Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
MGK KIBRIS TOPLANTISI (Nisan 2004)
"ÇÖZÜME DOĞRU KIBRIS NOTLARI" (6.4.2004)
ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2003)
1. ANNAN PLANI (Kasım 2002)
LONDRA ANTLAŞMALARI (1960)

TBMM'DE KIBRIS GÖRÜŞMELERİ...
Annan Planı ve gelişmeler...
6 Nisan 2004
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Annan'ın 31 Mart 2004 tarihinde sunduğu 4. Annan Planı'ndan sonra, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti, konuyu TBMM gündemine getirdi.

TBMM'nin 6 Nisan 2004 tarihli birleşiminde, 59. Hükümetin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, söz alarak Annan Planı ile ilgili bilgi verdi. Gül'ün konuşmasından sonra CHP adına İstanbul Milletvekili Onur Öymen, AKP adına Adana Milletvekili Ömer Çelik, grubu bulunmayan milletvekilleri adına da DYP Genel Başkanı ve Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar söz alarak gelişmeleri değerlendirdiler.
 

DIŞİŞLERİ BAKANI GÜL'ÜN KONUŞMASINDAN...

"Kuzey Kıbrıs Türklerinin geleceğini düşündüğümüz için İsviçre'deki müzakerelerin devamının daha doğru olduğu kanaatine varılmıştır."

"Kıbrıs meselesini parti mülahazalarından uzak, soğukkanlı değerlendirelim."

"Bizim kanaatimiz; yeni oluşacak Kıbrıs Türk Devleti içinde Kıbrıs Türkleri daha rahat yaşayacaktır."

"Kıbrıs Türklerinin kararına saygılı olacağız. Yeter ki açık, şeffaf ve düzgün bir referandum yapılsın."

"Bağımsız KKTC'nin tanınabilmesi olasılığını ve ilhakı gerçekçi görmüyorum."

"Yeni ortaklıkta iki kesimlilik olacağı açıkça ortaya konmuştur."

"Bir tarafın diğer taraf üzerinde hakimiyet kurması reddedilmiştir."

"İki taraf arasındaki ilişkinin bir azınlık ve çoğunluk değil, siyasi eşitlik ilişkisi olduğu açıkça kabul edilmiştir."

"Rum tarafının dünyaca tanınmış olan egemenliği de geri alınmıştır."

"Türkiye ile Kıbrıs Türk Devleti arasındaki özel ilişkiler devam edecek. Kıbrıs Türk Devleti ile Türkiye mali, ekonomik, ticari ve kültürel ilişkiler kurabilecek, anlaşmalar yapabilecek, bürolar açabilecek."

"Zürih ve Londra Anlaşmaları bu plana aynen geçmiştir, hiçbir değişikliğe uğramadan aynen geçmiştir. O zaman, 1960 Anayasasının garantörü idiler; şimdi ise, bu planla ortaya çıkan yeni devletin garantörü olarak devam edeceklerdir."

"Bu planın artıları da vardır, eksileri de vardır; hepimiz, tercihimizi yaparken, bütün bunları bilerek yapacağız."

"Bütün tarafların mutabakatıyla derogasyonlar muhafaza edilmiş; ancak, geçici hale getirilmiştir, Bu geçicilik, Avrupa hukukunda geçerli olan ekonomik seviyenin eşitlenmesi ve etnik kültürel kimliğin korunması ilkelerine dayandırılmıştır. Ayrıca, paralel bir ölçüt olarak, bunların Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğine kadar geçerli olacağı hükmü getirilmiştir. Derogasyonların geçici hale gelmesiyle, bunların birincil hukuk sayılması acil bir ihtiyaç olmaktan çıkmıştır."

"Anlaşma, Birleşmiş Milletlere tevdi edilerek tescil edilecektir. Güvenlik Konseyi'nin bir kararıyla onaylanacaktır. Böylece, uluslararası hukukun bir parçası haline gelmiş olacaktır."
 

Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül'ün konuşması şöyle:
(6 Nisan 2004 - TBMM 22. Dönem 2. Yasama Yılı 69. Birleşim)

BAŞKAN (Başkanvekili Nevzat Pakdil) - Sayın milletvekilleri, hükümet adına, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül'ün, Kıbrıs sorunuyla ilgili son gelişmeler hakkında Genel Kurula bilgi vermek üzere İçtüzüğün 59 uncu maddesine göre söz talebi vardır; gündeme geçmeden önce bu talebi yerine getireceğim.

Sayın Bakanın açıklamasından sonra, istemleri halinde, siyasî parti gruplarına ve grubu bulunmayan milletvekillerinden birine söz vereceğim.

Konuşma süreleri, hükümet için 20, siyasî parti grupları için 10'ar, grubu bulunmayan milletvekili için 5 dakikadır.

Sayın Bakan, buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hükümetim adına, Yüce Meclisin değerli üyeleri olan siz değerli milletvekillerini önce saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, Kıbrıs konusunda gelinen nokta, önümüzdeki süreç ve İsviçre'de yapılan görüşmelerle ilgili ve Annan Planının aldığı son şekille ilgili olarak Yüce Meclisimize bilgi vermeyi bir görev farz ettim; bu sebeple huzurlarınızdayım.

İnanıyorum ki, böyle önemli, tarihî bir konuyu soğukkanlılıkla Meclisimizin değerlendirmesi, her türlü hamasetten uzak, ama, dikkatli ve titiz bir şekilde her şeyi değerlendirerek burada paylaşılması hepimiz için tarihî bir sorumluluktur.

Bu çerçeve içerisinde, bugüne nasıl geldik ve niçin geldik; bunu önce sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli arkadaşlar, hükümet olduktan sonra şuna baktık: 1 Mayıs 2004 tarihinde, Kıbrıs Rum Devleti, bütün Ada'yı temsilen tek başına Avrupa Birliğine girmek üzere, tam üye olmak üzere. Bu süreci durdurmak mümkün değil; ama, bu sürecin nasıl başladığını da hepimizin çok iyi bilmesi gerekir. İlkönce, 1995 yılında Türkiye ile Avrupa Birliği arasında Gümrük Birliği Anlaşması yapılırken, o zaman, Türkiye'nin gümrük birliğine girmesi karşılığında Rum kesiminin de Avrupa Birliğine tam üyelik sürecinin başlaması kabul edilmiştir. Dolayısıyla, Türkiye, o zamandan, bu gerçeği, Rum treninin istasyondan kalkış gerçeğini, Avrupa Birliğine doğru kalkış gerçeğini kabul etmiştir. O zaman biz iktidarda değildik; o zamanki iktidarda, Cumhuriyet Halk Partisi de koalisyon ortağı olarak vardı.

İkinci bir gerçek şudur...

DENİZ BAYKAL (Antalya) – Koalisyon ortağı değildi Sayın Gül; bir koalisyon protokolü yoktur, bir koalisyon ortaklığı söz konusu değildir. Cumhuriyet Halk Partisi, o gün işbaşında bulunan hükümetle hiçbir hukukî bağlantı içinde değildir.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Sayın Baykal, Cumhuriyet Halk Partisi o hükümetin içinde değil miydi? Dışişleri Bakanı kimdi? Bugün partinizden ayrılmış olabilir, bugün partiniz isim değiştirmiş olabilir; ama, partinizin... (CHP sıralarından gürültüler)

BAŞKAN – Sayın Bakan, lütfen, konuşmanıza devam ediniz.

DENİZ BAYKAL (Antalya) – Sayın Gül, o, Cumhuriyet Halk Partisi Hükümeti değildir. Cumhuriyet Halk Partisi 30 Ekim 1995 tarihinde koalisyonu kurmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi, 1995 yılının 30 Ekim tarihinde koalisyon kurmuştur; seçime yönelik olarak kurmuştur. Bahsettiğiniz hükümet, Cumhuriyet Halk Partisiyle hükmî ya da fiilî hiçbir ilişkisi olmayan bir hükümettir.

BAŞKAN – Sayın Bakanım...

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Sayın Karayalçın...

DENİZ BAYKAL (Antalya) – SHP adına oradadır o.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – O zaman, bugünkü Cumhuriyet Halk Partisi... O günkü şartlar altında, o günkü olağanüstü dönem altında, Cumhuriyet Halk Partisinin o günkü devamının SHP olduğunu herkes biliyor. (CHP sıralarından gürültüler)

DENİZ BAYKAL (Antalya) – Hayır, hayır...

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Hayhay, olabilir. İkinci önemli...

DENİZ BAYKAL (Antalya)- Bakın, bu hatayı sık sık yapıyorsunuz.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Olabilir; itiraz ediyorsanız, olabilir.

DENİZ BAYKAL (Antalya) - O ayrı bir hükmî şahsiyettir.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Tamam, tamam...

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Hayır, biz değiliz... Bugünkü hükümetin Refah Partisiyle ilişkisini kabul etmiyorsunuz da, Cumhuriyet Halk Partisinin SHP'yle ilişkisini neden kabul ediyorsunuz?

MUSTAFA ERDOĞAN YETENÇ (Manisa) – Siz de Saadet Partisinin devamısınız o zaman.

BAŞKAN – Sayın Bakanım, lütfen, konuşmanıza devam eder misiniz.

Saygıdeğer milletvekili arkadaşlarım...

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Ben, Refah Partisinde Genel Başkan Yardımcısı olduğumu, Fazilet Partisinde Genel Başkan Yardımcısı olduğumu, bunları hiçbir zaman inkâr etmedim ve o zaman yaptığım her şeyi de üstlendim. (AK Parti sıralarından alkışlar) Siz “hayır” diyorsanız, öyle kabul edelim Sayın Baykal. Tamam...

BAŞKAN – Sayın Bakanım, Genel Kurula hitap eder misiniz?

DENİZ BAYKAL (Antalya) – Ben dediğim için değil, gerçek olduğu için...

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Gerçek öyleyse, tamam, hay hay...

DENİZ BAYKAL (Antalya) – Bakın, SHP ayrı bir partidir, şu anda da vardır, duruyor; şu anda da var; o zaman da ayrı bir partiydi. O zamanda Cumhuriyet Halk Partisi vardı; ama, Cumhuriyet Halk Partisi hükümette değildi, koalisyon protokolü yoktu, bir anlaşma yoktu. Ayrı bir parti, kendi başına SHP diye bir parti oradaydı.

BAŞKAN – Sayın Baykal...

Sayın Bakanım, lütfen devam ediniz.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Değerli arkadaşlar, önemli olan nokta şudur: Türkiye'nin... Sayın Baykal'ın söylediklerinin doğru olduğunu kabul ediyorum...

MEHMET SEMERCAN (Aydın) – Ama, düzeltin konuşmanızı Cumhuriyet Halk Partisi koalisyonda yoktu, Cumhuriyet Halk Partisi o zaman iktidarda yoktu...

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Tamam kardeşim, söyledim işte. Tamam, Sayın Baykal'ın söylediklerinin doğru olduğunu kabul ediyorum dedim.

MEHMET SEMERCAN (Aydın) – Siz söylediniz, siz düzeltin.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) - Tamam. Sayın Karayalçın... Tamam, sizinle ilgili değildir.

BAŞKAN – Sayın Milletvekilleri, lütfen yerinizden müdahale etmeyiniz.

Sayın Bakanım, buyurun.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – O gün, önemli olan, Türkiye hükümeti, Rum treninin kalkışını onayladı.

İkinci önemli bir nokta ise, 1999 yılıdır. 1999 yılında da Sayın Ecevit'in Başbakan olduğu dönemde, Helsinki'de, Türkiye'nin Avrupa Birliğine adaylığı kabul edilirken, yine Rum treninin Avrupa Birliğine doğru sürat alması, yine onaylandı. Ben bunları tarihî bir gerçek olarak ortaya koyuyorum.

V. HAŞİM ORAL (Denizli) – Londra ve Zürich anlaşmaları?!

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Ne alakası var?.!

V. HAŞİM ORAL (Denizli) – Ne İlgisi var?! Doğru dürüst bilgi verin.

BAŞKAN – Sayın Oral, lütfen müdahale etmeyiniz...

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Kardeşim, bak şimdi...

V. HAŞİM ORAL (Denizli) – O zaman, Rum kesiminin Avrupa Birliğine girmesi, uluslararası anlaşmalarla kabul edilmiş midir?

BAŞKAN – Sayın Oral lütfen..

Sayın Bakanım, Genel Kurula hitap ediniz; buyurun.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Biraz sonra onlara geleceğim, dinleyeceksiniz.

Burada kararınızı verirken -tabiî herkes istediği kararı verecektir...

V. HAŞİM ORAL (Denizli) – Hayır, her şeyden bahsedin, herkes doğruyu bilsin.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) - Türkiye Büyük Millet Meclisinde böyle bir uygulama yoktur. Ben hazırım karşılıklı soru cevaba, hiç çekinmem; ama, böyle bir uygulama yoktur ve bu Meclisin huzuruna yakışmaz, o açıdan. Yoksa, ben hazırım, her türlü karşılıklı konuşmaya. (AK Parti sıralarından alkışlar)

İkinci nokta, 1999 yılıdır; Dolayısıyla, 1995'te ve 1999 yılında Rum Kesiminin Avrupa Birliğine tam üyeliği kabul edilmiştir ve o süratle yol almaya başlamıştır. Yıllar akmıştır ve bugüne gelmiştir. Biz baktık, şöyle bir gerçekle karşı karşıya kaldık. Rum Kesimi, Adayı temsilen tek başına Avrupa Birliğine girmek üzere. Bu treni durdurmak lazım; çünkü, Rum Kesimi tek başına Adayı temsilen Avrupa Birliğine girdiğinde, bir, Türkiye açısından birçok zorluklar ortaya çıkacaktır; iki –ki, çok daha önemlisi- Kıbrıs Türkleri açısından çok daha sıkıntılı dönem başlayacaktır. Ve korkumuz şudur ki, bugün zaten arada büyük bir fark vardır, ileride Adayı temsilen tek başına Avrupa Birliğine giren Rum Kesimi karşısında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin giderek çok zayıflayacağı kanaati bizde hasıl olmuştur. Bunun üzerine hükümetimiz harekete geçmiştir. Önce Dışişleri Bakanlığımızda çalışmalar yapılmıştır. Devletimizin ilgili kurumlarıyla sıkı işbirliği içinde olunmuştur, Genelkurmay Başkanlığıyla, uzun, beraber çalışmalar yapılmıştır. Neticede, Sayın Başbakan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine “müzakereleri tekrar başlat” diye çağrıda bulunmuştur. Davos'ta başbaşa görüştüklerinde bunu kendisine söylemiştir ve neticede, Genel Sekreter, New York'ta tarafları görüşmeye davet etmiştir. New York'taki görüşmeler tıkandığında, bu tıkanıklığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türk heyeti beraber aşmıştır. Sayın Denktaş'ın masaya koyduğu teklifle aşılmıştır ve şu karara varılmıştır: Müzakere Adaya taşınacak. Adada Rum tarafı ve Türk tarafı uğraşacak. Eğer bir neticeye varırlarsa ne güzel. Neticeye varamazlarsa, Türkiye ve Yunanistan dahil olacak. O da olmazsa, sonunda Genel Sekreter boşlukları dolduracak. Bu çerçeve içerisinde 19 Şubat-22 Mart tarihleri arasında Adada görüşmeler başlamıştır; ama, 15 görüşme yapılmıştır, buna karşılık, sadece ortak bayrak ve millî marşta anlaşma sağlanmıştır. Bunun ötesinde, Rum tarafının geri duruşu ve böyle bir neticeye, bir anlaşma, bir uzlaşma yanlısı olmayışı yüzünden Ada'da kopmuştur.

New York mutabakatı gereği, İsviçre'nin Lüzern Şehrinde 24 Mart'ta tekrar görüşmeler başlamıştır. Buna, Türkiye ve Yunanistan da dahil olmuştur. Dolayısıyla, Türkiye'yi, benim Başkanlığımda bir heyet temsil etmiştir. Heyetimizde, Dışişleri Bakanlığımızın ve Genelkurmay Başkanlığımızın da temsilcisi bulunmuştur.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş İsviçre'ye gelmemişlerdir; ama, Başbakan Mehmet Ali Talat ve Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş'a tam yetki vermişlerdir. Ayrıca, kendisinin Müşteşarı olan Sayın Ergun Olgun da heyet içerisinde olmuştur ve Sayın Denktaş ile sürekli temas halinde olmuştur.

Bizim buradaki stratejimiz ve arzumuz şudur: Bir uzlaşmaya varmak, Annan Planı üzerinde değişiklikler yapmak. Bunun için, iki kesimliliğin daha kuvvetli hale getirilmesi, garantilerin pekiştirilmesi, Türk bölümü içerisine gelecek Rum sayısının azaltılması, eşitliğin kurumlar seviyesinde sağlanması ve haritanın düzleşmesidir; çünkü, Üçüncü Annan Planında harita girintili çıkıntılı idi.

Bu önceliklerle biz gittik ve burada çetin müzakereler olmuştur. Bu müzakerelerde heyetimiz gerçekten büyük bir gayret göstermiştir; Dışişleri Bakanlığının değerli diplomatları, Başbakanlığın, Genelkurmay Başkanlığının değerli temsilcileri, hukukçularımız müzakerelere gece gündüz katılmışlardır, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türklerinin çıkarlarını canla başla savunmuşlardır. Azamî sonuç almak için diplomasinin bütün imkânları devreye sokulmuştur.

Zürih'ten önce Türkiye şu hazırlığı yapmıştır: Birleşmiş Milletler nezdinde, Amerika Birleşik Devletleri nezdinde ve İngiltere nezdinde yoğun bir çalışma içerisine girmiştir ve tezlerini anlatmıştır ve bu tezlerin kabulünün sağlanması için onlardan da destek istemiştir. Görüşmelerde Rum tarafı, sonuna kadar uzlaşmaz bir tutum izlemiş, hiçbir zaman bunun için öncelikli bir liste vermemiş, sonuna kadar, masadan ayrılmak için imkânlar aramıştır. Türk tarafı olarak bizler ise, bir anlaşma ortaya çıkarabilmek için önceliklerimiz üzerinde yoğunlaşmış ve önceliklerimizi bütün dünyaya, Birleşmiş Milletlere ve bu işe yardım eden herkese sonuna kadar anlatmışızdır. Neticede, taraflar arasında bir uzlaşma olmamıştır. Rum tarafı son dakikaya kadar bu işin orada kalması için açık-gizli her türlü teklifi de yapmıştır. Açıkçası, Türkiye açısından orada işleri bırakmak, mümkün olabilirdi; ama, Kuzey Kıbrıs Türklerinin geleceğini düşündüğümüz için, tarafımızdan müzakerelere devamın daha doğru olduğu kanaatine varılmıştır . Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine de gizli tutulan bu öneri sonunda yapılmıştır. Sayın Başbakan ve Karamanlis'le yapılan toplantılarda bu teklif resmen de dile getirilmiştir. Çünkü, Rumların bütün amacı, 1 Mayısta Avrupa Birliğine girmektir. 1 Mayısta Avrupa Birliğine tek başlarına girdikten sonra çok büyük bir nefes alacaklarına ve çok rahatlayacaklarına inanmışlardır. Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk heyetleri olarak beraberce, müşterek olarak aldığımız kararla buna fırsat verilmemiştir.

Değerli arkadaşlar, neticede, Annan Planı üzerinde değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerle ortaya yeni bir Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti çıkmaktadır. Bunun bazı teknik özelliklerinin neler olduğunu sizlere burada aktarmak istiyorum.

Buna göre, 1 Mayıs 2004 tarihinde yeni düzen yürürlüğe girdiği anda, devletin adı Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti, hükümetin adı federal hükümet olacak, kurucu devletlerin adları Kıbrıs Türk Devleti ve Kıbrıs Rum Devleti olacaktır. Federal hükümetin anayasasına ilaveten kurucu devletlerin de ayrı ayrı anayasaları olacaktır. Planın önceki versiyonundaki geçiş dönemi, Kıbrıs'ın, 1 Mayıs 2004'te, fiilen Avrupa Birliği üyesi olacağı nedeniyle iki aya indirilmiştir. Bu çerçevede önceki düzenlemeye göre ilk otuz ay, iki liderin eşbaşkanlığı üstlenmesi yerine, referandumların olumlu sonuçlanmasını takiben isimleri iki gün içinde taraflara bildirilecek olan kişiler, bu yapılmadığı takdirde iki lider, ilk iki ay içinde birer aylık rotasyonla eşbaşkan olacaklardır. Buna göre anlaşma yürürlüğe girdiği anda devlet başkanı fiilen bir Rum, mayıs sonundan 1 Temmuza kadar ise bir Türk olacaktır.

Bu dönemde bakanlar kurulu, referandumdan sonraki iki gün içinde isimleri taraflarca bildirilecek 3 Rum ve 3 Türk'ten oluşacaktır. Rumlar, Avrupa Birliği, maliye, adalet ve içişleri; Türkler ise, ulaştırma ve tabiî kaynaklar, dışişleri, savunma ve ticaret ve ekonomi bakanlıklarını üstleneceklerdir. İki aylık bu dönemle, geçici federal parlamento da, iki kurucu devletin meclisleri tarafından atanacak 24 üyeden oluşacaktır.

13 Haziran günü Avrupa Parlamentosu seçimlerinin yanı sıra federal parlamento ve kurucu devlet meclisleri için de seçimler yapılacak ve bunu takiben geçiş dönemi, 31 Haziran günü sona erecektir.

Yeni dönemde ise, federal devlet başkan ve başkan yardımcılığı ilk beş yıl boyunca onar aylık süreyle, beş yıldan sonra da yirmişer aylık süreyle rotasyona tabi tutulacaktır; 1 Türk olacaktır, 1 Rum olacaktır. Neticede; altıncı yıldan itibaren iki dönem Rum'a karşı, bir dönem Türk başkan olacaktır.

Başkan yardımcısı, Avrupa Birliği Konseyi toplantısına başkanla birlikte katılacaktır; AB zirve toplantılarına her ikisi bir gideceklerdir.

Başkanlık konseyi, beş yıllığına, 6'sı oy sahibi, 3'ü oy hakkı olmayan toplam 9 üyeden oluşacaktır.

Konsey, üyeleri arasında görev dağılımını kendi belirleyecektir.

2 üye, her biri ayrı kurucu devletten olmak kaydıyla, başkan ve başkan yardımcısı olarak tek listeden seçileceklerdir. Parlamento, ihtiyaç duyulması halinde, oy hakkı bulunmayan konsey üyelerinin sayısını 1/3'ü Türk olmak kaydıyla artırabilecektir.

Dışişleri bakanı ve Avrupa Birliği işlerinden sorumlu bakan, ayrı kurucu devletten olacaktır; dışişleri bakanı Türk olacaksa, AB bakanı Rum olacaktır.

Başkanlık Konseyi oydaşmayla karar almaya çalışacak; bu mümkün olmadığı takdirde, basit çoğunlukta karar alınacak, ancak, en az 1 Türk üyenin olumlu oyu aranacaktır.

Ortak devletin yasama organı, senato ve temsilciler meclisinden oluşacaktır. Senato ve temsilciler meclisi başkanları aynı kurucu devlete mensup olmayacak, aynı kurucu devletten ard arda iki başkan seçilemeyecektir. Başkan ve başkan yardımcıları da ayrı kurucu devletlerden olacaklardır. Alt ve üst meclisler beşer yıl süreyle seçilecek, 48 üyeden oluşacaktır.

Nispî temsil sistemiyle seçilecek temsilciler meclisinde en az 12 Türk milletvekili olacak, senato ise 24 Türk ve 24 Rum senatörden oluşacaktır.

Senato seçimleri toplumsal, yani, etnik bazda yapılacak ve böylece eşit üyelik sistemi garanti altına alınmış olacaktır.

Temsilciler meclisinde kararlar basit çoğunlukla alınacak, senato da ise oylamaya katılan Türk üyelerin en az ¼'ünün olumlu oyu olmadan karar alınamayacaktır.

Kurucu devlet yetkilerini ilgilendiren ve deniz ve hava sahalarıyla ilgili uluslararası anlaşmaların onaylanmasında, vatandaşlık, göç, su kaynakları ve vergilerle ilgili yasalarda, federal bütçede, başkanlık konseyinin seçiminde ve özel çoğunluk gerektiren diğer konularda ise oturuma katılan Türk üyelerin asgarî 2/5 oyu aranacaktır. Kararların yürürlüğe girebilmesi için hem temsilciler meclisinde hem senatoda kabul edilmesi gerekmektedir.

Federal kurumların da anlaşma yürürlüğe girdiği andan itibaren işler durumda bulunması ve iki aylık bir geçiş dönemine tabi olması öngörülmektedir. Bu çerçevede, başlıca kurumlar olarak, yüksek mahkeme, başsavcılık, Kıbrıs merkez bankası, sayıştay öngörülmektedir.

Yüksek mahkeme, başkanlık konseyi tarafından, her bir kurucu devletten bir kez için dokuz yıl süreyle 6'şar hâkim ve 3 yabancı üye olmak üzere toplam 15 hâkimden oluşacaktır.

Yüksek mahkeme, aynı zamanda, hem anayasa mahkemesi hem aslî federal yargı mahkemesi olacaktır. Burada, Türk ve Rum hâkim sayısı eşit olacak,Yabancı hâkimlerin listesi, daha önce Dışişleri Bakanlığımıza verilmiştir ve onların içerisinden elenen isimler olmuştur, adil davranacağına kanaat getirdiğimiz isimler olmuştur ve bir liste onaylanmıştır; dolayısıyla, o listeden olacaktır.

Kıbrıs merkez bankası, federal hükümet organlarından bağımsız olacaktır. Bankanın, başkanı, başkan yardımcısı, idare kurulu ve para politikaları komitesi bulunacaktır. 7 yıllık süre için atanacak başkan ve başkan yardımcısı, aynı kurucu devletten olamayacaktır. Diğer üyeleri 5 yıl süreyle atanacak idare kurulu ise, 2 Kıbrıslı Türk, 2 Kıbrıslı Rum ve 1 yabancı üyeden oluşacaktır. Para politikaları komitesi ise, 7 yıl görev yapacaktır. Kararlar oyçokluğuyla alınacak, dolayısıyla, yabancı üyenin oyu belirleyici olabilecektir. Aynı şekilde, sayıştayda da aynı düzen olacaktır.

Plana göre, federal hükümet, aşağıda belirlenen yasama ve yürütme erklerini egemence kullanacaktır: Uluslararası anlaşmaların akdedilmesi ve savunma politikasının belirlenmesi dahil, dış ilişkiler, Avrupa Birliğiyle ilişkiler, para basımı, para politikası ve bankacılık düzenlenmesi, bütçe ve tüm dolaylı vergiler dahil federal malî işler ve federal ekonomi ve ticaret politikası, su kaynakları da dahil olmak üzere doğal kaynaklar, meteoroloji, havacılık, uluslararası denizcilik ve birleşik Kıbrıs cumhuriyetinin kıta sahanlığı ve karasuları, iletişim, Kıbrıs vatandaşlığı ve muhaceret, terörizmle mücadele, genel ve özel aflar, fikrî haklar, eski eserler...

Ortak devlete devredilmeyen yetkilerin tümü, kurucu devletlerde kalacaktır ve kurucu devletler, bu yetkileri hükümranca kullanabileceklerdir. Kurucu devletler, yetkileri içinde yer alan turizm, çevre koruma, balıkçılık, tarım, spor, eğitim, ulaştırma, sağlık gibi konularda federal hükümetle uyum sağlanmasından sorumlu olacaklardır. Planın son versiyonunda, tarım ve balıkçılık, münhasıran kurucu devlet yetkileri arasına alınmıştır. Kurucu devletler, kendi bölgelerindeki havaalanlarını ve limanları da kontrol edebilecekler, mülkiyetlerine sahip olabileceklerdir.

Ayrıca, kurucu devletler, kültürel ve ticarî konulara ilaveten, ekonomik yatırım ve malî yardım konularında da uluslararası anlaşmalar imzalayabileceklerdir; yani, Kıbrıs Türk Devleti, federal devletten bağımsız olarak, isterse Türkiye'yle, her türlü ekonomik, ticarî, yatırım ve kültürel anlaşmalar yapabilecektir.

İki tarafın önceden imzalamış oldukları uluslararası anlaşmalar, bir liste dahilinde, geçerli olmayı sürdürecektir. Rum tarafının ve Türk tarafının da Türkiye'yle yapmış olduğu 57 anlaşma kabul edilmiş ve eklere girmiştir.

Kurucu devletlerin halihazırdaki kurumları, anlaşma yürürlüğe girdiğinde, kendilerini, yeni düzene ve yeni anayasalarına uyarlamış olacaklardır. Kurucu devletlerin yasalarının uyumunun kontrolü için, federal yüksek mahkeme yetkili kılınmıştır. Tabiatıyla bakanlıklar ve diğer icracı kuruluşlar, kurucu devletin yetki alanlarına göre, yeniden organize edilecektir. Kurucu devletlerin başkan veya başkanlıkları, ilk on yıl, oy hakkı olmaksızın, bakanlık konseyi çalışmalarına davet edilebileceklerdir.

Kurucu devletlerin, ayrıca, kendi bayrakları ve marşları olacaktır. Bunun yanı sıra, birleşik Kıbrıs cumhuriyeti ve AB bayrakları da olacaktır.

Referanduma sunulacak yeni kuruluş anlaşması 163 sayfa olup, yasaları ve anlaşmaları içeren ekleriyle birlikte, metin yaklaşık 9000 sayfayı tutmaktadır. Bunlar, kuruluş anlaşmasını oluşturan ana maddeler, anayasa, anayasal nitelikteki yasalar, federal yasalar, federal hükümet ve kurucu devletler arasındaki işbirliği anlaşmaları, birleşik Kıbrıs cumhuriyetini bağlayıcı uluslararası anlaşmalar, toprak düzenlemeleri, mülkiyet, uzlaşı komisyonu ve yeni düzenin yürürlüğe girişi olmak üzere, 9 ana bölümden oluşmaktadır. 163 sayfalık ana metnin dışındaki bu yasalar teknik komiteler tarafından gözden geçirilmiştir; gerek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki gerek bizim komitelerimiz... Bunlar, genellikle uyum yasalarıdır, Avrupa Birliğine uyum yasaları şeklindedir; ama, eğer, bunların, anayasaya, esas metne olan aykırı tarafları varsa, bunlar, ona göre düzeltilecektir.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, Planın son hali itibariyle bazı kayda değer hususları ve yapılan son değişiklikleri şöyle de özetlemek mümkündür:

Toprak düzenlemeleri itibariyle, Annan Planının üçüncü versiyonunun ekindeki harita aynen kalmıştır. Toprak devri, üçüncü ayın sonundan itibaren, ara bölge ve meskûn olmayan bölgelerden başlamak üzere altı aşamalı bir takvim çerçevesinde gerçekleşmektedir. Söz konusu takvim planın son versiyonunda, 29 aydan 42 aya çıkartılmıştır. Bu süre uzatımı, esas itibariyle, önceki takvime ilaveten Türk tarafınca aşamalı olarak boşaltılacak toprakların belirli sürelerle Birleşmiş Milletlerin yönetiminde kalacak olmasından kaynaklanmaktadır. Hukuken ilk günden itibaren Rum tarafına terk edilmiş olacak toprakların yönetimi, söz konusu takvim uyarınca geçici bir süreyle fiilen Kıbrıs Türk Devletinde olacaktır. Birinci yılın sonuna kadar terk edilecek topraklar, Birleşmiş Milletler tarafından belirlenecek takvime göre Rum tarafına devredilecektir. Buna göre anlaşma yürürlüğe girdikten 104 gün sonra ara bölgeye ilaveten kapalı Maraş ve Erenköy, ondan üç ay sonra da Düzce ve Taşköy Rumlara verilecektir. Yıl sonuna kadar Rumlara terk edilecek bölgeler bundan ibarettir.

Burada, halen yaşamakta olan Türk sayısı 75 kişidir. Birinci yıldan sonra ise önceki takvime ilaveten terk edilecek topraklar, Rum yönetimine geçmeden önce 3 ilâ 10 aylık sürelerle Birleşmiş Milletler gözetimine devredilecektir. Haritada Türk tarafına yüzde 29,2 oranında toprak kalmaktadır. Buna mukabil Türk tarafı, Adanın kıyı şeritlerinin yüzde 52'sine sahip olmaktadır. Rumlara verilecek topraklarda yaklaşık 58 bin Kıbrıs Türkü yaşamaktadır, bu insanların 42 aylık takvim çerçevesinde aşamalar halinde bu bölgeleri terk ederek Kıbrıs Türk Kurucu Devleti kalıcı topraklarına göç etmeleri gerekmektedir, şayet arzu ederlerse.

Bu konuyu, bu mülk konusunu biraz daha açıklamak istiyorum. Annan Planının mülkiyet ve ikâmete ilişkin bölümlerine bakıldığında, bunun esasen bir göç veya yeniden iskân planı değil, mülkiyet iadesi planı olduğu görülecektir; yani 1974 öncesi yer değiştiren Türklerin güneydeki mallarının mülkiyetini, Rumların ise kuzeydeki mallarının mülkiyetine belirli koşullar ve süreler çerçevesinde yeniden sahip olmalarına imkân sağlamaktadır. Mülkiyet iadesi programı beraberinde zorunlu bir iskân veya ikâmet değişikliğini getirmemektedir. Dolayısıyla, takriben 3,5 yıl içinde, kademeli olarak boşaltılacak topraklarda yaşayan Türklerin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşlarının, derhal ve toplu bir göçü veya yeniden iskânı, Planda zorunlu tutulmamaktadır. Bunlar, arzu ve tercih ederlerse, söz konusu köy veya kasabalardaki kendi evlerinde yaşamaya devam edebileceklerdir veya buralarda konut satın alabilecek, kiralayabilecek veya boşalttıkları bir konut karşılığı alternatif konut talebinde bulunabileceklerdir. Kıbrıs Türk Devleti topraklarında ikamet etmeyi tercih etmeleri halinde, buralarda, alternatif konut taleplerinde bulunabileceklerdir. Her halükârda, alternatif konut temin edilmeden, hiç kimsenin yer değiştirmesi söz konusu olmayacaktır. Dolayısıyla, zorunlu bir göç söz konusu değildir; yerinden ayrılacak kişilere, muhakkak, bir yer gösterilecektir.

Ancak, bütün bunlara rağmen, bizim, tabiatıyla, her ihtimali ve azamî sayıları dikkate alarak hareket etmemiz gerekir, herkesin yerini terk edeceğini düşünmemiz gerekir, tahliye edilecek topraklarda yaşayan Kıbrıslı Türklerin tamamının Kıbrıs Türk Devleti tarafına geçebilecekleri ihtimaline göre hazırlıklarımızı yapmamız gerekir.

Ayrıca, Planın, Kıbrıslı Rumların, kurucu Türk Devleti topraklarındaki gayrimenkullerine yeniden sahip olmalarıyla ilgili düzenlemeleri de, İsviçre'de tadilata uğratılmıştır.

Kıbrıs Türk heyetinin titizlikle yaptığı çalışmalar ve Lefkoşa'dan alınan onayla, sistem, daha uygun hale getirilmiştir. Buna göre de, halen Rumlara ait gayrimenkullerde oturan Kıbrıslı Türklerin, bu konutları satın alabilmeleri, güneyde terk ettikleri konutlarıyla değiştirmeleri veya kiralayabilmeleri mümkün olacaktır. Esasen, gayrimenkullerin iadesi, asgarî beş yıl sonra başlayacaktır. Bu, uzun bir sürecin ve koşulların tamamlanmasından sonra gerçekleşecektir.

Esasen, Planda da, bu şekilde yer değiştirecek kişilerle ilgili her türlü hazırlık ve güvence, malî ve ekonomik yardım mekanizmaları öngörülmektedir. Gerekli ödeneklerin Kıbrıs bütçesine konulması hususu anlaşmaya girmiştir. Bu konuda, uluslararası taahhütler de alınmıştır. Önümüzdeki günlerde bir donörler toplantısı yapılacaktır; ama, yine şunu bilmemiz gerekir ki, yine esas iş Türkiye'ye ait olacaktır.

Ayrıca, 100 000 Rum'un Türk tarafına geçeceğinden söz ediliyor; bu doğru değildir. Rumlar, sadece mallarının mülkiyetini, belirli süre ve koşullarda elde edeceklerdir. Rumların Türk tarafında ikâmet hakkı 5 yıl sonra başlayacaktır. Bunların sayısı da, 6 ncı ve 9 uncu yıllar arasında, takriben 13 000; yani, nüfusun yüzde 6'sı, 10 uncu ve 14 üncü yıllar arası, takriben 26 000 olacaktır. Bundan sonra, 20 nci yılda veya Türkiye AB'ye girene kadar, bu sayı azamî -eğer yüzde 18'lik kontenjanı kullanırlarsa- 39 000 olacaktır. Biz bunu böyle bilelim, hepsinin geleceğini varsayalım; ama, şu bir gerçektir ki, birçok kişi gelmeyi tercih etmeyecektir. Bu sayılar, azamî sayılardır. Bütün bu insanların güneydeki işlerini, evlerini bırakıp topluca kuzeye geleceklerini düşünmek biraz zordur; ama, biz yine hepsinin geleceğini varsayarak, maksimum olarak düşünmemiz gerekir.

Bütün bunlara rağmen, tabiî ki, Türkiye'nin de Avrupa Birliğine tam üyeliği gerçekleştikten sonra, oradaki Türk-Rum sayısı, hiçbir zaman 2/3 oranını değiştirmeyecektir.

Değerli arkadaşlar, burada, mülkiyete geri dönüş kapsamında, Rumların Türk tarafına geri dönecekleri mal ve mülkün oranı, önceki Planda köy ve belediyeler için –yani, değiştirilmeden önce- yüzde 20, Kıbrıs Türk Devleti genelinde yüzde 10 iken, Kıbrıs Türk tarafınca getirilen bir öneri çerçevesinde, demin söylediğim gibi, her Rum'un kuzeydeki eski mülkün üçte 1'ine sahip olması yönündedir. İzahını biraz önce yaptım. Geri kalan 2/3'ü ise, tazminatla alacaklardır; ancak, Karpaz bölgesindeki Dip Karpaz, Yeni Erenköy, Sipahi ve Adaçay köylerinin eski Rum sakinlerinin, herhangi bir sınırlama olmadan eski mülklerine dönmeleri hususu, Birleşmiş Milletler tarafından eski Planda yer aldığı üzere, muhafaza edilmiştir.

Bizim için çok önemli olan bir konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesiyle ilgili konuydu.

Rumların kuzeyde bıraktıkları topraklar için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde açtıkları ve açacakları davalara ilişkin olarak ise, çözümden sonra, sorumluluğun Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetine geçmesine ilişkin hükümler plana derç edilmiştir. Eş başkanlar tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanına ve Avrupa Konseyine bildirilmesi öngörülen bu konudaki mevcut ve müstakbel tüm davaların Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından üstlenileceğine ilişkin mektuplar da Plana eklenmiştir. Söz konusu mektuplarda, eş başkanlar, kurucu anlaşmayla kurulan yeni düzende yerlerinden olacak mağdurlar için tüm iç düzenlemelerin ve yasal yolların öngörüldüğünü belirtmekte, dolayısıyla, bu hususta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde devam eden tüm davaların düşürülmesini talep etmektedirler.

Sizin de bildiğiniz gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde, aleyhimizde, 4 000 civarında dava vardır. Bu dosyaların hepsi düşecektir ve Kıbrıs'a gidecektir. Böylece, Türk ve Rum taraflarının yeni devletin kuruluşunda mülkiyetle ilgili her türlü ihtilafın öncelikle iç hukukta çözümlenmesi yönünde ortak bir iradeye sahip oldukları ortaya konulmuştur. Bu, bizim en önem verdiğimiz konulardan birisiydi. Bildiğiniz gibi, daha önce bir Loizidiu davası vardı. Buna benzer 4 000'e yakın davanın aleyhimizde neticelenmesi karşısında, bunların muhatabı Türkiye olacaktı. Şimdi, bunlar Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetine gitmiştir. Mal, mülk mübadelesiyle ilgili konular, orada kurulan bütün bu mekanizmalarla asgarî düzeye indirilecek ve çözülecektir.

Değerli arkadaşlar, bu Planda çok önem verdiğimiz başka bir nokta da şuydu: Bildiğiniz gibi, Barış Harekâtından sonra, Türkiye'den Kıbrıs'a giden ve yerleşen vatandaşlarımız vardı. Bu vatandaşlarımızın sayısı 40 000 olarak düşünülmüştür; daha önceki Planda, Üçüncü Annan Planında 33 000 seviyesindeydi. Bu, müzakereler neticesinde, 45 000'e çıkmıştır. Türkiye asıllı ve daha sonra Kıbrıs'a gidip yerleşen 45 000 Türk vatandaşı da Kıbrıs vatandaşı olacaktır; dolayısıyla, eğer onaylanırsa, neticede Avrupa Birliği vatandaşı olacaklardır. Dolayısıyla, bu, bizim en önem verdiğimiz bir konu idi.

Bunun dışında, son dönemlerde geçici süreler için Kıbrıs'a giden ve orada çalışmak için giden bazı Türk vatandaşları vardır, bunlarla ilgili bazı özel statüler getirilmiştir; ama, tabiî, bunlar vatandaş olmamıştır.

Kıbrıs Türk Devletinde ve Kıbrıs Rum Devletinde ikamet izni verilecek Türk ve Yunan vatandaşlarının miktarı, her iki kurucu devletin nüfusunun yüzde 10'unu geçmeyecektir. Buna göre, anlaşma yürürlüğe girdiğinde, Türk vatandaşlarının kuzeydeki sayısı yaklaşık 20 000'i, Yunan vatandaşlarının güneydeki sayısı yaklaşık 70 000'i geçmeyecek, daha sonra bu oran yüzde 5 olacaktır. Üniversite öğrencileri ve öğretim üyeleri bu oranın dışında kalacaktır. Dolayısıyla, Kıbrıs Türk Devletindeki üniversiteler çok önemlidir, bu üniversitelerin önü kesilmeyecektir, bu üniversitelere Türkiye'den öğrenci gitmesi mümkün olacaktır.

Yine, bizim ısrarımız üzerine, Planın son versiyonuna, anlaşmadan ondokuz yıl sonra ya da Türkiye AB'ye girdikten sonra bu düzenlemelerin tamamen ortadan kalkacağı da eklenmiştir.

Değerli arkadaşlar, bu Planın en önemli başka yanlarından birisi, bizim gitmeden önce önem verdiğimiz yanlardan birisi -demin söylediğim için- garantilerle ilgili konudur. Önce, Ada askerden arındırılacaktır. Mevcut Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk Kuvvetleri, belirlenen ve asker çekilme sürelerini de gözeten bir plan dahilinde lağvedilmektedir. Kurucu devletlerin sadece polisi olacaktır. Planda, nüfusa göre hesaplanan polis sayısı, mevcut durumda, kuzey için yaklaşık 1 900, güney için yaklaşık 4 900 olmaktadır. Federal polis ise, eşit sayıda Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumdan oluşacaktır, federal devletin polisi eşit sayıda oluşacaktır.

Annan Planı, garanti ve ittifak anlaşmalarının, Ada'da kurulan yeni düzeni dikkate alarak, aynen devam etmesini amirdir. Dolayısıyla, değerli arkadaşımın biraz önce söylediği Zürih ve Londra Anlaşmaları bu plana aynen geçmiştir, hiçbir değişikliğe uğramadan aynen geçmiştir. O zaman, 1960 Anayasasının garantörü idiler; şimdi ise, bu planla ortaya çıkan –deminden beri anlattığım ve biraz sonra anlatacağım- yeni devletin garantörü olarak devam edeceklerdir; ama, garantörlük, aynen devam etmektedir.

Garantör ülkeler, sadece birleşik Kıbrıs cumhuriyetinin değil, sadece federasyonun değil, aynı zamanda kurucu devletlerin de toprak bütünlükleri, güvenlikleri ve anayasal düzenlerini de garanti edeceklerdir. Rum – Yunan tarafı, buna, görüşmelerde şiddetle karşı çıkmıştır. Son dakikaya kadar müzakere ettiğimiz ve son dakikaya kadar ısrarcı olduğumuz konulardan biri bu olmuştur. Rum tarafı “tamam, garantörlük, federe devlet için devam etsin; ama, Türkiye, Kıbrıs Türk Devletinin, Yunanistan da, Kıbrıs Rum Devletinin garantörü olarak devam etsin” demişlerdir. Biz, burada, kesinkes bir adım geri atmadık; çünkü, kırkdört yıllık anlaşmanın bir taraftan zedelenmesi –görünürde, belki, iyi bile olabilir- ileride başka aşınmalara yol açacağı için, o ihtimali gördüğümüz için, bu konuda kesinlikle taviz vermeyeceğimiz konusunda sonuna kadar ısrar ettik.

İttifak anlaşması uyarınca, Kıbrıs Türk Devletinde konuşlandırılabilecek Türk ve Kıbrıs Rum Devletinde konuşlandırılabilecek Yunan birliklerinin sayısı 2011 yılına kadar 6 000; 2018 yılına veya Türkiye'nin AB üyeliğine kadar 3 000 olacaktır. Planın önceki versiyonunda Türkiye, AB üyesi olduktan sonra “bir AB ülkesi, başka bir AB ülkesinde asker bulunduramaz, böyle bir düzenleme Avrupa Birliğinde yoktur” diye geri çekiliyordu ve Türkiye, AB'ye tam üye olduktan sonra Adada hiç asker bulundurmayacaktı. Biz, yine, daha önceki anlaşmaların gereği bunda çok ısrarcı olduk ve 650 Türk askerinin –1960'ta da öyleydi- Türkiye “çekiyorum” diyene kadar, Türkiye “çekiyorum” demediği süre içerisinde ilelebet Ada'da olmasında ısrarcı olduk; bu da, son ana kadar bizim ısrarımız oldu. Rum tarafının da tersinden ısrarı oldu; ama, neticede, bizim dediğimiz oldu. Her üç yılda bir, Türk ve Yunan tarafı bir araya gelerek, devam edelim mi, çekelim mi diye görüşecekler; eğer, ittifakla, çekelim derlerse, o zaman çekilecek. Dolayısıyla, burada, Türkiye'nin bu garantisi de aynen devam etmiştir; Türk askeri, Ada'da, Türkiye istediği takdirde, ilelebet duracaktır. Asker sayısında 6 000'e ulaşılabilmesi için, çekilmenin yüzde 20'lik ilk aşaması Ocak 2005'te tamamlanmak üzere, 29 aylık bir geri çekilme takvimi öngörülmektedir.

Değerli arkadaşlar, hepimizin çok üstünde durduğu başka bir konu da, birincil hukuk meselesidir. Bu konu hakkında da şu açıklamayı yapmak istiyorum size, gelinen nokta şudur: Sizinle her şeyi açık açık paylaşıyorum burada; çünkü -sonunda söyleyeceğim- bu planın artıları da vardır, eksileri de vardır; hepimiz, tercihimizi yaparken, bütün bunları bilerek yapacağız.

AB birincil hukuku meselesine gelince; anlaşmanın hukukî güvenliği konusu, başından itibaren üzerinde durduğumuz bir husus olmuştur. Bu, şu anlama gelmektedir: Bir dava açılması halinde, Avrupa Adalet Divanının, bu anlaşmanın Avrupa Birliğinin mülkiyet ve dolaşım hakkıyla ilgili temel ilkelerini ihlal ettiğine karar vermesinin önlenmesi gerekmektedir. Planın ilk taslağında yer alan istisna hükümleri, yani, derogasyonlar kalıcı karakter arz etmekteydi üçüncü planda. Biz, İsviçre'ye, Luzern'e gitmeden önce, elimizde olan planda, bütün bu istisnalar kalıcıydı. Dolayısıyla, bunların hukukî güvenliği için, AB birincil mevzuatının parçası haline gelmesi acil bir nitelik kazanmaktaydı bizim için o zaman, acildi. Bunlar, esasen iki maddedir: Birincisi, Kıbrıs Türk Devletinin kendi topraklarında mülkiyet alımını isterse kısıtlaması; ikincisi, kurucu devletlerin topraklarında, diğer kurucu devlet vatandaşlarının ikamet oranının düzenlenmesi.

Avrupa hukukunda, kalıcı derogasyonları asgarîye indirme eğilimi olduğu dikkate alınarak ve bütün tarafların mutabakatıyla bu derogasyonlar muhafaza edilmiş; ancak, geçici hale getirilmiştir, İsviçre'de yapılan çalışmalarla. Bu geçicilik, Avrupa hukukunda geçerli olan ekonomik seviyenin eşitlenmesi ve etnik kültürel kimliğin korunması ilkelerine dayandırılmıştır. Böylece, bu uygulamanın mülkiyet ve ikamet özgürlüğünü ancak geçici olacak ve geçerli sebeplerle sınırlandığı söylenebilecektir. Ayrıca, paralel bir ölçüt olarak, bunların Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğine kadar geçerli olacağı hükmü getirilmiştir. Derogasyonların geçici hale gelmesiyle, bunların birincil hukuk sayılması acil bir ihtiyaç olmaktan, Üçüncü Annan Planına göre, şimdi çıkmıştır.

AB Komisyonu, birincil ve ikincil mevzuat arasında bir statüde bulunan uyarlama senedi yöntemini uyarlamayı AB Konseyine sunmayı resmen taahhüt etmiş bulunmaktadır. Komisyon, bu konudaki süreci 7 Nisan günü başlatacaktır. Uyarlama senediyle, Avrupa Birliği, Kıbrıs'ın AB'ye girişiyle ilgili olarak geçen yıl onaylanmış olan Katılım Anlaşması ekindeki Onuncu Protokolün 4 üncü maddesine dayanarak kendisini yeni anlaşmaya uyarlamış olacaktır. Katılım Anlaşması, esasen, birincil mevzuat niteliği taşımaktadır. Buna dayanarak hazırlanan uyarlama senedi bütün üye ülkelerce imzalanacak ve parlamentolarınca onaylanacaktır. Dolayısıyla, son derece güçlü bir belge haline gelecektir. Uluslararası hukukçulardan aldığımız mütalaalar bunu teyit etmektedir. Ayrıca, anlaşma, Birleşmiş Milletlere tevdi edilerek tescil edilecektir. Güvenlik Konseyinin bir kararıyla onaylanacaktır. Böylece, uluslararası hukukun bir parçası haline gelmiş olacaktır. Bütün bu tedbirler, anlaşmanın hukukî güvenliğini daha kuvvetli hale getirmektedir. Buna rağmen, hukukî güvenliği daha da pekiştirmek ve en küçük bir kuşkuya dahi yer bırakmamak amacıyla ilave taleplerde bulunduk. Bu anlaşmanın birincil mevzuat haline gelmesinde ısrar ettik. Değerli arkadaşlar, aslında, bu, mümkündü. Şöyle mümkündü: Avrupa Birliği de bu hazırlığı yapmıştı. Eğer, daha önce, biz, bu planı, şimdi, şu son geçen aylarda yaptığımız gibi, müzakere etseydik, bugün aldıklarımızı alsaydık, Avrupa Birliğinin 15 üye ülkesi, bunu, parlamentolarından 1 Mayıstan önce geçirecekti; ama, şu anda, 1 Mayısa kadar bunun teknik olarak geçmesi mümkün değildir. O bakımdan, bizim ısrarımız şudur: Evet, birinci hukukî zırh alındıktan sonra, ikinci hukukî zırhın da sürecinin başlatılmasıdır; bunda ısrarcıyız. Bununla ilgili metne, anlaşmaya, şu metin, aynen şu şekilde konulmuştur; aynen okuyorum:

“Avrupa Birliği Komisyonu, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Avrupa Birliği'ne katılım koşullarını içeren ekli uyum senedini her iki tarafta ayrı ayrı ve aynı anda yapılacak referandumlardan sonra, ancak 24 Nisan'dan önce değerlendirmek üzere ve 1 Mayıs 2004 tarihinden önce onaylanmak üzere, Avrupa Birliği Konseyine sunmayı taahhüt eder. Bundan öteye, Avrupa Birliği Komisyonu, Avrupa Birliği hukuk sistemi içinde bütün taraflara birincil hukukun oluşturulmasıyla sonuçlanacak ve hukukî kesinlik ve güvenlik sağlayacak nihaî bir sonucu gecikmeksizin ortaya çıkarmayı taahhüt eder.”

Değerli milletvekilleri...

BAŞKAN – Sayın Bakanım, konuşmanızı toparlar mısınız.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Sayın Başkan, müsaade ederseniz, bazı önemli unsurlar da var. Bunlar, belki, kayda geçmesi açısından önemlidir eğer değerli arkadaşlarımın da müsaadesi olursa.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Tabiî... Tabiî...

CANAN ARITMAN (İzmir) – Tabiî...

DENİZ BAYKAL (Antalya) – Devam edilsin; bunlar, çok önemli.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Aynı şekilde, muhalefet de, belki, görüşlerini geniş bir şekilde anlatabilir.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Bakan.

DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Devamla) – Değerli arkadaşlar, şimdi, bütün bunlardan sonra yaptığımız çalışmayla, bu Annan Planıyla, bu son şekliyle –beşinci şeklidir bu- ne alınıyor; yani, bize neler alınabiliyor. Bunları, biz, şöyle bir özetledik. Bunları, sizlerle paylaşmak istiyorum. Önce, iki kesimlilikle ilgili neler olmuştur.

Yeni ortaklığın iki kesimli olacağı açıkça ortaya konmuştur. İki tarafın birbirinin ayrı kimliğini ve bütünlüğünü tanıması ortaya konmuştur, kabul edilmiştir.

Tarafların, birbirlerinin kültürel, dinî, siyasî, sosyal ve dil kimliklerine saygı gösterecekleri açıkça yazılmıştır. Bir tarafın diğeri üzerinde hâkimiyet kurması reddedilmiştir.; bir tarafın diğeri üzerinde otorite ve yetki iddia edemeyeceği açıkça yazılmıştır. Aslında, bildiğiniz gibi, biz, egemenlik üzerinde çok ısrar ettik, egemenliği almayı çok istiyorduk; çünkü, tam egemenlik, ileride bağımsızlık yolu da olurdu; ama, birleşik Kıbrıs devletini devam ettirmek planın ana gayesi olduğu için, bu egemenlik tam olarak alınamamıştır; ama, burada şu olmuştur: Rum tarafının dünyaca tanınmış olan egemenliği de geri alınmıştır; yani, Türk tarafı, Rum tarafı üzerinde bir otorite ve yetki kullanamayacaktır; Rum tarafı da, Türk tarafı üzerinde bir yetki, baskı ve otorite kullanamayacaktır. Dolayısıyla, tersinden böyle bir durum ortaya çıkmıştır.

Kurucu devletlerin kendi anayasaları olacaktır. İki kesimliliğin gereği, kurucu devletlerin kara sınırlarının bulunacağı açıkça yazılmıştır. Kurucu devletlerin kendi bayrakları, kendi marşları olacaktır. Kıbrıs Türk Devleti tarafından, belki de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Bayrağı ve marşı kabul edilecektir; kendi bilecekleri bir iştir. Kurucu devletlerin kimliklerine, güvenliklerine ve anayasal düzenlerine herkes tarafından saygı gösterilecektir. Kurucu devletlerin ve federal hükümetin birbirlerinin yetki ve işlevlerine karışılmayacaktır; kimse karışamayacaktır. Yeni haritada, Kıbrıs Türk Devleti ismen gösterilecektir. İki kurucu devlet arasında yeni bir sınır belirlenmesi, geçiş noktalarının olması kararlaştırılmıştır. Federal ve kurucu devlet yasaları arasında hiyerarşi olmayacaktır. Kurucu devletlerin iç vatandaşlık verebileceği ve bir kişinin, aynı zamanda her iki kurucu devletin iç vatandaşlığına sahip olamayacağı açıkça yazılmıştır; yani, bir Rum gelip de Türk devletinde, Türk tarafında durur ve vatandaş olursa, oradaki Rum vatandaşlığını kaybedecektir. Dolayısıyla, bu, gelişi azaltacaktır; yüzde 18'e ulaşacağını tahmin etmiyoruz; ama, bizim, yüzde 18'i gelecekmiş gibi hareket etmemiz gerektiğinin bir kez daha altını çiziyorum.

Kurucu devletlerin kendi millî kimliklerini korumak amacıyla, diğer kurucu devlet vatandaşlarının ikametine sınırlama getirebilecekleri bu Planla ortaya çıkmıştır. Bunun aşamalarını biraz önce söylediğim için, derine girmek istemiyorum.

Senatoya Kıbrıs Türk Devletinden seçileceklerin daima Türk olacağı yazılmıştır.

Kurucu devletlerin, dış dünyayla ticarî ve kültürel ilişki kurabilecekleri, anlaşma imzalayabilecekleri kabul edilmiştir.

Federal yasalara karşı işlenen suçlar üzerinde, kurucu devletlerin, öncelikli adlî işlem yetkisine sahip olmaları kabul edilmiştir.

Kurucu devletlerin ayrı polis teşkilatı olacaktır.

Ortaklık ve eşitlik açısından ise, Kıbrıs'ın Türk Türkleri, Kıbrıs'ın Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumlarının ortak evi olduğu açıkça, beraber ifade edilmiştir, anlaşmaya geçmiştir.

Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumlarının 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin ortak kurucuları oldukları kaydedilmiştir.

Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların yeni sistemi, ayrı ayrı sahip oldukları kurucu yetkilerini kullanarak oluşturacakları kararlaştırılmıştır.

İki taraf arasındaki ilişkinin bir azınlık-çoğunluk değil, siyasî eşitlik ilişkisi olduğu açıkça kabul edilmiştir. Türklerin nüfusu 220.000'dir, diğerleri 700.000 civarındadır; ama, burada siyasî eşitliktir esas olan.

Dolayısıyla, bizim korkumuz şuydu değerli arkadaşlar: Avrupa Birliğine, Rumlar, Ada'yı temsilen tek başına girerlerse, ondan sonra, oynayacakları kart, tamam, siz gelin, siz de bize katılın; ama, o zaman ayrı bir devlet olarak değil, o zaman bir azınlık olarak gireceklerdi. Bütün bunun için hâlâ, son dakikaya kadar ısrar ediyorlar ki, gelin, bu işi yapmayalım diye.

Kurucu devletlerin birbirinin eşiti olduklarının Anayasada açıkça belirtilmiş olması dedim.

Geçiş dönemi sürecince, federal düzeyde devlet başkanlığının iki eşbaşkandan oluşması, federal hükümetin eşit sayıda üyeden oluşması,

Kurucu devlet parlamentolarından eşit sayıda parlamenterin -yani, 24'e 24- geçiş dönemi parlamentosunda görev almaları,

13 Haziran 2004 tarihinde kurucu devletler, federal parlamento ve Avrupa Parlamentosu için düzenlenecek seçimlerden sonra başkanlık konseyinin ilk görev dönemi boyunca başkan ve yardımcısı arasındaki rotasyonun 10'ar aylık eşit sürelerle gerçekleşmesi,

İki kurucu devletin yekdiğeriyle işbirliği anlaşması yapabilmesi,

Kurucu devletlerin dış ilişkiler ve AB politikasının belirlenmesine katılacakları, beraber katılmaları,

Federal parlamentonun senato kanadında kurucu devletlerin eşit sayıda temsil edilecekleri.

Değerli arkadaşlar, bunları çoğaltabilirim. Burada çok önemli başka bir nokta şu: Dünyanın 10 önemli ülkesindeki büyükelçiliklerin -çekilecektir onlar- yarısı Türk olacaktır yarısı Rum olacaktır; diğerlerinde ise yine eşit ağırlık devam edecektir.

Güvenlik anlaşmaları ve garantilerle ilgili konuları biraz önce açık bir şekilde söyledim. Türkiye'nin rolüyle ilgili konuları bir kez daha özetlemem gerekirse: Türkiye ve Yunanistan'la özel ilişkiler devam edecek. Kıbrıs Türk Devleti, Türkiye'yle demin söylediğim çerçevede malî, ekonomik, ticarî ve kültürel ilişkileri kurabilecek, anlaşmalar yapabilecek ve buralarda büro açabilecek.

Anlaşmayla Kıbrıs'ta yeni bir düzenin kurulacağı -a news state of affairs- yeni bir devletin kurulacağı gayet açık bir şekilde ortaya çıkıyor.

Taraflar ortaklıklarını yenilemeye karar verdiklerini ilan edecekler,

Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin marşı olacak,

Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin bayrağı olacak,

Kurucu anlaşma Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyince onaylanacak,

Avrupa Konseyi -bu da bizim için çok önemlidir; çünkü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kaynağı Avrupa Konseyidir- kurucu anlaşmayı onaylayacaktır.

Avrupa Birliğinin de kurucu anlaşmayı onaylayacağı, kendisini çözümün parametrelerine uyarlayacağı bunun içerisindedir, birçok şey Avrupa Birliğiyle beraberleştirilmektedir.

Değerli arkadaşlar, daha fazla vaktinizi almamak için, netice olarak şuna geliyorum: Şimdi, karşımızda iki alternatif vardır. Şüphesiz ki, kararı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki değerli vatandaşlar, Türkler vereceklerdir. Onlar nasıl karar verirlerse, o kararlarına saygı duyacağız; çünkü, bu, başından kabul edilmiştir; ama, önemli olan, bu referandumun gayet açık, şeffaf ve düzgün bir şekilde olmasıdır. Nasıl, geçen genel seçimler Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde, bütün dünyayı utandıracak şekilde açık ve düzgün olduysa, bu referandum da öyle olacaktır ve böyle karar vereceklerdir.

Önde iki şey vardır; onlar açısından da, bizim açımızdan da; çünkü, bizi de ilgilendirmektedir. Eğer “evet” çıkarsa bize de gelecektir, o zaman bizim de sorumluluğumuz olacaktır. O zaman, tekrar konuşacağız burada onu; ama, iki şey vardır: Bir, bizden önceki hükümetler gibi, statükoyu devam ettirmek, bugünkü hali devam ettirmek. Bu, bir tercihtir.

Böyle olursa karşımıza ne çıkar bakmak gerekir. Böyle olursa şu ihtimaller vardır: Bir, biz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini dünyaya tanıtabilir miyiz? Rumlar Avrupa Birliğine girdi, biz statükoyu devam ettiriyoruz. Dünyaya tanıtabilir miyiz?

Değerli arkadaşlar, hepimizin gönlünden geçen, benim de gönlümden geçen, benim de, çocukluğumdan beri Kıbrıs davasını kendime dava olarak kabul etmiş ve fiilen de birçok hareketlerin içinde bulunmuş bir kişi olarak gönlümden geçen şey, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin ayrı, bağımsız bir devlet olarak tanınmasıdır; ama, daha iyi imkânlar içerisinde bu olmamıştır. Ne bir Türk Cumhuriyeti kardeşimiz ne bir dindaşımız, Müslüman ülke bunu tanımıştır. Dolayısıyla, bunun tanınabileceğini gerçekçi görmüyorum.

İkincisi, Türkiye'ye ilhak etmek. Bunu da gerçekçi görmüyorum; çünkü, bu da, bütün dünya dengelerinde birçok şeyi değiştirecektir. Geriye, statükoyu devam ettirmek kalmaktadır. Statüko, bugünkü gördüğümüz statükodur. Ambargolarla karşı karşıyadır. Evet, bizim, orada, çok sayıda, 40 000 civarında askerimiz vardır; ama, ne yazık ki, ambargoyu da delememekteyiz. Dolayısıyla, ambargo devam etmektedir, devam edecektir.

İkincisi şudur...

Ama, bunun da avantajları vardır; çünkü, bu planın, muhakkak ki, uygulanmaya geçince bazı sıkıntıları olacaktır. Sizlerle açık konuşuyorum; muhakkak ki, bazı sıkıntıları olacaktır; kolay değildir, uğraşılacaktır, malî sorumluluklar getirecektir; ama, bir buna bakmak gerekir; ikincisi de, deminden beri ortaya koyduğum ve tarif ettiğim, yeni anlaşmayla ortaya çıkacak Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti ve bunun içerisindeki Kıbrıs Türk Devleti vatandaşı olmak mı veyahut da bunu kabul etmek mi. Bu karar, herkesin dikkatli bir şekilde bakması gereken, bütün çalışması gereken... Hepimizin sorumluluğu vardır; Kıbrıs'ta yaşayanların da sorumluluğu vardır, bizim de sorumluluğumuz vardır. Bu konuları, lütfen, hepimiz, gerçekçi, her türlü parti kaygısından ve her türlü karşılıklı, onun dediğine evet demeyeyim, bunun hayır dediğine de ben evet demeyeyim zihniyetinden uzak, soğukkanlı bir şekilde değerlendirelim ve buna göre karar verelim.

Buna göre, biz, oturduk, kendimiz çalıştık hükümet olarak; bizim kanaatimiz, bu şekliyle, yeni ortaya çıkmakta; Kıbrıs Türk Devletinin ve Kıbrıs Türklerinin daha iyi yaşayabileceği kanaatindeyiz. Şüphesiz ki, kararı kendileri vereceklerdir ve bu karara da hepimiz saygı göstereceğiz.

Hepinize saygılar sunuyorum, teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.
 

Sonraki sayfa


(6 NİSAN 2004)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2004 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.