Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
21 ŞUBAT KRİZİ

EKONOMİK VE SOSYAL KONSEY
TİSK Raporu
31 Mart 2001
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), Ekonomik ve Sosyal Konsey'e (ESK) konfederasyonun görüş ve önerilerini içeren bir rapor sundu. 
 
Raporda, birlikte çalışma ve işbirliği yapma anlayışı eksikliğinin, bugünkü sorunların temel kaynağı olduğu belirtildi. Türkiye'nin istikrar ve büyüme içinde toplumsal anlaşmaya ihtiyacı bulunduğuna dikkat çekilen raporda, yapılacak bir toplumsal anlaşma çerçevesinde yürürlüğe konulacak gelirler politikasının istikrar programının şansını artıracağı kaydedildi. 

Toplumsal anlaşmanın tamamlayıcısı olarak işletme düzeyinde de işbirliği yaratılması gerektiği vurgulanan TİSK raporunda, Türkiye'de kamu sektörünün çok büyük ve hantal olduğu savunuldu.

TİSK raporunda, yeni istikrar programının aynı zamanda bir ulusal rekabet gücü programı olması talep edilerek, "Türkiye, yeni istikrar programını uygulama döneminde hem ulusal rekabet gücü politikasını oluşturup uygulamak, hem de istihdamı artırıcı tedbirleri yürürlüğü koymak zorundadır" denildi. 
 

TÜRKİYE İŞVEREN SENDİKALARI KONFEDERASYONU’NUN
EKONOMİK VE SOSYAL KONSEY TOPLANTISINA 
SUNDUĞU GÖRÜŞ VE ÖNERİLER


Ülkemiz çok ağır bir ekonomik kriz yaşamaktadır. 2000 yılı başında uygulamaya konulan 36 aylık IMF destekli Enflasyonla Mücadele Programı, başarılı olamamıştır. Bugün reel sektörde üretim durma noktasına yaklaşmıştır. Ülkemiz büyük bir işsizlik tehlikesi ile yüzyüzedir. Özellikle, geçtiğimiz Şubat ayında yaşanan ikinci mali krizden sonra ortaya çıkan tablo, geçmişin tecrübelerinden yararlanılmasını ve Hükümetin sosyal taraflarla işbirliği yapmasını gerekli kılmaktadır.

BİRLİKTE ÇALIŞMA VE İŞBİRLİĞİ YAPMA ANLAYIŞININ EKSİKLİĞİ, BUGÜNKÜ SORUNLARIMIZIN TEMEL KAYNAĞIDIR.

Başarısızlığı milletçe paylaşmak durumundayız. Dolayısıyla, ülkemizin bu noktaya gelmesine neden olan faktörleri net biçimde tespit etmeli ve birlikte çözüm bulmalıyız.

      Bir yandan Cumhurbaşkanı ile Hükümet arasında, diğer yandan Hükümetin kendi içinde ve Bakanlar arasında uyumlu çalışma ilişkilerinin ve koordinasyonun kurulamamış olması;

      Hükümetin İşveren ve İşçi Konfederasyonlarıyla ve diğer sivil toplum kuruluşlarıyla sosyal diyalog ve uzlaşma sağlama yönünde aktif davranmaması;

      Ekonomik ve Sosyal Konsey’in toplumsal uzlaşma ile hazırlanan yasa tasarısının kanunlaştırılamaması;

      İstikrar Programı’nın, sadece para ve döviz kuru politikalarına dayandırılması; üretim ve istihdam ayağının ihmal edilmesi;

      Döviz çıpası yöntemi ile ilgili teknik hatalar; ki bir uçta çıpa, diğer uçta enflasyon zorlaması ekonomiyi ortadan kırmıştır.

      Başta özelleştirme olmak üzere, yapısal reformların hayata geçirilememesi;

      Ekonominin rekabet gücünü azaltan sosyal şarjların sürekli olarak artırılması;

      Müteşebbisin üretim ve yatırım yapma şevkinin İş Güvencesi Yasa Taslağı gibi zamansız ve yanlış girişimlerle kırılması;

      Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın sosyal taraflar arasında uzlaşma sağlama kuralını terk ederek, tehlikeli popülist yaklaşımlar içine girmesi;

      İstikrar Programı’nın istihdamı teşvik edici destek tedbirleri içermemesi;

      Devlette her türlü israf, yolsuzluk ve verimsizliğin devam etmesi;

      Piyasa ekonomisine tam geçiş için gerekli düzenlemelerin yapılmaması;

      Bürokrasi ile özel sektör arasında gerekli iletişim ve diyaloğun sağlanamaması ve bürokratik engellerin daha da artması.

Bu faktörler kuşbakışı incelendiğinde, bunların temel bir zafiyet noktasına indirgenebileceği; kurumsal ve toplumsal ilişkilerde birlikte çalışma ve problem çözme sistemlerinin geliştirilmesi gerektiği açıkça ortadadır.

Bugünkü toplantının, bu konuda somut bir ilerleme süreci başlatmasını diliyoruz.

TÜRKİYE'NİN İSTİKRAR VE BÜYÜME İÇİN BİR TOPLUMSAL ANLAŞMAYA İHTİYACI VARDIR.

Gelişmiş ülkelerde örnekleri sıkça görülen, ekonominin rekabet gücünü, istihdamı ve büyümeyi artırmayı amaçlayan üçlü toplumsal anlaşmalar ya da paktlar, artık ülkemizde de hayata geçirilmelidir.

Varılacak "Toplumsal Anlaşma" çerçevesinde yürürlüğe konulacak bir "Gelirler Politikası", İstikrar Programı’nın başarı şansını artıracak ve Türkiye’de sosyal barışın korunmasına büyük katkıda bulunacaktır.

Hükümet, İşveren ve İşçi kesimlerinin işbirliğini sağlayacak Toplumsal Anlaşma, şu temel amaçları öngörmelidir:

Kısa Vadede;

  • Piyasaların normale döndürülmesi, güvenin tesisi ile üretim ve ticaret  mekanizmalarına yeniden işlerlik kazandırılması;
  • İşletmelerin ve istihdamın korunması, işsizlik artışının önlenmesi;
  • Ekonominin rekabet gücünün korunması;
  • İstikrara yönelik temellerin atılması.
Orta ve Uzun Vadede;
  • Enflasyonun indirilmesi;
  • İstihdamın artırılması;
  • Sürdürülebilir büyümeye geçilmesi;
  • Rekabet gücünün artırılması;
  • Gelir dağılımının iyileştirilmesi ve çalışanların hayat standardının geliştirilmesi;
  • Yatırımların artırılması, Türkiye’nin yatırımcı için çekici kılınması;
  • Kamu hizmetlerinin etkinleştirilmesi ve hızlandırılması;
  • Kamu açıklarının azaltılması;
  • Kayıtdışı sektörün kayıtlı ekonomiye kazandırılması. Bunun için ciddi ve tutarlı uygulama ve programlar yürütülmesi.
Toplumsal Anlaşma; ücret, fiyat, vergi, istihdam, rekabet gücü, sosyal güvenlik, eğitim, çevre politikalarını ve çalışma hayatının çeşitli alanlarını kapsamalı ve İstikrar Programı’nın sosyal maliyetinin paylaşımı net biçimde ortaya konmalıdır.

Varılması gereken toplumsal uzlaşma çerçevesinde Hükümet, işletmeler üzerindeki vergi yükünü ve sosyal şarjları azaltmayı, kamusal sistemi çağdaş reformlara tabi tutmayı, mevzuatı esneklik ve rekabet gücü gereklerine göre yenilemeyi taahhüt etmeli; İşveren kesimi istihdamı gözetmeli ve işten çıkarmayı son çare olarak düşünmeli; İşçi kesimi ise verimlilik artışını aşmayan ve rakip ekonomilerdeki  işgücü maliyetlerini dikkate alan, ılımlı bir ücret politikasını desteklemelidir.

Birim işgücü maliyetinin azaltılması, vergi sisteminin büyümeyi ve kayıtlı istihdam artışını teşvik edici yönde değiştirilmesi, verimlilik, eğitim ve Ar-Ge faaliyetlerinin üçlü çabalarla geliştirilmesi, ana işbirliği konuları arasındadır.

Böyle bir anlaşmanın toplu iş sözleşmelerine yol gösterici nitelikte konfederal düzeyde çerçeve anlaşmalarla desteklenmesi durumunda ise Türkiye istikrar ve büyüme yolunda çok önemli adımlar atmış olacaktır.

TOPLUMSAL ANLAŞMANIN TAMAMLAYICISI OLARAK, İŞLETME DÜZEYİNDE DE İŞBİRLİĞİ YARATILMALIDIR.

Ulusal düzeyde kurulması gereken işbirliği, sosyal taraflarca işletmelere de yansıtılmalıdır.

Çeşitli ülkelerde elde edilen deneyimler, işçi ve işveren kesimleri arasında tesis edilen işbirliği devrelerinin işletme düzeyine taşınması ile firmaların rekabet gücünde, verimlilik düzeyinde, istihdam ve ücret olanaklarında ve çalışanların vasıflarında sürekli gelişme yaratıldığını göstermektedir.

Sosyal taraflar, işletme düzeyinde şu alanlarda işbirliği yaparak ortak faydayı geliştirebilirler:

İşletmenin iç ve dış pazarlardaki başarısının artırılması;

İstihdamın artırılması;

Çalışanların ihtiyaçlarını da karşılayan esnek çalışma yöntemlerinin uygulanması;

Yenilikçiliği teşvik eden rekabet stratejilerinin ve yeni üretim/çalışma modellerinin uygulanması;

Kalitenin ve verimliliğin yükseltilmesi;

Çalışanların “istihdam edilebilirliğini” sağlayacak meslek eğitimi, bireysel geliştirme, hayatboyu eğitim ve ileri teknolojilere uyumu sağlayacak gelişim programlarının yaygınlaştırılması ve desteklenmesi;

Toplu iş sözleşmesi müzakerelerinde işletmenin rekabet gücünün, yatırımların ve istihdamın gözetilmesi;

İşbirliği kültürünün geliştirilmesi;

Artan verimliliğe dayalı uzun vadeli reel ücret artışı trendinin elde edilmesi;

Çalışma şartlarının geliştirilmesi;

Çevre ve iş sağlığı-güvenliği alanlarında gönüllü girişimlerin desteklenmesi.


TÜRKİYE’DE KAMU SEKTÖRÜ ÇOK BÜYÜK VE HANTALDIR.

En önemli sorunlarımızdan biri, kamu sektöründe etkinliğin ve verimliliğin sağlanması konusudur. Toplumdan fedakarlık isteyen siyasilerin, öncelikle devletteki israfı ve verimsizliği kaldırması zorunludur.

Bugün ülkemizdeki taşınmazların %80'i hazineye aittir. KİT'lerin sanayi üretimi içerisindeki payı %43; bankacılık sektöründe devletin payı %50'dir. Devlet, Türkiye'de ekonominin yaklaşık %70'ini kontrol etmektedir.

Bunun yanında, halen kamu  sektöründe yaklaşık 90 bin hizmet aracı, 230 bin lojman, 2500 sosyal tesis kullanımdadır. Kamu açıklarının azaltılması temel hedeflerden birini oluşturmakta iken, personel rejiminde herhangi bir reform çabasına rastlanmamakta, buna karşılık devlet memurlarının sayısı sürekli artırılmaktadır.

2000 yılında devletin demirbaş, taşıt, büro harcamaları gibi cari harcamaları %70-105 oranında artmıştır.

Öte yandan, yatırım yapmak ve istihdam yaratmak isteyen girişimcilerin önünde bulunan bürokratik engeller kaldırılamamıştır. Bugün ülkeye en faydalı hizmeti bir organize sanayi bölgesi kurarak yapmak isteyen girişimciler, karşılarında 32 Bakanlığın birbirini çelmeleyen bezdirici uygulamalarını bulmaktadır. Uzakdoğu ülkelerinde ihracat izni internet yoluyla 15 dakikada tamamlanmaktadır. Türkiye’de ise aynı konuda haftalarca uğraş vermek gerekmektedir. Bu iki örnek dahi, meselenin ülkemiz açısından ne derecede önemli ve acil olduğunu göstermeye yeterlidir.

Devletin bugünkü müdahaleci ve hantal yapısı çağdaş biçimde düzenlenmediği takdirde, kimse Türkiye'deki yolsuzlukların ve krizlerin sona ermesini beklememelidir.

YENİ İSTİKRAR PROGRAMI, AYNI ZAMANDA BİR ULUSAL REKABET GÜCÜ PROGRAMI OLMALIDIR.

Küresel ve bölgesel liberalleşme çağında ülke ekonomileri, sektörler ve firmalar için rekabet gücüne sahip olma ve bunu geliştirme, ayakta kalmanın tek yolu haline gelmiştir. 

Konu, bir taraftan Dünya Ticaret Örgütü üyesi, diğer taraftan da AB üye adayı olan ülkemiz açısından çok daha büyük bir önem taşımaktadır.

Türkiye, yeni İstikrar Programı’nın uygulanma döneminde hem “Ulusal Rekabet Gücü Politikası”nı oluşturup uygulamak, hem de istihdamı artırıcı tedbirleri yürürlüğe koymak zorundadır.

Ülkemizin üretim, yatırım ve ihracat yapmaya elverişli bir ortama kavuşturulması, bu kapsamda hayati öneme sahiptir. Geçtiğimiz dönemde “Ulusal Rekabet Gücü” ve “Ulusal İstihdam Politikası”nın oluşturulmaması, hem kalkınmayı olumsuz etkilemiş, hem de İstikrar Programı'nın başarısını engelleyen temel faktörlerden biri olmuştur.
 

YATIRIMDAN KAÇIŞ VE YURTDIŞINA FABRİKA GÖÇÜ SÜREÇLERİNİ ULUSAL REKABET GÜCÜ POLİTİKASI UYGULAYARAK TERSİNE ÇEVİRMELİYİZ.

Ülkemize gelen yabancı sermaye çok yetersiz olduğu gibi, Türkiye’den yurtdışına doğrudan sermaye ihracı süreci de her geçen gün daha da  kuvvetlenmiştir. Öyle ki, doğrudan yatırımlarda giriş ve çıkış eşitlenmiş durumdadır. Son dört yılda gerçekleşen “fabrika göçü” nedeniyle, ülke içinde gerçekleşebilecek yaklaşık 450 bin kişilik istihdam alanı kaybedilmiştir.

Ülkemizde bugün yaşanan "yatırımdan kaçış" ve "yurtdışına fabrika göçü" süreçlerinin başlıca sebepleri şunlardır:

1. Ücret-verimlilik bağlantısı bulunmamaktadır. Organize işyerleri kesiminde işgücü maliyeti ile işgücü verimliliği arasında dengesizlik yaşanmaktadır. Ayrıca, işgücü maliyetleri yakın çevredeki Eski Doğu Bloku ülkelerinin çok üzerindedir. Hatta, Yunanistan ve Portekiz'deki seviyeleri aşmıştır.

Kısaca, Türkiye artık emeğin pahalı olduğu bir ülkedir.

Bu konuda sigorta primi, kıdem tazminatı, işsizlik sigortası primi ve istihdama ilişkin diğer yüklerin önemli rolü bulunmaktadır.

2. Çalışma mevzuatı katıdır ve çalışmayı, çalıştırmayı caydırmaktadır.

3. SSK'nın işletmelere yükü, çağdışı yönlendirmesi çok önemli bir faktördür.

4. Bürokrasi korkusu ve bürokratik engeller işletmeleri bezdirmektedir.

5. Yerel yönetimler işyerleri üzerinde bazen kanundışı olabilen baskılar uygulamaktadır.

6. Dürüst mükellefe vergi, peşin vergi, ek vergi, fon vs. getirilmektedir.
 

Çözüm için şu hususlara yoğunlaşılmalıdır:

1. Türkiye'nin tek çıkış yolu katma değer yaratmaktır. Bu da ihracata dayalı bir büyüme modelini zorunlu kılar.

2. Global yarışta başarı, uzun soluklu bir koşuyu gerektirir. Uzun nefesin 4 şartı ise;

    - Verimlilik,
    - Formalitelerin azaltılması,
    - Vergi ve fon yükünün hafifletilmesi,
    - İş (üretim) ahlâkıdır.

3. Özel ve kamu şirketlerinin birleşmeleri veya yerli ve yabancı ortaklıklar kurmaları desteklenmeli, teşvik edilmelidir.

4. Özellikle kriz şartlarında sanayici işletmeyi ayakta tutmak ve işçi çıkarmamak için fedakarlık yapmaktadır. Bu yaklaşım hükümetçe desteklenmeli ve değerlendirilmelidir.

5. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafsızlığa sahip olmalı, sosyal taraflar arasında denge gözetmeli ve teklif edeceği yasaları tarafların müzakeresine havale edip mutabakat sağlamalıdır.

Türkiye’den sermaye çeken ülkeler, yatırımcıya bedava arsa tahsis etmekte, 15 yıllık vergi muafiyeti tanımakta, düşük ücret ve minimum bürokrasi avantajları sunmaktadır. 

Bu faktörlerin tümü, üçlü işbirliği ile değerlendirilmeli ve rekabet gücünü artıracak tedbirler bir an önce yürürlüğe konulmalıdır.

Bugün Türkiye’dekine benzer ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıya bulunan Arjantin’in bu sorunlardan kurtulmak için bir Ulusal Rekabet Gücü Stratejisi uyguladığını görmekteyiz. Artık sorunlar, bir İstikrar Programı’nın dar kalıpları içinde çözüme kavuşturulamaz. Olaylara, daha geniş perspektiflerden bakmak ve ona göre çözüm üretmek kaçınılmaz hale gelmiştir.

Önemli ölçüde üretim, istihdam ve ihracat kaybı karşılığı elde edilecek ekonomik istikrar hedefini, geniş halk kitlelerinin paylaşması fevkalade güçtür. Bu itibarla, üçlü konsensusla hazırlanması gereken Ulusal Rekabet Gücü Politikası, işletmeler ve çalışanlar üzerindeki vergi yükünün azaltılarak verginin tabana yayılmasını, işvereni işçi çalıştırmaktan caydıran sosyal şarjların en aza indirilmesini öngörmeli; istihdam yaratmayı ekonomik olarak ödüllendirecek mekanizmalar geliştirilmelidir.

Verimlilik konusu, İstikrar Programı’nda ağırlıkla yer almalı; MPM kamu sektöründe verimliliğin artırılmasına yönelmeli ve bu konuda takvimli bir plan uygulanmalıdır. 

İŞSİZLİK ARTIŞINI GÖĞÜSLEYEBİLMEK İÇİN İŞLETME YÜKÜMLÜLÜKLERİ AZALTILMALI VE ÇALIŞMA MEVZUATI ESNEKLEŞTİRİLMELİDİR.

Bir ülkede istihdamı artırmanın başta gelen yolu, yatırımları artırmak veya mevcut üretim kapasitesini daha fazla oranda kullanmaktan geçer. Fakat, günümüzde kaydedilen baş döndürücü teknolojik ilerlemeler yatırım artışlarıyla istihdam artışları arasındaki bağı bir ölçüde zayıflatmış ve dolayısıyla istihdamı artırabilmek için bazı ek tedbir ve politikalara da başvurulmasını kaçınılmaz kılmıştır. 

Bu tedbir ve politikaların başında da işgücü piyasalarına esneklik kazandırılması gelmektedir. Yapılan araştırmalar ABD, İngiltere, Danimarka, Hollanda gibi işgücü piyasaları daha esnek ülkelerde, işsizlik oranının çok daha düşük düzeylere indirildiğini göstermektedir. Yakın zamanlarda bu ülkeler arasına, önemli ölçüde esneklik unsurları içeren yeni bir iş kanunu ile İspanya da katılmıştır.

Türk çalışma yasalarının Avrupa’nın en katı yasaları olduğu bilinen bir gerçektir. Hal böyle iken, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca gündeme getirilen İş Güvencesi Yasa Taslağı, işsizlik gerçeğini görmezden gelmiştir. Gerçek iş güvencesi, ancak işletmelerin rekabet gücü artırılarak ayakta kalmaları durumunda sağlanabilir.

Dolayısıyla bu konu mutlaka, İş Kanunu'nun çağdaş hale getirilerek esnekleştirilmesi ve kıdem ve ihbar tazminatlarının yeniden düzenlenmesi ile birlikte değerlendirilmelidir.

Çeşitli ülkelerde yaşanan deneyimlerin de gösterdiği gibi, ekonomik kriz ve durgunluk dönemlerinde yoğunlaşan işsizlik tehdidine, çalışma hayatında esneklik uygulamalarına yer verilerek başarıyla karşı koyulabilir.

Ülkemizde SSK primlerinin yüksekliği, istihdam artışını önleyen ve kayıtdışı ekonomiyi büyüten bir olgudur. SSK’nın finansman dengesinde yaşanan nispi iyileşme, işçi ve işverenin prim yükünün büyük ölçüde artırılmasıyla sağlanmış olup, ekonomiyi ve istihdamı olumsuz etkilemektedir.

Reel sektörde işletmelerin işçi ücretlerini dahi ödemekte zorluklar yaşadığı bu çetin dönemde SSK primine esas kazanç sınırlarının %50 oranında artırılması son derece yanlış bir uygulamadır. Bu, hükümetin işsizliğe davetiye çıkarmasıdır. İçinde bulunduğumuz dönemde söz konusu sınırlarda artış yapılmamalı ve aşağıdaki tedbirlere yer verilmelidir.

İşsizlikle mücadele açısından toplu iş sözleşmesi bağıtlayan işletmelere ve bu işletmelerde istihdam edilen işçilere şu destekler sağlanmalıdır:

   Sosyal sigorta işçi ve işveren prim oranlarında 5 puanlık indirim,
   İşsizlik sigortası işçi ve işveren prim oranlarının %50 oranında azaltılması,
   Özelleştirme sonucu işsiz kalmış olanları istihdam eden işverenlerin sosyal sigorta primlerinden muaf tutulmaları,
   İşverenlerin sosyal amaçlı fonlar için yaptıkları ödemelerin %50 oranında azaltılması,
   İşletmelerin hizmetiçi eğitime yaptıkları harcamaların vergiden muaf tutulması,
   İşyerlerinin enerji girdilerine uygulanan vergilerin %50 oranında azaltılması.

Yine, program çerçevesinde ilave istihdam yaratmaya hazır ve hevesli işverenler teşvik edilmelidir:

Bir yıl içerisinde işçi sayısını geçmiş yıla göre %30 oranında artıran işyerlerinin ilave istihdam ettiği işçilerinin SSK ve İşsizlik Sigortası primlerinin işveren katkısına ait bölümünün %20’si devletçe karşılanmalı ve bakiye %80’nin %30’u bir yıl ertelemeye tabi kılınmalıdır.

Bir yıl içerisinde işçi sayısını geçmiş yıla nazaran %30 nispetinde artıran işyerlerine EXIMBANK kredilerinin dağıtımında öncelik tanınmalıdır.

Çalıştırdığı işçi sayısının yarısına tekabül edecek miktarda işçi istihdamıyla yeni bir işyeri açan işverenin SSK ve İşsizlik Sigortası primlerinin yarısı bir yıl muafiyete tabi kılınmalı, ikinci yıl primleri ise 1 yıl süreyle ertelenmelidir.

Yıllık üretimini geçmiş yıla nazaran %30 artıran ve/veya ihracatını geçmiş yıla oranla %50 artıran işyerlerinin Kurumlar Vergisi %25  oranında indirime tabi kılınmalıdır.

Öte yandan, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, işsizliği artıran yapısal faktörlerin tedavisine (aktif işgücü politikaları, eğitim vb.) yönelmelidir.

Sosyal taraflar Eğitim ve İstihdam Anlaşmaları uygulamalıdır.

MEVZUAT UYUMU KONUSUNDA AB’YE SUNULMUŞ OLAN ULUSAL PROGRAM, ÇALIŞMA HAYATI ALANINDA “KRALDAN ÇOK KRALCI” BİR YAKLAŞIM İÇERMEKTEDİR.

Avrupa Birliği’ne tevdi edilen Ulusal Program'ın çalışma hayatına ilişkin taahhütleri konusunda çok ciddi endişeler taşıyoruz. Programın bazı bölümlerinde “kraldan daha kralcı” yaklaşımlar ön plana çıkmaktadır. 

Unutulmamalıdır ki, önemli olan ekonomik imkanlarla sosyal ihtiyaçlar arasındaki dengedir. Ne yazık ki, Ulusal Program'ın birçok yerinde bu denge bozulmuştur.

Özellikle, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da sosyal politikaya yönelik araçların popülistçe kullanılacağına dair işaretler vardır. AB’nin ülkemizden talep etmediği, kendi bünyesinde ortak standart oluşturmayı düşünmediği birçok konuyu biz – hem de kısa vadede – düzenlemeyi taahhüt ediyoruz. AB ile bütünleşme konusunu, bu gibi yaklaşımlarla oya tahvil etmeye çalışmak yanlıştır.

AB Ulusal Programı’nda çoğu kısa vadeli öncelikler arasında yer verilen;

İş Kanunu’nda esnekliği ve kıdem tazminatını dikkate almadan getirilmek istenen İş Güvencesi,

Anayasa’da hak grevine yer verileceği,

Sarı sendikacılığa ve çalışma barışının bozulmasına yol açacak mevzuat değişiklikleri,

İşletmelerin rekabet gücünü azaltacak ve istihdamı cezalandıracak nitelikte yeni mali yükümlülükler,

Çalışma şartlarının, işletmelerin ödeme güçlerini aşan ve çalışma hayatını daha da katılaştıran düzenlemelere tabi kılınması,

gibi hususlar, AB tarafından talep edilmemesine ve tüm uyarılarımıza rağmen AB Ulusal Programı’na dahil edilmiştir.

Konfederasyonumuz, bu gibi taahhütlerin, özel sektörün rekabet gücünü ve dinamizmini zayıflatarak, AB'ye üyelik hedefine ulaşmamızı zorlaştıracağı ve bu hedefe yönelik beklentilerimizin gerçekleşmesini önleyeceği görüşündedir. 

Türkiye, AB tarafı ile yürütülen “kamu ihaleleri pazarlarının karşılıklı olarak açılması” müzakerelerinde de dikkatli olmalıdır. Halen AB firmalarının Türkiye’deki ihalelere girişi bakımından tam bir serbesti hüküm sürmekte, buna karşılık Türk firmalarının AB ülkelerindeki faaliyetleri doğrudan ve dolaylı engellerle karşılaşmaktadır. Bu konuda ilgili sektör temsilcilerinin görüşleri paralelinde hareket edilmeli, ülkemizin muhtemel zararları önlenmelidir. 
 

EK:

SEKTÖREL SORUNLAR 
VE
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ


İLAÇ SEKTÖRÜ:

1. Ülkemizde yaşanan ekonomik kriz sonucu kurların serbest bırakılması TL’nin %46’ya kadar değer kaybetmesine yol açmış, bu durum kullandığı hammaddenin çok önemli bir bölümünü ithal yoluyla karşılayan sektörümüzün girdilerinde büyük maliyet artışlarına neden olmuştur. Sektörümüz dışındaki tüm sektörlerde bu ağır yükün faturasını karşılamak üzere fiyat artışları, uygulanan ekonomik politikanın bir gereği olarak gerçekleşmektedir. Nitekim kriz sonrasında devletin KİT ürünlerinde yaptığı artışlar başta olmak üzere pekçok ürünün fiyatlarında artışlar olmuş, kur artışlarının etkileri pekçok sektörde fiyat ayarlamalarıyla dengeleme yoluna gidilmiştir. Ancak, 1262 sayılı ilaç yasasının 7. maddesi gereği, ülkemizde ilaç fiyatları Sağlık Bakanlığı’nın denetimindedir.

Sağlık Bakanlığı yerli üretilen ilaçlarda %30 maliyet artışına karşılık %15 oranında bir fiyat artışı yapılmasını, ithal edilen ilaçlarda ise ithal edildiği günkü döviz kuru yerine 1$=820.000TL üzerinden hesap yapılarak fiyat başvurusunda bulunulmasını karara bağlamıştır.

Öngörülen fiyat artışları maliyetlerdeki artışları karşılamaktan uzak olmakla birlikte sektör bu kriz günlerinde, Sağlık Bakanlığı’nın kararını anlayışla karşılamış ve ülkenin ilaçsız kalmaması için üretim ve ithalatını aksatadan sürdürme kararı almıştır. Ürünlerinin halk sağlığıyla ilgili olması nedeniyle sektörün krizin başladığı günlerden bu yana gösterdiği özveriyi bugünkü şartlar altında devam ettirme çabası taşıdığı sorumluluğun bir gereğidir.

Önümüzdeki günlerde piyasa koşullarının belirginlik kazanmasıyla Sağlık Bakanlığı’nın aldığı bu kararları yeniden değerlendirerek

  • Maliyet artışlarını karşılayacak bir fiyat düzenine geçmesi,
  • İthal ilaçlarda da kriz öncesindeki gibi gümrük beyannamelerindeki o günkü döviz kuru üzerinden fiyat onayı vermesi
gereklidir. Aksi halde ülkemizin bir süre sonra ilaç yokluklarıyla karşılaşması kaçınılmaz olacaktır.

2. Bu kriz sadece ilaç sanayiini değil, üreticiler, ithalatçılar, depocular ve eczaneler olmak üzere tüm ilaç sektörünü derinden etkilemiştir.

Dağıtım kanallarının günümüzde karşı karşıya oldukları en büyük sorun kamu ödemelerindeki gecikmelerdir. Ekonomik kriz sonrasında bu gecikmeler sektör için risk taşıma boyutuna ulaşmıştır.

Eczanelerin Emekli Sandığı reçeteleri karşılığı alacaklarını çok uzun vadelerde tahsil etmeleri hastaların özellikle ithal ilaç reçetelerinin karşılanmasını güçleştirmektedir. Bu durum zamanla ilaç yokluklarına neden olacaktır.

Halkımızın ilaçsız kalmaması için Emekli Sandığı ve Bağ-Kur ödemelerinin aksatılmadan yapılması hem dağıtım kanalları hem de endüstrimiz açısından çok büyük önem taşımaktadır.

3. Endüstrimizin yaşadığı önemli sorunlardan bir diğeri SSK’dan alacaklarının zamanında ödenmemesidir. SSK yetkilileriyle konu sürekli görüşülmesine rağmen ödemelerdeki aksamalar devam etmektedir. Bu durum sosyal sorumluluğu gereği özverili davranan sektörümüzün finansman yapısını zorlamaktadır. İlaç yokluklarına neden olunmaması için SSK’nın da ödemelerini zamanında yapması sağlanmalıdır.

4. İlaçlarda uygulanan %17 KDV oranı çok yüksektir. Bugün sarfedilen ilacın yaklaşık %70’i devlet kuruluşları tarafından dağıtılmaktadır. (Sağlık Bakanlığı, SSK, Emekli Sandığı, Bağ-Kur, Milli Savunma Bakanlığı vs.) İlacın en büyük alıcısı devlet olduğundan, azaltılmasının devlete bir külfeti olmayacaktır.

İlişikteki Tabloda AB ülkelerindeki KDV oranları görülmektedir. Bu ülkelerden 4 ülke beşeri ilaçlarda KDV oranını 0’a düşürmüş, 13 ülke ortalama %80’e varan indirim yapmak suretiyle sosyal bir ürün olan ilacın toplum yararı dikkate alınarak vergi yükünü hafifletmişlerdir.

Ülkemizde de benzer uygulama temel gıda maddelerinde yapılmaktadır. Bu sınıf ürünlerde KDV halen %8 olarak uygulanmakta, KDV açısından %53 indirime tabi tutulmaktadır.

Bu nedenle KDV’nin standart orandan daha düşük uygulanması, diğer temel gıda maddelerinde olduğu gibi ilaçta bu oranın %8 olarak yeniden belirlenmesi sektörümüz ve toplum yararı açısından hayati önemi haizdir.
 


Avrupa Ülkelerinde KDV Oranları (%)


Ülke Adı
Oran
Standart Ürünler
Reçeteli Ürünler
OTC
Almanya

Avusturya (1)

Belçika

Danimarka

Finlandiya

Fransa (2)

Hollanda

İngiltere

İrlanda (3)

İspanya

İsveç

İsviçre

İtalya

Norveç

Portekiz

Yunanistan

Türkiye

16.0

20.0

21.0

25.0

22.0

20.6

17.5

17.5

21.0

16.0

25.0

7.5

20.0

23.0

17.0

18.0

17.0

16.0

0-20

6.0

25.0

8.0

2.1-5.5

6.0

0.0

0-21

4.0

0.0

2.3

10.0

23.0

5.0

8.0

17.0

16.0

0-20

6.0

25.0

8.0

2.1-5.5

6.0

17.5

0-21

4.0

25.0

2.3

10.0

23.0

5.0

8.0

17.0

(1) Sağlık sigortalarınca ödenen ilaçlarda KDV oranı %0’dır.
(2) Geri Ödeme yapılan ilaçlarda KDV oranı %2.1, geri ödemesi yapılmayan ilaçlarda %5.5’dir.
(3) Oral yolla kullanılan ilaçlarda KDV oranı %0, diğer ilaçlarda %21’dir.
 

İNŞAAT SEKTÖRÜ:

1.İnşaat Sektörü, 2001 Şubat ayında ortaya çıkan Ekonomik Krizden önce de pek çok sıkıntıları olan bir sektördü. Şubat Ekonomik Krizi bu sorunları ön plana çıkarmış ve çözümlerini daha ivedi bir hale getirmiştir.

2. Sektörün sorunlarını ve çözümlerini satırbaşları halinde özetlemeye çalışalım:

    2.1. En başta gelen temel sorun, Kamu Yatırım Bütçesinin yetersizliğidir. Geçtiğimiz 30 yıl içinde Yatırım Bütçesini gözeten ve bu kaynağın ekonomik gereklere uygun kullanımını öngören bir sistem oluşturulamamış ve bunun sonucu olarak çok fazla ihale yapılmak suretiyle yatırım bütçesi kaynağı, tabiri caizse, çarçur edilmiştir. Bugün, ülke geneline yayılmış ve bitirilmesi tarım sektöründe 46 yıl, Enerji Sektöründe 19 yıl, Ulaşım Sektöründe 20-22 yıl uzayacağı yetkililerce ifade edilen binlerce proje yürütülmeye çalışılmaktadır.

Bu sorunun aşılması için, siyasal etkilerin azaltılması, milli bütçedeki yatırım ödeneklerinin bir şekilde artırılması ile birlikte bütçe dışı kaynakların temin edilmesi şarttır. Buna ilave olarak, bütçe dışı kaynak demek olan Yap-İşlet-Devret, Yap-İşlet ve Otoprodüktör İnşaat metodlarının da devreye sokulması düşünülmelidir.

Bu temel sorunun çözülmesi, istihdama katkıda bulunacak, ayrıca İnşaat Sektörüne bağlı olan İnşaat Malzemesi Sanayiini de canlandıracak ve ekonominin süratle rayına oturmasına neden olacaktır.

    2.2. Kamu Yatırım Bütçesinin yetersizliğine bağlı olarak ortaya çıkan diğer sorunlara gelince:

      - İhale edilmiş ve devam eden işlere ait ödeneklerin yetersizliği sorunu, ödenek yetersizliğine bağlı olarak, Müteahhitlere ödemelerin zamanında yapılamaması ve dolayısıyla pahalı banka kredilerini kullanma zorunluluğu ile Müteahhitlerin karşı karşıya bırakılması sorunu,

      - Ödemelerin zamanında yapılamamasının iş sahibi idarelere herhangi bir sorumluluk yüklememesi sonucu, Müteahhitlerin haklarını arayamamaları, hak kaybı sorunu,

Bunların çözümü Kamu Yatırım Bütçesine bağlıdır.

    2.3. Yapıda Denetim Sisteminin 27 pilot ilde birden devreye girmesi sonucu, bu illerde Bina inşaatlarının geçici bir süre için bekletilmesi bir sorun olmuştur. Ancak yapıda kalite ve güvenlik sağlayacak bu sistemi anlayışla karşılıyoruz.

    2.4. Ödeneklerin yetersizliği ve ödemelerin zamanında yapılamaması, Müteahhitleri kapasite azaltmaya zorlamakta, makine parkından gereği kadar faydalanma olanağı ortadan kalkmakta, personel yönünden daralma gündeme gelmekte, velhasıl yıllarca uğraşılarak, didinilerek belli bir teknik seviyeye getirilmiş olan Müteahhitlik Sektörü çökmektedir. Bu, ülkenin büyük sorunlarından biridir.

    2.5. Büyük ve önemli projelerin dış kredili olarak ihalelerinde dış kredi arama ve bulma yükümlülüğü müteahhitlerin üzerine bırakılmaktadır. Bu husus, ülke zararına işleyen bir sorundur ve Hazinenin devreye girmesiyle çözülebilir.

    2.6. Şubat 2001 Ekonomik Krizi, giderek beraberinde fiyat artışları getirmekte ve dolaylı olarak enflasyon oranı yükselmektedir. Bu durum karşısında, esasen kısıtlı olan ödenekler daha da küçülmüş olacak ve dolayısıyla devam eden işlerde düşünülen ilerleme gerçekleşemeyecektir. Bu sorunun, sözleşme değişikliklerine olanak sağlayacak bazı düzenlemelerle aşılacağı düşünülebilir.

    2.7. Hükümetimizce, büyük bir özenle hazırlanmakta olan İSTİKRAR Programında, İnşaat Sektörü ile Müteahhitlik Sektörünün sorunlarının aşılması konusunda ne gibi tedbirlerin yer aldığını ve anılan sektörlere ne gibi desteklerin verileceğini bilemiyoruz. Bu konularda Sn. Başbakanın ve bazı kabine üyelerinin demeçlerine güvenmek istiyoruz.

    2.8. Ödeneklerin, sezon başında Maliye Bakanlığı’nca serbest bırakılma oranlarının tespiti ile bu tespite uyulması, sektörün bir diğer sorunudur. Oran tespit prosedürünün Maliye Bakanlığı ile Müteahhit kuruluşlarınca beraber tespiti ile bu sorunun aşılacağı kanaatindeyiz.

    2.9. İnşaat Sektörü olarak sahip olduğumuz teknolojik seviyemizi, üretim ve iş yapma kapasitemizi yurtdışında değerlendirme olanağımız gittikçe azalmaktadır. Bununla bağlantılı olarak, yurtdışı işlerle ilgili ciddi miktarlarda Müteahhitlerimizin alacağı bulunmaktadır. Bu sorunun, devletimizin müdahale ve desteği ile aşılacağı düşüncesindeyiz.

    2.10. Gerek dış kredili işlerde, gerekse milli bütçeli işlerde Müteahhitler tarafından ödenmiş KDV’lerin müteahhitlere geri ödenmemesi ve yatırım programlarına KDV’lerin karşılıklarının konmaması, sektörün bir sorunudur ve aşılması gerekmektedir.

    2.11. Özellikle dış kredili işlerde, Kamulaştırma işleri için bütçeye yeteri kadar ödenek konulmaması sonucu işlerin yapılamaması ve dolayısıyla kredilerin kullanılamaması, sektörün sorunlarından biridir. Aşılmasının bütçe içinde olacağı anlaşılmaktadır.

3. Mart 2001 itibariyle İNŞAAT ve MÜTEAHHİTLİK Sektörlerinin ivedi çözüm bekleyen sorunlarını ve bu sorunların çözümleri hakkındaki düşüncelerimizi yukarıda açıklamaya çalıştık. İnşaat Sektörünün istihdam yaratıcı, bağlı sektörleri canlandırıcı özelliklerinin de gözönünde tutularak  ülke ekonomisinin durgunluktan kurtarılacağı inancını taşıyoruz
 

TÜRKİYE İŞVEREN SENDİKALARI KONFEDERASYONU’NUN 
4792 SAYILI SSK KURULUŞ KANUNU DEĞİŞİKLİK TASARISI HAKKINDA ÖZET GÖRÜŞÜ



4792 sayılı SSK Kuruluş Kanunu’nu değiştiren 616 sayılı KHK’nin Anayasa Mahkemesince iptali üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca hazırlanan Kanun Tasarısı, TBMM’nin Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda görüşülmeye başlanmıştır.

TİSK ve TÜRK-İŞ’in müştereken hazırlayıp Bakanlığa sundukları 4792 sayılı SSK Kuruluş Kanunu Taslağı, Anayasa Mahkemesince iptal edilen KHK’nin hazırlanışı sırasında dikkate alınmadığı gibi, yeni Tasarı hakkında görüşlerimize dahi başvurulmamıştır.

TBMM’nin ilgili Komisyonunda görüşülmekte olan Tasarı; Sosyal Sigortalar Kurumu üzerindeki siyasi müdahaleleri gidermek yerine bu müdahalelerin daha da artmasına yönelik öneriler içermektedir.

Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür:

Tasarı’nın 1. maddesinde Kurumun idari ve mali özerkliğinden söz edilmekte, buna karşılık toplam 8 üyeden oluşan Yönetim Kurulunun 5 üyesinin (Başkan, İki Genel Müdür ve iki Genel Müdür Yardımcısı) atama ile belirleneceği öngörülmektedir.

Kurumun yönetim kadrosunun her iktidar değişikliğinde birkaç kez değişmesine neden olacak bu önerinin geri çekilerek gerçek özerkliğin ön koşulu olan; SSK Başkanının Genel Kurul’da seçimi, Genel Kurul’da yer alacak işçi ve işveren temsilcilerinin eşit sayıda olmaları, Genel Kurul’a ibra yetkisinin tanınması, Denetim Kurulunun oluşturulması gibi hususlara Tasarıda yer verilmelidir.

Tasarı ile Kanunun “Başkanlık” olarak yapılandırılması isabetlidir. Ancak daire başkanlarının dahi müşterek kararname ile atanmasının öngörülmesi, atanacaklarda aranan niteliklerin zayıflatılması, Yönetim Kurulunun by-pass edilmesi,  Başkanlıktan beklenen özerkliği engelleyecek, hatta mevcut siyasi müdahalelerin artarak devam etmesine neden olacaktır.

Toplam 8 üyesinden 5’i atama ile belirlenecek Yönetim Kurulunun görev ve yetkileri arasına;

  • Kurum gayrimenkullerinin Bakanlık ve bağlı kuruluşlarına bedelsiz olarak verilmesi,
  • Yerli ve yabancı sosyal güvenlik kuruluşlarının yaptığı projeye katılması veya danışmanlık hizmeti alması,
  • Bakanlığın toplantı, seminer v.b. faaliyetlerine katılan personelin masraflarının Kurum tarafından karşılanması;
Şeklinde ilave edilen yeni öneriler, son derece tehlikeli sonuçlar doğuracak niteliktedir.

Şöyle ki;

  • Kurum gayrimenkulleri işçi ve işverenlerin ödediği primlerle alınmış olup, amacı Kuruma gelir kazandırmaktır.
  • Kuruma ait gayrimenkullerin kullanım hakkının kanun yoluyla zorla elinden alınması gasptır.
  • Yerli ve yabancı sosyal güvenlik kuruluşlarının yaptığı projeye katılma veya danışmanlık hizmeti almanın, daha açık ifadesi Kurumun ihale yapmadan maliyeti katrilyonlara ulaşan yatırımlara katılabilmesidir. Bu fevkalade yanlış ve suistimallere yol açabilecek bir düzenlemedir.
  • Kurumun finansman sıkıntısı ileri sürülerek bir yandan prim miktarları ölçüsüz şekilde artırılırken, Bakanlık giderlerinin Kuruma yüklenmeye çalışılması doğru bir yaklaşım değildir.
  • Sigorta Teftiş Kurulu Başkanlığının, Sigorta İşleri Genel Müdürlüğü yerine Kurum Başkanına bağlanması müfettişlerce görülmekte olan hizmetlerin gecikmesinden başka bir işe yaramayacaktır.
TBMM’nin Komisyonlarında görüşülmekte olan bu Tasarı’nın temel yanlışlığı, toplumun tümünü ilgilendirmesine rağmen Tasarının işçi ve işveren kesimlerinin katılımı sağlanmadan tek yanlı hazırlanmış olmasıdır.

“Sosyal Güvenlik Reformu” olarak yola çıkılmasına rağmen “Reform” değil, “Baskıcı ve mevcut sorunları artırıcı” bir sosyal güvenlik sistemi oluşturulmaya çalışılmakta, çağın gerçeklerinden uzaklaşılmaktadır.

Devletin fonksiyonu katkı yapıcı ve denetleyici olmak gerekirken; yönetici, karar verici, daha da müdahaleci bir niteliğe dönüştürülmektedir.

 



(10 NİSAN  2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş