Doğru Yol Partisi Genel Başkanı ve Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar'ın
konuşması şöyle:
(6 Nisan 2004 - TBMM 22. Dönem 2. Yasama Yılı 69. Birleşim)
BAŞKAN (Başkanvekili Nevzat Pakdil) - Sayın Ağar, buyurun efendim...
MEHMET KEMAL AĞAR (Elazığ) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
şahsım ve partim adına hepinize saygılar sunarak sözlerime başlıyorum.
Bugün, tabiî, fevkalade önemli bir görüşme yapılıyor. Yüce Meclisimizin
çatısı altında, keşke, bütün bu geçmiş olan süreçte, zaman zaman hükümetin
bilgilendirme yoluna başvurmak suretiyle bu tür görüşmeler fazlasıyla olabilseydi.
Çünkü, ifade etmek gerekir ki, Türkiye, ilk defa, bir büyük millî davada,
bir millî siyaset davasında ikiye bölünmüştür. Türkiye, bugüne kadar, demokrasi
tarihi içinde, uzun yıllar, tek ses, tek yürek olarak tavır koyduğu mesele
olarak ortaya koyduğu dışpolitika meselesinde ilk defa ikiye bölünmüştür.
Sürecin hiçbir önemli döneminde, hükümet, Meclisle bir bilgi paylaşmayı
öne almamıştır; Meclisle paylaşmadığı gibi, siyasî partilerin hiçbirisiyle
de bu paylaşımı yapmak gibi bir tutumun içerisine girmemiştir.
Konuşmanın başında, Sayın Dışişleri Bakanının söylediklerine, birkaç
kelimeyle de olsa, değinmek mecburiyetim var. Ben, Sayın Bakanın, herhalde
dikkatinden kaçtı diye düşünüyorum. Mecliste fiilen olmayan kişilerin cevap
verme imkânı olmadığı konularda, bence, bahsetmeme gereğine dikkat etmek
lazım. Gerek Sayın Çiller gerek Sayın Ecevit hükümetleri, Türkiye’nin Avrupa
Birliği yolundaki perspektifine uygun adımları hep atagelmişlerdir. Dolayısıyla,
Türkiye’nin gümrük birliğiyle ilgili meselesi ayrı bir tartışma konusu
olabilir; ancak, bilinmesi lazım gelen konu, Katma Protokol gereğinde,
Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde atması lazım gelen adımlardan birisi
olarak atılmış ve Türkiye’nin mesafe aldığı Avrupa Birliği yolunda da önemli
dönemeçlerden birisi olmuştur. Aynı şekilde, 1999 Helsinki zirvesi de,
Türkiye’nin Avrupa Birliği yolculuğunun çok önemli bir dönemecidir. Sayın
Ecevit’in burada attığı imza ve daha sonrasında, gerek geçen dönem gerekse
bu dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisinde Avrupa Birliğiyle ilgili olarak
yapılan bütün çalışmalarda bir müşterek mutabakat içerisinde yürüyegelmiştir.
Kaldı ki, o dönemlerde, sizin geçmişte mensup olduğunuz siyasî hareketler,
Avrupa Birliğini, Hıristiyan kulübü, Batı kulübü olarak görüp, başka tür
eleştiride bulunduğunuz zamanlarda, o partiler, Avrupa Birliği yolunda
sağlam ve uygun adımlar atmıştır. Aynı şekilde, Sayın Karayalçın açısından
da bu düzeltmeyi yapmayı, ben şahsen gerekli görüyorum.
Tabiî, son süreçte, Kıbrıs’la ilgili, stratejik önem bakımından çok
sözler söylenmiştir. Mesele niye bu kadar büyütülüyor, dünya değişti, farklı
konumlara geldi denildiğinde, tarihten bir nebze söz etmek gerekiyor. İnebahtı
Savaşından sonra Sadrazam Sokullu’nun tarihlere geçen büyük sözü vardır:
“İnebahtı’da donanmamızı yakmakla sakalımızı tıraş ettiniz; biz, Kıbrıs’ı
almakla kolunuzu kestik” demiştir. O Kıbrıs, bu Kıbrıs’tır; hâlâ devam
etmektedir; ancak, bugün, tabiî, Kıbrıs’ta bir bayrak inecektir, bir toprak
kaybı olacaktır, tarihî bir dönemdir. Hepimizin önünde, gerçekten, biraz
evvel de ifade edildiği gibi, tarihî sorumluluklar vardır; ancak, bu tarihî
sorumluluğun en büyüğü, hiç şüphesiz ki, iktidar partisi grubundadır ve
onun içerisinden çıkarmış olduğu hükümettedir.
Yüce Meclisin değerli üyeleri, zor ve yorucu bir seçim dönemi geçirdiler,
Anadolu’dan döndüler, mutlaka oradaki görüşleri de aldılar, oradaki hissiyatı
da aldılar ve bu süreçte de, bundan sonraki süreçte de, her zaman, bütün
bu aldıkları intibalar ve bir tarihsel perspektif içerisinde meseleyi değerlendireceklerdir;
çünkü, Yüce Meclisin üyeleri, hiç şüphesiz ki, tarih şuuru ve geleceğe
yönelik sorumluluk duygusuyla hareket edeceklerdir. Günlük siyasetin ve
günlük makamların gelip geçici olduğunu her birimiz çok iyi biliyoruz.
Dışarıdan gelen bazı desteklerle hükümet ayakta tutulabilir, ekonomik
kazanımlar filan da elde edilebilir. Tüm bir bombardımanla, meseleyi -biraz
evvel sağduyulu bir ifade oldu- bir zafer filan gibi takdim edebilme imkânı
yoktur. Biraz evvel, konuşmalarda geçti; bugün, Rum kesiminin derin bir
üzüntü içerisinde olduğu ve büyük bir yoğunlukla “hayır” diyeceği biçiminde
izlenimler olduğu ifade edildi. Çok zaman kalmadı, birkaç gün sonra oradaki
bütün açıklamaları göreceğiz. İki üç gün sonra, bir hayal kırıklığı mı,
yoksa toptan bir referandum “evet”ine mi dönüşeceğini hep birlikte göreceğiz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Ağar, buyurun.
MEHMET KEMAL AĞAR (Devamla) – Tarihi aldatma imkânımız yok. Büyük
devlet, büyük millet, dış politikada günlük küçük manevralarla değil, uzun
vadeli büyük stratejilerle idare ediliyor. Hayat hep böyle. Tarih, bizi
eteklerinden çekiştiriyor; ama, İktidar Grubunu ziyadesiyle. Dönüp Selanik’e
bakmamız lazım; 29 camiden bugün bir tane var; minaresi yıkılmış, sadece
müze haline getirilmiş. Dönüp baktığınızda, Türkiye’de, Osmanlıda hiçbir
kilisenin taşına dahi dokunulmamıştır. Balkanları, Girit’i nasıl kaybettiğimiz
malumumuzdur.
Şimdi, Planla ilgili iyimser bütün her şeyi aldık. Biliyorsunuz, Plan,
başlangıçta kabul edilecekti, sonra Sayın Denktaş’ın tavırları... Hükümetle
neler görüşüldü, görüşülmedi; onları çok net bilmiyoruz Mecliste ifade
edilmediği için veya şahsen de bilgi verilmediği için. Bilmiyorum, Cumhuriyet
Halk Partisi Sayın Genel Başkanına belki bilgi verilmiş olabilir.
DENİZ BAYKAL (Antalya) – Hayır...
MEHMET KEMAL AĞAR (Devamla) – Dördüncü plana kadar gelindi, versiyon
dört oldu. Masa başında müzakerelerle versiyon sekiz, on da olabilirdi,
daha farklı gelişmeler kaydedilebilirdi; bugün, ileri safhada lehte gelişmeler
kaydedildiği ifade ediliyorsa.
Şimdi “büyük başarı sağlandı” derken, ortaya bir uzlaşma değil, bir
uzlaşmazlık metni çıktığı açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
Çözüm anlaşmasında öngörülen uygulamaların, geçmişteki anlaşmazlıkları
tetikleyecek nitelikte olduğu görülmektedir. Çözüm anlaşması uygulamaya
geçtiğinde, 57 000 Türk tekrar kuzeye geliyor ve bu bölgelere de 30 000-35
000 Rum yerleştirilecektir.
Meseleleri kısa vadeli perspektif içerisinde görürseniz, birtakım meselelerin
size anlatımı çok yumuşak gelir. Meseleleri uzun vadeli perspektif içerisinde
görme mecburiyeti vardır. 1959-1960 Zürih, Londra Antlaşmaları, Demokrat
Partinin, bu büyük millete sadakatinin, Türk tarihine sadakatinin şaşmaz
eserleridir. Bugün, hayatını millet yolunda feda etmiş rahmetli Menderes’i
ve Zorlu’yu, bir kez daha, bu kürsüden, rahmetle ve minnetle anıyorum.
1960 Antlaşması, Türkiye için, enosisin yolunu kapatmıştır Kıbrıs’ta
ve iki kesimliliğin önünü açan bir anlaşmadır. Bu anlaşma, enosisin yolunu
açmıştır. Bunu ben söylemiyorum, kim söylüyor derseniz; bundan evvelki
Yunan Başbakanı Simitis söylüyor. Simitis, geçtiğimiz bahar aylarında “enosis
yoluna girmiştir” beyanatını vermiştir; kısa bir zaman evvel, onbeş gün
evvel de “Kıbrıs meselesinin tümüyle halli, bundan sonra, AB’nin hukuk
normları içerisinde gerçekleştirilecektir” demiştir. İşte, delegasyonlar
dediğimiz, istisnaî hükümler dediğimiz meselelerin ne kadar can alıcı bir
noktada olduğu ortadadır.
O bakımdan, dikkatle bakıldığında üç tane önemli konu var. Bunlardan
bir tanesi, biraz evvel söylediğim gibi, Rum tarafı hiç memnun değildir...
Bunu göreceğiz, memnun olup olmadığını. Çok uzun zaman yok, üç gün sonra
göreceğiz ve oradan referandum sonucunda da ne kadar yüksek bir “evet”
çıktığını göreceğiz.
Bir diğer konu, Rumlarla New York’ta yapılacak müzakerelerden evvel
hükümetimiz, Alvaro De Soto’nun Türk düşmanı olduğunu, hep aleyhte çalıştığını,
kesinlikle bu müzakerelerin içine sokulmaması gerektiğini -belki de bir
diplomatik üslubun dışında- çok açıkça ifade ettiler. Görünen odur ki,
o açıkça ifade etmenin sonucunda Alvaro De Soto kısa bir zamanda Türk dostu
oldu ve bütün bu belgelerin içerisinde lehimize olan gelişmelerin hepsini
kalemiyle sağladı. Bundan dolayı da farklı bir perspektifin oluştuğunun
bize net bir şekilde herhalde izah edilmesi gerekiyor.
Bir diğer konu da, Kıbrıs sorununda elde edilecek en mükemmel sonuçtur...
Düz bir laf. Elde edilecek en kötü sonuçtur lafı da denilebilir.
Ortaya çıkan şu sonuç vardır: Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye Cumhuriyetinin
iki büyük güvencesi var idi burada. Bunlar, iki kesimlilik – burada, bu
iki ayrı bölgede yaşamaları deliniyor- ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki
askerî varlığımız. Bu garanti anlaşmalarının işlevsiz ve fonksiyonsuz hale
geldiği ortadadır.
Ha bütün bunlara rağmen Türkiye çözümün dışında kalmalı mıydı, Türkiye
çözmeli miydi?.. Hükümetin hazırlıksız geldiği ortadadır. İktidara geldiği
ilk günden itibaren, muhalefetiyle iktidarıyla, Türkiye’de çözüm konusunda
iradesi olsaydı, bu müzakereler önceden başlasaydı ve burada hiç görülmediği
ölçüde Türkiye’nin ikiye bölünmemesi olsaydı, atılacak adımlar daha kolay,
ortaya çıkacak sonuçlar çok daha kolay olacaktı. Ancak görünen odur ki,
bugünkü ortaya konan tavır ve tutumda, 1878’den sonra bir daha Kıbrıs’ın
devredileceği gibi bir tehlikenin varlığını görmeme imkânı yoktur; açıkça
görülen bir tehlike halindedir; bunu görmemek söz konusu değildir; 1960’la
kıyaslanması filan da mümkün değildir. Bunu tekraren ifade ediyorum; bugünkü
plan, enosisin önünü açıyor. Bu açıkça ifade ediyor. Bu, bizim söylediğimiz
filan değildir, Yunan eski Başbakanı Simitis’in -tekraren üstüne basa basa
söylüyorum- açık ve net ifadesidir. 1960 Anlaşması, enosisin önünü tümüyle
kapatan bir anlaşmaydı.
Bununla ilgili söylenecek çok söz var. Bence, hükümet, başlattığı bu
alışkanlığı -9’undan evvel bir anlaşma veya bir mutabakat metni imzalanacaktır-
bu süreç içerisinde devam ettirmelidir ve Meclis bu görüşmelere devam etmelidir.
Meclisin, en son, 6 Mart tarihli ortaya çıkmış müşterek bir mutabakatı
vardır ve bu grubun da ittifakla, oybirliğiyle ortaya koymuş olduğu bir
irade beyanıdır. Bugün ortaya çıkan manzara, bu irade beyanının tamamıyla
tersidir ve bugün, Türkiye’nin her tarafında insanlar bu konulardaki doyurucu
açıklamaları hep bekleye gelmişlerdir; ama, bugün, görüşmelerin sonucunda
doyurucu bir anlaşma ortaya çıkmamıştır.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanının feryatlarına net bir karşılık burada
ortaya çıkmamıştır. Kıbrıs Türklerinin güvenliği konusunda, Türkiye’nin
garantörlüğü konusunda, garantörlük sisteminin işlevinin devam ettiği konusunda
net açıklamalar yoktur. İstisnaî hükümler konusundaki risklerin büyük ölçüde
olduğu
ortadadır ve silahla halledilemeyenin, zorla halledilemeyenin, hukuk yoluyla
birtakım delinmeler suretiyle halledileceği gerçeği vardır. Eğer bu gerçekler
söz konusuysa, bu, Kıbrıs’ın 1878 Anlaşmasından sonra bir daha devri sonucunu
doğuracaktır ve gerçekten, bir büyük tarihî sorumluluktur, bir ağır tarihî
sorumluluktur. Bu sorumluluk, elbette bu çatı altında olan herkesin sorumluluğudur;
ama, öncelikle, hiç şüphe yok ki, İktidar Grubunun ve İktidar Grubunun
içerisinden çıkardığı hükümetin sırtında büyük tarihî sorumluluk vardır.
Keşke, hükümet, ilk göreve başladığı andan itibaren, Türkiye içerisinde
bu siyasî birlikteliği, bugüne kadar bütün millî davalarda yürütülmüş siyasî
birlikteliği temin edegelen politikaları izleyebilseydi.
Çok küçük bir örnekle sözlerimi bitirmek istiyorum. 1950-1960 döneminde,
Demokrat Parti iktidarı döneminde, Cumhuriyet Halk Partisi, sadece Dışişleri
Bakanlığı bütçelerine mahsus olmak üzere, her dönem “evet” oyu vermiştir.
Bu, sadece dış dünyaya karşı bir mesajdır ki, dışpolitikada bir bütünlük
içerisinde hareket ediyoruz. Bunu, diğer bütün bakanlık bütçelerinden ayrı
tutmuştur.
Bu meselenin de önemi budur. Türkiye, millî meselesinde, millî davasında,
Kıbrıs gibi, uzun vadede Türkiye açısından fevkalade önemi olan bir davada,
hükümetin doğru politikalar izleyememesi yüzünden ortadan ikiye ayrılmış
durumdadır.
Bugün, sorumluluğu olan, bir imparatorluğun varisi olan bir büyük cumhuriyetin
sahibi olan Türkiye’nin manevî coğrafyasında gözünü Türkiye’ye dikmiş olan
milyonlar nezdinde de ciddî bir hayal kırıklığına uğratacak neticelere
uğramayız inşallah diyorum. Bütün milletimizin vicdanı adına, milletimizin
sesi adına, konuların yakinen takibi içerisinde olacağız. Hepimizin üzerine
düşen sorumluluk büyüktür. Her türlü günlük çıkarın dışında, uzun vadeli
stratejik düşünce içerisinde, ülkenin geleceği, Kıbrıs Türkünün geleceği
ve büyük manevî coğrafya içerisinde gözüyle bizi takip eden herkesin geleceği
açısından, adımlarımızın büyük bir hassasiyetle devam edeceği gerçeğini
hiçbir zaman akıldan uzak tutmamamız lazım.
Yüce Meclise saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ağar.
Sayın milletvekilleri, Sayın Öymen’in, İçtüzüğün 69 uncu maddesi gereğince,
Sayın Ömer Çelik’in konuşmasındaki “Millî Güvenlik Kurulu ile hükümeti
karşı karşıya getirme” şeklindeki sözleri nedeniyle, ileri sürmüş olduğu
görüşten farklı bir görüşü kendisine atfettiği için söz talebi vardır.
Ben, Sayın Çelik’in konuşma metnini getirttim. Burada, Sayın Çelik’in
söylediği ifade aynen şu: “Sayın Öymen’in sık sık başvurduğu bir argüman
var; o da, Millî Güvenlik Kurulu ile hükümeti karşı karşıya getirme. Şimdi,
bakınız, Sayın Öymen’in bu ifadelerinin yanlış anlaşılmasından korkuyorum”
diye de arkasından ekliyor.
Sayın Öymen, bu hususta, takdir yetkimi kullanarak size söz vereceğim;
ama, Sayın Çelik, bu ifadelerin yanlış anlaşılmasından çekindiğini kendisi
ifade ediyor.
Buyurun.
ALİ TOPUZ (İstanbul) – Yani, yanlış anlaşılabilecek bir şey söylemiş!
ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, çok teşekkür ediyorum söz
verdiğiniz için.
Sözlerimin yanlış anlaşılmasına imkân yok; çünkü, hiç yanlış anlaşmaya
yol açmayacak şekilde açık konuştuğumu düşünüyorum. Hiçbir zaman, biz,
hükümet ile Millî Güvenlik Kurulunu karşı karşıya getirmeye çalışmadık.
Biz, Millî Güvenlik Kurulunun anayasal fonksiyonunu çok iyi biliyoruz,
danışmanlık rolü olduğunu biliyoruz. Millî Güvenlik Kurulunun içinde, bizzat
başında Cumhurbaşkanının olduğunu, Başbakanın, Millî Savunma Bakanının,
Dışişleri Bakanının, başka bakanların üye olduğunu biliyoruz ve şunu söylüyoruz:
Millî Güvenlik Kurulu, Türkiye’nin önemli bir kurumudur. Kıbrıs gibi hayatî
bir konuda, savunma ve güvenlik boyutu son derece önemli konuda, Millî
Güvenlik Kurulunun yaptığı açıklama önemlidir diyoruz. Biz, bu açıklamayı
dikkatle inceledik ve şu bizim dikkatimizi çekti: Millî Güvenlik Kurulunun
açıklamasında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Halkına, bu anlaşmayı onaylama
çağrısı yoktur; bunu söyledim sadece. Bunun, hükümet ile Millî Güvenlik
Kurulunu karşı karşıya getirmek gibi...
ÖZKAN ÖKSÜZ (Konya) – Onaylama çağrısı var mı Sayın Öymen?!
ONUR ÖYMEN (Devamla) - Millî Güvenlik Kurulu ile... (Gürültüler)
Müsaade eder misiniz.
Olmalıdır demiyorum; bilakis, biz, karşı görüşü savunuyoruz; ama, dikkat
çekiyorum. Bunu, şunun için söylüyorum; aynı zamanda, İsviçre toplantılarına
gitmeden önce yapılan zirve toplantısında Sayın Cumhurbaşkanının bulunmadığını
da söyledim; bunun da dikkatimizi çektiğini söyledim; sadece Millî Güvenlik
Kurulu demiyorum ve şunu ifade ettim; müsaade buyurun ve kabul edin; şunu
ifade ettim: Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti, Kıbrıs konusunda izlediği
politikada, Türkiye’de, siyasî partilerden de, daha önceki cumhurbaşkanlarından
da, hiçbir destek alamamıştır, yalnız kalmıştır dedim; bunları söyledim
ve Millî Güvenlik Kurulu ile hükümeti karşı karşıya getirmek aklımın köşesinden
bile geçmez. Yani, hiç söylemediğim sözleri söylemişim gibi nakletmesine
de çok şaşırdım değerli arkadaşımın; “evvelce de bunu yapmıştınız” diyor.
Zabıtlara baksın, benim bu anlama gelen bir sözüm varsa, lütfen, getirsin
ortaya, bunu da tartışalım.
Değerli arkadaşlar, sözümü uzatacak değilim. Sayın Çelik’in “şeytansavar”
filan gibi sözlerine de cevap vermeye gerek görmüyorum. Meclisin düzeyini
düşürmeyelim.
Çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Öymen.
|