Adalet ve Kalkınma Partisi adına Adana Milletvekili Ömer Çelik'in konuşması şöyle:
(6 Nisan 2004 - TBMM 22. Dönem 2. Yasama Yılı 69. Birleşim)
BAŞKAN (Başkanvekili Nevzat Pakdil) - AK Parti Grubu adına, Adana
Milletvekili Ömer Çelik; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)
AK PARTİ GRUBU ADINA ÖMER ÇELİK (Adana) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; AK Parti Grubu ve CHP Grubu, bugün yaptığımız görüşmenin,
bir millî dava üzerinde yapılan çok önemli bir görüşme olduğunu ve Yüce
Meclisin tarihî bir sorumlulukla karşı karşıya olduğunu ve bu sorumluluğu
hakkıyla yerine getireceği konusunda mutabıktır; bu, sevindirici bir şeydir.
Bu mutabakatın altında görüş farklılıkları olması da doğaldır.
Ben, hafızaları tazelemek bakımından, benim bizzat, Burgenstock’daki
görüşmelerde Rum tarafında hissettiğim psikolojinin, bizim orada gözlemlediğimiz
şekilde, yabancı basına birebir yansıdığını gördüm. Size, bizim orada gözlemlediğimiz
ve müzakerelerin, varılan sonucun karşı taraf tarafından nasıl anlaşıldığını
gösteren ve aynen yabancı basına yansıyan birkaç şey okuyacağım. Financial
Times Gazetesinde şöyle bir ifade var: Rumların çoğunun, Annan Planı'nın,
Türklerin 1974’deki işgalini sonradan meşrulaştırdığı ve Türklere daha
fazla hak tanıdığı görüşünde oldukları belirtiliyor. Tabiî, bu “işgal”
lafını kökten ve derin bir şekilde reddediyoruz; fakat, onların, bundan
ne kadar rahatsızlık duyduğunu anlatan bir ifade. Amerika’nın Sesi Radyosunda
müzakerelerle ilgili söylenen yorum: “Rum tarafında büyük hayal kırıklığı.”
M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – İşinize geleni kabul ediyor, diğerini
reddiyorsunuz...
ÖMER ÇELİK (Devamla) - Financial Times Gazetesinde “Türkiye müzakerelerden
kazanan taraf olarak çıktı.” Associated Press ajansı “binlerce Kıbrıslı
Rum, Türk yanlısı olarak nitelendirdikleri Birleşmiş Milletler Planına
karşı çıkıyorlar ve diyorlar ki ‘itibarımız gereği, otuz yıldır süregelen
yasadışı işgali ve Kuzey Kıbrıs’taki 200 000’li Kıbrıslı Rum’un maruz kaldığı
etnik temizliği meşrulaştıran böyle bir planı reddetmeliyiz.’” Onların
“etnik temizlik ve işgal” dediği şeyi, kökten bir şekilde reddediyoruz;
fakat, müzakerelerde varılan sonucun onlarda nasıl bir hayal kırıklığı
ve bozgun yarattığını göstermesi bakımından bu ifadeyi belirttim. Yunan
basını: “Yenilgiyi itiraf etmek daha gerçekçi. Yunanistan ile Kıbrıs Rum
kesimi, birkaç ay içinde, AB nezdinde, kötü, şımarık çocuk pozisyonuna
düşecek.” Yine, Yunan basınından Alitia Gazetesi “bu planı da reddedersek
tek bir gelişme olacak, Türkiye, haklı olarak ve hiçbir sorun olmadan AB’ye
girecek, bizler, Avrupa’nın kara bezi olacağız, öte yandan işgalin emrivakileri
daimleşecek” diye yorum yapmış. Yine Yunan basınında “Planda, Lefkoşa’nın
yazılı olarak sunduğu talepler gözönüne alınmadı. Annan tahrikçi denecek
bir şekilde sadece Türk taleplerini Plana dahil etmeye çalıştı” diye yorum
yapılmış.
Gerçekten, bizim müzakereler esnasında takip ettiğimiz süreç ve karşı
tarafta gözlemlediğimiz durum da bu idi ve işin başından itibaren ve özellikle
de son gün, Türk tarafına büyük bir ısrarda bulunarak Birleşmiş Milletler
Genel Sekreteriyle görüşerek “karşılıklı olarak anlaşalım ve bu süreçten
çekilelim” dediler. Çünkü, tabiri caizse onların tuzu kuru, 1 Mayıstan
sonra Güney Kıbrıs Avrupa Birliğine üye oluyor ve Türk tarafı yıllardır
süren haksız izolasyon ve dünya tarafından tanınmamışlıkla baş başa kalıyor.
Üzerlerinden şu anki uluslararası baskı kalktığında da bundan sonra masaya
hiçbir şekilde yanaşmayacaklarını, masada bulunmaya olumlu bakmayacaklarını
orada tespit ettik.
Gerçekten bu aşamada Sayın Bakanın, Sayın Öymen’e sorduğu soru çok önemlidir.
Gerçekten eğer bu aşamada elde edilen kazanımlar bir kenara bırakılır ve
bu Plan bir şekilde Türk tarafının iki kurucu devletten birisi olarak eşit
bir statüyle Avrupa Birliğine giren Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin parçası
olmasının gerçekleşmesini sağlamazsa 1 Mayıstan sonra ne olacak? Siz, istediğiniz
kadar tanımadığınız bir statüden bugün bahsedin 1 Mayıstan sonra Avrupa
Birliğini sürdürmek istiyorsanız, ki sürdürmek durumundasınız; çünkü Türkiye’nin
muasır medeniyet hedefinin somutlaşmış ifadesi olarak devletin müktesebatına
girmiştir. O zaman ne yapacaksınız, Rumlarla ortak tatbikat yapmaktan,
karşılıklı büyükelçilik açmaya kadar, birçok tanınmanın ötesinde beraber
faaliyetlere gireceksiniz, dolayısıyla bugün ifade ettiğiniz şeyin 1 Mayıstan
sonra teorik ve pratik olarak bir değeri kalmayacak.
O sebeple, tablonun öbür tarafını da net olarak görmek durumundayız.
Bugün bu statü reddedildiği zaman Türk tarafının baş başa kalacağı izolasyon
ve bu dışlanmışlığı kime, nasıl anlatacağımız konusunda sarih bir bilgiye
kavuşmak zorundayız.
Bir kere, Sayın Öymen, sık sık, Türk hükümetinin bu kararı baskı altında
aldığını söylüyor. Ne bizim hükümetimizin ne de herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti
hükümetinin, herhangi bir konuda, baskı altında karar alabileceğini kabul
edemeyiz. Hiçbir Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, baskıyla karar almaz. Baskıyla
karar almak, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti tanımına aykırı bir şeydir. (AK
Parti sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, Luzern sürecinde, baskı neticesinde
oluşmuş bir sonuç yok. Bu, bizim başlattığımız bir sürecin, alınabilecek
en iyi neticeye ulaştırılmasıdır ve bu neticeden de, Rum tarafının, hiçbir
şekilde memnun olmadığı ortadadır.
Şimdi, bir şey söyleniyor, deniliyor ki: Bu nasıl bir uygulamadır? Bundan
önce, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin, herhangi bir sorun hakkında
böyle bir uygulama ortaya koyduğu görülmüş müdür?
BAŞKAN – Sayın Çelik, bir dakikanızı rica edeyim.
Saygıdeğer milletvekili arkadaşlarım, lütfen, yerlerinize oturur ve
aranızda konuşmayı keserseniz... Hatibin konuşması anlaşılmıyor. İstirham
ediyorum, lütfen...
Buyurun Sayın Çelik.
ÖMER ÇELİK (Devamla) – Teşekkür ederim.
Ortada bir durum var, otuz yıldır çözülemeyen bir sorun var ve bu sorun,
bir şekilde, sürekli, bizim aleyhimize olarak, uluslararası kamuoyunda
kullanılıyor. Ortaya çıkan yöntem, bu sorunu, belli bir takvim kısıtlamasına
bağlayarak çözmenin yolu olarak ortaya çıkmıştır.
Şimdi, burada bir ifade kullanılıyor, deniliyor ki: Saygın bir devlet,
üçüncü bir tarafın hakemliğini ya da onun ortaya koyduğu yöntemi kabul
etmez. Yani, nerede yaşıyoruz allahaşkına?! Türkiye Cumhuriyeti Devleti,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını kabul etmiyor mu, bir başka
tarafın kararlarını ciddiye almıyor mu?! İçinde bulunduğumuz çağda, bu
yöntemler, aslında, saygın devlet olmamanın değil, tam tersine, saygın
devlet olmanın kıstasları olarak değerlendirilmiyor mu?!
Planda en çok önemsediğimiz konulardan bir tanesi, kuşkusuz iki kesimlilik.
İki kesimliliğin masada elde edilebilecek kısımları, azamî şekilde elde
edilmiştir. Tabiî, bir şeyi masada elde etmek, hiçbir şekilde, onu, sahada
da elde etmek anlamına gelmiyor. Sahada elde etme ve sahada bu süreci koruma
kısmını, ileriki safhalarda tekrar tekrar konuşmak durumundayız; fakat,
Federal Temsilciler Meclisinde oy kullanmada, kurucu devlet vatandaşı olma
şartı vardır. Bir şahıs, iki kurucu devlet vatandaşlığını da iktibas edemez.
Dolayısıyla bu tarafta oy kullanacak birinin Rum vatandaşlığını terk
etmesi lazım.
Ayrıca, şunu da unutmamak lazım ki, bizim Türk kurucu devleti, o taraftaki
vatandaşlığını terk eden şahsa bu tarafta vatandaşlık verme mecburiyetinde
değildir. Dolayısıyla iki kesimliliğin korunması için bütün garantiler
elde edilmiştir.
Mülkiyet rejimi konusunda hükümet eleştiriliyor. Bu konuda samimiyetle
ve kesin bir şekilde şunu söylemek gerekir: Oranın şartlarını, oranın siyasî
tarihini ve o sahadaki gerçekleri çok daha iyi bileceği için mülkiyet rejimi
konusunda Kıbrıs Türklerinin isteği hükümetimiz tarafından esas alınmıştır.
Yani, bu mülkiyet rejiminin ortaya çıkışında, Kıbrıs Türklerinin istemediği
herhangi bir şey söz konusu değildir.
“Anlaşma olmadı” deniliyor; kuşkusuz, anlaşma tam olarak yok, bu, nihayetinde
bir müzakere süreci; ama, müzakerelerde bütün tarafların görüş ve önerileri
belli bir ölçüde karşılanarak bu noktaya varılmıştır.
Çok önemsenen bir konu da şudur: Senatonun bütün konularda veto hakkı
vardır. Bütün konularda veto hakkı olan Senatonun, yarısının Türk kalması,
Türk tarafının kayda geçirdiği bir başarı olarak değerlendirilmelidir.
Ne olursa olsun, Senatonun yarısı Türk kalacaktır ve bu Senatonun her konuda
veto etme hakkı vardır.
Ayrıca, şunu da unutmamak gerekir: Temsilciler Meclisinde, Rum tarafındaki
Türkler de oy kullanabilecektir.
Şimdi, gelinen bu noktada ortada bir tablo var; bunu, sadece bugünden
bakarak değerlendiremeyiz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti haksız bir şekilde
izole edilmiştir, haksız ambargolarla karşı karşıyadır ve bugüne kadar
kullanılan yöntem, imkânlar ve güçle bu ortadan kaldırılamamıştır. 1 Mayıstan
sonra da, mevcut haksızlık dengesi Rumlar lehine daha çok artacak, Türkler
aleyhine daha çok derinleşecektir. Burada siyasî bir bakışla “bu durumu
nasıl ortadan kaldırabiliriz” şeklinde bir değerlendirme yapmak gerekir.
Referandum sürecine engel olmak veya referandum sürecine gidilmemesi,
bu yönde tavsiyede bulunulması, bu yönde taraf olunması gibi bir şeyden
bahsediliyor. Tabiî, bu, burada söylenebilir; ama, gerçekten, dünyaya baktığımızda,
Türkiye'ye baktığımızda, Kıbrıs’a baktığımızda, içinde yaşadığımız uluslararası
koşullara baktığımızda, şunu net ve açık bir şekilde söylemek tarihî bir
sorumluluktur...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Çelik, buyurun.
ÖMER ÇELİK (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Bu saatten sonra, referandum sürecine karşı çıkmak, Türkiye’yi uluslararası
kamuoyunda son derece zor duruma düşürür ve bunun çok ciddî riskleri olur.
Ayrıca, hem kendi gözlemlerim hem pek çok siyasînin gözlemi hem de bu konu
üzerinde kafa yoran ciddî analistlerin gözlemi şudur: Türkiye, eğer böyle
bir tavır alırsa, bu, sadece ve sadece Rum tarafındaki aşırıların ekmeğine
yağ sürmek olur; yani, Papodopulos’un bize yapamadığını biz kendi kendimize
yapmış oluruz.
Referanduma engel olmamız da, bu saatten sonra, mantık dışı bir olay
olacaktır; çünkü, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Referandum Yasasını onaylamıştır.
Bizim referanduma karşı çıkmamız, Kıbrıs halkının iradesine karşı çıkmak
olur ve orada, iki ayrı halk ve iki ayrı egemenlik olduğu tezini de reddetmemiz
anlamına gelir.
Yine, çok önemli bir kazanım şudur: Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasından
sonra, Türkçe, en kısa zamanda Avrupa Birliği dili olacaktır. Şimdi, ortaya
çıkan taslaklarda, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasından sonra,
beş yıl içerisinde Türkçenin bütün zeminlerde resmî dil olarak kabul edilmesi
şeklinde bir yaklaşım vardı. Bu, tanınmamış bir statünün tanınması, ardından,
tanınmış devletlerin birinci ligine geçmesi ve hemen ardından da kendi
dilini Avrupa Birliğinde, birinci ligdeki devletler arasında resmî dil
haline getirmesi konusunda büyük bir kazanımdı; fakat, Türk tarafı olarak,
bu beş yıl şartını bile fazla bulduk ve oraya şu ifade koyuldu: “En kısa
zamanda Türkçenin Avrupa Birliği dili olması.” Hatta, teknik imkânsızlık
olmayan yerlerde, anında, Türkçe, Avrupa Birliği dili olarak dolaşıma girecektir.
Hükümetin Genel Sekretere göndereceği mektup konusunda yorum farklılıkları
ortaya çıkıyor. Hükümetin Genel Sekretere göndereceği mektubun statüsü
şudur: Mektup, anlaşmanın referanduma gönderilmesine onay vermektedir;
yani, denilmektedir ki, ben bu sürece onay veriyorum. Referandumun onaylanması
halinde, Türkiye’deki iç onay sürecinin tamamlanması bekleyecektir; yani,
Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylaması bekleyecektir. Takiben, bütün
bu süreç tamamlandıktan sonra anlaşmayı imzalayabileceğini söylüyor; yani,
Plana, şu aşamada -her türlü tedbiri almış olduğumuzu göstermek bakımından
bunu söylüyorum- verilmiş bir onay yoktur, hükümetin bu sürecin işlemesine
dönük bir onayı vardır, hükümet bu süreci işletecektir. Ayrıca, zaten sürecin
tamamlanması için, Kıbrıs Türk Halkının ve Yüce Meclisin buna onay vermesi
gerekmektedir. Hükümetin, bu iki Meclise ait yetkiyi kendi yetkisi gibi
göstermesi hiçbir şekilde söz konusu değildir.
Yine çelişki gibi ortaya bir şey konuldu, o da şu: Haritanın, daha önce
girinti ve çıkıntılarının düzeltilmesine önem verildiği, bu konunun söylendiği;
ama, şimdi bunun gerçekleştirilemediği söylendi.
Şimdi, kuşkusuz birtakım stratejik değerlendirmelerde, orada yaşadıkları
için, oranın gerçeklerini bildikleri için ve bundan sonra da orada yaşayacakları
için, Kıbrıs Türk tarafının mülahazalarını, bizim hükümetimiz, kendi mülahazalarının
önünde tutmaya özen göstermiştir ve haritanın şu anda girintili çıkıntılı
olmasının sebebi, yine Kıbrıs Türk tarafının; yani, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin
talebi doğrultusunda olmuştur; çünkü, haritanın düzleştirilmesi halinde,
Kıbrıs Türk tarafı için son derece önemli tarihî Türk köyleri, stratejik
değeri olan bazı bölgelerin karşı tarafta kalacağı şeklinde bir kaygı iletilmiştir
ve hükümetimiz bunu kabul ettiği için, haritanın girintili çıkıntılı olmasında
bir mahzur görmemiştir.
Size açıkça söylemek istediğim şey şudur: Hükümetlerin devre dışı bırakılıp
halkların sürecin içine katılması gibi bir argüman ve bunun dışında ortaya
sürülen argümanların gerçekle bir alakası yok. Hükümetler zaten süreci
işletmektedirler; ama, sürecin tamamlanması için, hükümetlerin onay verebileceği
aşamaya gelmesi için, halkların onayı gerekmektedir. Süreç son derece berraktır
ve son derece açıktır.
Şimdi söyleyeceğim konu çok önemli. Deniliyor ki, Başbakan ve Bakan
içeriğini bilmediği bir metne imza atıyor. Birincisi, metnin içeriği bilinmiyor
diye bir şey yok. Siyasî tarafı konusunda, zaten siyasiler olarak, Sayın
Başbakan ve Sayın Bakan, olayın her aşamasında varlar. Teknik konularla
ilgili olarak da, uzmanlar, bunun her tarafını, bütün risklerini dikkate
alarak her şekilde değerlendirmişlerdir. Buna karşı deniliyor ki “Sayın
Başbakanın, bunu, uzmanlara bırakması gerekmez, bizzat kendisinin okuması
gerekir.” Burası padişahlık değil ki, burası demokratik bir devlet; devletin
kurumları, bu konuda topyekûn karar alıyorlar. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Ne zamandan beri, herhangi bir anlaşmayı, bir başbakanın ya da bakanın,
tek başına okuyup, ondan sonra bunu değerlendirdiği; uzmanlarla hiç görüşmeden,
uzmanların görüşlerini değerlendirmeden bir sonuca vardığı görülüyor?!
Bu, son derece yanlış bir argüman.
Ayrıca, Sayın Öymen kendisi de diplomattır, çok iyi bilir ki, birçok
konuda, çalıştığı bakanlar ve çalıştığı başbakanlar, kendisinin ve diplomat
arkadaşlarının verdiği görüşleri dikkate almışlardır; çünkü, nihayetinde
kendileri orada devleti temsil etmektedir, o konuda da bir karar geliştirilmiştir.
Sayın Öymen’in diplomatlık yaptığı dönemde, herhangi bir bakanın ya da
başbakanın, bir anlaşma metnini kendisinin alıp, diplomatlara göstermeyip,
evde okuyup, ondan sonra dışarı çıktığı mı görülmüştür?!
Açık bir şey var, tabiî bu da çok hoş bir şey “şeytan ayrıntıda gizlidir.”
Doğrudur, şeytan ayrıntıda gizlidir; fakat, ayrıntıda gizli diye korkuttuğumuz
şeytanların cesameti ile bu ayrıntılar karşısında cevap verecek ve bunları
takip edecek Türk Devletinin gücü arasında büyük bir orantısızlık kuruyorsunuz.
Bahsettiğimiz devlet, herhangi bir devlet değildir; bütün bu ayrıntıları,
oraya gizlenmiş “şeytanlar” dediğiniz bütün bu şeyleri savacak dedektörlere
sahiptir. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Sık sık, anlaşmayla ilgili bahsedilen konularda, ileride birtakım gelişmeler
olursa bunun başka sonuçları doğuracağı, çok daha başka gelişmeler karşısında
çok daha başka sonuçlarla karşı karşıya kalacağımız söyleniyor. Kuşkusuz
doğrudur, hayat değişken bir şeydir ve sürekli yeni riskler üretir; fakat,
burada düşünülmesi gereken şey de şudur: Masada elde ettiğimiz statü, şu
ana kadar elde edilmiş ve bundan sonra elde edilebilecek en iyi statüdür.
Bu, tanınmayan ve izole edilmiş bir devleti, tanınma statüsüne, eşit, egemen
iki parçadan biri olarak dilini Avrupa Birliği dili yapma statüsüne ve
oradan da, tanınmış devletlerin birinci ligine sokma statüsüne getirmektedir.
Dolayısıyla, bu sürece, sadece birtakım iç siyasî mülahazalarla karşı
çıkmanın, hem Türkiye Cumhuriyeti açısından hem de Kıbrıslı Türkler açısından
yaratacağı çok büyük veballer vardır.
Bir de, Sayın Öymen’i, gerçekten, samimiyetle, bu Meclis çatısı altında
çalışan iki dost olarak uyarmak istediğim bir konu var. Sayın Öymen’in
sık sık başvurduğu bir argüman var; o da, Millî Güvenlik Kurulu ile hükümeti
karşı karşıya gösterme. Şimdi, bakınız, Sayın Öymen’in bu ifadelerinin
yanlış anlaşılmasından korkuyorum, zaman zaman da yanlış anlaşılıyor. Millî
Güvenlik Kurulu, devletimizin en önemli ve en değerli kurumlarından birisidir,
devletin hafızasını temsil etmektedir ve Türkiye’de hükümet eden herkes
açısından son derece yararlı bir istişare kurumudur; fakat, bilinmesi gereken
bir şey vardır: Türkiye’yi, Millî Güvenlik Kurulu değil, hükümet yönetmektedir.
(AK Parti sıralarından alkışlar) Türkiye Cumhuriyeti, demokratik bir devlettir.
Millî Güvenlik Kurulu kararları ile hükümeti karşı karşıya getirmek, Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin demokratik vasfını tam anlamamak demektir.
FAHRETTİN ÜSTÜN (Muğla) – Satmak için hükümet olmadınız yalnız.
ÖMER ÇELİK (Devamla) - Kuşkusuz, Millî Güvenlik Kurulu kararları,
zaten belirtildiği gibi, istişarî nitelikli olduğu için, hükümetlerin dikkate
aldığı, belli bir zeminde değerlendirdiği ve zaten, orada hükümet tarafı
da olduğu için, çoğu kez de hükümet politikalarıyla uyumlu sonuçların çıktığı
kararlardır; ama, birisi çıkar da, siz, hükümet olarak, Millî Güvenlik
Kurulu kararlarıyla çelişiyorsunuz derse, bu, korkarım, özellikle dışarıda,
Türkiye’nin demokratik devlet olma vasfını zedeleyen bir yanlış anlaşılma
olarak ortaya çıkabilir ve Türkiye’yi hükümet mi yönetiyor, Millî Güvenlik
Kurulu mu yönetiyor gibi bir yanlış anlaşılma doğurabilir. Bu konuda, kendisini,
gerçekten, hiçbir siyasî mülahazaya girmeden, dostça uyarıyorum.
Son olarak şunu söylemek istiyorum: Bir argümantasyon olarak, gerçekten,
bu son aşamaya gelinceye kadar, Rumlar, âdeta, oturmuşlardı, bir oyun kurmuşlardı
ve bu oyunda, sürekli olarak, Türk tarafını suçlu, kendilerini iyi taraf
olarak gösteriyorlardı. Bu son aşamayla birlikte, bu oyun bozulmuştur;
Türkiye Cumhuriyeti lehine bozulmuştur, Kıbrıs Türk tarafı lehine bozulmuştur.
(AK Parti sıralarından alkışlar) Hükümetimiz, Bürgenstock’ta, oyunun kimyasını
bozmuştur, oyunun kimyası bozulmuştur. Rumlar, bugüne kadar, tek taraflı
bir dama oyunu oynuyorlardı. Türk hükümetinin, Türk siyasetçisinin ve Türk
diplomatlarının kurduğu usta satranç oyunu karşısında yapacakları hiçbir
şey kalmadı. Türk tarafının oynadığı satranç oyunu karşısında tavla oynamaya
mahkûm oldular.
Gelinen nokta, Türk tarafı açısından, kuşkusuz, bu bir müzakere sürecidir,
bir kazan-kazan sürecidir; hiç kimsenin bir diğerinin bileğini bükmeye
çalışacağı şekilde sonuca ulaştırılacak bir süreç değildir. O sebeple,
kimsenin bir zafer çığlığı attığı yoktur. Bu bir zafer midir, bir teslimiyet
midir gibi bir tartışma yürütmek, bu sürecin doğasına ait argümanları görmezden
gelmek anlamına gelir. O sebeple, değerlendirilmesi gereken şudur: Türk
tarafı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Kıbrıs Türk tarafı lehine elde edilebilecek
en iyi aşamayı elde etmiştir ve bunun hem Türkiye tarafından hem de Kıbrıs
Türkleri tarafından en iyi şekilde değerlendirileceğine inanıyoruz.
Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çelik.
ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan...
BAŞKAN - Sayın Öymen, âdet haline getirmeyelim. Lütfen buyurursanız...
ONUR ÖYMEN (İstanbul) – 69 uncu madde gereğince...
BAŞKAN - Hangi konuda talep ettiğinizi bildirin.
ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Söylüyorum.
BAŞKAN - Efendim, hangi konuda konuşma talep ettiğinizi belirtirseniz,
ben, ona göre inceleyip vereyim. Lütfen buyurur musunuz efendim...
ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Şimdi söylüyorum.
ALİ TOPUZ (İstanbul) – Dinlemiyorsunuz Sayın Başkan.
BAŞKAN - Şahsı adına, Elazığ Milletvekili Sayın Mehmet Ağar;
buyurun...
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Efendim, niye dinlemiyorsunuz?
ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Millî Güvenlik Kurulu ile hükümeti karşı
karşıya...
BAŞKAN - Efendim, bakınız, birleşim devam ediyor. Hangi konuda
görüşmek istediğinizi bildirirseniz değerlendireceğim Sayın Öymen. İstediğiniz
anda kürsüye çıkma hakkı veremem size, kusura bakmayın, buyurun...
Sayın Ağar, lütfen, buyurun efendim...
ALİ TOPUZ (İstanbul) – Burada kötü bir niyet yok.
GÜROL ERGİN (Muğla) – Önce dinleyin.
BAŞKAN - Efendim, görüşme dileğini belirtir Sayın Öymen; ben
incelerim, ona göre takdir hakkımı kullanırım.
ALİ TOPUZ (İstanbul) – Dinlemiyorsunuz Sayın Başkan; çok yanlış
yapıyorsunuz.
BAŞKAN - Sayın Ağar, buyurur musunuz efendim...
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Sayın Başkan, talebi almıyorsunuz.
BAŞKAN - Efendim, müracaatınızı yapınız, ben ona göre değerlendireyim.
Lütfen...
K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Yazılı mı yapalım?
BAŞKAN – Evet, hangi konuda yapıldığını belirtin.
ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan...
BAŞKAN - Sayın Öymen, bakınız, Sayın Bakanın yazılı dilekçesi
var burada, önerisi var.
ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Millî Güvenlik Kurulu ile hükümeti karşı
karşıya getirdiğimi söyledi.
BAŞKAN - Efendim, tamam... Belirtin... Ben bilemem onu. Sayın
Ağar’dan sonra söz vereceğim. Buyurun, müracaatınızı yapın.
|