KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın TBMM'deki konuşması şöyle:
(15 Nisan 2004 - 22. Dönem 2. Yasama Yılı 74. birleşim)
BAŞKAN (Başkanvekili Sadık YAKUT) – Sayın milletvekilleri; ülkemizi
ziyaret etmekte olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın
Rauf Denktaş, şu anda Meclisimizi onurlandırmışlardır.
Kendilerine, Yüce Meclisimiz adına hoş geldiniz diyorum. (Ayakta alkışlar)
Alınan karar gereğince, Sayın Cumhurbaşkanını, konuşmasını yapmak üzere
kürsüye davet ediyorum.
Buyurun Sayın Cumhurbaşkanı. (Ayakta alkışlar)
KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI RAUF DENKTAŞ – Efendim,
teşekkür ederim.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Ulusal davamız Kıbrıs konusunun yeniden kritik bir safhadan geçtiği
bugünlerde, bana, bu konuyu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde ele alıp,
düşünce ve değerlendirmelerimi sizlerle paylaşma fırsatı verdiğiniz için,
en içten duygularla teşekkür ediyorum. Bu vesileyle, 23 Nisanda idrak edeceğiniz,
Yüce Meclisin 84 üncü yaş gününü, şahsım ve halkım adına en içten duygularla
kutlar, nice 84 yıllar dilerim. (Alkışlar)
Talihin bir cilvesi olarak, ertesi gün, Kıbrıs’ta, 21 yaşındaki, Türkiye’nin
tanıdığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kaderini tayin için, halkım sandık
başına gidecektir. Verilecek oylarla, eğer buradan gelen telkinler geçerli
olursa, basının telkinleri geçerli olursa, belki de, 24’ünden sonra, Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ortadan kalkmış olacaktır. Bunun olmaması için
huzurunuzdayım.
Kıbrıs meselesi, çeşitli dönemlerde Yüce Meclisinizi meşgul etmiştir.
Kıbrıs’la ilgili hayatî kararlar Yüce Meclisinizden çıkmış, şanlı Barış
Harekâtı, Meclisin kararı ve milletin arzusuyla gerçekleşmiştir. Kıbrıs
meselesinin halli için, Türk Ulusunun Kıbrıs konusundaki parametrelerini
vurgulayarak bize yön veren, ulusal çizgiyi belirleyen, Meclisinizin kararları
olmuştur. Yıllardır, millî dava bildiğimiz Kıbrıs’ta bizi mutlak yok edilmekten
şehitler pahasına kurtarmış olan Türk Silahlı Kuvvetleriyle birlikte, otuz
yıldır, halkımız ve mücahitlerimizle hudut bekçiliği yapmaktayız. Yıllardır,
masa başında, bu Yüce Meclisin de onayladığı prensipler dahilinde, Türk
hükümetlerinin de katkısına ve yol göstericiliğine dayanarak, millî addettiğimiz
müşterek müdafaamızı sürdürmüş bulunuyoruz.
Malumlarınız olduğu üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konudaki
kararları 1955’e dayanır. Son zamanlarda 1997, 1999 ve en son
6 Mart 2003 tarihlerinde alınmış olan kararlar görüşmelerde bize güç vermiş,
yol gösterici olmuştur. Yüksek müsaadenizle, bu kararlar arasından en sonuncusu
olan 6 Mart 2003 tarihli, oybirliğiyle alınmış olan kararınızı okuyorum:
“Türkiye Büyük Millet Meclisinin 21 Ocak 1997 ve 15 Temmuz
1999 tarihlerinde aldığı kararlara atıfta bulunarak, bu millî davada Türkiye
Büyük Millet Meclisi ve Türk Milletinin tam bir birlik ve beraberlik içinde
bulunduğu gerçeğini bütün dünyaya bir kere daha ilan eder.
Kıbrıs meselesine adil ve kalıcı bir çözüm bulunması için, Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyetinin sarf ettiği çabaları içtenlikle destekler.
Kıbrıs meselesine bulunacak çözümün, tarafların eşit statüsü ve eşitliğine
dayanması gerektiği hususunu önemle vurgular.
Türkiye’nin 1960 antlaşmalarından kaynaklanan garantörlük haklarının
sürdürülmesi gereğini belirtir.
Kıbrıs’ta, Türkiye ile Yunanistan arasında kurulmuş bulunan dengenin
zedelenmesinin hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini teyit eder.
Kıbrıs sorununun çözümünün, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sürecinde
bir önşart gibi takdim edilmesine yönelik çabaları reddeder. Güney Kıbrıs
Rum yönetiminin Türkiye’den önce Avrupa Birliğine üye yapılması yolunda
atılan adımların, uluslararası antlaşmaların açık bir ihlali olduğunu bir
kere daha vurgular.
Kıbrıs Türk ve Rum halkının yirmisekiz yıldır huzur ve barış içinde
yaşamasının en önemli amili olan iki kesimliliğin muhafaza edilmesine verdiği
önemi vurgular.
İki kesimliliği zedeleyecek bütün öneri ve girişimlerin, Kıbrıs’taki
güvenlik ortamını olumsuz yönde etkileyerek, iki toplumu yeniden bir çatışma
ortamına sürükleyeceğini hatırlatır ve buna hiçbir şekilde müsaade edilmemesi
gerektiğini önemle belirtir.”
Konuyla ilgili en son Millî Güvenlik Kurulu kararı da şöyledir:
“Kurul, Kıbrıs konusunda geçtiğimiz hafta içinde sonuçlanan
müzakerelerde ortaya çıkan metinleri 23 Ocak 2004 günlü MGK bildirisinde
değinilen hususlar ışığında ayrıntılı olarak değerlendirmiştir.
İsviçre’de son biçimi verilen Annan Planı tümüyle incelendiğinde, olumlu
yönleri yanında, kimi isteklerimizin karşılanmadığı ve planın uygulanmasında
sorunların çıkabilme olasılığı bulunduğu görülmekle birlikte, konunun Türkiye
ve KKTC bakımından taşıdığı duyarlılık, planın içerdiği tüm öğelerin Türkiye
ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde ulusal yarar açısından irdelenmesinin
ilgili hükümetlerce titizlikle yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu çerçevede, çözümün Avrupa Birliğinin birincil hukuku durumuna getirilmesinin
önemi ve müzakere süreci içinde bu yönde Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine
verilen güvencelerin fiilen uygulamaya geçirilmesinin yakından ve ısrarlı
bir biçimde izlemeye devam edilmesi;
Annan Planının son şeklinin resmiyet kazanması için gerekli sürecin
başlatılmasının hükümetin takdir ve sorumluluğunda olduğuna işaret edilerek...”
Sayın Başkan, muhterem milletvekilleri;
Sizlere seslenmek ihtiyacını duydum; çünkü, gidişat bu kararların çok
dışına çıkmıştır ve Kıbrıs’ın, 1960 anlaşmalarının da öngördüğü Türk-Yunan
nüfusundan ve dengesinden ayrılıp, Avrupa Birliği yoluyla dolaylı Enosisin
eşiğine gelmiş olduğunu görüyorum. Rumların, meşru hükümet olarak kabul
edilmiş olmaktan kaynaklanan güçle ihtiyaç duymadıkları ve ilk fırsatta
çöpe atabilecekleri yapay bir anlaşma için ve bu anlaşma yapıldığı takdirde
Türkiye’nin Avrupa Birliği yolu ardına kadar açılacak düşüncesiyle bu tehlikeli
yola devam edilebilir mi?
Sayın Genelkurmay Başkanı Özkök’ün 13 Nisan 2004 tarihli yazılı açıklaması,
devlet ve hükümet kademesindeki endişeleri şöyle dile getirmektedir:
“Annan Planına bir bütün olarak bakıldığında, olumlu yönlerinin
yanında bazı isteklerimizin karşılanmadığı ve Planın uygulanmasında ciddî
sorunların çıkabilme olasılığının da bulunduğunu söyleyebiliyoruz.
Ada’ya getirilecek yeni düzenin belirleyicisi olan federal yasaların
ve uluslararası düzenlemelerin gözden geçirilerek, kalıcı ve adil bir düzen
için gerekli olan değişiklik ve düzeltmelerin yapılmasının önemli olduğuna
inanmaktayız.
Plana göre Geçiş Dönemi çok kısadır. Bu kısa dönemin büyük sorunları
da beraberinde getirebileceğini ve Ada’da huzur ve sükûnun sağlanmasında
önemli problemlerle karşılaşılabileceğini düşünmekteyiz.
Rumlara bırakılacak topraklar nedeniyle soydaşlarımızın konut ve istihdamı
için kaynak sağlanamazsa Kıbrıs’ta ciddi toplumsal olayların çıkabileceğini
değerlendiriyoruz.
Plana ilişkin en önemli husus, Türk Kurucu Devleti’ni korumayı amaçlayan
derogasyonların Avrupa Birliği hukukunun birincil kaynakları arasına dahil
edilmesidir.”
Bugünkü basında, dünkü televizyonlarda Sayın Cumhurbaşkanının benzeri açıklamasını
ve uyarılarını görmüş bulunuyoruz. Türkiye’nin güvenliği açısından Kıbrıs’ın
taşıdığı stratejik önem hakkındaki düşüncelerini birçok defa basın yoluyla
dile getirdiğini anımsatan Orgeneral Özkök, bu nedenle, bunları tekrar
etmeyeceğini kaydetti ve şu sözleri söyledi:
“Kıbrıs, sadece Kıbrıslı soydaşlarımızın bir meselesi değildir;
Türkiye’nin güvenliği de söz konusudur. Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliğiyle
ilişkisi, Türkiye’ye olan mesafesiyle açıklanacak kadar yüzeysel değil,
daha çok Doğu Akdenizdeki hak ve menfaatlarımızın korunmasıyla ilişkilidir.”
Rahmetle andığım Cumhurbaşkanı Sayın Korutürk’ün deyimiyle “Kıbrıs, Türkiye’nin
denizlere açık bir ülke olmasını engelleyecek bir konumdadır.”
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin 20. kuruluş yıldönümü nedeniyle Lefkoşe’de yapmış
olduğu, bizlere umut ve gurur veren, tarihe önemli notlar düşen konuşmasından
bazı alıntıları Yüce Meclisin dikkatlerine sunuyorum:
“Kıbrıs Türklerinin kırk yıldır, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin
de yirmi yıldır dimdik ayakta durması, bizim için bir iftihar kaynağıdır.
Kıbrıs Türkü, bugüne kadar her türlü zorluğu aşmasını bilmiş, kendi kaderini
çizme cesaretini göstererek eşitlik temelinde özgür ve onurlu bir hayat
yolunu seçmiştir. Kıbrıs Türk Halkı, 15 Kasım 1983 günü bağımsızlığını
ilan ederek tarihî mücadelesini taçlandırmıştır. O tarihten bu yana Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Ada’da barış ve istikrarın temel bir unsuru olmuştur.
Bu gerçeğin kabulü, aynı zamanda Ada’da kalıcı bir uzlaşmanın da temelini
oluşturmaktadır. Kıbrıs’ta çözümün yolu eşitlikten geçecektir, herkesin
gerçekleri kabulünden geçecektir; ancak, varılacak çözümün Kıbrıs Türkleri
ve Rumlarının barış ve güvenlik içinde yan yana yaşayabilecekleri bir ortamı
da sağlaması gerekir. Bugün, Kıbrıs’ta, her açıdan eşit, dini ve dili ayrı
iki halk, iki ayrı demokratik düzen ve iki ayrı devlet vardır. Kıbrıs’ta
çözüm çabaları bu gerçeklere dayanmalıdır.
Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kıbrıs Adasında adil ve kalıcı
bir uzlaşmanın nasıl sağlanabileceği konusunda geçmişin tecrübelerine ve
bugünün gerçeklerine dayalı yapıcı ortak görüşlere ve tutuma sahiptirler;
dolayısıyla, önemli olan, Ada’da yeniden olaylara ve gerginliklere yol
açmayacak kalıcı bir çözüme varılmasıdır.
Her ne pahasına olursa olsun bir çözüme varılması düşünülemez. Zira
böyle bir çözümün yaşayabilmesine imkân yoktur. Kalıcı bir çözümün unsurları
şunlardır: Kıbrıs Türklerinin güvenliğinin, eşit statüsünün, siyasî eşitliğinin
korunması ve iki kesimliliğinin muhafaza edilmesi. Çözüm, Türk-Yunan dengesini
her halükârda dikkate alacak yeni bir ortaklık temelinde olmalıdır.”
Sayın Başbakanın bu tarihî konuşmasında isabetle altını çizmiş olduğu hususların
hiçbiri, Annan Planıyla getirilmek istenilen çözümde yer bulmamıştır. Netice,
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin yok olması ve onu tanıyan Türkiye’nin
bölge coğrafyasında -Allah korusun- zaman içinde marjinalleştirilmesidir.
Bugün, tahammülü zor baskılarla, Kıbrıs’ı Türkiye’den ayırma eylemi
başarılı olduğu takdirde, aynı baskılarla, aynı yöntemle Türkiye’den daha
neler isteneceğini düşünmek bile insanı ürpertiyor.
Benim New York’ta hastanede olduğum bir günde ve Türkiye’de hükümet
değişikliği aşamasında önümüze bir sürpriz olarak koydukları Annan Planı,
millî davayı, Rumların Avrupa Birliğine girmelerini kolaylaştırıp, yasallaştırmak
davası haline getirmiştir. Yunanistan’ın girişimleriyle 1960 anlaşmalarını
çiğneyerek, Rumların yapmış oldukları üyelik müracaatını kabul eden Avrupa
Birliği, Türk tarafının Avrupa Birliği üyeliği için Rumların peşinden koşacağı
inancıyla hareket etmiş, yanıldığını anlayınca, Türkiye’ye ve Kıbrıs Türklerine
baskıya başlamıştır.
Rumlar açısından Avrupa Birliği, Türkiye’nin garantisinden, müdahale
hakkından, Türk askerinden kurtulmak için bir vasıta oluyor; Annan Planı
da bunu yapıyor. Bunu bildiğimiz içindir ki, 1960 anlaşmalarıyla Türkiye’ye
verilmiş olan “Kıbrıs, Türkiye’nin de üye olmadığı bir kuruluşa üye olamaz”
kaidesi, bizler için kutsaldı, kale alınmalıydı; bu yapılmadan, Avrupa
Birliği üyeliği bizim için çekici olamazdı. Bu yasal hakkımızı kabul etmek
istemediler. Yasadışı bir kararla, Rum idaresinin 1960 uluslararası anlaşmaları
ihlaline ortak oldular. Bizden istedikleri, bu suça imzamızla katılıp,
gayrimeşru muameleyi meşrulaştırmak ve böylelikle, Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki
en etkin bir hakkının yok edilmesi için Ruma, Yunana yardımcı olmamızdı.
Bunu yapamazdık. Bu, kendimizi inkâr olurdu.
Türkiye, 1995 yılında gümrük birliği müzakereleri esnasında, Avrupa
Birliğinin Kıbrıs’la ilgili yasadışı eylemini bildiği için bir çekince
koymuştur. Dikkat buyurursanız -çekinceyi biraz sonra okuyacağım- aynı
zamanda Türkiye’nin Kıbrıs siyasetini de belirtmekte ve işler yanlış istikamete
gittiği takdirde, çarenin ne olacağına da açıklık getirilmekteydi. Masa
başında olan müzakerecinin elinde, olmazsa olmazları kabul edilmediği takdirde
tereddütsüz rücu edeceği bir alternatifin bulunması şarttır; aksi halde,
pazarlık gücü çok zayıflamış olur. Tarihî çekinceyi birlikte okuyacağız:
“Rum kesimi tek başına tüm Ada’yı temsil etmiyor.” Bu, çekincenin esasıdır.
Son zamanlara kadar millî dava etrafında tek ses, tek nefes olan Türk
cephesi, Annan Planıyla ilgili propagandalar nedeniyle ikiye bölünmüş bulunmaktadır.
Halbuki, uluslararası antlaşmalarla, Türkiye’ye ve Kıbrıs Türklerine verilmiş
olan en temel hakkı savunmak suretiyle, Avrupa Birliğini doğru yola davet
mümkün olabilirdi. Biraz önce temas ettiğimiz karar ve açıklamalarınız
bu yöndeydi. Son devreye kadar, biz, bu millî direktifler çerçevesinde
hareket ettik; ancak, Annan Planının meydana getirdiği, Madam Fog ekibinin
körüklediği bölünmeyi önleyemedik. Dış dünya, bu bölünmeden azamî istifade
peşindedir; bunun bilinci içerisindeyiz; milletçe üzülmekteyiz. Zaman zaman,
uğruna şehitler verilmiş, kırk yıllık bir direniş abidesi olduğuna inandığımız
millî Kıbrıs meselesi hakkında yazılanları ve yapılan iddiaları okudukça,
hicap duymaktayız.
Planın son şekline, Meclisinizin son kararı ışığında baktığımızda şunları
görürüz:
Annan Planı, kararınızın öngördüğü şekilde adil ve kalıcı bir çözüm
getirmiyor; üzerinde tarafların mutabık kalmadıkları bir rejimin zorla
kabulünü öngörüyor; uzlaşma olmadığı halde, tarafları bir meçhule oy atmaya
zorluyor ve buna, halkın hür iradesinin tezahürü diyor.
Planda, tarafların eşit statüsü ve iki kesimlilik sulandırılmaktadır.
Rum bölgesinde, yüzde 100 Rumlardan oluşan bir sözde kurucu devlet; Türk
tarafında ise, kısa bir zaman süresi içerisinde, yüzde 33 oranında Rumla
karışık bir kurucu devlet oluşturmaktadır. Kurucu devlet deyimi de aldatıcıdır;
çünkü, bunlar, egemenlik hak ve yetkilerinden yoksun, Rum çoğunluğuna tabi
bir merkezî hükümetin anayasasının öngördüğü şekilde hareket edebilecek
vilayet idareleridir.
Rum tarafının, 1963’te yaptığı gibi, bu rejim işlemiyor deyip, yeni
bir darbe yapmasını kimse önleyemeyecektir. Bunca yıllık mücadelemiz, böyle
bir ihtimali önleyecek tedbirler bulmak içindi; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin
kuruluşu, eşit egemenlikte ısrar, bunun içindi; Annan Planı, bunları alıp
götürmektedir.
Bu plan, mal mülk meselelerini, her an patlayacak binlerce saatli bomba
halinde içimizde bırakıyor. Taraflar arasında halledilmesi gereken bir
sorunu, otuz yıldan sonra, Kıbrıs’ta, 1963-1974’teki anlaşmalar ve olaylar,
Türklere yapılanları unutarak, iki kesimliliğin 1975, 1977 ve 1979 anlaşmalarıyla
kalıcı bir barış için kabul edilmiş bir formül olduğunu kale almayarak,
bireyler arasında bir “al-ver” davası haline getiriyor. Bu konunun yıllarca
ekonomik yaşamımızı dumura uğratacağı da kale alınmıyor. Burada, çatışmalara
hazır, sıcak bir zemin hazırlıyor. Bu mealde, planda, Rumların “yerleşikler”
dediği vatandaşlarımız hakkında, insan haklarına aykırı talepler ve tedbirler
de yer almaktadır. Bu insanlar, tarım işgücü anlaşmalarıyla, Türkiye tarafından
Kıbrıs’a gönderilmiş kişilerden oluşmaktadır. Bunlar, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti vatandaşıdırlar. Vatandaşlar arasında ayırım yaptırıyorlar.
Burada kalabileceklerin listesini istiyorlar. Bu kalabileceklerin evlerini,
tarlalarını yok farz edip, bunları açıkta bırakıyorlar. Biz, vatandaşlar
arasında bu ayrıcalığa karşıyız. Listede olsun veya olmasın, ekonomimize
büyük katkıları olan bu insanların Kıbrıs’ta kalmaları gerekir inancındayız
ve bu konuda Anavatandan destek istiyoruz. Yapılan, insan haklarına, insanlığa
aykırıdır.
Yine, bu planda, 1960 anlaşmalarından kaynaklanan garantörlük hakkı
kâğıt üzerinde kalıyor. 2018’den sonra 650 kişiye düşecek olan garantör
kuvvetin Ada’dan ne zaman büsbütün çekileceği -Ada’nın tümünün nihaî aşamada
askersizleşeceği hedefiyle- her üç yılda bir tezekkür edilecektir deniliyor.
Her gün bir şey öğreniyoruz, bugün de yeni bir şey öğrendik. Genel Sekreter,
bu durumları tanzim eden yasaların bir yerine öyle bir madde koymuştur
ki, bu, Türkiye’nin müdahale hakkını da ortadan alıp götürüyor. Bunları
her gün takip etmezseniz, o, 140’dan fazla yasayı her gün incelemezseniz,
bunları hiç bilemezsiniz. Bugün, ben, uçağa bineceğim sırada yeni korrigenda
(düzeltmeler, doğrultmalar) geldi dediler. Tabiatıyla, şiddetle reddettim,
bu, artık, biraz ayıp oluyor... Biraz ayıp oluyor... Bir halka bilmediği
yasaları, kendisinin yapmadığı, meclisinden geçmediği anayasayı, 9 000
sayfalık bir paketi “geliniz, evet deyiniz” diye, zorla kabul ettirmeye
çalışıyorlar.
Şimdi, bu, 650 kişi Ada’da kaldıktan sonra; yani, 1960’daki durum, -bunların
değişme birlikleri olacak her üç ayda yahut altı ayda bir- bu Rumlara,
bu konuda devamlı acitasyon yapma, tahriklerde bulunma fırsatını verecektir.
1963-1974 arasında, bu konuda nelere tevessül ettiklerini bilenler için,
bu konuyu Rumların devamlı bir huzursuzluk ve şikâyet konusu haline getireceklerini
teslim edeceklerdir. Meclisinizin ve her hükümetin üzerinde ısrarla durduğu
Türkiye’yle Yunanistan arasındaki denge, Kıbrıs’ın Türkiyesiz bir Avrupa
Birliğine girişiyle Yunanistan lehine temelden bozulmuştur. Yunanistan
eski Başbakanı Simitis’in de dediği gibi Enosis veya Rum liderliğinin ve
basının dediği gibi Dolaylı Enosis tahakkuk etmiş oluyor. Kıbrıs’ın tümünün
derhal Avrupa Birliğine girmesindeki ısrar bu nedene dayanmaktadır. Avrupa
Birliği, bu konuda bir araç olarak kullanılmaktadır. Avrupa Birliği, Rumlarla
anlaşmış olsak bile, ihtiyacımız olan güvenceleri içerecek olan bu anlaşmaya
birincil hukuk statüsü vermiyor, aldatıcı formüller öneriyor. Böylelikle,
yerli ve yabancı hukukçuların değimiyle anlaşmaların yazıldığı kâğıt kadar
kıymeti kalmıyor. Bir İngiliz hukukçuya göre, böyle bir anlaşma, Kıbrıs
Türkleri için intihardan başka bir şey değildir.
Planda aksinin iddia edilmesine karşın, fiiliyatta, Kıbrıs sorununun
çözümü, hâlâ, Avrupa Birliğine giden yolda Türkiye’ye bir engel teşkil
etmeye devam ediyor ve bu da, Türkiye’nin bu planı kabul etmesi ve bize
de kabul ettirmesi için bir baskı olarak unsuru olarak kullanılıyor. Böylelikle,
kararınızda, uluslararası anlaşmaların açık ihlali olarak tanımladığınız,
Kıbrıs’ı Türkiye’den önce Avrupa Birliği üyesi yapma eylemi, bu plana “evet”
demekle tamamlanarak, uluslararası anlaşmaların açık ihlali başarıyla noktalanmış
oluyor. Bu yetmezmiş gibi, Türkiye’nin bu ihlali hoş karşılayıp, Kıbrıs
Türk tarafına da, bu ihlali meşrulaştırmak için, planı kabul etmesi yönünde
baskı yapmasında ısrar ediliyor. Biz de bu planı kabul edip, bu ihlali
meşrulaştırdığımız takdirde, Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde hak iddiası tamamen
sıfırlanacaktır.
Otuz yıldır Kıbrıs’ta devam etmekte olan huzur ve barışın en önemli
amili olan iki kesimlilik, Rumların kuzeyde yerleşim haklarıyla ortadan
kalkıyor; ondokuz yıl sonra Kıbrıs eski haline dönebilecek, Türkler ise
Ada sathında azınlık durumuna düşürülecektir.
Yüce Meclisinizin kararındaki isabetli tespit, iki kesimliliği zedeleyecek
bütün öneri ve girişimlerin Kıbrıs’taki güvenlik ortamını olumsuz yönde
etkileyerek, iki toplumu yeniden bir çatışma ortamına sürükleyeceği yönündeydi.
Yürekten katıldığım bu acı gerçeği hatırlatıyor ve buna hiçbir şekilde
müsaade edilmemesi gerektiğini belirliyordunuz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Sizlere hitabımın başında, Annan Planı kabul edildiği takdirde, kısa
bir süre içinde bu acı gerçekle karşı karşıya kalacağımız inancı yatmaktadır.
Birleşmiş Milletler de, çatışma, kargaşa, kavga beklediklerini açıkça itiraf
etmektedirler. Bu nedenledir ki, Birleşmiş Milletler askeri gücünü 6 000-7
000’e çıkararak, bu güce, askeri kamplarımıza girip, Türk askerini denetleme
yetkisi de verilmektedir. Türk askeri, kampından çıkmak için, bu güce,
48 saat önceden haber verecektir. Askerlerimiz hudutlardan derhal çekilecek,
kamplarında kalacaktır. Askerin çekildiği hudutlardan toprak, mal mülk
iddiasıyla Kuzeye girecek Rumları, Birleşmiş Milletler askerleri ne dereceye
kadar kontrol edebilecektir?! 1963-1974 yıllarında Birleşmiş Milletler
askerlerinin performanslarını hatırlayan bir halk için, bunlar barışın
ve huzurun habercisi, kalıcı bir anlaşmanın garantisi olamıyor.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Kıbrıs’ın müşterek millî bir mesele olduğuna inananlardanım. Mücadelenin
her safhası buna tanıklık etmektedir. Bugünlere hep el ele, gönül birliği
içinde, millî bir inançla geldik. Kıbrıs yüzünden Anavatanımıza beklenmedik
bir zarar gelmesin diye elden gelen her şeyi, Kıbrıs Türk Halkı olarak
yaptık. Karşılığında, Anavatanın hudutsuz fedakârlığıyla bir devletin doğuşuna
şahit olduk. Bu devletin altyapısı için, Kıbrıs Türklerinin huzur içinde
yaşayabilmesi için Anavatanın hudutsuz fedakârlığını gördük.
Millî hedefin, Kıbrıs’ta sağlam bir Türk varlığını koruyarak Enosis’i
önlemek, aynı anlama gelen Ada’nın Rumlaşmasına engel olmak olduğunun bilinci
içinde mücadeleyi sürdürdük. Bu tehlike, bugün, dünden daha fazladır; çünkü,
bize, 1963, 1974’ü yaşatanlar, halen, sahte bir unvan altında, Kıbrıs’ın
tümünde hak iddia edebilmekte ve silahlanmaktadırlar.
Yabancı diplomatlar, bize “anlaşma olunca, Avrupa Birliğine girince
bunlar son bulacaktır” demektedirler. 1960-1963 yılları arasında da Makaryos’un
beyanatları ve silah hazırlığı karşısında, aynı dost ülkelerin diplomatları,
bize aynı teselliyi vermekteydiler. 1963-1974 yılları arasında toplu mezarlarımız
açılırken ağlayanlar bizlerdik, onlar değildi. Rum tarafı esas siyasetinden
vazgeçmediği için sıkı durmak, gevşememek; fakat, bu arada uzlaşma yollarını
da tıkamamak müşterek, millî siyasetimiz oldu; ancak, karşı tarafta bir
değişiklik görmedik. Sanırım, son İsviçre görüşmelerinde cereyan eden olaylar,
Rumların ve Yunanistan’ın dörtlü konferanstan kaçışları, hiçbir konuda
uyum sağlamaması, planda bize verilmiş görünen kısıtlı hakların bile reddi
bu gerçeği iyice vurgulamıştır. Rum tarafının millî siyaseti, en son 5
Aralık 2003 tarihinde meclislerinde oybirliğiyle geçirdikleri soykırımı
yasasıyla vurgulanmıştır.
Yasayı okuyorum:
“14 Eylül 1922 tarihinde Türkler tarafından katledilen Yunanlıların
tarihsel anısı olarak belirtilmekte ve kabul edilmektedir. Kıbrıs’ın, Yunanlılığın
kopmaz bir parçası olarak Türk boyunduruğunun aynı duygularını hissetmektedir.”
Yunanlıların bu anısına saygı duyarak aynı acı hissedilmekte ve ayrıca,
bir ulusun uzun tarihinde Küçük Asya yıkımı, tarihsel bir gerçeğin önemli
bir kısmını oluşturmaktadır. Yasada gösterildiği gibi Yunan ulusunun resmî
tarihsel gerçekliği, Türk yayılmacılığının stratejik hedefini göstermektedir.
Tüm bu nedenlerden dolayı Temsilciler Meclisi aşağıdaki yasayı onaylamıştır.
1.- Mevcut yasa, 14 Eylül tarihinin, resmî olarak Küçük Asya Yunanlılığı
ve Küçük Asya yıkımı anı ve şeref günü olarak kabulünü 2003 yasası olarak
kabul eder. Bu gerçekliği kabul eden Kıbrıs halkı, ....
-Rum halkı değil, Kıbrıs halkı -bunlar bizim yasamız olacak-
14 Eylül 1922’de yerlerinden edilen ve haksız yere soykırıma
maruz kalan Küçük Asya Yunanlılarının bugününü resmen anı ve şeref günü
olarak kabul eder. 14 Eylül günü her yıl Kıbrıs halkı tarafından bakanlar
kurulunun kararı ve resmî gazetede yayımlanmasından itibaren bir ay içerisinde
14 Eylül 1922 tarihinde, Türkler tarafından Küçük Asya’da yerlerinden edilen
Yunanlılar için konuşmalar, etkinlikler, anma törenleri yapmayı ve başka
tür etkinlikler yapmayı teyit eder.
Sayın milletvekilleri, Allah’tan bir Rum gazeteci, bu çılgınlık karşısında
kendisini tutamamış ve bu yasayı oybirliğiyle geçirmiş olan Meclise, 1922’de
uluslararası bir tahkikat komisyonunun saptadığı şekilde “saldıran Yunanistan’dı,
soykırımı yapan da Yunanistan’dı. Siz, tarihimizi de bilmiyorsunuz” diyebilmiştir.
Ama biz, Kıbrıs halkı olarak, bu yasayı galiba kabul etmek zorundayız.
Rum liderliği, Kıbrıs’ın tümünü bir Elen adası, Kıbrıs meselesini Elen
dünyasının millî bir meselesi, Kıbrıs Türklerini de işgal altında yaşayan
vatandaşları, Türk azınlığı olarak görmektedir. Hedef, Kıbrıs’a sahip çıkmaktır,
yol, Avrupa Birliği yoludur. 1960 ortaklığını bu nedenle yıkmışlardır,
silahlı mücadele bu nedenle yapılmıştır. Görüşmelerin her safhasında, bu
son safha dahil bir sonuca varılamamışsa, bu neden var olduğu için varılamamıştır.
Rumlar, Kıbrıs adına Avrupa Birliği üyeliği için müracaat ettiğinde,
zamanın Türk hükümeti de, gümrük birliği müzakerelerini yürütmekteydi.
Avrupa Birliği, Türkiye’yi zorluyor, Kıbrıs dedikleri Rum müracaatını engellememesini
istiyordu. Türk hükümeti, bu baskı karşısında 1960 anlaşmalarına sahip
çıkmış ve şu çekinceyi koymuştur. Bu çekincede Türkiye’nin kararlılığı
ve alternatifsiz olmadığı açıkça görülmektedir; okuyorum:
“Kıbrıs Rum tarafının Avrupa Birliğine yapmış olduğu tek yanlı
müracaatla ilgili olarak Türkiye, Kıbrıs Türk tarafınca öne sürülen hukukî,
siyasî ve ahlaki argümanları paylaşmaktadır. Bu müracaat, Kıbrıs için de
öngörülen federal bir yapı için elzem olan, tarafların ortak rızası unsuruyla
çelişmektedir. Rum tarafının müracaatı ve bu müracaatın Avrupa Birliği
tarafından işleme konması, Birleşmiş Milletlerin Kıbrıs’ın Avrupa Birliği
üyeliğinin toplumlararası görüşmelerde ele alınması gerektiğine dair mütalaasına
ters düşmektedir. Avrupa Birliği Komisyonunun Kıbrıs Rum müracaatına ilişkin
görüşü, üniter devlet genel kavramına dayanmaktadır; bu kavram ise, iki
toplumlu, iki kesimli federal çözüm hedefiyle bağdaşmamaktadır.”
Bu, 140 yasa dediğim yasanın hemen hemen tümü, Rumlar tarafından, zaman
içerisinde Avrupa Birliği yasalarıyla uyum içerisine konulmuştur; tetkik
edebildiklerimiz kadarından gördüğümüz, üniter bir Rum devleti öngörülerek
yapılmış yasalardır; bunları, zaman olup hepsini ayıklamak, incelemek lazımdır.
Açıklama devam ediyor:
“Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliği için yapmış olduğu
tek yanlı müracaat ve bunun Kıbrıs’ta bir çözüm öncesi veya sonrasında
gerçekleşmesi, Kıbrıs’a ilişkin 1959 Zürih ve Londra anlaşmalarıyla, 1960
anlaşmalarının ihlalidir. Bu anlaşmalar, Türkiye ve Yunanistan’ın her ikisinin
de taraf olmadığı uluslararası siyasî ve ekonomik birliklere Kıbrıs’ın
üyeliğini engelleyen hükümler içermektedir. Buna ilaveten 60 anlaşmaları,
Kıbrıs’ın kısmen veya tamamen herhangi başka bir devletle siyasî veya ekonomik
birleşmeye gitmesine izin vermeyen özel hükümler içermektedir. Bu anlaşmalar,
ayrıca, garantör güçler olarak Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’ye, böyle
bir birleşmenin önüne geçmeleri konusunda özel bir sorumluluk yüklemektedir.
Türkiye, kendi açısından, 1960 anlaşmalarından kaynaklanan hak ve sorumluluklarının
muhafaza edilmesi konusunda kararlıdır. Türkiye, diğer garantör ülkeler
gibi, kendisi de Avrupa Birliği üyesi oluncaya kadar, Kıbrıs’ın, kısmen
veya tamamen Avrupa Birliği üyesi olmasına karşı çıkmaya devam edecektir.
Türkiye, Avrupa Birliği Konseyinin Kıbrıs’ın üyelik müzakerelerine ilişkin
kararıyla mutabık değildir”
ve devam ediyor.
Şimdi bunlara karşı çıkılmıyor, şimdi uluslararası anlaşmalar ihlal
ediliyor, Türkiye'nin temel bir hakkı ortadan kalkıyor, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti ortadan kalkıyor. Papadopulos, 7 Nisan 2004’te yapmış olduğu
planı ret konuşmasında, bunu açıkça teyit etmektedir.
Avrupa Birliğinin, Kıbrıs adı altında, Rum idaresine üyelik vermiş olması,
sadece uluslararası anlaşmaların ihlaliyle sonuçlanmış değildir. Bu statü,
bu hukukdışı muamele, Kıbrıs meselesinin görüşme yollarını da etkili bir
şekilde tıkamıştır. Bugüne kadar, 1968’den bu yana, Kıbrıs’ta, ne anlaşma
olmuşsa benim inisiyatifimle olmuştur ne anlaşma olmamışsa, anlaşma olma
safhasına geldiğimizde, Rumların bu nedenle meşru Kıbrıs hükümeti olma
durumlarını etkilediği için olmamıştır. Bunu, herhalde, ilgili tarihçiler
gün gele araştırıp bulacaktır. Elimde listeler var; ama, zamanınızı almak
istemiyorum.
Bize, ya hak ve hukukumuzda ısrar ederek direnmek ya da Türkiye ve Kıbrıs
Türkleri olarak, Kıbrıs üzerinde var olan haklarımızı yapay planlarla koruyamayacağımızı,
5-10 yıl içerisinde Kıbrıs’tan tamamen çekileceğimizi bilerek, başka çare
yok deyip, kadere boyun eğmek kalıyor. Bana göre, Makarios’un zaman zaman
açıkladığı gibi, Kıbrıs’ta başlattığı Girit modelinin son sayfalarını bu
planla yazıp kapatmak istemektedirler. Anadolu’nun her köşesinden her gün
aldığım destek mesajları, Türk Ulusunun böyle bir sonuca razı olmayacağını
teyit etmektedir. Bu nedenledir ki, biz, Meclisinizin kararlarında da belirtildiği
gibi, iki kesimliliğin ve Türk garantisinin sulandırılmadığı, eşit egemenliğe
dayalı bir ortaklıkta direndik ve direnmeye devam ediyoruz.
Annan Planını, bizi Kıbrıs’ta iki eşit egemen halktan biri, kurucu ortak
bir taraf olarak kabul etmediği ve iki kesimliliği kabul edemeyeceğimiz
bir biçimde sulandırıp, kapıyı Kıbrıs’ın tamamen Rum idaresine dönüşüne
açık bıraktığı için kabul edemiyoruz. Bu meyanda, 7 Nisan tarihli Washington
Post’ta Kıbrıs’la ilgili bir makalenin şu bulgularına dikkatinizi çekmek
istiyorum: Barışçıl bir çözüme en büyük tehdidin Ada’nın Rum kesiminden
geldiği, onların Birleşmiş Milletlerin uzlaşı formülüne evet demek için
daha az nedenleri olduğu; çünkü, Avrupa Birliği üyeliğini garanti etmiş
oldukları belirtiliyor. Aynı makalede, çoğu Türk’ün, Kıbrıslı Türklerin
haklarının tek garantisinin Rumlardan ayrı kalmak olduğuna inandığı ifade
olunuyor. Kıbrıs’ta da, halkımız, iyi komşuluk istiyor “ortaklık olacaksa
olsun; ancak, göçmen olmayalım, Rumlar içimize gelmesin, yeniden kavga
etmeyelim” diyor. Evet, ben de, Rum’un siyasî emelinden ve hedefinden vazgeçmediğini
gören bir kişi olarak geleceğe temkinli yaklaşanlardanım. Ortaklık, iki
kesimliliği alabildiğine sulandırmaksızın, mal mülk meselesini hallederek,
insanları birbirlerine düşürmeksizin temin edilebilir düşüncesindeyim;
yeter ki, dış dünya, taraflara eşit davransın, ambargolar kaldırılsın,
Türk Yunan dengesi bozulmasın ve yeter ki, kimse bizi alternatifsiz addetmesin.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yarınlara açık bir ülkedir; yeter ki devlete
sahip çıkılsın.
Bugün, Rum Yunan Liderliği Annan Planını değerlendirirken, kendi halklarına
“istediğimiz her şeyi aldık” diyebiliyor; fakat, buna rağmen, hâlâ karamsarlık
beyan ediyorsa, bu, bir taktik icabıdır. Türklere verilmiş olandan bir
kısmını daha koparmak için tevessül edilen bir oyundur. Aynı zamanda, Annan
Planını kabul etmek ihtiyacı da yoktur; çünkü, Avrupa Birliği üyesi olmuştur
ve Avrupa Birliğiyle yapmış olduğu anlaşmayla, Kıbrıs Türklerini azınlık
olarak, ülkesini de, kısmen işgal altında bir ülke diye kabul ettirmiştir.
Biz, bu yanlışları düzeltmeyen Annan Planıyla Avrupa Birliğine girersek,
sonumuz gelmiş olacaktır; çünkü, bu formatta Türkiye’den de kopmuş bir
azınlık olarak kalmaya mahkûmuz. Biz, konunun esasına bakıyoruz ve endişemizin
arttığını görüyoruz. Götürülmek istendiğimiz yol, bizi 1960 anlaşmaları
gibi işlemezlik iddialarıyla yeniden yıkılacak, bir kenara atılabilecek
bir kuruluşa götürmektedir. Bunu önleyici her tedbire Rum tarafı karşı
çıkmış ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri eliyle destekleyicilerini
de daima yanında bulmuştur.
Baskı altında, tarafların mutabık kalmadıkları bir belge için referanduma
sürükleniyoruz; yani, anlaşmayı değil, anlaşmazlığı oylayacağız; hem de
9 000 sayfalık bir pakete bakarak. İçinde bizi etkileyecek Rumlar tarafından
hazırlanmış yüzlerce yasaya, anayasaya rağmen.
Millî iradenin temsilcisi olan sizler, bizim yerimizde olsaydınız, geleceğinizle
böyle bir kumar oynar mıydınız; yabancıların hazırladığı yasalar ile anayasaları
kabul eder ve bunun adına “barış” der miydiniz?
Bu soruları kendime soruyorum, Annan Planında lehe görünen ne varsa,
bunların sağlanmasında payı olan bir müzakereci olarak soruyorum ve böyle
bir şey olamaz ve bunda bir yanlışlık var diyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Her meselenin halli gerçekçi bir teşhise dayanır. Kıbrıs meselesine
gerçekçi bir teşhis koymaktan kaçınanlar, daha doğrusu yanlış bir teşhisle
yola çıkmış olanlar, bu yanlışlarından dönmeksizin hal çaresi bulmaya çalışmaktadırlar.
Yüce Meclisiniz, Kıbrıs meselesine birçok defa gerçekçi teşhisini koymuştur.
Annan Planı bu teşhisinize uymamaktadır; bunu vurgulamak istiyorum.
Kıbrıs meselesi, 1960 anlaşmalarıyla meydana getirilmiş olan Türk-Yunan
dengesine dayalı bir Türk-Rum ortaklık devletini, bu anlaşmaların kalıcı
barış için yasakladığı Enosis’e ulaşmak için yıkmaktan kaynaklanan bir
meseledir. Rumların iddia ettikleri ve Annan Planında da genelde kabul
edildiği gibi, 1974’te başlayan “zavallı, evsiz kalan Rum göçmenler” meselesi
değildir. Ortaklığı yıkan tarafı meşru hükümet addetmekle başlayan yanlışa
hâlâ devam edilmektedir. Biz bunun hallini beklerken, Yunanistan, bu gayrimeşru
Kıbrıs hükümetini AB üyesi yapmıştır. 1960 anlaşmaları yeniden çiğnenmiş,
haksızlık, adaletsizlik temel alınarak, bunların üzerine barış binası yapılmak
istenmiştir. Bize akıl almaz baskılar yapılmaktadır. Rum tarafı ise, sahte
unvandan yararlanmakta, bu yanlış devam ettiği sürece millî hedefine ulaşabileceğini
görmektedir. Enosis’i avucunun içerisinde bilen, bizi azınlık vatandaşı
addeden, Türkiye’yi işgalci ilan eden ve 1963 öncesine dönüşü hak bilip,
1963-1974 arasında Türklere yaptıklarının tazminatını vermeyi düşünmeyen
bu zihniyetle yapılacak hangi anlaşma, Kıbrıs’a, yöreye ve Avrupa Birliğine
huzur getirecektir?!
Halen “referanduma hayır” çağrısı yapan Papadopulos’un mesajı gayet
açıktır: Kıbrıs Avrupa Birliği üyesi olunca, veto tehdidiyle, Türkiye’den
bugün alamadıklarını alacaklardır diyorlar. Bu sahtekârlığa boyun eğmek
yerine, Rum-Yunan ikilisinin, Avrupa Biriliğini Enosis yolunda bir vasıta
olarak kullanmakta olduğunu anlatmak için seferberlik gerekmektedir düşüncesindeyim.
Kırk yıldır, Kıbrıs Rum’unu, Ada’nın tümüne sahip, Türkleri de temsil
eden bir makam olarak kabul etmemiş olan Türk tarafı, bu tehdit karşısında
ne yapacaktır? Sanırım, Türkiye’ye güvenen dost ülkeler bu beklenti içindedirler.
Türkiye, en haklı ve en güçlü olduğu bu millî davada, emperyalist baskılara
ne kadar direnebilecektir? Yapay bir uzlaşma adına, tanıdığı bir devletin
egemenliğinden ve güvenliğinden vazgeçecek mi? Bu soru, dost ülkelerin
temsilcileri tarafından sık sık sorulmaktadır.
Rum liderlerinden Klerides, iki dönem -10 yıl- Rumların liderliğini,
Kıbrıs cumhurbaşkanı sahte unvanı altında başarıyla yürütmüştür.
Hatıratında der ki: “Kıbrıs Rumlarının amacı, Ada’yı, Türklerin, koruma
altında, azınlık olarak yaşayacağı bir Rum devletine dönüştürmekti.” Kırk
yıldır bunu başardılar. “Türklerin amacıysa, buna karşı direnmek ve anlaşmalardan
kaynaklanan ortaklık haklarını müdafaa etmekti.” Kırk yıldır bunu yapmaya
devam ediyoruz, sayenizde.
İki toplum da, bu, birbirinden tamamen farklı hedefleri için, gerekirse
savaşmaya hazırdı. Rum tarafı, Kıbrıs’ı alıp götürmek için savaşmaya hazırdır,
silahlanmaktadır, Yunanistan’la askerî anlaşmalar yapmıştır ve bütün hedefleri,
bu anlaşmalar yoluyla, Türkiye’yi Ada’dan çıkarmaktır; ondan sonra işleri
kolay.
Kıbrıs sorunu, işte, birbirine karşıt bu iki düşüncenin çatışması sonucunda
ortaya çıkmıştır. Bu çatışma, gördüğünüz gibi, devam etmektedir.
1971 yılında da, Klerides “Türkler artık içimizde değil, dünya bizi
tanıyor; ya istediklerimizi kabul ederler ya da çıkıp giderler” demiştir.
Aynı Klerides, Annan Planıyla öngörülen çatının kabulü için son sözü söylemiştir.
Referandumda “evet” kampanyasının öncülerindendir. Halkına şöyle sesleniyor:
“Türk askerinin Ada’dan çıkmasını istemedik mi; Annan Planı bunu yapıyor.
Göçmenlerimizin eski yerlerine dönüş hakkını istemedik mi; Annan Planı
bunu da yapıyor. Daha ne istiyorsunuz.” Kilise ve “hayır” cephesi cevap
veriyor: “Annan Planına göre, Kıbrıs’ın tümüne sahip çıkabilmemiz için,
onbeş yıl beklememiz gerekiyor. Buna neden yoktur. Planı kabul etmeden,
bunu daha erken elde edebiliriz.”
Halledilmesi gereken mesele budur. Hal çaresi, 1960 anlaşmalarında vardır.
Kıbrıs, Türkiye’nin henüz üye olmadığı bir kuruluşa giremez. Rumlar, bu
kuralı çiğnemiştir; Kıbrıs’ı Rumlaştırmak için çiğnemiştir, Enosis için
çiğnemiştir, Türkiye’yi Ada’dan atmak için çiğnemiştir. Annan Planı bunu
yapıyor, buna çanak tutuyor; bizden de, bunu yasallaştırmamızı istiyorlar.
Seçeneğimiz; Türkiye ile birlikte veya Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki
hakları, Türk-Yunan dengesi, Türkiye üye oluncaya kadar tanınmak kaydıyla
ve karşılıklı müzakere edeceğimiz bir anlaşma ile yeni bir ortaklık kurarak,
Avrupa Birliği üyeliğidir.
Bize, Annan Planını kabul etmiyoruz diye kızanlar ve bu Planın kabulü
ile Türkiye’nin büyük bir baş ağrısından kurtulacağını sananlar, geçmişte,
Denktaş’ın veya Türk hükümetlerinden birinin veya diğerinin yaptığı hatalardan
da bahsederler. Kıbrıs meselesi, şunun veya bunun hatası nedeniyle kaybedilecek
bir mesele değildir diye düşünmekteyim. Kul hata yapabilir, hükümetler
de hata yapmış olabilirler; ancak, tüm bu hata iddialarına rağmen, önümüzde
Türkiye’nin tanıdığı bir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin yok ediliş planı
vardır. Geçmişte hata yapmış olan varsa, bunlar, bu devletin ortadan kalkmasını
gerektiren bir hata yapmış değildirler. Tam aksi, Türkiye’nin güvenliğini
de etkileyecek olan bu gidişatın karşısında inatla ve basiretle direnmesini
bilmişlerdir. Bugün “Kıbrıs’ın tümü benimdir, Türkler vatandaşımdır, azınlığımdır,
egemenlik tektir ve Kıbrıs Cumhuriyetine aittir” diyen bir zihniyetin karşısındayız.
Papadopulos’un son açıklamasına birlikte bakalım: “İçim acıyarak, en
esnek, en toleranslı değerlendirmeyle dahi nihaî Annan Planının ortaya
koyduğumuz asgarî hedefleri bile yerine getirmediği sonucuna varıyorum.
İyileştirilmiş olan maddelerde bile işlevsel zorluklar, karmaşık prosedürler
ve tehlikeli belirsizlikler tespit ediyoruz” Aynı tehlikeli belirsizlikleri
biz de tespit ediyoruz, aynı karmaşık prosedürleri görüyoruz, bu çalışamaz
bir mekanizma diyoruz; ama, dinleyen yok.
Sayın milletvekilleri, 1960 devletini işlevsel zorluk var, Türklere
fazla hak verildi diye yıkanların, bu beyanatları karşısında, uyanık olmamız
gerekir. Bu beyanatlar karşısında, Annan Planına bir kez daha bakmamız
gerekir.
Devam ediyor Papadopulos: “Annan Planında memnun kalmadığım birçok bölüm
ve madde vardır.” Benim de. “Bunlarla ilgili olarak müzakere edilmeden
ve taleplerimiz tamamıyla görmezden gelinerek uzlaşmalar empoze edilmiştir.”
Aynı şikâyeti ben de yapıyorum. “Bir hafta sonra AB üyesi olacağız. Türkiye,
AB üyesi olmak için bize gelecek. O zaman istediklerimizi alacağız. O halde
referanduma ne gerek var” diyor. Bunun cevabını herhalde Avrupa Birliğinin
onurlu üyelerinin vermesi gerekir; ancak, ilgileneceklerini sanmıyorum.
Bu tehdide, bu küstahlığa boyun eğilmez diye düşünüyorum. Aynı zamanda,
empoze edilen bir anlaşmanın Kıbrıs’a barış getireceğine inanmıyorum. Fikrî
ve zikrî bu olanlar karşısında, devletimizden ve egemenliğimizden vazgeçmemizi
öngören, halkımızın yarısını göçmen yapıp iki kesimliliği yok eden, garantör
Anavatanın son askerini zaman içinde Adadan çıkaracak bir plana “evet”
denilebilir mi? Bazılarına göre, Rum’un “hayır” dediği her şey Türk tarafının
lehinedir ve biz de buna göre hareket etmeli, Rum’un “hayır” dediğine biz
“evet” demeliyiz. Biz, Rum “hayır” diyecek inancıyla “evet” dersek, vilayet
olmayı kabul etmiş, egemenlikte ısrar etmeyen bir toplum statüsüne bağlı
kalacağız, ileride bunun dışına çıkamayacağız. Halkınızın onayladığı statü
budur diyecekler. Dolayısıyla, bu gerçekçi bir değerlendirme değildir.
Rumlar 64’ten bu yana Kıbrıs Cumhuriyeti meşru hükümeti olarak tanınmanın
rahatlığı içindedirler. Onların davası, haksız yere gasp ettikleri bu unvanın
arkasına saklanarak Kıbrıs’ın tümüne sahip çıkmaktır.
1968’ten bu yana başlayıp sona eren her görüşme safhasında Kıbrıs Hükümeti
unvanına gölge düşürmemeyi esas gaye bilmişlerdir ve bu unvan altında uluslararası
arenada her kılığa girerek her ülkeyle karşılıklı ilişkiler kurmuşlardır.
Makarios’un vasiyeti, Kıbrıs Hükümeti unvanından ancak Enosis için vazgeçileceği
yönündedir. Dolayısıyla, Enonis’e açık olmayan her anlaşmayı, Rum liderliğini
meşru hükümet olarak kabul etmeyen her teşebbüsü reddetmektedirler.
“Referandumda Rum ne der, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halkı ne yapar?”
sorularının cevabını, bir hafta sonra birlikte alacağız. Ümit ederim ki,
dıştan ve Türkiye’den gelmekte olan tüm baskı ve telkinlere rağmen, halk
kendi hür iradesini kullanacaktır; içeriğini bilmediği, zorla empoze edilmek
istenilen 9 000 sayfalık pakete “evet” demenin tehlikesini görecek ve ona
göre hareket edecektir.
Ben, bu referandumda niye “hayır” diyeceğimi anlatmaya çalışacağım.
Annan Planı, sorumluluğu, bizden, liderlikten almış, halka vermiştir.
Ben “hayır” diyeceğim; çünkü, bu anlaşma, Rumlara, kısa bir süre içerisinde
Kıbrıs’ın tümüne sahip çıkma olanağını vermekte, Kıbrıs Türk’ünü Anavatan’dan
ayırmaktadır.
Bu anlaşma, iki kesimliliği bozmakta, “Avrupa Birliği normları” adı
altında, bizi nereye götüreceği belli olmayan, karmaşık, idarî ve siyasî
bir çerçeve içerisine oturtmaktadır.
Mal mülk sorunlarını halletmiyor; bunları, bireyler arasında içerisinden
çıkılmaz bir karmaşa haline getiriyor, geleceğin büyük kavgalarına zemin
hazırlıyor.
1960 anlaşmalarıyla bize verilmiş olan garantileri, zaman içerisinde
tümüyle ortadan kaldırmaya açık kapı bırakıyor.
Halkımızın yarısını göçmen yapıyor; bunların rehabilite edilebilecekleri
toprak bırakmıyor. Rehabilitasyonu, apartman daireleriyle halletmeye çalışıyor;
onun parasını da rehabilite edilecek kişilerden alıyor.
Kıbrıs meselesine Rum’un gözüyle bakarak tedbir öngörüyor ve Kıbrıs
Türklerinin iki halktan biri olduğunu, bu halkın eşit egemenliğini kabul
edecek cesareti gösteremiyor.
“Hayır” diyorum; çünkü, bu planda bize verilmiş görünen haklar, Avrupa
Birliği normları altında yok edilebilecektir; kalıcı delegasyonları içermemektedir.
“Hayır” diyeceğim; çünkü, Avrupa Birliği, “Kıbrıs Hükümeti” sahte adı
altında Rum yönetimiyle yaptığı anlaşmaya verdiği birincil hukuk statüsünü
bizi de kapsayacak şekilde genişletmek niyetinde olmadığını açıklamıştır.
“Hayır” diyeceğim; çünkü, Rumların Avrupa Birliğiyle hazırladıkları
9 000 sayfalık bir paketin geleceğimizi nasıl etkileyeceğini bilmiyorum.
Çünkü, bu paketin içinde Meclisimizin onayından geçmeyen, ancak, geleceğimizi
ipotek altına alacak bir anayasa bile var. “Hayır” diyeceğim, çünkü, bu
metot, halkımıza hakarettir; onun varlığını, Meclisini, otoritelerini hiçe
sayarak, başka ülkelerin, Kıbrıs üzerinde kendi çıkarlarını sağlamak için
kurulmuş bir mega hiledir. “Hayır” diyeceğim, çünkü, bu plan bizi Türkiye’ye,
Anadolu’ya ebediyen hasret bırakacaktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Büyük Atatürk’ün Yüce Meclisinde, siz, sayın milletvekillerine Kıbrıs
konusunda gelmiş olduğumuz kritik aşamaya ilişkin görüşlerimi açıklayabilmenin
huzur ve mutluluğu içerisindeyim.
Son olarak, ulusumuzun yüce menfaatlarını koruyabilmek üzere, 24 Nisan
referandumunda -ümit ediyorum, halkıma inanıyorum- “hayır” sonucunu aldıktan
sonra neler yapmamız gerektiği hususuna da kısaca değinmek istiyorum: ”Hayır”
sonucunu aldıktan sonra, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin uluslararası
camia tarafından tanınması ve içinde bulunduğumuz izolasyondan çıkılması
için, Anavatan Türkiye ile birlikte yoğun çabalar sarf etmemiz gerekecektir.
Böylelikle, Avrupa Birliğinin, yapmış olduğu büyük yanlıştan dönmesine
olanak sağlayabilecek bir temas sürecinin kapılarını açmış olacağız. İnanıyoruz
ki, Annan Planının gündemden düşmesiyle, Avrupa Birliği bizim tanınma çabalarımıza
paralel olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetiyle temas olanaklarını arayacaktır.
Bu arada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine uygulanmakta olan ambargoların
kaldırılmasının gündeme gelmesi de kaçınılmaz olacaktır. “Hayır” sonucunu
aldıktan sonra, aziz Anavatanımızdan koparılmaya razı olmamış Kıbrıs Türkleri
olarak huzur ve mutluluk içerisinde Avrupa Birliği uyum çalışmalarımızı
yoğunlaştıracak ve uluslararası camianın saygın bir üyesi olarak kabul
edilmek için gayretlerimizi artıracağız. Ancak, bu suretle Kıbrıs’taki
güney komşularımızı bizimle adil ve kalıcı bir çözüme zorlayabileceğimizi
düşünüyoruz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
“Kıbrıs meselesi hamasetle halledilmez” diyenler var. Doğrudur. Ümit
ederim bu konuşmamı hamaset olarak değerlendirmeyeceksiniz. Kıbrıs’ı kaybediyoruz.
Bunun öyküsünü, gerçeklere değinerek dikkatinize getirmeye çalıştım. Kıbrıs
meselesi hamasetle halledilemez; ancak, ne ile halledilebilir sorusunu
sormak gerekir. Bugün burada bu soruyu sizlerin, Türk Ulusu adına geçmişte,
Mecliste kararlarınızla verdiğiniz cevaplarla yanıtlamaya çalıştım. Beni
sabırla dinlediniz, minnettarım.
Kıbrıs meselesi, doğru, gerçekçi bir teşhisle, gerçekler kale alınarak
halledilir ve bu gerçekler Kıbrıs’ta iki halkın, iki devletin varlığıdır;
Türk-Yunan dengesidir, fiilî ve etkin garantilerin devamıdır. Bu esaslar
dahilinde, Rumlarla iyi komşuluk, adil ve kalıcı bir anlaşmayla yeni bir
ortaklıktır. Bu nedenle sizlere, Annan Planının yanlış bir teşhisle, gerçekleri
kale almaksızın, Rumlara, 1963’te yaptıklarını yeniden yapma fırsatı veren
bir plan olduğunu izaha çalıştım.
Karşı görüşte olanları ikna etmek mümkün olmayabilir; ancak, planın
içyüzünü bilmeyenlerin tereddütlerini, bu Büyük Ulusun bir evladı olarak
giderebilmişsem mutlu olacağım, görevimi yapmış olmanın hazzını yaşayacağım.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Kıbrıs Türkleri, Yüce Meclisinize, anavatana, onun cumhurbaşkanına,
hükümetlerine, Kahraman Türk silahlı Kuvvetlerinin her kademesine, Anadolu’nun
kadirşinas, vatansever halkına minnettardır. Bunu, yeniden, bu kutsal ortamda
kayda geçirmeme müsaade ediniz.
Bugüne kadar müşterek millî dava uğruna, 1955’lerden bu yana birçok
badireden geçtik; bu çetin yolda çektiklerimiz, kayıplarımız, şehitlerimiz,
gazilerimiz oldu; birlikte sevindiğimiz, birlikte yıllarca Kıbrıs için
endişe ve korku içinde yaşadığımız yıllar oldu; bunların hepsine birlikte
“helal olsun, nihayet kurtulduk” dediğimiz günleri de birlikte yaşadık.
20 Temmuz 1974 ve 15 Kasım 1983, bunlar arasında ümit meşaleleri olarak
kalacaktır.
Çektiklerimiz unutulamaz, kayıplarımız geri getirilemez, şehitlerimize
yeniden can verilemez; ancak, verdiği mücadeleyle eşitliğini, egemenliğini
kanıtlamış olan bir halkın yeniden yapay bir anlaşmayla Rumlara ram edilmesine
müsaade edilirse milletçe müşterek acımız hiç dinleyecektir ve bu halka,
bu Yüce Ulusa bu acıyı tattırmak hakkımız yoktur demek istiyorum.
Tekrar saygılar sunuyor, en içten duygularla sizlere teşekkür ediyorum.
(Ayakta alkışlar)
BAŞKAN (Başkanvekili Sadık YAKUT) Teşekkür ediyorum Sayın Cumhurbaşkanı.
KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI RAUF DENKTAŞ – Efendim,
çok teşekkür ederim, çok sağolun.
BAŞKAN (Başkanvekili Sadık YAKUT) - Güle güle Sayın Cumhurbaşkanı.
Allah, Türk Milletinin ve Kıbrıs Türkünün yardımcısı olsun.
|