonomi Raporu"nda; 1990-1998 döneminde, 1980-1990
dönemine kıyasla;
Çalışma mevzuatının katı olduğu ülkelerin büyük çoğunda (Avusturya, Almanya,
İtalya, Belçika, Japonya, Yunanistan, Hollanda, Fransa ve İtalya) toplam
faktör verimliliği artış hızının düştüğü,
Çalışma mevzuatının esnek, işe alma ve işten çıkarmanın kolay olduğu (ABD,
Kanada, Yeni Zelanda, Avustralya, İrlanda ve Danimarka) ülkelerde verimlilik
artışının hız kazandığı ortaya kondu.
Katı
çalışma mevzatının, Ülkemizin en büyük sorunlarından biri olan işsizliğin
önünde engel teşkil ettiğini savunduk.
OECD'nin Labour Force Statistics 2000 raporu, işsiz kalanların bir aydan
kısa sürede yeniden iş bulma oranlarının, çalışma mevzuatının katılığı
ile bağlantılı olarak imkansızlaştığını, ülkemizde bu oranın "SIFIR" olduğunu
gösterdi.
BİR
AYDAN KISA SÜREDE YENİDEN İŞ BULMA ORANI, 1999
(Toplamdaki
Yüzde Pay) |
| ABD |
43.7 |
| DANİMARKA |
26.9 |
| KANADA |
23.7 |
| YENİ ZELANDA |
19.6 |
| İSVEÇ |
19.1 |
| FİNLANDİYA |
18.8 |
| AVUSTRALYA |
18.5 |
| İNGİLTERE |
13.4 |
| JAPONYA |
13.0 |
| LÜKSEMBURG |
10.3 |
| İSVİÇRE |
9.3 |
| İRLANDA |
7.9 |
| BELÇİKA |
7.1 |
| FRANSA |
7.0 |
| ÇEK CUMHURİYETİ |
6.9 |
| ALMANYA |
6.8 |
| MACARİSTAN |
5.3 |
| PORTEKİZ |
5.2 |
| İTALYA |
4.7 |
| YUNANİSTAN |
4.5 |
| İSPANYA |
4.2 |
| HOLLANDA |
3.0 |
| AVUSTURYA |
1.4 |
| TÜRKİYE |
0.0 |
Kaynak: OECD Labour Force Statistics,2000
Ülkemizdeki
mevcut güvencelerin, AB üyesi ülkelerdeki güvencelerin çok üzerinde olduğunu
vurguladık.
Bu ülke mevzuatlarını incelediğimizde sadece ihbar ve kıdem tazminatlarının
bile, örnek alınmaya çalışılan batı ülkelerinden kat kat yüksek olduğu
sonucu ortaya çıktı.
BAZI
ÜLKELERDE GEÇERSİZ SEBEPLE FESİH HALİNDE
İŞVERENCE
ÖDENEN TAZMİNATLAR
|
Almanya'da 10 yıl hizmet, 40 yaşını doldurmak koşuluyla en az 2 aylık,
en çok 10 aylık,
İsviçre'de 20 yıllık hizmet şartıyla 2-8 aylık,
İngiltere'de en az 2 yıl çalışma koşuluyla sene başına azami 1,5 haftalık,
Avusturya'da en az 3 yıl çalışma koşuluyla 25 yıllık işçiye 12 aylık,
Lüksemburg'da 15 yıllık işçiye 3 aylık,
Fransa'da en az 2 yıl çalışma koşuluyla her yıl için aylık ücretinin
1/10'u, 10 yıllık işçiye 3,5 haftalık,
Danimarka'da 12 yıllık işçiye 4,1 haftalık,
İspanya'da 10 yıllık işçiye 28,5 haftalık (tavan 12 aylık)
TÜRKİYE'DE 10 YILLIK İŞÇİYE 50 HAFTALIK
|
Kaynak: Etude Comparative des Dispositions
Régissant les Conditions de Travail Dans les Etats Membres de la Communauté
(Synthése), Commission des Communautés Européennes, 1989)
İşsizlik
sigortası ve iş güvencesi yasalarını birlikte uygulayan ülkelerde kıdem
tazminatı müessesesinin ya hiç olmadığını, ya da çok kısıtlı bulunduğunu
belirttik.
Yaptığımız incelemeler, ülkemiz yanlışlarını daha çarpıcı biçimde ortaya
koydu.
| İŞSİZLİK
SİGORTASI ve İŞ GÜVENCESİ YASALARI UYGULANAN ÜLKELERDE KIDEM TAZMİNATI |
| ÜLKE |
KIDEM TAZMİNATI |
|
|
|
|
| Almanya |
Yok
|
|
| Belçika |
Yok
|
|
| İspanya |
Var
|
(En fazla 12 aylık) |
| İtalya |
Var
|
(Her yıl için yıllık
ücretinin 2/27’si) |
| Hollanda |
Yok
|
|
| İngiltere |
Var
|
(İşçi fazlalılığı halinde
işçi çıkarmada her yıl için haftalık ücretin 1.5 katı) |
| İsveç |
Yok
|
|
| Yunanistan |
Var
|
(Kıdem süresine göre
değişir, en fazla toplam 105 günlük ücret tutarında) |
| Fransa |
Var
|
(Her kıdem yılı için
aylık ücretinin 1/10’u ayrıca 10 yıl kıdemden sonra buna ek olarak aylık
aylık ücretinin 1/15’i) |
Verilen bu ülke örneklerinin yanısıra kıdem tazminatı müessesesinin
bulunmadığı ülkeler de vardır.
|
KIDEM
TAZMİNATI UYGULAMASI BULUNMAYAN ÜLKELER
|
ABD
AVUSTRALYA
ÇEK CUMHURİYETİ
DANİMARKA
FİNLANDİYA
İRLANDA
YENİ ZELANDA
NORVEÇ
POLONYA
İSVİÇRE
|
Bu örnekleri ve tabloları çoğaltabilmek mümkündür. Ancak sonuç değişmeyecektir.
"Ülkemizde sanayinin mevcut olmadığı, artık geçmişte kalmış müdahaleci
ve yasaklayıcı bir dönemin ihtiyaçlarına göre hazırlanmış ve çalışma hayatında
zamanla ortaya çıkan gelişmelerin doğurduğu ihtiyaçları karşılayamaz hale
gelmiş olan ve bu yapısıyla çağın gerisinde kalan 1475 sayılı İŞ KANUNUMUZUN
ÇAĞDAŞ BİR YAPIYA KAVUŞTURULMASI ZORUNLUDUR."
Krizleri "kırılmadan" atlatabilmenin, çağı yakalayıp dünya devleri ile
yarışacak yatırımları, üretimi, istihdamı ve ihracatı gerçekleştirebilmenin
yolu "İŞ'İN GÜVENCESİ"dir.
Yaklaşık İKİ YILDIR KISIR TARTIŞMALARLA KAYBETTİĞİMİZ ZAMANIN, ÇAĞDAŞ
YASALARLA GERİ VERİLECEĞİNE İNANIYORUZ.
VI. SSK'NIN ÖZERKLİĞİNİ ORTADAN KALDIRMA YÖNÜNDEKİ
GİRİŞİMLER
4792 sayılı SSK Kuruluş Kanunu'nu değiştiren 616 sayılı KHK'nin Anayasa
Mahkemesince iptali üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nca hazırlanan
Kanun Tasarısı, TBMM'nin Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda
görüşülmeye başlanmıştır.
Tasarı; Sosyal Sigortalar Kurumu üzerindeki siyasi müdahaleleri gidermek
yerine bu müdahalelerin daha da artmasına yönelik öneriler içermektedir.
Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür:
Tasarı'nın 1. maddesinde Kurumun idari ve mali özerkliğinden söz edilmekte,
buna karşılık toplam 8 üyeden oluşan Yönetim Kurulunun 5 üyesinin (Başkan,
İki Genel Müdür ve iki Genel Müdür Yardımcısı) atama ile belirleneceği
öngörülmektedir.
Kurumun yönetim kadrosunun her iktidar değişikliğinde birkaç kez değişmesine
neden olacak bu önerinin geri çekilerek gerçek özerkliğin ön koşulu
olan; SSK Başkanının Genel Kurul'da seçimi, Genel Kurul'da yer alacak
işçi ve işveren temsilcilerinin eşit sayıda olmaları, Genel Kurul'a ibra
yetkisinin tanınması, Denetim Kurulunun oluşturulması gibi hususlara
Tasarıda yer verilmelidir.
Tasarı ile Sosyal Sigortalar Kurumu'nun "Başkanlık" olarak yapılandırılması
isabetlidir. Ancak daire başkanlarının dahi müşterek kararname ile atanmasının
öngörülmesi, atanacaklarda aranan niteliklerin zayıflatılması, Yönetim
Kurulunun by-pass edilmesi, Başkanlıktan beklenen özerkliği engelleyecek,
hatta mevcut siyasi müdahalelerin artarak devam etmesine neden olacaktır.
Toplam 8 üyesinden 5'i atama ile belirlenecek Yönetim Kurulunun görev ve
yetkileri arasına;
Kurum
gayrimenkullerinin Bakanlık ve bağlı kuruluşlarına bedelsiz olarak
verilmesi,
Yerli
ve yabancı sosyal güvenlik kuruluşlarının yaptığı projeye katılması veya
danışmanlık hizmeti alması,
Bakanlığın
toplantı, seminer v.b. faaliyetlerine katılan personelin masraflarının
Kurum tarafından karşılanması,
şeklinde ilave edilen yeni öneriler, son derece tehlikeli sonuçlar doğuracak
niteliktedir.
Şöyle ki;
Kurum
gayrimenkulleri işçi ve işverenlerin ödediği primlerle alınmış olup, amacı
Kuruma gelir kazandırmaktır.
Kuruma ait gayrimenkullerin kullanım hakkının kanun yoluyla zorla elinden
alınması gasptır.
Yerli
ve yabancı sosyal güvenlik kuruluşlarının yaptığı projeye katılma veya
danışmanlık hizmeti almanın, daha açık ifadesi Kurumun ihale yapmadan maliyeti
katrilyonlara ulaşan yatırımlara katılabilmesidir. Bu fevkalade yanlış
ve suistimallere yol açabilecek bir düzenlemedir.
Kurumun
finansman sıkıntısı ileri sürülerek bir yandan prim miktarları ölçüsüz
şekilde artırılırken, Bakanlık giderlerinin Kuruma yüklenmeye çalışılması
doğru bir yaklaşım değildir.
Sigorta Teftiş Kurulu Başkanlığının, Sigorta İşleri Genel Müdürlüğü yerine
Kurum Başkanına bağlanması müfettişlerce görülmekte olan hizmetlerin gecikmesinden
başka bir işe yaramayacaktır.
TBMM'nin Komisyonlarında görüşülmekte olan bu Tasarı'nın temel yanlışlığı,
toplumun tümünü ilgilendirmesine rağmen Tasarının işçi ve işveren kesimlerinin
katılımı sağlanmadan tek yanlı hazırlanmış olmasıdır.
"Sosyal Güvenlik Reformu" olarak yola çıkılmasına rağmen "Reform"
değil, "baskıcı ve mevcut sorunları artırıcı" bir sosyal güvenlik
sistemi oluşturulmaya çalışılmakta, çağın gerçeklerinden uzaklaşılmaktadır.
Devletin fonksiyonu katkı yapıcı ve denetleyici olmak gerekirken; yönetici,
karar verici, daha da müdahaleci bir niteliğe dönüştürülmektedir.
VII. PİYASA EKONOMİSİNE TAM GEÇİŞ SAĞLANMASI
Türkiye'de serbest piyasa ekonomisinin çağdaş anlamda uygulandığı iddia
edilemez.
"Siyasetin ekonomiye müdahalesinin son bulması gerektiği" ifadesi, ekonomik
krizlerin temelinde yatan ana faktöre işaret etmektedir.
"Sürdürülemez iç borç dinamiği" ve "mali sistemdeki sağlıksız yapı"
gibi görünürdeki sorunlar, krizin asıl sorumlusunun devletçilik ve siyasi
popülizm olduğu gerçeğini dikkatlerden kaçırmamalıdır.
Siyasi kadrolarda ve kamu yönetiminde devletçilik hala egemen ideolojidir.
Türkiye'de girişimciye tanınan ekonomik özgürlükler rakip ekonomilere kıyasla
çok kısıtlıdır. Türkiye bu açıdan 107 dünya ülkesi içinde 62.sıradadır.
Kaynak: Fraser Institute, Economic
Freedom of the World: 2000 Annual Report
Siyasi parti yönetim ve teşkilatlarının içiçe olduğu rant dağıtma mekanizmaları
işlemeye devam etmektedir.
Seçmenlerin çoğunluğundan vergi almamayı tercih eden siyasi sistem ayrıca
sübvansiyonlar ve görev zararı kurumu ile yoksulluğu ve verimsizliği teşvik
etmekte, tarım ağırlıklı istihdam yapısını sürdürmektedir.
Mali sistemde temel sorun, devletin özel bankaların aktiflerini borçlanma
ile tüketmesinden sonra, onları açık pozisyonlar yaratarak yabancı sıcak
para ile hazine bonolarını finanse etmeye itmesi olmuştur. Bu, yüksek faizlere
yol açmıştır. Kısaca, mali sektör Hazine'yi değil, Hazine mali sektörü
acze düşürmüştür.
Bankacılık kesiminde yılın ilk üç ayında şu olumsuz gelişmeler cereyan
etmiştir:
Bankalardaki
menkul değerler 18.8 Katrilyon TL'den 14.7 Katrilyon TL'ye düşmüştür.
Kredi
kartları borçları 182.3 Trilyon TL'den 243.7 Trilyon TL'ye yükselmiştir.
Bankalardaki
toplam repo mevduatı 8.2 Katrilyon TL'den 4.1 Katrilyon TL'ye inmiştir.
Bankalardaki
döviz hesapları 44.7 Milyar $'dan 42.2 Milyar $'a düşmüştür.
Yabancı
bankalardaki TL mevduatı 213.7 Trilyon TL'den 683.2 Trilyon TL'ye yükselmiştir.
Döviz
rezervlerimiz 42.9 Milyar $'dan 31.9 Milyar $'a düşmüştür.
Merkez
Bankası toplam rezervi 27.9 Milyar $'dan 18.6 Milyar $'a inmiştir.
Emisyon
hacmi 2.9 Katrilyon TL'den 3.8 Katrilyon TL'ye çıkmıştır.
Mevcut şartlarda dahi siyasi otorite tercihini serbest piyasadan yana kullanmamakta;
Program'ın açıklanmasından hemen sonra siyasi tavizler verilmekte, bu durum
güvensizliği sürdürmektedir. Devletin ve piyasasının sentezinden söz edilerek,
küreselleşmenin gerisine düşülmüştür.
Program'da 2002 yılına ilişkin enflasyon (TÜFE) hedefi % 20'dir. 2003 yılında
Genel Seçimlerin gündeme gelecek oluşu, mevcut zihniyet ve uygulamalar
devam ettiği takdirde fedakarlıkların boşa gitmesi riskini belirginleştirmektedir.
Bu nedenlerle aşağıdaki hususlar benimsenmelidir:
-- Belirli kuruluşların özelleştirilmesi, sorunları çözmeye yetmeyecektir.
Önemli olan, siyasetle ekonomi arasındaki kökleşmiş ilişkileri mümkün olduğunca
önlemektir. Bunun için siyasi sistemi düzenleyen Siyasi Partiler Yasası,
Seçim Yasası gibi hukuki altyapı unsurları reforma tabi tutulmalıdır.
-- "Ekonomik Anayasa" düzenlemeleri yapılmalı ve devletin borçlanma,
vergi alma, para basma vb. yetkileri sınırlanmalıdır. Ülkemizde de Maastricht
Kriterleri benzeri kurallar geçerli kılınmalıdır.
-- Kamu bankaları özelleştirilmeli ve hisse senetleri İMKB'de işlem
görmelidir.
-- Fona devredilen bankaların yol açtığı 15 milyar $ tutarındaki kaybın
sorumlulardan tahsiline yönelik girişimlerde bulunulması, serbest piyasanın
sağlıklı gelişimi bakımından zorunludur.
Fon kapsamındaki bankaların alacakları, açık artırma ile satılmalı;
tasfiye süreci hızlandırılmalıdır.
-- Vergi yükü, yurtiçi tasarruf hacminin iki katıdır. Bu şartlarda vergi
yükünü artırmak son derecede hatalıdır. Tüm vergi oranları azaltılmalıdır.
-- Kamu sektöründe sistemsiz tasarruf, ekonominin etkinliğini azaltabilir.
Bu nedenle kamu sektörünün tamamını kavrayan, bilimsel bir "Verimlilik
Planı" uygulanmalıdır.
-- Telekom'un özelleştirilmesinde yabancı sermaye payının % 50'nin altına
indirilmesi hatalıdır. Bu karar, verimsiz bir KİT'i toplum yararı aleyhine
siyasi sistemin elinde tutmak sonucunu doğurmamalıdır.
-- Bugün ülkemizde kamu sektörünün sınırları ve boyutları dahi tam olarak
bilinememektedir. Sadece "döner sermaye kuruluşları" incelendiğinde sayılarının
3000'e, yıllık toplam cironun 2.2 milyar dolara ulaştığı görülmektedir.
Öncelikle kamu sektörünün bir envanteri çıkarılmalıdır.
-- Dünyadaki örnekler, regülasyon kurumlarının bir süre sonra israf
ve yolsuzluk kurumlarına dönüştüğünü göstermektedir. Bu konuda dikkatli
davranılarak denetimin nasıl sağlanacağı iyi belirlenmelidir.
-- Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun mevcut politik yapısı
değiştirilmeli, üyeliklerine uzman bankacılar ve akademisyenler atanmalıdır.
-- Merkez Bankası'nın bağımsızlığı yönünde aşama sağlayan hukuki düzenleme
olumlu olmakla birlikte, bürokrasinin piyasa mantığını hala kabullenemediği
Türkiye şartlarında aşırı yetkinin özel sektör aleyhine kullanılabileceği
hesaba katılarak gerekli girişimlerde bulunulmalıdır.
Ayrıca Banka Meclisi üyeliklerinin belirli bir bölümü ABD'deki FED'e
(Federal Rezerv Sistemi) bağlı Federal Rezerv Bankalarında olduğu gibi
sanayi sektörünün temsilcilerinden teşekkül etmelidir.
Yine FED örneğinde görüldüğü gibi Merkez Bankası para politikasının
yürütülmesinde;
yüksek istihdam
fiyat istikrarı
hızlı büyüme
dış ticaret dengesi
temel amaçlarını sahiplenmelidir.
-- Krizin vermesi gereken derslere rağmen, döviz kuru politikasında
para kurulu yönünde eğilimler dikkati çekmektedir. Bu eğilim, yeni bir
krize davetiye çıkarmaktır.
-- Türkiye, döviz kuru riskini gidermek adına 32 Sayılı Karar'ı kaldırmak
gibi hatalı yollara sapmamalı, serbest piyasa ekonomisinden taviz vermemelidir.
Döviz üzerinden yapılan işlemlerin maliyetini, vergi ya da komisyon alınarak,
işlem sayısı arttıkça yükseltmek, çözüm olarak düşünülebilir.
-- Kısa vadede likidite yeterliliğini sağlamak ve para ikamesini azaltmak
için ayrıca şu önlemler alınmalıdır:
- Ulusal para cinsinden mevduata ilişkin kanuni karşılık oranları azaltılmalı,
buna karşılık döviz tevdiat hesaplarının kanuni karşılık oranları artırılmalıdır.
- Geçici bir süre sorunlu krediler için ayrılması zorunlu olan karşılıklar
düşürülmelidir.
- Döviz tevdiat hesaplarının zorunlu döviz devirleri yeniden yürürlüğe
konmalıdır. TCMB yine zorunlu döviz devir kuru açıklamalıdır.
VIII. SONUÇLAR
EKONOMİK PROGRAMIN EKSİK VE BOŞLUKLARI GİDERİLMELİDİR.
ÜLKEMİZ, TOPLUM HAYATININ TÜM ALANLARINI ETKİYELEN ÇOK AĞIR BİR KRİZ
YAŞAMAKTADIR.
BUGÜN SANAYİDE ÜRETİM VE YATIRIMLAR DURMA NOKTASINA GELMİŞTİR.
GELECEĞE YÖNELİK HİÇBİR HESAP YAPILAMAMAKTADIR.
PİYASALARA BELİRSİZLİK HAKİM OLMUŞTUR.
İŞSİZLİK ENDİŞE VERİCİ BOYUTLARA YÜKSELMEKTEDİR.
KRİZDEN ÇIKIŞ SÜRESİ SİYASİ İSTİKRARA, TOPLUM KESİMLERİNİN İŞBİRLİĞİNE
VE REEL SEKTÖRÜN REKABET GÜCÜNÜN ARTIRILMASINA BAĞLIDIR.
HÜKÜMETİMİZİN, PİYASALARA İŞLERLİK KAZANDIRMAYA VE EKONOMİK İSTİKRARA
YÖNELİK ÇABALARINI DESTEKLİYORUZ.
ANCAK, EKONOMİK PROGRAMIN ÖNEMLİ EKSİKLİKLERİ VARDIR:
FİNANSMAN PROGRAMI BİR AN ÖNCE TAMAMLANMALI;
PARA, DÖVİZ KURU VE MALİYE POLİTİKALARI AÇIKLIĞA KAVUŞTURULMALI;
PROGRAMIN ÜRETİM AYAĞINI OLUŞTURACAK ARZ YÖNLÜ TEDBİRLER EKLENMELİ;
SOSYAL DİYALOG YOLUYLA GELİRLER POLİTİKASI OLUŞTURULMALI;
ULUSAL İSTİHDAM STRATEJİSİ HAZIRLANIP, YÜRÜRLÜĞE KONMALI;
PROGRAMA, REEL SEKTÖRDE İŞSİZLİK ARTIŞINI ASGARİYE İNDİRMEYE YÖNELİK SOSYAL
DESTEKLER İLAVE EDİLMELİDİR.
EKONOMİK PROGRAM'IN KRİZ ORTAMINDA "İŞ GÜVENCESİ YASA TASLAĞI"NIN KANUNLAŞMASINI
ÖNGÖRMESİ, İŞSİZLİĞİ ARTIRACAK, SANAYİNİN ÇARKLARINI DURDURACAK VAHİM BİR
HATADIR.
"ÜÇLÜ İŞBİRLİĞİ ANLAŞMASI" İMZALANMALIDIR.
EKONOMİK PROGRAM, EKONOMİK VE SOSYAL KONSEY'DE ELE ALINARAK TOPLUMSAL
UZLAŞMA SAĞLANMALIDIR.
KRİZ YÖNETİMİ VE BUNA İLİŞKİN UYGULAMALAR ESK'YA BAĞLI BİR "KRİZ
YÖNETİMİ DANIŞMANLAR KURULU" TARAFINDAN, İŞÇİ, İŞVEREN, ÜNİVERSİTE
VE BÜROKRASİ TEMSİLCİLERİNİN AKTİF KATILIMIYLA DEĞERLENDİRİLMELİDİR.
PROGRAMIN MALİYETİ VE SORUMLULUĞU, SOSYAL TARAFLARCA PAYLAŞILMALI; HÜKÜMET,
İŞÇİ VE İŞVEREN KESİMLERİ ARASINDA İSTİKRAR VE BÜYÜME YÖNÜNDE "TOPLUMSAL
ANLAŞMA" AKDEDİLMELİDİR.
ÇALIŞMA HAYATI, ÜRETİM VE YATIRIMI KOLAYLAŞTIRAN BİR ALAN OLMALIDIR.
ULUSAL REKABET GÜCÜ POLİTİKASI BELİRLENMELİDİR.
ÇALIŞMA MEVZUATINDA "ESNEKLİK REFORMU" YAPILMALIDIR.
İŞLETMELERİN İŞÇİ ÇALIŞTIRMAYA İLİŞKİN MALİ YÜKÜMLÜLÜKLERİ AZALTILMALI,
İSTİHDAM YARATAN İŞYERLERİ TEŞVİK GÖRMELİDİR.
İŞ GÜVENCESİ, ANCAK KIDEM VE İHBAR TAZMİNATLARININ ÜRETİME MALİYETİ AZALTILDIĞI
VE ESNEKLİK TEDBİRLERİ GETİRİLDİĞİ TAKDİRDE KABUL EDİLEBİLİR.
AB ULUSAL PROGRAMI'NIN ÇALIŞMA HAYATINI ÇIKMAZA SOKACAK İŞ GÜVENCESİ, HAK
GREVİ, ÜCRET GARANTİ FONU GİBİ TAAHHÜTLERİ GÖZDEN GEÇİRİLMELİDİR.
TÜRKİYE'NİN AB İSTİHDAM STRATEJİSİNE KATILIMI GEREĞİ ULUSAL PROGRAM'IN
REVİZYONUNDA MUTLAKA DİKKATE ALINMALIDIR.
BÜROKRASİ AZALTILARAK, KOLAYLAŞTIRILMALIDIR.
SSK PRİMLERİNİN AŞIRI ORANLARDA ARTIRILMASINA SON VERİLMELİDİR.
SSK'YI SİYASİ MÜDAHALELERE DAHA DA AÇIK HALE GETİRMEK VE DEVLETLEŞTİRMEK
YÖNÜNDEKİ GİRİŞİMLERE ENGEL OLUNMALIDIR.
TÜRKİYE PİYASA EKONOMİSİNE TAM GEÇİŞİ SAĞLAMALIDIR.
YAŞANAN AĞIR KRİZİN GERÇEK SORUMLUSU, DEVLETÇİLİK VE SİYASİ POPÜLİZMDİR.
"EKONOMİK ANAYASA" DÜZENLEMELERİ YAPILMALI VE DEVLETİN YETKİLERİ
SINIRLANMALIDIR.
KAMU BANKALARI BORSA YOLUYLA ÖZELLEŞTİRİLMELİDİR.
VERGİ ORANLARI AZALTILMALIDIR.
KAMU SEKTÖRÜNDE SİSTEMSİZ TASARRUF, EKONOMİNİN ETKİNLİĞİNİ AZALTABİLİR.
KAMU SEKTÖRÜNÜN TÜMÜNÜ KAVRAYAN, BİLİMSEL BİR "VERİMLİLİK PLANI"
UYGULANMALIDIR.
KAMU SEKTÖRÜNÜN BOYUTLARINI BELİRLEMEK AMACIYLA TAM BİR ENVANTERİ ÇIKARILMALIDIR.
EKONOMİDE YÜKSEK İSTİHDAM SAĞLANMASI MERKEZ BANKASI'NIN AMAÇLARI ARASINDA
YER ALMALI; YÖNETİMİNDE ABD ÖRNEĞİNDEKİ GİBİ SANAYİ TEMSİLCİLERİ DE GÖREV
YAPMALIDIR.
MEVDUAT VE KREDİ KARŞILIK ORANLARI YENİDEN DÜZENLENMELİDİR.
DÖVİZ KURU POLİTİKASINDA PARA KURULU VE BENZERİ EĞİLİMLERE YÖNELİNMEMELİDİR.
KISA VADELİ SERMAYE HAREKETLERİNİ SINIRLAYICI, GERİYE DÖNÜŞ ANLAMI TAŞIYAN
ANLAYIŞA PRİM VERİLMEMELİDİR.
SERBEST PİYASA MANTIĞINDAN TAVİZ VERİLMEMELİ, AKSİNE PİYASA EKONOMİSİNE
TAM GEÇİŞ HEDEFLENMELİDİR.
SEKTÖREL SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
İLAÇ SEKTÖRÜ:
Türkiye'yi, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı ile oldukça zor, güçlü ve
iddialı adımların atıldığı, Türk ekonomik yapısını temelinden değiştirecek
bir gelecek beklemektedir. İlaç Endüstrisi olarak, demokratik ve şeffaflığa
ağırlık veren bu program ile atılan adımların, kamuoyu güvenini giderek
kuvvetlendireceği inancı içerisindeyiz.
Toplum sağlığı konusunda taşıdığı büyük sorumluluğun gereği olarak sektörümüz,
ülke ekonomisinin içinde bulunduğu mevcut duruma bir çözüm olacak bu program
doğrultusunda verilecek kararları özveriyle karşılamaya hazırdır. Programın
tam bir şeffaflıkla ve demokratik olarak uygulanması ile sağlık gibi hayati
önem taşıyan sektör sorunlarını da çözüme ulaştıracak gelişmelerin yaşanacağından
kuşkumuz yoktur.
Türkiye ilaç endüstrisinin temel amacı, ülkede uluslararası rekabet
gücüne sahip, yaşam kalitesini artırıcı ve ülke ihtiyacının büyük kısmını
yurtiçi üretimle karşılayan bir ilaç sanayinin mevcudiyetini sağlamaktadır.
Bu temel amaç doğrultusunda, dünyadaki birçok ülkeyle rekabet edebilme
seviyesi, pazarın genişliği ve genişleme potansiyeli ile endüstrinin kapasite,
insan kaynağı ve teknoloji bakımından ulaştığı düzey pozitif bir durum
göstermektedir. İlaç endüstrisi bugün 2 milyar $'lık üretim yapmakta, 1.5
milyar $'lık ithalat, 150 milyon $ ihracat gerçekleştirmektedir. 18.000
kişilik istihdamının yaklaşık %50'si yüksek tahsile sahiptir.
Finans, bankacılık ve reel ekonomiyi temsil eden bütün sektörler yanında
ilaç sektörünün diğer bütün sektörlerden farklı bir yapıda olması, insan
sağlığına hizmet vermesi, etik hareket etmek mecburiyeti, yasalarla bağlı
olduğu Sağlık Bakanlığı normlarına uyma mecburiyeti, kısaca halk sağlığı
açısından duyduğu sorumluluk nedenleriyle ekonomik krizlerden etkilenmesi
diğer sektörlerden daha ciddi boyutta olmuştur.
Diğer reel sektörlerin programda da belirtildiği gibi, krizden dolayı
maliyetlerinde meydana gelen artışları otomatik olarak fiyatlarına yansıtmalarına
karşın, sektörümüz fiyat ayarlaması açısından Sağlık Bakanlığı'nın
onayına tabi olması nedeniyle, bu hakkını otomatik olarak kullanamamış,
maliyetlerini karşılayamayan fiyat artışlarını büyük bir gecikme
ile ilaç fiyatlarına yansıtmak durumunda kalmıştır. Bu duruma ilave olarak
mali sektörde yaşanan sıkıntılar reel kesime yeni kredi imkanını ortadan
kaldırırken, ilaç sektörü de diğer reel sektörlerde olduğu gibi kredi
geri ödemelerinde önemli sorunlar yaşamıştır.
Maliyetinin yaklaşık % 50'sini oluşturan hammaddenin büyük bir bölümü
ile hayati önem taşıyan bir kısım ilaçları ithal eden ilaç sektörü, döviz
kurlarındaki artışlardan direkt olarak etkilenmektedir.
Ancak gelir artırıcı düzenlemelerin üçüncü maddesinin "başta enerji
ve petrol sektörü olmak üzere ithale dayalı ürünlerin fiyatları kurdaki
değişiklikleri, artan maliyetleri ve ekonomik gerçekleri yansıtacak şekilde
geciktirilmeden uygulanacak" olması sonucunda bu olumlu gelişmelerin sektörümüze
de yansıyacağı beklentisi içerisindeyiz.
Programda yer alan "yapısal reformlar kapsamında, uzun yıllardır
açık veren sosyal güvenlik sistemi yeniden düzenlenmiş ve sistemin aktif
ve pasifleri arasındaki dengenin sağlanması yönünde önemli adımlar atılmış"
olması gerçekten Türkiye ekonomisi açısından çok önemli bir gelişmedir,
ancak bu sistem içerisinde;
ilaç kamu ödemelerinin, özellikle SSK ödemelerinin zamanında yapılmaması
ilaç sektörünü olumsuz etkilemekte,
yüksek faizli kredi kullanmak zorunda kalan endüstriye ağır bir finans
yükü getirmektedir.
Programın makroekonomik politikalar bölümünde yer alan harcama tedbirleri
içerisinde "sosyal güvenlik kurumlarının sağlık harcamalarının disiplin
altına alınması"na katılınmaması mümkün değildir, ancak uzun yıllardır
uygulanan ucuz ilaç politikasının bu kapsamda devam etmesi ilaç sektörü
için endişe vericidir. Bugün Türkiye, uluslararası standartlarda ilaç üretimi
yapan 35 ülke arasında yer almaktadır.
İlaç, bir sanayi ürünü olmasına karşın, insan yaşamıyla doğrudan ilişkilidir
ve bu nedenle, sorunlara gösterilen ilgi ve özen, toplum sağlığına yapılacak
en değerli katkıdır.
İlaçta ucuzluk, ancak aynı kaliteye erişmiş bulunan güvenilir ilaçlar
arasında, fiyatı ve maliyeti en ekonomik olanın seçilmesidir, ancak maalesef
devletimiz, bu kurala uygun davranmamaktadır.
Günümüzde formülleri orjinalleriyle benzer görünen ilaçlar farmakolojik
açıdan biyoeşdeğer sayılamayabilir. Kimyasal yönden eşdeğer görünen bir
ilaç bile çeşitli etkenler ile hastalarda aynı etkiyi yaratamayabilir.
Kalitesi bile güvenceye alınmamış ucuz ilaca yönelerek, hekimlerin, bilgi
birikimlerine ve hastaların özelliklerine göre iyi sonuca ulaştıkları ilacı
seçip verme yetkileri de kısıtlanmaktadır.
Çağdaş rasyonel tedavi, bilimsel açıdan en yararlı tedaviyi sağlayan, uygun
fiyatlı ilacın seçilmesi ile gerçekleştirilir. Sadece ucuz fiyat ölçütüne
göre yapılan alımlar, Türkiye'de kaliteden ödün karşılığında, kendine özgü
bir ucuz ilaç üretimi uygulamasını öne çıkarmakta, teşvik etmektedir, bu
da ürettiği ilaçların kalitesi, etkinliği ve güvenilirliği açısından Türk
ilaç sektörünü olumsuz olarak zedelemektedir.
Ayrıca son yıllarda ilaç harcamaları tasarruf tedbirleri konusunda,
ilacın tüketiciye alternatif bir sunuş sistemi olarak tane ile ilaç satılması
konusu gündeme gelmiştir.
Ancak Avrupa Birliği'nin üye ülkelerde bu tür uygulamaya karşı olduğu
ve kısmen sayı ile ilaç verme uygulaması yapan İngiltere'yi böyle bir uygulamadan
vazgeçmeye zorladığı gözönünden kaçmaktadır.
Tane ile ilaç satışının teknik ve hijyenik birçok çıkmazının yanısıra,
mevcut sistemden yeni bir sisteme geçişin maliyetini bugün ilaç sektörü
dolayısıyla Türkiye ekonomisi karşılayacak durumda değildir.
Ekonomik etkinliği artıracak yapısal reformlar çerçevesinde, ilaçta
uygulanan %17'lik KDV oranının temel gıda oranlarına uygulanan %8 oranına
düşürülmesinin de gözönünde bulundurulması, ilaç sektörü ve Türkiye ekonomisi
açısından önemli bir gelişme olacaktır.
AB ülkeleri arasında 4 ülke beşeri ilaçlarda KDV oranını 0'a düşürmüş,
13 ülke ortalama %80'e varan indirim yapmak suretiyle sosyal bir ürün olan
ilacın toplum yararı dikkate alınarak vergi yükünü hafifletmişlerdir.
Bugün sarfedilen ilacın yaklaşık %70'i devlet kuruluşları tarafından dağıtılmaktadır
(Sağlık Bakanlığı, SSK, Emekli Sandığı, BAĞ-KUR, Milli Savunma Bakanlığı
vs.). İlacın en büyük alıcısı devlet olduğundan, ilaçta KDV oranının
düşürülmesi ile devlet tasarruf edecektir.
Sektörümüzün temel amacı ekonomik programda yer alan nihai amaca paralel
olarak; uluslararası ölçüde rekabet gücüne sahip, yaşam kalitesini artırıcı
ve ülke ilaç ihtiyacının büyük kısmını karşılayan bir sektör olarak varlığını
devam ettirebilmektir.
Bu amaçlara ulaşmak için;
Yüksek ve gelişen teknoloji yatırımları için fon yaratmak ve üretimin devamlılığını
sağlamak,
Programın
uzun dönemli perspektifleri arasında yer alan "bütçeden ve diğer kaynaklardan
sağlanacak finansmanlar çerçevesinde Eximbank'ın kredi imkanları"nın geçmiş
yıllarda olduğu gibi artırılması ile bu kredilerden daha fazla yararlanabilmek
ve ithalat/ihracat dengesinde ülke ve sektör yararına iyileştirmeler gerçekleştirmek,
İlaç hammaddesi üretiminde çeşitlendirme, gelişme ve uluslararası rekabette
etkinlik sağlamak,
Hekim ve eczacıların katkıları ile tüketici bilincini oluşturmak,
Sektör/üniversite işbirliği ile yeni ilaç Ar-Ge adımlarını atmak,
hedefleri belirlenmiştir.
Bugüne kadar yaşanan tüm olumsuz koşullar altında dahi, ülkenin sosyal
ve ekonomik yapısına katkıda bulunmak için özveriyle çaba gösteren ilaç
sektörü, programda belirtilen sağlıklı bir piyasa ekonomisi ile demokratik
ve şeffaf bir yönetim anlayışı içinde hedeflerine daha kolay ulaşacaktır.
Güçlü bir ekonomik güvenle çalışan ve üretken bir özel sektör, etkin
bir devlet ve geniş bir toplumsal dayanışma ile bu program Türkiye'yi 21.yüzyılda
güçlü ve saygın bir devlet olarak hak ettiği yere getirecektir.
İNŞAAT SEKTÖRÜ:
Devlet Bakanı Sayın Kemal Derviş tarafından 14 Nisan 2001 tarihinde
açıklanan "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programının" 5.maddesinde, kamu açıklarını
artıran faktörlerden biri olarak:
"Kamu yatırım proje stokundaki aşırı artış, yüksek maliyet ve verimsizlik"
gösterilmektedir. Ancak, programın ilerideki maddelerinde, bu problemin
çözümü için alınması gereken tedbirlere açıklık getirilmemiştir.
5 Ocak 2001 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan 2001 yılı yatırım programına
göre, halen programda olan 5047 projenin ikmali için 2001 yılı fiyatları
ile 71,4 katrilyon TL'ya ihtiyaç vardır. 2001 yılı bütçesinden yatırımlar
için ayrılan ödenek 6,8 katrilyon TL olduğu dikkate alınırsa, bu projelerin
ikmali ortalama 10,5 senede tamamlanabilecektir. Ancak, eğitim ve sağlık
projeleri gibi 1 ila 2 yılda tamamlanabilecek projeler dışındaki büyük
altyapı projelerinin halihazır bütçe imkanları ile tamamlanabilmeleri 18
ila 20 senede mümkün olabilecektir.
Programın 66.maddesinin (viii) bendinde:
"çok zorunlu haller dışında yatırım programına yeni proje alınmayacak
ve yıllara sari ihalelere gidilmeyecektir"
Programın 58.maddesinde:
"Doğrudan yabancı sermaye girişini hızlandırmak için uluslararası
tahkim ile ilgili gereken kanunların çıkarılacağı ve doğrudan yatırımın
önündeki idari ve bürokratik engelleri ortadan kaldıracak bir eylem planı
çalışmalarına başlandığı" ifade edilmektedir.
Bu ifadelerin, özellikle yabancı sermaye ile yapılacak yeni yatırımları
kapsadığı anlaşılmaktadır.
İhalesi yapılmış ve bugünkü bütçe ödenekleri ile 18 ila 20 seneden evvel
bitirilmesi mümkün olmayan yatırımların bitirilebilmesi için milli bütçe
imkanlarına ilaveten dış kaynak yaratılmalıdır. Özellikle, fizibilitesi
yüksek projeler için Dünya Bankası, Avrupa Kalkınma Bankası gibi finans
kuruluşlarından kredi bulmanın mümkün olacağını düşünüyoruz.
İhalesi yapılmış, rantabilitesi yüksek yatırım projelerinin kısa
sürede bitirilerek ekonomiye kazandırılabilmesi için "proje kredisi" şeklinde
dış kaynak temin edilmesi hususu, programın öncelikli hedefleri arasında
yer almalıdır.
TURİZM SEKTÖRÜ:
Programda da değinildiği üzere, son yıllarda kamu kesimi borçlanma gereksinimindeki
artış nedeniyle özel bankaların reel ekonomiye kaynak sağlamaktan çok,
kamu açıklarını finanse etmeleri ve Şubat ayı içerisinde finans sektöründen
başlayarak tüm ekonomiye sirayet eden kriz neticesinde, özel sektör yatırımları
ve üretim durma noktasına gelmiş, finansman maliyetleri reel sektörün katlanamayacağı
düzeylere çıkmış ve mevcut kredilerin bankaların açık pozisyon yükümlülükleri
gerekçesiyle, ertelenmek bir yana, geri çağırılma baskısına bağlı olarak,
geri ödemelerde ve hatta ertelemelerde büyük sıkıntılar yaşanmaya başlamıştır.
Ülkemizde son yıllarda iyice kısıtlanmış olan "yatırım ve işletme faaliyetlerinin
finansmanı için uygun koşullu borçlanabilme" olanaklarının tükenmekte
olmasının reel sektörün sorunlarının en başında geldiği düşünülmekte olup,
kaynak israfına yol açacak kısa vadeli geçici finansal çözümlerin ötesinde,
cari faiz oranları ve döviz kurları gibi nihai rakamsal verilerin "makul"
düzeylere inmesi ve "acil kaynak enjeksiyonu" gibi beklentilerden çok,
sorunun kaynağına inilerek, radikal siyasal ve yapısal reformların gerçekleştirilmesini
müteakiben sürdürülebilir bir dizi ekonomik ve finansal tedbirin ivedilikle
alınıp süratle uygulanması hayati önemi haizdir.
Başta Hükümetimiz olmak üzere, tüm kamuoyunca paylaşılan, ekonomik krizle
birlikte dalgalı kur sistemine geçilmesi neticesinde, Türk Lirasının yabancı
paralar karşısında devalüe edilmesinin turizm gelirlerinde önemli artışa
neden olacağı görüşünün tek boyutlu ve eksik olduğu düşünülmektedir. Zira
genel olarak turizm, (i)incoming, (ii)outgoing, (iii) iç turizm olmak üzere
farklı katmanlardan oluşmakta, incoming'den elde edilecek olası artışlar,
kur artışlarının gelir ve tüketim düzeylerini olumsuz etkileyerek, outgoing
ve iç turizmi olumsuz etkileyeceği için sektör gelirlerindeki artış beklenenden
çok daha düşük olacaktır.
Öte yandan sektörün istikrarsız, kurumsallaşmamış ve kırılgan yapısı
yanında, son yıllarda yaşamakta olduğu sıkıntılardan dolayı giderek artan
borç yükü altında bulunması ve dalgalı kura geçilmesiyle birlikte yüzde
80 civarında artan döviz fiyatının bankalara döviz borcu olan çoğu firmaya
getirdiği ağır ek maliyeti de gözardı etmemek gerektiği kanısı taşınmaktadır.
Ayrıca, göreli olarak düşük bulunan incoming turizm gelirlerindeki artışın
gelen turist sayısındaki artışa paralel olarak artmaması yüzünden, önümüzdeki
yıllar da olumsuz etkilenmekte ve Ülkemiz dünyada giderek daha da ucuzlayan
bir turizm destinasyonu haline gelmektedir.
Entegre bir yapıya sahip bulunan ve bireysel çıkarların ötesinde karşılıklı
bağımlılık içerisinde çalışması gereken turizm sektöründe, temel aktörlerden
olan tur operatörlerinin, özellikle incoming faaliyetleri bağlamında, diğer
önemli aktörlerden biri olan otel yatırımcısı / işletmecilerinin aleyhine
dalgalı kur sistemine geçilmesiyle doğabilecek artı değeri paylaşmak istemeleri
ve bu yönde baskı yapmaları da eli tek başına taşın altında olan otel yatırımcısı
/ işletmecileri güç durumda bırakmaktadır.
Özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinin tüketici birlikleri, ülkemize turist
olarak gelecek kendi vatandaşlarının herhangi bir mağduriyete uğramamalarını
garantiye almak için, geçmiş dönemlerde taahhütname ile yetinirken, son
yıllarda banka teminat mektubu ve özellikle ülkemizdeki ekonomik krizle
birlikte ise Türk bankası yerine yabancı banka teminat mektupları talep
eder hale gelmiş bulunmaktadır. Örneğin, ağırlıklı olarak Hollanda ve İskandinav
ülkelerinde, tamamen Türk sermayesi ile o ülkelerin mevzuatına göre kurulmuş
ve faaliyet göstermekte olan bir tur operatörü şirketi yılda 100-150.000
civarında turist getirmektedir ve anılan ülkelerdeki tüketici birliklerinin
bu tür talepleri karşısında önemli miktarlarda gereksiz ve haksız ilave
masraflara katlanmak zorunda bırakılmış olduğu gibi, mevcut düşük ülke
reytingimiz sayesinde yüksek masraflı teminat mektubu temininde zorlanmakta
olup faaliyetlerini sürdürmekte sıkıntılarla karşılaşmaya başlamış bulunmaktadır.
Bu cümleden olarak, tur operatörlüğü faaliyetlerini giderek güçleştiren
ve mevcut ekonomik koşullarda sağlanması çok zor olan ve maliyeti % 5'lere
kadar varan teminat mektubu masrafı ile karşılığında ayrıca ipotek riski
de getiren bu tür uygulamaların tamamen kaldırılmasını veya en azından
bu tür ilave finansal yüklerin yerine Hükümetimiz garantisinin verilebilmesini
teminen Turizm Bakanlığımızın ilgili ülke hükümetleri nezdinde girişimde
bulunmasının turizmden "beklenen patlamanın" hayata geçirilmesi yolunda
önemli katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Yaşanmakta olan ekonomik krizi aşmak için Hükümetimiz tarafından alınmakta
olan önlemlere karşı özellikle emekçi kesim tarafından yetersiz olduğu
gerekçesiyle yürütülen eylemlerin, geçmiş yıllarda terör kaynaklı eylemler
sırasında da olduğu üzere, medyada sürekli olarak ve abartılı bir şekilde
yer verilmesi zaten çok hassas olan turizm sektöründeki faaliyetleri olumsuz
yönde etkilediğinden ve hatta bu tür yayınlar bazı yabancı çevrelerce bilinçli
olarak suistimal edildiğinden, binbir güçlükle ülkemize çekilmeye çalışılan
yabancı turistleri kaçırmamak ve sezona girmek üzere olduğumuz şu dönemde,
beklenmeyen iptallere maruz kalmamak için gerekli özenin gösterilmesi büyük
önem taşımaktadır.
Avrupa Birliği'ne uyum mevzuatı çerçevesinde, Birlikçe, işçilerin eğitimi
amacıyla sağlanacak olan mali destekten, büyük önem atfedilen ve çok ağırlıklı
olarak insan kaynağına bağlı olarak çalışan turizm sektöründe istihdam
edilen işçilerin bilgi, beceri ve kalitesini artırmak için öncelikli olarak
yararlanılmasını teminen Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu aracılığıyla,
ilgili makamlar nezdinde ivedilikle gerekli girişimlerde bulunulmasının
uygun olacağı düşünülmektedir.
Temel eğitimin sekiz yıla çıkarılmasını müteakiben, sektöre yetişmiş işgücü
sağlayan turizm meslek okullarının lise düzeyinde kalmış olması yüzünden
eğitim kalitesinin iyileştirilmesi ve ihtisaslaşmanın artırılabilmesini
teminen gerekli düzenleme ve uygulamalara yönelik adımların süratle atılmasının
çok yararlı olacağı kanaati taşınmaktadır.
Son aylarda yaşanan ekonomik kriz nedeniyle ağırlaşan koşullara bağlı olarak
büyük özveriyle faaliyet göstermeye devam eden ve istihdam yaratmaya çalışan
reel sektörün artan yükü de dikkate alınarak, Sosyal Güvenlik alanında
Hükümetçe getirilmesi düşünülen ve işyeri kapatmaya kadar gidebilecek nitelikteki
yeni ilave yükümlülüklerin uygulamaya konulmaması veya en azından 1-2 yıllığına
ertelenmesi yoluna gidilmesi büyük önem arzetmektedir.
Tüm yerel ve merkezi kamu otoritelerinin özellikle turizm sektöründe faaliyet
göstermekte olan firmalara idari ve mali ek bir külfet getirmekten kaçınarak,
köstek veya rakip olarak değil, yapıcı ve yardımcı olacak şekilde tasarrufta
bulunmaları temenni edilmektedir.
Döviz girdisi sağlayarak, istihdam yaratarak ve Ülkemizin tanıtımına katkıda
bulunarak, yaşanmakta olan krizin aşılmasında büyük önem atfedilen ve entegre
yapısı sayesinde oldukça geniş bir kesime hitap eden turizm sektöründen,
hizmet kalitesi artırılmak suretiyle doluluk ve fiyatlar paralel olarak
yükseltilerek, beklenen getirinin sağlanabilmesi için,
i. Yeni yatırımların ve teşviklerin azalmış olması dikkate alınarak,
mevcut tesislerde periyodik olarak yapılması zorunlu olan tesis yenileme
ve modernizasyon yatırımlarının desteklenmesi,
ii. Turizm sektöründe rakip ülkelerdeki oranlar dikkate alınarak
vergi oranlarının düşürülmesi ve ek teşvikler getirilmesi,
iii. Haksız rekabetin önlenmesi için önemli ölçüde kayıtdışı
çalışmakta olan sektörün kayıt içine alınması için gerekli düzenleme ve
uygulamaların yapılması,
iv. Getirilecek tüm teşvik ve kolaylıkların, firmaların ödedikleri
vergi, katlandıkları finansman maliyetleri, yaratmış oldukları istihdam,
sahip oldukları operasyonel hacimleri ilgili rakamsal verilerin, geçmiş
yıl değerleri dikkate alınarak, hakça dağıtılması,
v. Turizm sektörünün yapısı gereği, ABD ve Avrupa gibi gelişmiş
ülkelerde başarıyla uygulanagelmekte olan esnek çalışma koşulları modeli
uygulaması için gerekli yasal ve idari altyapının hazırlanması,
gerekliliğine de ayrıca dikkat çekmek isteriz.
|