KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın TBMM'deki konuşması şöyle:
(10 Haziran 1993 - 19. Dönem 2. Yasama Yılı 111. Birleşim)
BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, alınan karar gereğince, Kıbıis
konusundaki genel görüşmenin öngörüşmesine başlıyoruz. Ancak, görüşmelere
başlamadan önce, şu anda Meclisimizde bulunan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş Genel Kurula hitaben bir konuşma yapmak
istemişlerdir. Bu hususu oylarınıza sunuyorum : Kabul edenler... Kabul
etnieyenler... Kabul edilmiştir. (Alkışlar)
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş'a, Yüce
Heyetiniz adına hoş geldiniz diyorum.
Konuşmasını yapmak üzere zatı devletlerini kürsüye davet ediyorum. Buyurun
Sayın Cumhurbaşkanı ("Bravo" sesleri, ayakta alkışlar)
KKTC CUMHURBAŞKANI RAUF DENKTAŞ - Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; Yüce Meclisinizin, mücahit Kıbrıs Türkü adına, ulusal
dava adına, bana vermiş olduğu bu fırsattan ötürü hepinize ve sizler kanalıyla
mensubu bulunmakla iftihar ettiğimiz Yüce Türk Ulusuna yürekten gelen teşekkürlerimi
arz ederim.
Muhterem arkadaşlarım, Kıbrıs meselesi, bildiğiniz gibi, dün başlamış
değildir; yıllarımızı almış götürmüş, gençliğimize, mesleğimize sahip çıkmamızı
engellemiş; bir halk olarak, devamlı surette, "yarın ne olacaktır?" diye
bizi tereddütler içerisinde yaşatmış, acılar dolu ve ancak, Türk Ulusunun,
bu Yüce Meclisin kararıyla yardımımıza koşması, kendi evlatlarını, şehitlerimizin
yanına çekinmeden yatırmasıyla, yarınlara güvenle bakabildiğimiz müşterek,
ulusal bir dava halinde yürümeye ve yürütülmeye devam etmektedir.
Bugün, bu kutsal dava için, Türkiyemizin, Türk hükümetlerinin yapmış
oldukları fedakarlıkları, özgürlük adına, insanlığa hizmet adına, gerektiğinde
dünyayı karşısına almasını şükranla anıyoruz ve var oluşumuzun nedeni olarak,
bu Yüce Milleti ve bu milletin, bu dam altındaki siz muhterem temsilcilerini
görüyoruz. Müteşekkiriz.
Gayemiz, yıllardır, Rumların başlatmış olduğu, Kıbrıs'a sahip çıkmak
için başlatmış olduğu bir mücadelede, halkımızın haklarını korumaktan öteye
gitmemektedir. Bunu yapmaya çalıştıkça, üzerimize üzerimize gelinmekte
ve -sanki Rum tarafı, mücadelesinde haklıymış gibi- bizden, veremeyeceğimiz
tavizler istenmekte; sanki Rum tarafı, bizimle kaynaşmak ve barış yapmak
istiyormuş gibi ve bunu istemeyen bizmişiz gibi, baskılar uygulanmaktadır.
Bugün gelmiş olduğumuz noktada bir Maraş konusu güncel hale getirilmiştir;
ama, Maraş konusu, Kıbrıs meselesinde sadece küçük bir adımdır. Bunu istedikleri
şekilde ve öngördükleri baskılarla hallettiğimiz takdirde, kısacası bu
dar kanala gözümüz açık olarak girdiğimiz takdirde, arkasından daha başka
konular gelecektir ve aynı metotlarla, aynı tehditlerle, "kabul etmezseniz
size ambargo uygularız. Kabul etmezseniz Türkiye hesap verir" gibi tehditlerle,
diğer konular da gündeme getirilecek ve böylelikle, hiçbir konuda, korkuyla
yaşadığımız için, "kabul edemeyiz" diyemeyecek bir hale sürükleneceğiz.
Tehditler altında müzakere olmaz; Öngörülen Birleşmiş Milletler ilkeleri,
görüşmelerin eşit şartlarda, dıştan baskı yapılmaksızın, hür iradeyle yapılması
yönündedir. (Alkışlar) Biz, bunu benimsedik ve bu şekilde elden gelen esnekliği
de göstermek suretiyle, 1977'de Makarios'la, iki bölgeli, iki halktan oluşan
bir federasyon kararı meydana çıkardık.
Federasyon, iki tarafın gönül arzusuyla ve birbirine güvenerek eşit
şartlarda siyasi bir ortaklığı kabul etmesi demektir.
Biz, sandık ki, 1974 Barış Harekatının Rumlara getirmiş olduğu mesaj
iyice anlaşılmıştır. Yani, "Kıbrıs'ı bir Yunan adası yapmak hayalinden
vazgeçiniz, Türkiye buna asla müsaade etmeyecektir, (Alkışlar) Kıbrıs Türklerini
dost biliniz, Türkiye'yi dost biliniz ve bu çerçevede bir arada ortaklaşa
yaşama yollarını kendiniz arayınız" Maalesef, bu güzel mesajın, Rumlar
açısından anlaşılması mümkün olmadı. Çünkü, dünya dediğimiz büyük ülkeler,
derhal bir Kıbrıs Hükümetinin varlığını vurguladılar, bu Hükümetin, 1963'ten
bu yana Rumlar elinde şaibeli bir kuruluş olduğunu, ortaklaşa kurulan Kıbrıs
Hükümetini temsil etmediğini unuttular, unutturdular ve Rumlara, "Evet,
siz Kıbrıs Hükümetisiniz, devletiniz, memleketiniz düşman altındadır, işgal
altındadır, bu işgali kaldırmak haktır" demek suretiyle, Kıbrıs meselesini
halledilmez bir yola soktular.
Bugün, Meclis Başkanı, sevdiğimiz, saydığımız Sayın Cindoruk'un ve sizlerin
kararlarıyla bana verilmiş olan bu fırsattan yararlanarak, sizlere, bu
haksızlık devam ettiği sürece hakkın bulunamayacağını anlatmak istiyorum
ve müsamahanıza sığınıyorum.
Hak, haksızlık üzerine kurulamaz. Kıbrıs Rum idaresinin, Türk toplumuna
rağmen, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti olarak tanınması, 29 yıldır Kıbrıs
Cumhuriyeti Hükümeti adı altında bizi adadan yok etmek için uluslararası
saldırısını sürdürmesine müsamaha edilmesi, Kıbrıs meselesinin hallinde
en büyük kördüğümü oluşturmaktadır.
Biz, dünyadan adalet bekliyoruz. "Yeni dünya düzeni vardır ve adalet
ilkeleri üzerine kurulmuş bir düzen olacaktır" deniyor; Kıbrıs'tan başlamalarını
istiyoruz.
Adalet ilkelerine bakıldığında, adaletin üstünlüğü kale alındığında;
hangi hakla, nereye dayanarak, Rum'u, Türk'ün hükümeti addediyorlar? Bu
sorunun cevabını, insafla vicdanlarına sorarak vermedikleri sürece ve Rum
toplumu liderleri, karşımızda, dünyanın tanıdığı Kıbrıs'ın Cumhurbaşkanı
olarak oturabildiği sürece bu mesele halledilmez. Biz de olsak halledemezdik.
Hedefimiz, eğer bütün Kıbrıs'ı almak olsaydı, -Rumlarınki gibi- ve dünya
kendilerine veya bize "Kıbrıs tümüyle sizindir, hükümet sizsiniz" demiş
olsaydı, tabiatıyla karşı tarafa hiçbir taviz vermez, hiçbir şekilde meselenin
halli için yardımcı olmazdık. Rumlar bunu yapıyor ve dünya da uzaktan bakıyor.
O dünya ki, 1963'ten 1974'e kadar Kıbrıs'ta cereyan eden Bosna-Hersek vari
olaylara sadece seyirci kalmıştır. Bizi, "Türk bölgeleri" denilen yerlere
kapatan Rum'un karşısında etkisiz kalmış, insan haklarımızın kökten alınıp
götürülmesi karşısında sadece neticeyi beklemiştir.
Bilmemişlerdir ki, Kıbrıs Türk'ünün vatan müdafaasındaki sabrı, o küçücük
bölgelerde, Anadolu'dan gelecek yürekli sesi bekleyecek kadar çoktu. (Alkışlar)
Allah'a çok şükür, o ses 1974'te geldi ve kurtulduk.
Kurtulmamıza sevindirmediler. Bugüne kadar, kurtuluşumuzu hak bilmediler;
bugüne kadar, Kıbrıs Türk'ünü, Rum'un idaresine yeniden sokmak için ellerinden
gelen her şeyi yaptılar ve yapmaya devam etmektedirler.
Bugün karşılaştığımız "Gali fikirler dizisi" diye bilinen ve bize "haktır,
hukuktur, güzeldir size çok uygundur, çok sevineceksiniz, kabul ediniz,
şartsız şurtsuz kabul ediniz" dedikleri fikirler dizisine bakıldığında,
Kıbrıs Türk'ünü 1963'ten evvelki duruma götürecektir.
Biz ne istiyoruz, bize ne veriyorlar?
Bizim istediğimiz federasyon, iki kesimli bir federasyon olacaktı. Niye?
Çünkü, iki toplum bir arada yaşayamıyordu. İki kesimlilik, dolayısıyla,
kesin coğrafi bir güvence verecekti bize. Anlaşma, Makarios'la bu idi.
1977'den 1991'e, 1992'ye, 1993'e geldiğimizde, iki kesimliliğin anlamı
şöyle olmuştur: "50-60 bin kadar Rum içinize gelecek. Vereceğiniz topraklar
vardır; 80-85 bin kadar Rum'u alacak kadar toprak vereceksiniz ve federasyon
bu olacak."
"Kıbrıs Türk'ü, böyle karma bir yaşama hazır değildir" diyoruz; "güvence
meselesidir" diyoruz. Rum liderleri dahi, "karma her kuruluş, küçük bir
yanardağdır, biri patladığında bütün Kıbrıs patlar, 1974'ten daha büyük
felaketlerle karşılaşırız" diyebildikleri halde, Kıbrıs Rumlarını içimize
almak esas olmaktadır...
Bizim öngördüğümüz iki kesimli federasyonda, mal mülk meselesi karşılıklı
mübadele edilecekti, insanlarımız mübadele edildiği gibi. Aksi takdirde,
insanların mübadele edilmiş, yer değiştirmiş olmasının hiçbir anlamı olmayacaktı;
tam aksine, malını mülkünü kuzeyde bırakan Rum, onu geri almak için daha
bir hınçla üzerimize gelecek ve çok az bir zamanda Türkiye yeniden, Kıbrıs'ı
kurtarmak için seferber olmak mecburiyetiyle karşı karşıya kalacaktı. Biz,
o halde, mal ve mülk, toprak sıfırlamasını esas görüyoruz, temel görüyoruz.
Bunu söylediğimizde "İnsan haklarına aykırıdır" diyorlar.
Aziz milletvekilleri,
İnsan haklarının başında hür yaşamak vardır, yaşamak vardır. Yaşayabilmek
için istediğimiz tedbirleri, Rumların "mülkiyet hakkına tecavüz ediyor"
diye reddetmelerini anlayamıyoruz; çünkü, biz, Rum'un mülkiyet hakkını
reddetmiyoruz; "Bizim güneyde bıraktığımız topraklarla değiş tokuş yapalım,
verilecek tazminat varsa bunların tazminatı verilsin ve böylelikle iki
taraf rahat etsin" diyoruz. Konuya, Türk askerinin gelip, yerinden yurdundan
ettiği insanlar olarak baktıkları için, bunu anlamak istemiyorlar, Kıbrıs'ta
iki cemaatin, bir arada yaşayamadıkları için yer değiştirdiklerini ve mal
mülk meselesinin tabii bir netice olduğunu kabul etmek istemiyorlar. Bu
konuda ısrar ediyoruz, ısrar edeceğiz. Bu konuyu kabul ettirmeden yapılacak
bir anlaşma, bizi hiçbir şekilde refaha ve barışa götürmez; büyük felaketlere,
büyük kaosa yol açar.
Diğer bir istediğimiz ve vermedikleri şey, topraklarımızda kurulacak
idarenin temelinde, egemenliğimizin tanınmasıdır. Kıbrıs Cumhuriyetinin
egemenliğinde, 1960'ta, müştereken ortak olduğumuz vardır. Şimdi, yine
"egemenliğe ortak olacaksınız" denmektedir.
O ortaklığı, Yunanlılar, Kıbrıs Rumları bir günde bozmuştu ve o günden
bugüne egemenlik haklarımızı savunmaktayız. Ama, "müşterek bir egemenliğe
evet; ayrı egemenliğe hayır" diyorlar. "Niçin?" diyoruz; çünkü, egemenliğimiz
tanınırsa, o zaman tanıdığınıza göre, artık, biz ayrı cumhuriyet olduk,
egemenliğimiz de tanınmıştır, birleşmiyoruz" diyecekmişiz!
Cevap verip, diyoruz ki: "Rum'u, bütün Kıbrıs'ın cumhuriyeti tanıdınız.
Rum'un cumhuriyeti, Kıbrıs'ı alıp gidiyor, buna karşı tedbir olarak, hakkımızı
istiyoruz. Bizi egemen yapınız demiyoruz; egemenliğimize biz sahip çıktık,
kan pahasına, can pahasına, şehitler pahasına sahip çıktık, bunu tanıyın
diyoruz, onu da reddediyorsunuz. Hangi anlaşmayla siz bize barış getireceksiniz?
Bizi yem olarak Rum'a verme eyleminden başka bir şey yapmıyorsunuz."
Dolayısıyla, fikirler dizisi her iki tarafın da... Rum da, aksi yönlerden
bunu istememiştir. Aksi yönlerden istemiyor; çünkü, "Türklere bazı haklar
veriyor, garanti anlaşması, sulandırılmış vaziyette olsa dahi, hala devam
ediyor" diye onları değiştirmek için, o da manevralar yapmaktadır. Onun
maksadı budur.
Şimdi, önümüzde bu fikirler dizisi vardır. Maraş konusunda biz, önümüze
çıkan kanala girdiğimiz takdirde, Maraş konusunda bize yapılan tehditler
nedeniyle, Maraş'ta istediklerini tümüyle verdiğimiz takdirde, arkasından,
fikirler dizisini kabul ettirme yöntemi başlayacaktır. Aynı kanalın içerisinde
manevra yapma kabiliyetimiz elimizden alınmış vaziyette,. aynı tehditler
altında, "size ambargo koyarız", "Türkiye'ye ceza veririz" tehditleriyle,
bizi, bu kanalın içerisinde, kendi istedikleri neticeye götürme mücadelesini
verecekler ve bize verdirteceklerdir.
Biz, New York'ta çok ağır muameleye tabi tutuluyoruz, hiç kimsenin kabul
edemeyeceği şekilde muamele görüyoruz; bir okul talebesiymişiz gibi, bize
ne yapacağımız ve ne yapmamız gerektiği söyleniyor. Bütün bunları sineye
çekiyoruz; yürekten sevdiğimiz Türk Ulusuna bir zarar gelmesin diye çekiyoruz.
(Alkışlar) Yoksa, bir günde masayı bırakıp terk etmek işten değildir; ama,
Türkiyemiz, garantörümüzdür; Türkiyemiz, insanlığa hizmet etmiştir; canımızı,
her şeyimizi kurtarmıştır. "Aman Türkiye'ye zarar gelmesin" diye titrediğimizi
bildikleri için, bunu, bir zaaf addediyorlar ve hep onun üzerine bina ederek
tehditlerini sürdürüyorlar.
Biz, Maraş konusunda gelmiş olduğumuz noktada, bu tehditlere karşı Türk
Hükümetiyle ve sizlerle beraber göğüs germe gereğini bulduk. Bu kanala
girmek istemiyoruz kardeşlerim, açıkçası budur.
Kanal dışında bıraksınlar, serbest bıraksınlar, mücadeleye, müzakereye
hazırız; ama, bizi, kendi seçtikleri dar bir kanlın içerisine zorla itmesinler.
İtemeyeceklerdir; çünkü, bunun sonu hüsran olur.
Maraş konusunda istedikleri ve bizim verebileceklerimiz nelerdir? Maraş,
evvela iki bölgeye ayrılır; biri; tellenmiş ve yasak bölge addedilen bölgedir.
Onun dışında kalan kısımlar da vardır, Maraş diye; kısmen Türkler tarafından
kullanılmaktadır, yerleşilmiş bölgedir. Biz, 1981'den itibaren, Maraş'ın
telli bölgesinin güney kısmını Rumlara, Lefkoşe Havaalanını açmak ve bir
şartla, hem Maraş'ta hem havalimanında müşterek idare oluşturmak kaydıyla
-böylelikle egemenliğimize sahip çıkmak kaydıyla- verebileceğimizi konuştuk.
Derhal reddettiler. Bu kez, Lefkoşa'da bize Maraş konusu açıldığında bu
şartlarımızı yine ileri sürdük; Lefkoşa Havalimanı yerine Ercan Havalimanının
açılması üzerinde durduk; ambargonun tümüyle kaldırılmasını istedik; spor
dahil bütün ambargonun, bütün limanlardan kaldırılmasını istedik. Buna
karşılık olarak, yine, "1981'den itibaren verilebilir dediğimiz o boş binaları,
sahiplerine veya Birleşmiş Milletlere verebiliriz" dedik; "bunu konuşmaya
geliriz" dedik. "Herkes istediğini konuşur, hakkımızdır; biz ‘Maraş' dedik,
‘şu Maraş, bu Maraş' demiyoruz, ‘Maraş' diyoruz, buyurun" dediler. Gittik,
karşımızda, katı bir tutumla "Maraş'ın tümünü -yani, aşağı yukarı, limanın
içine kadar giren mıntıkayı- vereceksiniz ve buna karşılık Lefkoşa Havalimanı
açılacak. Bu, gayet güzel bir pakettir. Ambargolar tümüyle kaldırılamaz;
çünkü, sizi tanıma anlamına gelebilir; ama, bu, ambargoların yüzde 80-85
kalkması anlamına gelir" şeklinde bir yaklaşımla ve kağıt üzerinde öyle
görünen bir beceriyle bize bunu satmaya çalıştılar.
Tabiatıyla, büyük bir sıkıntı içerisine girdik. Evvela şöyle bir tertip
başladı: İlk gün, beşler (beş büyük ülkenin temsilcileri) de gelip, Genel
Sekreterle beraber karşımıza oturdular. Biz, bunun böyle olacağını haber
alır almaz, Türkiye'yle temasa geçtik. Sayın [Dışişleri Bakanı Hikmet]
Çetin o günlerde zannedersem Strasburg'daydı, oradan telefonla temasa geçtik,
böyle bir durum hasıl olduğunu, Türkiye'nin bundan haberi olup olmadığım
sorduk. Hiç haberleri olmadığını ve gerekeni yapacaklarını, buna müsaade
edilemeyeceğini söylediler. Gereken temaslar yapıldı ve ertesi gün gelip
de oturduklarında, bize, -Klerides'le yan yana oturuyorum- "Beşler konuşmak
istiyor, konuşmalarına razı mısınız?" .diye bir soru sordular. Klerides'e,
"Okul talebesi değiliz herhalde sen istiyor musun?" dedim, "Benim de bundan
çok geç haberim oldu, ben de istemiyorum" dedi; ikimiz de istemedik. Türkiye'nin
de girişimleri neticesinde, sadece Genel Sekreteri dinlediler ve ayrıldılar.
Fakat, işin sonuna doğru, biz bu kanala girmemekte ısrar ettikçe, en sonunda
beşler yine geldiler karşımıza ve bu kez, her biri, Genel Sekreterin okuduğu
raporu teyiden konuşma yaptı.
Bize, lütfettiler ve ayın 14'üne kadar müsaade ettiler. Müsaadenin şekli
de şu : "Gidiniz, bunu halkınıza satınız, kabul ettiriniz. Bu, güzel bir
şeydir; bu görevle size izin veriyoruz, kabul ettirmek göreviyle ve geliniz
14'ünde, kabul ettiğinizi duyurunuz. Buraya müzakereye gelemezsiniz
Ben, bunca yıldır bu tür müzakerelerde bulundum, bu şekilde tehdit ve
tahdidat altında, bir halkın temsilcisine böyle bir muamele reva görülebildiğine
ilk defa şahit oldum. Neticede, bu öneri üzerine, çıkıp, Kıbrıs'a geldik.
Şimdi, biz, New York'tayken, 29 Mayısta, Sayın [Başbakan Yardımcısı]
Erdal İnönü'ye bir yazı yazarak, kendisine, oradaki durumun bir resmini
çizdik. Bu mektubu müsaadenizle okuyayım; çünkü, kısmen bazı gazetelerde
çıkmıştır, yanlış anlaşılma olmasın.
"Biz, Maraş'a karşılık olarak, ambargonun, tümüyle ve her yönüyle, hava
ve deniz limanlarımızdan ve spor üzerinden kaldırılmasını, talep ediyorduk.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin, Güvenlik Konseyince de benimsendiği
anlaşılan önerilerinde ise, Ercan, artık olduğu statüde bırakılmakta; fakat,
bizim, Ercan'da görmek istediğimiz direkt çıkış imkanları, Lefkoşa Uluslararası
Havayoluyla verilmektedir". Bize söylenen bu, "Ercan'da istediklerinizi
burada vereceğiz" "... Ancak, gerçek olmadığı anlaşıldı. Kıbrıs'a gelip,
uzmanlarla gereken toplantıları yaptıktan sonra bunun böyle olmadığını,
bir sürü sorunun sorulması ve cevabının alınması gerektiğini tespit ettik.
En önemli sorun, hava meydanı kimin adına çalıştırılacak? Birleşmiş Milletler
çalıştıracak ama, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti Hava Meydanı mı? "Tanınma
için hiçbir şey istemiyoruz" diyen Kıbrıs Rumları, bizim, Ercan'dan çıktığımız
gibi, bu limandan pasaportlarımızla çıkmamıza müsaade edecek mi? Ve bir
sürü teknik konu... Bu teknik konulardan bir tanesi şu : Lefkoşa Havalimanının
kulesi çalıştırılmaya başladığı an, Ercan kulesini susturmak mecburiyeti
hasıl oluyor. Bu sorulara cevap istediğimizde, bize, orada "bunlar detaydır,
bunları ilke olarak kabul ediniz, sonra görüşürsünüz" dediler. Detay olmadığı,
esas olduğu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, biz, Sayın İnönü'ye "bu böyledir"
derken, bunların böyle olmadığını sonradan görecektik.
Devam ediyorum: "Deniz limanları üzerindeki yasaklama kaldırılmamakta;
fakat, Klerides, buraya uğrayan gemi kaptanları aleyhine hukuki takibat
yapılmayacağı hususunda söz vermektedir." Yasak kalacak; ama, kendisi söz
veriyor ve yazıya da dökmek istemiyor: Kaptanlar, şimdiye kadar yaptıkları
gibi, Magosa'ya geldiğinde, yasak limana geldiğinde, Larnaka'ya uğradığında
hapse atmayacaklar, mahkemeye vermeyecekler.
"... Ayrıca, talebimiz üzerine genelde dış dünyada, turizm acenteleri
ve ürünlerimizi satın alan ve pazarlayan şirketler aleyhine tacizden vazgeçileceği
karara bağlanacaktır" Ama "sadece Hükümet olarak ben bunun sözünü veriyorum.
Şahıslar istedikleri gibi hareket ederler, bunlara ben bir şey söyleyemem"
diyor.
Gerçekte olan nedir? Şahısları, hükümet destekliyor el altından, onlar
da gidip, Avrupa mahkemesinde veya diğer yerlerde Türkiye aleyhine davalar
açıyorlar; çünkü, sorumlu, Türkiye'dir, dünyanın gözünde. Bu davaların
beşi, altısı halen Avrupa mahkemelerinde yürümekte ve yürütülmektedir.
"... ben, şahısların yapacağı işe karışmam" diyor. Yani, bu konuda da kati
bir temizlik ve bize verilen kati bir şey yok.
Devam ediyorum: "... Maraş'a güneyden serbestçe girecek olan turistlerin
kuzeye geçmelerine ve kuzeyde kalmalarına izin verilecektir. Turistlerin,
kuzeyden güneye geçmeleri hususunda da talebimiz üzerine anlaşmaya hüküm
konacaktır."
Burada bir açıklama yapmak gerekir: Kuzeyden gelen turistlerden kasıt,
Lefkoşa Uluslararası Havaalanından giren turistlerdir, Ercan'dan gelenlere
geçiş hakkı tanınmayacaktır.
Lefkoşa'da turistlerle, Ticaret Odasıyla, Sanayi Odasıyla yapılan görüşmelerde
meydana çıkan tablo şöyle olmuştur: Maraş'ın bu bölgesindeki oteller açıldığı
takdirde, Kıbrıs'a gelen turistlerin çoğu, bu yeni ve güzel bölgeye akacak,
dolayısıyla bizim canlanmakta olan turizmimizi de aksi yönde etkileyebilecektir.
Rumlar, gümrük vergilerini, Avrupa Topluluğuna girmek için hemen hemen
sıfırlamışlardır. Bizdeki gümrük vergileri daha ağırdır. Dolayısıyla, Maraş'ın
içerisinde ucuza satılan eşyayla, daha pahalı satılan eşya, rekabet edemeyecektir.
Maraş'tan bizim istifademiz -eğer kabul ederse Rumlar- ucuz işçilik olacaktır,
otellerde temizlikçilik olacaktır.
"... Lefkoşa Uluslararası Havaalanına inecek yolcular, istedikleri kapıdan,
Türk veya Rum tarafına geçebileceklerdir."
Rum tarafı, havaalanı çevresindeki Türk askerlerinin konumuna devam
etmelerini kabul ediyor; ancak, turistlerin askeri bölgenin içinden geçmemesi
için, bizim açımızdan, yol güzergahı düşünmemiz ve tanzim etmemiz gerekecektir.
Ercan Havaalanını bugün kullanmakta olan Türkiye'de kayıtlı uçaklar,
direkt uçuş maksadıyla, charter seferleri dahil, Lefkoşa Uluslararası Havaalanını
kullanabileceklerdir. Kıbrıs Türk Hava Yollarının uçakları, Türkiye'de
kayıtlı olduğu ve Türk Bayrağı taşıdıkları için bu kapsama girmektedir."
Ancak, yine uzmanlarla temasımızda bir sorun çıktı: Bu uçuşlar için
nereden yetki alınacaktır? Uzmanlar, "hükümetler arası olur" derler. Türk
Hükümetinin, tanımadığı Kıbrıs Hükümetine müracaatı mı gerekecektir; yoksa,
havalimanından sorumlu olan Birleşmiş Milletler mi muhatap olacaktır? Bunu
da sormak ihtiyacını duyuyoruz.
"... Global olarak bakıldığında, ambargo, yüzde 80-85 oranında kalkmaktadır;
ancak, sportif konular ve deniz limanları spesifik olarak anlaşmaya konmayacaktır."
Bu yüzde 80-85 oranı, oradaki hava, değerlendirme ve bize söylenilendi.
Tekrar ediyorum, geri geldiğimizde, bu işlere baktığımızda, bunun böyle
olmadığını gördük. Bu nedenledir ki, geçen gün yaptığım bir açıklamada,
bir beyanatında, Sayın İnönü'nün bu konuya olumlu bakışını benim, kendisini,
bu mektupla belki yanlış yönlendirmiş olabileceğim neticesine vardığımı
söyledim.
Bu galiba, Kıbrıs'ta fırtınalar koparmış, "aldattı, kandırdı İnönü'yü"
diye manşetler atılmış. Bunlar doğal şeylerdir. Biz doğruyu yapmaya çalışıyoruz,
gerçeği söylemeye çalışıyoruz ve iyi niyetle, iyi bir anlaşma yapmak için,
kendimizi harcarcasına bu işe vermiş bulunuyoruz. Netice alamıyorsak, tekrar
edeyim, Kıbrıs Rum tarafının meşru hükümet olarak tanınmasından kaynaklanan
çok büyük bir engeli aşamamamızdandır ve bu engeli biz, aşamayız, aşmayacağız.
Devam ediyorum: "... Esas sorun, Maraş kentinin, Rumlarca ve Genel Sekreterlik,
Güvenlik Konseyince, şimdiki kapalı bölgenin tümü olarak ele alınmasına
karşılık, bizim, bunu, 1981'den bu yana belirlediğimiz bir hat çerçevesinde,
Gazi Magosa Limanıyla Gazi Magosa'daki yerleşim alanımızı çevreleyen kısmı
içermeyecek biçimdeki anlayışımızdan kaynaklanmaktadır. Bizim, 1981 yılında
verdiğimiz teklifimizde, Maraş'ın kapalı bölgesinin kuzey hududu olarak
Demokratia Caddesi belirlenmişti. Bu hattın kuzeyinde kalan ve yine kapalı
bölgede bulunan alan, teklif dışı tutulmuştur.
Biz, Demokratia Caddesinin kuzeyindeki kapalı bölgeyi, nihai tahlilde,
Türk tarafında kalmak üzere, tekliflerimizin dışında tutageldik; Klerides,
Güvenlik Konseyi ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ise, bunu kabul
etmiyor.
Sorun, varılan şimdiki aşamada, bu noktadaki görüş ayrılığına dayanmaktadır.
Klerides, bunu kabul etmediği gibi, nihai toprak ayarlanmasında, Maraş'ın
geriye kalan ve bizce iskan edilmiş olan kısımlarını da talep edecek ve
kuşkusuz, şimdi bize uygulananlara benzer baskılarla, oraları da almak
olanağını elde etmiş olacaktır.
Maalesef, 5 Ağustos 1981 ve 2 Ocak 1984 tarihlerinde verilen müşterek
tekliflerimizde, bu meskun toprakların da verilebileceği duyurulmuştu.
Bunu hatırlatmakta yarar vardır ve bu, bizim için büyük bir endişe konusudur.
Şimdiki durumda, Maraş verildi deyince doğacak reaksiyonu önlemek için,
biz bu ana kadar kapalı bölgenin, Demokratia Sokağının kuzeyindeki alanının
bize bırakılmasında ısrar etmeye devam ediyoruz. Ancak, bir gerçeği zatı
Alilerinize duyurmakta yarar görüyorum: Amerikalılar, Ruslar, İngilizler
ve Genel Sekreterlik, geçmişte almış oldukları Güvenlik Konseyinin kararlarına
dayalı olarak, "Maraş'tan sorumlu taraf Türkiye'dir demektedirler. "Bir
uzlaşma olmadığı takdirde, Türkiye'yi direkt olarak muhatap alacağız demektedirler
ve gerçek de budur. Bu suçlamaların yapılmaması için, biz, Maraş'ın korunmasının
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti güvenlik kuvvetlerine devredilmesini istemiştik,
maalesef, bu, ancak 1991 yılında yapıldı" vesaire...
Şimdi "bu konudaki görüşlerinizi bildiriniz ve durumu Kıbrıs'taki Hükümetimize
de bildiriniz" diyoruz.
Salı günü, yani bayram günü toplantı koydular mahsus; bizden cevap bekliyorlar.
Neticede, bu değerlendirme ışığında, "mesele sizin meselenizdir. Biz,
bu çerçevede, yüzde 80-85 ambargo kalkıyorsa, buna karşı çıkmayız, siz
karar veriniz" cevabı geldi; bunun üzerine bir erteleme istedik. Erteleme
konusunda çok zorluklarla karşılaştık. Yine Türk Hariciyesi bize yardımcı
oldu ve bu ertelemeyi aldık.
Buraya geldikten sonra, Kıbrıs'a döndükten sonra, dediğim gibi, manzaranın,
bu mektupta çizilenin çok dışında olduğu ve birçok hususu görüşmemiz ve
tartışmamız gerektiği ortaya çıktı; fakat, davet "müzakereye gelme; evet
veya hayır demeye gel" şeklindedir.
Bu nedenle, biz, sorularımızı ve belgemizi hazırlıyoruz. Ayın 14'ünde,
bu şartlarda -davete de bakarak- benim gitmeme bir sebep yoktur New York'a;
Sayın Atakol'u göndereceğiz. Bu soruları sorsun, cevapları alsın ki, sağlıklı
bir değerlendirme yapabilelim, diye düşünüyoruz. (RP sıralarından alkışlar)
Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri;
Kıbrıs meselesinde altı yılını bizimle yaşamış ve Birleşmiş Milletler
Genel Sekreterinin özel temsilcisi olarak görev yapmış olan, halen Arjantin'in
İsrail'deki Büyükelçisi -Kıbns'a da akredite- Hugo Gobi, küçük bir kitap
yazmıştır. Bu kitabında vurguladığı büyük bir gerçek vardır. Bunu sizlerin
ve Türk Hükümetinin dikkate almasını rica ediyorum.
"Her iki taraf, gönül rızasıyla, birbirlerine güvenerek, birbirlerinden
çekinmeden, gerçekten bir federasyon isteselerdi, federasyon çoktan kurulurdu
ve iki toplum arasında geçmiş husumet, son yakın tarihte yapılanlar ve
olaylar, Kıbrıs Rumlarının, sadece Türk askerini Ada'dan çıkarmak için
bir uzlaşmaya hazır görünmesi karşısında...
-asker çıktıktan sonra yapacağını biz biliyoruz-
Kıbrıs Türklerinin Rumlarla birleşmekten ve bir araya gelmekten
korkması, Birleşmiş Milletlerin kaale alması gereken gerçeklerdir. Bu gerçekler
kaale alınmadan, idealist önerilerle zaman kaybedilmektedir. Bu öneriler...
-ben de bunları sundum ve hala sunulanları görmekte ve takip etmekteyim-
Kıbrıs'ı bir barışa götürmez, bir anlaşmaya ve uzlaşmaya götürmez,
bir federasyona götürmez. Götürmüş addettiğiniz gün, kısa bir süre sonra,
çok daha büyük felaketler meydana gelecektir. O halde, çare, konuya gerçekçi
bir açıdan bakmaktır. Bu gerçekçi açı da, Kıbrıs'ta, Türklerin verecekleri
toprak tavizine karşılık;
1. Rumların, Türklerin egemenliğini tanıyıp, iki cumhuriyetin yan yana
var olması,
2. Çift, cumhuriyetler birliğinin kurulması ve bunların bazı hususlarda
işbirliği yapmasıdır"
diyor.
Biz, şu görüşe katılıyoruz: Rum tarafı, hakikaten, 1974 harekatından
ders almış olsaydı; Rum tarafı, hakikaten, 1963‘ten 1974'e kadar Türklere
yaptıklarından pişman olmuş olsaydı, federasyon süratle kurulabilirdi.
Ama, ders almadılar, dünya tarafından ders almalarına imkan bırakılmadı,
istilaya uğramış Kıbrıs Cumhuriyeti oldular. Bu bayrak altında Türkiye'ye
zarar vermek için ve bizi ambargolar altında çökertmek için, Kıbrıs meselesinin
başlatıldığı günden bu yana 29'uncu yıla gelmiş bulunuyoruz.
Bu acı gerçekler karşısında, bizim, görüşmeler yoluyla yapmaya çalıştığımız,
adı, şimdilik ne olursa olsun, hak bildiğimiz ilkeleri koruyan bir anlaşma
yapmaktır. Ama, bu imkanı bize vermemeye Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi
kararlıdır. Egemenliğimizi konuşturmuyor, eşitliğimizi sulandırıyor, federasyonlarda
var olan uyum içerisinde icra kararlarına karşı çıkıyorlar. Çeşitli yöntemlerle,
bizden toprak koparıp, Rumları da, geriye kalanın içerisine sokmak suretiyle,
1963‘ten evvelki feci durumu yaratacaklardır ve bu kez, toprak meselesi
halledilmediği takdirde, toprağını ve emlakini almak için içimize gelecek
olan, hırslı, hınçlı bir Rum toplumuyla karşı karşıya bırakılacağız. Böyle
bir neticeyi Türk Ulusunun kabul edeceğini zannetmiyorum; çünkü, Türk toplumu
da kabul edemez. Biz, insanca yaşamak için uğraşıyoruz; ilkelerimizi buna
göre ortaya koyduk; "eşit şartlarda konuşalım, görüşelim" diyoruz; "Lefkoşa'da
görüşelim" diyoruz; "New York'a hapsedilip, haftalarca eziklik duymaktan
usandık artık" diyoruz ve bunlar üzerinde de, Türk Hükümetinin yardımlarını
ve desteğini bekliyoruz.
Bu arada yine şunu söylemek istiyorum Hariciyeden Sayın Tugay Uluçevik
ve mesai arkadaşları, Kıbrıs meselesinde büyük ölçüde bize yardımcı olmaktadırlar.
Basınımızda da isim verilerek, bazı aksi yazılar çıktığı görülmektedir.
Bu konuda kendilerine teşekkür etmeyi bir borç bilmekteyim.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
Bu konuşmamdan anlamanızı istediğim bir şey vardır, o da şudur:
Türkiye, Kıbrıs meselesinde, centilmence hareket etmiştir, doğruyu yapmıştır,
hatta gecikerek yapmıştır; barış için imkan tanımıştır, fırsat tanımıştır;
bizi kurtardıktan sonra yine dostluk elini uzatmış ve destek vermeye çalışmıştır;
fakat, bütün bunlar reddedilmektedir ve "Kıbrıs'ta, Kıbrıs'ı işgal edenlere
yardımcı, asi bir Türk toplumu vardır" görüntüsü devamlı surette dünyaya
satılmaktadır, pazarlanmaktadır Rumlar tarafından. Bir kere, zaten, bunu
yapanlar, bizimle eşit şartlarda, ortaklaşa bir cemiyet, bir federasyon
kurmak istemediklerini gösterirler.
Bu safhada benim önerim, Kıbrıs meselesini derinliğine değerlendirecek
ve Butros Gali'nin görüşleri olarak önümüze konulmuş olan pakete, hakikaten,
ilmi açıdan, gerçekçi açıdan bakarak, "bunlara şu şu şu eklenmediği takdirde,
mal-mülk meselesi halledilmediği takdirde, Türkiye'nin garantisinin sulandırılmasından
vazgeçilmediği takdirde, Kıbrıs Türklerini, biz, yeniden bir Rum mezbahasına
bırakamayız" kararının, zamanı geldiğinde verilmesini rica ediyorum. Çünkü,
en yakın dostlarım bile, -sivil olsun, asker olsun- "federasyon konuşuyorsunuz..."
diye gidip geldikçe ben, "İnşallah iyi netice alırız. Korunma sınırlarımız
nerede olacak? Yani, bunlar üzerinde bir çalışma yapıldı mı?" derler. Kendilerine
"federasyonlarda böyle sınır yoktur" dediğimde, hayret ederler.
Yani, Türk ulusu da, federasyon konuşulurken, federasyonun bizi nereye
götüreceğini; Rum çoğunluğuna nasıl mahkum edeceğini; Rum'un serveti, iktisadi
gücü ve sayısal gücü karşısında, kısa bir sürede ne duruma düşürüleceğimizi
ve bunun meydana getireceği yeni faciayı, yeni durumu bir türlü kavrayamamaktadırlar.
Çünkü, akıllarına.koyamıyorlar ki, bunca mücadeleden, bunca fedakarlıktan
sonra ortaya çıkacak olan manzaranın şekli budur. Bu nedenle, diyorum ki,
hep beraber, Rumların, artık bizimle ortaklaşa, eşit şartlarda, gerçek
bir federasyon kurmak istemediğini, içimize yayılmak istediğini, topraklarını
geri alarak, bizim, topraklarımıza gidemeyeceğimizi bildikleri için, bizi
topraksız bırakmaktan başka hedefleri olmadığını değerlendirerek, dirilmemiz
ve "biz şöyle birşey istiyoruz" diyerek, bunu önümüze koymamız gerekir.
Görüşmeci olarak benim en büyük handikabım, zorluğum, konular, böyle
bölük pörçük ele alındığında, nihai çerçevede nerede duracağımızı bilmememden
kaynaklanmaktadır.
Artık, istiyoruz ki, Türk Ulusu, büyük fedakarlıklarla kurtardığı ve
büyük stratejik önemi olan Kıbrıs Adası'nda nerede son çizgiyi çizeceğini,
otuz yıldır devam eden bu şekilmenin, görüşmenin, görüşmelerin artık bir
noktada sona erdirilmesi ve halkımızın refaha kavuşması gereğini, bir insanlık
hakkı olarak talep etsin ve bu işkenceye artık bir son verilsin. (Alkışlar)
Sayın Başkan, bir kez daha, bana bu tarihi fırsatı verdiğiniz için,
gönülden, tüm üyelerinize teşekkür ederim. Ömrüm devam ettiği sürece, bugünü
daima hatırlayacağım. Çünkü, devamlı surette kan akarken, şehitler düşerken,
Türkiye Büyük Millet Meclisi er geç kararını verecektir diyerek, ümitle
yaşamış ve yaşatmış olanlardanım. Allah sizlere sağlık versin, uzun ömür
versin, Türk Ulusuna yücelikler versin.
Teşekkür ederim. ("Bravo" sesleri, ayakta alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Cumhurbaşkanı.
|