TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan'ın konuşması
şöyle:
(28 Eylül 2001)
Sayın Başkan, değerli üyeler, değerli basın mensupları,
Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği Yönetim Kurulu adına hepinizi
saygıyla selamlıyorum.
Haziran ayında gerçekleştirdiğimiz Yüksek İstişare Konseyi toplantısından
sonra, içinde yaşadığımız koşulları bir kaç kat daha güçleştiren gelişmelere
şahit olduk. Sakin geçmesini beklediğimiz yaz aylarına, dövizdeki aşırı
dalgalanmalar ve yüksek aylık enflasyon rakamları damgasını vurdu.
Reel sektördeki kan kaybı hızlanarak sürdü. Batı dünyasında resesyonun
yaygınlaşacağına ilişkin işaretler artmaya başladı. Son olarak da, insanlık
dışı bir terörist eylem, bütün dünyayı derinden sarstı.
Yeni kavramların tartışılacağı yeni bir dünyanın eşiğinde olduğumuz
kesin. Ancak ne yazık ki Türkiye daha eski gündemiyle hesabini kesebilmiş
değil. Bu yüzden biz de öncelikle ülkenin gündemine bağlı kalacağız. Ama
bu gündeme yaklaşırken, yeni dünyanın bugünden beliren çizgilerini dikkate
alarak konuşmaya çalışacağız.
Öncelikle ekonomik krizde bulunduğumuz noktayı gözden geçirmek istiyoruz.
Bildiğiniz gibi, yaşadığımız krizden çıkışa ilişkin önlemler, kamuoyuna,
"Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı" olarak sunuldu. Bu program, ekonomide
bir durgunluğu öngörmüş ancak 6 aylık bir sürenin sonunda, piyasaların
işlemeye, pozitif büyüme ortamının yeniden sağlanmaya başlanacağını varsaymıştı.
Güven ortamının kalıcı olarak tesis edilmesiyle dış kaynak girişi yeniden
başlayacaktı. Bu arada, TL’deki hızlı değer kaybı sayesinde ihracat ve
turizm gelirlerinde sağlanacak artışla ekonomiye taze kan sağlanacaktı.
Program üçlü bir sacayağı üzerinde yükselecekti: Mali sektörün
rebabilitasyonu, kamu sektörünün yeniden yapılanması ve reel sektörün hayata
dönüşünün sağlanması...
Müdahale için seçilen başlangıç noktası, zorunlu olarak mali sektördü.
Güçlü bir mali sektör olmadan ekonominin çarkları dönemezdi. Mali sektör
reformları, biraz yavaş gelişiyor, zaman zaman gereğinden hızla enerji
ve mücadeleye gereksinim duyuluyor olsa da, adım adım gerçekleştiriliyor.
Mali sektörün güçlendirilmesi için reform çalışmalarının sürdürülmesi
bugün hala önemini koruyor. Çünkü, güçlü bir mali sektör olmadan ekonominin
çarklarının dönmesi mümkün değil.
Güçlü ekonomiye geçişin ikinci önemli ayağı kamu sektörü reformlarıydı.
Bildiğiniz gibi, bu kriz; esas olarak, hükümetlerin kamu açıklarını kapamak
için gerçekleştirdikleri borçlanmayı sürdüremez hale gelmelerinden kaynaklandı.
Öyleyse bir yandan borcu çevirmek, öte yandan da borçlanma gereğini yapısal
olarak azaltmak gerekiyordu.
Kamu sektöründe yeniden yapılanma, "Güçlü Ekonomiye Geçiş" için olmazsa
olmaz bir koşuldu. Bu konuda ne yazık ki "Kamu Bankaları Ortak Yönetimi"
ve bir dizi tasarruf önlemi dışında adım atılamadı.
Kamu sektörü, açıklarını kapamak için, kriz dolayısıyla daha da daralan
kredi havuzundan fon talep etmeye devam etti. Buna karşılık, hükümet,
kamu açıklarını yapısal olarak azaltacak kapsamlı bir idari reformu gündemine
almadı. Programın başarısı için bu reformun zorunluluğunu kavradığı konusunda
piyasalara en küçük bir işaret vermedi.
Aksine, kadroları aşırı şişirilmiş kamu kurumlarının, yönetsel gereklerden
çok siyasi pazarlıkların sonucu doğmuş bakanlıkların, yozlaşan ve kamu
kaynaklarını denetimsiz biçimde tüketen yerel yönetimlerin saltanatından
asla vazgeçilmeyeceği ortaya kondu.
Programın reel sektör bacağı ise tamamen unutuldu. Hükümet, kapanan
işletmelere ve artan işsizliğe adeta sırtını döndü. Krizden çıkışın asıl
araçları birer birer tahrip olmaya başladı.
Hepsinin üzerinde, hükümet krizden çıkış için hayati önem taşıyan güven
ortamını bir türlü tesis etmeyi başaramadı. Aksine, sanki her adımda, kendi
kendini sabote etmek ister gibi bir görünüm sergiledi. Önce programa, güdük
ve isteksiz bir siyasi destek verildi. Sonra arka arkaya popülist uygulamalar
dayatıldı. Kritik özelleştirmelere karşı bayrak açıldı. Her türlü uyarıya
kulak tıkanıp, güven ortamını tesis etmek için gerekli olan ne varsa tersi
yapıldı.
Şartlar başka türlü olsaydı, bu programın buraya kadar gelmesi bile
bir başarıdır derdik. Ama kötünün iyisiyle avunabilecek bir durumda değiliz.
Bu haliyle, turizmin de ihracatın da ekonomiyi ayağa kaldıracak bir
katkısının olabileceğinden söz edemiyoruz. Ciddi kaynaklar yaratabilmek
için üretime, yatırıma, krediye ihtiyaç var. Döviz kurunda istikrara gereksinim
var. Ne kadar süreceği ve hangi coğrafyaya yayılacağı belli olmayan savaş
ve batı ekonomilerinde derinleşen resesyon yüzünden her iki sektörümüz
için de gerekli pazarları bulup bulamayacağımız ise bir başka soru...
"Bugünün ve geleceğin savaş bölgesinde" yer alan bir ülke olarak, dünya
piyasalarından kaynak temin etme konusunda iyiden iyiye zorlanacağız. Petrol
fiyatlarında meydana gelecek artışların ekonomimizi nasıl alt üst
edeceği, döviz rezervlerimizi nasıl eriteceği de biliniyor.
Peki ne yapacağız?
Evet. Türkiye’nin IMF’in sıkı düzenine ihtiyacı var. Ama şartlar çok
hızlı değişiyor. Bu değişen şartlara uygun biçimde bazı varsayımların,
hedeflerin gözden geçirilmesi, programın kendi kendini boğmasına engel
olunması gerekiyor.
Biz bugünden yarına hızlı büyüme sürecine geçilmesini beklemiyoruz.
Bu konuda IMF’ten çok daha gerçekçiyiz. Ama, hiç değilse üretim kaybına
dur diyecek bazı mikro politikaların acilen devreye sokulması ve reel sektördeki
kanamanın durdurulması lazım. Bu mesele daha kriz öncesinden beri var ve
TÜSIAD tarafından ilk kez telaffuz edilmesinden bu yana bir yıl geçti.
Bize kaynak yok deniyor. Biz ise programın ruhuna aykırı düşmeyecek
bir biçimde kaynak yaratılabileceğini savunuyoruz. Bu programda, milli
gelirin yüzde 5,5-6’si oranında faiz dışı bütçe fazlası öngörülüyor. Vergilendirilebilir
gelir çok gerilediği için bu hedef gerçekçi olmaktan çok uzak artık.
IMF ile anlaşarak, büyüme hedeflerindeki revizyona bağlı olarak,
faiz dışı bütçe fazlası aşağı çekilmeli ve elde edilen kaynak, üretim ve
istihdam artışı sağlayacak şekilde reel sektöre aktarılmalıdır. Bu kaynak
aktarımında selektif olunmalı ve iki temel kritere göre hareket edilmelidir:
istihdam yaratmak, ekonomiye döviz kazandırmak.
Tabii, reel sektörün bu kaynağı kullanarak tekrar üretim yapmaya, döviz
kazandırmaya ve istihdam yaratmaya başlayabilmesi için döviz kurunda istikrar
sağlamak da şarttır. Çünkü bu istikrar sağlanmadan, üretimin ön koşulu
olan hammadde ve ara mal ithalatını gerçekleştirebilmek, maliyet hesabi
yapmak ve fiyat tutturabilmek mümkün değildir.
İşletmelerin faaliyet hacminde artış sağlanır ve vergi tabanını genişletme,
kayıt altına alma çalışmaları devreye sokulursa, bu önlemlerden doğacak
muhtemel bir vergi kaybı da rahatlıkla telafi edilebilir.
İkinci yapılacak şey, IMF kredilerinin bir bölümünün, gerek öngörülemeyen
ekonomik daralmaya, gerekse dünya ekonomilerinde gözlenen yavaşlamaya bağlı
olarak ertelenmesinin gündeme getirilmesidir.
Üçüncüsü, kamu kesiminin küçülmesini, yeniden yapılanmasını ve kamu
hizmetlerinde verimlilik artışını planlamak ve bu yöndeki siyasi iradeyi
belirgin biçimde göstermektir.
Yeri gelmişken çok önemli bir noktaya daha dikkat çekmek gerekiyor.
Bugün kamu bürokrasisi tamamen felç olmuş durumdadır. Kimse sorumluluk
almak istememekte, dolayısıyla kimse iş yapmamaktadır.
Yolsuzluklar Türkiye’nin kanını emiyor, bu doğru. İpin ucunu bırakmamak
lazım, bu da doğru. Ama her geri dönmeyen krediye "yolsuzluk" damgasını
basarsanız, uzmanlık isteyen konuları, "polisiye vaka" bakış açısıyla incelemeye
alırsanız, sistem işlemez hale gelir. Kimse, en basit işlemin altına bile
imzasını koyamaz olur.
Burası Türkiye, burada bir yatırım izni için 30 ayrı imzaya ihtiyaç
var. Kendi sıkıntılarıyla baş edemeyen ekonominin, felç olmuş bir bürokrasinin
yaratacağı ek sorunlara tahammülünün olmadığı çok açık.
Bu yüzden, devleti yeniden yapılandırırken, mevcut mevzuatın da bürokrasinin
rahat çalışabileceği ve sorumluluk alabileceği bir yapıya kavuşturulması
şarttır. Daha önemlisi, korku ve kuşkunun egemen olduğu mevcut çalışma
ortamının olağan işlemlerin sürdürülebileceği bir yapıya kavuşturulmasıdır.
Dördüncü ve son olarak, sayın Derviş’in ve tüm ekonomi yönetiminin,
programın uygulanması sürecinde özel sektörün bilgi, deneyim ve uyarılarına
karşı daha duyarlı davranması ve işbirliği olanaklarını artırması
gerektiğini belirtmek istiyorum.
Değerli üyeler,
Masa başı yönetiminin zamanı değil. Yaşadığımız dönemi iyi analiz
edebilen, ekonomik ve siyasi önceliklerini bu analize göre şekillendiren,
gelişmeleri cephede izleyip, ülkenin dinamik güçlerine yön veren, onlara
hedef gösteren bir hükümete ihtiyacımız var.
İnsanların 3. Dünya Savaşı’ndan, Medeniyetler Çatışması’ndan, hiçbir
şeyin eskisi gibi olmayacağından söz ettikleri bir dünyada, nasıl bir vizyon
doğrultusunda hareket ediyoruz, bilen var mı? Bizi bu sıkıntının içinden
çekip çıkaracak bir liderliğe sahip miyiz?
Liderlik eksikliğinden söz ederken, yalnız hükümeti düşünerek konuşmuyoruz.
Gerekli gördüğü alanlarda inisiyatif alabildiğini, yetkilerini kullanabildiğini
bildiğimiz, toplumun güvenini ve desteğini kazanmış bir Cumhurbaşkanımız
var. Sayın Cumhurbaşkanı’nın yeni dünyada Türkiye’nin kendine çizmesi gereken
yön konusunda topluma önderlik etmesini, vizyonunu ortaya koymasını beklememiz
doğal değil mi?
Sokaktaki insan kaygı içinde. Geleceğinden endişeli. Bizi gerçekten
yöneten birileri var mı, yoksa hepimiz kaderimize mi terk edildik?
Türkiye’nin liderleri varsa, mevcut durumu nasıl değerlendirdiklerini,
onların ağzından duymak istiyoruz. Dünyada yer yerinden oynarken, sayın
Cumhurbaşkanı, sayın Başbakan neden çıkıp da ulusa hitap etmezler?
Susmanın, oturmanın, seyretmenin zamanı değil. Yeni dünyayı biçimlendirecek
kırılmaların fay hattında yaşıyoruz. Üzerinde yaşadığımız coğrafyada, bu
coğrafyayı paylaşan diğer ülkelerden çok farklı bir yapımız var.
"Bizi aradılar, önemsediler, Amerika’ya çağırdılar" düzeyinde kompleksli
bir avunma ile yetinecek miyiz? Yoksa onyıllardır inşa etmeye çalıştığımız,
gelişmiş bir sanayi toplumu olmayı hedeflemiş, bu amaçla yüzünü batıya
dönmüş, müslüman kültürünü laiklik ve demokrasiyle bağdaştırmış Türkiye'ye
sahip çıkarak, hedeflerimize ulaşmak için gerekenleri yapacak mıyız?
Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerini başlatmak için etkili adımlar
atacak mıyız, yoksa Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin üyeliğe kabulüne
kadar oyalanıp krizlerimize yeni bir kriz mi katacağız?
Bir cemaat toplumu mu olacağız, modern bir açık toplum mu? TBMM'nin,
kutlanmaya değer bir çaba ve kararlılık göstererek gerçekleştirdiği Anayasa
değişikliklerindeki uzlaşmayı, ihtiyaç duyulan siyasal reformların tümüne
yaygınlaştıracak mıyız?
Yoksa kendini yenilemeyen, toplumu siyasete katamayan, ülkeyi yönetemeyen
bu güdük siyasi yapı ile koltuğumuzu korumayı tercih mi edeceğiz?
Onurlu bir siyasetçi için önemli olan iktidar koltuğunda ne kadar oturduğu
değildir. Önemli olan, giderken arkasından ne söylendiği, tarihe nasıl
geçtiğidir. Bugün görev başında olan siyasetçiler kahraman olma fırsatını
önlerinde bulmuşlardır. Bu şanslarını kullanarak 3. binyılın başında modern
Türkiye’nin inşasına yaptıkları katkılarla tarihe geçebilirler.
Ülkenin, ufuk açıp yön gösterecek, toplumu peşinden sürükleyecek siyasetçilere
ve liderlere ihtiyacı var.
Değerli üyeler,
Sivil Toplum, son yıllarda siyasette belirgin biçimde ortaya çıkan vizyon
eksikliğini, modem Türkiye’nin gereklerini yerine getirmek için ihtiyaç
duyulan düşünce ve aksiyon eksikliğini kapamak için büyük gayret sarf etmektedir.
Biz TÜSİAD olarak, eğitimden sosyal güvenliğe, kadın sorunundan bilişime
pek çok alanda düşünce ürettik, inisiyatif geliştirdik. Bugün de uluslararası
alandaki faaliyetlerimizi adım adım geliştiriyoruz.
Brüksel ve Washington’daki da temsilciliklerimizden sonra, yakın zamanda,
DEIK ile koordinasyon halinde yurt dışındaki sanayici örgütleriyle yatırım
ve ticari ilişkileri artırmak üzere çalışacak bir birim oluşturduk. "TUSIAD
International" adını verdiğimiz bu birimin ilk uygulaması, İsveç Girişimcileri
Konfederasyonu ile küçük ve orta boy İşletmelerin yatırım ve ticari faaliyetlerini
artırıcı tedbirler üzerine çalışacak bir Türk-İsveç ortak komitesi oluşturmak
oldu.
TÜSİAD, modern Türkiye’nin inşası yolunda, istekli ve kararlı herkesle
el ele çalışmayı, bu ideali gerçekleştirmenin önündeki her türlü engeli
de açık biçimde eleştirmeyi, teşhir etmeyi sürdürecektir. Mücadeleden vazgeçmeye
hiç niyetimiz yok.
Hepinizi bir kez daha saygıyla selamlıyorum.
|