KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın TBMM'deki konuşması şöyle:
(15 Temmuz 1999 - 21. Dönem 1. Yasama Yılı 34. Birleşim)
BAŞKAN (Başkanvekili Mehmet Vecdi GÖNÜL) – Sayın milletvekilleri,
şimdi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş,
Genel Kurula hitaben bir konuşma yapacaklardır.
Buyurun Sayın Cumhurbaşkanım. (Ayakta alkışlar)
KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI RAUF DENKTAŞ – Teşekür
ederim efendim, çok sağ olunuz.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Yüce Türk Ulusunun iradesinin temsil
edildiği yer olan Yüce Meclisinizde, millî davamız Kıbrıs meselesi hakkında,
sizlere hitap etme fırsatını bana vermiş olduğunuz için, şahsım ve halkım
adına sizlere en içten duygularla teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.
(Alkışlar)
Kıbrıs davasının teşhisi yapılmadan, sözde dost ülkelerin yıllardır
yapmış oldukları girişimler tek bir sonuç vermiştir; bu da, ortaklık cumhuriyetini,
iyice hazırlanıp planlayarak yıkmış olan Miloseviç'in metotlarıyla, kurucu
ortak Kıbrıs Türkünün haklarını yok edip, Kıbrıs'ı evvela bir Rum cumhuriyetine
dönüştürüp enosise sıçrama tahtası yapmak için harekete geçmiş olan Kıbrıs
Rum liderliğini, meşru Kıbrıs hükümeti addetmek suretiyle, Rum liderini
ve halkını, merşu Kıbrıs hükümeti oldukları yönünde inandırmak olmuştur.
Bu inanç, otuzaltı yıldır, Kıbrıs meselesinin hallini önleyen aşılmaz bir
engel haline gelmiştir. Kurucu ortak Kıbrıs Türklerinin kahramanca mukavemetine
ve haklarını korumak için yıllarca çekmiş olduğu zahmetlere ve yapmış oldukları
fedakârlıklara rağmen, bu yanlış tutum, maalesef, bugüne kadar devam etmiş
ve böylelikle, meşru Kıbrıs Cumhuriyeti dedikleri Rum idaresinin Türklere
yapmış olduğu tüm baskılara, insanlık dışı davranışlara, haksızlığa ve
jenosit teşebbüslerine bilerek veya bilmeyerek ortak olmuşlardır.
Kıbrıs meselesinin içinden geçmiş olduğu tüm safhaları, büyük Türk Ulusu
bizimle birlikte yaşamıştır. O günlerde bizimle birlikte ağladınız, bizimle
birlikte coştunuz, bizimle birlikte kahroldunuz. Bir Rum papazın, bir halka,
uluslararası anlaşmaları ayaklar altına alarak "anayasa ölmüştür, gömülmüştür"
diyerek reva gördüğü haksızlığa dünyanın nasıl tahammül ettiğine birlikte
şaştık, birlikte üzüldük. Bugün, o günler arkada kalmıştır. Şanlı Türk
Barış Harekâtının 25 inci yılını idrak etmek üzereyiz; 25 yıldır Ada'da
sulh vardır, sükûnet vardır.
Kosova'ya barış götüren, Kosova'da coşkuyla karşılanan Mehmetçik, 25
yıl önce, Kosova'da NATO'nun bir buçuk ayda büyük zayiat verdirerek yapmış
olduğu harekâtı, yüzde 100 bir başarıyla üç dört günde yapmış, Kıbrıs Türkünü
zulümden ve yok edilmekten kurtarmıştır.(Alkışlar) Adaya, Yunanistan'ın
yerleşmesi önlenmiş, jeopolitik açıdan Anavatanın hayatî çıkarları olan
Kıbrıs'ın, Girit misali bir Yunan adasına dönüşmesine engel olunmuştur.
Sayın Ecevit Hükümetinin, Barış Harekâtı için almış olduğu kararı onaylayan
bu Yüce Meclis olmuştur. Şimdi, Barış Harekâtının 25 inci yılında Yüce
Meclisinizi, coşku ve saygıyla tekrar selamlıyorum. (Alkışlar)
Cumhuriyet hükümetleri, her zaman Kıbrıs meselesinin heba olmaması için
ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Bu onurlu sonucu, Yüce Meclisinizin,
Kıbrıs meselesi deyince partilerüstü şahlanışında, partilerüstü bir yaklaşımla
ve oybirliğiyle aldığınız millî kararlara borçluyuz. Size, yürekten teşekkür
ediyorum.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
Bugün, Kıbrıs meselesenin süratle
halledilmediğinden şikâyetçi olanlar, "Kıbrıs meselesinin halli" çok uzadı
diyerek derhal halli için bize baskı yapanlar bir gerçeği gözardı etmektedirler;
meseleye doğru bir teşhis koymamışlardır. Yıllardır, ben, bunu talep etmekteyim,
Güvenlik Konseyinden, Genel Sekreterden, bize gelen tüm diplomatlardan
ısrarla talep etmekteyim: Kıbrıs meselesine doğru teşhis koyunuz ki, yazacağınız
reçetenin yararı olsun; Kıbrıs meselesine teşhis koyunuz ki, otuzaltı yıldır
bize yapılan haksızlığa son verilmiş olsun; adaletsizlik, haksızlık, kanunsuzluk,
eşitsizlik üzerine, barış, uzlaşma bina edilemez diyorum.
Kıbrıs meselesi nedir? Klerides'e göre, Kıbrıs meselesi, Rumlar için,
1960 anlaşmalarını ortadan kaldırarak, 1960 ortaklık cumhuriyetini Rum
cumhuriyetine dönüştürmek siyaset ve kanlı eylemlerinden kaynaklanan bir
meseledir. Kendi generalleri Yorgo Karayannis'in dediği gibi, 1960 Ağustosunda
Makarios, cumhuriyetin kuruluşunu imzaladığı ay, EOKA'cı İçişleri Bakanına
talimat vermiş "Rumları silahla ve savaşa hazırla" demiştir. Karayannis'e
göre, üç yıl içerisinde Makarios, kâfi derecede silahlandığının bilinci
içerisinde, savaş emrini vermiştir. Bu dönemde, Klerides, vurucu teşkilatın
ikinci başkanıdır.
Yine Klerides'e göre, Kıbrıs Türklerinin siyaseti, 1960 anlaşmalarında
elde ettikleri hakları korumak, ortaklık cumhuriyetini idame ettirmekti;
bu, doğru bir teşhistir. Türk tarafı, barışa dönüş için daima esnek davranmıştır;
ancak, biz, esnekliği, hiçbir zaman, eşit egemenliğimizden ve Anavatan
Türkiye'nin Kıbrıs üzerindeki haklarından vazgeçme olarak algılamadık.
Rum-Yunan ikilisinin otuzaltı yıldır bizden beklediği taviz ise, bunlardan
vazgeçmemizi öngörmektedir. Bizim esnekliğimizi zaaf addeden Rum-Yunan
ikilisi, hukuku çiğneyerek, kan akıtarak elde ettiği sahte bir unvan altında,
dünyayı kandırmayı bizimle uzlaşmaya tercih etmiştir. Bu nedenledir ki,
uzlaşmaya varılamadı; çünkü, Kıbrıs'ın Miloseviç'i Makarios'u ve ondan
sonra gelenleri, ellerindeki masum insanların kanlarına rağmen, meşru hükümet
olarak tanımak gafletinde bulunan hükümetler, bunu yapmakla, Makarios'a
"sakın, olduğun mertebeden, meşru Kıbrıs hükümeti mertebesinden, bu unvan
ne kadar sahte, geçersiz ve yasadışı olsa da inme; biz, seni meşru hükümet
yapıncaya kadar direteceğiz" mesajını vermiş olduklarını fark edemediler;
hâlâ bu gerçeği idrak etmemekte direnmektedirler.
Rumlar, amaçlarının Kıbrıs Türkünü ortadan kaldırmak olduğunu saklamıyorlar.
Bütün bu vahşet ve şiddeti, aynı zamanda, Türkiye'yi bölgeden uzaklaştırmak
için yaptıklarını ifşa ediyorlar. Bütün bunları, yabancıların dikkatine
getiriyoruz; kale almıyorlar. Kıbrıs Cumhuriyetinin kurucularından ve egemenliğin
kaynağından biri olan, siyasî eşitliği uluslararası anlaşmalarla perçinleşmiş
Kıbrıs Türkünün haklarını gasp eden Makarios'u baş tacı yaptılar. Böylelikle,
bilerek veya bilmeyerek, bizi, bir Rum cumhuriyetinde azınlık durumuna
indirgemek için ellerinden geleni yapmış oldular.
Kıbrıs Türkleri olarak, bu meşru addedilen sahte Kıbrıs hükümetine boyun
eğmediğimiz için, bizi ve özellikle beni uzlaşmaz ilan ettiler. Bunu yapmakla,
dünyanın suçlaması karşısında adaletsizliğe boyun eğeceğimizi, halkımızın
can ve kan pahasına koruduğu eşit egemenlikten, Türkiye'nin garantisinden
taviz vereceğimizi sandılar; temsil ettiğimiz Yüce Ulusun, haksızlık karşısında
direnmeyi millî onur addettiğini hesaba katmadılar; millî namus ve şeref
için, hürriyet için "ya istiklal ya ölüm" diyen bir milletin çocukları
olduğumuzu düşünemediler. (Alkışlar)
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz, Kıbrıs'ta Türk olmanın diyetini
ödemekteyiz, ödemeye devam edeceğiz, boyun eğmeyeceğiz. Hakka inandık,
adalete inandık; milletimize, Anadolu'nun kahraman insanına, siz kardeşlerimize
güvendik ve hakkı koruma azmiyle yolumuza devam ettik; baş eğmedik. Baş
eğmekle, zulüm karşısında gerilemekle meydana gelecek anlaşmalar ancak
yeni felaketlerin başlangıcı olur. Biz, halkımıza böyle bir sonucu yapar
bir anlaşmayı layık görmedik. Bizi her defasında hükümetleriniz ve Meclisiniz
desteklemiştir, bunun mutluluğunu ve gururunu yaşamaktayım.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Barış Harekâtından sonra da,
Anavatan Türkiye, uzlaşma yollarını açık tutmak için elinden gelen her
şeyi yapmış ve bizleri de o yönde irşat etmiştir. Bütün samimiyetimizle
bu yönde yapmış olduğumuz her girişim Rumlar tarafından reddedilmiştir;
çünkü, onlar için meşru Kıbrıs hükümeti unvanını muhafaza etmek başta gelen
millî görevdir.
1971'de Klerides'in şu beyanatına bakalım: "Çözümsüzlük, bizim için
en iyi çözümdür. Bugün, neysek yarın da oyuz, gelecek yıl da oyuz, her
yıl o olacağız. Yüzde yüz Rumlardan oluşan bir idareyi dünyaya meşru Kıbrıs
Hükümeti olarak tanıttık, içimizde vetosuyla bir cumhurbaşkanı muavini
yoktur, üç Türk bakan yoktur, biz, meşru hükümet olarak tanınmaktayız.
O halde, Türkleri ne diye içimize alalım; onlar Ada'nın yüzde 3'üne sıkıştırılmış
vaziyette ekonomik açıdan perişan durumdadırlar; ya bize boyun eğecekler
veyahut da Ada'dan çıkıp gideceklerdir; siyaset budur." Geriye gidersek,
Makarios'un görüşü de bu doğrultudadır. O da "ya boyun eğerler ve azınlık
statüsünü kabul ederler ya da giderler" demişti. Akridas Planını okumuş
olanlar da göreceklerdir ki, bu jenosit planının öngördüğü de budur. Bugün,
Klerides'in konuya bakışında zerre kadar bir değişiklik yoktur; ona göre,
mesele bir işgal meselesidir. Dolayısıyla, Kıbrıs meselesi halledilsin
diyen dış dünyanın neden bu gerçeği görmediğini anlamak zordur. Biz, göremediklerini
zannetmiyoruz, bizim direnemeyeceğimizi zannederek, Türkiye'nin müdahalede
bulunamayacağı hesabını yaparak kazanacak sandıkları ata oynamak istediler,
yola yanlış çıktılar. Maalesef, yanlış yolun kendilerini uzlaşmaya değil,
Kıbrıs Türklerini yok etmeye doğru götürmekte olduğunu gördükleri halde,
bu yanlış yoldan dönmeyi ve Rum tarafına "siz hangi hakla bütün Kıbrıs'ın
hükümeti olduğunuzu iddia ediyorsunuz" sorusunu sormayı akla getiremiyorlar;
yok edilmekten kurtulduk, boyun eğmiyoruz diye bizi suçlamayı yeğliyorlar.
Bugün, bizi görüşme masasına davet edecekleri yönünde haberler dolaşmaktadır.
Hangi görüşme masasına diye soruyoruz, yapılan açıklamaları inceliyoruz.
Bütün bu girişimler, sanki arada hiçbir şey olmamış, sanki Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti Halkı adına bazı kararlar alınmamış ve bu kararlar Türk
hükümetleri tarafından kabul edilmemiş, benimsenmemiş, desteklenmemiş,
sanki Türk hükümetleri, karşılaştığı diplomatlara ve ilgili ülkelere durumu
tekrar ve tekrar anlatmamış gibi bir davranışla, bizi toplumlararası görüşmeler
masasına davet etmektedirler. Toplumlararası görüşmeler yıllardır sürmüştür;
masada dirsek çürüttük, masada günlerimizi, aylarımızı, yıllarımızı, gecelerimizi
ve gündüzlerimizi heba ettik; barış olsun diye, uzlaşma olsun diye uğraştık;
hak yerini bulsun diye çaba harcadık; ancak, Klerides'in cumhurbaşkanlığına
seçildiği ilk günden itibaren "Türk tarafıyla görüşecek bir konu yoktur.
Kıbrıs meselesi, 1974'te başlayan işgal meselesidir; Rum göçmenlerin insan
hakları meselesidir, göçmenler yerlerine gitmelidir" siyasetiyle karşımıza
çıkılmıştır.
Avrupa Birliğinin, Yunanistan'ın şantajına boyun eğerek aldığı karara
göre, müracaat, Kıbrıs adına, geçerli, yasal bir müracaattı. Türk tarafının,
bu, sözde güzel teşebbüse karşı çıkışını anlamak istemiyorlar. Kıbrıs meselesi,
Avrupa Birliğine girme meselesi haline getirilmiş; ortada Kıbrıs'ın tümünü
şamil, meşru, müşterek bir hükümet kurma sorunu bir yana itilmiştir. "Avrupa
Birliğine girmem" diyen Türk tarafı, uzlaşmazlık ve bağnazlıkla suçlanıyor.
Biz "Avrupa Birliğine Türkiye'siz girmeyiz, anlaşmalar bunu amirdir; bu,
tek yanlı ve yasal olmayan müracaatın altında sinsi bir Yunan siyaseti
yatmaktadır" dedikçe, suçlama devam etmektedir. Rumlar için öncelik, bizimle
uzlaşma değildir, hiçbir zaman bizi yeniden eşit şartlarda içlerine almayı
düşünmediler. Onlar için öncelik "sahte Kıbrıs hükümeti" unvanı altında
Kıbrıs'a sahip olmaktır. Avrupa Birliği yolu, bu yönde atılmış hesaplı
bir adımdır.
Rumlar açısından Avrupa Birliğinin önemi aşikârdır. Kıbrıs olarak, Türkiye
ve Yunanistan'ın müştereken üye olmadıkları bir birliğe "Kıbrıs Cumhuriyeti"
diye bilinen 1960 ortaklık cumhuriyetinin girmesi, 1960 anlaşmalarıyla
yasaklanmıştır. Enosis ve taksim kanundışı edildiği gibi, dolaylı yoldan
enosise gidilmemesi için de bu tedbir alınmış ve taraflar buna rıza göstermiştir.
Ada'nın Rumlaşmasını ve enosisi engelleyen bu anlaşmaların dışına çıkmak,
bu anlaşmaları ortadan kaldırmak ve Kıbrıs Türklerinin ortaklık haklarını
yok etmek için başlattıkları kanlı mücadele sonunda, tek başlarına, sadece
unvan olarak sahip oldukları "Kıbrıs Cumhuriyeti" adı altında Avrupa Birliğine,
üyeliği başardıkları takdirde, 1960 anlaşmalarıyla Kıbrıs Türklerine verilmiş
olan haklar, bu hakların ötesinde, kurtarılmış olan haklar ve Türkiye'ye
verilmiş olan haklar ortadan kalkacak, kaldırılacak hesabı içerisindedirler.
Bu yanlış hesapta, maalesef, Avrupa, kendilerini desteklemekte ve Türkiye'nin,
Kıbrıs'ın Avrupa Birliğine girmesi konusunda veto hakkı olmadığını söyleyebilmektedirler.
Türkiye'nin "Kıbrıs, Avrupa Birliğine üye olamaz; Türkiye ve Yunanistan'ın
birlikte üye olmadıkları bir kuruluşa giremez" şeklindeki yasal ve siyasî
itirazlarını anlamak istemiyorlar. Kıbrıs meselesinin, 1959-1960'ta, Türk-Yunan
dengesi üzerine kurulduğunu ve bu nedenle bu maddenin hayatî anlamı olduğunu
görmek ve anlamak istemiyorlar. Bizden istedikleri, bu konuyu masaya getirmemek
ve tüm Kıbrıs adına yapıldığını sandıkları Rum müracaatını benimsemektir.
Bunu reddediyoruz, bu oyuna gelmeyeceğiz diyoruz; Türkiye'nin Kıbrıs üzerindeki
haklarına dokunamazsınız noktasında diretiyoruz. (Alkışlar) Türkiye "Avrupa
Birliğine üye olacak bir Kıbrıs Cumhuriyeti yoktur; Kıbrıs'ı tümüyle temsil
eden bir hükümet yoktur, müracaatı yapan Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti değil,
sadece Rum Cumhuriyetidir, güneydeki insanlardır, Türkleri bu müracaat
kapsamaz" diyor; ama, kimse bunu da anlamak istemiyor. Biz bu konuda sonuna
kadar ısrarlı olacağız.
Avrupa Birliği üyesi ülkelere soruyoruz: Kıbrıs Cumhuriyeti dediğiniz
Rum idaresini niye üye olarak aranıza almaya kalkışıyorsunuz?
Kıbrıs'ta otuzaltı yıldır durum şudur: Hak ve adalet için, insan hakları
için, uluslararası anlaşmaların kutsiyeti için mücadele eden Türk insanını
siz cezalandırmaktasınız, hatta, onları Ada'dan yok etmek isteyen insanları
hükümet addederek, bunlara "silahlanabilirsin, egemenliğini kuzeye, Türklerin
üzerine de yayabilirsin" mesajını vermektesiniz ve Kıbrıs meselesini bir
o kadar daha tahrik etmektesiniz. Bunu yapma hakkını nereden buluyorsunuz?
Bu soruyu sorduğumuzda "ne yapalım, herkes böyle diyor" diyorlar. Herkes
böyle diyor, kimse Kıbrıs meselesine yeniden bakmak, bir teşhis koymak
ihtiyacını duymuyor. Herkesin dediği olacaksa, 21 inci Yüzyıl dünyasında,
adalet, hak, hukuk, hukukun üstünlüğü, insan hakları ortadan kalkacak bir
durumla karşı karşıya kalacağız demektir. 21 inci Yüzyılda öngörülen, dünyanın,
hukukun üstünlüğüne, demokrasiye ve insan haklarına dayalı bir dünya olacağı
ümidini insanlık adına yitirmek istemiyoruz.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; biz, 1963 ve 1974'te olanları bugünkü
durumun nedenleri olarak anlatmaya kalkıştığımızda, bize "geçmişte yaşamayınız,
bugüne bakınız" derler. Yunanistan ve Rum tarafı, Kıbrıs meselesini 1974'te
başlamış bir istila ve göçmenlerin evlerinden, yurtlarından olması meselesi
olarak takdim ettiğinde, onlara hak veriyorlar ve sözde Kıbrıs cumhuriyeti
hükümetinin davranışlarını, girişimlerini kabul ederek insan hakları mahkemesinde
Türkiye aleyhine tek yanlı kararlar alabiliyorlar.
"Kıbrıs hükümeti" sahte ünvanı altında Yunan-Rum tarafı, toplumlararası
görüşmelerde varılan veya varılabilecek ne kadar parametre varsa hepsini
ortadan kaldırıyor, buna kimse ses çıkarmıyor. Biz "Kıbrıs Rum idaresi
meşru hükümet değildir, hükümetimiz değildir, bunu, kendilerine söyleyiniz"
dediğimizde uzlaşmaz oluyoruz.
Bu şartlar altında, yıllardır bu haksız saldırılara karşı direndik ve
neticede, ısrarım üzerine, 1997'de New York'ta ve Brion'da Rum tarafıyla
yüz yüze iki görüşme yaptık. Bu görüşmeler esnasında, Avrupa Birliği, Kıbrıs
Rum İdaresine tam yeşil ışık yakarak, Kıbrıs'ın aday bir ülke olarak yoluna
devam edebileceği işaretini verince, Klerides cesaretlendi ve bizimle çok
açık konuştu. Kendisine sorular yönelttim "masa başında yeni bir ortaklık
cumhuriyeti kurmak teşebbüsündeyiz; dolayısıyla, düşmanlığa, ekonomik ambargolara,
spor ambargolarına, her yerde önümüzü kesmeye, bizi jenositten kurtarmış
olan Anavatanımızı işgalci olarak takdim etmeye, Yunanistan'a üsler vermeye,
Yunanistan'dan paralı asker getirmeye, silaha günde 1 milyon dolar harcamaya
ve tek yanlı olarak Avrupa Birliğine müracaata ne dersin; bunlar, yapmakta
olduğumuz görüşmelerle nasıl bağdaşır" sorusunu sorduğumda, bana, açıkça,
şunu söyledi: "Unutma, biz, toplumlararası görüşmelerdeyiz. İşaret ettiğin
icraatlar hükümet icraatlarıdır. Toplumlararası görüşmeler devam ediyor
diye hükümet icraatı durmaz, bunlar devam eder." Yani, biz, masada eşit
toplum liderleri olarak konuşurken, Rumlar, Kıbrıs hükümeti adı altında,
Kıbrıs'a sahip çıkma eylemine korkusuzca devam edebileceklerdir. Klerides'e,
cevaben şunu söyledim: "Yani, hükümet olarak sen, bütün bunları, bizim
de iyiliğimiz için hükümetimiz olarak mı yapıyorsun?" Bu soruma "bütün
Kıbrıs için yapıyoruz; hakkımızdır, hükümet icraatıdır, karışamazsınız,
bunlar devam edecektir" cevabını vermiştir. Tekrar sordum: "Yani, siz,
bizim hükümetimiz misiniz? Bunu mu söylemek istiyorsun? O halde ben burada
ne yapıyorum?" Yine, Avrupa Birliğinden aldığı cesaretle şu cevabı verdi:
"Ben, sizin hükümetiniz olmadığımı biliyorum; ancak, bütün dünya bana Kıbrıs
hükümeti olduğumu söylüyor. Benim dünyaya 'hayır, ben, Kıbrıs hükümeti
değilim' dememi mi bekliyorsun!" Böylelikle, Klerides, Kıbrıs meselesinin
neden halledilmediğini ve neden iki taraf arasında uzlaşma olamayacağını
ortaya koymuş oldu. Bu nedenledir ki, ben, devamlı surette dünyaya sesleniyorum:
Sizin, kendinizin ortaya koyduğu bu engeli kaldırmak görevi size düşmektedir;
Rumlara "siz, Kıbrıs'ın hükümetisiniz, Türklerin hükümeti değilsiniz" demek
görevi sizlerindir. Bu görevi yapmadıkça, Rum, asla bizimle bir uzlaşmaya
gelmeyecektir. İsterse gelsin!
Klerides, Kıbrıs meselesinin halli için öngördüğü formülü de şu şekilde
açıklamaktadır. Bunu dikkatle dinleyeceğinizden eminim; buna biz razı olabilir
miyiz, siz razı olabilir misiniz: "Kıbrıs Cumhuriyetinin egemenliği tartışılmaz."
Kendileri egemen cumhuriyetin meşru hükümetidirler. "Bu hükümetin toprak
bütünlüğüne, bağımsızlığına, egemenliğine gölge düşürülmeyecektir." Görüşmeler
bu önşartla yapılacaktır. Güvenlik Konseyinin bütün kararları bunu amirdir.
Bu kararlar değişmedikçe, Klerides'ten, Yunanistan'dan Kıbrıs konusunda
uzlaşma beklemek hayaldir. Bunlar değişmeyeceğine göre, bizim görevimiz,
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ayakta tutmak, yaşatmak, yüceltmek ve Anavatanla
aramızdaki bağları daha da sıklaştırmak, daha da güçlü hale getirmektir.
Klerides devam ediyor: "Mal, mülk değişimini müzakere etmeyeceğim." Bunu
müzakere etmeyeceğine göre ne yapacak; -Avrupa yasalarına aykırıdır bu;
insan hakları meselesidir- bütün göçmenler eski yerlerine gidecek. Türk
göçmenler eski yerlerine dönmeyeceğine göre, Türk göçmenlerine gösterilen
yol, denizdir, göçtür veya toplumezardır. "Çokuluslu güç olmalıdır, garanti
anlaşması değişmelidir." Yüce Meclisin, Şanlı Türk Ulusunun ve insaf sahibi
dost ülkelerin, bu siyaseti, gereğince değerlendirmekte olduğundan eminim.
Kıbrıs'a sahip çıkma siyaseti alabildiğince devam ediyor; Kıbrıs'ı Rumlara
bırakmama siyaseti, alabildiğince, bizim millî görevimiz oluyor. (Alkışlar)
Avrupa Birliğinden gelen sesler ve alınan kararlar, maalesef, bu Rum
yaklaşımını desteklemektedir. Türkiye'ye bu konuda söz hakkı tanımayan
bu yaklaşımla, Kıbrıs'ı Yunanistan şantajına boyun eğmiş bir Avrupa Birliğine
üye yaparak, Kıbrıs üzerindeki Türk haklarını ortadan kaldırma planı yürütülmektedir.
Direnişimiz buna karşıdır; direnişimiz, Türkiye'yi, Kıbrıs ve bölgesinden
uzaklaştırmak isteyenlere karşıdır. Bizim mücadelemiz, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyetinin güçlendirilerek varlığını sürdürmesi, Türk Ulusunun Kıbrıs
ve Doğu Akdenizde hak ve menfaatlarının korunmasıdır; bu yoldan dönmeyeceğiz.
(Alkışlar)
Bizi uzlaşmazlıkla suçlayanlara, uzlaşmazlığın Rumlardan kaynaklandığını
anlatmak zorundayız. Yukarıda izahını yaptığım siyaset, Kıbrıs'a sahip
çıkma siyasetidir; Akridas planının, silahsız bir şekilde, Avrupa yoluyla
yürütülmesidir. Rum göçmenlerin yerlerine dönüşünü insan hakları olarak
tanımlayan Rum-Yunan ikilisi, bunun, Türk göçmenleri denize dökmek veya
göç ettirmek anlamına geldiğinin idraki içindedir; çünkü, Türklerin güneye,
zulüm çemberine dönmeyeceklerini çok iyi bilmektedirler; kısacası, jenosit
hareketi devam etmektedir.
Baf'ta Yunanistan tahsisli hava üssü açılması, S-300 füzelerinin konuşlandırılması
teşebbüsü, Rum tarafınca Türkiye'ye karşı açılan davalar, devam eden Rum-Yunan
silahlanması, Kıbrıs Türk Halkına karşı, başta spor olmak üzere her alanda
uygulanmakta olan ambargolar... Bu Rum-Yunan zihniyeti işte budur. Bunlara
dur diyen yok. Rum, bunları yasal hak biliyor, "görüşmeler devam etse de
bu haksızlıklara devam edilecektir" diyor ve ilgili hükümetler bizi masaya
davet ediyor. Biz, uluslararası camiaya, Rum-Yunan tarafının bu husumet
zihniyetinden vazgeçmesi gerektiğini söylüyoruz. Görüşme zemininin oluşmasını
önleyen, Rumların bu husumet dolu tutumlarıdır. Bununla da kalmıyoruz,
geleceğe dönük bakış açımızı ortaya koyuyoruz. Biz, Rum tarafıyla barış
anlaşması yapılmasını ve kalıcı barışın sağlanmasını öneriyoruz; bu barışın
Ada'daki iki devlet arasında yapılmasını söylüyoruz, kalıcı barışın yolunu
gösteriyoruz; bu amaçla, konfederasyon önerimizi yapıyoruz; bölgesel barış
ve istikrarın, eşitlik ve simetrinin nasıl sağlanabileceğinin gerçekçi
bir çerçevesini çiziyoruz.
Bu öneri, otuzaltı yıldır ayrı ayrı kendi kendilerini idare etmiş olan
iki ulusal halk arasında ayrılığa, uzlaşma ve işbirliği köprülerinin kurulmasını
öngören bir yaklaşımdır, gerçekçi bir yaklaşımdır; bunun gerisine düşmemiz
mümkün değildir. İki devlet esasına dayalı bir anlaşma, Kıbrıs meselesinin
hallinde tek yoldur. Rumlar, idarelerine Türk karışmasın diyerek ortaklığı
bozmuşlardı, şimdi, güneydeki idarelerine biz karışmıyoruz, yeter ki, güneydeki
Rum egemenliğini kuzeye taşıma sevdasından ve kuzeydeki cumhuriyetin üzerinde
hak iddia etmekten vazgeçsinler.
İki devlet esası, Kıbrıs'ı Girit misali yutmak isteyenlerin iştahlarını
kapatacak bir formüldür. Dünyayı otuzaltı yıldır kandırdıkları gibi, yeni
bir saldırıda, yeniden "bu bir iç meseledir" diyerek bizi açıkta bırakamayacakları,
her iki tarafın haklarını koruyan, kalıcı bir formüldür; diplomatlara bunu
söylüyoruz. Yüce Meclisinizin bu kürsüsünden, yine, gerçekleri haykırıyor
ve diyorum ki, haksızlık üzerine, eşitsizlik üzerine, iki eşit taraf dediğiniz
taraflardan bir tanesini meşru Kıbrıs hükümeti yaparak şımartmak suretiyle
bir neticeye varmak mümkün değildir. Lütfen, Kıbrıs'a bakış açınızı değiştiriniz,
gerçekleri görünüz.
Bir ortaklık ikiye bölünmüştür; ortaklardan bir tanesi hükümet, diğeri
o hükümete tabi bir azınlık addedilemez. Temelde, 1960 anlaşmalarının kurmuş
olduğu çerçevede, iki tarafın siyasî eşit egemenliği inkar edilemez bir
gerçektir, elle tutulur, gözle görülür bir vakıadır. Bunlardan bir tanesi
yasadışı cinayetlerle diğerini yok etmeye kalkıştı diye diğerinin bu hakları
ortadan kalkmış olamaz. Türk Halkı bu hakları korumak için can ve kan vermiştir.
Türkiye, Kıbrıs'ta bu haklar korunsun, Türk-Yunan dengesi bozulmasın, Yunanistan
Ada'yı ilhak etmesin diye evlatlarını feda etmiş ve Kıbrıs meselesini,
sadece uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan jeopolitik bir hadise olmanın
ötesinde, millî bir namus ve şeref meselesi haline getirmiştir. (Alkışlar)
Millî namus ve şeref uğruna can verenleri, burada, saygıyla, rahmetle anıyorum;
gazilerimizi, Yüce Meclisinizin bu kürsüsünden saygıyla selamlıyorum; Allah,
onlardan, milletimizden, hepinizden razı olsun diyorum. (Alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Klerides'le 1997 Ağustosunda yapmış
olduğum görüşmeden hemen sonra, Klerides'in kendi basınına yaptığı bir
açıklama vardır: "Biz, masaya taktik icabı oturuyoruz. Taktiğimiz, karşı
tarafın 'hayır' dediğine 'evet' demektir. Böylelikle, karşı tarafı uzlaşmaz
olarak gösteririz. Bu taktik çok başarılı olmuştur, devam edecektir" diyebilmiştir.
Biz, masa başına taktik icabı değil, Rumlar, yaptıkları cinayetlerin neticesini
görerek belki biraz pişmanlık duymuşlar, belki gerçekleri görmüşlerdir
diye oturduk ve kendileriyle ciddî şekilde bir anlaşma yapmak için bütün
gayreti sarf ettik, Türk Hükümetinin desteğine mazhar olduk; ancak, aldığımız
cevap, hep "hayır" olmuştur. Nelere "hayır"; bizim "evet" dediklerimize
"hayır"; biz nereye "evet" demişsek, cevapları "hayır" olmuştur, bizim
"hayır" dediklerimize de "evet" demişlerdir ve Kıbrıs meselesi, bu şekilde,
otuzaltı yıldır devam etmektedir.
Bu şartlar altında, Klerides'e şunları söyledim: Toplumlararası görüşmeler,
mademki "hükümet icraatı" dediğin icraatınızı durdurmayacaktır ve etkilemeyecektir;
yani, biz masada konuşurken, siz, bizim masada konuştuklarımızı sıfırla
çarpacak şekilde mahkemelere müracaat edebileceksiniz, düşmanlığa devam
edebileceksiniz, Türk'ten bir kuzu alan Rum'u hapse atabileceksiniz, Magosa
Limanına gelen bir geminin kaptanı Larnaka'ya geldiğinde hapsedebileceksiniz,
dünyaya "Türkiye, Ada'yı işgal etti" yalanına devam edebileceksiniz ve
tek yanlı AB müracaatınızı yürütebileceksiniz, o halde, bütün bunları,
siz, güneydeki kendi cumhuriyetiniz için yapabilirsiniz. Bu yaptıklarınızın
hiçbirinin bizi etkilemeyeceğini sana ve dünyaya göstermek için, bu andan
itibaren toplumlararası görüşmeler yoktur, devletlerarası görüşmeler vardır.
(Alkışlar) Devletimizi kabul edersen, o zaman seninle görüşürüm; her şeyi
görüşürüm.
1997 Ağustosunda bu şekilde ayrıldık. Müteşekkirim ki, Türk hükümetleri
bunu desteklediler ve 31 Ağustos 1998'de, konfederasyon önerimizle, pozisyonumuzu
birlikte dünyaya duyurmuş olduk. Buna rağmendir ki, biz, şimdi, G-8'lerin
dürtüsü ve Genel Sekreter kanalıyla, sözde önkoşulsuz, toplumlararası görüşmelere
davet edilmekteyiz... Sanki bu dediklerim hiç olmamış gibi, sanki Kıbrıs
Türkleri meşru Kıbrıs hükümetinin varlığını kabul etmişler gibi, biz, aynı
format üzerine, aynı formülle, toplumlararası görüşmelere, yüz yüze görüşmelere
davet ediliyoruz. Önkoşulsuz görüşme kisvesi altında, bize, sözde Kıbrıs
hükümetinin varlığını tanımamızı, buna gölge düşürülmemesini önkoşul olarak
dayatmaya devam ediyorlar.
Genel Sekretere mektup yazarak, beyanatlarımızla dünyaya duyurduğumuz
siyasetimizi yeniden duyurduk. Böyle bir görüşmenin bizi hiçbir yere götürmeyeceğini
anlattık ve "masada konfederasyon önerimizden başka bir öneri olmadığına
göre, Rum tarafı konfederasyonu görüşmek istiyorsa; yani, iki devlet arasında
bir anlaşma yapmaktan yana bir duruma gelmişse, o zaman görüşebilecek hususlar
meydana çıkmış olur" dedik. Bunun ötesinde, biz, bunca yıldır, sadece Rumlara
zaman kazandırıp, bu zamanı "meşru hükümet" unvanlarını dünyaya yaymak
için fırsat vermekten öteye bir işe yaramamış olan toplumlararası görüşmelere
katılmak niyetinde olmadığımızı duyurduk. Durum bu merkezde düğümlenmektedir.
Bu çizgi, millî çizgimizdir; Anavatanla birlikte karar verilmiş, onaylanmış
bir çizgidir, bunun altına düşmemizi kimse beklememelidir. Siyaset yapacağız,
uyumlu görüneceğiz diye, sonu gelmeyecek görüşmelere katılmanın yararı
yoktur, zararı çoktur. Biz, mertçe, bütün dünyaya şunu söylüyoruz: Eski
ortağımız Rum kanadı "meşru Kıbrıs hükümeti" adı altında güneyde bir Rum
Cumhuriyeti kurmuştur. Hedefleri, bütün Kıbrıs'ta Rum Cumhuriyeti kurmaktı.
Buna hakları yoktu; çünkü, Türk ortak ezilmemişti, boyun eğmemişti, teslim
olmamıştı. Dolayısıyla, Rumlar, bütün Kıbrıs'ta meşru hükümet olmak, devlete
sahip çıkmak mücadelesi için başlattıkları Miloşeviçvari bir savaşı, 1963'ten
1974'e kadar sürdürdükleri, 1974'te darbeyle zirveleştirdikleri savaşlar
serisini kaybetmişlerdir. Kıbrıs'ın sahibiymişler gibi konuşma hakları
hiçbir zaman yoktu. Bize karşı savaş açtılar, Miloşeviç'in Kosovalılara
yaptıklarının beşbeterini yaptılar diye böyle bir hakka sahip olmamışlardır.
Türklerden arınmış bir Rum idaresi istiyorlardı, bunu kazanmışlardır.
Güneyde Türklerden arınmış Rum idaresi vardır; adına "Kıbrıs Cumhuriyeti
Hükümeti" deseler de, demeseler de, bu, Kıbrıs Rum Cumhuriyetidir. Bu cumhuriyetin,
kuzeye egemenliğini yayma teşebbüsü, jenosit hareketinin devamından başka
bir şey değildir; buna hakları yoktur; yasal olarak yoktur, ahlak açısından
yoktur, fizikî açıdan yoktur.
Biz, toprağımızı, namus ve şerefimizi, hürriyetimizi, garantörümüz anavatanla
birlikte korumaktayız. Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti unvanı altında dünyayı
kandırmakta olanlar, bu cumhuriyetin esasını teşkil eden Türk ortağın varlığını,
hak ve statüsünü ret ve inkâr etmişler, Türk ortağı yok etmek için yıllardır
savaşmışlardır. Şimdi, bu savaşı, Avrupa Birliği yoluyla ve yalan yanlış,
tek yanlı uluslararası organların kararlarıyla kazanmaya çalışmaktadırlar.
Bunları desteklemek, Kıbrıs Türklerini yok etmek hakkını bunlara teslim
etmek demektir; bunları desteklemek, Kıbrıs Türklerinin hak ve hürriyetlerini
inkâr etmek, onları azınlık durumuna getirmek isteyenlere güç vermek demektir.
Bunu, dış dünya, hangi adalete, hangi hukuka, hangi insafa dayanarak yapmaktadır?
Bu soruyu devamlı surette gündemde tutmak her Türkün görevi olmalıdır.
Biz, dostlarımızın bize asker vermesini, silah vermesini, bizim için
kan ve can vermesini istemiyoruz; biz, dostlarımızdan para da istemiyoruz;
bütün ihtiyaçlarımızı, ayrılmaz ve kopmaz bir parçası olmakla gurur duyduğumuz
Türk Ulusu gönlünden koparak yapmaktadır ve vermektedir; şükran duygularımızı
belirtirim. Dolayısıyla, biz, dostlarımızdan, sadece, hak ve adalet ilkelerine
riayet istiyoruz. Kıbrıs Rum'u, Kıbrıs Türk'ünün hükümeti değildir; olamaz,
hiçbir zaman olmamıştır, olmak hakkı da yoktur. Bunun kabulünü istiyoruz.
Rum liderliği bu talepte bulunduğu sürece, bu iddiayı sürdürdüğü sürece,
bizden, kimse, bunlara boyun eğmemizi, bunlarla konuşmamızı ve görüşmemizi
istememelidir. Dolayısıyla, yapılacak çağrılar, hak ve adalete dayanmalı,
gerçeklere dayanmalıdır.
Bugün Kıbrıs'ta iki halk vardır; iki din, iki kültür, iki dil vardır;
iki milletin parçaları vardır; bugün Kıbrıs'ta, iki ayrı demokrasi vardır,
iki ayrı idare vardır; otuzaltı yıldır kendi kendilerini idare eden halklar
vardır, yirmibeş yıldır tamamen ayrılmış bir ülke vardır. Bunların birleşmesini,
bunların yeniden bir araya gelmesini isteyenler, bu gerçekleri evvela kabul
ederler ve iki ayrı devletin, anlaşma yoluyla işbirliği yapabileceği bir
ortamın yaratılmasına yardımcı olurlar. Saldırgan tarafa, makamı işgal
etmiş olan ve kendini, bütün Kıbrıs'ın meşru hükümeti olarak satın aldığı
silahlarla kuzeye gitme hakkına sahip olduğuna inanan Rum tarafına, böyle
bir hakka sahip olmadığını söylemenin zamanı şimdidir. Biz, bunu, anavatanımızla
birlikte tekrarlıyoruz; anavatanımızla birlikte, yapılacak ve yapılamayacak
şeyleri ortaya koymuş bulunuyoruz.
Yüce Meclisinizden bizim istediğimiz, daima olduğu gibi, haklı davamızda
bizi desteklemeye devam etmenizdir. Vermiş olduğunuz destek için müteşekkiriz.
Allah, Yüce Türk Ulusuna, layık olduğu en yüksek mertebeyi verecektir.
Anadolu'nun mert insanlarına, Yüce Meclisinizin bu kürsüsünden en içten
duygularla sesleniyorum: Siz var oldukça bizim yüzümüz gülecektir, siz
var oldukça Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilelebet var olacaktır. Tanrı,
canımız, gözbebeğimiz gibi sevdiğimiz anavatanımız Türkiye'ye zeval vermesin.
(Alkışlar)
Sizlere, en içten duygularla teşekkür eder, mutlu Barış Harekâtının
25 inci yılında saygılar ve sevgiler sunarım. Sağ olun. (Ayakta alkışlar)
BAŞKAN – Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, büyük devlet
adamı Sayın Rauf Denktaş'a teşekkür ediyorum.
|