|
Fazilet
Partisi Kongresi... 14 Mayıs 2000
HÜRRİYET GAZETESİ'NDE
YAYINLANAN YORUMLAR
İSMET
SOLAK - 13 MAYIS 2000
Kutan
veya Gül, ne fark eder?
FP Büyük Kongresi yarın... Erbakan
yine devrede: - Biz tebliğ ederiz, siz seçersiniz...
FP'de ádet böyledir. Hoca delgeleri
okuyup üfler(!) ve iş biter. Milli Nizam döneminde de, Milli Selamet ve
Refah dönemlerinde de böyle idi:
- Hoca tebliğ etmiş, delegeler seçmişti...
Hürriyet'in perşembe günkü manşeti
muhteşemdi. Bir okuyucum aradı:
‘‘Hoca söyler, delegeler seçer...
Buna da, ‘demokrasi' derler.’’
Meşhur hikáyeyi hatırlattı...
* * *
Anayola ırak ve sapa kalan bir köyün
imamı hakkın rahmetine kavuşmuş... Yıllarca yeni bir imam bulunamamış.
Cenaze kaldırmak büyük sorun oluyormuş. Derken, köye bir çerçi gelmiş...Arabası
yüklü, sesi güzelmiş:
- Ne ararsan vaaar; pirinç vaar,
bulgur da vaar! Bakır sini vaaar, çanak çömlek de vaar. Koş vatandaaaş,
koş!
Çerçinin yanık sesini duyan köylülerin
gözleri parlamış:
- Hah, tam aradığımız adam...
Pazarlık hemen başlamış:
- Kaç para istersen söyle.
Bir de, iki verelim.
Yüklü parayı duyan çerçinin içi geçmiş.
Fakat kabul edememiş. Köylüler diretince, ‘‘Yahu, ben Müslüman
değilim’’ diye patlamış:
- Bir Hıristiyan, minareye çıkar
da nasıl ezan okuyabilir?
Köylüler buz kesilmiş... Ama, çaresizlikten
buna bile razı olmuşlar:
- Senin inancın sana, hizmetin bize...
Sevaptır da!
Çerçi, para ve ısrarlara dayanamamış...
Ezile büzüle minareye çıkmış:
‘‘Allaahuu ekber, Allaahuuu ekber,
(derler)... Allaaahu ekber...’’
Hem ezan okuyup parayı hak etmeye,
hem de ’derler' diye fısıldayıp kendi aklınca inancından kopmadığını
kanıtlamaya çalışıyormuş. Okuyucum, ‘‘Bunlar da -demokrasi- derler,
bildikleri yere giderler’’ diyerek ekledi:
- Onlara kanıp da inanma, amaçları
bambaşka!
Ünlü bir RP'linin sözlerini de hatırlattı:
‘‘Benim için demokrasi amaç değil,
bizi hedefe götüren tramvaydır.’’
* * *
Edirne dönüşünde, masamda bir davetiye
ve kitapçık buldum:
‘‘Sayın İsmet Solak,
Fazilet Partisi Genel Başkan Adayı
Doç. Dr. Abdullah Gül, 14 Mayıs 2000 Pazar günü yapılacak olan 1.
Olağan Büyük Kongre dolayısıyla kahvaltılı bir basın toplantısı düzenleyecektir.
Katılımınızı bekler, saygılar sunarız.’’
Bu nazik davetin altına, bir de not
düşülmüştü:
‘‘Ankara Hilton Hotel, Kavaklıdere
Salonu; 11 Mayıs 2000, saat 09.00.’’
Gitmeye karar verirken arkadaşlarım
uyardı:
- Kahvaltıdan vazgeçildi. Ankara
İl Merkezi'nde basın toplantı yapacak.
Vazgeçtim. Abdullah Gül'ün tanıtım
kitapçığını okudum:
‘‘... Güler bir yüz, pozitif bir
enerji, güven veren bir ses ve hitabet.’’
Bazı meslektaşlarım, Gül kazanırsa,
FP'nin rejimi içine sindiren çağdaş bir muhafazakár parti olabileceğini
yazıyorlar. Bu görüşe katılmıyorum.
FP'de, ‘‘laik cumhuriyete bağlı’’
olanların şansı olmaz, olamaz... Zaten, Kutan olmuş, Gül seçilmiş
ne fark eder? Ha Hoca Ali, ha Ali Hoca!
OKTAY
EKŞİ - 14 MAYIS 2000
Bunun
aslı kimlik meselesi
DANANIN kuyruğu bugün
kopacak. Kopacak da dipten mi yoksa uçtan mı kopacak onu Fazilet Partisi
Büyük
Kongresi'ne katılan delegelerin Genel Başkanlık seçiminde kullandıkları
oylar sayılınca göreceğiz.
Ancak bu arada ciddi bir
ihtimali gözden kaçırmayalım:
Şimdi biz -ve başkaları-
parti içindeki Gelenekçi kanatla Yenilikçi kanadın çarpıştığını
söylüyor ve yukarıda ifade ettiğimiz gibi bu olayın partinin geleceği açısından
önemini vurguluyoruz ama, kimse yanlış değerlendirme yapmasın.
Fazilet Partisi Genel Başkanlığı'na
ister Recai Kutan tekrar seçilsin, ister Abdullah Gül onu
yenerek Genel Başkan sıfatını alsın. Bizce sonuç şu anlamda değişmez:
Bunların ikisi de emanetçi
görüntülü adaylardır. Şu farkla ki Kutan emaneti devretmek için
Necmettin
Erbakan'ın, Gül ise R.Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasağının
kalkmasını bekleyeceklerdir. O nedenle bugünkü çatışma
Kutan ile
Gül'ün değil, Erbakan ile Erdoğan'ın liderlik mücadelesinin
dışa vurmuş halidir.
O zaman meseleyi tahlil ederken
şunu sormamız lazım:
Bunlardan biri kaybedip diğeri
kazanınca ne fark eder?
Gerçi -geçen gün de yazdığımız
gibi- biz Gül dahil bazı FP'lilerin demokratik sistemi benimsediklerine
inanıyoruz. O nedenle bu ekibin kazanması halinde demokratik ve laik sistemle
Milli Nizam Partisi'nden beri sürüp gelen anlayış arasındaki çelişkinin
giderilmesi olanağı doğabilir diye düşünüyoruz.
Böyle bir gelişme Fazilet
Partisi'ni Batı demokrasilerinin Hıristiyan Demokratları gibi,
sistemin önemli bir unsuru haline getirebilir.
Ancak tüm bu ihtimalleri
bir çırpıda anlamsız kılan ve yukarıda değinmiş olduğumuz başka bir husus
var:
Abdullah Gül de emanetçi
ise ve FP'nin nihai lideri R.Tayyip Erdoğan olacaksa, mesele Gül'ün
kazanmasında değil Erdoğan'ın demokrasiye ne ölçüde bağlı olduğunda
düğümlenir.
Biz bu noktayı güvenilir
bir şekilde aydınlatacak tek bir kişiyi bile bilmiyoruz. Hatta Erdoğan'ın
kendisine sorulsa, onun vereceği güvence bile geçerli sayılmaz. Çünkü Erdoğan
bu
konuda yeterlik sınavını henüz vermedi.
O yüzden Gül'ün Genel
Başkan seçilmesi halinde FP içinde bir süre demokrasi rüzgárı esebilir.
Bu esasen kaçınılmaz bir aşamadır ve doğru da olur. Ama Fazilet Partisi'nde
bu anlayışın ne kadar ömürlü olacağı belli değildir.
Değildir, çünkü Fazilet
Partisi'nin dayandığı kitlenin ‘‘demokrasi’’ diye bir talebi
yoktur. Bu kitle ‘‘her şeye rıza gösteren kul’’ kimliğini terk edip
‘‘haklarını
isteyen vatandaş’’ kimliğini benimseyinceye kadar da bu talep birkaç
kişinin söylemi içinde kalacaktır.
Bize kalırsa kongrenin en
önemli tarafı, işte bu kimlik meselesini kaç üyenin çözmüş olduğunu göstermesi
olacaktır.
EMİN
ÇÖLAŞAN - 14 MAYIS 2000
Sadece
koltuk kavgası
FAZİLET Partisi'nin
kongresi bugün yapılacak ve partinin yeni yönetimi belli olacak. Burada
çok önemli bir husus var. Bu partide ilk kez muhalif birileri ortaya çıktı
ve seçime iki liste girecek.
Biri Recai beyamcanın
listesi.
Diğeri Abdullah biraderimizin
listesi.
Bunların arasında herhangi
bir ilke, inanç, görüş farkı var mı?
Yok!
Olmaması bir yana, çok ilginç
benzerlikler var.
Recai beyamcanın arkasında
bir siyasi yasaklı var.
Necmettin hocaefendi.
Diğerinin arkasında bir başka
siyasi yasaklı var.
Tayyip.
***
Yani aslında bugünkü kongrede
herhangi bir ilke mücadelesi falan değil, resmen ve tamamen koltuk
kavgası yapılacak.
Bir grubun adı gelenekçiler,
öbürünün
adı yenilikçiler.
Bunların yeniliğinin nereden
geldiği bilinmiyor. Partiye veya Türkiye'ye bir yenilik falan da getirecekleri
yok. Bu isim olsa olsa, koltuk kavgasına yeni girmiş olmalarından geliyordur.
Yani bunların hepsi aynı.
Aralarında bir farklılık aramayın.
Bizde böyledir. Bütün kavga
o genel başkanlık koltuğu için verilir. Bazı partilerin şaşmaz ve değişmez
genel başkanları vardır. Bir kez oraya seçildiniz mi, il kongrelerini ve
delegeleri öyle bir ayarlarsınız ki, sizi o makamdan ilahlar bile uzaklaştıramaz.
Eğer Refah mahkeme
kararıyla kapatılmasaydı, Necmettin hocaefendi siyasi yasaklı olmasaydı,
bugün Fazilet'in başında Recai beyamca değil, yine o olacaktı.
Vekáletini beyamcama bıraktı.
(Valla belki inanmayacaksınız
ama, ben beyamcamı çok seviyorum. Onu parti genel başkanı olarak değil,
evinde pijamalarıyla oturan bir tonton olarak görüyorum. Genel başkanlıktan
ve Necmettin hocaefendi tarafından yönetilmekten sıkıldığını da biliyorum.)
***
Ah sevgili okuyucularım ah!..
Şu Suudi Arabistan makamlarının ağzı dili olsa da, bir konuşsalar!
Şu Necmettin hocaefendiyi,
Abdullah
Gül'ü falan bize bir anlatsalar!
Kendilerini Suudi Arabistan'a
davet ettirmek için neler yaptıklarını, ‘‘Bizi de davet edin, ailece
sizin misafiriniz olarak gelelim’’ diye nasıl haberler yolladıklarını,
oraya gidince neler olduğunu şöyle ilk ağızdan bir dinleme olanağı bulsak!
Sonra bizim hocaefendiyi
Balgat'taki villasından bir konuştursak, Libya'da Kaddafi'den, hem
de Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı sıfatıyla nasıl fırça yediğini anlattırsak!
Ah ah, neler var bunlarda
ama anlatmazlar ki!
Abdullah biraderimiz
ve ekibi, özel sohbetlerde hep Necmettin hocaefendiden yakınıyorlar.
Ama gelin görün ki, bunu kamuoyu karşısında bir kez olsun dile getiremiyorlar...
Çünkü ondan korkuyorlar.
Böyle siyaset olur mu?
Sen eğer mertsen, yüreğin
yetiyorsa, özel sohbetlerde gazetecilere anlattığın konuları kamuoyu önünde
açıkça söylersin, partili delegelere de anlatırsın ve kongrede o söylemlerin
doğrultusunda oy istersin.
Hatta arkanda yasaklı Tayyip'in
olduğunu, seçime onun adına emanetçi olarak girdiğini de hiç korkmadan
söylersin.
Ya Recai beyamca?
‘‘Ben de Necmettin Bey'in
emanetçisiyim. Direktifleri ondan alırım’’ diyebilir mi?
***
Bir parti düşünün ki, bütün
sermayesi kurulduğu günden beri hep din sömürüsü olmuş. Son zamanlarda
‘‘demokrasi,
insan hakları, özgürlükler’’ diye nutuk atmaya başlamış!
Bu son kavramlar, sadece
onların işine geldiği sürece vardır. Hepsi de onları, kendi amaçlarına
ulaşmak için bir araç olarak görür. Bizim Tayyip değil miydi
parlak günlerinde ‘‘Demokrasi bizim için amaç değil araçtır’’ diyen?..
Yani ‘‘Biz demokrasiyi kullanıp amacımıza ulaşmaya bakarız’’ demeye
getiren?
Bu Abdullah Gül değil
miydi yasak olduğunu bildiği halde karısını türbanıyla fakülteye götürüp
kayıt yaptırmaya kalkışan, gitmeden önce medyaya haber veren ve işlem yapılmayınca
fakülte kapılarında karısını da siyasete katıp atraksiyonlar yapan?
Bunlar siyasetteki amaçlarını
bile söylemekten korkan kimseler. Nesi ‘‘yenilikçi’’ imiş bunların?
***
Bugün Fazilet kongresinde
iki emanetçi ekip karşı karşıya gelecek. Aslında ikisinin de fazla
bir sermayesi yok. Türkiye'ye ve kendi partilerine yeni bir şey katacak
değiller. İkisi de koltuğun peşinde.
Hangisi kazanırsa kazansın,
aynı din sömürüsü sürüp gidecek.
Burada gerçek şu: Bu parti
kafasını değiştirmediği sürece, Türkiye'de bir daha iktidar veya iktidar
ortağı olamayacak. Biz onların Tansu ablamla birlikte yarattıkları
Refahyol
kepazeliğini ve memleketi nereye sürüklediklerini henüz unutmadık.
Bugün Necmettin hocaefendi
adına Recai beyamca, ya da Tayyip adına Abdullah biraderimiz
kazanmış, hiç önemli değil. Sonuç sadece koltuğa kimin oturacağını belirler.
MUHARREM
SARIKAYA - 14 MAYIS 2000
Erbakan
siyaseti...
MİLLİ Görüş ideolojisi,
Milli Nizam Partisi'yle temelinin atıldığı 26 Ocak 1970'ten bugüne, ilk
kez parti içi demokrasiyle tanışacak.
Delege ilk kez, iki genel
başkan ve iki listeden birini tercih edecek.
Hatta, kongre divan başkanlığı
mücadelesinin nasıl verildiğine bile tanıklık yapacak.
Hem de, iki haftadır, bu
demokratik mücadelenin ortadan kaldırılması için verilen tüm çabalara rağmen...
Bu açıdan, FP'de bugün gerçekleşecek
büyük kongre, genel başkanın kim olacağından veya hangi listenin seçileceğinden
daha fazla önem arz ediyor.
Ancak, bu mücadele sonunda
FP'nin hayatta kalma şansının ne olacağını kendi milletvekilleri dahi kestiremiyor.
* * *
Bunda en büyük etkenin, kapatılan
RP'nin yasaklı lideri Necmettin Erbakan olacağı, FP üyeleri tarafından
da kabul gören bir gerçek.
Siyaset yasağıyla birlikte,
fazla ön plana çıkmayan, uzaktan ‘‘Hocalık’’ yapmakla yetinen Erbakan,
kongre süreciyle birlikte bu tutumundan uzaklaşıyor.
Hatta, FP hakkında Anayasa
Mahkemesi'nde ‘‘RP'nin devamı’’ olduğu gerekçesiyle açılan kapatma
davasına rağmen.
FP'de Erbakan'ın bu
tutumundan kaynaklansa gerek, birkaç gündür yoğun olarak şu soru tartışılıyor:
‘‘Erbakan, FP'nin kapatılmasını
mı arzuluyor?’’
Bu sorunun gerekçesi de şu
sözlerle dile getiriliyor:
‘‘FP'nin kapatılması halinde
40 kadar milletvekilinin Meclis üyeliği düşer, ara seçim zorunlu hale gelir.
Erbakan da ara seçimde bağımsız milletvekili olarak parlamentoya gelir...’’
* * *
Ortaya atılan bu iddiayı,
Anayasa Mahkemesi'ndeki kapatma davasında partisinin savunmasını yapan
Ankara Milletvekili Cemil Çiçek'e yöneltiyoruz.
Çiçek, ‘‘Erbakan Hoca
ne yapmak istiyor bilmiyorum’’ deyip ekliyor:
‘‘Anayasa Mahkemesi'nde
devam eden davanın bir nedeni de RP'nin devamı olduğu iddiasını içeriyor.
Herkesin bunu dikkate alması gerekiyor...’’
FP'nin, Meclis'te ‘‘ana
muhalefet’’ olduğunu anımsatma gereği duyuyor ve devam ediyor:
‘‘FP, bu özelliğiyle Türkiye'nin
düzlüğe çıkmasına, devlet kurumlarının işlemesine katkı sağlayacak mı,
sağlamayacak mı? Bu kongre buna karar verecek. Siyaset devlet yönetme sanatıdır,
kavga etme değil...’’
Çiçek, eski lideri
Erbakan'a
doğrudan söz söylemekten kaçınıyor.
Ancak, Erbakan'ın
son günlerde sergilediği davranışın, FP'nin kapatılmasına delil teşkil
edeceğini de şu sözlerle kabulleniyor:
‘‘Kapatma davası devam
ederken iki liste niye çıktı diyenlerin, kapatmaya neden olacak delilleri
de ortaya koymamaları lazım. Siyaset, çuvalı patlamadan indirmektir...’’
Hemen ardından da Erbakan'ın
adını kayda geçirip ekliyor:
‘‘Eğer Erbakan Hoca siyasete
dönecekse, siyasetten tamamen yasaklı duruma geleceği 312'nci maddeden
açılmış olan davayı da dikkate alarak hareket etmesi lazım. Devletin gözüne
parmak sokarak bir yere varılamaz.’’
FP'de son bir hafta içinde
yaşananlara bakıldığında, Çiçek'in bu sözlerinin anlamı da ortaya
çıkıyor.
FP'de birçok kişi, bugün
kongreden çıkacak sonuca bakıyor, 15 Mayıs sabahından itibaren partinin
geleceğinin ne olacağını görmek istemiyor.
Veya görüyor da, bunun gereğini
yerine getiriyor...
Bu kongrenin sonucunun kapanma
veya parçalanmayı beraberinde getireceği de bir siyasi risk olarak FP'nin
üzerinde duruyor...
CÜNEYT
ÜLSEVER - 15 MAYIS 2000
Fazilet'teki
değişim talebi milletin talebidir
Siz bu satırları okurken
Fazilet
Partisi'ndeki genel başkanlık yarışının sonucunu biliyor olacaksınız;
ancak ben bu satırları yazarken neticeyi bilmiyorum. Ancak, kongre ile
ilgili bazı gözlemlerimi ve görüşlerimi aktarmak istiyorum.
Bu kongre sadece Fazilet
Partisi'nin hayatında bir dönüm noktası değil, Türkiye için de bir
dönüm noktası.
Bu kongrede, genel merkez
ve Sayın Necmettin Erbakan baskısına rağmen, Sayın Abdullah Gül'e
verilen her delege oyu, kültürel değişimin tabana ne kadar
yansıdığının bir göstergesidir.
Doğal olarak, Fazilet tabanı
muhafazakárdır
ve din etmeni ile biat ve itaat geleneğine çok bağlıdır.
Ancak, son yıllarda dünyada yaşanan bireyselleşme süreci ülkemizi
de etkilemektedir. Önemle, genç insanlarımız arasında
inancın
bir otoriteye bağlılıktan koparak, bireysel bir yorumla
yaşanmaya başlandığı bir süreci yaşıyoruz. Bu kitle gün geçtikçe kendi
taleplerinin ön plana geçerek, bir bilenin yerine, ortak karar sürecinin
siyasete hákim olmasını istiyor. Ayrıca, bu kitle üzerindeki devlet baskısını
bir atabilse, dinin bu kadar hákim olduğu bir siyaseti de reddedecek. Onlar,
dinin işlevi ile siyasetin işlevinin çok farklı olduğunun bilincindeler.
Sayın Abdullah Gül yola çıkarken dayanağını bu kitleden alacağı
hesabı ile hareket etmiş olmalıdır.
Nitekim, Sayın İlhan Kesici
için yapılan ve 1947 denek ve 13 ili kapsayan bir ankette ‘‘Lider değişikliği
istediğiniz parti hangisidir?’’ sorusuna verilen cevapta % 25.9
ile Fazilet Partisi başı çekiyor. İlginçtir, bu ankete göre ‘‘Değişiklik
istediğiniz partinin genel başkanı kim olmalıdır?’’ sorusunda ise tüm denekler
en ön sıraya, parti farkı gözetmeksizin, % 19.5 ile Sayın Recep
Tayyip Erdoğan'ı koyuyorlar.
Bu kongre bir başka açıdan
da tarihi bir yol ayırımına hizmet edecek. Faziletli dostlar
reddetseler dahi, bu kongre bir kopma sürecinin başlangıç günüdür.
Artık itaat partisi isteyenler ile değişim partisi isteyenler
bir arada olamazlar. Statükocular ile değişimciler arasındaki
ayrışım
sadece bu partide değil, diğer partilerde de yakın zamanda yaşanacak. Bu
iki kitlenin her alanda birlikteliği artık yapay bir birlikteliktir.
Bu kongreden sonra Erbakan
devlete olan borcunu eda edip, küçük ama varlığı gerekli ‘‘din söylemi
ağırlıklı partiyi’’ yeniden oluşturacak, Gül ekibi ise merkez-sağ rotasında
başka sulara doğru yelken açacak.
Bu bir kehanet değil veya
niyet değil. Türkiye'ye din ağırlıklı bir parti gerekli, zira sosyolojik
temelde böyle bir ihtiyaç var. Bu insanların taleplerini toprağa gömemezsiniz.
Zaten yıllar önce roller paylaşılırken Erbakan'ın kısmetine bu misyon düşmüştür.
Erbakan da sistem içinde meşruiyetini, bu kitleyi sistem içinde dengelemek
ancak sistemi de rencide etmemek kayd-ı şartı ile kazanmıştır. 1995'te
Refah'ın aldığı oylar şirazeyi bozunca ve o dönemdeki olağanüstü yönetim
talepkárlarının önüne adeta ‘‘al da at’’ kıvamında bir pas olarak düşünce,
Erbakan rencide edilmiş, ancak dengeler de altüst olmuştur. Şimdi Erbakan
kendine düşeni yerine getirmek gayreti içindedir: Küçük ve dinsel söylemi
ağırlıklı bir parti!
Ancak, aynı dönemde sosyolojik
tabanda yaşanan değişim, yukarıda tarif etmeye çalıştığım, muhafazakár
ama değişim talepleri de taşıyan bireyci muhafazakárları
da yaratmıştır. Onlar, tarihte böyle bir süreç yaşanmadığı için, değişimi
eski muhafazakárlar gibi geçmişte değil; gelecekte aramaktadırlar.
İşte Gül de bu kitleye talip olmak durumundadır. Ayrıca, muhafazakár
bireyci söylemin diğer partilerde kendi liderlerinden umudu kesmiş
siyasetçiler için de cazibe alanı olabileceğinin farkındadır.
14 Mayıs tarihi sadece
ilk merkez-sağ parti olarak Demokrat Parti'nin kuruluş yıldönümü
değil, yeni bir toparlayıcı merkez-sağ partinin doğum günü olabilir.
Merak etmeyin, tarih tekerrür
etmez. Değişim esastır! Biz çeşmeye baktığımız zaman, akan suyu
topyekûn aynı su zannederiz ama; akan her damla bir başka yeni damladır.
MUHARREM
SARIKAYA - 15 MAYIS 2000
Demokrasi
soluğu aldık
Bu yazı kaleme alındığında
Abdullah
Gül henüz konuşmasını yapmamıştı. Oylamaya geçilmesine de daha çok
vardı.
Ancak bunun hiçbir önemi
yok.
Gül'ün konuşmasında
ne dediği ya da sonucun sandıktan nasıl çıktığı, aslında dün FP'nin büyük
kongresinde yaşanan demokrasi tablosunun ışığında ikincil planda kalıyor.
Evet, gelenekçiler, yenilikçi
adaya karşı her türlü faulü yapsa da, bu engellemeler demokratik rekabeti
gölgelese de, bu olumsuzluklar kongrenin taşıdığı anlamı, bu tablonun değerini
değiştirmiyor.
FP'nin dünkü kongresi, demokrasi
virüsünün girdiği her yapıda kök saldığını, o yapıyı başkalaştırdığını,
onu tam olarak özümsememiş olanları bile baştan çıkarttığını gösteriyor.
Bu haliyle, FP'de ilk kez
Necmettin
Erbakan'a rağmen bir adayın yarışa çıkma cesaretini göstermesi, iki
aday arasında sonucu ne olursa olsun çekişmeli bir seçimin yapılması, bu
siyasi hareketin evrimi açısından önemli bir olay olarak görülmelidir.
Türkiye, İslam álemi içinde
demokrasiyle yönetilen tek ülke.
Türkiye, dün bu özelliğine
ek olarak ‘‘Siyasal İslam’’ı temsil eden partisinde demokratik bir
rekabetin yaşandığı tek ülke olma özelliğini de kazanmış oldu.
Şimdi FP kadrolarının, bu
durumun İslam áleminde neden yalnızca Türkiye Cumhuriyeti'nde gerçekleşebildiği
sorusuna yanıt bulmaları gerekiyor.
FP'nin evrimi, yalnızca demokrasiyi
kucaklamasıyla değil, bu soruya da cesur bir yanıt bulmasıyla anlam kazanabilir.
Son olarak, dünkü kongre
vesilesiyle FP'ye teşekkür etmemiz gerekiyor.
Yıllardır Ankara'da böylesine
canlı, dinamik, rekabet içinde geçen bir parti kongresi izlememiştik.
Bir demokrasi soluğu almış
olduk.
Darısı merkez partilerimizin
başına...
YALÇIN
BAYER - 14 MAYIS 2000
Hükümet
komiseri not düştü:
‘Erbakan lehine tezahürat
yapıldı’
FP Kongresi'nin yapıldığı
Büyükşehir'e bağlı
ASKİ'nin spor salonuna girmek üzere ilk
barikatı aştığımızda, küçük bir kasaba panayırıyla karşılaştık. Yiyecek-içecek
reyolarını bırakın şifalı bitkilerden emlak pazarlayanlara kadar her çeşit
ticaret erbabı vardı.
1990'lardan sonra görülmeyen
bir parti kongresinin organizasyonu ve de kalabalığı var.
İstanbul, Konya ve
Kayseri'den gelenlerin zaman zaman ortaya çıkan tartışmaları birbirlerine
olan güven kaybını açıkça gösteriyor.
Salon dışındayken İstanbul'dan
gelmiş bazı partililerle konuştuk.
Birisine sorduk:
- Erbakan nedir?
- Bu partinin sahibidir.
Bir diğeri kulağımıza eğildi:
‘‘Halayık toplumundan
kurtulamıyoruz. Sorsanıza Erbakan'ın yanında kaç kişi hizmet ediyor?
Altınlarının hesabını hálá vermedi? Milli Görüşcüler'in hesabı da
hiç görülmedi.’’
'Yenilikçi'lerden
bu partili...
Yanındaki karşı çıkıyor:
‘‘O bizim ufkumuzu açtı.
Mazlumun arkasında oldu, ama şimdi bir bedel ödüyor.
Onun da yanıtı:
- Ufku geniştir ama merhametsizdir.
Demirel'in yasaklı
dönemdeki 'Bir Bilen' örneğindeki gibi adı ‘‘O...’’
Genel Merkezcilerce çok iyi
ayarlanmış kongre taktiğiyle
'O', biraz sonra ‘‘Mücahit Erbakan’’
oluyor. Salonda dakikalarca süren tezahüratta ve dev ekrandaki yazıyı
görenlerden, ‘‘FP'nin kapatmasına sakın bir delil olmasın’’ endişesini
taşıyanlar da yok değil.
Bir meslektaşımız, kongreyi
izleyen hükümet komiserlerinden birine soruyor:
- Yasaklı Erbakan için
bunlar suç oluyor mu?
Önündeki nota yazdıkları
görülüyor:
- Erbakan lehine tezahürat
yapılmıştır. Ekrana, 'Mücahit Erbakan' diye yazılmıştır...
Bunlar Cumhuriyet Savcıları'nın
işi...
* * *
Bir başka yasaklı Recep
Tayyip Erdoğan, kongreden bir gece önce İstanbul'a dönüyor.
Erdoğan'ın mesajının sadece ilk paragrafı okununca, tam metni bir
yakını tarafından gazetecilere el altından veriliyor.
Bize şunları söylüyor:
‘‘Ayıp ettiler. Özellikle
de, yoğun alkış alırken hemen karşısına Ali Müfit Gürtuna'nın mesajını
okumaları saygısızlık.’’
Erdoğan, Kutan'ın
dediğinin aksine Erbakan'ın karşısında hemen secdeye kapanacaklardan
değil. Yasaklı dönemde, geçmiş birikimini Abdullah Gül'den yana
tercih eden Erdoğan acaba
'yenilikçiler' tarafından bu 'çıkışta'
kullanılıyor mu?
Çevresinin aktardığına göre,
‘‘Geleceğim muhayyel bir tehlike için bile olsa, bugün doğru olduğuna inandığım
hiçbir şeyi yapmaktan kaçınmam’’ diyor Erdoğan... FP yönetimini
'demokratik' bulmadığını anlatmak isteyen Erdoğan ‘‘Kim emanetçi
arıyorsa o hareket batar’’ diyor.
Bu söz direkt Erbakan'a...
Peki, Ankara Büyükşehir Belediye
Başkanı Melih Gökçek
ne yaptı?
Gül'e ne kadar yakın
olsa da, test için düşündüğü
'ortak liste' çıkarmaktan bir anda
vazgeçiyor.
Ne oldu da Gülcüler, Başkanlık
Divanı için aday çıkartmadılar?
* * *
14 Mayıs çok partili sisteme
geçiş tarihi...
Türkiye'de demokrasinin
başlangıcı kabul ediliyor bazı çevrelerde.
Ama FP'de serbestlik, özgürlük,
demokratlık yok, kulluk var.
İpler birinin elinde.
Gençlere kapı aralanmıyor.
'Gelenekçiler'in,
Gül'e karşı mesajları açık:
‘‘Aman birlik ve beraberliğimiz
bozulmasın. Ey oğul, sabretmesini bil!’’
Heyecan var mı?
Tribünlerdeki 'yenilikçiler'
açısından evet...
Ama Menderes'in söylediği
gibi ‘‘Ortada yenilikçi var, yenilik yok.’’
Sadece Erbakan var;
tarlasına 'gecekondu' kurturmak istemeyen bir lider.
HÜRRİYET
GAZETESİ İNTERNET SİTESİ
(15 MAYIS 2000)
  |