Cumhuriyet Halk Partisi adına İstanbul Milletvekili Onur Öymen'in konuşması şöyle:
(6 Nisan 2004 - TBMM 22. Dönem 2. Yasama Yılı 69. Birleşim)
BAŞKAN (Başkanvekili Nevzat Pakdil) - Cumhuriyet Halk Partisi
Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Onur Öymen; buyurun. (CHP sıralarından
alkışlar)
CHP GRUBU ADINA ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, çok değerli
milletvekilleri; sözlerime başlamadan önce, tarihî bir noktayı düzeltmek
istiyorum ve bu düzeltmeyi, bizzat Sayın Bakanın bu kürsüden yapmasını
rica ediyorum.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin içinde olduğu veya içinde olmadığı, hiçbir
Türk hükümeti, Kuzey Kıbrıs Rum kesiminin Avrupa Birliği üyeliği sürecini
onaylamamıştır, onaylayan hiçbir belgeye imza atmamıştır, ne gümrük birliği
sırasında ne daha önce ne daha sonra. Eğer, hükümetin elinde bunun aksini
kanıtlayacak bir belge varsa, biz, böyle bir belgeyi bilmiyoruz; ama, varsa,
lütfen, açıklasınlar; çünkü, bizim bildiğimiz, o zamanki hükümetin Dışişleri
Bakanı Sayın Karayalçın, bunun tam tersini gümrük birliği müzakereleri
sırasında açıkça ilan etmiştir, daha sonra da, Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin
Kıbrıs politikasını açıkça kamuoyuna bildirmiştir. O bakımdan, bu yanlışın
hemen düzeltilmesi lazım. Aksi takdirde, sadece Sayın Bakanın burada, bugün
yaptığı konuşma, ileride Türkiye’nin başına çok büyük iş açabilir. Buna
benzer bir konuşmayı, vaktiyle, Türk Dışişleri Bakanı Türkiye Büyük Millet
Meclisinde yapmıştı ve Yunanlılar, yetmiş yıldan beri, her vesileyle bunu
gündeme getiriyorlar ve Türkiye’nin tutumunun o olduğunu söylüyorlar; halbuki,
Türkiye’nin politikası o değildir.
O bakımdan, Sayın Bakandan rica ediyorum; lütfen, derhal, geliniz, burada,
bu kürsüde bunu düzeltiniz. Yanlış anlamalara imkân vermeyelim, ileride
de başımıza sıkıntı verecek bir durum çıkarmayalım.
Değerli arkadaşlar, Kıbrıs konusunda son otuz yılın en önemli dönemecine
girmiş bulunuyoruz. Sayın Başbakanın ocak ayında Birleşmiş Milletler Genel
Sekreteri Kofi Annan’la yaptığı görüşmeden sonra yaşanan hızlı gelişmeler,
Bürgenstock’ta Kofi Annan’ın son şeklini verdiği metnin ortaya çıkmasına
yol açmıştır. Taraflarca üzerinde mutabakata varılamayan ve imzalanamayan
bu metin, 24 Nisan tarihinde, Kıbrıs’ta her iki toplumun onayına sunulacaktır.
Önce, şunu belirtmek istiyorum.
İzlenen bu yöntemi doğru bulmuyoruz, yadırgıyoruz ve dünyada bir örneğinin
bulunduğunu da sanmıyoruz. Metne son şeklinin verilmesi yetkisinin Birleşmiş
Milletler Genel Sekreterliğine bırakılması dünyada emsali görülmemiş bir
uygulamadır. Niçin böyle bir yöntem Ortadoğu ihtilafında uygulanmıyor?
Niçin böyle bir yöntem Azeri-Ermeni ihtilafında uygulanmamıştır? Niçin
böyle bir yöntem Keşmir ihtilafında uygulanmamıştır? Çünkü, kendisine saygısı
olan hiçbir devlet son sözü başkalarına bırakmamıştır da onun için. Türkiye
de bugüne kadar böyle bir yöntemi kabul etmemiştir, etmemişti, bu hükümet
iş başına gelinceye kadar.
Değerli arkadaşlar, uluslararası bir anlaşmanın referanduma sunulabilmesi
için, önce ilgili hükümetlerin o metin üzerinde anlaşmaları gerekiyor,
uluslararası uygulama budur, önce müzakere edeceksiniz, bir metin üzerinde
anlaşacaksınız, gerekirse onu halkın oyuna sunacaksınız, Avrupa Birliği
içinde de dışında da bunun pek çok örneği var; ama, burada ne yapılıyor;
burada bunun tam tersi yapılıyor. Hükümetler arasında anlaşmaya varılmamış,
imzalanmamış bir metin halkın onayına sunuluyor; yani, hükümetlerin iradesi
bir tarafa bırakılarak halkın hakemliğine sunuluyor. İşte, bu, yadırganacak
bir husustur ve bunun da örneğini eğer biliyorsa Sayın Bakan, bize de açıklarsa
biz de öğrenmiş oluruz.
Değerli arkadaşlar, şimdi, Kıbrıslı Türkler, ekleriyle birlikte 9 000
sayfayı bulduğu anlaşılan bir metni kabul veya reddedeceklerdir. Bu metnin
henüz Türkçe çevirisi bile yapılmamıştır ve belgede yer alan bazı Anayasa
ve yasa metinleri henüz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisinde bile görüşülüp
onaylanmamıştır.
Özetle, Kıbrıslı Türkler kendi kaderlerini, çocuklarının geleceğini
ilgilendiren hayatî bir konuda, içeriğini tam bilmedikleri bir metin üzerinde,
yabancıların yoğun propagandaları ve zaman baskısı altında karar vermek
zorunda bırakılmaktadırlar. Bunca yıldan beri zulme uğramış, hiçbir kusuru
olmadığı halde baskılara, ambargolara maruz kalmış bir halka bu muameleyi
reva görenleri tarih affetmeyecektir arkadaşlar; bunu açıklıkla ifade etmek
istiyorum Yüce Meclisin huzurunda.
Burgenstock’ta, Sayın Başbakan, metni kabul ettiğini -basına yansıyan
bilgilere göre- eğer Rum, Yunan tarafı da kabul ederse, kendisinin de bunu
imzalamaya veya Türk tarafına imzalatmaya hazır olduğunu söylemiştir. Yunanlılar
kabul etmediği için metin imzalanmamıştır, basın haberleri böyle söylüyor,
iyi ki de öyle olmuştur; aksi takdirde, Sayın Başbakan, tarihe, içeriğini
bilmediği bir metni imzalayan ilk başbakan olarak geçecekti. Denilebilir
ki “9 000 sayfanın çoğu ayrıntıdır, başbakanların ayrıntıları bilmesi gerekmez,
uzmanların bilmesi yeterlidir.” Televizyonların açıkladığına göre, Sayın
Başbakan, biraz önce grupta da buna benzer şeyler söylemiş.
Değerli arkadaşlar, diplomaside çok önemli bir söz var, diyorlar ki:
“Şeytan, ayrıntıda gizlidir.” Bazen ayrıntı sayılan bir konu, ileride,
başınıza çok büyük sıkıntılar açabilir. Örneğin, Yunanistan’ın NATO’ya
dönüşü sırasında, Türkiye’nin de o zaman ayrıntı sanarak kabul ettiği,
dikkat etmediği bazı belgeler başımıza inanılmayacak büyük sıkıntılar açmıştır
ve biz bu belgeleri iptal ettirmek için tam 20 yıl uğraşmışızdır. O bakımdan,
hiçbir belgeye, hiçbir kâğıda “önemsizdir, ayrıntıdır, okumasak da olur”
demeyeceksiniz, hepsini okuyacaksınız, bileceksiniz ve bunları bilmeden
de hiçbir metni imzalamayacaksınız. En azından, bizim, Cumhuriyet Halk
Partililer olarak devlet anlayışımız, içeriğini bilmediğimiz, okumadığımız
herhangi bir metnin kabulüne olanak vermemektedir. Biz iktidarda olsaydık,
emin olunuz ki, içeriğini tamamen bilmediğimiz hiçbir metni onaylamazdık
ve hiçbir metnin de kamuoyuna sunulmasına izin vermezdik.
Değerli arkadaşlar, biz, bu 9 000 sayfalık metni görmedik, aranızda
gören var mı bilmiyorum, aranızda okuyan var mı bilmiyorum, Sayın Başbakan
okumuş mudur, Dışişleri Sayın Bakanı okumuş mudur bilmiyorum; ama, şunu
biliyorum ki, elimizde bulunan ve inceleme fırsatı bulduğumuz 200 sayfalık
metin, Kıbrıs halkının onayına sunulacak olan çok önemli belgeleri içermiyor.
bizim elimizdeki metin budur. 200 sayfalık bir metindir; fakat, bu metnin
içerisinde, hayatî derecede önemli bazı belgeler yoktur; onun için, onları
biz de bilmiyoruz. Ne gibi: Mesela, kurucu devletlerin anayasaları yoktur;
başlık olarak ismi var, metni yok. Biz, şu anda referanduma sunulacak metinde,
Kıbrıslı Türklerin nasıl bir anayasa için oy kullanacaklarını bilmiyoruz,
Kıbrıslı Türklerin de bildiğini zannetmiyoruz.
Sayın Denktaş, Bürgenstock’ta görüşmeler devam ederken “Kofi Annan’a
yeni bir anayasa tasarısı vermeyeceğiz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasasını
vereceğiz; gerekirse, onu ileride tadil ederiz” demişti. Peki, öyle mi
oldu; hayır öyle olmadı. Uzmanlar tarafından hazırlandığı söylenen bir
anayasa tasarısı Annan’a verildi.
Bu metin, Kuzey Kıbrıs Türk Meclisinde görüşülmüş müdür, onaylanmış
mıdır; hayır, görüşülmemiştir ve onaylanmamıştır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanının
onayı alınmış mıdır; hayır, alınmamıştır. Basına yansıyan haberlerden anladığımız
kadarıyla, kendi devletinizin anayasasını kendi meclisimizde görüşmeden,
kendi Cumhurbaşkanınızın onayını almadan Birleşmiş Milletlere vermişiniz.
Değerli arkadaşlar, böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir şeyi herhangi
bir devlet kabul eder mi? Sizin anayasanız, sizin temel yasanız, devletinize
yön verecek temel hükümler orada. Siz, onu görüşmeden, bazı uzmanların
hazırladığı bir metine itimat ederek, olduğu gibi Birleşmiş Milletlere
veriyorsunuz. Böyle bir şey olabilir mi? İşte, belge elimizde, belgede
bu anayasa yok. Rum kesiminin anayasası da yok; onların da nasıl bir yönetimle
idare edileceklerini bilmiyoruz.
Bu 9 000 sayfa içerisinde başka neler var; ayrıntı sanılan, hani “okunmasa
da olur” dediğimiz 9 000 sayfa içerisinde başka neler var: Birçok temel
yasa metni var. Plan, halkoylamasında kabul edilirse, bunlar yeni Kıbrıs
devletinin temel yasaları olacak.
Peki, bunlar nerede hazırlandı? Öyle anlaşılıyor ki, bunların çoğu Rum
kesiminden geldi. Bizdeki bilgi bu. Sayın Bakan aksini biliyorsa, bize
de söylerse seviniriz. Rumlar demişler ki: “Biz bu yasaları, Avrupa Birliğiyle
birlikte, Avrupa normlarına uygun olarak hazırladık, siz de kabul edin”
ve biz de bu metinleri alt komitelerde görüşerek Birleşmiş Milletlere vermişiz.
Peki, üst komitede görüştü mü; görüşmedi. Başgörüşmecimiz onayladı mı;
onaylamadı. Bunlar, temel metinler, temel yasalar. Burada yüzlerce metin
var. 9 000 sayfa ne demek; 9 000 sayfa bir ansiklopedi demek arkadaşlar.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Öymen, buyurun.
ONUR ÖYMEN (Devamla) - Bunun içerisinde bir sürü temel yasa var.
Bu yasaları bilmeden, Mecliste görüşmeden, devletinizin üst kurullarında
ele almadan, Cumhurbaşkanınıza onaylatmadan Birleşmiş Milletlere veriyorsunuz.
Yani, siyasî düzeyde neyi verdiğinizin farkında bile değilsiniz.
Başka ne var; başka şu var: Kıbrıs Rumlarının yıllardan beri imzaladığı
100’den fazla anlaşma var. Peki, bu anlaşmalar, Kıbrıs Türk Meclisinde
görüşüldü mü; hayır, onlar da görüşülmedi. Bu anlaşmalar, yarın, Kıbrıs
Devletinin anlaşmaları olacak, sizi de bağlayacak. Türk tarafının da yaptığı
bazı anlaşmalar var; ama, büyük çoğunluğu Rumların yaptığı anlaşmalar.
İşte, 9 000 sayfanın içerisinde, “ayrıntı” dediğimiz, “canım, okumasak
da olur” dediğimiz metnin içerisinde bunlar var.
Başka ne var; başka şu var: Mesela, Kıbrıs’ın kıta sahanlığıyla ilgili
metinler var. Kıbrıs’ın kıta sahanlığı Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor.
Yunanistan’la, şu kıta sahanlığı konusunda yaşadığımız sorunlara bir bakın,
yetmiş yıldan beri boğuşuyoruz, çözemiyoruz. Şimdi, bir de, Kıbrıs ile
aramızda kıta sahanlığı meselesi çıkacak. Bunun metnini biliyor muyuz;
hayır. Elimizdeki belgede var mı; yok. Bize verildiği mi; verilmedi. AKP
Grubuna verildi mi, bilmiyorum; ama, bize verilmedi. Biz, bunu bilmiyoruz
ve bunu da onaylayacak olan Kıbrıslı Türkler. Yarın, Türkiye Büyük Millet
Meclisine gelip, bunu da onaylatacaksınız; bilmediğimiz metinleri.
Değerli arkadaşlar, işte, onun için, biz diyoruz ki, böyle metinler
dikkatle incelenmelidir, bütün ayrıntıları bilinmelidir ve hükümet, kalkıp
da, burada, Yüce Meclise bilgi verirken, en azından, bunları kendisi biliyor
olmalıdır.
Ben, şimdi, Sayın Bakana bir kere daha soruyorum: Bahsettiğim bütün
bu belgeleri bir kere okudunuz mu? Kıta sahanlığı belgesini bir kere okudunuz
mu? Hava sahasıyla ilgili belgeyi bir kere okudunuz mu? Karasularıyla ilgili
belgeyi bir kere okudunuz mu?
Bizdeki bilgiye göre, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kendi özgür iradesiyle
kullanacağı 1 metrelik sahili olmayacak; bunu biliyor musunuz? 1 metrelik
sahilimiz olmayacak. Bütün sahiller, bütün sahil güvenlik, merkezî hükümetin;
yani, Rum çoğunluğunun olduğu merkezî hükümetin denetiminde. Kıbrıs’tan
bir sandalla açılıp Rumların bilgisi, onayı dışında Türkiye’ye gelemeyeceksiniz.
Bizdeki bilgi bu; doğru değilse, lütfen, Sayın Bakan gelsin desin ki “hayır,
sahiller bizim egemenliğimizdedir” biz de öğrenelim.
İşte, değerli arkadaşlar, bahsettiğimiz metin böyle bir metin. O bakımdan,
yani, metnin böyle sadece bazı olumlu taraflarını önplana çıkarmak yeterli
değil, bütün boyutlarıyla açıkça görüşmek lazım.
Şimdi, biz, geçmişte bu gibi durumlara atıfta bulunup da Yüce Mecliste
bunu bir teslimiyetçilik belgesi diye takdim ettiğimiz zaman hissettim
ki bazı AKP’li arkadaşlarımız üzüldüler. Ben de onların üzüntülerini paylaşıyorum;
onun için, bu sözlerimi geri alıyorum. Bu metin bir teslimiyetçilik belgesi
değildir; ama, şunu da söyleyeceğim: Teslimiyetçilik belgesinde hiç değilse
neyi imzaladığınızı bilirsiniz. Bu belge teslimiyetçilik belgesinden de
beterdir; çünkü, içeriğini bilmiyorsunuz. (CHP sıralarından alkışlar) Tarihimizin
en kötü belgesi, tarihimizin en utanç verici belgesi Sevr Anlaşmasını bile
imzalarken biz, neyi imzaladığımızı biliyorduk, şimdi bilmiyoruz, bunu
size anlatıyorum, bunu bilmiyoruz. Onu imzalayan Osmanlı heyeti, hiç değilse
neyi imzaladığını biliyordu, metni okumuştu; şimdi okumadığımız bir metin
var, size bunu anlatıyorum, lütfen dikkat ediniz, kulak veriniz, ciddiye
alınız bu uyarılarımızı. Bu bahsettiğimiz konu bir millî davadır; bu, bir
parti meselesi değildir. Sayın Bakana iştirak ediyorum, hiçbir şekilde
bu meseleyi bir parti davası gibi ele almayalım, bunu bir millî dava gibi
ele alalım. Ben, Adalet ve Kalkınma Partisine mensup milletvekillerimizin
bu millî davada Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri gibi duyarlılık
göstereceklerine inanıyorum. Kesinlikle bunu bir parti meselesi olarak
görmeyelim; ama, şunu bir kere daha söylüyorum: Biz, bu hükümete yakıştırmıyoruz;
bilmediği, baştan sona okumadığı bir metnin gelip de burada methiyesini
yapmasını yakıştıramıyoruz.
FATMA ŞAHİN (Gaziantep) – Okumadığını ne biliyorsunuz?
BAŞKAN – Sayın Şahin, lütfen...
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Efendim, okuduysa, işte, soruyorum, Sayın
Bakan gelsin burada desin ki “biz, baştan sona bu metni ve eklerini okuduk”
ben de kendisine teşekkür edeyim, tebrik edeyim; buyursun, gelsin söylesin.
Sayın Başbakan biraz önce söylüyor “ayrıntılarını okumak gerekmez” diye
sizin grubunuzda söyledi, biz televizyonlarda dinledik yanlış duymadıysak;
ama, okudularsa, desinler ki “okuduk”.
Şimdi, değerli arkadaşlarım...
ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elazığ)- Doktora mı yapacağız?!.
ONUR ÖYMEN (Devamla)- Evet doktora yapacağız... Evet, doktora
yapacağız...
Bu kadar önemli bir millî davada değerli arkadaşlarım, bu, böyle basit
bir denizcilik hakları anlaşması, denizde çalışanların güvenliğiyle ilgili
bir anlaşma değil. Bu bahsettiğimiz anlaşma, bir devleti sona erdiren anlaşmadır;
bir milletin haklarını, özgürlüğünü kısıtlayan bir anlaşmadır. Bahsettiğimiz
anlaşma bir temel anlaşmadır. Nasıl, siz, bunu okumadan imzalamayı uygun
görürsünüz?.. Böyle bir şeye ne hakkınız var?.. Ne hakkınız var?.. Bunu
yapamazsınız... Bunu yapamayız...
Sizi uyarıyorum; bilmediğiniz, okumadığınız bir metni kalkıp burada
savunmaya kalkmayın siyasî düzeyde. Uzmanlarımız okumuştur diye geçiştirilecek
bir konu değildir. Lütfen, dikkat ediniz ve lütfen dikkatle dinleyiniz
sözlerimizi.
ÜNAL KACIR (İstanbul)- Siz okudunuz mu?!.
ONUR ÖYMEN (Devamla)- Okumadık diyorum size. Bizim elimizde de
yok; verin, biz de okuyalım.
ÜNAL KACIR (İstanbul)- Okumadığınız şeyin içeriğini nereden biliyorsunuz?!.
ONUR ÖYMEN (Devamla)- Okuduğumuz metnin içeriğinden bahsediyoruz.
Okumadığımız metnin içeriğini nereden bilebiliriz; haklısınız, gayet tabiî
ki bilmiyoruz. İşte, biz diyoruz ki, içeriğini bilelim, öyle tartışalım.
Şimdi, değerli arkadaşlar, yalnız, şunu dikkatinize çekiyorum, dikkatinizi
şuna çekmek istiyorum: İsviçre’de daha müzakereler yapılırken ve şu metne
son şekli verilmemişken, bazı siyasetçiler medyalara çıktılar ve bu metnin
propagandasını yapmaya başladılar. Dediler ki “efendim, referandum olumsuz
sonuçlanırsa felaket olur.” Bunu demek için, daha bekleyin de bitsin müzakere
değil mi?!. Elinizde bir son metin olsun; bu bile yok. Elinizde son metin
yokken “bunun onaylanmaması bir felaket” diyorlar.
Değerli arkadaşlarım, hükümet, çok sık çözülmekten bahsediyor. Bu meseleyi
çözmekten bahsediyor, çözümsüzlüğe karşıyız diyor; fakat bizim gördüğümüz
kadarıyla, bu yaklaşımların, bu yöntemlerin adı çözmek değildir, çözülmektir.
Maalesef, Kıbrıs sorununda çözülmeye gidiyoruz; işin gerçeği bu.
Şimdi, değerli arkadaşlar, bu genel tablo içinde Bürgenstock’taki çalışmalara
ve elimizdeki eksik metnin ana hatlarına baktığımız zaman gördüğümüz tablo
şudur: Öyle anlaşılıyor ki, hükümet, daha önce bu Mecliste görüştüğümüz
Kofi Annan Planının eksiklerini, sakıncalarını gidermek için çaba göstermiştir
ve bazı konularda lehte iyileştirmeler de yaptırmıştır. -Sayın Bakan anlattı-
ama, bizim gördüğümüz kadarıyla, yapılan bu değişiklikler, bizim açımızdan
tatminkâr sayılabilecek düzeyde değildir, yeterli değildir. Eski metnin
gerisine giden değişikler de yapılmıştır; yani, bize daha önce verilen
metne nazaran -biz inceledik, karşılaştırdık- Rumların lehine değişiklikler
de yapılmıştır; onlardan hiç bahsedilmiyor.
Türk tarafının lehine sayılabilecek en önemli değişiklik şu: Senato
seçiminde, sadece senato seçiminde, Kıbrıslı Rumlar Rum kesimiyle birlikte
oy kullanacak, Kıbrıslı Türkler Türk kesimiyle birlikte oy kullanacak.
Tek yapılan değişiklik bu. Ama, federal hükümetin temsilciler meclisi oylamasına
geçtiğiniz zaman, bu oylamada, Kıbrıslı Rumlar Türk tarafına yerleşmişlerse
Türk tarafıyla birlikte oy kullanacaklar. Yerel parlamentoların seçiminde
Türk tarafındaki Rumlar Türk tarafıyla birlikte oy kullanacaklar. Basının
yazdığı doğru değil.
Bu, ne demektir? Bu şu demektir: Zaman içinde, federal parlamentonun
senato değil ama temsilciler meclisi kanadında Türklerin dışında Türk kesiminden
seçilmiş Rumlar da olabilecek. Başka?.. Maronitler de olabilecek. Böyle
diyor anlaşma. Başka?.. Türk kesimindeki parlamentoda da Türklerin dışında
Rumlar olabilecek. Bunları biliyor musunuz?
İşte “iyileştirme yaptık, Türkler Türk tarafında, Rumlar Rum tarafında”
diye kamuoyunda, basında söylenilen şeyler sadece federal senatoyla ilgilidir,
onun dışında hiç böyle bir hüküm yoktur.
Değerli arkadaşlar, hükümet, iki kesimliliği güçlendirmek için çalışacağını
söylemiştir; ama, maalesef, bunu gerçekleştirememiştir. Şimdi, Sayın Bakan,
biraz önce dedi ki, işte “yüzde 18’e indirildi, kuzeye geçecek Rumların
sayısı azami 39 000 olacak.”
Değerli arkadaşlarım, üzülerek söylüyorum, bu, doğru değildir. Bu, doğru
değildir. Planın 196 ncı sayfasına bakınız; orada deniliyor ki: Planın,
anlaşmanın imzalanmasından sonra 19 yıl içinde veya Türkiye Avrupa Birliğine
üye olduktan sonra... Hangisi daha önce olursa deniliyor. Bu tahditler
kaldırılacak ve kuzeye geçecek Rumların oranı üçte 1’e kadar yükselebilecektir.
Yani, bunun miktarı 39 000 değildir, 70 000’dir. Kuzeyin nüfusu 214 000’dir.
Bunun yüzde 33’ü de 70 000 yapar. İçimize girecek insanların sayısı, 19
yıl sonra, 70 000 olacak. Ayrıca, bu, Sayın Bakanın dediği gibi, Türkiye’nin
Avrupa Birliğine üye olması şartına bağlı değil. Üye olmasa da, 19 yıl
geçince, işte, bu tahdit kaldırılıyor. Bunları Yüce Meclisin bilgisine
sunuyorum.
Biz, öteden beri şu tehlikeye dikkati çekiyorduk, diyorduk ki: Güneyde
bir Rum devleti olacak, kuzeyde bir Türk-Rum karma devleti olacak; işte,
gelinen nokta budur, bu anlaşmanın son şeklinin yarattığı durum budur.
Güneyde bir Rum devleti, kuzeyde bir Türk-Rum karma devleti olacak. Bunu
bilelim, adı Türk devleti olsa bile.
Bakın, Sayın Dışişleri Bakanımız, 17 Şubat tarihinde, Büyük Millet Meclisinde
yapılan görüşmelerde ne dedi, kendi sözlerini söylüyorum:
“Birleşmiş Milletler tarafından önerilmiş olan, çok girintili, çıkıntılı
bir sınır çizgisi ihtiva eden haritanın, daha az sayıda Kıbrıslı Türkün
yerinden olmasına yol açacak ve daha düz bir sınır hattı içerecek şekilde
yeniden çizilmesi, önemli gördüğümüz bir husustur.”
Demek ki, bunları istemişiz. Alabildik mi; hayır, alamadık; harita aynı
harita, aynı girintiler, çıkıntılar var. Kuzeye geçecek, evlerinden sökülecek,
göç etmek zorunda bırakılacak Türklerin sayısını azaltabildik mi; hayır,
azaltamadık. Bizdeki bilgiye göre, 60 000 Türk, evlerinden sökülecek, kuzeye
geçirilecek, Beşparmak Dağlarının yamaçlarındaki çorak topraklara getirilecek.
Bunlara hangi araziyi vereceksiniz? Elinizde boş arazi var mı; yok. Bunlar
tarım nüfusu. Bunlar ne yiyecek, ne içecek; belli değil. Sadece, onlara
konut yapımından bahsediyorsunuz. Ne iş vereceksiniz? Bir tarım nüfusunu,
yukarıda, beş karış, bir karış boş toprak olmayan bir araziye nasıl iskân
edeceksiniz? Bunun cevabı var mı sizde; bizde yok; varsa, gelin, biz de
bilelim.
Başka ne demişti Sayın Gül Mecliste: “Planda yapılmasını zarurî gördüğümüz
değişiklikler arasında, daha az sayıda Rumun kuzeye geçmesi var.” Söyledim;
70 000 Rum geçiyor. Bunu bir başarı olarak sayacaksanız, buyurun... Sayın
Denktaş, bu iki kesimliliğin güçlendirilmesini “olmazsa olmaz” koşulları
arasında sayıyordu “olmazsa olmaz...” Öyle anlaşılıyor ki, bizim hükümetin
yaklaşımına göre “olmasa da olur”, “olmazsa olmaz” görüşü değil “olmasa
da olur.”
Şimdi, mülkiyet konusunda yapılan düzenlemeler var, bunların ayrıntısına
girmeyeceğim; fakat, son derece karmaşık bir tablo çıkardığını ve insanları
çok uzun yıllar perişan edeceğini ben size açıklıkla söyleyebilirim ve
burada da son sözü siz söylemeyeceksiniz; mülkiyet konusunda kurulan komisyonlar,
yabancı başkanlar, vesaire, o kadar karmaşık bir sistem getiriyor ki, bunun
içinden çıkılması mümkün olamayacaktır diye endişe ediyoruz.
Bir de şu var: Şimdi, kısıtlı da olsa bazı avantajlar sağladık. Sayın
Bakan söyledi, bunu teminat altına almak için “derogasyon” sistemi getiriyoruz;
yani, Avrupa hukukuna göre vatandaşların sahip olduğu mutlak mülkiyet hakkına
kısıtlama getiriyorsunuz, derogasyon bu demek. Peki, bu derogasyonu sağlayabildik
mi? “Olmazsa olmaz” diyorduk, Sayın Başbakanın demeçleri var bu konuda,
sağlayabildik mi; hayır, sağlayamadık. İşte, kendisi de söyledi, adaptasyon
yasası adı altında birincil hukukla bağdaşmayacak bir düzenleme yapılacaktır.
Bu yeterli mi; bizzat Sayın Başbakan söylüyor, kendisine katılıyorum “bu
risklidir” diyor. Peki, değerli arkadaşlarım, Kıbrıslı Türklerin sırtına
böyle bir risk yükleme hakkını kendimizde nereden buluyoruz? Nasıl yükleyebilirsiniz
böyle bir riski? Risk olduğunu siz söylüyorsunuz, niye bu riski aldınız?
Niçin bu riski alıyoruz; bir izahı var mı bunun?
Şimdi, bir şey daha söyleyeyim size, tutun ki derogasyonu sağladık,
bu işi halleder miydi; etmezdi; çünkü, Avrupa’da bu konuyla ilgili iki
hukuk sistemi var. Bir tanesi Avrupa Birliği hukuku, bir tanesi de Strasbourg’daki
Avrupa Konseyi çerçevesinde İnsan Hakları Sözleşmesine göre kurulmuş İnsan
Hakları Mahkemesi. Şimdi, İnsan Hakları Mahkemesini bağlamıyor Avrupa Birliğinin
derogasyonları, onu bilmeniz lazım, İnsan Hakları Mahkemesini bağlamıyor.
Geçmişte örneği var; İngiltere’nin Cebelitarık’la ilgili bir vakasında,
İngiltere’nin Avrupa Birliğinde sağladığı birincil hukuk niteliğindeki
derogasyonu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi reddetmiştir; bunu biliyor musunuz,
reddetmiştir. Yani, derogasyonu sağlamış bile olsaydınız, bu, yeterince
başarı olmayacaktı; bunu size söylemek istiyorum. Bu konuda yapılan düzenlemeler
son derece yetersiz, mektup yazacaklarmış da, rica edeceklermiş filan;
bunların hiçbir şeyi yoktur.
Şimdi, arkadaşlarım, bütün bunları niçin yapıyoruz; Avrupa Birliğine
girişimiz kolaylaşsın, bize üyelik tarihi verilsin diye, değil mi. Sayın
Başbakana huzurunuzda sormak istiyorum: Siz, Kıbrıs meselesi çözülürse
bütün Avrupa Birliği ülkesi hükümetlerin bize üyelik tarihi verecekleri
konusunda bir yerden teminat aldınız mı?
Bakın, biz, geçen hafta, Adalet ve Kalkınma Partisine mensup çok değerli
üç arkadaşımızla birlikte Viyana’daydık; Avusturya Parlamentosunda bunu
konuştuk. İktidara mensup koalisyon ortağı iki parti var ve bize çok açıkça
söylediler, dediler ki: “Bizim tutumumuzun Kıbrıs’la filan ilgisi yok,
Türkiye’deki reformlarla da ilgisi yok, bizim kendimize özgü başka nedenlerimiz
var. Onun için, biz, Türkiye’nin üyeliğine karşıyız. Biz, Türkiye’ye özel
statü verilmesini istiyoruz.” Bizzat Avusturya Başbakanının demeci var
“25 000-30 000 çiftçiyi Avrupa’ya alamayız” diyor. “Tam üyelik, eksi tarım,
eksi serbest dolaşım.” Başbakanın formülü budur.
Şimdi, siz, buna bakarak diyebilir misiniz ki, Kıbrıs’ı feda ediyoruz;
ama, karşılığında Avrupa Birliğini alıyoruz? Buyurun...
Şimdi, Sayın Başbakan, kürsüye çıkıp, diyebilir mi ki, bu söylediğiniz
yanlıştır?
Daha Danimarka’yı anlatmadım, daha Hollanda’yı anlatmadım, Fransa kapalı
kutudur... Oralarda da sürpriz bekleyebiliriz; ama... İnşallah bunları
aşarız. Denilebilir ki, efendim, içpolitikadır, siz bakmayın, ileride bunların
hepsi tutumunu değiştirir, olumlu oy verir; inşallah öyle olur. Biz, bunun
için çalışıyoruz. Başkalarının tahmininin aksine, biz, AKP’li arkadaşlarımızla
beraber, Türkiye’nin AB üyeliği için olağanüstü bir çaba sarf ediyoruz;
hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Biz, bunu da bir millî mesele olarak görüyoruz;
ama, sizi uyarıyoruz, zannetmeyiniz ki, Kıbrıs çözülürse Avrupa Birliğinin
bütün kapıları açılacaktır, herkes Kıbrıs’ın çözümünü bekliyor; bu, doğru
değil. İşte, size bunu anlatmak istiyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bütün bu anlattıklarımdan daha mühim, daha önemli
bir konu var; o da, güvenlik boyutudur. Burada, bizim güvenlikle ilgili
bazı taleplerimiz oldu. Uzun etmeyeceğim, ama, şunu söyleyeyim size: Ne
istedik biz; kuzeydeki bizim askerî birliğimizin serbest dolaşım hakkı
olsun, bir yerden bir yere serbestçe gidebilsin dedik. Gidebiliyor mu bu
anlaşmayla; gidemiyor. 4 cipten fazla askerimizin bir yerden bir yere gitmesi,
48 saat önceden bildirime tabidir.
Ne dedik; sınır güvenliğini askerlerimiz korusun. Koruyabiliyor mu;
koruyamıyor; askerlerimizin sınıra yaklaşması yasak. Ne dedik; kuzeyde
barış gücü olmasın, güvenliği biz sağlayalım. Oldu mu; olmadı, kuzeyde
barış gücü yerleşecek. Efendim, 650 askerimizi uzun vadede tutabileceğiz.
Tutabileceğiz; ama, arkadaşlar, bununla ilgili maddede bir hüküm var, orada
“nihaî hedef, Ada’nın tamamen silahsızlandırılmasıdır” deniliyor. Bu 650
askerinizin geri çekilmesi için her üç yılda bir gözden geçirme toplantısı
yapılacak, bunu biliyor musunuz? Yani, 650 askeri bir süre bulundurma hakkınız
var; ama, biz itiraz ederiz efendim, hiç mühim değil filan... Siz kabul
etmişsiniz. Bu metinde Türkiye kabul etmiştir ki, askerlerin tamamını çekeceğiz.
Yalnız, bunun için tarafların rızası lazımdır filan, böyle birtakım koruyucu
hükümler getirilmiş; ama, ilkeyi zaten kabul etmişsiniz; yani “ben, askerin
tamamını çekeceğim” ilkesini metne yazmışsınız.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, bütün bunlardan sonra bazıları “İsviçre’deki
görüşmeler bir zaferdir” diyor. Bunu Lozan’la kıyaslayanlar var basında.
Şunu açıkça ifade etmek zorundayım: Değerli arkadaşlarım, bunu Lozan’la
kıyaslamak, Lozan Anlaşmasına karşı saygılı bir davranış değildir, Lozan
Anlaşması, bütün büyük devletlerin baskılarına direnen bir milletin elde
ettiği bir zaferdir. İsviçre’de varılan mutabakat ise, dış baskılara direnemeyen
bir hükümetin alabildiği bir sonuçtur. Bu ikisini karşılaştırmak büyük
haksızlıktır Lozan’a ve o Lozan’ı yapanlara.
Değerli arkadaşlar, Kofi Annan, ayın 7’sine kadar sizden cevap bekliyor,
yarın cevap vereceksiniz. Nasıl vereceksiniz? Kuzeyde referandum yapılmasını
kabul ettiğinizi söyleyeceksiniz, belki başka yükümlülüklere gireceksiniz.
Meclisten yetki aldınız mı? Değiştirdiğiniz metin, değiştirmek istediğiniz
metin, Yüce Meclisin onayladığı bir uluslararası antlaşmadır. Yetki bizdedir.
Şimdi, siz, Meclisin yetkisine ait bir konuda, hükümet olarak diyeceksiniz
ki, biz, referandumu kabul ediyoruz, bu metnin içeriğiyle ilgili Kıbrıs
Türk Halkının oy vermesini kabul ediyoruz, başka düzenlemeyi kabul ediyoruz...
Sanıyorum ki, çok ciddî bir Anayasa sorunuyla karşı karşıya kalmak üzereyiz.
Hükümeti uyarıyoruz; lütfen, Meclisten yetki almadan bu yola kalkışmayın,
bu yola girmeyin; ileride başınız çok ağrır. Bu konuda sizi şimdiden uyarıyoruz;
bizim hukukçularımızın görüşü budur.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu safhada deniliyor ki: “Kimse etkilemesin
Kıbrıslı Türkleri, tarafsız kalalım, Kıbrıslı Türkler nasıl karar verirse
kabulümüzdür.” Peki, bu belge nedir? Biraz önce milletvekillerine dağıtılan
bu belge nedir?! Dün, basın-yayın aracılığıyla, bütün basın mensuplarına
dağıtılan belge nedir; sadece anlaşmanın olumlu taraflarını gösteren, biraz
önce Sayın Bakanın çok dürüstçe ifade ettiği olumsuz taraflarına hiç değinmeyen
bir belge. Bunu nasıl yaparsınız?! Hani, propaganda yapmayacaktınız? Hani
“Meclis Başkanı, hükümet, Kıbrıslı Türkleri etkilemeye çalışmayacak” deniliyordu!
Nedir bu belge, bunun anlamı nedir; size soruyoruz. O zaman, niçin bunun
propagandasını yapıyorsunuz?!
Şimdi, arkadaşlarım, bir nokta daha var. Dünkü Millî Güvenlik Kurulu
kararının sonuçlarını dikkatle okuduk. Öyle anlaşılıyor ki, Millî Güvenlik
Kurulu, bu metnin Kıbrıslı Türkler tarafından onaylanması için bir çağrıda
bulunmamıştır; yani, Millî Güvenlik Kurulu bir mesafe koyuyor. Zaten, İsviçre
toplantısından önce yapılan zirve toplantısına Sayın Cumhurbaşkanımızın
katılmaması da dikkatimizden kaçmamıştı.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, sizin yanınızda kim var, onu düşününüz.
Eski Cumhurbaşkanımız, 9. Cumhurbaşkanımız, hemen hemen, kelime kelime,
bizim burada dile getirdiğimiz görüşleri ifade ediyor ve bu Plana karşı
olduğunu söylüyor. Kıbrıs’ta Türkleri katliamdan kurtaran eski Başbakan
Sayın Ecevit bunu söylüyor. Evvelce, Mecliste Kıbrıs ile ilgili bütün kararlara
oybirliğiyle katılan bütün siyasî partilerin liderleri aynı şeyi söylüyor.
Değerli arkadaşlarım, peki, kim Adalet ve Kalkınma Partisinin politikasını
destekliyor, Türkiye’de hangi siyasî güç destekliyor?
AHMET IŞIK (Konya) – Millet destekliyor, millet...
AHMET YENİ (Samsun) – Halk destekliyor, halk...
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Ha, millet destekliyor... Çok güzel söylediniz
değerli arkadaşım; size teşekkür ediyorum. Ben, geçtiğimiz günlerde, tam
12 ilde, bu konuda, vatandaşla görüştüm, konferanslar verdim, onların sorularına
cevap verdim, onlara sorular sordum.
Değerli arkadaşlarım, belki inanmayacaksınız; ama, size açıkyüreklilikle
söyleyeyim ki, Kıbrıs konusunda izlediği politikayı destekleyen bir kişiye
rastlamadım. Belki, inanmazsınız... (AK Parti sıralarından gürültüler)
AHMET IŞIK (Konya) – Ne alakası var?!
MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Hiç alakası yok.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Müsaade buyurun... Ben, size, kendi izlenimimi
anlatıyorum arkadaşım. Basında okudunuz, Sayın Başbakan diyor ki: “Bizim
Kıbrıs politikamız bize puan kaybettirdi.” Hani millet destekliyordu?!
AHMET IŞIK (Konya) – Millet destekliyor.
MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Halk destekliyor.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Değerli arkadaşım, sizin sorunuza en iyi
cevabı, benim bundan on gün önce Kütahya’nın Dumlupınar İlçesinde görüştüğüm
bir vatandaşımız verdi. Vatandaşımız Halk Partili değildi... (AK Parti
sıralarından gürültüler) Sözümü dinler misiniz?!. Halk Partili olmayan
bir vatandaş -yakasında başka bir partinin rozeti vardı- dedi ki: “Kıbrıs’ı
vermek şehitlerimizi de vermektir.” Vatandaşın sesini merak ediyorsanız,
vatandaşın sesi budur...
MUZAFFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) – Kıbrıs’ı veren yok. Hayal görüyorsun.
AHMET IŞIK (Konya) – Otuz yıldır çözülmemiş, kangren olmuş...
En son söz siyasî iradenin.
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen...
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, sözlerimi bitiriyorum;
yalnız, sözlerimi bitirmeden şunu söyleyeceğim: Biz, Kıbrıs meselesini,
şimdiye kadar, bir millî dava olarak götürdük. Bu Meclis, Kıbrıs konusunda,
1992’den 2003 yılına kadar, 6 defa karar aldı, 6 ncısını sizlerle beraber
aldık, sizin oylarınızla aldık. 6 Mart 2003 tarihinde, Mecliste bu kararı
aldığımız zaman, Kofi Annan planı masanın üzerindeydi ve Meclisin aldığı
kararda, bir kelimeyle bile Kofi Annan planına atıfta bulunulmamaktadır
ve o kararda yazılan hususlar, bugün varılan noktayla taban tabana zıttır.
Bunu siz onayladınız. Siz kanaat mi değiştirdiniz? O zamanki gibi düşünmüyor
musunuz? Daha önemlisini söyleyeyim; biz, bu meseleyi, yarım yüzyıldan
beri, Kıbrıs’taki soydaşlarımızla el ele yürüttük, hep görüş birliği içerisinde
olduk, hep tam bir dayanışma içerisinde olduk, bugüne gelinceye kadar.
Şimdi ne görüyoruz; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, hükümetin
bu konuda izlediği politikaya açıkça karşı bir tavır almıştır. Bu metnin
onaylanmaması gerektiğini, “hayır” denilmesi gerektiğini açıkça ifade ediyor.
İlk defa, biz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanıyla ters düştük.
Bu, övünülecek bir durum mudur?! Demek ki, biz Sayın Denktaş’ı bile ikna
edemedik. Biz, Sayın Denktaş’ın bugün gelerek bu kürsüde görüşlerini açıklaması
için çalıştık; fakat, Meclis Başkanımızdan bir yanıt aldık. Diyor ki: “Efendim,
kendisi müracaat ederse bir imkân araştırırız.” Yani, dilekçe verecek.
Şimdiye kadar bu kürsüde söz alan, Yüce Meclise hitap eden yabancı cumhurbaşkanları
-bilmiyorum, eğer öyle değilse beni düzeltin- dilekçe vererek mi geldiler
buraya, biz mi onları davet ettik?! Biz, Sayın Denktaş buraya geçen defa
geldiğinde Adalet ve Kalkınma Partisi Grubuyla birlikte davet etmedik mi
kendisini, birlikte çağırmadık mı?! Şimdi niye istemiyorsunuz?!
YÜKSEL ÇORBACIOĞLU (Artvin)- Ayakta alkışladılar, ayakta!
ONUR ÖYMEN (Devamla)- Ayakta alkışladınız. Şimdi niçin Denktaş’ı
duymak istemiyorsunuz?! Çünkü, onun söyleyeceklerinden rahatsızlık duyuyorsunuz,
kamuoyuna açıkladığı görüşlerden rahatsızlık duyuyorsunuz.
AHMET IŞIK (Konya)- Kararı Kıbrıs halkı verecek, Denktaş değil.
ONUR ÖYMEN (Devamla)- Değerli arkadaşlarım, ben sözlerimi bitiriyorum.
Siz, kanaatinizde serbestsiniz. Özgür milletvekilleri olarak siz kendiniz
kendi kararınızı verirsiniz. Bizim sizi etkileyecek sayımız yok. Kendiniz
vicdanî kararınızı vereceksiniz. Biz size bilgi veriyoruz, biz size görüşlerimizi
anlatıyoruz. Bu görüşleri dikkate almak-almamak sizin bileceğiniz iştir;
ama, şunu da size söyleyeyim, bunu söylemeden edemeyeceğim: Tarih karşısında
hükümetimiz de, Meclisimiz de büyük bir sorumluluk altındadır. Alacağımız
kararlar, burada tarihe karşı büyük bir sorumluluk taşıyacaktır. Bizim
hepimizin vicdanî sorumluluğumuz var. Bu vicdanî sorumluluğu içinizde hissederek
tutumunuzu tespit edeceğinizi umuyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bu koşullar altında biz Cumhuriyet Halk Partisi
Grubu olarak, Kıbrıs Türk Halkının, referandumda bütün bu gerçekleri göz
önünde bulundurarak en isabetli karar vereceğini umuyoruz.
Türk Hükümetine, yabancı ülkelerin hükümetlerine ve uluslararası kuruluşlara
çağrıda bulunuyoruz: Bu kader günlerinde Kıbrıslı Türkleri baskı altına
almaya çalışmayın, onları propaganda bombardımanına tabi tutmayın, çocuklarının
geleceğini ilgilendiren bir konuda, bırakın, kararlarını özgür iradeleriyle
versinler.
Eğer, Kıbrıslı Türkler Kofi Annan Planını reddetmeyi kararlaştırırlarsa,
biz, Sayın Genel Başkanımızın birkaç gün önce televizyonda ifade ettiği
gibi, Kıbrıslı Türklerin bu kararını saygıyla karşılayacağız.
Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Öymen.
AHMET IŞIK (Konya) – “Evet” derse ne diyeceksiniz Sayın Öymen?
ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Size bırakacağız.
AHMET IŞIK (Konya) – “Evet” derse yine aynı şekilde...
BAŞKAN – Sayın Işık, lütfen...
Sayın milletvekilleri, Sayın Dışişleri Bakanı, karasularıyla ilgili
ve anlaşmalarla ilgili olarak Sayın Öymen’in yaptığı bazı açıklamaların
kendi görüşü dışında olduğunu beyan ederek, kısa bir açıklama için söz
talebi vardır.
Sayın Bakanı davet ediyorum.
Buyurun Sayın Bakan. (AK Parti sıralarından alkışlar)
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri) –
Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.
Kısaca bir açıklama getirmek istiyorum. Bütün metinler, Kıbrıs’ta komiteler
tarafından okunmuştur. Kıbrıs’ta müzakereler devam ederken, siyasî müzakereler
ve teknik çalışmalar iki ayrı komite tarafından götürülmüştür ve bu iki
ayrı komite çalışmalarına devam ederken, bütün metinler uzmanlar tarafından
tadil edilmiştir, okunmuştur ve bu uzmanlara Türkiye olarak, biz de Dışişleri
Bakanlığı olarak katkıda bulunmuşuzdur, bizim uzmanlarımız da gitmiştir.
Dolayısıyla, bizim bilmediğimiz herhangi bir metin yoktu.
İkinci bir nokta; bunun neticesi şudur: Sayın Öymen’in de dediği gibi,
eğer bunlar görülmemiş ve çalışılmamış olsaydı yanlış şeyler olacaktı.
Mesela, Rum tarafının önerdiği planın ekinde yer alan karasuları, bitişik
bölge, münhasır ekonomik bölge, kıta sahanlığı ve arama kurtarmaya ilişkin
yasalar -40 ıncı, 47 nci ve 48 inci- görüşlerimiz doğrultusunda değiştirilmiştir.
Bu yasalar, Rumların istediği gibi kaleme alınsaydı, Türkiye ile yeni kurulacak
Kıbrıs Cumhuriyeti arasında Ege benzeri ihtilafların ortaya çıkması o zaman
muhtemeldi; ama, bunların hepsi değerlendirilmiştir. (AK Parti sıralarından
alkışlar)
Bir de, belki, Sayın Öymen dikkat etmediler veyahut da konuşmaları sırasında
tam takip edememiş olabilirler. Türkiye, Avrupa Birliğine tam olarak girene
kadar, yani yirmi yıl sonuna kadar Rumların, Kıbrıs Türk Devleti içerisindeki
sayıları, Türk nüfusunun yüzde 18’ini geçemeyecek; ama, girdikten sonra
bu oran 1/3 oranında olacak; bunu konuşmamda söyledim, saklamadım. Yalnız,
buna karşı bir şey daha var; bu engeli, biz İsviçre’de yapılan görüşmelerde
kaldırttık. Bu da şuydu: Üçüncü Annan Planına göre, Türkiye, Avrupa Birliğine
tam üye olduktan sonra, Türkiye’den Kıbrıs Türk kesimine gidecek insanların
sayısı, nüfusun yüzde 5’ini geçemeyecekti; biz bunu kaldırdık. Dolayısıyla,
70 milyonluk Türkiye’den, eğer, Kıbrıs Türk kesimine hiç insan gitmeyecekse,
o zaman söylediğiniz tehlike olabilir, evet, yani, Rumlar gidip oraya yerleşebilirler...
FAHRETTİN ÜSTÜN (Muğla) – Garantisi var mı?!
DIŞİŞLERİ BAKANI ABDULLAH GÜL (Devamla) - Ama, unutmayın ki,
Türkiye, Avrupa Birliğine tam üye olduktan sonra, artık, bugün Avrupa’da
seyahat ederken nasıl sınırlar kalkmışsa, nasıl gümrükler yoksa, herkes
istediği yerden toprak alıyor, veriyor ise, Türkiye’den de herkes istediği
toprağı -İstanbul’dan- alacak, biz de gittiğimiz her yerde istediğimiz
toprağı alabileceğiz. 70 milyonluk Türkiye, eğer, Kıbrıs Türk Devletini
ve Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetini etkileyemiyorsa, o zaman, zaten yapılacak
hiçbir şey yok demektir.
V. HAŞİM ORAL (Denizli) – Etkileyemiyor işte...
DIŞİŞLERİ BAKANI ABDULLAH GÜL (Devamla) - O bakımdan, tam tersine
bunlar korkulacak şeyler değil, Rumların korktuğu şeylerdir. Onun içindir
ki, hâlâ, Rum kesimi bu işi bozmak için uğraşıyor. Ben, bir de Sayın Öymen’in
-tabiî ki, tecrübeli bir diplomat, müsteşarlık yapmıştır- şu analizi de
yapmasını beklerdim.Acaba Avrupa Birliğine Rumlar, Adayı tek taraflı temsilen
girse ve bugünkü statüko da devam etse, o zaman ne çıkardı ortaya? Bunların
da bir incelenmesi gerekirdi.
Teşekkür ederim. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.
ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Bakanın bana atfen
söylediği bir şey doğru değil, onu düzelmek istiyorum.
BAŞKAN – Sayın Öymen, şunu ifade ediyorum: Sayın Bakanın size
atfettiği söz şuydu: “Kıbrıs Rumları, kendi başlarına Kıbrıs’ı temsilen
Avrupa Birliğine girerlerse durum ne olurdu?” Ona mı cevap vereceksiniz?
ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Evet.
BAŞKAN – Bahsedilen konuyla ilgili olarak Sayın Öymen buyurun
ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Değerli arkadaşlarım, öyle anlaşılıyor
ki, hükümetimiz, Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliğini bir kader olarak
kabul etmiştir. Oysa biz, daha önce de bu Mecliste açıkladık. Güney Kıbrıs’ın
Avrupa Birliğine tek başına üye olması, uluslararası hukukun açık bir ihlalidir.
Çünkü, şu anda yürürlükte olan Londra ve Zürih Anlaşmalarına göre, Kıbrıs,
Türkiye ve Yunanistan’ın aynı zamanda üye olmadığı bir milletlerarası kuruluşa
katılamaz. Türkiye’nin resmî görüşü budur. Adalet ve Kalkınma Partisinin
de iktidara geldiğinde resmî görüşü budur ve AKP iktidarı bu görüşü Birleşmiş
Milletlere tescil ettirmiştir. Sonra ne olmuştur: “Hayatın gerçeğidir”
diyerek bu görüşten vazgeçtik, bu tezimizden vazgeçtik; yani, neleri kaybettiğimizi
söylerken, bunu da söylemek lazım. Yani, siz, Avrupa Birliğinin uluslararası
hukuka aykırı olarak Rumları üye yapmasını içinize sindireceksiniz. Böyle
bir şey olabilir mi?!
Sonra Sayın Bakan “Efendim, belki dikkatinden kaçtı Öymen’in, ben dedim
ki, Türkiye Avrupa Birliğine üye olduktan sonra üçte 1’lik bir çerçeve
içinde, bir sınır içinde Rumlar kuzeye yerleşebilecek” diyor.
Değerli arkadaşlarım, Sayın Bakan öyle diyor da, bizim elimizdeki metinde
öyle denilmiyor. Bizim elimizdeki metinde “bu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden
ondokuz yıl sonra veya Türkiye Avrupa Birliğine üye olduğu tarihten itibaren
bunların hangisi daha önce olursa o geçerlidir” deniliyor; üçte 1’lik uygulama
başlayacaktır. Yani, hiç temenni etmeyiz; Türkiye Avrupa Birliğine hiç
giremese, ondokuz yıl sonra kuzeyin üçte 1’i Rum olacaktır; anlaşma bunu
söylüyor, bunu düzeltmek istiyorum.
Bir de Türkiye’den gidecek Türklerden bahsetti Sayın Bakan. Orada da,
zannediyorum, çok önemli bir husus var. Değerli arkadaşlarım, Türk tarafı,
yanılmıyorsam, bugün veya yarın, Türkiye’den giden ve Kıbrıs’a yerleşen
45 000 vatandaşımızın ismini Birleşmiş Milletlere verecektir. Siz, böyle
bir anlaşmayı hiç duydunuz mu?! Vatandaşların isim listesini yabancı bir
ülkeye veya kuruluşa veren bir devlet hiç olmuş mudur?! Vereceksiniz...
Kaç Türk var Kıbrıs’ta; 45 000’den fazlaysa, 46 000’se, 50 000’se, 60 000’se,
geri kalan, demek ki, Ada’yı terk edecek. Bunu, nasıl içinize sindirirsiniz;
hangi gerekçeyle bu seçimi yapacaksınız? Hangisi kalacak, hangisi gidecek;
erken gelenler mi, ilk önce vatandaşlık alanlar mı? Unutmayalım ki arkadaşlar,
şu anda Kıbrıs’a yerleşmiş olan, yasal olarak orada vatandaşlık hakkı kazanan
Türkler de, vatandaşlarımız da çok büyük bir tedirginlik içindedir.
Çok değerli arkadaşlarım, bir kere daha tekrarlıyorum, bunu, Sayın Bakana
da bir kere daha söylüyorum: Bu meseleyi millî bir dava olarak sonuna kadar
götürmek zorundayız. Kesinlikle içpolitika düşüncesine kapılmayınız ve
vicdanınızla hareket ediniz. Bu gittiğimiz yol çok tehlikeli bir yoldur,
çok sakıncalı bir yoldur. Korkarız ki, sonunda, inşallah yanılırız; ama,
korkarız ki, sonunda, Girit’i kaybettiğimiz gibi Kıbrıs’ı da kaybedeceğiz.
Teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Öymen.
|