Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
 İlgili Sayfalar
MİLLİYET
HÜRRİYET
RADİKAL
SABAH
CUMHURİYET
ZAMAN
YENİ ŞAFAK

Fazilet Partisi Kongresi... 14 Mayıs 2000

MİLLİ GAZETE'DE YAYINLANAN YORUMLAR

SÜLEYMAN ARİF EMRE  - 13 MAYIS 2000

Serinkanlı olmalıyız

Dünkü makalemizde beyan ettiğimiz gibi, inşaallah Fazilet Partisi kongresi büyük bir başarıyla sonuçlanacak, demokrasimizde hayırlı bir dönüm tarihi olan 14 Mayıs, demokratik hayatımıza yeni ve parlak bir sayfanın daha açılmasına vesile olacaktır. 

Mehmed Akif Rahmetli “Toplu vurdukça sineler, onu top sindiremez” diyor. Kongremiz bu gerçeğin ne kadar doğru olduğunu bir kere daha ispat edecek, birlik ve beraberliğimizi dışarıdan bilerek, içeriden bilmeyerek dağıtmak isteyen çalışmalar tesirsiz kalacaktır. Biz evelallah insanımıza delegelerimizin sağduyusuna güveniyoruz. 

Okuyucularımız bizim bu kongrenin bu kadar tansiyonu yüksek ve bu kadar gerilimleri artıracak şekilde geçmesini niçin ve neden arzu etmediğimizi gayet iyi biliyorlar. Bu arzu ve temennimizin sebebi, ülkemizdeki siyasi ortamın normal ve demokratik siyasi şartlardan uzak oluşu ve bilhassa Partimizin bir kapanma davası ile karşıkarşıya bulunuşudur. Bu sebepten ortamın bu tür ihtiyatsız hareketlere müsait olmayışıdır. 

Nihayet bunca ikazdan sonra arkadaşımız Abdullah Gül dahi bu gerçeği farketti. Dün gazetecilerin bazı art maksatlı suallerine. 

“-Önümüzde mayınlı bir saha var. Bu mayınlar ortadan kalkmadıkça sorularınıza cevab vermem mümkün değil”, cevabını vermek zorunda kaldı. Evet dedikleri doğrudur. Biz de katılıyoruz. Hatta “Mayınlı Ortam” benzetmesini de zekice bir buluş olarak karşılıyoruz. Ayrıca bu anlayışa gelinmiş olmasını kongre sonrasındaki parti çalışmalarına elverişli bir zemin hazırlayacağı ümidiyle olumlu olarak değerlendiriyoruz. 

Arkadaşımız keşke bu olumlu anlayışa, genel başkanlığa adaylığını koymadan önce gelmiş olsaydı da bu teşebbüsünün, zamanlama açısından hatalı olduğunu o zaman farketseydi çok daha iyi olurdu diye düşünüyorum. İşte o zaman fazilet camiası olarak bizler bu mayınlı sahada futbol müsabakası yapmak gibi riskli bir duruma düşmemiş olurduk. 

Hiçbir yasadışı halimizin olmadığı bir gerçektir. Ama şiir okumak gibi önemsiz gerekçelerle politikacıların, dünya hukuk standartları çiğnenerek haksız cezalara çarptırıldığı bir ülkede yaşadığımız da doğrudur. 

Böyle durumlar karşısında biz demokrasi kahramanlarıyız diye, mayınlı sahada ihtiyatsızca koşmaya kalkışısanız bu hata affedilemez. 

Peki öyleyse ne yapmalı? Nasıl davranmalıyılız. Yapılacak iş basit, mayınlı sahada, mayına basmadan politika yapmak tecrübesini edinmeliyiz. Biz başımıza badireler geldiği için sanıyorum ki bu tercübeyi az çok edindik. Mesela 12 Mart dönemi mayınlı sahasını ciddi bir kayba uğramada, mayına basmadan geçmeye muvaffak olduk. 1973 seçimlerinde meclise üçüncü kuvvet olarak girdik. 51 parlamenter çıkarttık. Yine mesela 12 Eylül dönemi mayınlı sahasını yine ciddi bir kayba uğramadan aştık. Refah döneminde 158 milletvekili ile meclise girdik başka partilerin bölünüp parçalanmasına rağmen bizim gücümüz üç misli artarak ülkenin birinci partisi olduk. Bütün çabamız yeni arkadaşlarımıza bu birikimimizi intikal ettirmektir. Çok şükür camiamız bu şuura sahiptir. Delegelerimiz kongre öncesi yapılan yanlışlar oylarıyla düzeltecek, başarımız parlak olacaktır. Zira toplu vurdukça sineler onu top sindirmez. 



ZEKİ CEYHAN  - 13 MAYIS 2000

Kıymetlerini bilmezsek..

Yıllar önceydi..

Taa MSP’nin koalisyon ortağı olduğu dönemler. Tarihi Ankara Palas oteli Sanayi Bakanlığına bağlı bir birim olarak hizmete alınmış ve alt katında bir bölüm mescit haline getirilmişti.

Bir cuma namazında oradaydık. 

Bir de baktık dönemin MSP’li bakanları birer ikişer sökün edip geliyorlar. 

Mescit içinde yer kalmadığı için bahçede sergiler üzerinde namazlarını eda ediyorlar.

O günlerde -tıpkı bugün olduğu gibi- kimilerinin tepkilerine hedef oluyorlardı.

Kimi kardeşlerimiz onları ve icraatlarını beğenmiyorlardı.

Bugünkü kadar olmasa da bir sen-ben kavgası zuhur etmek üzereydi.

O cuma namazında, hep bu insanların kıymetini bilmemiz gerektiğini düşünmüştük. Sen-ben kavgası ile birbirimize düşersek, Cenab-ı Hakkın bize lutfettiği bir imkanı heder edeceğimizden endişe etmiştik. Dahası Cenab-ı Hakk’ın siz böyle bir yönetime layık değilsiniz demesinden ve bizi cezalandırmasından korkmuştuk.

Sonra korktuklarımızın bir bölümü başımıza geldi. Yıllar sonra yine iktidar ortağı olduk hatta başbakanlık bile nasip oldu.

Ama bu çirkin sen-ben kavgası bitmedi. Biz elimize geçen nimetlerin kıymetini bilemedik. Ve kıymetini takdir edemediğimiz nimetler elimizden uçtu gitti.

Artık diyoruz ki, gelişmelerden biraz ibret alalım.

Sen-ben kavgası ile bize sunulan nimetlere nankörlük etmeyelim.

Sen-ben kavgası ile birbirimizi yiyeceğimize, birbirimize destek olsak, ufak tefek kusurları görmezden gelsek çok daha başarılı olacağız. Çok daha ileri hedeflere ulaşacağız. Ama bizler hal ve hareketlerimiz ile adeta biz o tür hedeflere layık değiliz diye Cenab-ı Hakk’a halimizi arz ediyoruz.

O da bize layık olduğumuz yönetimleri ihsan ediyor.

Neye layıksak onunla yönetileceğimizi hiç unutmayın.

Gelin birbirimizin kıymetini bilelim.

Gelin kardeşlerimizin dostlarımızın kıymetini bilelim. İnanın o kardeşlikler ve o dostluklar bir çok makam ve mevkiden çok daha önemlidir.

Birbirimizin kıymetini bilmezsek heder olmaktan kurtulamayız. Birbirimizin kıymetini bildiğimiz anda ise daha nice nimet kapımızda sıralanacaktır.



ALAATTİN KÖKSAL  - 13 MAYIS 2000

Seni ilgilendiren halkın anlayışı, halkın isteği, halkın mutluluğu, halkın birlikteliğidir...

Özleniyorsun, seviliyorsun

29 Ekim 1926 tarihinde dünyaya geldin. O gün, bugün vatan, millet ve bütün insanlığın mutluluğu için çalışıyorsun. Önüne engeller koydular, aldırmadın. Sabırla aşmasını bildin. Yalan, yanlış sözlerle karalamak isteyenlere tebessümle cevap verdin. 

Seni anlayana, anlamayana, anlamak istemeyene gül verdin. Duruşunla, bakışınla, ilminle örnek oldun, ders verdin. Fikir ve düşüncelerini saklamadın. Zaman ve mekan şartlarına göre herkesin ve herkesimin anlayacağı şekilde anlatmaya gayret ettin. Bilgi birikimini, tecrübeni insanlığın mutluluğu için seferber ettin. Kendini ülkene, milletine ve bütün insanlığa vakf ettin. 

Bu uğurda yorulmadın, korkmadın, yılmadın. Azimli, sabırlı, gayretli çalışmalarınla insanların ufkunu açtın. 

Bir kısım insanlar kıskandı, bir kısımları parmak ısırıp seyretti, bir kısımları ümitle sevinç gözyaşları döktü. Renksiz siyaseti renklendirdin. 

Ufku dar olan siyasetcilerin ufkunu açtın. Dünyaya nizam veren ecdadın torunları olan bizlerin gözündeki sis perdesini kaldırdın. Balkanlardan Kafkaslara, Kuzey Afrika'dan Orta Asya'ya kadar uzandın. 

D-8'ler projesini hayata geçirdin. Ülkenin büyüklüğünü bütün dünyaya ilan ettin. Türk Milletine, İslam alemine cesaret ve güven verdin. Sen görevini yapıyor, takdire inanıyorsun. Yüce Allah'a (c.c) ayan, kula gizli olan işlerle meşgul olmuyorsun. 

Milletvekilliği, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, parti birinciliği seni o kadar ilgilendirmiyor. Seni ilgilendiren halkın anlayışı, halkın isteği, halkın mutluluğu, halkın birlikteliği. 

Bu uğurda gece gündüz çalışıyor, gücünün en son noktasını zorluyor, son nefese kadar çalışmayı şiar edindin. 

Vatanın kalkınması, milletin ve insanlığın mutlu olması için herkesin aynı şekilde çalışmasını istiyorsun. 

Hakkı, adaleti savundun

Hasbisin, hesaplı planlar yaptın. Çalıştın, didindin, mahkum oldun, yasaklandın. Mahkeme salonlarında hakkı, adaleti savundun. Mahkemelerde, vicdanlarda beraat ettin. Söylediklerini red ve inkar etmedin. Zaman seni hep haklı çıkardı. 

Seni Türk Milleti ve dünya insanlığı özlüyor. Sen insan sevgisi ile yüklü barış hazinesisin. 

Sen; hakkı puanla ölçmeyen hakkın hizmetkarısın. Seni anlamak hem kolay hem de zor. 

Seni; şan, şöhret, mevki, makam ve menfat peşinde koşanlar anlayamaz. 

Seni; hakka teslim olmuş, sebeplere sarılan, takdire inanan insanlar anlıyor ve anlayacak. 

Seni; Bosnalı, Kosovalı, Çeçenistanlı, Afganlı, Azerbaycanlı, Filistinli hülasa mazlum ve mağdur olan bütün insanlık anlıyor ve özlüyor. 

Seni anlayan siyonistler senden nefret ediyor. 

Seni anlayan mazlum Milletler ile zalim siyonistler arasında kalan, tuzu kuru ve tuzu nemli insanlar seni özenle ve özlemle arıyor. 

Saf dışı kalmana sevinen siyonistler, sizin öncülüğünüzde Türk milleti, İslam alemi ve köleleştirilmek istenen insanlığın kurtulacağını biliyor. Bunu bilen Türk Milleti ve İslam alemi de sizleri hasretle bekliyor ve özlüyor. 

Türkiye'de temel insan hak ve özgürlüklerinin tam manası ile gerçekleşmesi için bedel ödenmesi lazım. Bu bedeli ancak sizin gibi ufku geniş, kalbi merhametle dolu bir insan ödeyebilir. Türkiye emin adımlarla yoluna devam etmesi için kaderin gizliliğinde yatan doğum sancısının ızdırabını ancak siz çekebilirsiniz. 

Siz her türlü dünya nimetini ve itibarını bir tarafa bırakarak mazlum milletlerin sesi olmayı üstün tuttunuz. 

Siz hitabetteki etkileyici ustalığınızı ilim, irfanla şekillendirerek büyük kitleleri şuurlandırmayı bilen 21. asrın, ilmi siyasetin dehasısınız. Ülkenin ve dünya siyasi konjonktüründe ciddi bir değişim ve dönüşüm sağladınız. 

Sanayiden çiftçiye, basından parlamentoya, işçiden bürokrasiye, polisten askerlere kadar her kademedeki insanlar sizin iliminizden ve fikrinizden beslenmiştir. Size gizli olan takdir, açık takdirden çoktur. 

Siz geçmiş ve gelecek arasında bağlantı kuran sarsılmaz bir köprüsünüz. Dünya'da tarihciler, ebediyette Yüce Allah yargılayacak. Ülkeniz için çektiğiniz ısdıraplar size haz ve hız veriyor. Geleceğiniz kutlu ve mutlu olun. Özleniyorsunuz Vesselam... 



S.METE GÜNDOĞAN  - 13 MAYIS 2000

Recai Kutan Faziletin Sigortası

Bugün bu köşede sizlere IMF üzerindeki güncel tartışmalar ve onun Türkiye cephesindeki izdüşümünden bahsetmek istiyordum. Çünkü bu konuda çok dikkat çekici olmayan global bir tartışmanın Türkiye’deki aksi çok enteresan gelişiyor. Onları size aktarmak isterdim.

Ancak biliyorum ki başta faziletli insanların olmak üzere, Türkiye’mizin gündemi yarın yapılacak olan Fazilet Partisi kongresine kilitlenmiş durumda. Bu heyecanlı bekleyişin arasına fikir-yoğun bir makale sokuşturmak pek mümkün gözükmemektedir. Bu durumda ben de, değişik bir açıdan, kongreye yönelik bir bakış yapmak istiyorum. Bu olayı, politik açıdan değerlendirmeyi mahfuz tutarak, sosyo-ekonomik duruş açısından değerlendirmek istiyorum.

Ülkemizde çok uzun yıllardır bir kalkınma mücadelesi verilmektedir. Bu mücadele çerçevesinde birçok ekonomik program uygulanmış ve birçok değişik görüşler bu programlara aksettirilmiştir. Örneğin bu güne değin IMF ile 17 kez anlaşma yapılmıştır. Hem devletleştirmeler hem de özelleştirmeler yaşanmıştır. Çeşitli dış kaynaklardan alınan borçların toplamı 120 milyar doları bulmuştur. Ekonomik kalkınma alanında birçok atılımlar ve yatırımlar gerçekleştirilmiştir.

Ne var ki, geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi, tüm bu kalkınma ile üretilen refahın bölüşümünde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Ülkemizde bir grup çok mutlu azınlık, çağdaş batı medeniyeti standartlarının dahi çok ötesinde bir yaşam sürerken, toplumun ezici çoğunluğu, fakirlik ile boğuşarak adeta onur mücadelesi vermektedir. Bizler, bu çok mutlu azınlığı “rantiye”, “kartel” vb gibi kısa isimler ile tanımlamaya çalıştık. Eğer demokratik mücadele çerçevesinde bu iki kesimin imkanları eşit olsaydı, ülkemizde üretilen refahın bölüşümü şimdiye kadar mutlak surette daha adil olurdu.

Ancak bu konunun bilincinde olan rantiye sınıfı, elindeki imkanlarını, iç ve dış bağlantılarını kullanarak zamanla ülkemizin gündemini yönlendirmeye ve yönetmeye başlamıştır. Bunu direkt yada dolaylı olarak ellerinde tuttukları medya enstrumanları ile yapmaktadırlar. Yargısız infazlar, hedef göstermeler, olayı örtbas etmeler, tehditler, korumalar, ihale takipçiliği vs. günümüz kartel medyasının temel karakteristikleri haline gelmiştir. İşte tüm bu harekat, bir toplum mühendisliği ile rantiyeye hizmet etmektedir.

Aslında Türkiye’deki bu mücadele, politik görünümlü ve rant temelli bir mücadeledir. Bu mücadelenin bir yanında üretilen refahın adil bölüşümünü talep eden faziletli insanlar, diğer yanında ise mevcut statükoyu savunan rantiye ve dostları yer almaktadır. 28 Şubat sürecini bile, birkaç varsayımla, bu mücadelenin militer-politik görünümü olarak yorumlamak mümkündür.

İşte bu aşamada, rantiyenin terminalleri ve terminatörleri konumunda olan medyanın Fazilet Partisi içerisindeki gelişmeleri çok yakından takip etmesi, FP’nin selametine değil, kendi sistemlerinin emniyetine yöneliktir. Bunu sınamak kolay. Medyaya çıkan FP’lilerden biri, yapacağı 10 dakikalık konuşmasının 5 dakikasını rantiyeye karşı söylemlere ayırsın, bakalım o konuşma halka nasıl yansıtılacak! Yine aynı istikamette, malum medyanın CHP’de çıkan birçok adaya da birleşin baskısı yaptıkları unutulmamalıdır.

Keşke Abdullah Gül ve arkadaşları önce adaylığı ilan edip sonra teşkilatlara “istişare” yapmaya gideceklerine, önce teşkilatlarla istişare yapıp sonra aday olup olmamaya karar verseydiler. Böyle bir süreç hem eğitici hem de birlik ve beraberliğe hizmet edici olurdu. Dahası, şu anda yaşadıkları sıkıntıları yaşamamış olurlardı.

Genç ekibi ile birlikte Recai Kutan ise, faziletli insanların uzun yıllardır mezkur zulüm sistemine karşı yaptıkları mücadelenin esas duruş noktasında bulunuyor. Kutan’ın temsil ettiği misyon, bu uzun soluklu mücadele azminin adeta sigortası konumundadır. Bu sigorta olmadan, bu mücadele çarklarını aynı istikamette döndürmek mümkün olmaz.



SADIK ALBAYRAK  - 13 MAYIS 2000

Bir çizgi bir “şehrah”tır... 

İstanbul’a ilk geldiğimiz, 60’lı yılların başları... Beyazıt’ta “Karaağaç İşhanı” var, dediler. Han’ın en üst katında, küçük bir salon’da “Aydınlar Ocağı”nın konferasları sürüyor. Heyecanlı ve biraz da dikkatle gidiyoruz. Haftada bir kimler konuşmuyor ki!.. 

Necip Fazıl, Nureddin Topçu, Osman Yüksel, İlhan Darendelioğlu... vb. 

Genç bir ilim adamı, iktisatçı: Sabahaddin Zaim, Nevzat Yalçıntaş... 

Sonradan biri iki yıl içinde, MTTB, ele geçiyor. Orada da konferanslar başlıyor. Ayhan Songar’a konferans verdiriyoruz. Yıldırım Gürses’e ilk olarak, gençliğe “Arif Nihat Asya’nın “Fetih Marşı”nı dinletiyoruz. Salon’da müthiş bir alkış tufanı... Gürses’e ilk olarak Cantaş’ın “üç cildlik tefsiri”ni hediye ediyoruz... 

Ve o konferaslardan, Sabahaddin Zaim Hoca’nın “İslam ve İktisat” risalesi çıkıyor, elden ele dolaşıyor... 

Gençlikte bir “burukluk” var hocalara karşı: Niçin bizden ilim adamı yetişmesi için, asistan almıyorlar diye!.. 

Meğerse, iş öyle değilmiş!.. 

İlim Yayma Cemiyeti İstanbul’dan Anadolu’ya yayılmış, yurtlar ile yeni bir neslin öncülüğünü yapıyor... 

Kimler yetişmedi ki?.. 

Millî Kültür Vakfı, İlli Yayma Vakfı... Bir sürü hayır vakfı ile bir nesil meydana geldi! 

Hukukçular yetişti, doktorlar çıktı ortaya... Teknik ve ekonomik alanda, sosyal siyasette genç bir nesil, bir kaç üniversiteyi yönetim ve ilim kadrosu ile, evirip çevirecek bir noktaya geldi! 

Siyasete atılanlar, ülke dışına çıkıp, İslam ülkelerini sosyal ve ekonomik yönden refaha ulaştıracak çalışmaları sürdürdüler. 

Ve şimdi gördük ki, böyle bir nesil, gelecek nesillere örnek olacak bir yapılanma ile, ülkeye nizamat verecek bir siyasal erke ulaştı!.. 

Şimdi bakıyoruz ki, FP kongresinde, Hocamızın 54. hükümetinde Maliye Bakanlığı yapmış bir Abdüllatif Şener, Sabahaddin Zaim Hoca’nın yetiştirdiği Abdullah Gül, devlet bakanlığı ve dış ilişkilerden sorumlu bakan!.. 

Bir Numan Kurtulmuş!.. FP İstanbul İl Başkanı!.. İmam-Hatip neslinin yetişmesi, ibate ve iaşesi için hayatını vermiş bir doktor, merhum İsmail Niyazi, Kurtulmuş’u oğlu, “Amentü Şerhi”nin yazarı Numan Kurtulmuş’un torunu!.. o da Zaim Hoca’nın öğrencisi... Ne güzel! 

İşte bu nesil, yek-vücut bir kongreye gitmeli, bizim umudumuza umut katmalı... Haydi hayırlısı olsun, tüm millete... 


MİLLİ GAZETE İNTERNET SİTESİ
(13 MAYIS 2000) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş