Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
MGK KIBRIS TOPLANTISI (Nisan 2004)
"ÇÖZÜME DOĞRU KIBRIS NOTLARI" (6.4.2004)
ERDOĞAN'IN GRUP KONUŞMASI (18.11.2003)
TBMM'NİN KIBRIS DEKLARASYONU (6.3.2003)
1. ANNAN PLANI (Kasım 2002)
LONDRA ANTLAŞMALARI (1960)

TBMM'DE KIBRIS GÖRÜŞMELERİ...
Annan Planı ve gelişmeler...
6 Nisan 2004
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Annan'ın 31 Mart 2004 tarihinde sunduğu 4. Annan Planı'ndan sonra, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti, konuyu TBMM Gündemine getirdi.

TBMM'nin 6 Nisan 2004 tarihli birleşiminde, 59. Hükümetin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, söz alarak Annan Planı ile ilgili bilgi verdi. Gül'ün konuşmasından sonra CHP adına İstanbul Milletvekili Onur Öymen, AKP adına Adana Milletvekili Ömer Çelik, grubu bulunmayan milletvekilleri adına da DYP Genel Başkanı ve Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar söz alarak gelişmeleri değerlendirdiler.
 

DYP GENEL BAŞKANI AĞAR'IN KONUŞMASINDAN...

"Türkiye, Kıbrıs gibi milli bir davada hükümetin yanlış politikaları yüzünden ilk kez ortadan ikiye ayrılmıştır."

"Tarihi aldatma imkanımız yok. Büyük devlet, büyük millet, dış politikada günlük küçük manevralarla değil, uzun vadeli büyük stratejilerle idare edilir."

"Bu anlaşma, enosisin yolunu açmıştır. Bunu ben söylemiyorum, kim söylüyor, bundan evvelki Yunan Başbakanı Simitis söylüyor."

"Meclis'in, en son, 6 Mart (2003) tarihli ortaya çıkmış müşterek bir mutabakatı vardır ve bu grubun da ittifakla, oybirliğiyle ortaya koymuş olduğu bir irade beyanıdır. Bugün ortaya çıkan manzara, bu irade beyanının tamamıyla tersidir."

"Bu, Kıbrıs’ın 1878 Anlaşmasından sonra bir daha devri sonucunu doğuracaktır ve gerçekten, bir büyük tarihi sorumluluktur, ağır bir tarihi sorumluluktur."
 

Doğru Yol Partisi Genel Başkanı ve Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar'ın konuşması şöyle:
(6 Nisan 2004 - TBMM 22. Dönem 2. Yasama Yılı 69. Birleşim)

BAŞKAN (Başkanvekili Nevzat Pakdil) - Sayın Ağar, buyurun efendim...

MEHMET KEMAL AĞAR (Elazığ) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; şahsım ve partim adına hepinize saygılar sunarak sözlerime başlıyorum.

Bugün, tabiî, fevkalade önemli bir görüşme yapılıyor. Yüce Meclisimizin çatısı altında, keşke, bütün bu geçmiş olan süreçte, zaman zaman hükümetin bilgilendirme yoluna başvurmak suretiyle bu tür görüşmeler fazlasıyla olabilseydi. Çünkü, ifade etmek gerekir ki, Türkiye, ilk defa, bir büyük millî davada, bir millî siyaset davasında ikiye bölünmüştür. Türkiye, bugüne kadar, demokrasi tarihi içinde, uzun yıllar, tek ses, tek yürek olarak tavır koyduğu mesele olarak ortaya koyduğu dışpolitika meselesinde ilk defa ikiye bölünmüştür. Sürecin hiçbir önemli döneminde, hükümet, Meclisle bir bilgi paylaşmayı öne almamıştır; Meclisle paylaşmadığı gibi, siyasî partilerin hiçbirisiyle de bu paylaşımı yapmak gibi bir tutumun içerisine girmemiştir.

Konuşmanın başında, Sayın Dışişleri Bakanının söylediklerine, birkaç kelimeyle de olsa, değinmek mecburiyetim var. Ben, Sayın Bakanın, herhalde dikkatinden kaçtı diye düşünüyorum. Mecliste fiilen olmayan kişilerin cevap verme imkânı olmadığı konularda, bence, bahsetmeme gereğine dikkat etmek lazım. Gerek Sayın Çiller gerek Sayın Ecevit hükümetleri, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolundaki perspektifine uygun adımları hep atagelmişlerdir. Dolayısıyla, Türkiye’nin gümrük birliğiyle ilgili meselesi ayrı bir tartışma konusu olabilir; ancak, bilinmesi lazım gelen konu, Katma Protokol gereğinde, Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde atması lazım gelen adımlardan birisi olarak atılmış ve Türkiye’nin mesafe aldığı Avrupa Birliği yolunda da önemli dönemeçlerden birisi olmuştur. Aynı şekilde, 1999 Helsinki zirvesi de, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolculuğunun çok önemli bir dönemecidir. Sayın Ecevit’in burada attığı imza ve daha sonrasında, gerek geçen dönem gerekse bu dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisinde Avrupa Birliğiyle ilgili olarak yapılan bütün çalışmalarda bir müşterek mutabakat içerisinde yürüyegelmiştir. Kaldı ki, o dönemlerde, sizin geçmişte mensup olduğunuz siyasî hareketler, Avrupa Birliğini, Hıristiyan kulübü, Batı kulübü olarak görüp, başka tür eleştiride bulunduğunuz zamanlarda, o partiler, Avrupa Birliği yolunda sağlam ve uygun adımlar atmıştır. Aynı şekilde, Sayın Karayalçın açısından da bu düzeltmeyi yapmayı, ben şahsen gerekli görüyorum.

Tabiî, son süreçte, Kıbrıs’la ilgili, stratejik önem bakımından çok sözler söylenmiştir. Mesele niye bu kadar büyütülüyor, dünya değişti, farklı konumlara geldi denildiğinde, tarihten bir nebze söz etmek gerekiyor. İnebahtı Savaşından sonra Sadrazam Sokullu’nun tarihlere geçen büyük sözü vardır: “İnebahtı’da donanmamızı yakmakla sakalımızı tıraş ettiniz; biz, Kıbrıs’ı almakla kolunuzu kestik” demiştir. O Kıbrıs, bu Kıbrıs’tır; hâlâ devam etmektedir; ancak, bugün, tabiî, Kıbrıs’ta bir bayrak inecektir, bir toprak kaybı olacaktır, tarihî bir dönemdir. Hepimizin önünde, gerçekten, biraz evvel de ifade edildiği gibi, tarihî sorumluluklar vardır; ancak, bu tarihî sorumluluğun en büyüğü, hiç şüphesiz ki, iktidar partisi grubundadır ve onun içerisinden çıkarmış olduğu hükümettedir.

Yüce Meclisin değerli üyeleri, zor ve yorucu bir seçim dönemi geçirdiler, Anadolu’dan döndüler, mutlaka oradaki görüşleri de aldılar, oradaki hissiyatı da aldılar ve bu süreçte de, bundan sonraki süreçte de, her zaman, bütün bu aldıkları intibalar ve bir tarihsel perspektif içerisinde meseleyi değerlendireceklerdir; çünkü, Yüce Meclisin üyeleri, hiç şüphesiz ki, tarih şuuru ve geleceğe yönelik sorumluluk duygusuyla hareket edeceklerdir. Günlük siyasetin ve günlük makamların gelip geçici olduğunu her birimiz çok iyi biliyoruz.

Dışarıdan gelen bazı desteklerle hükümet ayakta tutulabilir, ekonomik kazanımlar filan da elde edilebilir. Tüm bir bombardımanla, meseleyi -biraz evvel sağduyulu bir ifade oldu- bir zafer filan gibi takdim edebilme imkânı yoktur. Biraz evvel, konuşmalarda geçti; bugün, Rum kesiminin derin bir üzüntü içerisinde olduğu ve büyük bir yoğunlukla “hayır” diyeceği biçiminde izlenimler olduğu ifade edildi. Çok zaman kalmadı, birkaç gün sonra oradaki bütün açıklamaları göreceğiz. İki üç gün sonra, bir hayal kırıklığı mı, yoksa toptan bir referandum “evet”ine mi dönüşeceğini hep birlikte göreceğiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Ağar, buyurun.

MEHMET KEMAL AĞAR (Devamla) – Tarihi aldatma imkânımız yok. Büyük devlet, büyük millet, dış politikada günlük küçük manevralarla değil, uzun vadeli büyük stratejilerle idare ediliyor. Hayat hep böyle. Tarih, bizi eteklerinden çekiştiriyor; ama, İktidar Grubunu ziyadesiyle. Dönüp Selanik’e bakmamız lazım; 29 camiden bugün bir tane var; minaresi yıkılmış, sadece müze haline getirilmiş. Dönüp baktığınızda, Türkiye’de, Osmanlıda hiçbir kilisenin taşına dahi dokunulmamıştır. Balkanları, Girit’i nasıl kaybettiğimiz malumumuzdur.

Şimdi, Planla ilgili iyimser bütün her şeyi aldık. Biliyorsunuz, Plan, başlangıçta kabul edilecekti, sonra Sayın Denktaş’ın tavırları... Hükümetle neler görüşüldü, görüşülmedi; onları çok net bilmiyoruz Mecliste ifade edilmediği için veya şahsen de bilgi verilmediği için. Bilmiyorum, Cumhuriyet Halk Partisi Sayın Genel Başkanına belki bilgi verilmiş olabilir.

DENİZ BAYKAL (Antalya) – Hayır...

MEHMET KEMAL AĞAR (Devamla) – Dördüncü plana kadar gelindi, versiyon dört oldu. Masa başında müzakerelerle versiyon sekiz, on da olabilirdi, daha farklı gelişmeler kaydedilebilirdi; bugün, ileri safhada lehte gelişmeler kaydedildiği ifade ediliyorsa.

Şimdi “büyük başarı sağlandı” derken, ortaya bir uzlaşma değil, bir uzlaşmazlık metni çıktığı açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Çözüm anlaşmasında öngörülen uygulamaların, geçmişteki anlaşmazlıkları tetikleyecek nitelikte olduğu görülmektedir. Çözüm anlaşması uygulamaya geçtiğinde, 57 000 Türk tekrar kuzeye geliyor ve bu bölgelere de 30 000-35 000 Rum yerleştirilecektir.

Meseleleri kısa vadeli perspektif içerisinde görürseniz, birtakım meselelerin size anlatımı çok yumuşak gelir. Meseleleri uzun vadeli perspektif içerisinde görme mecburiyeti vardır. 1959-1960 Zürih, Londra Antlaşmaları, Demokrat Partinin, bu büyük millete sadakatinin, Türk tarihine sadakatinin şaşmaz eserleridir. Bugün, hayatını millet yolunda feda etmiş rahmetli Menderes’i ve Zorlu’yu, bir kez daha, bu kürsüden, rahmetle ve minnetle anıyorum.

1960 Antlaşması, Türkiye için, enosisin yolunu kapatmıştır Kıbrıs’ta ve iki kesimliliğin önünü açan bir anlaşmadır. Bu anlaşma, enosisin yolunu açmıştır. Bunu ben söylemiyorum, kim söylüyor derseniz; bundan evvelki Yunan Başbakanı Simitis söylüyor. Simitis, geçtiğimiz bahar aylarında “enosis yoluna girmiştir” beyanatını vermiştir; kısa bir zaman evvel, onbeş gün evvel de “Kıbrıs meselesinin tümüyle halli, bundan sonra, AB’nin hukuk normları içerisinde gerçekleştirilecektir” demiştir. İşte, delegasyonlar dediğimiz, istisnaî hükümler dediğimiz meselelerin ne kadar can alıcı bir noktada olduğu ortadadır.

O bakımdan, dikkatle bakıldığında üç tane önemli konu var. Bunlardan bir tanesi, biraz evvel söylediğim gibi, Rum tarafı hiç memnun değildir... Bunu göreceğiz, memnun olup olmadığını. Çok uzun zaman yok, üç gün sonra göreceğiz ve oradan referandum sonucunda da ne kadar yüksek bir “evet” çıktığını göreceğiz.

Bir diğer konu, Rumlarla New York’ta yapılacak müzakerelerden evvel hükümetimiz, Alvaro De Soto’nun Türk düşmanı olduğunu, hep aleyhte çalıştığını, kesinlikle bu müzakerelerin içine sokulmaması gerektiğini -belki de bir diplomatik üslubun dışında- çok açıkça ifade ettiler. Görünen odur ki, o açıkça ifade etmenin sonucunda Alvaro De Soto kısa bir zamanda Türk dostu oldu ve bütün bu belgelerin içerisinde lehimize olan gelişmelerin hepsini kalemiyle sağladı. Bundan dolayı da farklı bir perspektifin oluştuğunun bize net bir şekilde herhalde izah edilmesi gerekiyor.

Bir diğer konu da, Kıbrıs sorununda elde edilecek en mükemmel sonuçtur... Düz bir laf. Elde edilecek en kötü sonuçtur lafı da denilebilir.

Ortaya çıkan şu sonuç vardır: Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye Cumhuriyetinin iki büyük güvencesi var idi burada. Bunlar, iki kesimlilik – burada, bu iki ayrı bölgede yaşamaları deliniyor- ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki askerî varlığımız. Bu garanti anlaşmalarının işlevsiz ve fonksiyonsuz hale geldiği ortadadır.

Ha bütün bunlara rağmen Türkiye çözümün dışında kalmalı mıydı, Türkiye çözmeli miydi?.. Hükümetin hazırlıksız geldiği ortadadır. İktidara geldiği ilk günden itibaren, muhalefetiyle iktidarıyla, Türkiye’de çözüm konusunda iradesi olsaydı, bu müzakereler önceden başlasaydı ve burada hiç görülmediği ölçüde Türkiye’nin ikiye bölünmemesi olsaydı, atılacak adımlar daha kolay, ortaya çıkacak sonuçlar çok daha kolay olacaktı. Ancak görünen odur ki, bugünkü ortaya konan tavır ve tutumda, 1878’den sonra bir daha Kıbrıs’ın devredileceği gibi bir tehlikenin varlığını görmeme imkânı yoktur; açıkça görülen bir tehlike halindedir; bunu görmemek söz konusu değildir; 1960’la kıyaslanması filan da mümkün değildir. Bunu tekraren ifade ediyorum; bugünkü plan, enosisin önünü açıyor. Bu açıkça ifade ediyor. Bu, bizim söylediğimiz filan değildir, Yunan eski Başbakanı Simitis’in -tekraren üstüne basa basa söylüyorum- açık ve net ifadesidir. 1960 Anlaşması, enosisin önünü tümüyle kapatan bir anlaşmaydı.

Bununla ilgili söylenecek çok söz var. Bence, hükümet, başlattığı bu alışkanlığı -9’undan evvel bir anlaşma veya bir mutabakat metni imzalanacaktır- bu süreç içerisinde devam ettirmelidir ve Meclis bu görüşmelere devam etmelidir. Meclisin, en son, 6 Mart tarihli ortaya çıkmış müşterek bir mutabakatı vardır ve bu grubun da ittifakla, oybirliğiyle ortaya koymuş olduğu bir irade beyanıdır. Bugün ortaya çıkan manzara, bu irade beyanının tamamıyla tersidir ve bugün, Türkiye’nin her tarafında insanlar bu konulardaki doyurucu açıklamaları hep bekleye gelmişlerdir; ama, bugün, görüşmelerin sonucunda doyurucu bir anlaşma ortaya çıkmamıştır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanının feryatlarına net bir karşılık burada ortaya çıkmamıştır. Kıbrıs Türklerinin güvenliği konusunda, Türkiye’nin garantörlüğü konusunda, garantörlük sisteminin işlevinin devam ettiği konusunda net açıklamalar yoktur. İstisnaî hükümler konusundaki risklerin büyük ölçüde olduğu ortadadır ve silahla halledilemeyenin, zorla halledilemeyenin, hukuk yoluyla birtakım delinmeler suretiyle halledileceği gerçeği vardır. Eğer bu gerçekler söz konusuysa, bu, Kıbrıs’ın 1878 Anlaşmasından sonra bir daha devri sonucunu doğuracaktır ve gerçekten, bir büyük tarihî sorumluluktur, bir ağır tarihî sorumluluktur. Bu sorumluluk, elbette bu çatı altında olan herkesin sorumluluğudur; ama, öncelikle, hiç şüphe yok ki, İktidar Grubunun ve İktidar Grubunun içerisinden çıkardığı hükümetin sırtında büyük tarihî sorumluluk vardır. Keşke, hükümet, ilk göreve başladığı andan itibaren, Türkiye içerisinde bu siyasî birlikteliği, bugüne kadar bütün millî davalarda yürütülmüş siyasî birlikteliği temin edegelen politikaları izleyebilseydi.

Çok küçük bir örnekle sözlerimi bitirmek istiyorum. 1950-1960 döneminde, Demokrat Parti iktidarı döneminde, Cumhuriyet Halk Partisi, sadece Dışişleri Bakanlığı bütçelerine mahsus olmak üzere, her dönem “evet” oyu vermiştir. Bu, sadece dış dünyaya karşı bir mesajdır ki, dışpolitikada bir bütünlük içerisinde hareket ediyoruz. Bunu, diğer bütün bakanlık bütçelerinden ayrı tutmuştur.

Bu meselenin de önemi budur. Türkiye, millî meselesinde, millî davasında, Kıbrıs gibi, uzun vadede Türkiye açısından fevkalade önemi olan bir davada, hükümetin doğru politikalar izleyememesi yüzünden ortadan ikiye ayrılmış durumdadır.

Bugün, sorumluluğu olan, bir imparatorluğun varisi olan bir büyük cumhuriyetin sahibi olan Türkiye’nin manevî coğrafyasında gözünü Türkiye’ye dikmiş olan milyonlar nezdinde de ciddî bir hayal kırıklığına uğratacak neticelere uğramayız inşallah diyorum. Bütün milletimizin vicdanı adına, milletimizin sesi adına, konuların yakinen takibi içerisinde olacağız. Hepimizin üzerine düşen sorumluluk büyüktür. Her türlü günlük çıkarın dışında, uzun vadeli stratejik düşünce içerisinde, ülkenin geleceği, Kıbrıs Türkünün geleceği ve büyük manevî coğrafya içerisinde gözüyle bizi takip eden herkesin geleceği açısından, adımlarımızın büyük bir hassasiyetle devam edeceği gerçeğini hiçbir zaman akıldan uzak tutmamamız lazım.

Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ağar.

Sayın milletvekilleri, Sayın Öymen’in, İçtüzüğün 69 uncu maddesi gereğince, Sayın Ömer Çelik’in konuşmasındaki “Millî Güvenlik Kurulu ile hükümeti karşı karşıya getirme” şeklindeki sözleri nedeniyle, ileri sürmüş olduğu görüşten farklı bir görüşü kendisine atfettiği için söz talebi vardır.

Ben, Sayın Çelik’in konuşma metnini getirttim. Burada, Sayın Çelik’in söylediği ifade aynen şu: “Sayın Öymen’in sık sık başvurduğu bir argüman var; o da, Millî Güvenlik Kurulu ile hükümeti karşı karşıya getirme. Şimdi, bakınız, Sayın Öymen’in bu ifadelerinin yanlış anlaşılmasından korkuyorum” diye de arkasından ekliyor.

Sayın Öymen, bu hususta, takdir yetkimi kullanarak size söz vereceğim; ama, Sayın Çelik, bu ifadelerin yanlış anlaşılmasından çekindiğini kendisi ifade ediyor.

Buyurun.

ALİ TOPUZ (İstanbul) – Yani, yanlış anlaşılabilecek bir şey söylemiş!

ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, çok teşekkür ediyorum söz verdiğiniz için.

Sözlerimin yanlış anlaşılmasına imkân yok; çünkü, hiç yanlış anlaşmaya yol açmayacak şekilde açık konuştuğumu düşünüyorum. Hiçbir zaman, biz, hükümet ile Millî Güvenlik Kurulunu karşı karşıya getirmeye çalışmadık. Biz, Millî Güvenlik Kurulunun anayasal fonksiyonunu çok iyi biliyoruz, danışmanlık rolü olduğunu biliyoruz. Millî Güvenlik Kurulunun içinde, bizzat başında Cumhurbaşkanının olduğunu, Başbakanın, Millî Savunma Bakanının, Dışişleri Bakanının, başka bakanların üye olduğunu biliyoruz ve şunu söylüyoruz: Millî Güvenlik Kurulu, Türkiye’nin önemli bir kurumudur. Kıbrıs gibi hayatî bir konuda, savunma ve güvenlik boyutu son derece önemli konuda, Millî Güvenlik Kurulunun yaptığı açıklama önemlidir diyoruz. Biz, bu açıklamayı dikkatle inceledik ve şu bizim dikkatimizi çekti: Millî Güvenlik Kurulunun açıklamasında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Halkına, bu anlaşmayı onaylama çağrısı yoktur; bunu söyledim sadece. Bunun, hükümet ile Millî Güvenlik Kurulunu karşı karşıya getirmek gibi...

ÖZKAN ÖKSÜZ (Konya) – Onaylama çağrısı var mı Sayın Öymen?!

ONUR ÖYMEN (Devamla) - Millî Güvenlik Kurulu ile... (Gürültüler)

Müsaade eder misiniz.

Olmalıdır demiyorum; bilakis, biz, karşı görüşü savunuyoruz; ama, dikkat çekiyorum. Bunu, şunun için söylüyorum; aynı zamanda, İsviçre toplantılarına gitmeden önce yapılan zirve toplantısında Sayın Cumhurbaşkanının bulunmadığını da söyledim; bunun da dikkatimizi çektiğini söyledim; sadece Millî Güvenlik Kurulu demiyorum ve şunu ifade ettim; müsaade buyurun ve kabul edin; şunu ifade ettim: Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti, Kıbrıs konusunda izlediği politikada, Türkiye’de, siyasî partilerden de, daha önceki cumhurbaşkanlarından da, hiçbir destek alamamıştır, yalnız kalmıştır dedim; bunları söyledim ve Millî Güvenlik Kurulu ile hükümeti karşı karşıya getirmek aklımın köşesinden bile geçmez. Yani, hiç söylemediğim sözleri söylemişim gibi nakletmesine de çok şaşırdım değerli arkadaşımın; “evvelce de bunu yapmıştınız” diyor. Zabıtlara baksın, benim bu anlama gelen bir sözüm varsa, lütfen, getirsin ortaya, bunu da tartışalım.

Değerli arkadaşlar, sözümü uzatacak değilim. Sayın Çelik’in “şeytansavar” filan gibi sözlerine de cevap vermeye gerek görmüyorum. Meclisin düzeyini düşürmeyelim.

Çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Öymen.
 

Önceki sayfa


(6 NİSAN 2004)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2004 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.