|
Fazilet
Partisi Kongresi... 14 Mayıs 2000
ZAMAN GAZETESİ'NDE
YAYINLANAN YORUMLAR
ALİ
BULAÇ - 13 MAYIS 2000
Her
FP'li sorumlu
FP, bugünkü lider kadrosu
ve siyaset yapımcıları tam olarak farkında değilse de özgürleştirici bir
misyona sahiptir. Temsil ettiği geniş toplumsal kesimlerin talepleri güvenli
bir ortamda meşru siyaset platformuna taşınmadığı sürece Türkiye'de siyaset
sağlıklı bir zemine oturamaz. Kongre dolayısıyla başlayan çekişme aslında
bir ölçüde "basit bir demokratik kural"ın işleyip işlememesiyle ilgili
görünüyor. Gelenekçi kanatta yer alan Sayın Cevat Ayhan, kuralı ve kural
içinde cereyan etmesi gereken yarışı kısaca özetlemektedir: "Muhalifler
demokratik bir hakkı kullanmak istemektedirler. Bunu tayin edecek olan,
delegelerin kararıdır." Evet, görünürde sürüp giden çekişmenin demokratik
siyasetin yürütülmesi açısından görüntüsü bundan ibarettir. Ancak hiçbir
şey sadece bu görüntüden ibaret değildir. Görüntünün gerisinde çok daha
derinde yatan önemli sebepler var.
Bugünkü delege yapısıyla
tabandaki istek ve arzuların mikro (siyasi partiler) ve makro düzeyde (resmi
toplum) siyasetin yapıldığı merkeze tam ve sağlıklı olarak taşınıp taşınamadığı
sorulmaya değer. Her iki düzeydeki taşıyıcılar ne kadar sağlıklı?! Mesela
1995 seçimlerinde FP, Sivas'tan 120 bin oy aldı; ancak bu 120 bin seçmeni
kongrede topu topu 12 kişi temsil edecek. Sahiden bu 12 kişinin Sivaslı
bütün seçmenlerin istek ve arzularını temsil ettiği düşünülebilir mi? Elbette
düşünülemez; ancak bu sadece FP'yi değil, diğer partileri ve genelde siyasetin
mevcut kurgusunu ilgilendiren önemli bir sorundur.
FP'deki yapısal sorunları
anlamak istediğimizde bu partinin "Türk siyasetinin bir parçası" olduğunu;
İran veya Mısır'dan ithal edilmeyip 76 yıllık cumhuriyetin hapşırmasıyla
burnundan düştüğünü akıldan çıkaramayız. Diğer partilerle FP arasındaki
fark, "tencere dibin kara, seninki benden kara" sözüyle ifade edilendir.
Başından beri Türk siyasetinin gelip tıkandığı nokta "temsil sorunu"dur.
Biliyoruz, merkezdeki çekirdeği teşkil eden unsurlar, toplumun henüz kendi
başına demokratik ve özgür bir tercihte bulunabilecek siyasi rüşde sahip
olmadığı iddiasındadırlar ve bu yüzden sureta demokrasi olsa bile, asıl
her şeyi herkesten çok daha iyi bildiklerini düşündüklerinden nihai kararları
verme hak ve yetkisini ellerinde tutmak istiyorlar. 19. yüzyılın pozitivizminden
ve Fransız jakoben gelenekten ilhamını alan bu yaklaşım, bizim tarihsel
geleneğimizle (padişaha kul teb'a) birleştiğinde ortaya kendi içinde mutlakiyetçi
ve otoriter bir liderlik profili çıkarmaya yetiyor. Basına yansıdığı kadarıyla
gelenekçi kanadın, yenilikçiler için "Bunlar daha gençtir, toydur, bir
partiyi idare edemezler." türünden mazeretler öne sürmesi, çok daha derinde
yatan bir zihniyet problemine işaret etmektedir.
Pozitivizmden ve jakobenizmden
ilhamını alan otoriterizmin, ne İslamiyet'in özü ne de serbest yarışı öngören
demokratik teamüllerle bir ilgisi var. Bazıları Peygamber Efendimiz (sas)'in
"birden fazla liderin olamayacağı"na (Bkz. Ebu Davud, Fiten, 1.) ilişkin
hadisine işaret edip bir kongreye iki adayla gidilemeyeceğini öne sürmektedirler.
Bu hadis, birden fazla adayın yarıştığı ve sonunda birinin seçildiği devlet
başkanlığıyla ilgilidir, meşru seçim yapıldıktan sonra siyasi birliğin
sağlanması ve devamı için tabii ki bir devletin siyasi sınırları içinde
birden fazla lider olmaz. Ancak başkanlık için sırası geldiğinde daima
birden fazla aday olur. Sorun, devlet veya bir partiyi yönetecek olan liderin
nasıl seçileceği konusudur.
Genel siyasette olduğu gibi
devlet yönetiminde ve devletin örgütlenme yapısını örnek alan siyasi partilerin
yönetiminde de her şeyi herkesten çok daha iyi bilen bir merkezi çekirdek
var. Bu her yerde ve durumda kendini faal halde tutan çekirdek, kendi konumuna
ve denetim altında tuttuğu sosyal tabana göre meşruiyetini farklı argümanlarla
sağlamakta, insanları korkutmakta ve hep kendini "iktidar koltuğu"nda tutmaktadır.
Bu çekirdek yeni toplumsal güçlere, masum ve haklı taleplere geçit vermiyor;
ama sorun da çözmüyor, tam aksine sorun üretiyor. Bu da ülkenin genelinin
sürgit gerilim içinde yaşamasına, toplumun kutuplaşmasına ve kutuplar arası
bir çatışmanın sıcak tutulmasına sebep veriyor. Güvertedeki bağrışmalara
kulak tıkayanların her zaman "kriz politikaları"na başvurmaları boşuna
mı?
FP'de sahiden bir ilk yaşanıyor.
Eğer kırmadan dökmeden, aforoz edip mahkum etmeden bu yarış tamamlanırsa,
sonuç ne olursa olsun bundan hem FP hem Türkiye kazançlı çıkacaktır. Bu
açıdan "gelenekçi" veya "yenilikçi", her FP'linin üzerinde bir sorumluluk
var.
İLNUR
ÇEVİK - 13 MAYIS 2000
Faziletsiz bir durum
Uzun bir zamandır Türkiye'de
din ve sistem kavgalı bir halde. Rahmetli Turgut Özal bunu çok iyi görmüş
ve Anavatan Partisi'ni bütün görüşleri, yani dine daha duyarlı kesimleri
de içine alan bir birliktelik haline getirmişti. Süleyman Demirel'in DYP'si
de her zaman manevi değerlere duyarlı oldu.
Ama Özal vefat edince ve
Demirel de DYP'nin başından Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne çıkınca hem ANAP
hem de DYP İslami duyarlılığı olan kesimlere arkalarını döndüler.
Böylelikle, meydan bu değerlere
daha tutucu bir şekilde sahip çıkan Refah Partisi ve Milli Görüş hareketine
kaldı. Bunun da neticesi 28 Şubat sürecine kadar gitti.
Refah'ın külleri üzerine
doğan Fazilet Partisi ise her şeye rağmen daha çağdaş bir çehre ile ortaya
çıktı ve eski hataların tekrarlanmaması için elinden geleni yaptı. Ama
bu da yetmedi. Dini duyarlılığı olan kitlelere sıcak bakmayan bir kesim
Fazilet'i samimiyetsizlikle suçlayıp kapatılması için direnirken, bu işe
daha bilinçli bakan ve ülkenin yararları için bu partiye ihtiyaç olduğunu
düşünen bazı aydınlar ise Fazilet'in geçmişe dayanan köhne yapısından sıyrılması
gerektiğini ve bunun ancak bir reform hareketi ile gerçekleştirebileceğini
savundular.
Bugün artık dini duyarlılığı
olan insanların merkez sağ partilere dönüş yapmaları güç. Bir kere onları
oralara çekebilecek bir ortam yok. Öbür yandan, insanlar artık bu partilerin
dini konularda samimi olmadıklarına inanıyorlar.
Neticede, bir türlü Fazilet'in
elini yüzünü ve bilhassa beynini düzeltip Türkiye'deki sisteme entegre
etmek lazım. Bu aynı zamanda din ile sistemi barıştırma yolunda önemli
bir adım olacaktır. İşte onun için pazar günü yapılacak olan Fazilet kongresi
büyük önem taşıyor. Bu kongreden başarılı çıkacak bir parti, yalnız sıkıntı
çeken milyonlarca insanın ana muhalefet sesi olmayacak, aynı zamanda Türkiye'de
28 Şubat ve hatta ondan önce bozulmuş olan dengelerin yeniden tesis edilmesine
ve taşların yerlerine oturmasına yardım edecektir.
Burada, Fazilet delegelerine,
gelenekçiler ve yenilikçilere büyük görevler düşüyor. Parti Genel Başkanı
Recai Kutan ve rakibi Abdullah Gül bir davaya gönül vermiş medeni insanlardır.
İkisi de kampanyalarını gayet medeni ölçülerde götürdüler. Ama bazıları
Kutan'dan daha Kutancı ve Gül'den daha Gülcü olunca işler karıştı. Gül'ün
arkadaşlarının parti yönetimine girmemesi için yapılan ayak oyunları başta
olmak üzere daha birçok çirkin olay yaşadık. Bunlar "faziletsiz bir durum"
yaratmıştır. İnşaallah kongrede bu davranışlar tekrarlanmaz ve partide
kırgınlıklar olmaz. Fazilet, Türkiye'nin selameti için bu kongreden güçlü
çıkmak zorundadır.
MUSTAFA
ÜNAL - 13 MAYIS 2000
KIRAN KIRANA
FP'deki mücadele Erbakan
ve Asiltürk'ün son hamleleriyle normal bir yarış olmaktan çıktı, kıran
kırana vuruşmanın yaşandığı boks maçına döndü. Başkan adayları Recai Kutan
ve Abdullah Gül'ün bütün yumuşak mesajlarına ve çabalarına rağmen 'centilmenlik
sınırı' aşıldı.
Henüz 'kongre divan başkanlığı'
için bile uzlaşmanın işaretleri görülmüyor. Gelenekçi kanat, büyükşehir
belediye başkanları üzerinde mutabakata yanaşmıyor. Küskünler hareketindeki
yönetimiyle 'tarafsızlık sicili' gölgelenen Yasin Hatipoğlu'nu başkan yapmak
için yarışı göze almış durumda.
Faullü mücadele
Mücadelenin keskinleştiği
tespitini yapmak durumundayım. Böylesine faullü mücadele, kazananı da kaybedeni
de 'yaralar'. Taraflar arzu etmese de kaybedenin bünye içinde devam etmesi
zorlaşır. Nitekim zorlaştı da. Maalesef Erbakan ve Asiltürk bu ortamı oluşturdu.
Yarınki kongre, sıradan değil.
FP geleneğinin en kritik kurultayı. Yakın ve uzun vadeli kazananları ve
kaybedenleri olacak. Yakın vadede, yani yarın kim kazanır? Son dakika manevraları
ve salonda yaşanacaklara rezerv koyarak tabloyu şöyle okumak mümkün.
Erbakan'ın hatırı...
Önce gelenekçiler... Bütün
umutları, delegenin eğilimini belirleyeceğine inandıkları 'Erbakan'ın hatırı'.
Bu faktörün sonuç vereceğine kesin gözüyle bakıyorlar. Hesaplarında sürprize
hiç yer yok. Bugünden 'Bu iş bitti' havasındalar. Gül'ün alacağı 300 oyu
başarı olarak görüyorlar.
Kamuoyu desteğinden yoksun
olmaları canlarını fazlasıyla sıkıyor. Kafa olarak yenilikçi; ancak çeşitli
nedenlerle gelenekçilerin safında yer alan bir milletvekilinin önceki gün
bana söylediği şu sitemi kayda değer: Milli Gazete'deki bir iki yazar dışında
medyada bizi destekleyen yok. Biz o kadar kötü müyüz? Niye böyle oluyor
bir türlü anlamıyorum.
"Gül'ün çıkışı teslimiyettir"
Yine gelenekçi; ancak geniş
ufuklu bir milletvekilinin çarpıcı bulduğum kongre yorumunu aktarayım:
Tamam, bu harekette değişim kaçınılmaz. Ama inisiyatif partinin kontrolünde
olmak şartıyla. Gül'ün çıkışı değişim ve yenilik değil teslimiyettir. Erbakan
ve arkadaşları için Kutan dahil bu son kongre. Artık onların belirleyici
olmadığı döneme giriyoruz. Ama değişim, hareketin inisiyatifiyle olacak...
Gelenekçilerin havası böyle.
Doğal lidere karşı başarmanın zorluğunu ben de kabul ediyorum. Ancak Erbakan'ın
en güçlü olduğu 78 kongresinde listesinin delindiği hatırlanırsa karşı
hareketlerin mutlak başarısızlığa mahkum olmadığı anlaşılır.
Toplum da tasfiye etti
Kamuoyu desteğinden bu denli
mahrumiyet de 'Asiltürk'ün başını çektiği gelenekçi kadroların' sadece
sistem tarafından değil toplumca da tasfiye edildiğini gösteriyor.
Yenilikçilere gelince...
En büyük avantajları tabana da dalga dalga yayılan 'değişim arzusu'. Halk
desteğinin delege üzerinde etkisine inanıyorlar. Bunun mutlaka oya dönüşeceğini
söylüyorlar. Dün Abdullah Gül'le konuştum, "Kesin kazanıyoruz. Sonuçtan
eminim..." dedi. İhtiyatlı dil kullanmaya özen gösteren Gül'ün iddialı
tavrı dikkat çekici.
Asiltürk ve arkadaşlarının
son tüzük manevrası da dahil olmak üzere, 'birikmiş yanlışlarının' delegenin
eğilimini belirleyeceğini ifade ediyorlar. 'Büyüyen ve iktidar vizesi alacak
bir partiyi' Erbakan'ın da isteyeceğini söylüyorlar. Bunun da ancak Gül
ve kadrosuyla sağlanacağını belirtiyorlar.
Melih Gökçek faktörü
Yenilikçilerin tahmini rakamı
700 oy... Aynı sayıyı değişik isimlerden almak mümkün.
Bir de Melih Gökçek'in başını
çektiği 'orta yolcular' var. Aslında Erbakan'ın böyle bir rol alması beklenirdi.
Gökçek kongre sürecini partinin kazasız atlatması gerektiğini seslendiriyor.
Son tüzük darbesine kadar, iki tarafı orta noktada buluşturma üzerine politika
üretiyordu. Şimdi bu zorlaştı.
Gökçek, kongrede konuşarak
'orta yol' mesajı verecek. Hem ev sahibi hem de büyükşehir başkanı olduğu
için konuşma hakkı verileceğine inanıyor. Bugüne kadar her kongrede konuştu.
Yolu Gül'e mi çıkıyor?
Gökçek yarın şöyle diyecek:
Aman bu yarıştan parti zarar görmesin. Kutan, benim ağabeyimdir, Gül dostumdur.
FP'de ikisine de hem ihtiyaç, hem yer var. Kutan ağabeyim başımın tacı;
ama bir grubun tasfiyesini isteyen ve partiyi parçalanmanın eşiğine getiren
diğer ağabeyimi kınıyorum...
Gökçek, 'orta yolcu'; ama
bu yol bana kalırsa Gül'e çıkıyor gibi...
Kongre tahminimi rakamla
değil şöyle ifade edebilirim: Abdullah Gül, gelenekçileri çok şaşırtacak
oya ulaşacak.
ZAMAN GAZETESİ İNTERNET
SİTESİ
(13 MAYIS 2000)
  |