Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
DENKTAŞ'IN TBMM KONUŞMASI (6.3.2003)
TBMM'NİN KIBRIS DEKLARASYONU (6.3.2003)
DENKTAŞ'IN TBMM KONUŞMASI (15.7.1999)
TBMM'NİN KIBRIS DEKLARASYONU (15.7.1999)
TBMM'DE KIBRIS GÖRÜŞMELERİ (6.4.2004)
GENELKURMAY BAŞKANI ÖZKÖK'ÜN AÇIKLAMALARI (13.4.2004)
MGK KIBRIS TOPLANTISI (Nisan 2004)
1. ANNAN PLANI (Kasım 2002)

DENKTAŞ'IN TBMM KONUŞMALARI...
Annan Planı ve Kıbrıs...
15 Nisan 2004
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, 15 Nisan 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, Annan Planı ile ilgili değerlendirmelerde bulundu, 24 Nisan'da yapılacak referandumda niye "hayır" diyeceğinin gerekçelerini açıkladı.
 
DENKTAŞ'IN KONUŞMASINDAN....

"Kıbrıs'ı kaybediyoruz."

"Annan Planı'nın öngördüğü sonuç KKTC'nin yok olması ve O'nu tanıyan Türkiye'nin bölge coğrafyasında, zaman içinde marjinalleştirilmesidir."

"Bugün, tahammülü zor baskılarla Kıbrıs'ı Türkiye'den ayırma eylemi başarılı olduğu taktirde, aynı baskılarla, aynı yöntemle Türkiye'den daha neler isteneceğini düşünmek bile insanı ürpertiyor."

"Annan Planı, milli davayı Rumların AB'ye girmelerini kolaylaştırıp yasallaştırmak davası haline getirmiştir."

"Annan Planı adil ve kalıcı bir çözüm getirmiyor. Bu planı kabul ettiğimiz takdirde, Türkiye'nin Kıbrıs üzerinde hak iddiası tamamen sıfırlanacaktır."

"Milli iradenin temsilcisi olan sizler, bizim yerimizde olsaydınız, geleceğiniz ile böyle bir kumar oynar mıydınız?"

"Yabancıların hazırladıkları yasalarla anayasaları kabul eder ve bunun adına barış der miydiniz?'"

"Bize ya hak ve hukukumuzda ısrar ederek direnmek ya da Türkiye ve Kıbrıs Türkleri olarak Kıbrıs üzerinde var olan haklarımızı yapay planlarla koruyamayacağımızı; 5-10 yıl içinde Kıbrıs'tan tamamen çekileceğimizi bilerek (başka çare yok) deyip kadere boyun eğmek kalıyor."

"Bu plan, mal-mülk meselelerini, her an patlayacak binlerce saatlı bomba halinde içimizde bırakıyor."

"Kıbrıs'ta sağlam bir Türk varlığını koruyarak, enosisi önlemek, aynı anlama gelen Ada’nın Rumlaşmasına engel olmak olduğunun bilinci içinde mücadeleyi sürdürdük. Bu tehlike bugün dünden daha fazladır."

"Bize (Annan Planı'nı kabul etmiyoruz) diye kızanlar ve bu planın kabulü ile Türkiye'nin büyük bir baş ağrısından kurtulacağını sananlar, geçmişte Denktaş'ın veya Türk hükümetlerinden birinin veya diğerinin yaptığı hatalardan da bahsederler."

"Kıbrıs meselesi, şunun bunun hatası nedeniyle kaybedilecek bir mesele değildir."

"Empoze edilen bir anlaşmanın Kıbrıs'a barış getireceğine inanmıyorum."

"Ben, hayır diyeceğim, çünkü, bu anlaşma Rumlara, kısa bir süre içinde Kıbrıs’ın tümüne sahip çıkma olanağını vermekte, Kıbrıs Türkünü Anavatan'dan ayırmaktadır."

KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş'ın TBMM Genel Kurulu'nda Annan Planı üzerinde yaptığı konuşma yaklaşık 1 saat sürdü. Denktaş'ı dinlemek üzere Genel Kurul'a, Başbakan Tayyip Erdoğan gelmedi, ancak CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar Genel Kurul'da yerlerini aldılar.

Denktaş'ı dinlemeye, eski Başbakan, DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Ecevit, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, SP Genel Başkan Vekili Recai Kutan, TBMM eski Başkanı Ömer İzgi ve eşi Aysel İzgi, BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın da geldi. Dinleme localarında MHP ve DSP'nin eski milletvekilleri tam kadro yer alırken, eski RP ve DYP milletvekilleri de bulundu.

KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş'ı Genel Kurul'a gelişinde ve ayrılışında hem milletvekilleri hem de İçtüzük'te yasak olmasına karşın izleyiciler ayakta alkışladı.

Denktaş'ın konuşmasının ardından KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'a, "Destek ve şükran sunan" bir deklarasyon yayınlanması istemini içeren ve CHP milletvekilleri, DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar ile Bayburt Bağımsız Milletvekili Ülkü Gökalp Güney'in imzalarını taşıyan önerge, birleşimi yöneten Başkanvekili Sadık Yakut tarafından AKP'li milletvekillerinin imzaları olmadığı gerekçesiyle işleme konulmadı.
 

KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın TBMM'deki konuşması şöyle:
(15 Nisan 2004 - 22. Dönem 2. Yasama Yılı 74. birleşim)

BAŞKAN (Başkanvekili Sadık YAKUT) – Sayın milletvekilleri; ülkemizi ziyaret etmekte olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş, şu anda Meclisimizi onurlandırmışlardır.

Kendilerine, Yüce Meclisimiz adına hoş geldiniz diyorum. (Ayakta alkışlar)

Alınan karar gereğince, Sayın Cumhurbaşkanını, konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet ediyorum.

Buyurun Sayın Cumhurbaşkanı. (Ayakta alkışlar)
 

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI RAUF DENKTAŞ – Efendim, teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

Ulusal davamız Kıbrıs konusunun yeniden kritik bir safhadan geçtiği bugünlerde, bana, bu konuyu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde ele alıp, düşünce ve değerlendirmelerimi sizlerle paylaşma fırsatı verdiğiniz için, en içten duygularla teşekkür ediyorum. Bu vesileyle, 23 Nisanda idrak edeceğiniz, Yüce Meclisin 84 üncü yaş gününü, şahsım ve halkım adına en içten duygularla kutlar, nice 84 yıllar dilerim. (Alkışlar)

Talihin bir cilvesi olarak, ertesi gün, Kıbrıs’ta, 21 yaşındaki, Türkiye’nin tanıdığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kaderini tayin için, halkım sandık başına gidecektir. Verilecek oylarla, eğer buradan gelen telkinler geçerli olursa, basının telkinleri geçerli olursa, belki de, 24’ünden sonra, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ortadan kalkmış olacaktır. Bunun olmaması için huzurunuzdayım.

Kıbrıs meselesi, çeşitli dönemlerde Yüce Meclisinizi meşgul etmiştir. Kıbrıs’la ilgili hayatî kararlar Yüce Meclisinizden çıkmış, şanlı Barış Harekâtı, Meclisin kararı ve milletin arzusuyla gerçekleşmiştir. Kıbrıs meselesinin halli için, Türk Ulusunun Kıbrıs konusundaki parametrelerini vurgulayarak bize yön veren, ulusal çizgiyi belirleyen, Meclisinizin kararları olmuştur. Yıllardır, millî dava bildiğimiz Kıbrıs’ta bizi mutlak yok edilmekten şehitler pahasına kurtarmış olan Türk Silahlı Kuvvetleriyle birlikte, otuz yıldır, halkımız ve mücahitlerimizle hudut bekçiliği yapmaktayız. Yıllardır, masa başında, bu Yüce Meclisin de onayladığı prensipler dahilinde, Türk hükümetlerinin de katkısına ve yol göstericiliğine dayanarak, millî addettiğimiz müşterek müdafaamızı sürdürmüş bulunuyoruz.

Malumlarınız olduğu üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konudaki kararları 1955’e dayanır. Son zamanlarda 1997, 1999 ve en son    6 Mart 2003 tarihlerinde alınmış olan kararlar görüşmelerde bize güç vermiş, yol gösterici olmuştur. Yüksek müsaadenizle, bu kararlar arasından en sonuncusu olan 6 Mart 2003 tarihli, oybirliğiyle alınmış olan kararınızı okuyorum:

“Türkiye Büyük Millet Meclisinin 21 Ocak 1997 ve 15 Temmuz 1999 tarihlerinde aldığı kararlara atıfta bulunarak, bu millî davada Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türk Milletinin tam bir birlik ve beraberlik içinde bulunduğu gerçeğini bütün dünyaya bir kere daha ilan eder.

Kıbrıs meselesine adil ve kalıcı bir çözüm bulunması için, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin sarf ettiği çabaları içtenlikle destekler.

Kıbrıs meselesine bulunacak çözümün, tarafların eşit statüsü ve eşitliğine dayanması gerektiği hususunu önemle vurgular.

Türkiye’nin 1960 antlaşmalarından kaynaklanan garantörlük haklarının sürdürülmesi gereğini belirtir.

Kıbrıs’ta, Türkiye ile Yunanistan arasında kurulmuş bulunan dengenin zedelenmesinin hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini teyit eder.

Kıbrıs sorununun çözümünün, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sürecinde bir önşart gibi takdim edilmesine yönelik çabaları reddeder. Güney Kıbrıs Rum yönetiminin Türkiye’den önce Avrupa Birliğine üye yapılması yolunda atılan adımların, uluslararası antlaşmaların açık bir ihlali olduğunu bir kere daha vurgular.

Kıbrıs Türk ve Rum halkının yirmisekiz yıldır huzur ve barış içinde yaşamasının en önemli amili olan iki kesimliliğin muhafaza edilmesine verdiği önemi vurgular.

İki kesimliliği zedeleyecek bütün öneri ve girişimlerin, Kıbrıs’taki güvenlik ortamını olumsuz yönde etkileyerek, iki toplumu yeniden bir çatışma ortamına sürükleyeceğini hatırlatır ve buna hiçbir şekilde müsaade edilmemesi gerektiğini önemle belirtir.”

Konuyla ilgili en son Millî Güvenlik Kurulu kararı da şöyledir:
“Kurul, Kıbrıs konusunda geçtiğimiz hafta içinde sonuçlanan müzakerelerde ortaya çıkan metinleri 23 Ocak 2004 günlü MGK bildirisinde değinilen hususlar ışığında ayrıntılı olarak değerlendirmiştir.

İsviçre’de son biçimi verilen Annan Planı tümüyle incelendiğinde, olumlu yönleri yanında, kimi isteklerimizin karşılanmadığı ve planın uygulanmasında sorunların çıkabilme olasılığı bulunduğu görülmekle birlikte, konunun Türkiye ve KKTC bakımından taşıdığı duyarlılık, planın içerdiği tüm öğelerin Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde ulusal yarar açısından irdelenmesinin ilgili hükümetlerce titizlikle yapılmasını zorunlu kılmaktadır.

Bu çerçevede, çözümün Avrupa Birliğinin birincil hukuku durumuna getirilmesinin önemi ve müzakere süreci içinde bu yönde Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine verilen güvencelerin fiilen uygulamaya geçirilmesinin yakından ve ısrarlı bir biçimde izlemeye devam edilmesi;

Annan Planının son şeklinin resmiyet kazanması için gerekli sürecin başlatılmasının hükümetin takdir ve sorumluluğunda olduğuna işaret edilerek...”

Sayın Başkan, muhterem milletvekilleri;

Sizlere seslenmek ihtiyacını duydum; çünkü, gidişat bu kararların çok dışına çıkmıştır ve Kıbrıs’ın, 1960 anlaşmalarının da öngördüğü Türk-Yunan nüfusundan ve dengesinden ayrılıp, Avrupa Birliği yoluyla dolaylı Enosisin eşiğine gelmiş olduğunu görüyorum. Rumların, meşru hükümet olarak kabul edilmiş olmaktan kaynaklanan güçle ihtiyaç duymadıkları ve ilk fırsatta çöpe atabilecekleri yapay bir anlaşma için ve bu anlaşma yapıldığı takdirde Türkiye’nin Avrupa Birliği yolu ardına kadar açılacak düşüncesiyle bu tehlikeli yola devam edilebilir mi?

Sayın Genelkurmay Başkanı Özkök’ün 13 Nisan 2004 tarihli yazılı açıklaması, devlet ve hükümet kademesindeki endişeleri şöyle dile getirmektedir:

“Annan Planına bir bütün olarak bakıldığında, olumlu yönlerinin yanında bazı isteklerimizin karşılanmadığı ve Planın uygulanmasında ciddî sorunların çıkabilme olasılığının da bulunduğunu söyleyebiliyoruz.

Ada’ya getirilecek yeni düzenin belirleyicisi olan federal yasaların ve uluslararası düzenlemelerin gözden geçirilerek, kalıcı ve adil bir düzen için gerekli olan değişiklik ve düzeltmelerin yapılmasının önemli olduğuna inanmaktayız.

Plana göre Geçiş Dönemi çok kısadır. Bu kısa dönemin büyük sorunları da beraberinde getirebileceğini ve Ada’da huzur ve sükûnun sağlanmasında önemli problemlerle karşılaşılabileceğini düşünmekteyiz.

Rumlara bırakılacak topraklar nedeniyle soydaşlarımızın konut ve istihdamı için kaynak sağlanamazsa Kıbrıs’ta ciddi toplumsal olayların çıkabileceğini değerlendiriyoruz.

Plana ilişkin en önemli husus, Türk Kurucu Devleti’ni korumayı amaçlayan derogasyonların Avrupa Birliği hukukunun birincil kaynakları arasına dahil edilmesidir.”

Bugünkü basında, dünkü televizyonlarda Sayın Cumhurbaşkanının benzeri açıklamasını ve uyarılarını görmüş bulunuyoruz. Türkiye’nin güvenliği açısından Kıbrıs’ın taşıdığı stratejik önem hakkındaki düşüncelerini birçok defa basın yoluyla dile getirdiğini anımsatan Orgeneral Özkök, bu nedenle, bunları tekrar etmeyeceğini kaydetti ve şu sözleri söyledi:
“Kıbrıs, sadece Kıbrıslı soydaşlarımızın bir meselesi değildir; Türkiye’nin güvenliği de söz konusudur. Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliğiyle ilişkisi, Türkiye’ye olan mesafesiyle açıklanacak kadar yüzeysel değil, daha çok Doğu Akdenizdeki hak ve menfaatlarımızın korunmasıyla ilişkilidir.”
Rahmetle andığım Cumhurbaşkanı Sayın Korutürk’ün deyimiyle “Kıbrıs, Türkiye’nin denizlere açık bir ülke olmasını engelleyecek bir konumdadır.”

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin 20. kuruluş yıldönümü nedeniyle Lefkoşe’de yapmış olduğu, bizlere umut ve gurur veren, tarihe önemli notlar düşen konuşmasından bazı alıntıları Yüce Meclisin dikkatlerine sunuyorum:

“Kıbrıs Türklerinin kırk yıldır, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin de yirmi yıldır dimdik ayakta durması, bizim için bir iftihar kaynağıdır. Kıbrıs Türkü, bugüne kadar her türlü zorluğu aşmasını bilmiş, kendi kaderini çizme cesaretini göstererek eşitlik temelinde özgür ve onurlu bir hayat yolunu seçmiştir. Kıbrıs Türk Halkı, 15 Kasım 1983 günü bağımsızlığını ilan ederek tarihî mücadelesini taçlandırmıştır. O tarihten bu yana Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Ada’da barış ve istikrarın temel bir unsuru olmuştur. Bu gerçeğin kabulü, aynı zamanda Ada’da kalıcı bir uzlaşmanın da temelini oluşturmaktadır. Kıbrıs’ta çözümün yolu eşitlikten geçecektir, herkesin gerçekleri kabulünden geçecektir; ancak, varılacak çözümün Kıbrıs Türkleri ve Rumlarının barış ve güvenlik içinde yan yana yaşayabilecekleri bir ortamı da sağlaması gerekir. Bugün, Kıbrıs’ta, her açıdan eşit, dini ve dili ayrı iki halk, iki ayrı demokratik düzen ve iki ayrı devlet vardır. Kıbrıs’ta çözüm çabaları bu gerçeklere dayanmalıdır.

Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kıbrıs Adasında adil ve kalıcı bir uzlaşmanın nasıl sağlanabileceği konusunda geçmişin tecrübelerine ve bugünün gerçeklerine dayalı yapıcı ortak görüşlere ve tutuma sahiptirler; dolayısıyla, önemli olan, Ada’da yeniden olaylara ve gerginliklere yol açmayacak kalıcı bir çözüme varılmasıdır.

Her ne pahasına olursa olsun bir çözüme varılması düşünülemez. Zira böyle bir çözümün yaşayabilmesine imkân yoktur. Kalıcı bir çözümün unsurları şunlardır: Kıbrıs Türklerinin güvenliğinin, eşit statüsünün, siyasî eşitliğinin korunması ve iki kesimliliğinin muhafaza edilmesi. Çözüm, Türk-Yunan dengesini her halükârda dikkate alacak yeni bir ortaklık temelinde olmalıdır.”

Sayın Başbakanın bu tarihî konuşmasında isabetle altını çizmiş olduğu hususların hiçbiri, Annan Planıyla getirilmek istenilen çözümde yer bulmamıştır. Netice, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin yok olması ve onu tanıyan Türkiye’nin bölge coğrafyasında -Allah korusun- zaman içinde marjinalleştirilmesidir.

Bugün, tahammülü zor baskılarla, Kıbrıs’ı Türkiye’den ayırma eylemi başarılı olduğu takdirde, aynı baskılarla, aynı yöntemle Türkiye’den daha neler isteneceğini düşünmek bile insanı ürpertiyor.

Benim New York’ta hastanede olduğum bir günde ve Türkiye’de hükümet değişikliği aşamasında önümüze bir sürpriz olarak koydukları Annan Planı, millî davayı, Rumların Avrupa Birliğine girmelerini kolaylaştırıp, yasallaştırmak davası haline getirmiştir. Yunanistan’ın girişimleriyle 1960 anlaşmalarını çiğneyerek, Rumların yapmış oldukları üyelik müracaatını kabul eden Avrupa Birliği, Türk tarafının Avrupa Birliği üyeliği için Rumların peşinden koşacağı inancıyla hareket etmiş, yanıldığını anlayınca, Türkiye’ye ve Kıbrıs Türklerine baskıya başlamıştır.

Rumlar açısından Avrupa Birliği, Türkiye’nin garantisinden, müdahale hakkından, Türk askerinden kurtulmak için bir vasıta oluyor; Annan Planı da bunu yapıyor. Bunu bildiğimiz içindir ki, 1960 anlaşmalarıyla Türkiye’ye verilmiş olan “Kıbrıs, Türkiye’nin de üye olmadığı bir kuruluşa üye olamaz” kaidesi, bizler için kutsaldı, kale alınmalıydı; bu yapılmadan, Avrupa Birliği üyeliği bizim için çekici olamazdı. Bu yasal hakkımızı kabul etmek istemediler. Yasadışı bir kararla, Rum idaresinin 1960 uluslararası anlaşmaları ihlaline ortak oldular. Bizden istedikleri, bu suça imzamızla katılıp, gayrimeşru muameleyi meşrulaştırmak ve böylelikle, Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki en etkin bir hakkının yok edilmesi için Ruma, Yunana yardımcı olmamızdı. Bunu yapamazdık. Bu, kendimizi inkâr olurdu.

Türkiye, 1995 yılında gümrük birliği müzakereleri esnasında, Avrupa Birliğinin Kıbrıs’la ilgili yasadışı eylemini bildiği için bir çekince koymuştur. Dikkat buyurursanız -çekinceyi biraz sonra okuyacağım- aynı zamanda Türkiye’nin Kıbrıs siyasetini de belirtmekte ve işler yanlış istikamete gittiği takdirde, çarenin ne olacağına da açıklık getirilmekteydi. Masa başında olan müzakerecinin elinde, olmazsa olmazları kabul edilmediği takdirde tereddütsüz rücu edeceği bir alternatifin bulunması şarttır; aksi halde, pazarlık gücü çok zayıflamış olur. Tarihî çekinceyi birlikte okuyacağız: “Rum kesimi tek başına tüm Ada’yı temsil etmiyor.” Bu, çekincenin esasıdır.

Son zamanlara kadar millî dava etrafında tek ses, tek nefes olan Türk cephesi, Annan Planıyla ilgili propagandalar nedeniyle ikiye bölünmüş bulunmaktadır. Halbuki, uluslararası antlaşmalarla, Türkiye’ye ve Kıbrıs Türklerine verilmiş olan en temel hakkı savunmak suretiyle, Avrupa Birliğini doğru yola davet mümkün olabilirdi. Biraz önce temas ettiğimiz karar ve açıklamalarınız bu yöndeydi. Son devreye kadar, biz, bu millî direktifler çerçevesinde hareket ettik; ancak, Annan Planının meydana getirdiği, Madam Fog ekibinin körüklediği bölünmeyi önleyemedik. Dış dünya, bu bölünmeden azamî istifade peşindedir; bunun bilinci içerisindeyiz; milletçe üzülmekteyiz. Zaman zaman, uğruna şehitler verilmiş, kırk yıllık bir direniş abidesi olduğuna inandığımız millî Kıbrıs meselesi hakkında yazılanları ve yapılan iddiaları okudukça, hicap duymaktayız.

Planın son şekline, Meclisinizin son kararı ışığında baktığımızda şunları görürüz:

Annan Planı, kararınızın öngördüğü şekilde adil ve kalıcı bir çözüm getirmiyor; üzerinde tarafların mutabık kalmadıkları bir rejimin zorla kabulünü öngörüyor; uzlaşma olmadığı halde, tarafları bir meçhule oy atmaya zorluyor ve buna, halkın hür iradesinin tezahürü diyor.

Planda, tarafların eşit statüsü ve iki kesimlilik sulandırılmaktadır. Rum bölgesinde, yüzde 100 Rumlardan oluşan bir sözde kurucu devlet; Türk tarafında ise, kısa bir zaman süresi içerisinde, yüzde 33 oranında Rumla karışık bir kurucu devlet oluşturmaktadır. Kurucu devlet deyimi de aldatıcıdır; çünkü, bunlar, egemenlik hak ve yetkilerinden yoksun, Rum çoğunluğuna tabi bir merkezî hükümetin anayasasının öngördüğü şekilde hareket edebilecek vilayet idareleridir.

Rum tarafının, 1963’te yaptığı gibi, bu rejim işlemiyor deyip, yeni bir darbe yapmasını kimse önleyemeyecektir. Bunca yıllık mücadelemiz, böyle bir ihtimali önleyecek tedbirler bulmak içindi; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kuruluşu, eşit egemenlikte ısrar, bunun içindi; Annan Planı, bunları alıp götürmektedir.

Bu plan, mal mülk meselelerini, her an patlayacak binlerce saatli bomba halinde içimizde bırakıyor. Taraflar arasında halledilmesi gereken bir sorunu, otuz yıldan sonra, Kıbrıs’ta, 1963-1974’teki anlaşmalar ve olaylar, Türklere yapılanları unutarak, iki kesimliliğin 1975, 1977 ve 1979 anlaşmalarıyla kalıcı bir barış için kabul edilmiş bir formül olduğunu kale almayarak, bireyler arasında bir “al-ver” davası haline getiriyor. Bu konunun yıllarca ekonomik yaşamımızı dumura uğratacağı da kale alınmıyor. Burada, çatışmalara hazır, sıcak bir zemin hazırlıyor. Bu mealde, planda, Rumların “yerleşikler” dediği vatandaşlarımız hakkında, insan haklarına aykırı talepler ve tedbirler de yer almaktadır. Bu insanlar, tarım işgücü anlaşmalarıyla, Türkiye tarafından Kıbrıs’a gönderilmiş kişilerden oluşmaktadır. Bunlar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşıdırlar. Vatandaşlar arasında ayırım yaptırıyorlar. Burada kalabileceklerin listesini istiyorlar. Bu kalabileceklerin evlerini, tarlalarını yok farz edip, bunları açıkta bırakıyorlar. Biz, vatandaşlar arasında bu ayrıcalığa karşıyız. Listede olsun veya olmasın, ekonomimize büyük katkıları olan bu insanların Kıbrıs’ta kalmaları gerekir inancındayız ve bu konuda Anavatandan destek istiyoruz. Yapılan, insan haklarına, insanlığa aykırıdır.

Yine, bu planda, 1960 anlaşmalarından kaynaklanan garantörlük hakkı kâğıt üzerinde kalıyor. 2018’den sonra 650 kişiye düşecek olan garantör kuvvetin Ada’dan ne zaman büsbütün çekileceği -Ada’nın tümünün nihaî aşamada askersizleşeceği hedefiyle- her üç yılda bir tezekkür edilecektir deniliyor.

Her gün bir şey öğreniyoruz, bugün de yeni bir şey öğrendik. Genel Sekreter, bu durumları tanzim eden yasaların bir yerine öyle bir madde koymuştur ki, bu, Türkiye’nin müdahale hakkını da ortadan alıp götürüyor. Bunları her gün takip etmezseniz, o, 140’dan fazla yasayı her gün incelemezseniz, bunları hiç bilemezsiniz. Bugün, ben, uçağa bineceğim sırada yeni korrigenda (düzeltmeler, doğrultmalar) geldi dediler. Tabiatıyla, şiddetle reddettim, bu, artık, biraz ayıp oluyor... Biraz ayıp oluyor... Bir halka bilmediği yasaları, kendisinin yapmadığı, meclisinden geçmediği anayasayı, 9 000 sayfalık bir paketi “geliniz, evet deyiniz” diye, zorla kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Şimdi, bu, 650 kişi Ada’da kaldıktan sonra; yani, 1960’daki durum, -bunların değişme birlikleri olacak her üç ayda yahut altı ayda bir- bu Rumlara, bu konuda devamlı acitasyon yapma, tahriklerde bulunma fırsatını verecektir. 1963-1974 arasında, bu konuda nelere tevessül ettiklerini bilenler için, bu konuyu Rumların devamlı bir huzursuzluk ve şikâyet konusu haline getireceklerini teslim edeceklerdir. Meclisinizin ve her hükümetin üzerinde ısrarla durduğu Türkiye’yle Yunanistan arasındaki denge, Kıbrıs’ın Türkiyesiz bir Avrupa Birliğine girişiyle Yunanistan lehine temelden bozulmuştur. Yunanistan eski Başbakanı Simitis’in de dediği gibi Enosis veya Rum liderliğinin ve basının dediği gibi Dolaylı Enosis tahakkuk etmiş oluyor. Kıbrıs’ın tümünün derhal Avrupa Birliğine girmesindeki ısrar bu nedene dayanmaktadır. Avrupa Birliği, bu konuda bir araç olarak kullanılmaktadır. Avrupa Birliği, Rumlarla anlaşmış olsak bile, ihtiyacımız olan güvenceleri içerecek olan bu anlaşmaya birincil hukuk statüsü vermiyor, aldatıcı formüller öneriyor. Böylelikle, yerli ve yabancı hukukçuların değimiyle anlaşmaların yazıldığı kâğıt kadar kıymeti kalmıyor. Bir İngiliz hukukçuya göre, böyle bir anlaşma, Kıbrıs Türkleri için intihardan başka bir şey değildir.

Planda aksinin iddia edilmesine karşın, fiiliyatta, Kıbrıs sorununun çözümü, hâlâ, Avrupa Birliğine giden yolda Türkiye’ye bir engel teşkil etmeye devam ediyor ve bu da, Türkiye’nin bu planı kabul etmesi ve bize de kabul ettirmesi için bir baskı olarak unsuru olarak kullanılıyor. Böylelikle, kararınızda, uluslararası anlaşmaların açık ihlali olarak tanımladığınız, Kıbrıs’ı Türkiye’den önce Avrupa Birliği üyesi yapma eylemi, bu plana “evet” demekle tamamlanarak, uluslararası anlaşmaların açık ihlali başarıyla noktalanmış oluyor. Bu yetmezmiş gibi, Türkiye’nin bu ihlali hoş karşılayıp, Kıbrıs Türk tarafına da, bu ihlali meşrulaştırmak için, planı kabul etmesi yönünde baskı yapmasında ısrar ediliyor. Biz de bu planı kabul edip, bu ihlali meşrulaştırdığımız takdirde, Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde hak iddiası tamamen sıfırlanacaktır.

Otuz yıldır Kıbrıs’ta devam etmekte olan huzur ve barışın en önemli amili olan iki kesimlilik, Rumların kuzeyde yerleşim haklarıyla ortadan kalkıyor; ondokuz yıl sonra Kıbrıs eski haline dönebilecek, Türkler ise Ada sathında azınlık durumuna düşürülecektir.

Yüce Meclisinizin kararındaki isabetli tespit, iki kesimliliği zedeleyecek bütün öneri ve girişimlerin Kıbrıs’taki güvenlik ortamını olumsuz yönde etkileyerek, iki toplumu yeniden bir çatışma ortamına sürükleyeceği yönündeydi. Yürekten katıldığım bu acı gerçeği hatırlatıyor ve buna hiçbir şekilde müsaade edilmemesi gerektiğini belirliyordunuz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

Sizlere hitabımın başında, Annan Planı kabul edildiği takdirde, kısa bir süre içinde bu acı gerçekle karşı karşıya kalacağımız inancı yatmaktadır. Birleşmiş Milletler de, çatışma, kargaşa, kavga beklediklerini açıkça itiraf etmektedirler. Bu nedenledir ki, Birleşmiş Milletler askeri gücünü 6 000-7 000’e çıkararak, bu güce, askeri kamplarımıza girip, Türk askerini denetleme yetkisi de verilmektedir. Türk askeri, kampından çıkmak için, bu güce, 48 saat önceden haber verecektir. Askerlerimiz hudutlardan derhal çekilecek, kamplarında kalacaktır. Askerin çekildiği hudutlardan toprak, mal mülk iddiasıyla Kuzeye girecek Rumları, Birleşmiş Milletler askerleri ne dereceye kadar kontrol edebilecektir?! 1963-1974 yıllarında Birleşmiş Milletler askerlerinin performanslarını hatırlayan bir halk için, bunlar barışın ve huzurun habercisi, kalıcı bir anlaşmanın garantisi olamıyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

Kıbrıs’ın müşterek millî bir mesele olduğuna inananlardanım. Mücadelenin her safhası buna tanıklık etmektedir. Bugünlere hep el ele, gönül birliği içinde, millî bir inançla geldik. Kıbrıs yüzünden Anavatanımıza beklenmedik bir zarar gelmesin diye elden gelen her şeyi, Kıbrıs Türk Halkı olarak yaptık. Karşılığında, Anavatanın hudutsuz fedakârlığıyla bir devletin doğuşuna şahit olduk. Bu devletin altyapısı için, Kıbrıs Türklerinin huzur içinde yaşayabilmesi için Anavatanın hudutsuz fedakârlığını gördük.

Millî hedefin, Kıbrıs’ta sağlam bir Türk varlığını koruyarak Enosis’i önlemek, aynı anlama gelen Ada’nın Rumlaşmasına engel olmak olduğunun bilinci içinde mücadeleyi sürdürdük. Bu tehlike, bugün, dünden daha fazladır; çünkü, bize, 1963, 1974’ü yaşatanlar, halen, sahte bir unvan altında, Kıbrıs’ın tümünde hak iddia edebilmekte ve silahlanmaktadırlar.

Yabancı diplomatlar, bize “anlaşma olunca, Avrupa Birliğine girince bunlar son bulacaktır” demektedirler. 1960-1963 yılları arasında da Makaryos’un beyanatları ve silah hazırlığı karşısında, aynı dost ülkelerin diplomatları, bize aynı teselliyi vermekteydiler. 1963-1974 yılları arasında toplu mezarlarımız açılırken ağlayanlar bizlerdik, onlar değildi. Rum tarafı esas siyasetinden vazgeçmediği için sıkı durmak, gevşememek; fakat, bu arada uzlaşma yollarını da tıkamamak müşterek, millî siyasetimiz oldu; ancak, karşı tarafta bir değişiklik görmedik. Sanırım, son İsviçre görüşmelerinde cereyan eden olaylar, Rumların ve Yunanistan’ın dörtlü konferanstan kaçışları, hiçbir konuda uyum sağlamaması, planda bize verilmiş görünen kısıtlı hakların bile reddi bu gerçeği iyice vurgulamıştır. Rum tarafının millî siyaseti, en son 5 Aralık 2003 tarihinde meclislerinde oybirliğiyle geçirdikleri soykırımı yasasıyla vurgulanmıştır.

Yasayı okuyorum:

“14 Eylül 1922 tarihinde Türkler tarafından katledilen Yunanlıların tarihsel anısı olarak belirtilmekte ve kabul edilmektedir. Kıbrıs’ın, Yunanlılığın kopmaz bir parçası olarak Türk boyunduruğunun aynı duygularını hissetmektedir.” Yunanlıların bu anısına saygı duyarak aynı acı hissedilmekte ve ayrıca, bir ulusun uzun tarihinde Küçük Asya yıkımı, tarihsel bir gerçeğin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Yasada gösterildiği gibi Yunan ulusunun resmî tarihsel gerçekliği, Türk yayılmacılığının stratejik hedefini göstermektedir. Tüm bu nedenlerden dolayı Temsilciler Meclisi aşağıdaki yasayı onaylamıştır.

1.- Mevcut yasa, 14 Eylül tarihinin, resmî olarak Küçük Asya Yunanlılığı ve Küçük Asya yıkımı anı ve şeref günü olarak kabulünü 2003 yasası olarak kabul eder. Bu gerçekliği kabul eden Kıbrıs halkı, ....

-Rum halkı değil, Kıbrıs halkı -bunlar bizim yasamız olacak-
14 Eylül 1922’de yerlerinden edilen ve haksız yere soykırıma maruz kalan Küçük Asya Yunanlılarının bugününü resmen anı ve şeref günü olarak kabul eder. 14 Eylül günü her yıl Kıbrıs halkı tarafından bakanlar kurulunun kararı ve resmî gazetede yayımlanmasından itibaren bir ay içerisinde 14 Eylül 1922 tarihinde, Türkler tarafından Küçük Asya’da yerlerinden edilen Yunanlılar için konuşmalar, etkinlikler, anma törenleri yapmayı ve başka tür etkinlikler yapmayı teyit eder.
Sayın milletvekilleri, Allah’tan bir Rum gazeteci, bu çılgınlık karşısında kendisini tutamamış ve bu yasayı oybirliğiyle geçirmiş olan Meclise, 1922’de uluslararası bir tahkikat komisyonunun saptadığı şekilde “saldıran Yunanistan’dı, soykırımı yapan da Yunanistan’dı. Siz, tarihimizi de bilmiyorsunuz” diyebilmiştir. Ama biz, Kıbrıs halkı olarak, bu yasayı galiba kabul etmek zorundayız.

Rum liderliği, Kıbrıs’ın tümünü bir Elen adası, Kıbrıs meselesini Elen dünyasının millî bir meselesi, Kıbrıs Türklerini de işgal altında yaşayan vatandaşları, Türk azınlığı olarak görmektedir. Hedef, Kıbrıs’a sahip çıkmaktır, yol, Avrupa Birliği yoludur. 1960 ortaklığını bu nedenle yıkmışlardır, silahlı mücadele bu nedenle yapılmıştır. Görüşmelerin her safhasında, bu son safha dahil bir sonuca varılamamışsa, bu neden var olduğu için varılamamıştır.

Rumlar, Kıbrıs adına Avrupa Birliği üyeliği için müracaat ettiğinde, zamanın Türk hükümeti de, gümrük birliği müzakerelerini yürütmekteydi. Avrupa Birliği, Türkiye’yi zorluyor, Kıbrıs dedikleri Rum müracaatını engellememesini istiyordu. Türk hükümeti, bu baskı karşısında 1960 anlaşmalarına sahip çıkmış ve şu çekinceyi koymuştur. Bu çekincede Türkiye’nin kararlılığı ve alternatifsiz olmadığı açıkça görülmektedir; okuyorum:

“Kıbrıs Rum tarafının Avrupa Birliğine yapmış olduğu tek yanlı müracaatla ilgili olarak Türkiye, Kıbrıs Türk tarafınca öne sürülen hukukî, siyasî ve ahlaki argümanları paylaşmaktadır. Bu müracaat, Kıbrıs için de öngörülen federal bir yapı için elzem olan, tarafların ortak rızası unsuruyla çelişmektedir. Rum tarafının müracaatı ve bu müracaatın Avrupa Birliği tarafından işleme konması, Birleşmiş Milletlerin Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliğinin toplumlararası görüşmelerde ele alınması gerektiğine dair mütalaasına ters düşmektedir. Avrupa Birliği Komisyonunun Kıbrıs Rum müracaatına ilişkin görüşü, üniter devlet genel kavramına dayanmaktadır; bu kavram ise, iki toplumlu, iki kesimli federal çözüm hedefiyle bağdaşmamaktadır.”
Bu, 140 yasa dediğim yasanın hemen hemen tümü, Rumlar tarafından, zaman içerisinde Avrupa Birliği yasalarıyla uyum içerisine konulmuştur; tetkik edebildiklerimiz kadarından gördüğümüz, üniter bir Rum devleti öngörülerek yapılmış yasalardır; bunları, zaman olup hepsini ayıklamak, incelemek lazımdır.

Açıklama devam ediyor:

“Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliği için yapmış olduğu tek yanlı müracaat ve bunun Kıbrıs’ta bir çözüm öncesi veya sonrasında gerçekleşmesi, Kıbrıs’a ilişkin 1959 Zürih ve Londra anlaşmalarıyla, 1960 anlaşmalarının ihlalidir. Bu anlaşmalar, Türkiye ve Yunanistan’ın her ikisinin de taraf olmadığı uluslararası siyasî ve ekonomik birliklere Kıbrıs’ın üyeliğini engelleyen hükümler içermektedir. Buna ilaveten 60 anlaşmaları, Kıbrıs’ın kısmen veya tamamen herhangi başka bir devletle siyasî veya ekonomik birleşmeye gitmesine izin vermeyen özel hükümler içermektedir. Bu anlaşmalar, ayrıca, garantör güçler olarak Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’ye, böyle bir birleşmenin önüne geçmeleri konusunda özel bir sorumluluk yüklemektedir. Türkiye, kendi açısından, 1960 anlaşmalarından kaynaklanan hak ve sorumluluklarının muhafaza edilmesi konusunda kararlıdır. Türkiye, diğer garantör ülkeler gibi, kendisi de Avrupa Birliği üyesi oluncaya kadar, Kıbrıs’ın, kısmen veya tamamen Avrupa Birliği üyesi olmasına karşı çıkmaya devam edecektir. Türkiye, Avrupa Birliği Konseyinin Kıbrıs’ın üyelik müzakerelerine ilişkin kararıyla mutabık değildir”
ve devam ediyor.

Şimdi bunlara karşı çıkılmıyor, şimdi uluslararası anlaşmalar ihlal ediliyor, Türkiye'nin temel bir hakkı ortadan kalkıyor, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ortadan kalkıyor. Papadopulos, 7 Nisan 2004’te yapmış olduğu planı ret konuşmasında, bunu açıkça teyit etmektedir.

Avrupa Birliğinin, Kıbrıs adı altında, Rum idaresine üyelik vermiş olması, sadece uluslararası anlaşmaların ihlaliyle sonuçlanmış değildir. Bu statü, bu hukukdışı muamele, Kıbrıs meselesinin görüşme yollarını da etkili bir şekilde tıkamıştır. Bugüne kadar, 1968’den bu yana, Kıbrıs’ta, ne anlaşma olmuşsa benim inisiyatifimle olmuştur ne anlaşma olmamışsa, anlaşma olma safhasına geldiğimizde, Rumların bu nedenle meşru Kıbrıs hükümeti olma durumlarını etkilediği için olmamıştır. Bunu, herhalde, ilgili tarihçiler gün gele araştırıp bulacaktır. Elimde listeler var; ama, zamanınızı almak istemiyorum.

Bize, ya hak ve hukukumuzda ısrar ederek direnmek ya da Türkiye ve Kıbrıs Türkleri olarak, Kıbrıs üzerinde var olan haklarımızı yapay planlarla koruyamayacağımızı, 5-10 yıl içerisinde Kıbrıs’tan tamamen çekileceğimizi bilerek, başka çare yok deyip, kadere boyun eğmek kalıyor. Bana göre, Makarios’un zaman zaman açıkladığı gibi, Kıbrıs’ta başlattığı Girit modelinin son sayfalarını bu planla yazıp kapatmak istemektedirler. Anadolu’nun her köşesinden her gün aldığım destek mesajları, Türk Ulusunun böyle bir sonuca razı olmayacağını teyit etmektedir. Bu nedenledir ki, biz, Meclisinizin kararlarında da belirtildiği gibi, iki kesimliliğin ve Türk garantisinin sulandırılmadığı, eşit egemenliğe dayalı bir ortaklıkta direndik ve direnmeye devam ediyoruz.

Annan Planını, bizi Kıbrıs’ta iki eşit egemen halktan biri, kurucu ortak bir taraf olarak kabul etmediği ve iki kesimliliği kabul edemeyeceğimiz bir biçimde sulandırıp, kapıyı Kıbrıs’ın tamamen Rum idaresine dönüşüne açık bıraktığı için kabul edemiyoruz. Bu meyanda, 7 Nisan tarihli Washington Post’ta Kıbrıs’la ilgili bir makalenin şu bulgularına dikkatinizi çekmek istiyorum: Barışçıl bir çözüme en büyük tehdidin Ada’nın Rum kesiminden geldiği, onların Birleşmiş Milletlerin uzlaşı formülüne evet demek için daha az nedenleri olduğu; çünkü, Avrupa Birliği üyeliğini garanti etmiş oldukları belirtiliyor. Aynı makalede, çoğu Türk’ün, Kıbrıslı Türklerin haklarının tek garantisinin Rumlardan ayrı kalmak olduğuna inandığı ifade olunuyor. Kıbrıs’ta da, halkımız, iyi komşuluk istiyor “ortaklık olacaksa olsun; ancak, göçmen olmayalım, Rumlar içimize gelmesin, yeniden kavga etmeyelim” diyor. Evet, ben de, Rum’un siyasî emelinden ve hedefinden vazgeçmediğini gören bir kişi olarak geleceğe temkinli yaklaşanlardanım. Ortaklık, iki kesimliliği alabildiğine sulandırmaksızın, mal mülk meselesini hallederek, insanları birbirlerine düşürmeksizin temin edilebilir düşüncesindeyim; yeter ki, dış dünya, taraflara eşit davransın, ambargolar kaldırılsın, Türk Yunan dengesi bozulmasın ve yeter ki, kimse bizi alternatifsiz addetmesin. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yarınlara açık bir ülkedir; yeter ki devlete sahip çıkılsın.

Bugün, Rum Yunan Liderliği Annan Planını değerlendirirken, kendi halklarına “istediğimiz her şeyi aldık” diyebiliyor; fakat, buna rağmen, hâlâ karamsarlık beyan ediyorsa, bu, bir taktik icabıdır. Türklere verilmiş olandan bir kısmını daha koparmak için tevessül edilen bir oyundur. Aynı zamanda, Annan Planını kabul etmek ihtiyacı da yoktur; çünkü, Avrupa Birliği üyesi olmuştur ve Avrupa Birliğiyle yapmış olduğu anlaşmayla, Kıbrıs Türklerini azınlık olarak, ülkesini de, kısmen işgal altında bir ülke diye kabul ettirmiştir. Biz, bu yanlışları düzeltmeyen Annan Planıyla Avrupa Birliğine girersek, sonumuz gelmiş olacaktır; çünkü, bu formatta Türkiye’den de kopmuş bir azınlık olarak kalmaya mahkûmuz. Biz, konunun esasına bakıyoruz ve endişemizin arttığını görüyoruz. Götürülmek istendiğimiz yol, bizi 1960 anlaşmaları gibi işlemezlik iddialarıyla yeniden yıkılacak, bir kenara atılabilecek bir kuruluşa götürmektedir. Bunu önleyici her tedbire Rum tarafı karşı çıkmış ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri eliyle destekleyicilerini de daima yanında bulmuştur.

Baskı altında, tarafların mutabık kalmadıkları bir belge için referanduma sürükleniyoruz; yani, anlaşmayı değil, anlaşmazlığı oylayacağız; hem de 9 000 sayfalık bir pakete bakarak. İçinde bizi etkileyecek Rumlar tarafından hazırlanmış yüzlerce yasaya, anayasaya rağmen.

Millî iradenin temsilcisi olan sizler, bizim yerimizde olsaydınız, geleceğinizle böyle bir kumar oynar mıydınız; yabancıların hazırladığı yasalar ile anayasaları kabul eder ve bunun adına “barış” der miydiniz?

Bu soruları kendime soruyorum, Annan Planında lehe görünen ne varsa, bunların sağlanmasında payı olan bir müzakereci olarak soruyorum ve böyle bir şey olamaz ve bunda bir yanlışlık var diyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

Her meselenin halli gerçekçi bir teşhise dayanır. Kıbrıs meselesine gerçekçi bir teşhis koymaktan kaçınanlar, daha doğrusu yanlış bir teşhisle yola çıkmış olanlar, bu yanlışlarından dönmeksizin hal çaresi bulmaya çalışmaktadırlar.

Yüce Meclisiniz, Kıbrıs meselesine birçok defa gerçekçi teşhisini koymuştur. Annan Planı bu teşhisinize uymamaktadır; bunu vurgulamak istiyorum.

Kıbrıs meselesi, 1960 anlaşmalarıyla meydana getirilmiş olan Türk-Yunan dengesine dayalı bir Türk-Rum ortaklık devletini, bu anlaşmaların kalıcı barış için yasakladığı Enosis’e ulaşmak için yıkmaktan kaynaklanan bir meseledir. Rumların iddia ettikleri ve Annan Planında da genelde kabul edildiği gibi, 1974’te başlayan “zavallı, evsiz kalan Rum göçmenler” meselesi değildir. Ortaklığı yıkan tarafı meşru hükümet addetmekle başlayan yanlışa hâlâ devam edilmektedir. Biz bunun hallini beklerken, Yunanistan, bu gayrimeşru Kıbrıs hükümetini AB üyesi yapmıştır. 1960 anlaşmaları yeniden çiğnenmiş, haksızlık, adaletsizlik temel alınarak, bunların üzerine barış binası yapılmak istenmiştir. Bize akıl almaz baskılar yapılmaktadır. Rum tarafı ise, sahte unvandan yararlanmakta, bu yanlış devam ettiği sürece millî hedefine ulaşabileceğini görmektedir. Enosis’i avucunun içerisinde bilen, bizi azınlık vatandaşı addeden, Türkiye’yi işgalci ilan eden ve 1963 öncesine dönüşü hak bilip, 1963-1974 arasında Türklere yaptıklarının tazminatını vermeyi düşünmeyen bu zihniyetle yapılacak hangi anlaşma, Kıbrıs’a, yöreye ve Avrupa Birliğine huzur getirecektir?!

Halen “referanduma hayır” çağrısı yapan Papadopulos’un mesajı gayet açıktır: Kıbrıs Avrupa Birliği üyesi olunca, veto tehdidiyle, Türkiye’den bugün alamadıklarını alacaklardır diyorlar. Bu sahtekârlığa boyun eğmek yerine, Rum-Yunan ikilisinin, Avrupa Biriliğini Enosis yolunda bir vasıta olarak kullanmakta olduğunu anlatmak için seferberlik gerekmektedir düşüncesindeyim.

Kırk yıldır, Kıbrıs Rum’unu, Ada’nın tümüne sahip, Türkleri de temsil eden bir makam olarak kabul etmemiş olan Türk tarafı, bu tehdit karşısında ne yapacaktır? Sanırım, Türkiye’ye güvenen dost ülkeler bu beklenti içindedirler. Türkiye, en haklı ve en güçlü olduğu bu millî davada, emperyalist baskılara ne kadar direnebilecektir? Yapay bir uzlaşma adına, tanıdığı bir devletin egemenliğinden ve güvenliğinden vazgeçecek mi? Bu soru, dost ülkelerin temsilcileri tarafından sık sık sorulmaktadır.

Rum liderlerinden Klerides, iki dönem -10 yıl- Rumların liderliğini, Kıbrıs cumhurbaşkanı sahte unvanı altında başarıyla yürütmüştür.

Hatıratında der ki: “Kıbrıs Rumlarının amacı, Ada’yı, Türklerin, koruma altında, azınlık olarak yaşayacağı bir Rum devletine dönüştürmekti.” Kırk yıldır bunu başardılar. “Türklerin amacıysa, buna karşı direnmek ve anlaşmalardan kaynaklanan ortaklık haklarını müdafaa etmekti.” Kırk yıldır bunu yapmaya devam ediyoruz, sayenizde.

İki toplum da, bu, birbirinden tamamen farklı hedefleri için, gerekirse savaşmaya hazırdı. Rum tarafı, Kıbrıs’ı alıp götürmek için savaşmaya hazırdır, silahlanmaktadır, Yunanistan’la askerî anlaşmalar yapmıştır ve bütün hedefleri, bu anlaşmalar yoluyla, Türkiye’yi Ada’dan çıkarmaktır; ondan sonra işleri kolay.

Kıbrıs sorunu, işte, birbirine karşıt bu iki düşüncenin çatışması sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu çatışma, gördüğünüz gibi, devam etmektedir.

1971 yılında da, Klerides “Türkler artık içimizde değil, dünya bizi tanıyor; ya istediklerimizi kabul ederler ya da çıkıp giderler” demiştir. Aynı Klerides, Annan Planıyla öngörülen çatının kabulü için son sözü söylemiştir. Referandumda “evet” kampanyasının öncülerindendir. Halkına şöyle sesleniyor: “Türk askerinin Ada’dan çıkmasını istemedik mi; Annan Planı bunu yapıyor. Göçmenlerimizin eski yerlerine dönüş hakkını istemedik mi; Annan Planı bunu da yapıyor. Daha ne istiyorsunuz.” Kilise ve “hayır” cephesi cevap veriyor: “Annan Planına göre, Kıbrıs’ın tümüne sahip çıkabilmemiz için, onbeş yıl beklememiz gerekiyor. Buna neden yoktur. Planı kabul etmeden, bunu daha erken elde edebiliriz.”

Halledilmesi gereken mesele budur. Hal çaresi, 1960 anlaşmalarında vardır. Kıbrıs, Türkiye’nin henüz üye olmadığı bir kuruluşa giremez. Rumlar, bu kuralı çiğnemiştir; Kıbrıs’ı Rumlaştırmak için çiğnemiştir, Enosis için çiğnemiştir, Türkiye’yi Ada’dan atmak için çiğnemiştir. Annan Planı bunu yapıyor, buna çanak tutuyor; bizden de, bunu yasallaştırmamızı istiyorlar.

Seçeneğimiz; Türkiye ile birlikte veya Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki hakları, Türk-Yunan dengesi, Türkiye üye oluncaya kadar tanınmak kaydıyla ve karşılıklı müzakere edeceğimiz bir anlaşma ile yeni bir ortaklık kurarak, Avrupa Birliği üyeliğidir.

Bize, Annan Planını kabul etmiyoruz diye kızanlar ve bu Planın kabulü ile Türkiye’nin büyük bir baş ağrısından kurtulacağını sananlar, geçmişte, Denktaş’ın veya Türk hükümetlerinden birinin veya diğerinin yaptığı hatalardan da bahsederler. Kıbrıs meselesi, şunun veya bunun hatası nedeniyle kaybedilecek bir mesele değildir diye düşünmekteyim. Kul hata yapabilir, hükümetler de hata yapmış olabilirler; ancak, tüm bu hata iddialarına rağmen, önümüzde Türkiye’nin tanıdığı bir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin yok ediliş planı vardır. Geçmişte hata yapmış olan varsa, bunlar, bu devletin ortadan kalkmasını gerektiren bir hata  yapmış değildirler. Tam aksi, Türkiye’nin güvenliğini de etkileyecek olan bu gidişatın karşısında inatla ve basiretle direnmesini bilmişlerdir. Bugün “Kıbrıs’ın tümü benimdir, Türkler vatandaşımdır, azınlığımdır, egemenlik tektir ve Kıbrıs Cumhuriyetine aittir” diyen bir zihniyetin karşısındayız.

Papadopulos’un son açıklamasına birlikte bakalım: “İçim acıyarak, en esnek, en toleranslı değerlendirmeyle dahi nihaî Annan Planının ortaya koyduğumuz asgarî hedefleri bile yerine getirmediği sonucuna varıyorum. İyileştirilmiş olan maddelerde bile işlevsel zorluklar, karmaşık prosedürler ve tehlikeli belirsizlikler tespit ediyoruz” Aynı tehlikeli belirsizlikleri biz de tespit ediyoruz, aynı karmaşık prosedürleri görüyoruz, bu çalışamaz bir mekanizma diyoruz; ama, dinleyen yok.

Sayın milletvekilleri, 1960 devletini işlevsel zorluk var, Türklere fazla hak verildi diye yıkanların, bu beyanatları karşısında, uyanık olmamız gerekir. Bu beyanatlar karşısında, Annan Planına bir kez daha bakmamız gerekir.

Devam ediyor Papadopulos: “Annan Planında memnun kalmadığım birçok bölüm ve madde vardır.” Benim de. “Bunlarla ilgili olarak müzakere edilmeden ve taleplerimiz tamamıyla görmezden gelinerek uzlaşmalar empoze edilmiştir.” Aynı şikâyeti ben de yapıyorum. “Bir hafta sonra AB üyesi olacağız. Türkiye, AB üyesi olmak için bize gelecek. O zaman istediklerimizi alacağız. O halde referanduma ne gerek var” diyor. Bunun cevabını herhalde Avrupa Birliğinin onurlu üyelerinin vermesi gerekir; ancak, ilgileneceklerini sanmıyorum. Bu tehdide, bu küstahlığa boyun eğilmez diye düşünüyorum. Aynı zamanda, empoze edilen bir anlaşmanın Kıbrıs’a barış getireceğine inanmıyorum. Fikrî ve zikrî bu olanlar karşısında, devletimizden ve egemenliğimizden vazgeçmemizi öngören, halkımızın yarısını göçmen yapıp iki kesimliliği yok eden, garantör Anavatanın son askerini zaman içinde Adadan çıkaracak bir plana “evet” denilebilir mi? Bazılarına göre, Rum’un “hayır” dediği her şey Türk tarafının lehinedir ve biz de buna göre hareket etmeli, Rum’un “hayır” dediğine biz “evet” demeliyiz. Biz, Rum “hayır” diyecek inancıyla “evet” dersek, vilayet olmayı kabul etmiş, egemenlikte ısrar etmeyen bir toplum statüsüne bağlı kalacağız, ileride bunun dışına çıkamayacağız. Halkınızın onayladığı statü budur diyecekler. Dolayısıyla, bu gerçekçi bir değerlendirme değildir.

Rumlar 64’ten bu yana Kıbrıs Cumhuriyeti meşru hükümeti olarak tanınmanın rahatlığı içindedirler. Onların davası, haksız yere gasp ettikleri bu unvanın arkasına saklanarak Kıbrıs’ın tümüne sahip çıkmaktır.

1968’ten bu yana başlayıp sona eren her görüşme safhasında Kıbrıs Hükümeti unvanına gölge düşürmemeyi esas gaye bilmişlerdir ve bu unvan altında uluslararası arenada her kılığa girerek her ülkeyle karşılıklı ilişkiler kurmuşlardır. Makarios’un vasiyeti, Kıbrıs Hükümeti unvanından ancak Enosis için vazgeçileceği yönündedir. Dolayısıyla, Enonis’e açık olmayan her anlaşmayı, Rum liderliğini meşru hükümet olarak kabul etmeyen her teşebbüsü reddetmektedirler.

“Referandumda Rum ne der, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halkı ne yapar?” sorularının cevabını, bir hafta sonra birlikte alacağız. Ümit ederim ki, dıştan ve Türkiye’den gelmekte olan tüm baskı ve telkinlere rağmen, halk kendi hür iradesini kullanacaktır; içeriğini bilmediği, zorla empoze edilmek istenilen 9 000 sayfalık pakete “evet” demenin tehlikesini görecek ve ona göre hareket edecektir.

Ben, bu referandumda niye “hayır” diyeceğimi anlatmaya çalışacağım. Annan Planı, sorumluluğu, bizden, liderlikten almış, halka vermiştir.

Ben “hayır” diyeceğim; çünkü, bu anlaşma, Rumlara, kısa bir süre içerisinde Kıbrıs’ın tümüne sahip çıkma olanağını vermekte, Kıbrıs Türk’ünü Anavatan’dan ayırmaktadır.

Bu anlaşma, iki kesimliliği bozmakta, “Avrupa Birliği normları” adı altında, bizi nereye götüreceği belli olmayan, karmaşık, idarî ve siyasî bir çerçeve içerisine oturtmaktadır.

Mal mülk sorunlarını halletmiyor; bunları, bireyler arasında içerisinden çıkılmaz bir karmaşa haline getiriyor, geleceğin büyük kavgalarına zemin hazırlıyor.

1960 anlaşmalarıyla bize verilmiş olan garantileri, zaman içerisinde tümüyle ortadan kaldırmaya açık kapı bırakıyor.

Halkımızın yarısını göçmen yapıyor; bunların rehabilite edilebilecekleri toprak bırakmıyor. Rehabilitasyonu, apartman daireleriyle halletmeye çalışıyor; onun parasını da rehabilite edilecek kişilerden alıyor.

Kıbrıs meselesine Rum’un gözüyle bakarak tedbir öngörüyor ve Kıbrıs Türklerinin iki halktan biri olduğunu, bu halkın eşit egemenliğini kabul edecek cesareti gösteremiyor.

“Hayır” diyorum; çünkü, bu planda bize verilmiş görünen haklar, Avrupa Birliği normları altında yok edilebilecektir; kalıcı delegasyonları içermemektedir.

“Hayır” diyeceğim; çünkü, Avrupa Birliği, “Kıbrıs Hükümeti” sahte adı altında Rum yönetimiyle yaptığı anlaşmaya verdiği birincil hukuk statüsünü bizi de kapsayacak şekilde genişletmek niyetinde olmadığını açıklamıştır.

“Hayır” diyeceğim; çünkü, Rumların Avrupa Birliğiyle hazırladıkları 9 000 sayfalık bir paketin geleceğimizi nasıl etkileyeceğini bilmiyorum. Çünkü, bu paketin içinde Meclisimizin onayından geçmeyen, ancak, geleceğimizi ipotek altına alacak bir anayasa bile var. “Hayır” diyeceğim, çünkü, bu metot, halkımıza hakarettir; onun varlığını, Meclisini, otoritelerini hiçe sayarak, başka ülkelerin, Kıbrıs üzerinde kendi çıkarlarını sağlamak için kurulmuş bir mega hiledir. “Hayır” diyeceğim, çünkü, bu plan bizi Türkiye’ye, Anadolu’ya ebediyen hasret bırakacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

Büyük Atatürk’ün Yüce Meclisinde, siz, sayın milletvekillerine Kıbrıs konusunda gelmiş olduğumuz kritik aşamaya ilişkin görüşlerimi açıklayabilmenin huzur ve mutluluğu içerisindeyim.

Son olarak, ulusumuzun yüce menfaatlarını koruyabilmek üzere, 24 Nisan referandumunda -ümit ediyorum, halkıma inanıyorum- “hayır” sonucunu aldıktan sonra neler yapmamız gerektiği hususuna da kısaca değinmek istiyorum: ”Hayır” sonucunu aldıktan sonra, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin uluslararası camia tarafından tanınması ve içinde bulunduğumuz izolasyondan çıkılması için, Anavatan Türkiye ile birlikte yoğun çabalar sarf etmemiz gerekecektir. Böylelikle, Avrupa Birliğinin, yapmış olduğu büyük yanlıştan dönmesine olanak sağlayabilecek bir temas sürecinin kapılarını açmış olacağız. İnanıyoruz ki, Annan Planının gündemden düşmesiyle, Avrupa Birliği bizim tanınma çabalarımıza paralel olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetiyle temas olanaklarını arayacaktır. Bu arada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine uygulanmakta olan ambargoların kaldırılmasının gündeme gelmesi de kaçınılmaz olacaktır. “Hayır” sonucunu aldıktan sonra, aziz Anavatanımızdan koparılmaya razı olmamış Kıbrıs Türkleri olarak huzur ve mutluluk içerisinde Avrupa Birliği uyum çalışmalarımızı yoğunlaştıracak ve uluslararası camianın saygın bir üyesi olarak kabul edilmek için gayretlerimizi artıracağız. Ancak, bu suretle Kıbrıs’taki güney komşularımızı bizimle adil ve kalıcı bir çözüme zorlayabileceğimizi düşünüyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

“Kıbrıs meselesi hamasetle halledilmez” diyenler var. Doğrudur. Ümit ederim bu konuşmamı hamaset olarak değerlendirmeyeceksiniz. Kıbrıs’ı kaybediyoruz. Bunun öyküsünü, gerçeklere değinerek dikkatinize getirmeye çalıştım. Kıbrıs meselesi hamasetle halledilemez; ancak, ne ile halledilebilir sorusunu sormak gerekir. Bugün burada bu soruyu sizlerin, Türk Ulusu adına geçmişte, Mecliste kararlarınızla verdiğiniz cevaplarla yanıtlamaya çalıştım. Beni sabırla dinlediniz, minnettarım.

Kıbrıs meselesi, doğru, gerçekçi bir teşhisle, gerçekler kale alınarak halledilir ve bu gerçekler Kıbrıs’ta iki halkın, iki devletin varlığıdır; Türk-Yunan dengesidir, fiilî ve etkin garantilerin devamıdır. Bu esaslar dahilinde, Rumlarla iyi komşuluk, adil ve kalıcı bir anlaşmayla yeni bir ortaklıktır. Bu nedenle sizlere, Annan Planının yanlış bir teşhisle, gerçekleri kale almaksızın, Rumlara, 1963’te yaptıklarını yeniden yapma fırsatı veren bir plan olduğunu izaha çalıştım.

Karşı görüşte olanları ikna etmek mümkün olmayabilir; ancak, planın içyüzünü bilmeyenlerin tereddütlerini, bu Büyük Ulusun bir evladı olarak giderebilmişsem mutlu olacağım, görevimi yapmış olmanın hazzını yaşayacağım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

Kıbrıs Türkleri, Yüce Meclisinize, anavatana, onun cumhurbaşkanına, hükümetlerine, Kahraman Türk silahlı Kuvvetlerinin her kademesine, Anadolu’nun kadirşinas, vatansever halkına minnettardır. Bunu, yeniden, bu kutsal ortamda kayda geçirmeme müsaade ediniz.

Bugüne kadar müşterek millî dava uğruna, 1955’lerden bu yana birçok badireden geçtik; bu çetin yolda çektiklerimiz, kayıplarımız, şehitlerimiz, gazilerimiz oldu; birlikte sevindiğimiz, birlikte yıllarca Kıbrıs için endişe ve korku içinde yaşadığımız yıllar oldu; bunların hepsine birlikte “helal olsun, nihayet kurtulduk” dediğimiz günleri de birlikte yaşadık. 20 Temmuz 1974 ve 15 Kasım 1983, bunlar arasında ümit meşaleleri olarak kalacaktır.

Çektiklerimiz unutulamaz, kayıplarımız geri getirilemez, şehitlerimize yeniden can verilemez; ancak, verdiği mücadeleyle eşitliğini, egemenliğini kanıtlamış olan bir halkın yeniden yapay bir anlaşmayla Rumlara ram edilmesine müsaade edilirse milletçe müşterek acımız hiç dinleyecektir ve bu halka, bu Yüce Ulusa bu acıyı tattırmak hakkımız yoktur demek istiyorum.

Tekrar saygılar sunuyor, en içten duygularla sizlere teşekkür ediyorum. (Ayakta alkışlar)

BAŞKAN (Başkanvekili Sadık YAKUT) Teşekkür ediyorum Sayın Cumhurbaşkanı.

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI RAUF DENKTAŞ – Efendim, çok teşekkür ederim, çok sağolun.

BAŞKAN (Başkanvekili Sadık YAKUT) - Güle güle Sayın Cumhurbaşkanı.

Allah, Türk Milletinin ve Kıbrıs Türkünün yardımcısı olsun.
 


(15 NİSAN 2004)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2004 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.