Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
21 ŞUBAT KRİZİ

TOBB RAPORU
SAVURGANLIK EKONOMİSİ
18 Nisan 2001
TOBB'un hazırlattığı "Savurganlık Ekonomisi" başlıklı raporda, 1990-2000 yılları arasında Türkiye'yi yöneten siyasi ve ekonomik kadroların neden olduğu savurganlığın 195.2 milyar dolara ulaştığı bildirildi.
TOBB Yönetim Kurulu Üyesi ve Kahramanmaraş Sanayi ve Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Balduk tarafından açıklanan 30 sayfalık rapora göre, 1990'dan bugüne kadar geçen sürede hükümetler kısa vadeli politik çıkarlar uğruna, ekonominin hızlı büyüme potansiyelini frenlediler. 
 
 

SAVURGANLIK EKONOMİSİ ARAŞTIRMASI

SAVURGANLIK EKONOMİSİ 

Savurganlık, Türkiye ekonomisinin özellikle 1990-2000 arasındaki dönemine damgasını vurdu. En büyük savurganlık, hükümetlerin ekonominin hızlı büyüme potansiyelini kısa vadeli politik çıkarlar uğruna frenlemesi oldu. Türkiye'nin ve insanlarımızın 11 yılı hovardaca harcanırken, 21 yüzyılın ilk yılları da ipotek altına alındı. Savurganlık dalga dalga ekonominin her alanına yayıldı ve işlerimizi, günlük hayatımızı, geçimimizi etkiledi: 

Savurganlık ve kamu harcamalarında aşırı artış nedeniyle kamu sektörünün 7 kara deliği, ekonominin serpilip gelişmesine yönlendirilecek kaynakları yuttu. 

Kamu harcamalarının disiplin altına alınamaması, yüksek iç borçlanmayı zorunlu kıldı. Yükselen reel faiz oranları, her canlanma döneminde ekonominin hayat damarlarını kesti. 

Yolsuzluklar ve rant paylaşım mücadeleleri, kamu harcamalarının denetimini zorlaştırdı. Yolsuzluk sıralamalarında dünyada ilk 10 ülke arasına girmemiz, Türkiye'nin uluslararası kredi piyasalarındaki ülke riskini dolayısıyla faiz yükünü yükselterek, iki yönlü zarar verdi. 

Hükümetler, ekonomik ve finansal riski yönetecek, bilgi ve siyasi iradeyi gösteremeyince, ekonomi kırılgan durumundan bir türlü kurtulamadı. Bankacılık, döviz ve likidite krizleri, dönem dönem ekonomiyi yokladı. 

Siyasi kadrolar, küreselleşme döneminde mal, hizmet, sermaye ve bilgi dolaşımının serbestleşmesi ile ortaya çıkan tehdit ve fırsatları algılayamadı. Bu kadrolar, çağdaş ekonomiyi 1980 öncesinin zihniyet ve yöntemleri ile yönetti. Gerekli reformlar hep ertelendi veya parçalı olarak çıkarıldı. 

1990-2000 dönemindeki 132 ayın 42'sinde kemer sıkma paketleri uygulandı. Halkın bu dönemlerdeki fedakarlığı, istikrar paketlerinin yarım bırakılması nedeniyle heba olurken, kamu tasarruf genelgelerine rağmen, savurganlık fütursuzca sürdü. 

Siyasi kadroların, ekonomik istikrar ve büyümeyi sağlamadaki başarısızlığı, halkın ve seçmenlerin geleceğe yönelik umutlarını azalttı ve güvensizlik duygusunu yaygınlaştırdı. Bu güvensizlik, istikrarsızlığın dozunu hem siyasette hem de ekonomide arttırarak, Türkiye'nin önünü kesti. 

Aşağıda, bu 11 yıllık süreci daha ayrıntılı olarak inceleyecek, savurganlık nedeniyle ortaya çıkan maliyetin boyutlarını hesaplamaya gayret edeceğiz. Son bölümde ise savurganlık nedeniyle yok olan kaynakların, üretken yatırımlara özellikle KOBİ'lere verilmesi durumunda nasıl olumlu bir tablonun ortaya çıkabileceğini irdeleyeceğiz 

SİYASİ YETERSİZLİK VE İSTİKRARSIZLIK EKONOMİK 
PERFORMANSI DÜŞÜRDÜ

Türkiye'de 1990-2000 döneminde ortalama yıllık büyüme hızı yüzde 3.92 oldu. 1924-1989 döneminde ise Türkiye'nin ortalama büyüme hızı yüzde 4.94 idi. Son 11 yılda ekonominin doğal büyüme hızında yaklaşık 1 puanlık bir gerileme ortaya çıktı. 

Konuyu biraz daha açalım: Sanayileşmiş ülkeler 1990-2000 döneminde yalnız 1991 yılında ve 1992'nin ilk yarısında durgunluk yaşadı. Bu ülkelerde ekonominin yavaşladığı aylar, 11 yılda 18 ay olduğu için ekonominin yavaşlama süresinin toplam süreye oranı yüzde 14'te kaldı. 2001 yılında bu ülkelerde tekrar durgunluk korkusu yaşanıyor. 

Türkiye ise aynı dönemde 1991 ve 1998'de durgunluk, 1994 ve 1999 yıllarında ise daralmaya yol açan krizler yaşadı. 11 yılın 54 ayında ekonomi durakladı veya küçüldü. Türkiye'de 132 aylık dönemde ekonominin yavaşlama riski ise yüzde 41'i buldu. Görüldüğü gibi ekonominin yavaşlama riski, diğer bir ifadeyle kırılganlığı, siyasi istikrarsızlık nedeniyle, gelişmiş ülkelerin üç katına çok yaklaşıyor. 

Son 11 yıllık dönemde ekonomi, cumhuriyetin kuruluş yılından 1990 yılına kadar olan performansını gösterseydi ve her yıl ortalama yüzde 4.94 oranında büyüseydi, son 11 yılda toplam büyüme oranı yüzde 69.9'u bulacaktı. İstikrarsızlık nedeniyle bu oran yüzde 52.7'de kaldı. 1989 sonunda gayrisafi milli hasılanın (GSMH) 108 milyar dolar olduğunu dikkate aldığımızda, performans gerilemesinin yaklaşık 30 milyar dolarlık bir gelir kaybına yol açtığını görebiliriz. Doğal büyüme hızı hayata geçirilseydi. 2000 yılı sonunda 200 milyar dolar düzeyinde kalacağı tahmin edilen GSMH 230 milyar dolara ulaşabilecekti. 

Hükümetler, ekonomiyi daha iyi yönetebilseydi ve 1990-1994 ile 1996-2000 için hazırlanmış beş yıllık planlardaki hedeflenen hızları gerçekleştirebilselerdi, 11 yıllık dönemde toplam büyüme oranı en az yüzde 92, en fazla yüzde 111.4 olacaktı. 

Türkiye ekonomisi, bu oranların ve hesapların gösterdiği gibi gelişmiş ülkelerden çok daha kırılgan. Bu kırılganlığın ve performans düşüşünün önemli nedenlerinden biri de siyasetteki yetersizlik ve istikrarsızlık oldu. Siyasi istikrarsızlık, iş dünyasının önünü görmesini engellerken, ekonomi yönetiminin hataları, ekonomiyi daha kırılgan ve istikrarsız yaptı. 

EKONOMİ YÖNETİMLERİNİN SORUMLULUĞU

Tasarruf, yatırım, üretim ve tüketim gibi temel ekonomik kararları alan kişiler, bu kararların gelecekteki sonuçlarının ne olacağı konusunda fikir sahibi olmaya ihtiyaç duyarlar. Bunun için önce mevcut duruma bakılır, daha sonra geçmişteki olay ve gelişmeler incelenir. Mevcut durum iyi değilse, geçmiş performans da tatmin edici görülmüyorsa, gelecek endişesi ağır basar. Genel politik ortam ve ekonomi yönetimlerinin kalitesi güven verici bulunmuyorsa risk büyür. Gelecek ile ilgili politik, ekonomik ve finansal risklerin yüksek olduğu bir ülkede, yerli ve yabancı sermaye yatırımlarını erteler. Bu ülkeye borç verecek uluslararası ekonomik kurumlar ya krediden vazgeçer ya da çok yüksek faiz oranları talep eder. Bu ortamda iç borçlanma reel faizi oranı da yüksek olur. 

Gelecek ile ilgili risk faktörlerinin en önemlisi politik risktir. Politik riski doğrudan ölçmek kolay bir iş değil. Ancak uluslararası rating kuruluşlarının bir ülkeyi değerlendirme ve derecelendirme yöntemlerini incelediğimizde, politik riskin ilk sırada geldiğini görürüz. Politik riskin, bileşik risk içindeki ağırlığı genellikle yüzde 50 dolayındadır. Ekonomik ve finansal riskin herbirinin toplam içindeki ağırlığı ise yüzde 25 dolayında kalır. Siyaset istikrarsız ise ve hükümetler ekonominin geleceği açısından güven vermiyorsa, ekonominin dinamizmi ve iş dünyasının esnekliği de anlamını büyük ölçüde yitirir. 

Standard and Poors'un rating kriterleri arasında "ekonomi yönetiminin dengeleri sağlama isteği", "yapısal reformların gerçekleşme imkanı" ve "politik beklentiler" gibi çok sayıda politik yönü ağır basan ölçüler yer alır. "Maliye ve para politikalarının yönetimi" ve "kaynak kullanımı ve ekonomik büyüme" gibi ekonomik yönü ağır basan kriterler de yine hükümetlerin ekonomi yönetiminin etkinliğine bağlıdır. 

Diğer bir rating kuruluşu Moody's'in kriterleri arasında ise "ekonomin yönetiminin kalitesi" önemli bir ağırlığa sahiptir. 

Politik istikrar, bürokrasi ve teknokrasinin kalitesi, hükümetin sosyal sorunlara yaklaşımı gibi kriterler para ve sermaye piyasalarında daima dikkate alınan ölçüler arasında bulunur. İç ve dış borçlarda reel faizin normal düzeylerinin çok üstünde olması da gelecek riskinin ve ekonomi yönetimlerine güvensizliğin önemli göstergelerinden biri olarak kabul edilir. 

Ekonomi yönetimi kalitesizse, para ve sermaye piyasalarının değer, reel ekonominin üretim grafikleri "testere dişi" gibidir. Sık sık tekrarlanan ve "volatilite" dediğimiz bu iniş çıkışlar yüksek riskin ve belirsizliğin sonucudur. Ancak volatilitenin yüksek düzeylerde olması da riski büyütür. Bu kısır döngü ekonomi yönetiminin güven verici bir kaliteye ulaşmasına kadar devam eder. 

TÜRKİYE'DE POLİTİK RİSK NEDEN YÜKSEK?

Ülkemizde politik riskin artışı şu olgu ve olaylarla ortaya çıktı: 

   1 - Sık sık seçim yapıldı

1990-2000 döneminde 2 cumhurbaşkanlığı seçimi ile 4 genel veya yerel seçim yapıldı. Demokrasinin yenilenme, yeniden yapılanma ve reform için sunduğu bu kutsal fırsat, Türkiye'de hep gerilim ve belirsizlik yarattı. 90'lı yılların ilk yarısında çok az sayıda beldede yapılan mini ara seçimler bile hükümetlerin ekonomik politikalarında disiplinsiz uygulamalara yol açtı. Her ülkede uygulanması normal sayılan seçim ekonomisinde hep aşırıya kaçıldı. . 

   2- 11 yılda 10 hükümet geldi geçti 

11 yıl içinde tam 10 hükümet gördük. 1 Ocak 1990 günü 48. hükümet iş başındaydı. Halen 57. hükümet görev başında bulunuyor. Bu dönemde bir hükümetin ortalama görev süresi 1.5 yılı bile bulmadı. Bu kısa ortalama görev süresi ekonomide atılım yapılmasını engelledi. Çünkü bir ekonomik programın başarı ile yürütülüp sonuçlandırılması, büyük projelerin olgunlaşması ve kapsamlı reformların yapılması en az 3-4 yıllık bir görev süresi gerektiriyor. 
 

   4- İstikrar paketlerinden çark edildi

Hükümetler son 11 yılda ekonomik istikrarı ve hızlı büyümeyi sağlamak için belirli paketler uyguladılar. Ancak bu paketlerin uygulaması hep yarım kaldı. İşte yarı yolda kalan paketlerin dökümü: 

  • 20 Kasım 1991 seçimlerinden sonra görevi devralan Süleyman Demirel'in Başbakanlığındaki DYP-SHP koalisyonunun uyguladığı 500 günlük program, 17 Nisan 1993'de dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın vefatı ve Demirel'in cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine sonuçlar alınmadan yarım kaldı. 
  • 1994 Krizi'nden sonra haziran ayında Tansu Çiller'in başbakanlığındaki DYP-SHP koalisyonunu tarafından uygulanmasına başlanan IMF destekli istikrar paketi, 1995 yılının eylül ayında erken seçim kararı alınması nedeniyle 15. ayında ortada kaldı. Seçim ekonomisi, paketin olumlu sonuçlarını kısa sürede sıfırladı ve 21 ay süresince halkın çektiği fedakarlıklar boşa gitti. 
  • 1996 yılı haziran ayında görevi devralan Necmettin Erbakan'ın başbakanlığındaki RP-DYP koalisyonunun yürürlüğe soktuğu iki kaynak paketi olumlu bir sonuç vermedi. 
  • 1 Ocak 2000 tarihinde uygulanmasına başlanan "Enflasyonu Düşürme Programı" 22 Kasım 2000'de aldığı ilk yaranın ardından 21 Şubat 2001'de bir darbe daha yiyince, daha kapsamlı bir programın hazırlanması gereği doğdu. 
   5- Politika, ekonominin rolünü çaldı

Sık sık değişen hükümetler, önceliği iç politikanın günlük sorunlarına, kısa vadeli politik çıkar hesaplarına verdi. Bu ortamda ekonominin temel sorunları güme gitti. Politika, ekonominin rolünü sürekli olarak çaldı. 

Hükümetler, kamuoyunda yeterli bir ekonomik bilinç ve duyarlılık oluşmasına katkıda bulunmadığı gibi, sürekli bir siyasi çekişme ve didişme ortamı yarattılar. 

   6- Hükümetler ekonomik sorunlara duyarsız kaldı

Politik kadroların, ekonominin işleyişi, piyasalardaki değişim, uluslararası ekonomideki yenilikler konusundaki bilgisizlikleri ve duyarsızlıkları da ekonominin sanki otomatik pilottaymış gibi sahipsiz kalmasına neden oldu. Kısa vadeli politik çıkarlar uğruna para, kur ve maliye politikası ile oynanması, ekonominin yapısal reformlarının sürekli olarak ertelenmesi de, politikadaki istikrarsızlığın ekonomiye taşınması ile sonuçlandı. 

Bu faktörler, kamu harcamalarının disiplin altına alınmasını zorlaştırdı. Ekonominin "Benden sonra tufan..." anlayışı ile yönetilmesi savurganlığa ve harcamalarda aşırı artışa neden oldu. Ekonominin durgunluk ve daralma dönemleri, kamu gelirlerini azalttığında kamu açığı sorunu büyüdü. 
 


SAVURGANLIK VE BORÇLANMA KISIR DÖNGÜSÜ 

Türkiye'nin 1990-2000 döneminde yaşadığı ekonomik sıkıntıların önemli nedenlerinden biri, yüksek tutardaki iç borçlanmaydı. İç borçlanma ise kamu harcamalarındaki aşırı artış ve savurganlık nedeniyle zorunlu hale gelmekteydi.

Savurganlık ve ekonomi yönetimlerinin hataları, kamu sektörü borçlanma gereksinimini (KSBG) artırdı. Konsolide bütçe, KİT'ler ile özelleştirme kapsamındaki kuruluşlar , sosyal güvenlik kuruluşları, döner sermaye, fonlar ve mahalli idareler hesaplarından oluşan 7 "kara delik" son 10 yılda hiç kapanmadı. 

Borçlanma gereksiniminin, dolaşımdaki para tutarının arttırılması ile karşılanması alternatifine yüksek enflasyon endişesi nedeni ile başvurulmadı ve borçlanmaya yüklenildi. Kamunun para piyasasındaki ağırlığı, diğer bir deyişle mali kalabalıklaşma (crowding-out) oranı yüzde 90'lara çıktı. 

Özel sektör bu süreçten iki yönden zarar gördü: Para piyasasında kamunun yüzde 90'lık ezici ağırlığı nedeniyle özel sektörün kullanabileceği kaynaklar azalırken, bulunabilen kaynaklarının da faiz oranı çok yüksek oldu. Özel sektör yatırımlarında istikrarlı bir artış sağlanamadı. Para, reel ekonominin üretken yatırımları yerine, rant gelirinin peşine düştü. 

Politik, ekonomik ve finansal risklerin fazlalığı reel faizin normal düzeyinin çok üstüne çıkmasına yol açtı. Faiz yükünün ağırlaşması kamu yatırımlarının da minimum düzeye inmesine neden oldu. 

Yüksek reel faiz, faiz ödemelerini tırmandırınca, kamu sektörü borçlanma gereksinimi ve bütçe açığı daha da arttı. Yüksek faiz girdisi, maliyetleri de artırarak enflasyonun sürekli yüksek düzeylerde seyretmesine yol açtı. 

Kamu açığı, Türkiye'nin ekonomik riskini arttırınca, dış borçlanma zorlaştı ve faiz oranı yükseldi. 

Türkiye son 11 yılda bu kısır döngüyü bir türlü kıramadı. Kamu harcamalarındaki aşırı artış ve savurganlık, ekonominin sık sık durgunluk ve daralma dönemleri yaşamasına yol açtı. Hükümetlerin bu kısır döngüyü engelleyecek kararlılığı göstermemesi, politik ve finansal riski de tırmandırdı. 

Savurganlık önlenerek kamu harcamaları disiplin altına alınabilseydi, borçlanma gereksinimi azalacaktı. 

Bu azalma özel sektöre daha düşük oranlardan ve daha yüksek tutarlarda kredi verilmesini sağlayacaktı. Bu süreç sonunda politik, ekonomik ve finansal riskler azaldığında ise yerli ve yabancı sermaye yatırımları istikrarlı bir artış trendi içine girecek ve Türkiye, bugün olduğu yerden çok daha iyi bir konuma gelmiş olacaktı...

YÜKSEK REEL FAİZİN FATURASI 

Reel faizin ekonominin büyüme hızı dolayında olması gerektiği düşünülür. Ancak Türkiye'nin coğrafi konumu, politik ve sosyal yapı ve sosyal değişim hızı nedeniyle, normal reel faiz düzeyi yüzde 8 olarak kabul edilebilir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı'nın (OECD) Türkiye raporlarında da, ekonomik istikrar paketlerinin başarıya ulaşması durumunda reel faizin yüzde 8'e kadar gerileyebileceği vurgulanıyor. 

Türkiye'de 1990-2000 döneminde ortalama reel faiz yüzde 17.3 düzeyinde gerçekleşti. Bu oranın dönem dönem yüzde 35'in de üstüne çıktığı gözlendi. Bu yüksek düzey aşağıdaki nedenlerden kaynaklandı: 

25 yıldır devam eden yüksek enflasyon nedeni ile iş dünyası ve halk kitleleri, enflasyonun gelecek dönemde de süreceğine inanıyordu. Son 11 yılda enflasyonu düşürmek için uygulanan 4 istikrar paketinin başarısız olması, bu inancı besledi. 

1990-2000 döneminde, bir hükümetin görev süresinin ortalama 420 gün olması, uygulanan politikaların kısa bir süre sonra değişeceği kuşkularını güçlendirdi. Hükümetlerin ekonomi yönetimlerine duyulan güvensizlik, reel faizin normal düzeylere inmesini engelledi. 

11 yılın ancak üçünde faiz dışı bütçe fazla verdi. Diğer 8 yılda ise faiz ödeleleri hariç tutulduğunda, kamu giderleri, kamu gelirlerini aştı ve kamu açığı azaltılamadı. Savurganlık ve harcamalardaki aşırı artış nedeni ile kamu sektörü borçlanma gereksiniminin artması, iç borç talebini dolayısıyla reel faizi yüksek düzeylerde tuttu. 

Hükümetlerin, kamu açığını ve savurganlığı disiplin altına alma alma konusundaki isteksizliği, politik riskin sürekli yüksek düzeylerde kalmasına yol açtı. Bu nedenle ekonomik ve finansal riskin büyümesi, para ve sermaye piyasaları ile reel ekonomideki istikrarsızlığı, volatiliteyi arttırdı. Bu süreç sonunda kamu harcamalarındaki savurganlık ekonomiye şu faturayı çıkardı: 

Artan risk nedeniyle yükselen reel faizler, yatırımları duraklattı. İşsizlik yaygınlaştı. 

Yabancı sermayenin reel ekonomideki doğrudan yatırımları minimum düzeyde kaldı. Yabancı sermayenin portföy yatırımları ise riskin arttığı dönemlerde, ülke dışına çıkarak finansal krizleri tetikledi.

Yüksek reel faiz, kârlar ve ücretler üzerinde baskı yaratarak, iç talebin istikrarlı artışını engelledi. 

Ekonomik ve politik istikrarsızlık nedeniyle Türkiye ekonomisi, 1997'den bu yana 200 milyar dolarlık milli gelir barajının üstüne çıkamadı ve "patinaj" yaptı...

YÜKSEK REEL FAİZİN MALİYETİ 

İç borçlanmada reel faiz oranı yüzde 8'de tutulabilseydi, faiz yükü azalacak ve giderek daha az tutarda borçlanma gerekecekti. Gerçekleşen yüksek reel faizin ekonomiye hangi maliyeti ortaya çıkardığını anlamak için şu hesaplamayı yaptık: 

  • Her yıl için iç borçlanmadaki ortalama yıllık bileşik faiz ile o yıla ait toptan eşya fiyatları endeksindeki (TEFE) ortalama yıllık artışı karşılaştırarak gerçekleşen reel faiz oranını bulduk. 
  • Daha sonra reel faiz oranının yüzde 8 olduğu varsayılarak, bu orana tekabül eden yıllık iç borçlanma bileşik faiz oranını hesapladık. 
  • Gerçekleşen faiz ödemelerinin,, reel faiz oranının yüzde 8 olması durumunda, hangi tutara inebileceğini orantı yöntemi ile hesapladık. 
  • Gerçekleşen faiz ödemesi ile yüzde 8'lik normal reel faiz varsayımında ödenebilecek faiz ödemelerini karşılaştırdık. 
  • Her yıl için ortaya çıkan farkı, o yıla ait ortalama dolar kuruna bölerek yüksek reel faiz maliyetinin tahmini düzeyine ulaştık. 
  • 11 yıla ait fazladan ödendiğini varsaydığımız yıllık tutarların toplamı ise bize, politik, ekonomik ve finansal riskler nedeniyle fazladan ödendiği düşünülen tutarı ortaya çıkardı. 
Bu hesaplama sonunda ekonomi yönetiminin yarattığı yüksek risk nedeni ile fazladan faiz ödemelerinin 8.6 milyar doları bulduğu ortaya çıkıyor. Reel faizin negatif olduğu 2000 yılı hesaba katılmadığında ise bu tutar 27.9 milyar dolara olarak hesaplanıyor. Bu hesapla ilgili ayrıntıları Tablo I'de görebilirsiniz. 

İÇ BORÇLANMA DENGELERİ BOZMASAYDI...

Yukarıdaki hesabı her yılın gerçekleşen enflasyonunu veri alarak yaptık. Ancak 1990-2000 döneminde, savurganlık ve kamu harcamalarındaki aşırı artış, iç borç stokunun tırmanmasına, yüksek faiz ödemelerine ve reel faize yol açmasaydı, enflasyon gerilemese bile ılımlı bir düzeyde sabit kalabilecekti. Bu durumda iç borç stoku her yıl aşırı ölçüde artmayacak ve kısır döngü devreye girmeyecekti.

Bu hesap yönteminde fazladan ödenen faizin çok daha yüksek bir tutara tırmandığını görebiliriz. 

Durumu basitleştirilmiş bir örnek ile yüksek ve normal faiz varsayımları ile faiz dışı fazlanın değişik düzeylerine göre 3 aşamada açıklayalım:

1- Herhangi bir ülkede üç yıllık bir dönemin başında iç borç stokunun 100 olduğunu kabul edelim. Birinci yılın başında iç borç stoku 100, iç borçlanma faiz oranı yüzde 80 olsun ve tahakkuk eden faizin yarısı, bütçeden yani faiz dışı fazladan, diğer yarısı da yeni borçlanma ile ödensin. Enflasyon oranını da yüzde 50 olarak alalım. Önce yüzde 20'lik reel faize göre hesap yapalım: 

Birinci yılın sonunda 80 birim faiz ortaya çıkar ve bunun 40'birimi bütçeden ödendiği diğer 40 birimi yeni borçlanma sonrasında ödendiği için ikinci yılın başında stok 140 olur
İkinci yıldaki faiz yükü 140 x 0.80 = 112'dir. Bunun 56'sı bütçeden ödendiği için, ikinci yıl sonunda iç borç stoku 196'ya yükselir. 

Üçüncü yıldaki faiz 157, bütçeden ödenen faiz ise 78.5'tir. Yıl sonundaki stok ise 274'tür.
Üç yılda bütçeden faiz ödemesi cari fiyatlarla 175 birimi, toplam faiz ödemesi ise 350'yi bulur. 

Bu hesabı 11 yıl için yaptığımızda anapara olarak iç borç stokunun 4050'ye, toplam borç faizi ödemelerinin ise cari fiyatlarla 7897'ye çıktığını görürüz. 

2- Bir de savurganlığın ve aşırı kamu harcamaların önünün alınamadığını ve tahakkuk eden faiz tutarının yüzde 75'inin yeni borçlanma ile yapıldığını düşünelim. Üç yıl sonunda iç borç stoku 410, toplam faiz ödemeleri ise cari fiyatlarla 413'tür. 

11 yıl için hesap yapıldığında iç borç stokunun 17592'ye toplam faiz ödemelerinin ise 23323'e tırmandığı ortaya çıkar. 

3- Bu kez cari faizin , yüzde 8'lik reel faiz üzerinden yüzde 62 olduğunu ve tahakkuk eden faizin yarısının faiz dışı bütçe fazlasından yarısının da yeni borçlanma ile ödenebildiğini varsayalım: 

Birinci yılın sonunda oluşan 62 birimlik faizin 31'i ödeneceği için yıl sonunda stok 131 olur. 

İkinci yılda 81.2 birim faiz tahakkuk edecek ve bunun 40.6'sı ödenecek ve ikinci yıl sonunda stok 171.6 olacaktır. Üçüncü yıl sonunda stok 225'tir. Üç yılda ödenen faiz toplamı ise cari fiyatlarla 250'dir. 

Bu hesabı 11 yıla yaydığınızda iç borç stokunun 1950'de toplam faiz ödemelerinin ise 3698'de kaldığını görebiliriz. 

Bu hesaplardan anlaşıldığı gibi iç borç sorunun çözümü ve denetimi için, bütçede faiz dışı fazlanın oluşması ve reel faizin düşük düzeyde olması gerekiyor. Bütçede faiz dışı fazlanın oluşması ise ya gelirlerin artmasına ya da kamuda aşırı harcamaların kısılması ve savurganlığın önlenmesine bağlı. Bunlar yapılmadığı takdirde iç borç sorunu bir korku filmi veya alacakaranlık kuşağı senaryosuna dönüşüyor.

Hesaplar 3. şıktaki gibi muktedir, basiretli ve dirayetli bir ekonomi yönetiminin, faiz yükünü, 2, şıktaki hesapsız ve savurgan bir yönetimin ödediğinin 6'da birine indirebilmesinin mümkün olduğunu gösteriyor. Türkiye'de 1990-2000 döneminde kamu harcamalarında savurganlık önlenemediği ve reel faiz yüksek düzeylerde seyrettiği için 143 milyar dolarlık iç borç faiz ödemesi yapıldı. Mali ve parasal disiplini sağlayan, ekonominin gereklerine duyarlı bir yönetimde bu tutar yaklaşık 23 milyar dolara kadar inebilecekti ve 120 milyar dolarlık bir tasarruf sağlanacaktı. 

Çevre ülkelerdeki çatışmalar, ile Türkiye'deki terör ve diğer gerginlikleri dikkate alarak 1 numaralı şıkkı esas aldığımızda ise sağlanacak tasarruf 95 milyar dolar olarak hesaplanıyor. 

ÜLKE RİSKİ VE DIŞ BORÇ FAİZ ÖDEMELERİ 

Dış borçlanmada rating kuruluşlarının B-1 rating düzeyi ortalama 4.5 puanlık bir ek faiz oranına (spread) tekabül ediyor. LIBOR'un örneğin yüzde 6 dolayında olduğunu varsaydığımızda toplam faiz oranı yüzde 10.5'i buluyor. Bu oran ABD, İsviçre, Belçika ve Fransa gibi gelişmiş ve istikrarlı ülkelerde genellikle yüzde 6.0 ile yüzde 6.1 gibi düşük düzeylerde bulunuyor. 

Türkiye'de 4.5 puan olan ülke riski, Güney Kore ve Tayland gibi 1997-1998 yıllarında kriz geçiren ülkelerde 2.5 puan, Ukrayna, Endonezya ve Rusya gibi ülkelerde ise 6.5 puan. 1995 yılında ağır bir krizin yaşandığı Meksika'nın ülke riski 3 puanda kalıyor. 

Politik risk ve istikrarsızlık nedeniyle Türkiye'nin fazladan ödediği dış borç faiz yükünü hesaplamak için aşağıdaki yöntemi izledik: 

Karşılaştırmanın gerçekçi olması için biz Meksika ve Güney Kore'nin ülke risklerinin ortalaması olan yüzde 2.75'i baz olarak aldık. 

Bu baza göre Türkiye'nin politik risk nedeniyle fazladan ödediği faiz oranı yüzde 1.75%i buluyor. 

Daha sonra 1990-2000 dönemindeki dış borç faiz ödemelerini bulduk. ABD'deki enflasyonu da dikkate alarak, hesaplamaları 1999 yılı dolarına göre yaptık. 

Bu ödemelerin ortalama 4.5 puanlık ülke riskine göre yapıldığını varsayarak, ülke riski 2.75 puan olsaydı ödemelerin hangi tutarda kalacağını orantı yolu ile hesapladık. 
1990- 1999 dönemindeki toplam dış borç faiz ödemelerinin tutarı, yüzde 4.5'lik ülke riski ve yüzde 10.5'liuk toplam faiz oranı üzerinden 47.4 milyar dolardı. 1999 yılı doları esas alınarak yapılan hesaplamalarda ise toplam dış borç faiz ödemeleri 53.0 milyar dolara kadar yükseliyor. Türkiye'ye benzeyen ülkelerde olduğu gibi ülke riski yüzde 2.75'e toplam faiz oranı da an da yüzde 8.75'e indirilseydi, toplam faiz ödemeleri en azından 44.2 milyar dolara kadar gerileyecekti. Bu hesaba göre hükümetlerin ekonomik öncelikleri dikkate almadan ülkeyi yönetmeleri yalnız dış borç faizleri kaleminde 6.5 milyar dolar fazla ödeme yapmamıza yol açtı. Bu tutar, politik ve ekonomik istikrarsızlığın, aşırı kamu harcamaları ve savurganlığın doğrudan maliyetini oluşturuyor. Tablo II'de yüksek reel faizin oluşmasında politik risklerin ne kadar ağırlıklı bir role sahip olduğu açıkça görülebiliyor. 

GECİKEN KAMU YATIRIMLARI 

Plansızlık nedeniyle ortaya çıkan savurganlığın bir başka türü de kamu yatırımlarında görülüyor. Hükümetler, seçmenlerini hiç olmazsa seçimlere kadar memnun etmek için büyüklü-küçüklü yatırımlara başlıyor. Politik ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle kamu yatırımlarının milli gelir içindeki payı azaldığında, bu yatırımların tamamlanması gecikiyor. 2000 Yılı Programı'ndaki verilere göre, halen 1984 öncesinde başlanmış ve henüz bitirilmemiş 273 önemli proje var. Bunlar, toplam proje tutarının yüzde 22'sini oluşturuyor. Proje tutarı ile ağırlıklandırarak hesap yaptığımızda devam eden projelerin ortalama "yaş"ının 9.3 yıl olduğu görülüyor. 

Bu gecikme 2000 Yılı Programı'nın 187. sayfasında şöyle vurgulanıyor. 

"1999 Yılı Yatırım Programı verilerine göre, 57 katrilyon 126 trilyon lira tutarındaki 5 bin 458 proje için başlangıçtan 1998 yılı sonuna kadar yapılan kümülatif harcama tutarı 17 katrilyon 380 trilyon liradır... Bu durumda kamu yatırımları için sonraki yıllarda da 1999 yılı düzeyinde ödenek ayrılması ve programa yeni proje alınmaması varsayımıyla mevcut stokun tamamen bitirilmesi 11.2 yıl alacaktır."


DAHA BİTMEDEN YOSUNLANAN BARAJLAR...

Başlanan projelerin tamamlanma süresinin uzaması, aşağıda sakıncalara yol açıyor: 

Halen tamamlanmamış yatırımların proje tutarı 1999 fiyatları ile 57.1 katrilyon lira düzeyinde. Gecikmenin neden olduğu eskime ve yıpranma nedeniyle ortaya çıkan maliyetin toplam proje tutarının yüzde 5'ünü bulduğunu varsaydığımızda, 2 katrilyon 855 trilyon liralık bir zarar ortaya çıkıyor. Bu zararı 1999 ortalama kuru olan 417 bin 578 lira üzerinden dolara çevirdiğimizde ise 6.8 milyar dolarlık bir maliyet ile karşı karşıya kalıyoruz. Tamamlanma süresinin uzaması ile yatırımdan beklenen ekonomik ve sosyal faydadan yoksun kalmanın alternatif maliyeti ise, doğal olarak bu tutarın çok üstüne çıkabiliyor. 

Süre uzadıkça, kullanılan teknoloji de eskiyor. Yatırımdan beklenen fayda azalırken, maliyet yükseliyor. 

Yarım kalan yatırımların bakım ve idame harcamaları giderek artıyor. Herhangi bir yılda belirli bir proje için ayrılan ödeneğin bazen tamamı, bakım masraflar ına gidebiliyor. Örneğin bir barajın tamamlanması öngörülen süreyi aştığında, yosunlanma başlıyor. Ayrılan ödenek de, projeyi hızlandırmak yerine bu yosunların temizlenmesine harcanıyor. 

Sürenin uzaması, yatırımdan beklenen yararın gecikmesine neden olarak yörenin onomik ve sosyal gelişmesinin duraklamasına yol açıyor. 

Tamamlanma süresinin uzaması, projenin yapımını üstlenen, müteahhitlere ödenen aranın artmasına neden oluyor. 

Kriz, durgunluk ve istikrar paketlerinin uygulandığı dönemlerde ise eldeki kaynaklar özellikle en kısa sürede uygulanacak projelere ayrıldığında, ikincil öneme sahip projeler kendi kaderine terk ediliyor. Bu durumda bir bölüm projede eskime ve yıpranma süreci hızlanıyor. Çizelgede örneğin 1988 ılında başlanan yatırımlar için projenin toplam tutarının binde 7'si kadar ödenek ayrıldığı görülüyor. Bu ödenek, yıpranma giderlerini bile karşılayamaz. 

Sınırlı tutardaki kaynakların 5 bin 500 dolayındaki kamu yatırımı projesine bölünmesi, projelerin tümünü yavaşlatıyor. 

Kaba bir popülizm anlayışının sonucu olan bu sorun, yatırım önceliklerinin daha bilimsel bir şekilde belirlenmesi ve finansman konusuna daha fazla önem verilmesiyle çözülebilir. 

KİT'LERİN ZARARLARI 

Kamu İktisadi Teşekkülleri'nin (KİT) açıkları, kamu sektörü borçlanma gereksiniminin önemli bir bileşeni durumunda. Konsolide bütçeden yapılan transferler hariç tutulduğunda 1990-1999 döneminde işletmeci KİT'lerin ve özelleştirme kapsamındaki kuruluşların açıklarının toplamı 32.2 milyar dolar oldu. Bu dönem içinde yalnız 1995, 1996 ve 1997 yıllarında KİT hesapları "fazla" verdi. Son üç yılda ise açık, tekrar artış eğilimine girdi. 

Bütçeden KİT'lere yapılan transfer ödemeleri de hesaba katıldığında ise açık tutarının 40 milyar dolara yaklaştığı söylenebilir. 

Devlet işletmeleri ekonominin dışa açılma sürecinde rekabet güçlerini hızla kaybediyor. KİT'ler bugünkü şekli ile hem kamu finansmanı hem de serbest piyasanın işleyişi üzerinde olumsuz bir etki yapıyor. Bu nedenle KİT'lerin yeniden yapılandırılması gerekiyor. 

İşletmeci KİT'lerde, 1990 ile 1994 arasında toplam personel giderlerinin toplam üretim değerine ortalama oranı yüzde 49.9 gibi yüksek bir orandaydı. İşletmeci KİT'lerde çalışan işçi sayısının 1990'daki 392 bin 128'lik düzeyinden, 1994'te 300 bine inmesi de bu oranı düşüremedi. Daha sonraki yıllarda işçi sayısındaki azalma sürdü ve 1999 sonunda 209 bin 161'e kadar indi. 1999'da personel giderinin üretim değerine oranı yüzde 30.9'du. 

1990 yılında işletmeci KİT'lerde çalışan her 100 işçi başına 52 memur veya teknik personel görev yapıyordu. Uygulanan tensikata rağmen 1999 yılında üretimde çalışan her 100 işçi başına istihdam edilen memur ve teknik personel sayısı 80'e yükseldi. 1990-99 dönemindeki teknolojik gelişmeye rağmen beyaz yakalıların oranının artması, işletmeci KİT'lerde memur ve teknik personelin çok fazla sayıda istihdam edildiğini gösteriyor. Memur ve teknik personelin işçi sayısına oranının 1990'daki düzeyinde kalsaydı. 1999'daki memur sayısının 168 bin 058 yerine 108 bin 763'e inmesi gerekecekti. 60 bin kişilik fazla istihdamın, üretimle ilgisi bulunmadığını ve politik nedenlerle ortaya çıktığını söylemek için kahin olmaya gerek yok. 12 Mart 2001'de Hürriyet gazetesinde, 1 milyar ücret alan bir KİT görevlisinin, kendi yerine ayda 100 milyon verdiği bir başkasını çalıştırarak yolsuzluk yaptığı haberi vardı. KİT'lerde bazı görevlilerin işyerine hiç uğramadığı halde her ay ATM'lerden (otomatik vezne makineleri) ücretlerini aldığı da sır değil. 

60 bin fazla istihdamın ortalama 10 bin 920 dolarlık yıllık maaştan işletmeci KİT'lere yıllık maliyeti ise 655 milyon doları buluyor. Beyaz yakalı kadrolarda aşırı istindamın önüne geçilseydi, yukarıdaki KİT açığı 10 yılda 6.6 milyar dolar daha düşük bir düzeye inebilecekti. Özel sektörde olduğu gibi her 100 işçi başına 25 memur ve teknik personel çalıştırılsaydı, KİT açıkları iyice azalabilecekti. 

KİT'lerde modernleşme ve tevsi yatırımlarının yüksek faiz ödemeleri nedeniyle aksaması ise bu kuruluşların rekabet gücünü azaltıyor ve özelleştirilmelerini zorlaştırıyor. Bu durum önümüzdeki yıllarda KİT açıklarını daha da artırabilecek. 

İHALE YOLSUZLUKLARI 

Rüşvetin belgesini bulmak çok zor olduğu gibi kamu yatırım projelerinin ihale edilmesinde yapılan yolsuzlukları hesaplamak kolay bir iş değil. Ancak Türkiye'de yolsuzlukların yaygın olduğunu 7'den 70'e herkes biliyor. 

Dünyanın en saygın danışmanlık kuruluşlarından Price Waterhouse Coopers (PWC) tarafından geliştirilen endekse göre Türkiye, yolsuzluklar ve yolsuzlukların ülke ekonomisinde yarattığı tahribat bakımından 35 ülke arasında 4'üncü sırada bulunuyor. Kuruluşun araştırmasında dünya genelinde ekonomik ve coğrafi özelliklere göre seçilmiş 35 ülke sıfırdan 150 puana kadar puan verilerek değerlendirildi. Bu sıralamada 74 puan alan Türkiye 4'üncü olurken, yolsuzlukların en fazla olduğu ve şeffaf olmayan Çin, birinci sırada yer aldı. Çin'i, Rusya, Endonezya ve Türkiye'nin izlediği endekse göre, yolsuzlukların en az olduğu en şeffaf ülke Singapur. Bu listenin üst sıralarında bulunan ve aralarında Türkiye'nin de yer aldığı ülkeler, uluslararası borçlanmalarda fazladan risk primi ödüyor. Dördüncü olan Türkiye, bu konumu nedeniyle dış borçlanmalarında daha yüksek faturayı sırtlamak zorunda kalıyor. 

Yolsuzlukların boyutunu tahmin etmek için şöyle bir yaklaşım denenebilir: 

     1990-1999 döneminde kamu, 4 bin 859 proje başlattı. 

      Bu projelerin toplam değeri, 1999 fiyatları ile 35.1 katrilyon, 2000 fiyatları ile yaklaşık 52.9 katrilyon lira. 

     Bunların dörtte birinin normal değerinin yüzde 10 fazlasına ihale edildiğini varsaydığımızda karşımıza 2000 fiyatları ile 1 katrilyon 322 trilyon liralık (2000 yılı ortalama dolar kuruna böldüğümüzde 2.1 milyar dolarlık) bir yolsuzluk faturası ve kamu zararı ortaya çıkıyor. 

Ayrıca kamu yatırımlarında yalnız normal değerinin üstündeki ihale bedelleri değil, aşırı ölçüde fiyat kırma girişimleri de devletin zararı ile sonuçlanıyor. Kamu yatırımlarındaki gecikmenin ve bu gecikme ile ortaya çıkan kamu zararının en önemli nedenlerinden biri de ihalelerde yapılan fiyat kırmaları olarak görülüyor. Müteahhit Kadir Sever, Maliye Bakanlığı'nın yaptığı bir araştırmaya göre yüzde 40'ın üzerinde tenzilatla alınan 300 projeden ancak 2'sinin tamamlanabildiğini söylüyor. Sayıştay'ın TBMM için hazırladığı "2000 Yılı Mali Raporu'na göre kamu yatırımları ihale bedelinin yüzde 125 fazlasına mal oluyor. Örneğin 10 milyon dolarlık ihale bedeline rağmen nihai maliyet 25 milyon doları buluyor. Yüksek oranda fiyat kırarak ihale alan müteahhit, işleri çoğu kez yarım bırakıyor. Yarım kalan işlerin tekrar ihalesi ise hem zaman kaybettiriyor hem de projenin toplam maliyetini yükseltiyor. Yatırım projesi öngörülen süreden çok sonra tamamlandığında ise inşaat veya tesis ihtiyacı karşılamaktan uzak kalıyor. 

BATIK BANKALAR

Kamu bankalarının bilançolarında sınıflandırılamayan aktifler olarak yer alan görev zararları, 2001 yılının başında ekonominin önemli sorunları arasında yer alıyor. 2000 yılı sonu itibarı ile resmi açıklamalara göre Ziraat ile Halk Bankası'nın görev zararlarının toplamı 20 milyar doları aşmıştı. Bu zararını 12 milyar doları Ziraat Bankası'ndan, 8.2 milyar dolarlık bölümü Halk Bankası'ndan kaynaklanıyor. Bu zararların ne kadarının bu bankaların tarım üreticisini ve esnaf ve küçük sanayiciye desteklemekten kaynaklandığını ne kadarının ise siyasi etkilerle görev dışı alanlara kredi tahsisinden doğduğunu belirleyecek veriler henüz açıklanmadı. 

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na (TMSF) devredilen 13 bankanın 12.5 milyar dolar dolayında olduğu tahmin edilen zararları ve her gün artmaya devam eden faaliyet giderleri ise son 10 yılda hükümetlerin bankacılık sisteminde kapsamlı bir reformu geciktirmelerinden kaynaklandı. 

BİRLİKLERİ DESTEKLEMENİN MALİYETİ 

Tarımsal üretimin GSMH'daki payı yüzde 15. Buna karşılık nüfustaki payı yüzde 45'e yaklaşıyor. Bu nedenle tarımsal desteklemenin maliyeti sürekli olarak yükseliyor. Bu konuda yapılan reformlar uzun ömürlü olmuyor. 

Çukobirlik, Antbirlik ve Tariş gibi birliklerin zararları ve bu zararlar nedeniyle Ziraat Bankası'na yüklenen görev zararları şu nedenlerden kaynaklanıyor: 

Birliklerin sınai işletmelerinde, personel giderlerinin üretim değerinin yüzde 33'ünü bulduğu hesaplanıyor. Oysa bu oran, özel sektör tekstil işletmelerinde yüzde 12 dolayında. Mevcut teknoloji düzeyi yükseltildiğinde ve işletmeler yeniden yapılandırıldığında zararları azaltmak imkanı bulunabilir. 

Ziraat Bankası, örneğin 1998 yılında ortalama yüzde 101 maliyet ile topladığı kaynakları yüzde 66 ile tarım kesimine kullandırmıştı. Diğer yıllar için de tek tek hesap yapıldığında bankanın kaynaklarının piyasa faiz haddinin altındaki oranlardan kullanıldığı görülür. 

Birlikler, bu kredilerin geri ödemeleri geciktirdiği anda, Ziraat Bankası, Hazine ve ekonominin bu zararı katmerleniyor. Bu konuda Sekizinci 5 Yıllık Plan ile ilgili hazırlık çalışmaları sırasında oluşturulan Borçlanma ve Borç Yönetimi Özel İhtisas Komisyonu'nun raporunda şu somut örnek veriliyor: 

"Ziraat Bankası, 1993 ve 1994 yıllarında üreticilere yaklaşık 315 milyon dolara karşılık gelen tutarda kütlü pamuk destekleme primi ödemiştir. Bunun karşılığı Hazine tarafından bankaya ödenmediği için, kalan borca faiz yürütülmeye başlanmıştır. Hazine 1997 yılında bankaya yaklaşık 712 milyon dolar tutarında ödeme yapmış, ancak bu ödeme 315 milyon dolarlık borcun sadece 51 milyon dolarlık kısmını tasfiye edebilmiştir. . 1993 yılındaki 1 dolarlık destekleme primi karşılığında 1997 yılında bankaya 17 dolar ödenmiştir. 1993 yılında 315 milyon dolara karşılık gelen borç, uygulanan yüksek faizler nedeniyle 1999 yılında 11 milyar dolara ulaşmıştır. Son yıllardaki gibi artmaya devam etmesi durumunda, kütlü pamuk destekleme priminden kaynaklanan bu borç, 2002 yılında 34 milyar dolara ulaşacaktır."
Görüldüğü gibi, birliklerin zararları hatalı finansman uygulamaları nedeniyle bir çığ gibi büyüyor. 

Birlikler, tarım ürünlerini işleyen işletmeci KİT'ler ve Ziraat Bankası ile iç içe çalışıyor. Ayrıca başta Avrupa Birliği'ne üye ülkeler olmak üzere tüm ülkelerde tarım kesimine belirli oranlarda sübvansiyon uygulanıyor. Bu nedenle eldeki veriler, birliklerin ekonomiye maliyetini kesin olarak hesaplamaya ve zararın ne kadarının üreticiyi destekleme endişesinden kaynaklandığını ortaya çıkarmaya imkan vermiyor. Ayrıca bazı yıllarda bu birlikler, hükümetin kararı gereğince, sanayiciye ucuz hammadde vermekle görevlendiriliyor. Örneğin 1998 yılında birlikler, krizi önlemek için hükümetin kararı ile tekstil sanayicisine 6 ay vade ve sıfır faizle pamuk satmak zorunda kalmışlardı. 

Ancak yalnız Ziraat Bankası'nın ve Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu'nun (DFİF) düşük faizli kredi kullandırması ile ortaya çıkan zararlar bile bu konunun ciddiyetini ortaya koyuyor. Ziraat Bankası'nın birliklerle ilgili görevi nedeniyle kayıpları, 1994'te 18.9, 1995'te 16.9, 1996'da 61.2, 1997'de 110.5 ve 1998'de 168.9 trilyon lirayı buldu. Bu kayıpları her yılın ortalama kuru üzerinden dolara çevirdiğimizde 5 yıl için toplam 3 milyar 140 milyon dolarlık bir zarara ulaşıyoruz. Bu toplamı dikkate alarak, incelediğimiz 11 yıllık dönem içinde birlikleri desteklemek için Ziraat Bankası'nın uğradığı kaybın 6.9 milyar doları bulduğunu tahmin edebiliriz. DFİF'in aynı şekilde hesaplanmış 2.3 milyar dolarlık zararı da eklendiğinde 9.2 milyar dolarlık bir tahmini tutara ulaşıyoruz. 

Birlikler ve tüm tarım satış ve kredi kooperatifleri sisteminde kapsamlı bir reform uygulandığında hem bu zararlar azalacak, hem de üreticiye daha fazla sübvansiyon verme imkanı bulunacak. Mevcut yapısı ile birlikler üreticiye de pozitif bir katkı sağlamaktan uzak görünüyor. 

 

SONRAKİ SAYFA

KAYNAK: TOBB İNTERNET SİTESİ
(10 NİSAN  2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş