Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
MGK KIBRIS TOPLANTISI (Nisan 2004)
"ÇÖZÜME DOĞRU KIBRIS NOTLARI" (6.4.2004)
ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2003)
1. ANNAN PLANI (Kasım 2002)
LONDRA ANTLAŞMALARI (1960)

TBMM'DE KIBRIS GÖRÜŞMELERİ...
Annan Planı ve gelişmeler...
6 Nisan 2004
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Annan'ın 31 Mart 2004 tarihinde sunduğu 4. Annan Planı'ndan sonra, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti, konuyu TBMM Gündemine getirdi.

TBMM'nin 6 Nisan 2004 tarihli birleşiminde, 59. Hükümetin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, söz alarak Annan Planı ile ilgili bilgi verdi. Gül'ün konuşmasından sonra CHP adına İstanbul Milletvekili Onur Öymen, AKP adına Adana Milletvekili Ömer Çelik, grubu bulunmayan milletvekilleri adına da DYP Genel Başkanı ve Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar söz alarak gelişmeleri değerlendirdiler.
 

AKP'Lİ ÇELİK'İN KONUŞMASINDAN...

"Luzern sürecinde, baskı neticesinde oluşmuş bir sonuç yok. Bu, bizim başlattığımız bir sürecin, alınabilecek en iyi neticeye ulaştırılmasıdır ve bu neticeden de, Rum tarafının, hiçbir şekilde memnun olmadığı ortadadır."

"İki kesimliliğin masada elde edilebilecek kısımları, azamî şekilde elde edilmiştir."

"Bu saatten sonra, referandum sürecine karşı çıkmak, Türkiye’yi uluslararası kamuoyunda son derece zor duruma düşürür ve bunun çok ciddi riskleri olur. Papodopulos’un bize yapamadığını biz kendi kendimize yapmış oluruz."

"Çok önemli bir kazanım şudur: Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasından sonra, Türkçe, en kısa zamanda Avrupa Birliği dili olacaktır."

"Masada elde ettiğimiz statü, şu ana kadar elde edilmiş ve bundan sonra elde edilebilecek en iyi statüdür. Bu, tanınmayan ve izole edilmiş bir devleti, tanınma statüsüne, eşit, egemen iki parçadan biri olarak dilini Avrupa Birliği dili yapma statüsüne ve oradan da, tanınmış devletlerin birinci ligine sokma statüsüne getirmektedir."

"Bu sürece, sadece birtakım iç siyasi mülahazalarla karşı çıkmanın, hem Türkiye Cumhuriyeti açısından hem de Kıbrıslı Türkler açısından yaratacağı çok büyük veballer vardır."

"Bu son aşamaya gelinceye kadar, Rumlar, adeta, oturmuşlardı, bir oyun kurmuşlardı ve bu oyunda, sürekli olarak, Türk tarafını suçlu, kendilerini iyi taraf olarak gösteriyorlardı."

"Bu son aşamayla birlikte, bu oyun bozulmuştur; Türkiye Cumhuriyeti lehine bozulmuştur, Kıbrıs Türk tarafı lehine bozulmuştur."
 

Adalet ve Kalkınma Partisi adına Adana Milletvekili Ömer Çelik'in konuşması şöyle:
(6 Nisan 2004 - TBMM 22. Dönem 2. Yasama Yılı 69. Birleşim)

BAŞKAN (Başkanvekili Nevzat Pakdil) - AK Parti Grubu adına, Adana Milletvekili Ömer Çelik; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA ÖMER ÇELİK (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AK Parti Grubu ve CHP Grubu, bugün yaptığımız görüşmenin, bir millî dava üzerinde yapılan çok önemli bir görüşme olduğunu ve Yüce Meclisin tarihî bir sorumlulukla karşı karşıya olduğunu ve bu sorumluluğu hakkıyla yerine getireceği konusunda mutabıktır; bu, sevindirici bir şeydir. Bu mutabakatın altında görüş farklılıkları olması da doğaldır.

Ben, hafızaları tazelemek bakımından, benim bizzat, Burgenstock’daki görüşmelerde Rum tarafında hissettiğim psikolojinin, bizim orada gözlemlediğimiz şekilde, yabancı basına birebir yansıdığını gördüm. Size, bizim orada gözlemlediğimiz ve müzakerelerin, varılan sonucun karşı taraf tarafından nasıl anlaşıldığını gösteren ve aynen yabancı basına yansıyan birkaç şey okuyacağım. Financial Times Gazetesinde şöyle bir ifade var: Rumların çoğunun, Annan Planı'nın, Türklerin 1974’deki işgalini sonradan meşrulaştırdığı ve Türklere daha fazla hak tanıdığı görüşünde oldukları belirtiliyor. Tabiî, bu “işgal” lafını kökten ve derin bir şekilde reddediyoruz; fakat, onların, bundan ne kadar rahatsızlık duyduğunu anlatan bir ifade. Amerika’nın Sesi Radyosunda müzakerelerle ilgili söylenen yorum: “Rum tarafında büyük hayal kırıklığı.”

M. CEVDET SELVİ (Eskişehir) – İşinize geleni kabul ediyor, diğerini reddiyorsunuz...

ÖMER ÇELİK (Devamla) - Financial Times Gazetesinde “Türkiye müzakerelerden kazanan taraf olarak çıktı.” Associated Press ajansı “binlerce Kıbrıslı Rum, Türk yanlısı olarak nitelendirdikleri Birleşmiş Milletler Planına karşı çıkıyorlar ve diyorlar ki ‘itibarımız gereği, otuz yıldır süregelen yasadışı işgali ve Kuzey Kıbrıs’taki 200 000’li Kıbrıslı Rum’un maruz kaldığı etnik temizliği meşrulaştıran böyle bir planı reddetmeliyiz.’” Onların “etnik temizlik ve işgal” dediği şeyi, kökten bir şekilde reddediyoruz; fakat, müzakerelerde varılan sonucun onlarda nasıl bir hayal kırıklığı ve bozgun yarattığını göstermesi bakımından bu ifadeyi belirttim. Yunan basını: “Yenilgiyi itiraf etmek daha gerçekçi. Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesimi, birkaç ay içinde, AB nezdinde, kötü, şımarık çocuk pozisyonuna düşecek.” Yine, Yunan basınından Alitia Gazetesi “bu planı da reddedersek tek bir gelişme olacak, Türkiye, haklı olarak ve hiçbir sorun olmadan AB’ye girecek, bizler, Avrupa’nın kara bezi olacağız, öte yandan işgalin emrivakileri daimleşecek” diye yorum yapmış. Yine Yunan basınında “Planda, Lefkoşa’nın yazılı olarak sunduğu talepler gözönüne alınmadı. Annan tahrikçi denecek bir şekilde sadece Türk taleplerini Plana dahil etmeye çalıştı” diye yorum yapılmış.

Gerçekten, bizim müzakereler esnasında takip ettiğimiz süreç ve karşı tarafta gözlemlediğimiz durum da bu idi ve işin başından itibaren ve özellikle de son gün, Türk tarafına büyük bir ısrarda bulunarak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteriyle görüşerek “karşılıklı olarak anlaşalım ve bu süreçten çekilelim” dediler. Çünkü, tabiri caizse onların tuzu kuru, 1 Mayıstan sonra Güney Kıbrıs Avrupa Birliğine üye oluyor ve Türk tarafı yıllardır süren haksız izolasyon ve dünya tarafından tanınmamışlıkla baş başa kalıyor. Üzerlerinden şu anki uluslararası baskı kalktığında da bundan sonra masaya hiçbir şekilde yanaşmayacaklarını, masada bulunmaya olumlu bakmayacaklarını orada tespit ettik.

Gerçekten bu aşamada Sayın Bakanın, Sayın Öymen’e sorduğu soru çok önemlidir. Gerçekten eğer bu aşamada elde edilen kazanımlar bir kenara bırakılır ve bu Plan bir şekilde Türk tarafının iki kurucu devletten birisi olarak eşit bir statüyle Avrupa Birliğine giren Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin parçası olmasının gerçekleşmesini sağlamazsa 1 Mayıstan sonra ne olacak? Siz, istediğiniz kadar tanımadığınız bir statüden bugün bahsedin 1 Mayıstan sonra Avrupa Birliğini sürdürmek istiyorsanız, ki sürdürmek durumundasınız; çünkü Türkiye’nin muasır medeniyet hedefinin somutlaşmış ifadesi olarak devletin müktesebatına girmiştir. O zaman ne yapacaksınız, Rumlarla ortak tatbikat yapmaktan, karşılıklı büyükelçilik açmaya kadar, birçok tanınmanın ötesinde beraber faaliyetlere gireceksiniz, dolayısıyla bugün ifade ettiğiniz şeyin 1 Mayıstan sonra teorik ve pratik olarak bir değeri kalmayacak.

O sebeple, tablonun öbür tarafını da net olarak görmek durumundayız. Bugün bu statü reddedildiği zaman Türk tarafının baş başa kalacağı izolasyon ve bu dışlanmışlığı kime, nasıl anlatacağımız konusunda sarih bir bilgiye kavuşmak zorundayız.

Bir kere, Sayın Öymen, sık sık, Türk hükümetinin bu kararı baskı altında aldığını söylüyor. Ne bizim hükümetimizin ne de herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin, herhangi bir konuda, baskı altında karar alabileceğini kabul edemeyiz. Hiçbir Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, baskıyla karar almaz. Baskıyla karar almak, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti tanımına aykırı bir şeydir. (AK Parti sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, Luzern sürecinde, baskı neticesinde oluşmuş bir sonuç yok. Bu, bizim başlattığımız bir sürecin, alınabilecek en iyi neticeye ulaştırılmasıdır ve bu neticeden de, Rum tarafının, hiçbir şekilde memnun olmadığı ortadadır.

Şimdi, bir şey söyleniyor, deniliyor ki: Bu nasıl bir uygulamadır? Bundan önce, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin, herhangi bir sorun hakkında böyle bir uygulama ortaya koyduğu görülmüş müdür?

BAŞKAN – Sayın Çelik, bir dakikanızı rica edeyim.

Saygıdeğer milletvekili arkadaşlarım, lütfen, yerlerinize oturur ve aranızda konuşmayı keserseniz... Hatibin konuşması anlaşılmıyor. İstirham ediyorum, lütfen...

Buyurun Sayın Çelik.

ÖMER ÇELİK (Devamla) – Teşekkür ederim.

Ortada bir durum var, otuz yıldır çözülemeyen bir sorun var ve bu sorun, bir şekilde, sürekli, bizim aleyhimize olarak, uluslararası kamuoyunda kullanılıyor. Ortaya çıkan yöntem, bu sorunu, belli bir takvim kısıtlamasına bağlayarak çözmenin yolu olarak ortaya çıkmıştır.

Şimdi, burada bir ifade kullanılıyor, deniliyor ki: Saygın bir devlet, üçüncü bir tarafın hakemliğini ya da onun ortaya koyduğu yöntemi kabul etmez. Yani, nerede yaşıyoruz allahaşkına?! Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını kabul etmiyor mu, bir başka tarafın kararlarını ciddiye almıyor mu?! İçinde bulunduğumuz çağda, bu yöntemler, aslında, saygın devlet olmamanın değil, tam tersine, saygın devlet olmanın kıstasları olarak değerlendirilmiyor mu?!

Planda en çok önemsediğimiz konulardan bir tanesi, kuşkusuz iki kesimlilik. İki kesimliliğin masada elde edilebilecek kısımları, azamî şekilde elde edilmiştir. Tabiî, bir şeyi masada elde etmek, hiçbir şekilde, onu, sahada da elde etmek anlamına gelmiyor. Sahada elde etme ve sahada bu süreci koruma kısmını, ileriki safhalarda tekrar tekrar konuşmak durumundayız; fakat, Federal Temsilciler Meclisinde oy kullanmada, kurucu devlet vatandaşı olma şartı vardır. Bir şahıs, iki kurucu devlet vatandaşlığını da iktibas edemez.

Dolayısıyla bu tarafta oy kullanacak birinin Rum vatandaşlığını terk etmesi lazım.

Ayrıca, şunu da unutmamak lazım ki, bizim Türk kurucu devleti, o taraftaki vatandaşlığını terk eden şahsa bu tarafta vatandaşlık verme mecburiyetinde değildir. Dolayısıyla iki kesimliliğin korunması için bütün garantiler elde edilmiştir.

Mülkiyet rejimi konusunda hükümet eleştiriliyor. Bu konuda samimiyetle ve kesin bir şekilde şunu söylemek gerekir: Oranın şartlarını, oranın siyasî tarihini ve o sahadaki gerçekleri çok daha iyi bileceği için mülkiyet rejimi konusunda Kıbrıs Türklerinin isteği hükümetimiz tarafından esas alınmıştır. Yani, bu mülkiyet rejiminin ortaya çıkışında, Kıbrıs Türklerinin istemediği herhangi bir şey söz konusu değildir.

“Anlaşma olmadı” deniliyor; kuşkusuz, anlaşma tam olarak yok, bu, nihayetinde bir müzakere süreci; ama, müzakerelerde bütün tarafların görüş ve önerileri belli bir ölçüde karşılanarak bu noktaya varılmıştır.

Çok önemsenen bir konu da şudur: Senatonun bütün konularda veto hakkı vardır. Bütün konularda veto hakkı olan Senatonun, yarısının Türk kalması, Türk tarafının kayda geçirdiği bir başarı olarak değerlendirilmelidir. Ne olursa olsun, Senatonun yarısı Türk kalacaktır ve bu Senatonun her konuda veto etme hakkı vardır.

Ayrıca, şunu da unutmamak gerekir: Temsilciler Meclisinde, Rum tarafındaki Türkler de oy kullanabilecektir.

Şimdi, gelinen bu noktada ortada bir tablo var; bunu, sadece bugünden bakarak değerlendiremeyiz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti haksız bir şekilde izole edilmiştir, haksız ambargolarla karşı karşıyadır ve bugüne kadar kullanılan yöntem, imkânlar ve güçle bu ortadan kaldırılamamıştır. 1 Mayıstan sonra da, mevcut haksızlık dengesi Rumlar lehine daha çok artacak, Türkler aleyhine daha çok derinleşecektir. Burada siyasî bir bakışla “bu durumu nasıl ortadan kaldırabiliriz” şeklinde bir değerlendirme yapmak gerekir.

Referandum sürecine engel olmak veya referandum sürecine gidilmemesi, bu yönde tavsiyede bulunulması, bu yönde taraf olunması gibi bir şeyden bahsediliyor. Tabiî, bu, burada söylenebilir; ama, gerçekten, dünyaya baktığımızda, Türkiye'ye baktığımızda, Kıbrıs’a baktığımızda, içinde yaşadığımız uluslararası koşullara baktığımızda, şunu net ve açık bir şekilde söylemek tarihî bir sorumluluktur...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Çelik, buyurun.

ÖMER ÇELİK (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Bu saatten sonra, referandum sürecine karşı çıkmak, Türkiye’yi uluslararası kamuoyunda son derece zor duruma düşürür ve bunun çok ciddî riskleri olur. Ayrıca, hem kendi gözlemlerim hem pek çok siyasînin gözlemi hem de bu konu üzerinde kafa yoran ciddî analistlerin gözlemi şudur: Türkiye, eğer böyle bir tavır alırsa, bu, sadece ve sadece Rum tarafındaki aşırıların ekmeğine yağ sürmek olur; yani, Papodopulos’un bize yapamadığını biz kendi kendimize yapmış oluruz.

Referanduma engel olmamız da, bu saatten sonra, mantık dışı bir olay olacaktır; çünkü, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Referandum Yasasını onaylamıştır. Bizim referanduma karşı çıkmamız, Kıbrıs halkının iradesine karşı çıkmak olur ve orada, iki ayrı halk ve iki ayrı egemenlik olduğu tezini de reddetmemiz anlamına gelir.

Yine, çok önemli bir kazanım şudur: Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasından sonra, Türkçe, en kısa zamanda Avrupa Birliği dili olacaktır. Şimdi, ortaya çıkan taslaklarda, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasından sonra, beş yıl içerisinde Türkçenin bütün zeminlerde resmî dil olarak kabul edilmesi şeklinde bir yaklaşım vardı. Bu, tanınmamış bir statünün tanınması, ardından, tanınmış devletlerin birinci ligine geçmesi ve hemen ardından da kendi dilini Avrupa Birliğinde, birinci ligdeki devletler arasında resmî dil haline getirmesi konusunda büyük bir kazanımdı; fakat, Türk tarafı olarak, bu beş yıl şartını bile fazla bulduk ve oraya şu ifade koyuldu: “En kısa zamanda Türkçenin Avrupa Birliği dili olması.” Hatta, teknik imkânsızlık olmayan yerlerde, anında, Türkçe, Avrupa Birliği dili olarak dolaşıma girecektir.

Hükümetin Genel Sekretere göndereceği mektup konusunda yorum farklılıkları ortaya çıkıyor. Hükümetin Genel Sekretere göndereceği mektubun statüsü şudur: Mektup, anlaşmanın referanduma gönderilmesine onay vermektedir; yani, denilmektedir ki, ben bu sürece onay veriyorum. Referandumun onaylanması halinde, Türkiye’deki iç onay sürecinin tamamlanması bekleyecektir; yani, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylaması bekleyecektir. Takiben, bütün bu süreç tamamlandıktan sonra anlaşmayı imzalayabileceğini söylüyor; yani, Plana, şu aşamada -her türlü tedbiri almış olduğumuzu göstermek bakımından bunu söylüyorum- verilmiş bir onay yoktur, hükümetin bu sürecin işlemesine dönük bir onayı vardır, hükümet bu süreci işletecektir. Ayrıca, zaten sürecin tamamlanması için, Kıbrıs Türk Halkının ve Yüce Meclisin buna onay vermesi gerekmektedir. Hükümetin, bu iki Meclise ait yetkiyi kendi yetkisi gibi göstermesi hiçbir şekilde söz konusu değildir.

Yine çelişki gibi ortaya bir şey konuldu, o da şu: Haritanın, daha önce girinti ve çıkıntılarının düzeltilmesine önem verildiği, bu konunun söylendiği; ama, şimdi bunun gerçekleştirilemediği söylendi.

Şimdi, kuşkusuz birtakım stratejik değerlendirmelerde, orada yaşadıkları için, oranın gerçeklerini bildikleri için ve bundan sonra da orada yaşayacakları için, Kıbrıs Türk tarafının mülahazalarını, bizim hükümetimiz, kendi mülahazalarının önünde tutmaya özen göstermiştir ve haritanın şu anda girintili çıkıntılı olmasının sebebi, yine Kıbrıs Türk tarafının; yani, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin talebi doğrultusunda olmuştur; çünkü, haritanın düzleştirilmesi halinde, Kıbrıs Türk tarafı için son derece önemli tarihî Türk köyleri, stratejik değeri olan bazı bölgelerin karşı tarafta kalacağı şeklinde bir kaygı iletilmiştir ve hükümetimiz bunu kabul ettiği için, haritanın girintili çıkıntılı olmasında bir mahzur görmemiştir.

Size açıkça söylemek istediğim şey şudur: Hükümetlerin devre dışı bırakılıp halkların sürecin içine katılması gibi bir argüman ve bunun dışında ortaya sürülen argümanların gerçekle bir alakası yok. Hükümetler zaten süreci işletmektedirler; ama, sürecin tamamlanması için, hükümetlerin onay verebileceği aşamaya gelmesi için, halkların onayı gerekmektedir. Süreç son derece berraktır ve son derece açıktır.

Şimdi söyleyeceğim konu çok önemli. Deniliyor ki, Başbakan ve Bakan içeriğini bilmediği bir metne imza atıyor. Birincisi, metnin içeriği bilinmiyor diye bir şey yok. Siyasî tarafı konusunda, zaten siyasiler olarak, Sayın Başbakan ve Sayın Bakan, olayın her aşamasında varlar. Teknik konularla ilgili olarak da, uzmanlar, bunun her tarafını, bütün risklerini dikkate alarak her şekilde değerlendirmişlerdir. Buna karşı deniliyor ki “Sayın Başbakanın, bunu, uzmanlara bırakması gerekmez, bizzat kendisinin okuması gerekir.” Burası padişahlık değil ki, burası demokratik bir devlet; devletin kurumları, bu konuda topyekûn karar alıyorlar. (AK Parti sıralarından alkışlar) Ne zamandan beri, herhangi bir anlaşmayı, bir başbakanın ya da bakanın, tek başına okuyup, ondan sonra bunu değerlendirdiği; uzmanlarla hiç görüşmeden, uzmanların görüşlerini değerlendirmeden bir sonuca vardığı görülüyor?! Bu, son derece yanlış bir argüman.

Ayrıca, Sayın Öymen kendisi de diplomattır, çok iyi bilir ki, birçok konuda, çalıştığı bakanlar ve çalıştığı başbakanlar, kendisinin ve diplomat arkadaşlarının verdiği görüşleri dikkate almışlardır; çünkü, nihayetinde kendileri orada devleti temsil etmektedir, o konuda da bir karar geliştirilmiştir. Sayın Öymen’in diplomatlık yaptığı dönemde, herhangi bir bakanın ya da başbakanın, bir anlaşma metnini kendisinin alıp, diplomatlara göstermeyip, evde okuyup, ondan sonra dışarı çıktığı mı görülmüştür?!

Açık bir şey var, tabiî bu da çok hoş bir şey “şeytan ayrıntıda gizlidir.” Doğrudur, şeytan ayrıntıda gizlidir; fakat, ayrıntıda gizli diye korkuttuğumuz şeytanların cesameti ile bu ayrıntılar karşısında cevap verecek ve bunları takip edecek Türk Devletinin gücü arasında büyük bir orantısızlık kuruyorsunuz. Bahsettiğimiz devlet, herhangi bir devlet değildir; bütün bu ayrıntıları, oraya gizlenmiş “şeytanlar” dediğiniz bütün bu şeyleri savacak dedektörlere sahiptir. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Sık sık, anlaşmayla ilgili bahsedilen konularda, ileride birtakım gelişmeler olursa bunun başka sonuçları doğuracağı, çok daha başka gelişmeler karşısında çok daha başka sonuçlarla karşı karşıya kalacağımız söyleniyor. Kuşkusuz doğrudur, hayat değişken bir şeydir ve sürekli yeni riskler üretir; fakat, burada düşünülmesi gereken şey de şudur: Masada elde ettiğimiz statü, şu ana kadar elde edilmiş ve bundan sonra elde edilebilecek en iyi statüdür. Bu, tanınmayan ve izole edilmiş bir devleti, tanınma statüsüne, eşit, egemen iki parçadan biri olarak dilini Avrupa Birliği dili yapma statüsüne ve oradan da, tanınmış devletlerin birinci ligine sokma statüsüne getirmektedir.

Dolayısıyla, bu sürece, sadece birtakım iç siyasî mülahazalarla karşı çıkmanın, hem Türkiye Cumhuriyeti açısından hem de Kıbrıslı Türkler açısından yaratacağı çok büyük veballer vardır.

Bir de, Sayın Öymen’i, gerçekten, samimiyetle, bu Meclis çatısı altında çalışan iki dost olarak uyarmak istediğim bir konu var. Sayın Öymen’in sık sık başvurduğu bir argüman var; o da, Millî Güvenlik Kurulu ile hükümeti karşı karşıya gösterme. Şimdi, bakınız, Sayın Öymen’in bu ifadelerinin yanlış anlaşılmasından korkuyorum, zaman zaman da yanlış anlaşılıyor. Millî Güvenlik Kurulu, devletimizin en önemli ve en değerli kurumlarından birisidir, devletin hafızasını temsil etmektedir ve Türkiye’de hükümet eden herkes açısından son derece yararlı bir istişare kurumudur; fakat, bilinmesi gereken bir şey vardır: Türkiye’yi, Millî Güvenlik Kurulu değil, hükümet yönetmektedir. (AK Parti sıralarından alkışlar) Türkiye Cumhuriyeti, demokratik bir devlettir. Millî Güvenlik Kurulu kararları ile hükümeti karşı karşıya getirmek, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin demokratik vasfını tam anlamamak demektir.

FAHRETTİN ÜSTÜN (Muğla) – Satmak için hükümet olmadınız yalnız.

ÖMER ÇELİK (Devamla) - Kuşkusuz, Millî Güvenlik Kurulu kararları, zaten belirtildiği gibi, istişarî nitelikli olduğu için, hükümetlerin dikkate aldığı, belli bir zeminde değerlendirdiği ve zaten, orada hükümet tarafı da olduğu için, çoğu kez de hükümet politikalarıyla uyumlu sonuçların çıktığı kararlardır; ama, birisi çıkar da, siz, hükümet olarak, Millî Güvenlik Kurulu kararlarıyla çelişiyorsunuz derse, bu, korkarım, özellikle dışarıda, Türkiye’nin demokratik devlet olma vasfını zedeleyen bir yanlış anlaşılma olarak ortaya çıkabilir ve Türkiye’yi hükümet mi yönetiyor, Millî Güvenlik Kurulu mu yönetiyor gibi bir yanlış anlaşılma doğurabilir. Bu konuda, kendisini, gerçekten, hiçbir siyasî mülahazaya girmeden, dostça uyarıyorum.

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Bir argümantasyon olarak, gerçekten, bu son aşamaya gelinceye kadar, Rumlar, âdeta, oturmuşlardı, bir oyun kurmuşlardı ve bu oyunda, sürekli olarak, Türk tarafını suçlu, kendilerini iyi taraf olarak gösteriyorlardı. Bu son aşamayla birlikte, bu oyun bozulmuştur; Türkiye Cumhuriyeti lehine bozulmuştur, Kıbrıs Türk tarafı lehine bozulmuştur. (AK Parti sıralarından alkışlar) Hükümetimiz, Bürgenstock’ta, oyunun kimyasını bozmuştur, oyunun kimyası bozulmuştur. Rumlar, bugüne kadar, tek taraflı bir dama oyunu oynuyorlardı. Türk hükümetinin, Türk siyasetçisinin ve Türk diplomatlarının kurduğu usta satranç oyunu karşısında yapacakları hiçbir şey kalmadı. Türk tarafının oynadığı satranç oyunu karşısında tavla oynamaya mahkûm oldular.

Gelinen nokta, Türk tarafı açısından, kuşkusuz, bu bir müzakere sürecidir, bir kazan-kazan sürecidir; hiç kimsenin bir diğerinin bileğini bükmeye çalışacağı şekilde sonuca ulaştırılacak bir süreç değildir. O sebeple, kimsenin bir zafer çığlığı attığı yoktur. Bu bir zafer midir, bir teslimiyet midir gibi bir tartışma yürütmek, bu sürecin doğasına ait argümanları görmezden gelmek anlamına gelir. O sebeple, değerlendirilmesi gereken şudur: Türk tarafı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Kıbrıs Türk tarafı lehine elde edilebilecek en iyi aşamayı elde etmiştir ve bunun hem Türkiye tarafından hem de Kıbrıs Türkleri tarafından en iyi şekilde değerlendirileceğine inanıyoruz.

Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Çelik.

ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan...

BAŞKAN - Sayın Öymen, âdet haline getirmeyelim. Lütfen buyurursanız...

ONUR ÖYMEN (İstanbul) – 69 uncu madde gereğince...

BAŞKAN - Hangi konuda talep ettiğinizi bildirin.

ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Söylüyorum.

BAŞKAN - Efendim, hangi konuda konuşma talep ettiğinizi belirtirseniz, ben, ona göre inceleyip vereyim. Lütfen buyurur musunuz efendim...

ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Şimdi söylüyorum.

ALİ TOPUZ (İstanbul) – Dinlemiyorsunuz Sayın Başkan.

BAŞKAN - Şahsı adına, Elazığ Milletvekili Sayın Mehmet Ağar; buyurun...

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Efendim, niye dinlemiyorsunuz?

ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Millî Güvenlik Kurulu ile hükümeti karşı karşıya...

BAŞKAN - Efendim, bakınız, birleşim devam ediyor. Hangi konuda görüşmek istediğinizi bildirirseniz değerlendireceğim Sayın Öymen. İstediğiniz anda kürsüye çıkma hakkı veremem size, kusura bakmayın, buyurun...

Sayın Ağar, lütfen, buyurun efendim...

ALİ TOPUZ (İstanbul) – Burada kötü bir niyet yok.

GÜROL ERGİN (Muğla) – Önce dinleyin.

BAŞKAN - Efendim, görüşme dileğini belirtir Sayın Öymen; ben incelerim, ona göre takdir hakkımı kullanırım.

ALİ TOPUZ (İstanbul) – Dinlemiyorsunuz Sayın Başkan; çok yanlış yapıyorsunuz.

BAŞKAN - Sayın Ağar, buyurur musunuz efendim...

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Sayın Başkan, talebi almıyorsunuz.

BAŞKAN - Efendim, müracaatınızı yapınız, ben ona göre değerlendireyim. Lütfen...

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Yazılı mı yapalım?

BAŞKAN – Evet, hangi konuda yapıldığını belirtin.

ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan...

BAŞKAN - Sayın Öymen, bakınız, Sayın Bakanın yazılı dilekçesi var burada, önerisi var.

ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Millî Güvenlik Kurulu ile hükümeti karşı karşıya getirdiğimi söyledi.

BAŞKAN - Efendim, tamam... Belirtin... Ben bilemem onu. Sayın Ağar’dan sonra söz vereceğim. Buyurun, müracaatınızı yapın.
 

Önceki sayfa     Sonraki sayfa


(6 NİSAN 2004)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2004 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.