SAVURGANLIK EKONOMİSİ ARAŞTIRMASI
BAZI SAVURGANLIK ÖRNEKLERİ
MÜŞAVİR ENFLASYONU
Türkiye'nin dış ülkelerde, dışişleri bakanlığı dışındaki bakanlık ve
kurumlara ait çok sayıda müşavir ve temsilciliği var. Bu müşavir ve temsilcilik
kadroları, önemli tutarda döviz harcamalarına neden oluyor. Van Milletvekili
Kamran İnan'ın tespitlerine ve diğer araştırmalara göre dış temsilciliklerdeki
israf şu uygulamalardan kaynaklanıyor:
Birbirine yakın işlevler için ayrı ayrı müşavirlikler ihdas ediliyor. Aynı
yurtdışı temsilcilikte Maliye, Hazine, Dış Ticaret ve bazen DPT'nin ayrı
ayrı elemanı bulunabiliyor. Eğitim müşavirinin yanında kültür müşavirliği
kurulduğu da oluyor. Bir yurtdışı temsilciliğinin yalnız ilk kuruluş masrafı
ise 1 milyon dolara ulaşıyor.
Yurt dışındaki 166 temsilcilikte 4 bin 200'ü dışişleri, 3 bin 300'ü diğer
bakanlık ve kamu kuruluşu temsilcileri olan üzere toplam 7 bin 500 dolayında
personel çalışıyor. Dışişleri dışındaki kamu görevlileri için yılda ortalama
75 milyon dolar harcanıyor. Geçici görevle yurt dışında bulunan görevliler
için harcanan para ise 65 milyon dolar düzeyinde. İyi bir planlama yapıldığı
takdirde 140 milyon dolarlık harcamayı yarı yarıya azaltarak yılda 70
milyon dolarlık, 10 yılda ise 700 milyon dolarlık tasarruf sağlanabilir.
Benzer konularda faaliyet gösteren bakanlık ve kuruluşların yurt dışına
temsilci gönderme konusunda işbirliği yapması, dil bilen ve konusuna hakim
kişilerin seçilmesi durumunda, harcama tutarı yarıya indirilen temsilcilikler,
bugünkünden daha etkin sonuçlar alabilir. Bugünkü uygulama ise olumlu sonuçlar
vermek yerine tam aksine dışişleri bakanlığının çalışmalarını aksatabiliyor.
Dış ülkelerde görevli devlet memurlarının, maaşlarının, bulunduğu ülkelere
göre ayarlanmaması da harcamaları arttırıyor. Türk cumhuriyetlerinde görevli
memurlara ödenen maaşın, Avrupa ülkelerindekine yakın tutulması da döviz
kaybına neden oluyor. Çünkü 1 doların, satın alma gücü, Türk cumhuriyetlerinde
diğer ülkelere göre çok daha yüksek düzeylerde bulunuyor.
Yeni ekonomi ve elektronik ticaret çağında, turizm, basın ve ticaret
müşavirliklerinin ya yeniden yapılandırılması ya da kaldırılması gerekiyor.
LOJMAN SORUNU
Kamunun mülkiyetinde 235 bin lojman ve 2 bin 340 dolayında dinlenme
tesisi var. Lojman sistemi memurların konut sorununa kalıcı bir çözüm getirmiyor.
Her 10 memurdan ancak biri o da geçici bir süre için lojmandan yararlanabiliyor.
Uzmanlar, bu konutların 200 bininin, konut başına örneğin 10 milyar
liraya satılması ile elde edilecek yaklaşık 2 katrilyon liralık kaynağın
memurlara kalıcı konut sistemi için harcanmasını öneriyorlar. Bu tür bir
yöntem uygulandığında, konutların tamir ve bakımları için yapılan harcamalardan,
sigorta bedellerinden tasarruf edilmiş olacak ve yerel yönetimlerin emlak
vergisi gelirleri artacak. Memurlara satış sonrasında yaklaşık 2 katrilyonluk
kamu lojmanlarının her yıl toplam değerinin yüzde 2'si oranında tamir,
bakım ve sigorta bedellerinden tasarruf edildiğini varsaydığımızda, yılda
40 trilyon liralık ( 64 milyon dolar), 10 yılda ise 640 milyon dolarlık
bir kaynak serbest kalabilirdi. Devlet yeni resmi daire inşaatında
lüks ve haşmetli binaların yapımına devam ediyor. Ekonomik sıkıntıların
devam ettiği son yıllarda Ankara'da Akay Kavşağı ile Ümitköy arasında çok
sayıda yeni kamu binası inşa ediliyor. Bu inşaat faaliyetine rağmen, Başbakanlık
17 ayrı binada hizmetini sürdürmek zorunda kalıyor. Bazı kamu birimleri
ise özel kişilerden yüksek kira bedelleri ile bina kiralıyor.
2000 yılı bütçesine göre devletin 132 bin 240 telefonu bulunuyor. Telefon
hattı sayısında birincilik Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nde: 3 bin 422.
Diyanet İşleri Başkanlığı da 2 bin 715 ile ikinci sırayı alıyor. Oysa,
tüm Türkiye ile bağlantısı olan ve devletin kalbi sayılan Başbakanlık'ta
bile bin 523 telefon var.
MOTORLU ARAÇ SAVURGANLIĞI
2000 yılında devlet 86 bin 338 taşıt aracına sahipti. Yerel yönetim
ve KİT'lerin sahip oldukları araçlar da dikkate alındığında bu sayı 125
bine yükseliyor. Bu taşıtların yaklaşık 35 bini makam aracı olarak kullanılıyor.
2000 yılı bütçesinde ise 4 bin dolayında yeni taşıt alımı öngörülmüştü.
Sanayileşmiş zengin ülkelerin çoğunluğunda resmi araç sayısı çok sınırlı.
Japonya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde, resmi araç sayısı 10 bin ile
20 bin arasında bulunuyor.
Bir araç, makam sahibi içinde olarak bir günde görev nedeniyle ortalama
20 kilometre yaparken, eve gidiş geliş ve kamu garajına bırakılmak için
çok daha fazla mesafe katediyor. Yakıtı ve yedek parçası dikkate alındığında,
bu resmi araç sisteminin kamuya maliyetini yükseliyor. Bu nedenle Emniyet
Genel Müdürlüğü'nün 20 bin dolayındaki taşıtı dışındaki resmi otomobillerin
gerekli olup olmadığının yeniden araştırılması gerekiyor. Bu taramada,
güvenlik ve koruma ihtiyacı da dikkate alınabilir. Koruma gerektirmeyen
görevlerde ise ulaştırma maliyetini düşürecek yeni yöntemler denenebilir.
125 bin aracın ortalama değerini 4 milyar lira kabul ettiğimizde, bu
araçların toplam değeri 500 trilyon lirayı buluyor. Ancak 250 işgününde
günde 30 kilometre yol yapıldığında yalnız akaryakıt giderleri 65 trilyon
liraya yaklaşıyor. Yağ, amortisman, yedek parça, tamir-bakım ve sigorta
giderleri de hesaba katıldığında yapılan harcamaların toplamının 120 trilyonu
bulduğu hesaplanabilir. Bu giderlerin yarı yarıya azaltılması ise yılda
60 trilyon (96 milyon dolar) 10 yılda ise 960 milyon dolarlık bir tasarruf
sağlayabilir.
POLİTİK İSTİKRARSIZLIK VE YETERSİZLİKLERİN
DİĞER MALİYETLERİ
Politikanın ekonominin gelişme hızına ayak uyduramaması, doğrudan zarar
ve maliyetler dışında aşağıdaki dolaylı kayıplara da yol açtı:
Dünya ülkelerindeki doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının toplamı 400
milyar dolar. Türkiye, bu yabancı sermaye akımından dünya nüfusu içindeki
payı olan yüzde 1 oranında yararlanabilseydi, yılda yaklaşık 4 milyar dolar
yabancı sermaye girişi gerçekleşebilecekti. Ancak son 10 yılda ortalama
yıllık yabancı sermaye girişi çok sınırlı düzeylerde kaldı. Politik riskin
yüksek oluşu, hükümetlerin birbiri ile çelişen kararlar almaları, istikrar
programlarının yarı yolda bırakılması gibi nedenlerle, Türkiye'ye çok düşük
tutarda yabancı sermaye geldi.
Politik istikrarsızlık ve politik riskin yüksek düzeylerde seyretmesi yabancı
sermayenin para ve sermaye piyasasına yaptığı portföy yatırımlarını da
etkiledi. Yüksek risk nedeniyle Türkiye'ye akan portföy yatırımları daha
çok spekülatif nitelikteydi. Bu fonlar, politik ve finansal istikrarsızlık
iyice yükseldiğinde geri dönüyor, istikrarlı bir kur ve para politikasının
sürdürülmesini zorlaştırıyordu. 22 Kasım 2000 ve 19 Şubat 2001 tarihlerinde,
politik kadroların ekonomi konusundaki duyarsızlığı nedeni ile ortaya çıkan
krizler, ekonominin büyüme ivmesini kesti. Milyonlarca insanın sıkıntıya
düşmesine yol açan bu krizler, enflasyonu düşürme programının 2002 yılı
yerine 2003 yılını vade olarak almasıyla Türkiye'ye en az 1 yıl kaybettirdi.
İstikrarsızlık ve yüksek risk nedeniyle sermaye piyasasında sık sık tekrarlanan
dalgalanmalar, menkul kıymetler piyasalarının istikrarlı bir şekilde gelişmesine
imkan vermedi. Yüksek "volatilite", küçük ve orta büyüklükteki tasarruf
sahiplerinin, İMKB'ye soğuk bakmalarına yol açtı. Bu yaklaşım, sanayi ve
hizmetler kesiminin, yatırımlar için kaynak bulmasını zorlaştırdı.
Küreselleşme ve yeni ekonomi dönemine uyum göstermek için bir soluklanma
dönemine ihtiyaç duyan iş dünyası, daha acil sorular ve ayakta kalma mücadelesi
nedeniyle bu fırsatı bulamadı. Ekonominin kırılganlığının artması, firmaların
ve bireylerin ekonomik dinamizmini törpüledi ve gelecek için planlanan
yatırım ve atılımlar, bilinmeyen bir tarihe ertelendi.
"HAFİFLETİCİ NEDENLER" VAR MI ?
Türkiye'de politik yetersizliğin, istikrarsızlığın ve savurganlığın
maliyetini hesaplarken, 1990-2000 döneminde, dünya ekonomisinin çok hızlı
bir değişim dönemi yaşadığını da dikkate almak gerekir. İçinde bulunduğumuz
coğrafya da son dönem çok hareketli ve gerilimliydi.
1- Son 11 yıl, dünya ekonomisinde küreselleşmenin her ülkede
ekonomi dengeleri son noktasına kadar zorladığı bir dönem oldu. Ülkeler
arasında mal, hizmetler, sermaye ve bilgi dolaşımının giderek serbestleşmesi,
rekabet alanının genişlemesi, ekonomi ve firma yönetimini zorlaştırdı.
Dev dünya şirketlerini bile 1990-95 döneminde sarsan küreselleşme, yeniden
yapılanma çalışmalarını zorunlu kıldı. Günümüzde küreselleşmeye uyum gösterilirken
"insan faktörünün de dikkate alınması gerektiği kabul ediliyor. Oysa 1990-2000
dönemi küreselleşmenin en "vahşi" dönemiydi.
Türkiye'de ekonomi, 24 Ocak 1980 sonrasında mal dolaşımının serbestleşmesi
ile kendini yenileme fırsatını buldu. 8-9 Ağustos 1989 Kararları sonrasında
sermaye dolaşımının serbestleşmesi yönünde adımlar atıldı. 1995'ten sonra
"yeni ekonomi" çerçevesinde sonra hizmet ve bilgi dolaşımının serbestleşmesi
dönemi başladı. 1996 yılında başlayan Gümrük Birliği ve 1999 sonunda AB'ye
aday üyelik kararları da bu değişim maratonunda yeni etaplar oldu. Ekonomi
bu yeni durum ve ortamlara uyum göstermede epey mesafe aldı. Ancak tüm
bu değişim ve gelişmelerin arka arkaya gelmesi özellikle politikada bir
"değişim yorgunluğu" ve bir tür direnç yarattı.
Dünya ekonomisi küreselleşmenin bu uyum döneminde büyük dalgalanmalar
yaşadı. Bir ülkedeki kriz, diğer ülkedeki taşları da yerinden oynattı.
Politik liderliğin, "salgın kriz" (contagious crisis) adı konan ve ışık
hızıyla benzer durumdaki ülkelere bulaşan bu yeni tür krize karşı hazırlıksız
olması, yaşadığımız sıkıntıları arttırdı. 1991-92 dünya resesyonundan ve
1995 Meksika Krizi'nden az zararla kurtulan Türkiye ekonomisi, 1997 Asya
ve 1998 Rusya krizlerinden ağır bir şekilde etkilendi. 19 Şubat 2001'de
başlayan son krizde politikacıların, küreselleşmenin boyutlarını ve anlamını
tam anlamı ile kavrayamadıklarını bir kez daha kanıtladı.
2- Türkiye'nin "ülke riski"nin bir bölümü, hükümetlerin kontrol
edemeyeceği koşullardan kaynaklandı. Balkanlar- Kafkasya- Ortadoğu üçgeninin
tam ortasında bulunan Türkiye ortaya çıkan gerilim ve çatışmalardan büyük
zarar gördü. Bu üçgenin köşelerinde son 11 yılda hep ateş ve kan vardı.
İran-İrak savaşının yaraları kapanmadan 2 Ağustos 1990'da Irak Kuveyt'i
işgal etti. Azerbaycan-Ermenistan savaşı ve Çeçenistan'daki çatışma halâ
barışçı bir çözüme ulaştırılamadı. Bosna, Kosova ve Makedonya'daki iç savaşların
tahribatı 21. yüzyıla da sarktı. Yalnız Irak'a konan ambargo, Türkiye'ye
35 milyar dolar kaybettirdi. Turizm, karayolu ulaştırmacılığı ve ihracat
sektörlerinde büyük zararlar ortaya çıktı.
3- 1990-2000 yılları, iç politik çekişmelerin keskinleştiği bir
dönem oldu. PKK ve Hizbullah terörü, bu dönemde en şiddetli noktasına kadar
tırmandı. Terör, turizmden tarıma kadar ekonominin her sektörünü derinden
etkiledi.
Son 10 yılda Meksika, Arjantin ve Güney Kore gibi diğer gelişen ülkelerin
hiçbirinde hükümetler ve politik liderlik bu ölçüde bir gerilim ve riskle
karşı karşı kalmadı. Gerçekçi ve biraz da "insaflı" olursak, politikanın
yol açtığı aşırı harcama ve savurganlığın ortaya çıkardığı maliyeti, bu
olağanüstü gerilim ve risk nedeniyle bir ölçüde "iskonto" etmek zorunluluğu
ortaya çıkar. Ancak hükümetler ekonominin öncelikli sorunlarına bilimsel
bir yaklaşımla el atsalardı, bu gerilimlerden de daha az zararla kurtulabilecektik.
1990-2000 DÖNEMİNDEKİ SAVURGANLIĞIN BİLANÇOSU
Bu araştırmada ekonomi yönetiminde savurganlığın en belirgin bazı örneklerini
inceledik. Türkiye ekonomisinde hükümetlerin, ekonomi yönetimdeki hatalarının,
zaaflarının ve yanlış uygulamalarının eksiksiz dökümü ancak bir "ansiklopedi"
boyutunda ele alınabilir. Ancak incelediğimiz sınırlı sayıdaki alanda bile
aşırı harcamalar ve savurganlığın maliyeti çok yüksek tutarlara ulaşıyor.
Ele aldığımız konulardaki savurganlığın ortaya çıkardığı kayıp ve zararları
şöyle bir özetleyelim:
|
Ekonomi yönetimlerinin
hataları nedeni ile fazladan ödenen iç borç faizlerinin toplamı |
8.6 milyar dolar |
|
İç borçlanma kısır döngüsünün
anaparayı yükseltmesi sonunda faiz ödemelerinde ortaya çıkan artış |
95 milyar dolar |
|
Politik risk ve ülke riski
nedeniyle fazladan ödenen dış borç faizlerinin toplamı |
6.5 milyar dolar |
|
Tamamlanması geciken kamu
yatırımlarında, yıpranma, bakım ve idame harcamaları toplamı |
6.8 milyar dolar |
|
KİT'lerin ve özelleştirme
kapsamındaki kuruluşların borçlanma gereksinimlerinin toplamı |
32.2 milyar dolar |
|
İhale yolsuzluklarının tahmini
asgari değeri |
2.1 milyar dolar |
|
TMSF'nun yönetimindeki bankaların
toplam zararı |
2.5 milyar dolar |
|
Kamu bankalarının görev
zararı |
20 milyar dolar |
|
Birliklere düşük faizli
kredi nedeniyle Ziraat Bankası'nın ve Hazinenin zararı |
9.2 milyar dolar |
|
Yurtdışı temsilciliklerinin
fazla kadroları için yapılan
harcama |
700 milyon dolar |
|
Lojmanların memurlara uygun
şartlarla satışı durumunda tasarruf edilecek, bakım, yıpranma ve sigorta
masrafları |
640 milyon dolar |
|
Motorlu araç savurganlığında
tasarruf edilebilecek akaryakıt ve tamir-bakım harcamaları |
960 milyon dolar |
|
1990-2000 DÖNEMİNDE EKONOMİNİN
BAZI ALANLARINDAKİ SAVURGANLIĞIN YOL AÇTIĞI TOPLAM ZARAR VE KAYIPLAR |
195.2
MİLYAR DOLAR
|
SAVURGANLIK ÖNLENSEYDİ NE OLURDU ?
Türkiye'de siyaset ekonominin gelişme hızına ayak uydurabilseydi ve
1990-2000 döneminde yeniden yapılanabilseydi, tespit ettiğimiz 195 milyar
dolarlık kaynak üretken veya sosyal amaçlı yatırımlara yöneltilecek ve
bugün Türkiye'nin çehresi tümden değişmiş olacaktı. Bu kaynağın bir kısmı
GAP'a (Güneydoğu Anadolu Projesi) aktarılabilseydi, bölgedeki gerilimler
iyice azalacak ve sıra Doğu Anadolu Projesi'ne gelmiş olacaktı. Bu kaynağın
20 milyar dolarlık bölümü GAP'a harcansaydı, bu büyük projenin tamamlanma
tarihi 2012'ye sarkmayacak, 21. yüzyılın ilk yıllarında Güneydoğu, suyun
getirdiği hayatla kalkınacaktı.
1990-2000 döneminde iç borçlanmanın getirdiği faiz yükü eğitim ve sağlık
harcamalarının, GSMH içindeki payının azalmasına yol açtı. Bu iki konudaki
harcamaların GSMH'ya oranı yüzde 6 dolaylarında ve faiz ödemelerinin GSMH'ya
oranının yarısında kaldı. OECD'nin 1997 Türkiye raporunun 53. sayfasındaki
verilere göre, eğitim sağlık harcamalarının GSMH içindeki payının 1 puanlık
artışı, ortalama ömrü bir yıl uzatıyor ve bebek ölüm oranlarını yüzde 24
oranında azaltabiliyor. Kamu harcamalarının disiplinsiz ve aşırı artış
ile savurganlık dizginlenebilseydi, bu çabanın en büyük ödülü, binlerce
insanın ve bebeğin hayatı olabilecekti. 11 yılda bu iki sosyal alana 20
milyar dolarlık ek harcama yapılması, ekonominin büyüme hızına da olumlu
etki yapacaktı.
Yeni ekonomiye uyum için harcanacak 20 milyar dolarlık bir kaynak bilgisayar
okuryazarlığında ve elektronik ticaret ve iletişim altyapısında önemli
atılımların startını verecekti.
Kamu yatırımlarına harcanacak 30 milyar dolarlık kaynak ise, yarım kalmış
yatırımların tamamlanmasını hızlandıracak, bu yatırımlardan beklenen sosyal
ve ekonomik fayda daha kısa sürede gerçekleşebilecekti. Böylece kamu yatırım
stokunun maliyetlerinden de kurtulabilecektik.
Özel sektörün büyük yatırımlarına sağlanacak 45 milyar dolarlık kaynak
ise hem istihdam sorunun çözecek hem de ekonominin modernleşmesini ve daha
ileri teknolojileri kullanmasını sağlayabilecekti. Güçlenen özel sektör
Ankara'ya daha az bağımlı olacak ve yurt dışına açılarak dünya standartlarını
hedefleyecekti.
KOBİ'LERDE ATILIM
70 milyar dolarlık kaynağın KOBİ'lere (küçük ve orta büyüklükteki işletmeler)
yatırım ve işletme kredisi olarak verilmesi durumunda ise çok olumlu ve
çarpıcı gelişmeler, ekonominin makus talihini yenebilecekti. Biz, bu tutarın
KOBİ'lere kredi olarak verilmesi durumunda ortaya çıkacak gelişmeleri görmek
için aşağıdaki yöntemi izledik:
-
Hazine Müsteşarlığı'nın KOBİ teşvik belgeleri ile ilgili istatistiklerinde
yalnız tek bir yılın değil daha tatmin edici sonuçlar vermesi için son
4 yılın istatistiklerini inceledik. Bu istatistiklerdeki yıllara göre yatırım
ve işletme kredileri ile sabit yatırım tutarlarını, her yılın ortalama
kurunu kullanarak dolar değerine çevirdik.
-
Daha sonra belge başına kredi ve sabit yatırım tutarını hesapladık.
-
En sonunda örneğin 100 bin dolarlık kredinin ne kadar sabit yatırım ortaya
çıkarabileceğini ve kaç kişiye istihdam sağlayacağını bulduk. Bu hesaplamalarda
aşağıdaki sonuçlara ulaştık:
-
Resmi verilere göre 1997-2000 dönemindeki 4 yılda toplam 5 bin 642 KOBİ
teşvik belgesi verildi. Bu belgelere verilen yatırım kredilerinin toplamı
264.1 milyon dolar, işletme kredilerinin toplamı ise 100.8 milyon dolar.
Her iki kalemi topladığımızda 364.9 milyon dolarlık bir toplam yatırım
kredisi tutarına ulaşıyoruz. Bu krediyle yapılan sabit yatırım tutarı ise
543 milyon dolara, 4 yıllık toplam istihdam imkanı ise 543 milyar dolara
yükseliyor. 5 bin 642 KOBİ sahibinin sağladığı özkaynak ise 170.1 milyon
doları buluyor.
-
KOBİ başına verilen ortalama kredi 64 bin dolar, eklenen özkaynak ise 31
bin dolar düzeyinde.
-
Her 100 bin dolarlık kredi ile ortaya çıkan sabit yatırım tutarı 154 bin
dolara, sağlanan istihdam ise yaklaşık 12 (11.7) kişiye ulaşıyor.
KOBİ'lerin istihdam sağlama yeteneği, normal büyüklükteki işletmelere göre
üç kat daha fazla. Büyük işletmelerde 1 kişilik istihdam için 40 bin 996
dolar sabit yatırım tutarı gerekirken , KOBİ'lerde 13 bin 162 dolar yeterli
oluyor.
Devletin savurganlık nedeniyle ortaya çıkan zararı KOBİ'lere yatırım
ve işletme kredisi olarak verilseydi aşağıdaki olumlu gelişmeleri yaşayacaktık:
-
10 yıl içinde toplam 5 milyon 394 bin işsize iş bulma imkanı ortaya çıkacaktı.
Bu krediyle yapılacak sabit yatırım tutarı ise 109.3 milyar doları aşacaktı.
-
Her yıl fazladan ortalama 539 bin işsize iş imkanı sağlanması işsizliğin
yaygınlaşmasını önleyecek, kırsal kesimden büyük kentlere göç yerine, Anadolu
ve Trakya'daki cazibe merkezlerinde nüfus yoğunlaşması olacaktı.
-
Sosyal gerilimler ve huzursuzluklar azalacak, siyasetteki yeniden yapılanma
süreci çoktan başlamış olacaktı.
-
Ülke riskinin 1990-2000 dönemindeki yüzde 10.5'luk düzeyi yerine hiç olmazsa
yüzde 8 ile 9 arasına düşmesi, yıllık doğrudan yabancı sermaye akımını
hiç olmazsa 2 milyar dolara yükseltecek yeni iş kapıları açılacaktı.
-
1994 Krizinden sonra önemli bir daralma dönemi yaşamayacak, 1999 yılını
daralma yerine durgunlukla atlatmak imkanı bulacaktık.
-
22 Kasım 2001 ve 21 Şubat 2001'deki gibi döviz çıkışları, bu denli yıkıcı
etkiler ortaya çıkarmayacak, ekonomik dengeler kısa sürede yeniden oluşacaktı.
MAKROEKONOMİK TABLO
Ülkelerin ekonomik büyümeleri hep aynı hızla gerçekleşmez. Belirli ülkeler,
belirli dönemlerde atağa kalkar ve arka arkaya yakalanan yüksek büyüme
oranları, o ülkenin uluslar liginde bir üst sıraya yükselmesini sağlar.
Hızlı büyüme fırsatları ülkelerin önüne 40 yılda bir çıkar.
Hızlı büyüme momentinin kaçıran bir ülke, yenisi için 20-25 yıl beklemek
zorunda kalabilir. 1960'ların ortasında gelişmiş ülkelere çok yaklaşan
Arjantin, ekonomik atılım için tarihi fırsatı kaçırınca, 1990 yılına kadar
kendini toparlayamadı. Hiperenflasyon nedeni ile 25 yılda ülke parasından
16 sıfır silindi. Hiperenflasyon, popülizm ve siyasi istikrarsızlık ülkeyi
kaosa sürükledi. Bu ülke kaybolan 25 yılın şokunu halâ atlatamadı.
Almanya 1950-56 döneminde yakaladığı yüzde 6.5'lik ortalama büyüme hızı
ile savaşın enkazı üzerinde güçlü bir ekonominin temelini attı. İtalya,
1951-60 dönemindeki ortalama yıllık yüzde 5.3'lük büyüme hızı ile gelişmişlik
eşiğini aştı.
İspanya'nın atağı, 1960-70 arasındaki yüzde 7.3'lük ortalama hızla gerçekleşti.
Güney Kore, 1965-80 dönemindeki yüzde 9.6'lık ortalama hızla yoksulluk
zincirini kırdı.
Çin'in son 20 yıldaki ortalama büyüme hızı ise yüzde 9.4 oldu.
Hükümetler, kamu harcamalarındaki aşırı artışı ve savurganlığı frenleyebilselerdi,
Türkiye'de son 11 yılın 9'unda arka arkaya büyüme imkanını yakalayabilecekti.
9 yıl üst üste ortalama yüzde 8 dolayında bir büyüme hızı, Türkiye'yi kişi
başına milli gelirdeki 3000 dolarlık etapta sürekli patinaj yapmaktan kurtaracaktı.
1989 yılı sonunda Türkiye'nin GSMH'sı 108 milyar dolardı. 11 yılda gerçekleşen
yüzde 52.2 lik toplam artışla ancak 200 milyar dolar düzeyine ulaştık.
9 yıl yüzde 8'lik büyüme, 2 yıl da yüzde 2'lik durgunluk 11 yıllık toplam
büyüme oranı yüzde 107'ye, toplam GSMH ise 296 milyar dolara yükseltebilecekti.
Kişi başına milli gelirimiz ise 4 bin 500 dolar olacaktı. İhracatın milli
gelire oranı bugünkü düzeyinde kalsa bile, toplam ihracat 43 milyar dolara
kadar yükselecekti.
Türkiye ekonomisi için yüzde 8'lik büyüme hızı hayal değil. 1994 Krizi
sonrasında en zor koşullarda bile ekonomi üç yıl ortalama yüzde 8 büyüdü.
1990, 1992 ve 1993 hızlı büyüme yıllarıydı. Deprem ve 1999 Krizi'nin ardından
2000 yılında ekonomi herşeye rağmen ortalama büyüme hızının üstüne çıktı.
Türkiye ekonomisinde doğurganlık oranının ve nüfus artış hızındaki düşüş
hızlı büyümeyi işaret ediyor. İş dünyası, en zor koşullarda bile bir dinamizm
ve esneklik sergileyebiliyor. Ekonomi ve sanayi, 1980'den bu yana gümrük
vergisi oranlarındaki kademeli düşüşü başarı ile göğüsleyebildi.
1990-2000 dönemindeki büyüme atılımını siyasetin istikrarsızlığı ve
mali ve parasal disiplinsizlik ve savurganlık frenledi. Gelecek 10 yılda
ekonomi ve siyaset daha uyumlu bir gelişme çizgisi yakaladığı ve kamu harcamalarındaki
iç ve dış kanamalar önlendiği takdirde, Türkiye beklenen büyük atılımını
bir 10 yıl gecikme ile de olsa yapabilir.
Son krizlerden gerekli dersleri alırsak ve önümüzdeki yıllarda hükümetler
ekonomiyi, bir açık kalp veya beyin ameliyatı ekibinin dikkati ile yönetebildiği
takdirde ekonomi 2010 yılına kadar hak ettiği yere gelmiş olur. Bunun için
önce mali ve ekonomik disiplinin sağlanması şart.
Siyasi kadrolar, ekonomik sorunlara gündemde hak ettiği yeri verdiğinde
toplumun enerjisi ve iş dünyasının dinamizmi, bugün çözülmez gibi görünen
sorunların üstesinden gelmemizi sağlayacak.
Demokrasinin derinleştirilmesi ve insan hakları konusunda atacağımız
her adım, hem ekonomik gelişmeyi hızlandıracak hem de insanımızın layık
olduğu saygıya kavuşmasını sağlayacak. Böylece 2010 yılında Türkiye, gelişmiş
ve demokratik ülkeler arasında saygın yerini almış olacak.
GELECEK 10 YILIN RİSKLERİNE DİKKAT!
1990-2000 döneminde ortaya çıkan savurganlık, risk ve zararların gelecek
10 yılda da karşımıza çıkmaması için şu alanlarda yeni reformlar yapılması
ve önlemler alınması gerekiyor:
-Yap-İşlet Devret Modeli'nden doğan riskler:
Enerji ve su yatırımlarında dünya fiyatlarının çok üstünde fiyatla satın
alma taahhüdü verilmesi Yuvacık Barajı'nda devletin zarara girmesine neden
oldu. Sadece 1999 yılında 61.5 trilyon lira ödendi. Toplamı 7.7 milyar
dolar olan bu taahhütler önümüzdeki 14 yıl boyunca önemli bir risk unsuru
olacak. Bu tür taahhütlerde bir risk tavanı konulması yararlı olabilir.
-Kamu yatırım stoku:
Yarım kalmış kamu yatırım stokunun zararlarının önümüzdeki dönemde devam
etmemesi için önlemler alınmalı.
-Henüz kesinleşmemiş görev zararları:
Mevcut hesaplar, dikkatli bir şekilde incelenerek rakamlandırılmalı
ve gerçekçi bir ödeme, mahsup ve tahkim planı uygulanmalı.
-Özel sektörün dış borçları:
Finans sisteminin ve özel sektör sanayi kuruluşlarının dış borçlarının
ekonomi üzerinde bir baskı unsuru oluşturmaması için dikkatle izlenmeli.
-Hazine garantili krediler:
Garanti verilen kuruluşların durumları yakından izlenmeli ve borçlarını
ödeyemeyen kuruluşlar için önlem alınmalı.
-Küreselleşme riski:
Para ve sermaye akımının serbestleşmesi, Türkiye'de ekonomik durum iyi
olsa da, diğer bir gelişmekte olan pazardaki krizin, bizi de etkilemesine
yol açıyor. Aynı şekilde, Türkiye'deki bir kriz de Arjantin Brezilya ve
Güney Kore ve Tayland gibi ülkeleri az veya çok etkiliyor. "Salgın kriz"den
korunmak için Devlet Planlama Teşkilatı, bu saydığımız ülkeleri ve özellikle
Çin'i çok yakından izleyip, analizlerinin sonucunu iş dünyasına iletmeli.
-Konjonktür riski:
DPT ve Devlet İstatistik Enstitüsü, çoğunlukla geçmiş dönemle ilgili
verileri belirli bir gecikmeden sonra yayınlıyor. İş dünyası için konjonktür
analiz ve tahminleri (forecasting) yapacak bir birim TOBB bünyesinde acil
olarak kurulmalı. Oluşturulacak bir "erken uyarı sistemi" iş dünyasının
ekonomideki iniş çıkışlara karşı daha hazırlıklı olmasını sağlayabilir.
Bu birim, demografi ile dünyadaki ve Türkiye'deki eğilimleri analiz ederek,
atıl kapasite yaratmayacak yeni yatırım alanları konusunda öneriler de
yapabilir.
TÜRKİYE'NİN GERÇEK GÜNDEMİ
İkide bir patlayan siyasi gerilimler, bakanlar arası çekişmeler, diğer
partileri kötülemeye dayalı negatif politika anlayışı, demeç ve laf oturtma
yarışları, halkın ve ekonominin gerçek gündeminin geri planda kalmasına
yol açıyor. Siyaset ekonominin rolünü çalınca, istikrarlı ve hızlı büyüme
yarışında sık sık tekliyoruz.
Ekonomiye gereken önemi vermediğimiz için, çağdaş uygarlık yarışında
sürekli tur kaybettik. 1956 yılında Türkiye ile Portekiz'in kişi başına
milli geliri aynı düzeydeydi. Daha 1979'da Türkiye kişi başına milli geliri
açısından Güney Kore'nin önündeydi. Satın alma gücü paritesi ile hesaplandığında
bu iki ülke, bugün Türkiye'nin iki katını aşan refah düzeylerine ulaştı.
Osmanlı döneminde ekonominin toplum hayatındaki rolü figüranlıktan öteye
geçmedi. Cumhuriyet döneminde ise ekonomi geçen yüzyılın 30'lu yılları
dışında hiçbir zaman gündemin ilk sırasına yerleşemedi.
Türkiye'de 15.1 milyon 50 bin aile yaşıyor. Bu aileler daha iyi koşullarda
yaşamak ve çalışmak istiyor. Ekonomi 15 bin ailenin ekmek teknesi. 15 milyon
ailede akşamları masaya konan rızkın kalitesi, çocukların geleceğe hazırlanması,
hep ekonominin istikrarlı bir şekilde büyümesine bağlı.
15.1milyon ailenin gündeminde şunlar var:
-Yeni iş kapıları:
Önümüzdeki 12 ay içinde 1 milyon 420 bin kişi, her gün 3 bin 890 kişi,
22 yaşını tamamlayacak. Bu gençlerden her gün yaklaşık 2 bin 500'ü işgücü
pazarına girerek iş aramaya başlayacak. En güzel günlerinde hayatlarının
kararmaması için bu gençlere yeni iş imkanları açmak gerek.
-Daha fazla gelir, daha adil dağılım:
Her gün 3 bin 660, her 5 dakikada 13 bebek doğuyor. Tarımsal üretim
ve milli gelir yeterince hızlı büyümezse, gelir dağılımı iyileştirilmezse,
bu çocukların beslenip yetiştirilmesi kolay olmayacak.
-Daha iyi sağlık hizmeti:
Sağlık koşullarının yetersizliği nedeniyle bu bebeklerin bir yılda 46
bin 500'ü, her gün 126'sı bir yaşına gelmeden ölüyor. Türkiye kaynaklarını
hovardaca savurmasaydı, her yıl 25 bin bebeği, ölümden kurtaracak sağlık
altyapısını kurabilecektik.
-Dayanıklı konutlar:
Günde 1233, bir yılda 450 bin çift dünya evine giriyor. Bu çiftler için
depreme dayanıklı, sağlıklı konutların üretilmesi şart.
-Daha çağdaş eğitim:
21. yüzyılın başında her 4 kadından 1'i okuma yazma bilmiyor. Çok kapsamlı
bir okuma-yazma seferberliğinin ilan edilmesi şart. Ayrıca vakit geçirmeden
bilgisayar okur yazarlığı için yeni bir kampanya başlatmak zorundayız.
-Doğduğu yerde doymak:
İç göç sorunu çözümlenmediği ve örneğin Kars'tan diğer illere göç bugünkü
hızı ile devam ederse, bu ilimizin nüfusu 70 yıl sonra 7 bin 930'a kadar
gerileyecek. Yalnız yaşlıların yaşadığı hayalet köylerin sayısı artacak.
OECD'nin tespitlerine göre, gelir düzeyi düşük illerimizden örneğin
Van'da kişi başına gelir, Haiti veya Togo gibi yoksul ülkeler düzeyinde.
Diğer bir ifade ile bu ildeki bugünkü gelir, Türkiye genelindeki 1970 düzeyini
aşamıyor. Kamu ve özel sektör yatırımları ile bu durumu düzeltmek şart.
Günümüzde tüm, sendikalar, odalar ve meslek kuruluşları ile diğer sivil
toplum kuruluşları 15 milyon ailenin bu istem ve beklentilerini gerçekleştirecek
politika, strateji ve projeler üretmek zorunda. Bu çabalar, siyasi partileri
de yeniden yapılanmaya, politika ve çözüm üretimine zorlayacak. Savurganlık
ve kamu harcamalarındaki aşırı artışın denetlenmesi bu tür aktif bir ortamda
daha kolay olacak.
TABLO:1
İÇ BORÇLANMADA YÜKSEK
REEL FAİZ ORANININ FATURASI
|
YILLAR
|
Gerçekleşen İç Borç
Ortalama Bileşik Faizi
(%)
|
TEFE
12 Aylık Ortalama Enflasyon
Oranı (%)
|
Gerçekleşen Reel Faiz
Oranı
(%)
|
Gerçekleşen İç Borç
Faiz Ödemesi
(Trilyon TL)
|
Yüzde 8 Reel Faiz Oranına
Göre İç Borçlanma Faiz Oranı
(%)
|
Yüzde 8 Reel Faize Göre
Faiz Ödemesi
(Trilyon TL)
|
Yüksek Reel Faiz Nedeniyle
Ortaya Çıkan Fark
(Trilyon TL)
|
Ortalama Dolar Kuru
(TL)
|
Risk Nedeniyle Fazladan
Ödenen İç Borç Faizi
(Milyon $)
|
|
1990
|
54,0
|
52,3
|
1,1
|
9,6
|
64,5
|
11,5
|
-1,9
|
2.606
|
-729,1
|
|
1991
|
81,4
|
55,3
|
16,8
|
16,9
|
67,7
|
14,1
|
2,8
|
4.161
|
672,9
|
|
1992
|
88,2
|
62,1
|
16,1
|
34,1
|
75,1
|
29,0
|
5,1
|
6.864
|
743,0
|
|
1993
|
87,5
|
58,4
|
18,4
|
85,4
|
71,1
|
69,4
|
16,0
|
10.965
|
1.459,2
|
|
1994
|
152,4
|
120,7
|
14,4
|
231,0
|
138,4
|
209,8
|
21,2
|
29.670
|
714,5
|
|
1995
|
122,8
|
86,0
|
19,8
|
472,8
|
100,9
|
388,5
|
84,3
|
45.678
|
1.845,5
|
|
1996
|
135,2
|
75,9
|
33,7
|
1.325,4
|
90,0
|
882,3
|
443,1
|
81.047
|
5.467,2
|
|
1997
|
109,7
|
81,8
|
15,3
|
1.977,2
|
96,3
|
1.735,7
|
241,5
|
151.483
|
1.594,2
|
|
1998
|
118,1
|
71,8
|
26,9
|
5.626,7
|
85,5
|
4.073,5
|
1.553,2
|
260.049
|
5.972,7
|
|
1999
|
109,5
|
53,1
|
36,8
|
9.824,6
|
65,3
|
5.858,9
|
3.965,7
|
417.578
|
9.496,9
|
|
2000
|
38,5
|
51,4
|
-8,5
|
18.609,4
|
63,5
|
30.693,0
|
-12.083,6
|
623.685
|
-19.374,5
|
| |
|
|
|
|
|
|
|
TOPLAM
|
8.591,8
|
TABLO:2
İÇ VE DIŞ BORÇTA YÜKSEK
REEL FAİZİN NEDENLERİ
|
RİSKİN BİLEŞENLERİ
|
TOPLAM İÇİNDEKİ PAY
(%)
|
|
POLİTİK RİSK
|
| Ekonomik
beklentilerin gerçekleşme düzeyi |
6
|
| Planlanan
hedeflere ulaşmadaki başarısızlık |
6
|
| Politik
liderliğin yetersizliği |
6
|
| Dış
çatışmalar |
5
|
| Kamudaki
yolsuzluklar |
3
|
| Ordunun
siyasete müdahalesi |
3
|
| Siyasette
dinsel örgütlenme |
3
|
| Hukuk
devletin eksikliği |
3
|
| Etnik
gerilimler |
3
|
| Siyasi
terörizm |
3
|
| İç
savaş |
3
|
| Siyasi
partilerin gelişmişlik düzeyi |
3
|
| Bürokrasinin
kalitesi |
3
|
| TOPLAM
POLİTİK RİSK |
50
|
|
FİNANSAL RİSK
|
| Moratoryum
ve borç ertelemesi |
5
|
| Dış
borç ödemelerinde gecikme |
5
|
| Hükümetlerin
sözleşmeleri iptal etmesi |
5
|
| Kur
denetiminden doğan kayıplar |
5
|
| Özel
yatırımların kamulaştırılması |
5
|
| TOPLAM
FİNANSAL RİSK |
25
|
|
EKONOMİK RİSK
|
| Enflasyon |
5
|
| Dış
borç ödemesinin ihracata oranı |
5
|
| Uluslararası
rezervler |
3
|
| Cari
işlemler açığının ihracata oranı |
6
|
| Dövizde
paralel piyasa |
3
|
| Dış
ticaret deneyimi |
3
|
| TOPLAM
EKONOMİK RİSK |
25
|
Kaynak: Prof. Campbell R.
Harvey, Duke University.
TABLO:3
GECİKEN KAMU YATIRIMLARI
(1999 Yılı Fiyatları İle)
|
Projenin Başlama
Tarihi
|
Proje Sayısı
|
Proje Tutarı
(Trilyon TL)
|
1999’da Ayrılan Ödeneğin
Proje Tutarına Oranı (%)
|
| 1984
ve öncesi |
273
|
12.554,7
|
2,8
|
| 1985 |
73
|
2.111,5
|
8,0
|
| 1986 |
88
|
5.141,4
|
5,5
|
| 1987 |
55
|
753,6
|
11,4
|
| 1988 |
61
|
377,6
|
7,8
|
| 1989 |
51
|
1.172,3
|
12,3
|
| 1990 |
150
|
1.595,6
|
3,7
|
| 1991 |
231
|
3.407,6
|
5,6
|
| 1992 |
184
|
958,3
|
7,9
|
| 1993 |
263
|
5.977,2
|
3,5
|
| 1994 |
574
|
2.444,5
|
7,4
|
| 1995 |
555
|
3.202,1
|
6,6
|
| 1996 |
352
|
4.206,8
|
6,9
|
| 1997 |
581
|
6.898,1
|
2,3
|
| 1998 |
804
|
4.170,2
|
8,1
|
| 1999 |
1163
|
2.154,2
|
36,1
|
| TOPLAM |
5458
|
57.125,6
|
|
| |
|
|
|
Kaynak: 2000 Yılı Yatırım
Programı.
TABLO:4
KİT’LERİN VE ÖZELLEŞTİRME
KAPSAMINDAKİ
KURULUŞLARIN BORÇLANMA
GEREKSİNİMLERİ
|
YILLAR
|
KİT AÇIKLARI
|
|
MİLYAR TL
|
MİLYON $
|
|
1990
|
-16.004
|
-6.156
|
|
1991
|
-22.326
|
-5.366
|
|
1992
|
-44.014
|
-6.412
|
|
1993
|
-62.974
|
-5.743
|
|
1994
|
-81.012
|
-2.730
|
|
1995
|
25.565
|
560
|
|
1996
|
3.201
|
21
|
|
1997
|
71.843
|
211
|
|
1998
|
-709.798
|
-3.663
|
|
1999
|
-1.209.201
|
-2896
|
|
TOPLAM
|
|
32.174
|
Kaynak: 2000 Yılı Yatırım
Programı.
|