Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
TBMM'NİN KIBRIS DEKLARASYONU (10.6.1993)
DENKTAŞ'IN TBMM KONUŞMASI (15.4.2004)
DENKTAŞ'IN TBMM KONUŞMASI (6.3.2003)
TBMM'NİN KIBRIS DEKLARASYONU (6.3.2003)
DENKTAŞ'IN TBMM KONUŞMASI (15.7.1999)
TBMM'NİN KIBRIS DEKLARASYONU (15.7.1999)

DENKTAŞ'IN TBMM KONUŞMALARI...
Gali Fikirler Dizisi ve 24 Mayıs 1993 New York görüşmeleri...
10 Haziran 1993
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, BM Genel Sekreteri Butros Gali tarafından hazırlanan "Fikirler Dizisi" kapsamında gerçekleşen 24 Mayıs 1993 New York görüşmeleri sonrasında TBMM Genel Kurulu'nda konuştu.

Denktaş'ın konuşmasından sonra Genel Kurul'da genel görüşme açıldı ve "TBMM Deklarasyonu" yayınlandı.
 

DENKTAŞ'IN KONUŞMASINDAN....

"Bugün karşılaştığımız 'Gali fikirler dizisi' diye bilinen ve bize 'haktır, hukuktur, güzeldir size çok uygundur, çok sevineceksiniz, kabul ediniz, şartsız şurtsuz kabul ediniz' dedikleri fikirler dizisine bakıldığında, Kıbrıs Türk'ünü 1963'ten evvelki duruma götürecektir."

"Gayemiz, yıllardır, Rumların başlatmış olduğu, Kıbrıs'a sahip çıkmak için başlatmış olduğu bir mücadelede, halkımızın haklarını korumaktan öteye gitmemektedir."

"Bunu yapmaya çalıştıkça, üzerimize üzerimize gelinmekte ve -sanki Rum tarafı, mücadelesinde haklıymış gibi- bizden, veremeyeceğimiz tavizler istenmekte; sanki Rum tarafı, bizimle kaynaşmak ve barış yapmak istiyormuş gibi ve bunu istemeyen bizmişiz gibi, baskılar uygulanmaktadır."

"Bugün gelmiş olduğumuz noktada bir Maraş konusu güncel hale getirilmiştir; ama, Maraş konusu, Kıbrıs meselesinde sadece küçük bir adımdır."

"Bunu istedikleri şekilde ve öngördükleri baskılarla hallettiğimiz takdirde, kısacası bu dar kanala gözümüz açık olarak girdiğimiz takdirde, arkasından daha başka konular gelecektir ve aynı metotlarla, aynı tehditlerle, 'kabul etmezseniz size ambargo uygularız. Kabul etmezseniz Türkiye hesap verir' gibi tehditlerle, diğer konular da gündeme getirilecek ve böylelikle, hiçbir konuda, korkuyla yaşadığımız için, 'kabul edemeyiz' diyemeyecek bir hale sürükleneceğiz."

"1977'de Makarios'la, iki bölgeli, iki halktan oluşan bir federasyon kararı meydana çıkardık."

"Biz, sandık ki, 1974 Barış Harekatının Rumlara getirmiş olduğu mesaj iyice anlaşılmıştır. Yani, "Kıbrıs'ı bir Yunan adası yapmak hayalinden vazgeçiniz, Türkiye buna asla müsaade etmeyecektir."

"Maalesef, bu güzel mesajın, Rumlar açısından anlaşılması mümkün olmadı."

"Büyük ülkeler, derhal bir Kıbrıs Hükümetinin varlığını vurguladılar, Rumlara, "Evet, siz Kıbrıs Hükümetisiniz, devletiniz, memleketiniz düşman altındadır, işgal altındadır, bu işgali kaldırmak haktır" demek suretiyle, Kıbrıs meselesini halledilmez bir yola soktular."

"Kıbrıs Rum idaresinin, Türk toplumuna rağmen, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti olarak tanınması, 29 yıldır Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti adı altında bizi adadan yok etmek için uluslararası saldırısını sürdürmesine müsamaha edilmesi, Kıbrıs meselesinin hallinde en büyük kördüğümü oluşturmaktadır."

"Biz, dünyadan adalet bekliyoruz. 'Yeni dünya düzeni vardır ve adalet ilkeleri üzerine kurulmuş bir düzen olacaktır' deniyor; Kıbrıs'tan başlamalarını istiyoruz."

"Bizim istediğimiz iki kesimli bir federasyon ve egemenliğimizin tanınmasıdır..."

"Rum tarafı, hakikaten, 1974 harekatından ders almış olsaydı; 1963‘ten 1974'e kadar Türklere yaptıklarından pişman olmuş olsaydı, federasyon süratle kurulabilirdi. Ama, ders almadılar, dünya tarafından ders almalarına imkan bırakılmadı."
 

KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın TBMM'deki konuşması şöyle:
(10 Haziran 1993 - 19. Dönem 2. Yasama Yılı 111. Birleşim)

BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince, Kıbıis konusundaki genel görüşmenin öngörüşmesine başlıyoruz. Ancak, görüşmelere başlamadan önce, şu anda Meclisimizde bulunan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş Genel Kurula hitaben bir konuşma yapmak istemişlerdir. Bu hususu oylarınıza sunuyorum : Kabul edenler... Kabul etnieyenler... Kabul edilmiştir. (Alkışlar)

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş'a, Yüce Heyetiniz adına hoş geldiniz diyorum.

Konuşmasını yapmak üzere zatı devletlerini kürsüye davet ediyorum. Buyurun Sayın Cumhurbaşkanı ("Bravo" sesleri, ayakta alkışlar)

KKTC CUMHURBAŞKANI RAUF DENKTAŞ -  Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yüce Meclisinizin, mücahit Kıbrıs Türkü adına, ulusal dava adına, bana vermiş olduğu bu fırsattan ötürü hepinize ve sizler kanalıyla mensubu bulunmakla iftihar ettiğimiz Yüce Türk Ulusuna yürekten gelen teşekkürlerimi arz ederim.

Muhterem arkadaşlarım, Kıbrıs meselesi, bildiğiniz gibi, dün başlamış değildir; yıllarımızı almış götürmüş, gençliğimize, mesleğimize sahip çıkmamızı engellemiş; bir halk olarak, devamlı surette, "yarın ne olacaktır?" diye bizi tereddütler içerisinde yaşatmış, acılar dolu ve ancak, Türk Ulusunun, bu Yüce Meclisin kararıyla yardımımıza koşması, kendi evlatlarını, şehitlerimizin yanına çekinmeden yatırmasıyla, yarınlara güvenle bakabildiğimiz müşterek, ulusal bir dava halinde yürümeye ve yürütülmeye devam etmektedir.

Bugün, bu kutsal dava için, Türkiyemizin, Türk hükümetlerinin yapmış oldukları fedakarlıkları, özgürlük adına, insanlığa hizmet adına, gerektiğinde dünyayı karşısına almasını şükranla anıyoruz ve var oluşumuzun nedeni olarak, bu Yüce Milleti ve bu milletin, bu dam altındaki siz muhterem temsilcilerini görüyoruz. Müteşekkiriz.

Gayemiz, yıllardır, Rumların başlatmış olduğu, Kıbrıs'a sahip çıkmak için başlatmış olduğu bir mücadelede, halkımızın haklarını korumaktan öteye gitmemektedir. Bunu yapmaya çalıştıkça, üzerimize üzerimize gelinmekte ve -sanki Rum tarafı, mücadelesinde haklıymış gibi- bizden, veremeyeceğimiz tavizler istenmekte; sanki Rum tarafı, bizimle kaynaşmak ve barış yapmak istiyormuş gibi ve bunu istemeyen bizmişiz gibi, baskılar uygulanmaktadır.

Bugün gelmiş olduğumuz noktada bir Maraş konusu güncel hale getirilmiştir; ama, Maraş konusu, Kıbrıs meselesinde sadece küçük bir adımdır. Bunu istedikleri şekilde ve öngördükleri baskılarla hallettiğimiz takdirde, kısacası bu dar kanala gözümüz açık olarak girdiğimiz takdirde, arkasından daha başka konular gelecektir ve aynı metotlarla, aynı tehditlerle, "kabul etmezseniz size ambargo uygularız. Kabul etmezseniz Türkiye hesap verir" gibi tehditlerle, diğer konular da gündeme getirilecek ve böylelikle, hiçbir konuda, korkuyla yaşadığımız için, "kabul edemeyiz" diyemeyecek bir hale sürükleneceğiz.

Tehditler altında müzakere olmaz; Öngörülen Birleşmiş Milletler ilkeleri, görüşmelerin eşit şartlarda, dıştan baskı yapılmaksızın, hür iradeyle yapılması yönündedir. (Alkışlar) Biz, bunu benimsedik ve bu şekilde elden gelen esnekliği de göstermek suretiyle, 1977'de Makarios'la, iki bölgeli, iki halktan oluşan bir federasyon kararı meydana çıkardık.

Federasyon, iki tarafın gönül arzusuyla ve birbirine güvenerek eşit şartlarda siyasi bir ortaklığı kabul etmesi demektir.

Biz, sandık ki, 1974 Barış Harekatının Rumlara getirmiş olduğu mesaj iyice anlaşılmıştır. Yani, "Kıbrıs'ı bir Yunan adası yapmak hayalinden vazgeçiniz, Türkiye buna asla müsaade etmeyecektir, (Alkışlar) Kıbrıs Türklerini dost biliniz, Türkiye'yi dost biliniz ve bu çerçevede bir arada ortaklaşa yaşama yollarını kendiniz arayınız" Maalesef, bu güzel mesajın, Rumlar açısından anlaşılması mümkün olmadı. Çünkü, dünya dediğimiz büyük ülkeler, derhal bir Kıbrıs Hükümetinin varlığını vurguladılar, bu Hükümetin, 1963'ten bu yana Rumlar elinde şaibeli bir kuruluş olduğunu, ortaklaşa kurulan Kıbrıs Hükümetini temsil etmediğini unuttular, unutturdular ve Rumlara, "Evet, siz Kıbrıs Hükümetisiniz, devletiniz, memleketiniz düşman altındadır, işgal altındadır, bu işgali kaldırmak haktır" demek suretiyle, Kıbrıs meselesini halledilmez bir yola soktular.

Bugün, Meclis Başkanı, sevdiğimiz, saydığımız Sayın Cindoruk'un ve sizlerin kararlarıyla bana verilmiş olan bu fırsattan yararlanarak, sizlere, bu haksızlık devam ettiği sürece hakkın bulunamayacağını anlatmak istiyorum ve müsamahanıza sığınıyorum.

Hak, haksızlık üzerine kurulamaz. Kıbrıs Rum idaresinin, Türk toplumuna rağmen, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti olarak tanınması, 29 yıldır Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti adı altında bizi adadan yok etmek için uluslararası saldırısını sürdürmesine müsamaha edilmesi, Kıbrıs meselesinin hallinde en büyük kördüğümü oluşturmaktadır.

Biz, dünyadan adalet bekliyoruz. "Yeni dünya düzeni vardır ve adalet ilkeleri üzerine kurulmuş bir düzen olacaktır" deniyor; Kıbrıs'tan başlamalarını istiyoruz.

Adalet ilkelerine bakıldığında, adaletin üstünlüğü kale alındığında; hangi hakla, nereye dayanarak, Rum'u, Türk'ün hükümeti addediyorlar? Bu sorunun cevabını, insafla vicdanlarına sorarak vermedikleri sürece ve Rum toplumu liderleri, karşımızda, dünyanın tanıdığı Kıbrıs'ın Cumhurbaşkanı olarak oturabildiği sürece bu mesele halledilmez. Biz de olsak halledemezdik. Hedefimiz, eğer bütün Kıbrıs'ı almak olsaydı, -Rumlarınki gibi- ve dünya kendilerine veya bize "Kıbrıs tümüyle sizindir, hükümet sizsiniz" demiş olsaydı, tabiatıyla karşı tarafa hiçbir taviz vermez, hiçbir şekilde meselenin halli için yardımcı olmazdık. Rumlar bunu yapıyor ve dünya da uzaktan bakıyor. O dünya ki, 1963'ten 1974'e kadar Kıbrıs'ta cereyan eden Bosna-Hersek vari olaylara sadece seyirci kalmıştır. Bizi, "Türk bölgeleri" denilen yerlere kapatan Rum'un karşısında etkisiz kalmış, insan haklarımızın kökten alınıp götürülmesi karşısında sadece neticeyi beklemiştir.

Bilmemişlerdir ki, Kıbrıs Türk'ünün vatan müdafaasındaki sabrı, o küçücük bölgelerde, Anadolu'dan gelecek yürekli sesi bekleyecek kadar çoktu. (Alkışlar) Allah'a çok şükür, o ses 1974'te geldi ve kurtulduk.

Kurtulmamıza sevindirmediler. Bugüne kadar, kurtuluşumuzu hak bilmediler; bugüne kadar, Kıbrıs Türk'ünü, Rum'un idaresine yeniden sokmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar ve yapmaya devam etmektedirler.

Bugün karşılaştığımız "Gali fikirler dizisi" diye bilinen ve bize "haktır, hukuktur, güzeldir size çok uygundur, çok sevineceksiniz, kabul ediniz, şartsız şurtsuz kabul ediniz" dedikleri fikirler dizisine bakıldığında, Kıbrıs Türk'ünü 1963'ten evvelki duruma götürecektir.

Biz ne istiyoruz, bize ne veriyorlar?

Bizim istediğimiz federasyon, iki kesimli bir federasyon olacaktı. Niye? Çünkü, iki toplum bir arada yaşayamıyordu. İki kesimlilik, dolayısıyla, kesin coğrafi bir güvence verecekti bize. Anlaşma, Makarios'la bu idi. 1977'den 1991'e, 1992'ye, 1993'e geldiğimizde, iki kesimliliğin anlamı şöyle olmuştur: "50-60 bin kadar Rum içinize gelecek. Vereceğiniz topraklar vardır; 80-85 bin kadar Rum'u alacak kadar toprak vereceksiniz ve federasyon bu olacak."

"Kıbrıs Türk'ü, böyle karma bir yaşama hazır değildir" diyoruz; "güvence meselesidir" diyoruz. Rum liderleri dahi, "karma her kuruluş, küçük bir yanardağdır, biri patladığında bütün Kıbrıs patlar, 1974'ten daha büyük felaketlerle karşılaşırız" diyebildikleri halde, Kıbrıs Rumlarını içimize almak esas olmaktadır...

Bizim öngördüğümüz iki kesimli federasyonda, mal mülk meselesi karşılıklı mübadele edilecekti, insanlarımız mübadele edildiği gibi. Aksi takdirde, insanların mübadele edilmiş, yer değiştirmiş olmasının hiçbir anlamı olmayacaktı; tam aksine, malını mülkünü kuzeyde bırakan Rum, onu geri almak için daha bir hınçla üzerimize gelecek ve çok az bir zamanda Türkiye yeniden, Kıbrıs'ı kurtarmak için seferber olmak mecburiyetiyle karşı karşıya kalacaktı. Biz, o halde, mal ve mülk, toprak sıfırlamasını esas görüyoruz, temel görüyoruz. Bunu söylediğimizde "İnsan haklarına aykırıdır" diyorlar.

Aziz milletvekilleri,

İnsan haklarının başında hür yaşamak vardır, yaşamak vardır. Yaşayabilmek için istediğimiz tedbirleri, Rumların "mülkiyet hakkına tecavüz ediyor" diye reddetmelerini anlayamıyoruz; çünkü, biz, Rum'un mülkiyet hakkını reddetmiyoruz; "Bizim güneyde bıraktığımız topraklarla değiş tokuş yapalım, verilecek tazminat varsa bunların tazminatı verilsin ve böylelikle iki taraf rahat etsin" diyoruz. Konuya, Türk askerinin gelip, yerinden yurdundan ettiği insanlar olarak baktıkları için, bunu anlamak istemiyorlar, Kıbrıs'ta iki cemaatin, bir arada yaşayamadıkları için yer değiştirdiklerini ve mal mülk meselesinin tabii bir netice olduğunu kabul etmek istemiyorlar. Bu konuda ısrar ediyoruz, ısrar edeceğiz. Bu konuyu kabul ettirmeden yapılacak bir anlaşma, bizi hiçbir şekilde refaha ve barışa götürmez; büyük felaketlere, büyük kaosa yol açar.

Diğer bir istediğimiz ve vermedikleri şey, topraklarımızda kurulacak idarenin temelinde, egemenliğimizin tanınmasıdır. Kıbrıs Cumhuriyetinin egemenliğinde, 1960'ta, müştereken ortak olduğumuz vardır. Şimdi, yine "egemenliğe ortak olacaksınız" denmektedir.

O ortaklığı, Yunanlılar, Kıbrıs Rumları bir günde bozmuştu ve o günden bugüne egemenlik haklarımızı savunmaktayız. Ama, "müşterek bir egemenliğe evet; ayrı egemenliğe hayır" diyorlar. "Niçin?" diyoruz; çünkü, egemenliğimiz tanınırsa, o zaman tanıdığınıza göre, artık, biz ayrı cumhuriyet olduk, egemenliğimiz de tanınmıştır, birleşmiyoruz" diyecekmişiz!

Cevap verip, diyoruz ki: "Rum'u, bütün Kıbrıs'ın cumhuriyeti tanıdınız. Rum'un cumhuriyeti, Kıbrıs'ı alıp gidiyor, buna karşı tedbir olarak, hakkımızı istiyoruz. Bizi egemen yapınız demiyoruz; egemenliğimize biz sahip çıktık, kan pahasına, can pahasına, şehitler pahasına sahip çıktık, bunu tanıyın diyoruz, onu da reddediyorsunuz. Hangi anlaşmayla siz bize barış getireceksiniz? Bizi yem olarak Rum'a verme eyleminden başka bir şey yapmıyorsunuz."

Dolayısıyla, fikirler dizisi her iki tarafın da... Rum da, aksi yönlerden bunu istememiştir. Aksi yönlerden istemiyor; çünkü, "Türklere bazı haklar veriyor, garanti anlaşması, sulandırılmış vaziyette olsa dahi, hala devam ediyor" diye onları değiştirmek için, o da manevralar yapmaktadır. Onun maksadı budur.

Şimdi, önümüzde bu fikirler dizisi vardır. Maraş konusunda biz, önümüze çıkan kanala girdiğimiz takdirde, Maraş konusunda bize yapılan tehditler nedeniyle, Maraş'ta istediklerini tümüyle verdiğimiz takdirde, arkasından, fikirler dizisini kabul ettirme yöntemi başlayacaktır. Aynı kanalın içerisinde manevra yapma kabiliyetimiz elimizden alınmış vaziyette,. aynı tehditler altında, "size ambargo koyarız", "Türkiye'ye ceza veririz" tehditleriyle, bizi, bu kanalın içerisinde, kendi istedikleri neticeye götürme mücadelesini verecekler ve bize verdirteceklerdir.

Biz, New York'ta çok ağır muameleye tabi tutuluyoruz, hiç kimsenin kabul edemeyeceği şekilde muamele görüyoruz; bir okul talebesiymişiz gibi, bize ne yapacağımız ve ne yapmamız gerektiği söyleniyor. Bütün bunları sineye çekiyoruz; yürekten sevdiğimiz Türk Ulusuna bir zarar gelmesin diye çekiyoruz. (Alkışlar) Yoksa, bir günde masayı bırakıp terk etmek işten değildir; ama, Türkiyemiz, garantörümüzdür; Türkiyemiz, insanlığa hizmet etmiştir; canımızı, her şeyimizi kurtarmıştır. "Aman Türkiye'ye zarar gelmesin" diye titrediğimizi bildikleri için, bunu, bir zaaf addediyorlar ve hep onun üzerine bina ederek tehditlerini sürdürüyorlar.

Biz, Maraş konusunda gelmiş olduğumuz noktada, bu tehditlere karşı Türk Hükümetiyle ve sizlerle beraber göğüs germe gereğini bulduk. Bu kanala girmek istemiyoruz kardeşlerim, açıkçası budur.

Kanal dışında bıraksınlar, serbest bıraksınlar, mücadeleye, müzakereye hazırız; ama, bizi, kendi seçtikleri dar bir kanlın içerisine zorla itmesinler. İtemeyeceklerdir; çünkü, bunun sonu hüsran olur.

Maraş konusunda istedikleri ve bizim verebileceklerimiz nelerdir? Maraş, evvela iki bölgeye ayrılır; biri; tellenmiş ve yasak bölge addedilen bölgedir. Onun dışında kalan kısımlar da vardır, Maraş diye; kısmen Türkler tarafından kullanılmaktadır, yerleşilmiş bölgedir. Biz, 1981'den itibaren, Maraş'ın telli bölgesinin güney kısmını Rumlara, Lefkoşe Havaalanını açmak ve bir şartla, hem Maraş'ta hem havalimanında müşterek idare oluşturmak kaydıyla -böylelikle egemenliğimize sahip çıkmak kaydıyla- verebileceğimizi konuştuk. Derhal reddettiler. Bu kez, Lefkoşa'da bize Maraş konusu açıldığında bu şartlarımızı yine ileri sürdük; Lefkoşa Havalimanı yerine Ercan Havalimanının açılması üzerinde durduk; ambargonun tümüyle kaldırılmasını istedik; spor dahil bütün ambargonun, bütün limanlardan kaldırılmasını istedik. Buna karşılık olarak, yine, "1981'den itibaren verilebilir dediğimiz o boş binaları, sahiplerine veya Birleşmiş Milletlere verebiliriz" dedik; "bunu konuşmaya geliriz" dedik. "Herkes istediğini konuşur, hakkımızdır; biz ‘Maraş' dedik, ‘şu Maraş, bu Maraş' demiyoruz, ‘Maraş' diyoruz, buyurun" dediler. Gittik, karşımızda, katı bir tutumla "Maraş'ın tümünü -yani, aşağı yukarı, limanın içine kadar giren mıntıkayı- vereceksiniz ve buna karşılık Lefkoşa Havalimanı açılacak. Bu, gayet güzel bir pakettir. Ambargolar tümüyle kaldırılamaz; çünkü, sizi tanıma anlamına gelebilir; ama, bu, ambargoların yüzde 80-85 kalkması anlamına gelir" şeklinde bir yaklaşımla ve kağıt üzerinde öyle görünen bir beceriyle bize bunu satmaya çalıştılar.

Tabiatıyla, büyük bir sıkıntı içerisine girdik. Evvela şöyle bir tertip başladı: İlk gün, beşler (beş büyük ülkenin temsilcileri) de gelip, Genel Sekreterle beraber karşımıza oturdular. Biz, bunun böyle olacağını haber alır almaz, Türkiye'yle temasa geçtik. Sayın [Dışişleri Bakanı Hikmet] Çetin o günlerde zannedersem Strasburg'daydı, oradan telefonla temasa geçtik, böyle bir durum hasıl olduğunu, Türkiye'nin bundan haberi olup olmadığım sorduk. Hiç haberleri olmadığını ve gerekeni yapacaklarını, buna müsaade edilemeyeceğini söylediler. Gereken temaslar yapıldı ve ertesi gün gelip de oturduklarında, bize, -Klerides'le yan yana oturuyorum- "Beşler konuşmak istiyor, konuşmalarına razı mısınız?" .diye bir soru sordular. Klerides'e, "Okul talebesi değiliz herhalde sen istiyor musun?" dedim, "Benim de bundan çok geç haberim oldu, ben de istemiyorum" dedi; ikimiz de istemedik. Türkiye'nin de girişimleri neticesinde, sadece Genel Sekreteri dinlediler ve ayrıldılar. Fakat, işin sonuna doğru, biz bu kanala girmemekte ısrar ettikçe, en sonunda beşler yine geldiler karşımıza ve bu kez, her biri, Genel Sekreterin okuduğu raporu teyiden konuşma yaptı.

Bize, lütfettiler ve ayın 14'üne kadar müsaade ettiler. Müsaadenin şekli de şu : "Gidiniz, bunu halkınıza satınız, kabul ettiriniz. Bu, güzel bir şeydir; bu görevle size izin veriyoruz, kabul ettirmek göreviyle ve geliniz 14'ünde, kabul ettiğinizi duyurunuz. Buraya müzakereye gelemezsiniz

Ben, bunca yıldır bu tür müzakerelerde bulundum, bu şekilde tehdit ve tahdidat altında, bir halkın temsilcisine böyle bir muamele reva görülebildiğine ilk defa şahit oldum. Neticede, bu öneri üzerine, çıkıp, Kıbrıs'a geldik.

Şimdi, biz, New York'tayken, 29 Mayısta, Sayın [Başbakan Yardımcısı] Erdal İnönü'ye bir yazı yazarak, kendisine, oradaki durumun bir resmini çizdik. Bu mektubu müsaadenizle okuyayım; çünkü, kısmen bazı gazetelerde çıkmıştır, yanlış anlaşılma olmasın.

"Biz, Maraş'a karşılık olarak, ambargonun, tümüyle ve her yönüyle, hava ve deniz limanlarımızdan ve spor üzerinden kaldırılmasını, talep ediyorduk. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin, Güvenlik Konseyince de benimsendiği anlaşılan önerilerinde ise, Ercan, artık olduğu statüde bırakılmakta; fakat, bizim, Ercan'da görmek istediğimiz direkt çıkış imkanları, Lefkoşa Uluslararası Havayoluyla verilmektedir". Bize söylenen bu, "Ercan'da istediklerinizi burada vereceğiz" "... Ancak, gerçek olmadığı anlaşıldı. Kıbrıs'a gelip, uzmanlarla gereken toplantıları yaptıktan sonra bunun böyle olmadığını, bir sürü sorunun sorulması ve cevabının alınması gerektiğini tespit ettik. En önemli sorun, hava meydanı kimin adına çalıştırılacak? Birleşmiş Milletler çalıştıracak ama, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti Hava Meydanı mı? "Tanınma için hiçbir şey istemiyoruz" diyen Kıbrıs Rumları, bizim, Ercan'dan çıktığımız gibi, bu limandan pasaportlarımızla çıkmamıza müsaade edecek mi? Ve bir sürü teknik konu... Bu teknik konulardan bir tanesi şu : Lefkoşa Havalimanının kulesi çalıştırılmaya başladığı an, Ercan kulesini susturmak mecburiyeti hasıl oluyor. Bu sorulara cevap istediğimizde, bize, orada "bunlar detaydır, bunları ilke olarak kabul ediniz, sonra görüşürsünüz" dediler. Detay olmadığı, esas olduğu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, biz, Sayın İnönü'ye "bu böyledir" derken, bunların böyle olmadığını sonradan görecektik.

Devam ediyorum: "Deniz limanları üzerindeki yasaklama kaldırılmamakta; fakat, Klerides, buraya uğrayan gemi kaptanları aleyhine hukuki takibat yapılmayacağı hususunda söz vermektedir." Yasak kalacak; ama, kendisi söz veriyor ve yazıya da dökmek istemiyor: Kaptanlar, şimdiye kadar yaptıkları gibi, Magosa'ya geldiğinde, yasak limana geldiğinde, Larnaka'ya uğradığında hapse atmayacaklar, mahkemeye vermeyecekler.

"... Ayrıca, talebimiz üzerine genelde dış dünyada, turizm acenteleri ve ürünlerimizi satın alan ve pazarlayan şirketler aleyhine tacizden vazgeçileceği karara bağlanacaktır" Ama "sadece Hükümet olarak ben bunun sözünü veriyorum. Şahıslar istedikleri gibi hareket ederler, bunlara ben bir şey söyleyemem" diyor.

Gerçekte olan nedir? Şahısları, hükümet destekliyor el altından, onlar da gidip, Avrupa mahkemesinde veya diğer yerlerde Türkiye aleyhine davalar açıyorlar; çünkü, sorumlu, Türkiye'dir, dünyanın gözünde. Bu davaların beşi, altısı halen Avrupa mahkemelerinde yürümekte ve yürütülmektedir. "... ben, şahısların yapacağı işe karışmam" diyor. Yani, bu konuda da kati bir temizlik ve bize verilen kati bir şey yok.

Devam ediyorum: "... Maraş'a güneyden serbestçe girecek olan turistlerin kuzeye geçmelerine ve kuzeyde kalmalarına izin verilecektir. Turistlerin, kuzeyden güneye geçmeleri hususunda da talebimiz üzerine anlaşmaya hüküm konacaktır."

Burada bir açıklama yapmak gerekir: Kuzeyden gelen turistlerden kasıt, Lefkoşa Uluslararası Havaalanından giren turistlerdir, Ercan'dan gelenlere geçiş hakkı tanınmayacaktır.

Lefkoşa'da turistlerle, Ticaret Odasıyla, Sanayi Odasıyla yapılan görüşmelerde meydana çıkan tablo şöyle olmuştur: Maraş'ın bu bölgesindeki oteller açıldığı takdirde, Kıbrıs'a gelen turistlerin çoğu, bu yeni ve güzel bölgeye akacak, dolayısıyla bizim canlanmakta olan turizmimizi de aksi yönde etkileyebilecektir.

Rumlar, gümrük vergilerini, Avrupa Topluluğuna girmek için hemen hemen sıfırlamışlardır. Bizdeki gümrük vergileri daha ağırdır. Dolayısıyla, Maraş'ın içerisinde ucuza satılan eşyayla, daha pahalı satılan eşya, rekabet edemeyecektir. Maraş'tan bizim istifademiz -eğer kabul ederse Rumlar- ucuz işçilik olacaktır, otellerde temizlikçilik olacaktır.

"... Lefkoşa Uluslararası Havaalanına inecek yolcular, istedikleri kapıdan, Türk veya Rum tarafına geçebileceklerdir."

Rum tarafı, havaalanı çevresindeki Türk askerlerinin konumuna devam etmelerini kabul ediyor; ancak, turistlerin askeri bölgenin içinden geçmemesi için, bizim açımızdan, yol güzergahı düşünmemiz ve tanzim etmemiz gerekecektir.

Ercan Havaalanını bugün kullanmakta olan Türkiye'de kayıtlı uçaklar, direkt uçuş maksadıyla, charter seferleri dahil, Lefkoşa Uluslararası Havaalanını kullanabileceklerdir. Kıbrıs Türk Hava Yollarının uçakları, Türkiye'de kayıtlı olduğu ve Türk Bayrağı taşıdıkları için bu kapsama girmektedir."

Ancak, yine uzmanlarla temasımızda bir sorun çıktı: Bu uçuşlar için nereden yetki alınacaktır? Uzmanlar, "hükümetler arası olur" derler. Türk Hükümetinin, tanımadığı Kıbrıs Hükümetine müracaatı mı gerekecektir; yoksa, havalimanından sorumlu olan Birleşmiş Milletler mi muhatap olacaktır? Bunu da sormak ihtiyacını duyuyoruz.

"... Global olarak bakıldığında, ambargo, yüzde 80-85 oranında kalkmaktadır; ancak, sportif konular ve deniz limanları spesifik olarak anlaşmaya konmayacaktır."

Bu yüzde 80-85 oranı, oradaki hava, değerlendirme ve bize söylenilendi. Tekrar ediyorum, geri geldiğimizde, bu işlere baktığımızda, bunun böyle olmadığını gördük. Bu nedenledir ki, geçen gün yaptığım bir açıklamada, bir beyanatında, Sayın İnönü'nün bu konuya olumlu bakışını benim, kendisini, bu mektupla belki yanlış yönlendirmiş olabileceğim neticesine vardığımı söyledim.

Bu galiba, Kıbrıs'ta fırtınalar koparmış, "aldattı, kandırdı İnönü'yü" diye manşetler atılmış. Bunlar doğal şeylerdir. Biz doğruyu yapmaya çalışıyoruz, gerçeği söylemeye çalışıyoruz ve iyi niyetle, iyi bir anlaşma yapmak için, kendimizi harcarcasına bu işe vermiş bulunuyoruz. Netice alamıyorsak, tekrar edeyim, Kıbrıs Rum tarafının meşru hükümet olarak tanınmasından kaynaklanan çok büyük bir engeli aşamamamızdandır ve bu engeli biz, aşamayız, aşmayacağız.

Devam ediyorum: "... Esas sorun, Maraş kentinin, Rumlarca ve Genel Sekreterlik, Güvenlik Konseyince, şimdiki kapalı bölgenin tümü olarak ele alınmasına karşılık, bizim, bunu, 1981'den bu yana belirlediğimiz bir hat çerçevesinde, Gazi Magosa Limanıyla Gazi Magosa'daki yerleşim alanımızı çevreleyen kısmı içermeyecek biçimdeki anlayışımızdan kaynaklanmaktadır. Bizim, 1981 yılında verdiğimiz teklifimizde, Maraş'ın kapalı bölgesinin kuzey hududu olarak Demokratia Caddesi belirlenmişti. Bu hattın kuzeyinde kalan ve yine kapalı bölgede bulunan alan, teklif dışı tutulmuştur.

Biz, Demokratia Caddesinin kuzeyindeki kapalı bölgeyi, nihai tahlilde, Türk tarafında kalmak üzere, tekliflerimizin dışında tutageldik; Klerides, Güvenlik Konseyi ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ise, bunu kabul etmiyor.

Sorun, varılan şimdiki aşamada, bu noktadaki görüş ayrılığına dayanmaktadır.

Klerides, bunu kabul etmediği gibi, nihai toprak ayarlanmasında, Maraş'ın geriye kalan ve bizce iskan edilmiş olan kısımlarını da talep edecek ve kuşkusuz, şimdi bize uygulananlara benzer baskılarla, oraları da almak olanağını elde etmiş olacaktır.

Maalesef, 5 Ağustos 1981 ve 2 Ocak 1984 tarihlerinde verilen müşterek tekliflerimizde, bu meskun toprakların da verilebileceği duyurulmuştu. Bunu hatırlatmakta yarar vardır ve bu, bizim için büyük bir endişe konusudur.

Şimdiki durumda, Maraş verildi deyince doğacak reaksiyonu önlemek için, biz bu ana kadar kapalı bölgenin, Demokratia Sokağının kuzeyindeki alanının bize bırakılmasında ısrar etmeye devam ediyoruz. Ancak, bir gerçeği zatı Alilerinize duyurmakta yarar görüyorum: Amerikalılar, Ruslar, İngilizler ve Genel Sekreterlik, geçmişte almış oldukları Güvenlik Konseyinin kararlarına dayalı olarak, "Maraş'tan sorumlu taraf Türkiye'dir demektedirler. "Bir uzlaşma olmadığı takdirde, Türkiye'yi direkt olarak muhatap alacağız demektedirler ve gerçek de budur. Bu suçlamaların yapılmaması için, biz, Maraş'ın korunmasının Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti güvenlik kuvvetlerine devredilmesini istemiştik, maalesef, bu, ancak 1991 yılında yapıldı" vesaire...

Şimdi "bu konudaki görüşlerinizi bildiriniz ve durumu Kıbrıs'taki Hükümetimize de bildiriniz" diyoruz.

Salı günü, yani bayram günü toplantı koydular mahsus; bizden cevap bekliyorlar.

Neticede, bu değerlendirme ışığında, "mesele sizin meselenizdir. Biz, bu çerçevede, yüzde 80-85 ambargo kalkıyorsa, buna karşı çıkmayız, siz karar veriniz" cevabı geldi; bunun üzerine bir erteleme istedik. Erteleme konusunda çok zorluklarla karşılaştık. Yine Türk Hariciyesi bize yardımcı oldu ve bu ertelemeyi aldık.

Buraya geldikten sonra, Kıbrıs'a döndükten sonra, dediğim gibi, manzaranın, bu mektupta çizilenin çok dışında olduğu ve birçok hususu görüşmemiz ve tartışmamız gerektiği ortaya çıktı; fakat, davet "müzakereye gelme; evet veya hayır demeye gel" şeklindedir.

Bu nedenle, biz, sorularımızı ve belgemizi hazırlıyoruz. Ayın 14'ünde, bu şartlarda -davete de bakarak- benim gitmeme bir sebep yoktur New York'a; Sayın Atakol'u göndereceğiz. Bu soruları sorsun, cevapları alsın ki, sağlıklı bir değerlendirme yapabilelim, diye düşünüyoruz. (RP sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri;

Kıbrıs meselesinde altı yılını bizimle yaşamış ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin özel temsilcisi olarak görev yapmış olan, halen Arjantin'in İsrail'deki Büyükelçisi -Kıbns'a da akredite- Hugo Gobi, küçük bir kitap yazmıştır. Bu kitabında vurguladığı büyük bir gerçek vardır. Bunu sizlerin ve Türk Hükümetinin dikkate almasını rica ediyorum.

"Her iki taraf, gönül rızasıyla, birbirlerine güvenerek, birbirlerinden çekinmeden, gerçekten bir federasyon isteselerdi, federasyon çoktan kurulurdu ve iki toplum arasında geçmiş husumet, son yakın tarihte yapılanlar ve olaylar, Kıbrıs Rumlarının, sadece Türk askerini Ada'dan çıkarmak için bir uzlaşmaya hazır görünmesi karşısında...
-asker çıktıktan sonra yapacağını biz biliyoruz-
Kıbrıs Türklerinin Rumlarla birleşmekten ve bir araya gelmekten korkması, Birleşmiş Milletlerin kaale alması gereken gerçeklerdir. Bu gerçekler kaale alınmadan, idealist önerilerle zaman kaybedilmektedir. Bu öneriler...
-ben de bunları sundum ve hala sunulanları görmekte ve takip etmekteyim-
Kıbrıs'ı bir barışa götürmez, bir anlaşmaya ve uzlaşmaya götürmez, bir federasyona götürmez. Götürmüş addettiğiniz gün, kısa bir süre sonra, çok daha büyük felaketler meydana gelecektir. O halde, çare, konuya gerçekçi bir açıdan bakmaktır. Bu gerçekçi açı da, Kıbrıs'ta, Türklerin verecekleri toprak tavizine karşılık;
1. Rumların, Türklerin egemenliğini tanıyıp, iki cumhuriyetin yan yana var olması,
2. Çift, cumhuriyetler birliğinin kurulması ve bunların bazı hususlarda işbirliği yapmasıdır"
diyor.

Biz, şu görüşe katılıyoruz: Rum tarafı, hakikaten, 1974 harekatından ders almış olsaydı; Rum tarafı, hakikaten, 1963‘ten 1974'e kadar Türklere yaptıklarından pişman olmuş olsaydı, federasyon süratle kurulabilirdi. Ama, ders almadılar, dünya tarafından ders almalarına imkan bırakılmadı, istilaya uğramış Kıbrıs Cumhuriyeti oldular. Bu bayrak altında Türkiye'ye zarar vermek için ve bizi ambargolar altında çökertmek için, Kıbrıs meselesinin başlatıldığı günden bu yana 29'uncu yıla gelmiş bulunuyoruz.

Bu acı gerçekler karşısında, bizim, görüşmeler yoluyla yapmaya çalıştığımız, adı, şimdilik ne olursa olsun, hak bildiğimiz ilkeleri koruyan bir anlaşma yapmaktır. Ama, bu imkanı bize vermemeye Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlıdır. Egemenliğimizi konuşturmuyor, eşitliğimizi sulandırıyor, federasyonlarda var olan uyum içerisinde icra kararlarına karşı çıkıyorlar. Çeşitli yöntemlerle, bizden toprak koparıp, Rumları da, geriye kalanın içerisine sokmak suretiyle, 1963‘ten evvelki feci durumu yaratacaklardır ve bu kez, toprak meselesi halledilmediği takdirde, toprağını ve emlakini almak için içimize gelecek olan, hırslı, hınçlı bir Rum toplumuyla karşı karşıya bırakılacağız. Böyle bir neticeyi Türk Ulusunun kabul edeceğini zannetmiyorum; çünkü, Türk toplumu da kabul edemez. Biz, insanca yaşamak için uğraşıyoruz; ilkelerimizi buna göre ortaya koyduk; "eşit şartlarda konuşalım, görüşelim" diyoruz; "Lefkoşa'da görüşelim" diyoruz; "New York'a hapsedilip, haftalarca eziklik duymaktan usandık artık" diyoruz ve bunlar üzerinde de, Türk Hükümetinin yardımlarını ve desteğini bekliyoruz.

Bu arada yine şunu söylemek istiyorum Hariciyeden Sayın Tugay Uluçevik ve mesai arkadaşları, Kıbrıs meselesinde büyük ölçüde bize yardımcı olmaktadırlar. Basınımızda da isim verilerek, bazı aksi yazılar çıktığı görülmektedir. Bu konuda kendilerine teşekkür etmeyi bir borç bilmekteyim.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;

Bu konuşmamdan anlamanızı istediğim bir şey vardır, o da şudur:

Türkiye, Kıbrıs meselesinde, centilmence hareket etmiştir, doğruyu yapmıştır, hatta gecikerek yapmıştır; barış için imkan tanımıştır, fırsat tanımıştır; bizi kurtardıktan sonra yine dostluk elini uzatmış ve destek vermeye çalışmıştır; fakat, bütün bunlar reddedilmektedir ve "Kıbrıs'ta, Kıbrıs'ı işgal edenlere yardımcı, asi bir Türk toplumu vardır" görüntüsü devamlı surette dünyaya satılmaktadır, pazarlanmaktadır Rumlar tarafından. Bir kere, zaten, bunu yapanlar, bizimle eşit şartlarda, ortaklaşa bir cemiyet, bir federasyon kurmak istemediklerini gösterirler.

Bu safhada benim önerim, Kıbrıs meselesini derinliğine değerlendirecek ve Butros Gali'nin görüşleri olarak önümüze konulmuş olan pakete, hakikaten, ilmi açıdan, gerçekçi açıdan bakarak, "bunlara şu şu şu eklenmediği takdirde, mal-mülk meselesi halledilmediği takdirde, Türkiye'nin garantisinin sulandırılmasından vazgeçilmediği takdirde, Kıbrıs Türklerini, biz, yeniden bir Rum mezbahasına bırakamayız" kararının, zamanı geldiğinde verilmesini rica ediyorum. Çünkü, en yakın dostlarım bile, -sivil olsun, asker olsun- "federasyon konuşuyorsunuz..." diye gidip geldikçe ben, "İnşallah iyi netice alırız. Korunma sınırlarımız nerede olacak? Yani, bunlar üzerinde bir çalışma yapıldı mı?" derler. Kendilerine "federasyonlarda böyle sınır yoktur" dediğimde, hayret ederler.

Yani, Türk ulusu da, federasyon konuşulurken, federasyonun bizi nereye götüreceğini; Rum çoğunluğuna nasıl mahkum edeceğini; Rum'un serveti, iktisadi gücü ve sayısal gücü karşısında, kısa bir sürede ne duruma düşürüleceğimizi ve bunun meydana getireceği yeni faciayı, yeni durumu bir türlü kavrayamamaktadırlar. Çünkü, akıllarına.koyamıyorlar ki, bunca mücadeleden, bunca fedakarlıktan sonra ortaya çıkacak olan manzaranın şekli budur. Bu nedenle, diyorum ki, hep beraber, Rumların, artık bizimle ortaklaşa, eşit şartlarda, gerçek bir federasyon kurmak istemediğini, içimize yayılmak istediğini, topraklarını geri alarak, bizim, topraklarımıza gidemeyeceğimizi bildikleri için, bizi topraksız bırakmaktan başka hedefleri olmadığını değerlendirerek, dirilmemiz ve "biz şöyle birşey istiyoruz" diyerek, bunu önümüze koymamız gerekir.

Görüşmeci olarak benim en büyük handikabım, zorluğum, konular, böyle bölük pörçük ele alındığında, nihai çerçevede nerede duracağımızı bilmememden kaynaklanmaktadır.

Artık, istiyoruz ki, Türk Ulusu, büyük fedakarlıklarla kurtardığı ve büyük stratejik önemi olan Kıbrıs Adası'nda nerede son çizgiyi çizeceğini, otuz yıldır devam eden bu şekilmenin, görüşmenin, görüşmelerin artık bir noktada sona erdirilmesi ve halkımızın refaha kavuşması gereğini, bir insanlık hakkı olarak talep etsin ve bu işkenceye artık bir son verilsin. (Alkışlar)

Sayın Başkan, bir kez daha, bana bu tarihi fırsatı verdiğiniz için, gönülden, tüm üyelerinize teşekkür ederim. Ömrüm devam ettiği sürece, bugünü daima hatırlayacağım. Çünkü, devamlı surette kan akarken, şehitler düşerken, Türkiye Büyük Millet Meclisi er geç kararını verecektir diyerek, ümitle yaşamış ve yaşatmış olanlardanım. Allah sizlere sağlık versin, uzun ömür versin, Türk Ulusuna yücelikler versin.

Teşekkür ederim. ("Bravo" sesleri, ayakta alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Cumhurbaşkanı.
 


(19 NİSAN 2004)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2004 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.