TÜRKİYE İŞVEREN SENDİKALARI KONFEDERASYONU’NUN
EKONOMİK VE SOSYAL KONSEY TOPLANTISINA
SUNDUĞU GÖRÜŞ VE ÖNERİLER
Ülkemiz çok ağır bir ekonomik kriz yaşamaktadır. 2000 yılı başında uygulamaya
konulan 36 aylık IMF destekli Enflasyonla Mücadele Programı, başarılı olamamıştır.
Bugün reel sektörde üretim durma noktasına yaklaşmıştır. Ülkemiz büyük
bir işsizlik tehlikesi ile yüzyüzedir. Özellikle, geçtiğimiz Şubat ayında
yaşanan ikinci mali krizden sonra ortaya çıkan tablo, geçmişin tecrübelerinden
yararlanılmasını ve Hükümetin sosyal taraflarla işbirliği yapmasını gerekli
kılmaktadır.
BİRLİKTE ÇALIŞMA VE İŞBİRLİĞİ YAPMA ANLAYIŞININ
EKSİKLİĞİ, BUGÜNKÜ SORUNLARIMIZIN TEMEL KAYNAĞIDIR.
Başarısızlığı milletçe paylaşmak durumundayız. Dolayısıyla, ülkemizin
bu noktaya gelmesine neden olan faktörleri net biçimde tespit etmeli ve
birlikte çözüm bulmalıyız.
Bir yandan Cumhurbaşkanı ile Hükümet arasında, diğer yandan Hükümetin kendi
içinde ve Bakanlar arasında uyumlu çalışma ilişkilerinin ve koordinasyonun
kurulamamış olması;
Hükümetin İşveren ve İşçi Konfederasyonlarıyla ve diğer sivil toplum kuruluşlarıyla
sosyal diyalog ve uzlaşma sağlama yönünde aktif davranmaması;
Ekonomik ve Sosyal Konsey’in toplumsal uzlaşma ile hazırlanan yasa tasarısının
kanunlaştırılamaması;
İstikrar Programı’nın, sadece para ve döviz kuru politikalarına dayandırılması;
üretim ve istihdam ayağının ihmal edilmesi;
Döviz çıpası yöntemi ile ilgili teknik hatalar; ki bir uçta çıpa, diğer
uçta enflasyon zorlaması ekonomiyi ortadan kırmıştır.
Başta özelleştirme olmak üzere, yapısal reformların hayata geçirilememesi;
Ekonominin rekabet gücünü azaltan sosyal şarjların sürekli olarak artırılması;
Müteşebbisin üretim ve yatırım yapma şevkinin İş Güvencesi Yasa Taslağı
gibi zamansız ve yanlış girişimlerle kırılması;
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın sosyal taraflar arasında uzlaşma
sağlama kuralını terk ederek, tehlikeli popülist yaklaşımlar içine girmesi;
İstikrar Programı’nın istihdamı teşvik edici destek tedbirleri içermemesi;
Devlette her türlü israf, yolsuzluk ve verimsizliğin devam etmesi;
Piyasa ekonomisine tam geçiş için gerekli düzenlemelerin yapılmaması;
Bürokrasi ile özel sektör arasında gerekli iletişim ve diyaloğun sağlanamaması
ve bürokratik engellerin daha da artması.
Bu faktörler kuşbakışı incelendiğinde, bunların temel bir zafiyet noktasına
indirgenebileceği; kurumsal ve toplumsal ilişkilerde birlikte çalışma ve
problem çözme sistemlerinin geliştirilmesi gerektiği açıkça ortadadır.
Bugünkü toplantının, bu konuda somut bir ilerleme süreci başlatmasını
diliyoruz.
TÜRKİYE'NİN İSTİKRAR VE BÜYÜME İÇİN BİR TOPLUMSAL
ANLAŞMAYA İHTİYACI VARDIR.
Gelişmiş ülkelerde örnekleri sıkça görülen, ekonominin rekabet gücünü,
istihdamı ve büyümeyi artırmayı amaçlayan üçlü toplumsal anlaşmalar ya
da paktlar, artık ülkemizde de hayata geçirilmelidir.
Varılacak "Toplumsal Anlaşma" çerçevesinde yürürlüğe konulacak bir "Gelirler
Politikası", İstikrar Programı’nın başarı şansını artıracak ve Türkiye’de
sosyal barışın korunmasına büyük katkıda bulunacaktır.
Hükümet, İşveren ve İşçi kesimlerinin işbirliğini sağlayacak Toplumsal
Anlaşma, şu temel amaçları öngörmelidir:
Kısa Vadede;
-
Piyasaların normale döndürülmesi, güvenin tesisi ile üretim ve ticaret
mekanizmalarına yeniden işlerlik kazandırılması;
-
İşletmelerin ve istihdamın korunması, işsizlik artışının önlenmesi;
-
Ekonominin rekabet gücünün korunması;
-
İstikrara yönelik temellerin atılması.
Orta ve Uzun Vadede;
-
Enflasyonun indirilmesi;
-
İstihdamın artırılması;
-
Sürdürülebilir büyümeye geçilmesi;
-
Rekabet gücünün artırılması;
-
Gelir dağılımının iyileştirilmesi ve çalışanların hayat standardının geliştirilmesi;
-
Yatırımların artırılması, Türkiye’nin yatırımcı için çekici kılınması;
-
Kamu hizmetlerinin etkinleştirilmesi ve hızlandırılması;
-
Kamu açıklarının azaltılması;
-
Kayıtdışı sektörün kayıtlı ekonomiye kazandırılması. Bunun için ciddi ve
tutarlı uygulama ve programlar yürütülmesi.
Toplumsal Anlaşma; ücret, fiyat, vergi, istihdam, rekabet gücü, sosyal
güvenlik, eğitim, çevre politikalarını ve çalışma hayatının çeşitli alanlarını
kapsamalı ve İstikrar Programı’nın sosyal maliyetinin paylaşımı net biçimde
ortaya konmalıdır.
Varılması gereken toplumsal uzlaşma çerçevesinde Hükümet, işletmeler
üzerindeki vergi yükünü ve sosyal şarjları azaltmayı, kamusal sistemi çağdaş
reformlara tabi tutmayı, mevzuatı esneklik ve rekabet gücü gereklerine
göre yenilemeyi taahhüt etmeli; İşveren kesimi istihdamı gözetmeli ve işten
çıkarmayı son çare olarak düşünmeli; İşçi kesimi ise verimlilik artışını
aşmayan ve rakip ekonomilerdeki işgücü maliyetlerini dikkate alan,
ılımlı bir ücret politikasını desteklemelidir.
Birim işgücü maliyetinin azaltılması, vergi sisteminin büyümeyi ve kayıtlı
istihdam artışını teşvik edici yönde değiştirilmesi, verimlilik, eğitim
ve Ar-Ge faaliyetlerinin üçlü çabalarla geliştirilmesi, ana işbirliği konuları
arasındadır.
Böyle bir anlaşmanın toplu iş sözleşmelerine yol gösterici nitelikte
konfederal düzeyde çerçeve anlaşmalarla desteklenmesi durumunda
ise Türkiye istikrar ve büyüme yolunda çok önemli adımlar atmış olacaktır.
TOPLUMSAL ANLAŞMANIN TAMAMLAYICISI OLARAK,
İŞLETME DÜZEYİNDE DE İŞBİRLİĞİ YARATILMALIDIR.
Ulusal düzeyde kurulması gereken işbirliği, sosyal taraflarca işletmelere
de yansıtılmalıdır.
Çeşitli ülkelerde elde edilen deneyimler, işçi ve işveren kesimleri
arasında tesis edilen işbirliği devrelerinin işletme düzeyine taşınması
ile firmaların rekabet gücünde, verimlilik düzeyinde, istihdam ve ücret
olanaklarında ve çalışanların vasıflarında sürekli gelişme yaratıldığını
göstermektedir.
Sosyal taraflar, işletme düzeyinde şu alanlarda işbirliği yaparak ortak
faydayı geliştirebilirler:
İşletmenin iç ve dış pazarlardaki başarısının artırılması;
İstihdamın artırılması;
Çalışanların ihtiyaçlarını da karşılayan esnek çalışma yöntemlerinin uygulanması;
Yenilikçiliği teşvik eden rekabet stratejilerinin ve yeni üretim/çalışma
modellerinin uygulanması;
Kalitenin ve verimliliğin yükseltilmesi;
Çalışanların “istihdam edilebilirliğini” sağlayacak meslek eğitimi, bireysel
geliştirme, hayatboyu eğitim ve ileri teknolojilere uyumu sağlayacak gelişim
programlarının yaygınlaştırılması ve desteklenmesi;
Toplu iş sözleşmesi müzakerelerinde işletmenin rekabet gücünün, yatırımların
ve istihdamın gözetilmesi;
İşbirliği kültürünün geliştirilmesi;
Artan verimliliğe dayalı uzun vadeli reel ücret artışı trendinin elde edilmesi;
Çalışma şartlarının geliştirilmesi;
Çevre ve iş sağlığı-güvenliği alanlarında gönüllü girişimlerin desteklenmesi.
TÜRKİYE’DE KAMU SEKTÖRÜ ÇOK BÜYÜK VE HANTALDIR.
En önemli sorunlarımızdan biri, kamu sektöründe etkinliğin ve verimliliğin
sağlanması konusudur. Toplumdan fedakarlık isteyen siyasilerin, öncelikle
devletteki israfı ve verimsizliği kaldırması zorunludur.
Bugün ülkemizdeki taşınmazların %80'i hazineye aittir. KİT'lerin sanayi
üretimi içerisindeki payı %43; bankacılık sektöründe devletin payı %50'dir.
Devlet, Türkiye'de ekonominin yaklaşık %70'ini kontrol etmektedir.
Bunun yanında, halen kamu sektöründe yaklaşık 90 bin hizmet aracı,
230 bin lojman, 2500 sosyal tesis kullanımdadır. Kamu açıklarının azaltılması
temel hedeflerden birini oluşturmakta iken, personel rejiminde herhangi
bir reform çabasına rastlanmamakta, buna karşılık devlet memurlarının sayısı
sürekli artırılmaktadır.
2000 yılında devletin demirbaş, taşıt, büro harcamaları gibi cari harcamaları
%70-105 oranında artmıştır.
Öte yandan, yatırım yapmak ve istihdam yaratmak isteyen girişimcilerin
önünde bulunan bürokratik engeller kaldırılamamıştır. Bugün ülkeye en faydalı
hizmeti bir organize sanayi bölgesi kurarak yapmak isteyen girişimciler,
karşılarında 32 Bakanlığın birbirini çelmeleyen bezdirici uygulamalarını
bulmaktadır. Uzakdoğu ülkelerinde ihracat izni internet yoluyla 15 dakikada
tamamlanmaktadır. Türkiye’de ise aynı konuda haftalarca uğraş vermek gerekmektedir.
Bu iki örnek dahi, meselenin ülkemiz açısından ne derecede önemli ve acil
olduğunu göstermeye yeterlidir.
Devletin bugünkü müdahaleci ve hantal yapısı çağdaş biçimde düzenlenmediği
takdirde, kimse Türkiye'deki yolsuzlukların ve krizlerin sona ermesini
beklememelidir.
YENİ İSTİKRAR PROGRAMI, AYNI ZAMANDA BİR ULUSAL
REKABET GÜCÜ PROGRAMI OLMALIDIR.
Küresel ve bölgesel liberalleşme çağında ülke ekonomileri, sektörler
ve firmalar için rekabet gücüne sahip olma ve bunu geliştirme, ayakta kalmanın
tek yolu haline gelmiştir.
Konu, bir taraftan Dünya Ticaret Örgütü üyesi, diğer taraftan da AB
üye adayı olan ülkemiz açısından çok daha büyük bir önem taşımaktadır.
Türkiye, yeni İstikrar Programı’nın uygulanma döneminde hem “Ulusal
Rekabet Gücü Politikası”nı oluşturup uygulamak, hem de istihdamı artırıcı
tedbirleri yürürlüğe koymak zorundadır.
Ülkemizin üretim, yatırım ve ihracat yapmaya elverişli bir ortama kavuşturulması,
bu kapsamda hayati öneme sahiptir. Geçtiğimiz dönemde “Ulusal Rekabet
Gücü” ve “Ulusal İstihdam Politikası”nın oluşturulmaması, hem
kalkınmayı olumsuz etkilemiş, hem de İstikrar Programı'nın başarısını engelleyen
temel faktörlerden biri olmuştur.
YATIRIMDAN KAÇIŞ VE YURTDIŞINA FABRİKA GÖÇÜ
SÜREÇLERİNİ ULUSAL REKABET GÜCÜ POLİTİKASI UYGULAYARAK TERSİNE ÇEVİRMELİYİZ.
Ülkemize gelen yabancı sermaye çok yetersiz olduğu gibi, Türkiye’den
yurtdışına doğrudan sermaye ihracı süreci de her geçen gün daha da
kuvvetlenmiştir. Öyle ki, doğrudan yatırımlarda giriş ve çıkış eşitlenmiş
durumdadır. Son dört yılda gerçekleşen “fabrika göçü” nedeniyle,
ülke içinde gerçekleşebilecek yaklaşık 450 bin kişilik istihdam alanı kaybedilmiştir.
Ülkemizde bugün yaşanan "yatırımdan kaçış" ve "yurtdışına
fabrika göçü" süreçlerinin başlıca sebepleri şunlardır:
1. Ücret-verimlilik bağlantısı bulunmamaktadır. Organize işyerleri
kesiminde işgücü maliyeti ile işgücü verimliliği arasında dengesizlik yaşanmaktadır.
Ayrıca, işgücü maliyetleri yakın çevredeki Eski Doğu Bloku ülkelerinin
çok üzerindedir. Hatta, Yunanistan ve Portekiz'deki seviyeleri aşmıştır.
Kısaca, Türkiye artık emeğin pahalı olduğu bir ülkedir.
Bu konuda sigorta primi, kıdem tazminatı, işsizlik sigortası primi ve
istihdama ilişkin diğer yüklerin önemli rolü bulunmaktadır.
2. Çalışma mevzuatı katıdır ve çalışmayı, çalıştırmayı caydırmaktadır.
3. SSK'nın işletmelere yükü, çağdışı yönlendirmesi çok önemli
bir faktördür.
4. Bürokrasi korkusu ve bürokratik engeller işletmeleri bezdirmektedir.
5. Yerel yönetimler işyerleri üzerinde bazen kanundışı olabilen
baskılar uygulamaktadır.
6. Dürüst mükellefe vergi, peşin vergi, ek vergi, fon vs. getirilmektedir.
Çözüm için şu hususlara yoğunlaşılmalıdır:
1. Türkiye'nin tek çıkış yolu katma değer yaratmaktır. Bu da
ihracata dayalı bir büyüme modelini zorunlu kılar.
2. Global yarışta başarı, uzun soluklu bir koşuyu gerektirir.
Uzun nefesin 4 şartı ise;
- Verimlilik,
- Formalitelerin azaltılması,
- Vergi ve fon yükünün hafifletilmesi,
- İş (üretim) ahlâkıdır.
3. Özel ve kamu şirketlerinin birleşmeleri veya yerli ve yabancı
ortaklıklar kurmaları desteklenmeli, teşvik edilmelidir.
4. Özellikle kriz şartlarında sanayici işletmeyi ayakta tutmak
ve işçi çıkarmamak için fedakarlık yapmaktadır. Bu yaklaşım hükümetçe desteklenmeli
ve değerlendirilmelidir.
5. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafsızlığa sahip olmalı,
sosyal taraflar arasında denge gözetmeli ve teklif edeceği yasaları tarafların
müzakeresine havale edip mutabakat sağlamalıdır.
Türkiye’den sermaye çeken ülkeler, yatırımcıya bedava arsa tahsis etmekte,
15 yıllık vergi muafiyeti tanımakta, düşük ücret ve minimum bürokrasi avantajları
sunmaktadır.
Bu faktörlerin tümü, üçlü işbirliği ile değerlendirilmeli ve rekabet
gücünü artıracak tedbirler bir an önce yürürlüğe konulmalıdır.
Bugün Türkiye’dekine benzer ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıya
bulunan Arjantin’in bu sorunlardan kurtulmak için bir Ulusal Rekabet Gücü
Stratejisi uyguladığını görmekteyiz. Artık sorunlar, bir İstikrar Programı’nın
dar kalıpları içinde çözüme kavuşturulamaz. Olaylara, daha geniş perspektiflerden
bakmak ve ona göre çözüm üretmek kaçınılmaz hale gelmiştir.
Önemli ölçüde üretim, istihdam ve ihracat kaybı karşılığı elde edilecek
ekonomik istikrar hedefini, geniş halk kitlelerinin paylaşması fevkalade
güçtür. Bu itibarla, üçlü konsensusla hazırlanması gereken Ulusal Rekabet
Gücü Politikası, işletmeler ve çalışanlar üzerindeki vergi yükünün azaltılarak
verginin tabana yayılmasını, işvereni işçi çalıştırmaktan caydıran sosyal
şarjların en aza indirilmesini öngörmeli; istihdam yaratmayı ekonomik olarak
ödüllendirecek mekanizmalar geliştirilmelidir.
Verimlilik konusu, İstikrar Programı’nda ağırlıkla yer almalı; MPM kamu
sektöründe verimliliğin artırılmasına yönelmeli ve bu konuda takvimli bir
plan uygulanmalıdır.
İŞSİZLİK ARTIŞINI GÖĞÜSLEYEBİLMEK İÇİN İŞLETME
YÜKÜMLÜLÜKLERİ AZALTILMALI VE ÇALIŞMA MEVZUATI ESNEKLEŞTİRİLMELİDİR.
Bir ülkede istihdamı artırmanın başta gelen yolu, yatırımları artırmak
veya mevcut üretim kapasitesini daha fazla oranda kullanmaktan geçer. Fakat,
günümüzde kaydedilen baş döndürücü teknolojik ilerlemeler yatırım artışlarıyla
istihdam artışları arasındaki bağı bir ölçüde zayıflatmış ve dolayısıyla
istihdamı artırabilmek için bazı ek tedbir ve politikalara da başvurulmasını
kaçınılmaz kılmıştır.
Bu tedbir ve politikaların başında da işgücü piyasalarına esneklik kazandırılması
gelmektedir. Yapılan araştırmalar ABD, İngiltere, Danimarka, Hollanda gibi
işgücü piyasaları daha esnek ülkelerde, işsizlik oranının çok daha düşük
düzeylere indirildiğini göstermektedir. Yakın zamanlarda bu ülkeler arasına,
önemli ölçüde esneklik unsurları içeren yeni bir iş kanunu ile İspanya
da katılmıştır.
Türk çalışma yasalarının Avrupa’nın en katı yasaları olduğu bilinen
bir gerçektir. Hal böyle iken, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca
gündeme getirilen İş Güvencesi Yasa Taslağı, işsizlik gerçeğini görmezden
gelmiştir. Gerçek iş güvencesi, ancak işletmelerin rekabet gücü artırılarak
ayakta kalmaları durumunda sağlanabilir.
Dolayısıyla bu konu mutlaka, İş Kanunu'nun çağdaş hale getirilerek esnekleştirilmesi
ve kıdem ve ihbar tazminatlarının yeniden düzenlenmesi ile birlikte değerlendirilmelidir.
Çeşitli ülkelerde yaşanan deneyimlerin de gösterdiği gibi, ekonomik
kriz ve durgunluk dönemlerinde yoğunlaşan işsizlik tehdidine, çalışma hayatında
esneklik uygulamalarına yer verilerek başarıyla karşı koyulabilir.
Ülkemizde SSK primlerinin yüksekliği, istihdam artışını önleyen ve kayıtdışı
ekonomiyi büyüten bir olgudur. SSK’nın finansman dengesinde yaşanan nispi
iyileşme, işçi ve işverenin prim yükünün büyük ölçüde artırılmasıyla sağlanmış
olup, ekonomiyi ve istihdamı olumsuz etkilemektedir.
Reel sektörde işletmelerin işçi ücretlerini dahi ödemekte zorluklar
yaşadığı bu çetin dönemde SSK primine esas kazanç sınırlarının %50 oranında
artırılması son derece yanlış bir uygulamadır. Bu, hükümetin işsizliğe
davetiye çıkarmasıdır. İçinde bulunduğumuz dönemde söz konusu sınırlarda
artış yapılmamalı ve aşağıdaki tedbirlere yer verilmelidir.
İşsizlikle mücadele açısından toplu iş sözleşmesi bağıtlayan işletmelere
ve bu işletmelerde istihdam edilen işçilere şu destekler sağlanmalıdır:
Sosyal
sigorta işçi ve işveren prim oranlarında 5 puanlık indirim,
İşsizlik
sigortası işçi ve işveren prim oranlarının %50 oranında azaltılması,
Özelleştirme
sonucu işsiz kalmış olanları istihdam eden işverenlerin sosyal sigorta
primlerinden muaf tutulmaları,
İşverenlerin
sosyal amaçlı fonlar için yaptıkları ödemelerin %50 oranında azaltılması,
İşletmelerin
hizmetiçi eğitime yaptıkları harcamaların vergiden muaf tutulması,
İşyerlerinin
enerji girdilerine uygulanan vergilerin %50 oranında azaltılması.
Yine, program çerçevesinde ilave istihdam yaratmaya hazır
ve hevesli işverenler teşvik edilmelidir:
Bir yıl içerisinde işçi sayısını geçmiş yıla göre %30 oranında artıran
işyerlerinin ilave istihdam ettiği işçilerinin SSK ve İşsizlik Sigortası
primlerinin işveren katkısına ait bölümünün %20’si devletçe karşılanmalı
ve bakiye %80’nin %30’u bir yıl ertelemeye tabi kılınmalıdır.
Bir yıl içerisinde işçi sayısını geçmiş yıla nazaran %30 nispetinde artıran
işyerlerine EXIMBANK kredilerinin dağıtımında öncelik tanınmalıdır.
Çalıştırdığı işçi sayısının yarısına tekabül edecek miktarda işçi istihdamıyla
yeni bir işyeri açan işverenin SSK ve İşsizlik Sigortası primlerinin yarısı
bir yıl muafiyete tabi kılınmalı, ikinci yıl primleri ise 1 yıl süreyle
ertelenmelidir.
Yıllık üretimini geçmiş yıla nazaran %30 artıran ve/veya ihracatını geçmiş
yıla oranla %50 artıran işyerlerinin Kurumlar Vergisi %25 oranında
indirime tabi kılınmalıdır.
Öte yandan, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, işsizliği artıran
yapısal faktörlerin tedavisine (aktif işgücü politikaları, eğitim vb.)
yönelmelidir.
Sosyal taraflar Eğitim ve İstihdam Anlaşmaları uygulamalıdır.
MEVZUAT UYUMU KONUSUNDA AB’YE SUNULMUŞ OLAN
ULUSAL PROGRAM, ÇALIŞMA HAYATI ALANINDA “KRALDAN ÇOK KRALCI” BİR YAKLAŞIM
İÇERMEKTEDİR.
Avrupa Birliği’ne tevdi edilen Ulusal Program'ın çalışma hayatına ilişkin
taahhütleri konusunda çok ciddi endişeler taşıyoruz. Programın bazı bölümlerinde
“kraldan daha kralcı” yaklaşımlar ön plana çıkmaktadır.
Unutulmamalıdır ki, önemli olan ekonomik imkanlarla sosyal ihtiyaçlar
arasındaki dengedir. Ne yazık ki, Ulusal Program'ın birçok yerinde bu denge
bozulmuştur.
Özellikle, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da sosyal politikaya
yönelik araçların popülistçe kullanılacağına dair işaretler vardır. AB’nin
ülkemizden talep etmediği, kendi bünyesinde ortak standart oluşturmayı
düşünmediği birçok konuyu biz – hem de kısa vadede – düzenlemeyi taahhüt
ediyoruz. AB ile bütünleşme konusunu, bu gibi yaklaşımlarla oya tahvil
etmeye çalışmak yanlıştır.
AB Ulusal Programı’nda çoğu kısa vadeli öncelikler arasında yer verilen;
İş Kanunu’nda esnekliği ve kıdem tazminatını dikkate almadan getirilmek
istenen İş Güvencesi,
Anayasa’da hak grevine yer verileceği,
Sarı sendikacılığa ve çalışma barışının bozulmasına yol açacak mevzuat
değişiklikleri,
İşletmelerin rekabet gücünü azaltacak ve istihdamı cezalandıracak nitelikte
yeni mali yükümlülükler,
Çalışma şartlarının, işletmelerin ödeme güçlerini aşan ve çalışma hayatını
daha da katılaştıran düzenlemelere tabi kılınması,
gibi hususlar, AB tarafından talep edilmemesine ve tüm uyarılarımıza
rağmen AB Ulusal Programı’na dahil edilmiştir.
Konfederasyonumuz, bu gibi taahhütlerin, özel sektörün rekabet gücünü
ve dinamizmini zayıflatarak, AB'ye üyelik hedefine ulaşmamızı zorlaştıracağı
ve bu hedefe yönelik beklentilerimizin gerçekleşmesini önleyeceği görüşündedir.
Türkiye, AB tarafı ile yürütülen “kamu ihaleleri pazarlarının karşılıklı
olarak açılması” müzakerelerinde de dikkatli olmalıdır. Halen AB firmalarının
Türkiye’deki ihalelere girişi bakımından tam bir serbesti hüküm sürmekte,
buna karşılık Türk firmalarının AB ülkelerindeki faaliyetleri doğrudan
ve dolaylı engellerle karşılaşmaktadır. Bu konuda ilgili sektör temsilcilerinin
görüşleri paralelinde hareket edilmeli, ülkemizin muhtemel zararları önlenmelidir.
EK:
SEKTÖREL SORUNLAR
VE
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
İLAÇ SEKTÖRÜ:
1. Ülkemizde yaşanan ekonomik kriz sonucu kurların serbest bırakılması
TL’nin %46’ya kadar değer kaybetmesine yol açmış, bu durum kullandığı hammaddenin
çok önemli bir bölümünü ithal yoluyla karşılayan sektörümüzün girdilerinde
büyük maliyet artışlarına neden olmuştur. Sektörümüz dışındaki tüm sektörlerde
bu ağır yükün faturasını karşılamak üzere fiyat artışları, uygulanan ekonomik
politikanın bir gereği olarak gerçekleşmektedir. Nitekim kriz sonrasında
devletin KİT ürünlerinde yaptığı artışlar başta olmak üzere pekçok ürünün
fiyatlarında artışlar olmuş, kur artışlarının etkileri pekçok sektörde
fiyat ayarlamalarıyla dengeleme yoluna gidilmiştir. Ancak, 1262 sayılı
ilaç yasasının 7. maddesi gereği, ülkemizde ilaç fiyatları Sağlık Bakanlığı’nın
denetimindedir.
Sağlık Bakanlığı yerli üretilen ilaçlarda %30 maliyet artışına karşılık
%15 oranında bir fiyat artışı yapılmasını, ithal edilen ilaçlarda
ise ithal edildiği günkü döviz kuru yerine 1$=820.000TL üzerinden
hesap yapılarak fiyat başvurusunda bulunulmasını karara bağlamıştır.
Öngörülen fiyat artışları maliyetlerdeki artışları karşılamaktan uzak
olmakla birlikte sektör bu kriz günlerinde, Sağlık Bakanlığı’nın kararını
anlayışla karşılamış ve ülkenin ilaçsız kalmaması için üretim ve ithalatını
aksatadan sürdürme kararı almıştır. Ürünlerinin halk sağlığıyla ilgili
olması nedeniyle sektörün krizin başladığı günlerden bu yana gösterdiği
özveriyi bugünkü şartlar altında devam ettirme çabası taşıdığı sorumluluğun
bir gereğidir.
Önümüzdeki günlerde piyasa koşullarının belirginlik kazanmasıyla Sağlık
Bakanlığı’nın aldığı bu kararları yeniden değerlendirerek
-
Maliyet artışlarını karşılayacak bir fiyat düzenine geçmesi,
-
İthal ilaçlarda da kriz öncesindeki gibi gümrük beyannamelerindeki o günkü
döviz kuru üzerinden fiyat onayı vermesi
gereklidir. Aksi halde ülkemizin bir süre sonra ilaç yokluklarıyla karşılaşması
kaçınılmaz olacaktır.
2. Bu kriz sadece ilaç sanayiini değil, üreticiler, ithalatçılar,
depocular ve eczaneler olmak üzere tüm ilaç sektörünü derinden etkilemiştir.
Dağıtım kanallarının günümüzde karşı karşıya oldukları en büyük sorun
kamu ödemelerindeki gecikmelerdir. Ekonomik kriz sonrasında bu gecikmeler
sektör için risk taşıma boyutuna ulaşmıştır.
Eczanelerin Emekli Sandığı reçeteleri karşılığı alacaklarını çok uzun
vadelerde tahsil etmeleri hastaların özellikle ithal ilaç reçetelerinin
karşılanmasını güçleştirmektedir. Bu durum zamanla ilaç yokluklarına neden
olacaktır.
Halkımızın ilaçsız kalmaması için Emekli Sandığı ve Bağ-Kur ödemelerinin
aksatılmadan yapılması hem dağıtım kanalları hem de endüstrimiz açısından
çok büyük önem taşımaktadır.
3. Endüstrimizin yaşadığı önemli sorunlardan bir diğeri SSK’dan
alacaklarının zamanında ödenmemesidir. SSK yetkilileriyle konu sürekli
görüşülmesine rağmen ödemelerdeki aksamalar devam etmektedir. Bu durum
sosyal sorumluluğu gereği özverili davranan sektörümüzün finansman yapısını
zorlamaktadır. İlaç yokluklarına neden olunmaması için SSK’nın da ödemelerini
zamanında yapması sağlanmalıdır.
4. İlaçlarda uygulanan %17 KDV oranı çok yüksektir. Bugün sarfedilen
ilacın yaklaşık %70’i devlet kuruluşları tarafından dağıtılmaktadır. (Sağlık
Bakanlığı, SSK, Emekli Sandığı, Bağ-Kur, Milli Savunma Bakanlığı vs.) İlacın
en büyük alıcısı devlet olduğundan, azaltılmasının devlete bir külfeti
olmayacaktır.
İlişikteki Tabloda AB ülkelerindeki KDV oranları görülmektedir. Bu ülkelerden
4 ülke beşeri ilaçlarda KDV oranını 0’a düşürmüş, 13 ülke ortalama %80’e
varan indirim yapmak suretiyle sosyal bir ürün olan ilacın toplum yararı
dikkate alınarak vergi yükünü hafifletmişlerdir.
Ülkemizde de benzer uygulama temel gıda maddelerinde yapılmaktadır.
Bu sınıf ürünlerde KDV halen %8 olarak uygulanmakta, KDV açısından %53
indirime tabi tutulmaktadır.
Bu nedenle KDV’nin standart orandan daha düşük uygulanması, diğer temel
gıda maddelerinde olduğu gibi ilaçta bu oranın %8 olarak yeniden belirlenmesi
sektörümüz ve toplum yararı açısından hayati önemi haizdir.
Avrupa Ülkelerinde KDV Oranları (%)
Ülke Adı
Oran
|
Standart Ürünler
|
Reçeteli Ürünler
|
OTC
|
| Almanya
Avusturya (1)
Belçika
Danimarka
Finlandiya
Fransa (2)
Hollanda
İngiltere
İrlanda (3)
İspanya
İsveç
İsviçre
İtalya
Norveç
Portekiz
Yunanistan
Türkiye |
16.0
20.0
21.0
25.0
22.0
20.6
17.5
17.5
21.0
16.0
25.0
7.5
20.0
23.0
17.0
18.0
17.0
|
16.0
0-20
6.0
25.0
8.0
2.1-5.5
6.0
0.0
0-21
4.0
0.0
2.3
10.0
23.0
5.0
8.0
17.0
|
16.0
0-20
6.0
25.0
8.0
2.1-5.5
6.0
17.5
0-21
4.0
25.0
2.3
10.0
23.0
5.0
8.0
17.0
|
(1) Sağlık sigortalarınca ödenen ilaçlarda KDV oranı %0’dır.
(2) Geri Ödeme yapılan ilaçlarda KDV oranı %2.1, geri
ödemesi yapılmayan ilaçlarda %5.5’dir.
(3) Oral yolla kullanılan ilaçlarda KDV oranı %0, diğer
ilaçlarda %21’dir.
İNŞAAT SEKTÖRÜ:
1.İnşaat Sektörü, 2001 Şubat ayında ortaya çıkan Ekonomik Krizden
önce de pek çok sıkıntıları olan bir sektördü. Şubat Ekonomik Krizi bu
sorunları ön plana çıkarmış ve çözümlerini daha ivedi bir hale getirmiştir.
2. Sektörün sorunlarını ve çözümlerini satırbaşları halinde özetlemeye
çalışalım:
2.1. En başta gelen temel sorun, Kamu Yatırım
Bütçesinin yetersizliğidir. Geçtiğimiz 30 yıl içinde Yatırım Bütçesini
gözeten ve bu kaynağın ekonomik gereklere uygun kullanımını öngören bir
sistem oluşturulamamış ve bunun sonucu olarak çok fazla ihale yapılmak
suretiyle yatırım bütçesi kaynağı, tabiri caizse, çarçur edilmiştir. Bugün,
ülke geneline yayılmış ve bitirilmesi tarım sektöründe 46 yıl, Enerji Sektöründe
19 yıl, Ulaşım Sektöründe 20-22 yıl uzayacağı yetkililerce ifade edilen
binlerce proje yürütülmeye çalışılmaktadır.
Bu sorunun aşılması için, siyasal etkilerin azaltılması, milli bütçedeki
yatırım ödeneklerinin bir şekilde artırılması ile birlikte bütçe dışı kaynakların
temin edilmesi şarttır. Buna ilave olarak, bütçe dışı kaynak demek olan
Yap-İşlet-Devret, Yap-İşlet ve Otoprodüktör İnşaat metodlarının da devreye
sokulması düşünülmelidir.
Bu temel sorunun çözülmesi, istihdama katkıda bulunacak, ayrıca İnşaat
Sektörüne bağlı olan İnşaat Malzemesi Sanayiini de canlandıracak ve ekonominin
süratle rayına oturmasına neden olacaktır.
2.2. Kamu Yatırım Bütçesinin yetersizliğine
bağlı olarak ortaya çıkan diğer sorunlara gelince:
- İhale edilmiş ve devam eden işlere
ait ödeneklerin yetersizliği sorunu, ödenek yetersizliğine bağlı olarak,
Müteahhitlere ödemelerin zamanında yapılamaması ve dolayısıyla pahalı banka
kredilerini kullanma zorunluluğu ile Müteahhitlerin karşı karşıya bırakılması
sorunu,
- Ödemelerin zamanında yapılamamasının
iş sahibi idarelere herhangi bir sorumluluk yüklememesi sonucu, Müteahhitlerin
haklarını arayamamaları, hak kaybı sorunu,
Bunların çözümü Kamu Yatırım Bütçesine bağlıdır.
2.3. Yapıda Denetim Sisteminin 27 pilot ilde
birden devreye girmesi sonucu, bu illerde Bina inşaatlarının geçici bir
süre için bekletilmesi bir sorun olmuştur. Ancak yapıda kalite ve güvenlik
sağlayacak bu sistemi anlayışla karşılıyoruz.
2.4. Ödeneklerin yetersizliği ve ödemelerin
zamanında yapılamaması, Müteahhitleri kapasite azaltmaya zorlamakta, makine
parkından gereği kadar faydalanma olanağı ortadan kalkmakta, personel yönünden
daralma gündeme gelmekte, velhasıl yıllarca uğraşılarak, didinilerek belli
bir teknik seviyeye getirilmiş olan Müteahhitlik Sektörü çökmektedir. Bu,
ülkenin büyük sorunlarından biridir.
2.5. Büyük ve önemli projelerin dış kredili
olarak ihalelerinde dış kredi arama ve bulma yükümlülüğü müteahhitlerin
üzerine bırakılmaktadır. Bu husus, ülke zararına işleyen bir sorundur ve
Hazinenin devreye girmesiyle çözülebilir.
2.6. Şubat 2001 Ekonomik Krizi, giderek beraberinde
fiyat artışları getirmekte ve dolaylı olarak enflasyon oranı yükselmektedir.
Bu durum karşısında, esasen kısıtlı olan ödenekler daha da küçülmüş olacak
ve dolayısıyla devam eden işlerde düşünülen ilerleme gerçekleşemeyecektir.
Bu sorunun, sözleşme değişikliklerine olanak sağlayacak bazı düzenlemelerle
aşılacağı düşünülebilir.
2.7. Hükümetimizce, büyük bir özenle hazırlanmakta
olan İSTİKRAR Programında, İnşaat Sektörü ile Müteahhitlik Sektörünün sorunlarının
aşılması konusunda ne gibi tedbirlerin yer aldığını ve anılan sektörlere
ne gibi desteklerin verileceğini bilemiyoruz. Bu konularda Sn. Başbakanın
ve bazı kabine üyelerinin demeçlerine güvenmek istiyoruz.
2.8. Ödeneklerin, sezon başında Maliye Bakanlığı’nca
serbest bırakılma oranlarının tespiti ile bu tespite uyulması, sektörün
bir diğer sorunudur. Oran tespit prosedürünün Maliye Bakanlığı ile Müteahhit
kuruluşlarınca beraber tespiti ile bu sorunun aşılacağı kanaatindeyiz.
2.9. İnşaat Sektörü olarak sahip olduğumuz
teknolojik seviyemizi, üretim ve iş yapma kapasitemizi yurtdışında değerlendirme
olanağımız gittikçe azalmaktadır. Bununla bağlantılı olarak, yurtdışı işlerle
ilgili ciddi miktarlarda Müteahhitlerimizin alacağı bulunmaktadır. Bu sorunun,
devletimizin müdahale ve desteği ile aşılacağı düşüncesindeyiz.
2.10. Gerek dış kredili işlerde, gerekse milli
bütçeli işlerde Müteahhitler tarafından ödenmiş KDV’lerin müteahhitlere
geri ödenmemesi ve yatırım programlarına KDV’lerin karşılıklarının konmaması,
sektörün bir sorunudur ve aşılması gerekmektedir.
2.11. Özellikle dış kredili işlerde, Kamulaştırma
işleri için bütçeye yeteri kadar ödenek konulmaması sonucu işlerin yapılamaması
ve dolayısıyla kredilerin kullanılamaması, sektörün sorunlarından biridir.
Aşılmasının bütçe içinde olacağı anlaşılmaktadır.
3. Mart 2001 itibariyle İNŞAAT ve MÜTEAHHİTLİK Sektörlerinin
ivedi çözüm bekleyen sorunlarını ve bu sorunların çözümleri hakkındaki
düşüncelerimizi yukarıda açıklamaya çalıştık. İnşaat Sektörünün istihdam
yaratıcı, bağlı sektörleri canlandırıcı özelliklerinin de gözönünde tutularak
ülke ekonomisinin durgunluktan kurtarılacağı inancını taşıyoruz
TÜRKİYE İŞVEREN SENDİKALARI KONFEDERASYONU’NUN
4792 SAYILI SSK KURULUŞ KANUNU DEĞİŞİKLİK
TASARISI HAKKINDA ÖZET GÖRÜŞÜ
4792 sayılı SSK Kuruluş Kanunu’nu değiştiren 616 sayılı KHK’nin Anayasa
Mahkemesince iptali üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca hazırlanan
Kanun Tasarısı, TBMM’nin Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda
görüşülmeye başlanmıştır.
TİSK ve TÜRK-İŞ’in müştereken hazırlayıp Bakanlığa sundukları 4792
sayılı SSK Kuruluş Kanunu Taslağı, Anayasa Mahkemesince iptal edilen
KHK’nin hazırlanışı sırasında dikkate alınmadığı gibi, yeni Tasarı hakkında
görüşlerimize dahi başvurulmamıştır.
TBMM’nin ilgili Komisyonunda görüşülmekte olan Tasarı; Sosyal Sigortalar
Kurumu üzerindeki siyasi müdahaleleri gidermek yerine bu müdahalelerin
daha da artmasına yönelik öneriler içermektedir.
Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür:
Tasarı’nın 1. maddesinde Kurumun idari ve mali özerkliğinden söz edilmekte,
buna karşılık toplam 8 üyeden oluşan Yönetim Kurulunun 5 üyesinin (Başkan,
İki Genel Müdür ve iki Genel Müdür Yardımcısı) atama ile belirleneceği
öngörülmektedir.
Kurumun yönetim kadrosunun her iktidar değişikliğinde birkaç kez değişmesine
neden olacak bu önerinin geri çekilerek gerçek özerkliğin ön koşulu
olan; SSK Başkanının Genel Kurul’da seçimi, Genel Kurul’da yer alacak
işçi ve işveren temsilcilerinin eşit sayıda olmaları, Genel Kurul’a ibra
yetkisinin tanınması, Denetim Kurulunun oluşturulması gibi hususlara Tasarıda
yer verilmelidir.
Tasarı ile Kanunun “Başkanlık” olarak yapılandırılması isabetlidir.
Ancak daire başkanlarının dahi müşterek kararname ile atanmasının öngörülmesi,
atanacaklarda aranan niteliklerin zayıflatılması, Yönetim Kurulunun by-pass
edilmesi, Başkanlıktan beklenen özerkliği engelleyecek, hatta mevcut
siyasi müdahalelerin artarak devam etmesine neden olacaktır.
Toplam 8 üyesinden 5’i atama ile belirlenecek Yönetim Kurulunun görev ve
yetkileri arasına;
-
Kurum gayrimenkullerinin Bakanlık ve bağlı kuruluşlarına bedelsiz olarak
verilmesi,
-
Yerli ve yabancı sosyal güvenlik kuruluşlarının yaptığı projeye katılması
veya danışmanlık hizmeti alması,
-
Bakanlığın toplantı, seminer v.b. faaliyetlerine katılan personelin masraflarının
Kurum tarafından karşılanması;
Şeklinde ilave edilen yeni öneriler, son derece tehlikeli sonuçlar doğuracak
niteliktedir.
Şöyle ki;
-
Kurum gayrimenkulleri işçi ve işverenlerin ödediği primlerle alınmış olup,
amacı Kuruma gelir kazandırmaktır.
-
Kuruma ait gayrimenkullerin kullanım hakkının kanun yoluyla zorla elinden
alınması gasptır.
-
Yerli ve yabancı sosyal güvenlik kuruluşlarının yaptığı projeye katılma
veya danışmanlık hizmeti almanın, daha açık ifadesi Kurumun ihale yapmadan
maliyeti katrilyonlara ulaşan yatırımlara katılabilmesidir. Bu fevkalade
yanlış ve suistimallere yol açabilecek bir düzenlemedir.
-
Kurumun finansman sıkıntısı ileri sürülerek bir yandan prim miktarları
ölçüsüz şekilde artırılırken, Bakanlık giderlerinin Kuruma yüklenmeye çalışılması
doğru bir yaklaşım değildir.
-
Sigorta Teftiş Kurulu Başkanlığının, Sigorta İşleri Genel Müdürlüğü yerine
Kurum Başkanına bağlanması müfettişlerce görülmekte olan hizmetlerin gecikmesinden
başka bir işe yaramayacaktır.
TBMM’nin Komisyonlarında görüşülmekte olan bu Tasarı’nın temel yanlışlığı,
toplumun tümünü ilgilendirmesine rağmen Tasarının işçi ve işveren kesimlerinin
katılımı sağlanmadan tek yanlı hazırlanmış olmasıdır.
“Sosyal Güvenlik Reformu” olarak yola çıkılmasına rağmen “Reform”
değil, “Baskıcı ve mevcut sorunları artırıcı” bir sosyal güvenlik
sistemi oluşturulmaya çalışılmakta, çağın gerçeklerinden uzaklaşılmaktadır.
Devletin fonksiyonu katkı yapıcı ve denetleyici olmak gerekirken; yönetici,
karar verici, daha da müdahaleci bir niteliğe dönüştürülmektedir.
|