|
Fazilet
Partisi Kongresi...
YENİ ŞAFAK GAZETESİ'NDE
YAYIMLANAN YORUMLAR
13
MAYIS 2000
FP
kongresinden 1 gün önce Yeni Şafak Gazetesi'nde yayımlanan yorumlar şöyle:
NAZLI
ILICAK
Fazilet, pistin başındaki uçak gibi
Gazeteleri
okuyunuz... Akit'ten Hürriyet'e, Zaman'dan Sabah'a, Radikal ve Yenibinyıl'a
kadar, bütün gazeteler ve köşe yazarlarında yenilikçi rüzgârı esiyor.
Belli ki medya,
Abdullah Gül'e avans verdi. Aslında, bu, Fazilet Partisi'ne verilen bir
avans. Barışma ve diyalog arzusunu yansıtıyor aynı zamanda.
Dönüm noktası
Hem FP, hem
de Türkiye bir dönüm noktasında. Delegeler öyle büyük bir sorumluluk ve
vebal altında ki!
Bundan yıllar
sonra, geriye dönüp bakıldığında, FP içinde demokrasinin filizlenmesi,
önemli bir dönemeç olarak değerlendirilecek.
Bir samimiyet
göstergesi: "Devletin dayatmasına karşı çıkan Fazilet Partililer, kendi
içlerinde eşit şartlarda, adil bir biçimde yarıştılar. Körü körüne itaat
etmediler; ama isyan da etmediler. Mazi ile âtiyi buluşturmayı başardılar.
Ve bunu başardıkları için iktidar oldular" denilecek.
Vakıf ve parti
Fazilet Partisi
bir vakıf olsa, kendi doğrularını söyleyip başkalarını ikna etme mecburiyeti
bulunmasa, bugünkü yönetim anlayışına karşı çıkmaya gerek yoktu.
Ama bir siyasi
parti, programını gerçekleştirebilmek için, toplumun büyük çoğunluğunu
aydınlatmalı, başarabilirse ikna etmeli.
Güven bunalımını
aşıp, iktidara gelmeli ki, temsil ettiği kitlelere vaad ettiğini yerine
getirebilsin.
* * *
Burada sadece
başörtüsü konusunu ve yahut imam hatipleri ele almak istemem. Tabii, bu
hususlar da kanayan bir yara. Bu sosyal yara siyasi bir talep olarak ortaya
çıkıyor ve Fazilet Partisi'nin gündeminde de önemli bir yer işgal ediyor.
Ama her defasında
gelişmeler, Fazilet Partili milletvekillerinin çaresizliklerini, tescil
ve teyid ediyor.
Başörtülü kızlara
af, ancak, başlarını açmayı kabul ettikleri takdirde çıkıyor.
İmam hatip
okulu mezunlarının Polis Akademisi'ne girmesi yasaklanıyor. Zaten İlâhiyat
hariç, bu okul mezunlarına üniversite yolu da tamamen kapandı.
Anne babaların
12 yaşından küçük çocuklara din eğitimi vermesi kanunen yasak.
Harp okulları,
üniversiteye dönüşüyor. Ama, diğer üniversiteleri YÖK denetlerken, bu kuruluşlar
her türlü sivil müdahale ve kontrolün dışında tutuluyor.
Askeri şûra
kararları, hâlâ yargı denetiminden muhaf. Milli Güvenlik Kurulu danışma
mercii iken, dayatma odağı haline geldi. Başbakanlık Kriz Merkezi, Başbakanlık
Takip Kurulu gibi düzenlemelerle 28 Şubat kurumsallaştı.
* * *
Fazilet Partili
milletvekilleri, bütün bu gelişmeler karşısında, kahroluyor. Fakat çabalar
sonuç vermiyor. Kahrolmak, üzülmek de fayda etmiyor.
Çünkü siyaset,
sonuç alma sanatı. Zaten siyasi partinin vakıftan farkı da bu. Hedefe varmak
için halkı ikna etmek ve iktidar olmak gerekiyor.
Güven bunalımı
Biraz güven
bunalımının üzerinde durmak isterim.
Ülkemiz, bir
kutuplaşmayı ve beraberinde korkuların kamplaşmasını yaşadı.
Bu güven bunalımı
yüzünden, önce Refah, sonra da, onun devamı gibi görülen Fazilet Partisi,
siyasetin dışına itildi.
Fazilet Partisi'ne
haksızlık yapılıyor. Ama, tereddütleri ve endişeleri gidermek, Fazilet
Partisi'ne yeniden siyaset içinde saha açmak, yöneticilerin görevi.
Evet Recai
Kutan diyalog adamı. Doğrusu Abdullah Gül'den pek farkı da yok. Ama, parti,
onun sağduyusuna ve dirayetli yönetimine bırakılmıyor.
Bir küskünler
hareketi yaşanmasaydı, arkadan "gelenekçi" denilen ağabeyler, tabanın eğilimine
ters düşecek şekilde Demirel'in görev süresinin uzatılması için propaganda
yapmasalardı ve meselâ Recai Kutan ile teşkilâtı derinden yaralayan bir
"Hizbullah krizi" yaşanmamış olsaydı, Abdullah Gül'ün aday olmasını gerektiren
şartlar ortaya çıkmayabilirdi.
Öteki kaleler
Recai Kutan
gibi diyalog adamı olan Abdullah Gül'ün, korkuları yenecek, kuşkuları giderecek
bir isim olduğu, basının desteğinden de belli.
Bir partinin,
% 20, % 25 hatta % 30'luk halk desteğine sahip olması yetmez. Karşısındaki
kitlenin de, bu partiye uzlaşılabilecek bir muhtemel partner gibi bakması
lâzım.
Dostane mesajlar
vererek "öteki" kaleler de fethedilmeli!
Türkiye'de
bir hoşgörü iklimi isteniyorsa, samimiyet konusunda herkes ikna edilmeli.
Demokrasi türküsü
söyleyen ağızlar kayıtsız şartsız itaat talep edince, hatta beyaza dahi
siyah denilmesi emri verilince, çelişki doğuyor; kafalar karışıyor. İnandırıcılık
kayboluyor. Takiyye ile birlikte korkular artıyor.
Yol ayırımı
Bir yol ayırımında
Fazilet.
Ya, hep mazlum, hep mağdur,
hep mahkûm olacak. Darbe üzerine darbe yiyecek. Hep çaresiz, hep şikâyetçi
kalacak.
Ya da, siyasette ağırlığını
arttıracak. Mağdurların derdine derman, çaresizlere çare olacak. Yaraları
saracak... Dindarlar üzerinden siyaset yapmayacak, ama onları ikinci sınıf
vatandaş konumuna itenlerle kıyasıya mücadele edecek.
* * *
Boyun eğmeyecek.
İnandıklarını, korkusuzca, pervasızca, birilerinin nasırına basma pahasına
ifade edecek. Hiçbir zaman ürkerek doğrularından taviz vermeyecek, geri
adım atıp özür dilemeyecek.
Bunu başarabilmek
için gün ışığında siyaset yapacak. Gizli bir gündemi olduğu izlenimini
yaratmayacak. İttifaklar kuracak; kaygıları giderecek biçimde şeffaf davranacak.
İlkelerini,
inançlarını değerlerini savunurken, evrenseli kucaklamayı başaracak.
Bu haliyle,
bütün dünyaya örnek teşkil edecek.
* * *
Türkiye'nin
ve dünyanın gözü Fazilet Partisi'nde.
Fazilet Partisi,
pistin başında kalkışa hazır bir uçak gibi.
Ya havalanacak,
ya da......
AHMET
TAŞGETİREN
Şimdi değilse ne zaman?
Ankara'da
FP'li belediyeler tarafından düzenlenen Yerel Yönetimler Bayramı'nda bir
belediye başkanı şunları söylemişti:
-Bizde bir
söz vardır: Bekçi Rasim eşek çalar, kaynı Mustafa dayak yer. Ankara'nın,
merkezin yaptığı hatalar, bizi, memleket sathına yayılan bu misyonun uzağında-yakınında
bulunan insanları fena halde eziyor. Herkes yara bere içinde... Onun için
ilk iş, adına ister yenilikçi, ister gelenekçi densin, genel merkezi yenileyecek
bir kadronun gelmesidir.
Ben de derim
ki:
Eğer bunu yapmazsanız,
"Bütün bunlar başımıza Refah'ın yanlışlıkları yüzünden geldi" diyenleri
tatmin edemezsiniz.
Şu soru ile
çok karşılaştım:
-28 Şubat RP'nin
hataları yüzünden oldu, düşüncesine ne dersiniz?
Ve bu soruya
genelde "Bu tamamen doğru değil" diye cevap verdim. "İslâmî birikimin,
sistemin öngördüğünün ötesine geçtiği kanaati çok önceden oluşmuş, bu,
uluslararası güç merkezlerinde önemsenmiş, NATO'da yeni konsept çalışmaları
gündeme gelmiş ve zaten hazırlanmış olan bir operasyona RP'nin hataları
tetikleme imkânı vermiştir."
-Peki 28 Şubat
operasyonunun önlenme imkânı var mıydı?
-RP, oluşmakta
olan operasyonu görebilse ve sağlıklı karşıt politikalar üretebilseydi,
evet. Aksine yapılan yanlışlar, tetikleme fırsatı verdi.
İşte "Bekçi
Rasim" hikâyesi biraz böyle gelişiyor. Orada birileri sağlıklı politika
üretemediği zaman, altta, sadece kendi çocuklarınız değil, tüm hısım-akraba
radyasyon mağduru oluyor.
RP kapandı,
FP kuruldu. Peki FP, bir özeleştirinin ürünü mü oldu? Öyle başladı ama,
öyle gelişmedi. Aksine gelinen noktada, garip durumlar yaşanıyor.
Öncelikle şu
sorunun cevabının verilmesi gerekiyor:
-Bu parti küçük
bir grubun dostluk ilişkilerinin iyi işlediği kapalı bir topluluk mu olacak,
yoksa Türkiye'yi ve dünyayı doğru okuyan, sesine, daha çok insanın ilgi
gösterdiği, onda kendini bulduğu, sorunlarına cevap vereceği umuduna ulaştığı
ve "Türkiye'yi bu ekip yönetmeli" şeklinde güven duygusuna ulaştığı bir
yapı mı olacak?
Buna hiçbir
FP'linin "küçük olsun, bizim olsun, isterse hiçbir iktidar umudu vermesin"
şeklinde cevap vereceğini sanmıyorum. O zaman ikinci soru geliyor:
-Refahyol iktidarında
rol üstlenen RP şablonu böyle bir hedefi gerçekleştirmesi mümkün müydü?
Ve şimdilerde ısrarla ona benzetilmek istenen FP çizgisi, böyle bir büyük
oluşumu sağlayabilir mi?
Ben bu soruda
da, FP camiasının çok çok büyük bir kesiminin, "hayır, bir yenilenme kaçınılmazdır"
cevabını vereceğini düşünüyorum. Abdullah Gül'ün yanında olmayan, aksine
"vefa"dan yana görüş bildiren bir çok insanla konuştum, onlar da bir "yenilenme"yi
olmazsa olmaz bir zaruret olarak görüyor. Fakat onlar da "şimdi erken...Abdullah
Gül acele etti." diyorlar. Ben hemen, Türkiye'deki demokrasi ertelemecilerine
karşı geniş kitlelelerin çağrısı ile soruyorum:
-Şimdi değilse
ne zaman, Abdullah Gül değilse kim?
Bu sorunun
cevabını henüz alamadım. Buna karşılık ortada sadece "itaat ve büyüklerimizin
mutlaka bir bildiği vardır" sözleri dolaşıyor.
Zaman zaman
bu "itaat" kavramının "islâmî temelleri"nin, çok bencilce tasarruf edildiğini
düşünmekden kendimi alamıyorum. Kendi çizgisini onaylatmak isteyen herkesin
"itaat" formülüne yapışmasının, bir "kullanma" haline dönüşmesi kaygısını
taşıyorum.
Şu sıralar
medyada 32 aydının yarı çıplak fotoğrafları yayınlanıyor. Sahalarında itibar
sahibi insanlar, kamuoyunun çok büyük kesimi tarafından en hafif deyimiyle
yadırganan bu bedensel teşhirin derinliğine bir biçimde "inandırılmışlar."
Sağlıklı mı bu "inandırılma!" Ya da insanlar zaman zaman nelere inandırılıyorlar?
Hani bir de
aslında atlastan elbiseler giydirildiğine inandırılan ve çıplaklığı bir
çocuğun yalın tavrı içinde tarihe geçen "çıplak kral" var. O kralın, çıplak
olmasına rağmen, üzerinde atlas giysiler bulunduğuna inandırılması, sağlıklı
bir inanç mıydı?
Ve İslâm tarihinden
bir olay: Hazreti Ali rivayet ediyor; Buhari'den naklediyorum:
"Peygamber
(S) bir seriyyenin başına Ensar'dan bir adamı emir, yani kumandan yapıp
gönderdi. Bu zatın emrindeki mücahidlere de kumandanlarına itaat etmelerini
emretti. Kumandan, sefer esnasında bir meseleden dolayı yanındakilere öfkelendi
ve;
-Peygamber
sizere bana itaat etmenizi emretmedi mi? diye sordu.
Onlar da
-Evet, emretti,
dediler. Bunun üzerine kumandan:
-Öyleyse benim
için odun toplayın, dedi. Mücahidler odun topladılar. Bu defa da:
-Odunları ateşleyin,
emrini verdi. Mücahidler odunu yaktılar. Kumandan bu defa;
-Bu ateşe girin,
diye emretti.
Bu emir üzerine
askerlerin bir kısmı ateşe girmeyi düşündüler. Fakat bazıları itiraz edip;
-Bizler, ateşten
Peygamber'e kaçıp sığınmış kimseleriz, dediler.
Onlar böyle
konuşmaya devam ederken ateş söndü, kumandanın da öfkesi geçip, sakinleşti.
Olay Hazreti Peygamber'e ulaştırıldığında O (s.a.)nun sözü şöyle oldu:
-Eğer mücahidler
ateşe girselerdi, artık kıyamet gününe kadar ateşten çıkamazlardı. İtaat,
makul ve meşru emirlerde olur. (Sahih-i Buhari ve Tercemesi, terc. Mehmet
Sofuoğlu, Ötüken Yay. c. 9, s. 4036) Ben bu olaydan yola çıkıp ne Erbakan'ı
Hazreti Pygamber'in, ne komutan'ı Asiltürk'ün, ne FP'lileri seriyyeye katılan
sahabilerin yerine koymuyorum. Çünkü bu tür birebir benzetmelerin her zaman
riskli olduğunu düşünüyorum.
FP Kongresinde,
"İslâm" da "kullanılmamalı", hatta, misyon üzerinde etkisi bulunan "insanlar"
da kullanılmamalı. En büyük yanlışlardan birisi, "islâmî disiplinler"i
de devreye sokarak Erbakan'ın bir biçimde yarışa sokulmasıdır. Bu yapılmamalıydı,
yapılmamalı. Yapılmamalı, çünkü bundan İslâm da yara alıyor Erbakan da...
Yarınki kongreden,
Türkiye için gerçekten hayati bir misyon taşıyan bu siyasi çizginin güçlenmesini
sağlayacak bir sonuç çıkmalı. FP delegesi, eğer misyonunun önemine inanıyorsa,
bundan vazgeçemez, bunu ertelemeyez. Hayati soruyu tekrarlıyorum:
-Şimdi değilse
ne zaman, Abdullah Gül değilse kim?
Zamanı ve ismi
tartışabilirsiniz, ama bu ihtiyacın aciliyet taşıdığını ve Türkiye'nin
FP'den kuşatıcı isimler talep ettiğini görmezden gelemezsiniz.
(13
MAYIS 2000)
  |