Sayın Divan Başkanı ve Üyeleri,
Kıymetli Bakan ve Milletvekili Arkadaşlarım,
Kardeş ve Dost Ülkelerin Sayın Temsilcileri,
Çok Değerli Misafirler,
Aziz Dava Arkadaşlarım,
Geleceğimizin Teminatı Genç Ülküdaşlarım,
Sözlerime, seçkin heyetinizle birlikte olmaktan ve sizlere hitap etmekten
duyduğum mutluluğu ve onuru ifade ederek başlıyorum.
Bütün muhterem misafirlerimizi, kıymetli dava arkadaşlarımı ve ekran
başında bizleri izleyen bütün vatandaşlarımı sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.
Hepiniz, sadece bugünün değil, yarınların da partisi olan Milliyetçi
Hareket’in Büyük Kurultayı’na hoşgeldiniz.
Hepiniz, milletimize ve insanlığa yeni bir soluk aldırmasını ümit ettiğimiz
Kurultayımıza şeref verdiniz.
Üçüncü binyılın ilk yüzyılına adım attığımız şu günlerde bizleri buluşturan
Yüce Allah’a şükrediyorum. Yine, bizi bugünlere taşıyan Büyük Türk Milleti’ne
de minnet duygularımı ifade ediyorum.
Bugün burada hep birlikte tarihi bir anı paylaşmak üzere bulunuyoruz.
Partimizin 6. Büyük Kongresi, kanun ve tüzüğe göre üç yılda bir yapılan
toplantıları aşan bir mânâya ve öneme sahiptir. Çünkü, tarihi bir dönüm
noktasında, bin yılların kesiştiği bir zaman diliminde toplanmaktadır.
Bugün, Türk Milliyetçileri, geleceğe ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı
bir dönemde Türk Milleti’nin de söyleyecek bir sözü olduğu için buradadır.
Evet, bugün Ankara, aziz vatanımızın dört bir tarafından gelen Milliyetçi
Hareket’in güzide temsilcilerinin yüzyılla buluşmasına ev sahipliği yapmaktadır.
Herkese, hepimize kutlu ve uğurlu olsun.
Bu vesileyle, Anadolu coğrafyasını ebedi Türk vatanı yapmak üzere yüzyıllardır
hayatlarını feda eden, alın teri döken, başta Alparslan ve Ertuğrul Gaziler
olmak üzere, bütün devlet ve millet büyüklerini; aynı ruh ve azimle milli
mücadele destanımızı yazan Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk
ve silah arkadaşlarını, bütün şehit ve gazilerimizi rahmet ve minnet duygularımla
bir kez daha yâd ediyorum
.
Burada yine, daha güçlü ve etkin bir Türkiye ülküsüne ömrünü vakfetmiş
olan Rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş Bey’i ve ebediyete intikal etmiş
bütün dava arkadaşlarımı rahmet ve minnetle anıyorum.
Son olarak, bu yıl içinde aramızdan ayrılan değerli siyaset ve fikir
adamı, Türk Dünyası aşığı Ebulfez Elçibey’e de Allah’tan rahmet ve mağfiret
diliyorum.
Kıymetli Misafirler,
Milliyetçi Hareket’ in Çok Değerli Mensupları,
Basınımızın Saygıdeğer Temsilcileri,
Her iddia sahibi partinin büyük kurultayı, dünya, ülke ve millet olarak
yaşadığımız sorunların bir muhasebesinin yapıldığı, geleceğe dair fikir
ve hedeflerin dile getirildiği, belli başlı siyasi platformlardan biridir.
Hiç şüphe yok ki, küreselleşme sürecinin geldiği aşama, bu tür bir muhasebe
ve muhakeme çabasını, hem anlamlı hem de gerekli hale getirmiştir.
Bugün, bizler, milletimizin ve bütün insanlığın yaşadığı ve yaşayacağı
sorunlarla başetmek, bunu da temel ilke ve değerlere bağlı kalarak başarmak
zorunda olan tarihi bir kuşağı temsil ediyoruz.
Bunlar arasında, şüphesiz demokrasi, insan hakları, adalet, dayanışma,
sorumluluk ve hoşgörü gibi ilke ve değerler hayati öneme sahiptir. Bu ilkelerin
yol göstericilik vasıfları, ülkelerin sadece iç dünyası bakımından değil,
aralarındaki ilişkiler açısından da geçerlidir.
Hemen hemen bütün insanlığın “ortak malı” olduğuna şüphe bulunmayan
ilke ve değerlerin hayatiyeti, “ortak geleceğimiz”i de belirleyecektir.
Dolayısıyla, bugünkü sorun, hem milli hem de küresel ölçekte bunların pratiğe
ne kadar aktarılıp aktarılamayacağı üzerinde düğümlenmektedir. Çünkü, bugün,
değerlerin ilânı ve reklamıyla yetinilecek bir gün değildir. Önemli ve
gerekli olan, çözüm önerilerinin geliştirilmesi ve uygulanmasıdır. Yine,
bu sürecin, yeryüzünün her gözeneğinde, hayatın her alanında hissedilmesini
sağlamaktır.
Şimdi, böyle bir duyarlılıklar zincirinin şekillendirdiği geniş bir
bakış açısından ülke ve dünya gündeminin belli başlı maddelerini değerlendirmek,
görüş ve önerilerimizi aziz milletimizle ve sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bilindiği gibi, içinde bulunduğumuz yıl, insanoğlunun bir binyılı geride
bırakıp, yeni bir binyılın ilk yüzyılına kapı aralayışını sembolize etmektedir.
Takvim dönemlerini belirleyen tarihler, kuşkusuz ne siyasi hareketleri,
ne de hayatın akışını kesintiye uğratamazlar. Ama, bir taraftan katettiğimiz
mesafeyi kestirmek, diğer taraftan dikkatlerimizi geleceğe yöneltmek bakımından
bizleri teşvik eden sembolik bir dönüm noktasını ifade ederler.
İster, “aşırılıklar”, ister “buluşlar”, isterse “dönüşümler” çağı densin,
20. Yüzyılın, insanlık tarihinin zorlu ve uzun bir yüzyılı olduğu kesindir.
20. yüzyılın takipçisi olduğu yüzyılın birebir devamı olmadığı ne kadar
doğruysa, onlardan çok farklı bir yüzyıl olmadığı da o kadar doğrudur.
Çünkü insanlık tarihi değişim ve sürekliliği içinde barındıran karmaşık
bir süreçtir. Toplumsal ve ekonomik hayatın gelişimi açısından belirleyici
olan insanoğlunun sosyal ve zihnî hususiyetleri, büyük bir değişime uğramadan
beşerî tortular ya da miraslar olarak bugüne ulaşmaktadır.
Unutmayalım ki, nükleer enerjiyi, genetik bilimini, bio-teknolojiyi,
iletişimi insanlığın yararına da, zararına da kullanan yine insanın kendisidir.
Bu gerçek, teknolojik gelişmeler gelecekte insanî dürtü ve yetenekleri
ikâme etmediği sürece değişmeyecektir. İkâme ettiği ölçüde de bizleri nasıl
bir geleceğin beklediğini tahmin etmek zorlaşacaktır.
Bugüne ve yarına ilişkin tartışma ve tasavvurlarımızda gözden uzak tutulmaması
gereken en önemli noktalardan biri budur. İkinci en önemli noktayı ise,
birincinin çağrıştırdığı ve onu takip eden çok yönlü bir sorumluluk bilincinin
varlığı ve gelişimi meselesi oluşturmaktadır.
Günümüzde, hemen her alanda gözlenen acımasız bir rekabet ile işbirliği
çabalarının, ümit ile ümitsizliğin, kaos ve düzenin birbirinden giderek
daha ince çizgiyle ayrılacağı şimdiden belli olan bir “evrensel iklim”
ile karşı karşıya bulunuyoruz. Yeni çağın dinamiklerinin alacağı nihaî
biçim, hiç tartışmasız insanlığın kaderini de belirleyecektir.
İşte buna dair bir küresel anlayışın ve sorumluluk ahlâkının varlığı
ve yaygınlığı önem kazanmış bulunmaktadır. Küresel sorumluluk ahlâkının,
milli, bölgesel ve küresel sacayakları üzerine oturmasının zorunlu olduğunu
söylemeye gerek bile yoktur. Böyle bir sorumluluk zincirinin en başında
da ileri sanayi toplumları yer almaktadır.
Bugün, artık, yeni teknolojilerin yaygınlaşması yanında, insan hakları,
demokrasi, piyasa ekonomisi gibi değer ve kurumlar da evrensel düzeyde
kabûl görmekte, saygınlığı artmaktadır. Rejimlerin, demokratik ve insanî
boyutlarının geliştirilmesi, giderek daha çok arzu ve talep edilir hale
gelmektedir.
Bütün bunlar, insanoğlu için, en azından görünürde güzel bir gelecek
vadetmektedir. Demokrasi ve insan hakları rüzgarı, aynı zamanda yeniden
şekillenme sancıları çeken dünya düzeninin benzer değer ve duyarlılıklar
ile donanması ihtimalini gündeme getirmektedir.
Küreselleşme sürecinin damarlarında bu değerlerin rahatça dolaşması
kolay kolay gerçekleşecek bir durum olmasa bile, bu tür talep ve beklentilerin
giderek yankı bulmaya başlaması önemlidir. Bu yönde ciddi bir gelişme,
bütün insanlığın ortak yararına hizmet edecektir.
Zaten Türk Milliyetçileri’nin küresel ölçekli iddia ve hedeflerinden
biri de budur. Büyük fikir adamı Ziya Gökalp’in “milletlerin eşitliği ve
işbirliği” şeklinde formüle edip altını çizdiği bu ideali, başlangıç noktası
kabul etmek ve geliştirmek gerekir. 21. Yüzyıl dünyasının daha yaşanabilir
ve sevimli olabilmesinin bir yolunun da böyle bir anlayışın zenginleştirilmesinden
geçtiği açıktır.
Değerli Arkadaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,
Son yıllarda, uluslararası sivil toplum ve yardım kuruluşlarının güçlenmesi,
büyük ölçüde felâketlerle sınırlı da olsa insanî dayanışma çabalarının
önem kazanması sevindirici gelişmelerdir.
Küreselleşme olarak tanımlanan çok yönlü değişme ve gelişme süreçlerinin
siyasi ve sosyal boyutları, bunlarla sınırlı değildir. Buraya kadar sıraladıklarımız,
sürecin daha çok olumlu yüzünü oluşturmaktadır.
Küresel siyasi ve sosyal manzaranın en az diğerleri kadar önemli olan
başka özellikleri de vardır. Dünyanın içinde bulunduğu durum, eşzamanlı
olarak yerelleşme, bölgeselleşme ve küreselleşme süreçlerini de içermektedir.
Adına ister “büyük oyun”, ister “doğal evrim” densin insanlık böyle bir
gerçeği yaşamaktadır.
Bize göre, güçlü yerelleşme ve ayrışma eğilimleri, küreselleşmenin önünü
açan bir ufalanmayı ve korumasızlığı ifade etmektedir. Bölgesel ittifaklar
ise, daha çok bu süreçler en üst düzeyde yararlanma ve stratejik dengeleri
etkileme düşüncesinin ürünüdür.
Küreselleşmenin siyasi yansımalarıyla, ekonomik ve teknolojik gelişmeler,
bu noktada birbirini tamamlayan bir rol oynamaktadır. Ekonomik ilişkiler
ile teknolojik gelişmeler, özellikle iletişimin ulaştığı boyutlar, bütün
bu yapıların gelişimine elverişli bir zemin oluşturmaktadır.
Bilgi üretme ve iletme endüstrisinin kazandığı akıl almaz hız ve önem,
zaman ve mekân farklılıklarını en aza indirmiştir. İşte sınırların ortadan
kalktığı iddiası, buralardan beslenmektedir.
Aslında, bölgesel örgütlenmelerin, mevcut sınırların üzerine yeni ekonomik,
siyasi ve kültürel sınırların eklenmesi anlamına da geldiği açıktır.
Son yıllarda yaygınlaşan “vize” ve “kota” gibi uygulamalar da, uluslararası
ilişkilere getirilen diğer düzenlemeleri, daha doğrusu sınırlamaları ifade
etmektedir.
Bütün bunlar bize başka bazı gerçekleri de hatırlatmaktadır. Bilginin
ve sermayenin dolaşımında kayıtlar ve sınırlar yavaş yavaş ortadan kalkmakta,
ama insanların ve ürünlerin, özellikle de emeğin dolaşımı aynı imkân ve
ayrıcalıklara sahip olamamaktadır.
Bu durum, küreselleşmenin atardamarlarındaki tıkanmanın göstergelerinden
biridir. Yani, klasik ekonomik mantık, genel geçer bir kural olarak cazibesini
korumaktadır.
Küreselleşme sürecinin sosyal sonuçlarının esas önemli yönü ise şudur:
Bilgi ve sermayenin hızla ekonomik dinamizmi belirleyen iki ana faktör
haline gelmesi, eşitlik, hakkaniyet ve sefalet sorununa da küresel bir
boyut kazandırmıştır.
Teknoloji ve bilgi üretme kapasitesi yüksek olan ülkeler, tabii olarak
ekonomik avantajlarını ve güçlerini aynı oranda katlamakta, diğer ülkelerle
olan mesafelerini daha çok açmaktadırlar.
Küreselleşmenin gelişmeyi hızlandırdığı ve nimetlerini arttırdığı doğrudur.
En az bunun kadar doğru olan bir başka husus, nimetlerinin yanında külfetlerin
ve adaletsizliklerin de artıyor olmasıdır. Örneğin 1970’li yıllarda zengin
ülkeler ile fakir ülkeler arasında gelir uçurumu 1/35 iken, bu oran yirmi
yıl sonra ikiye katlanarak 1/70’e çıkmıştır.
Günümüzde 6 milyarı aşan dünya nüfusunun 3’te 1’i, yani yaklaşık 2 milyar
insan yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalışmaktadır. Bu nüfusun büyük
bir kısmı ciddi boyutlarda hastalık ve kıtlık tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Bu rakamın günümüzden 15 yıl önce 1 milyar civarında olduğunu hatırladığımızda,
genel refah artışının ne kadar adaletsiz biçimde dağıldığı ortaya çıkmaktadır.
Yine, 21. yüzyılın keskin rekabet şartlarında önce ayakta durmak, daha
sonra da güçlenmek amacıyla birleşen “küresel şirketler” gerçeği ortaya
çıkmaya başlamıştır. Bu şirketler, devasa imkânları ve yapılarıyla yeni
çağın “rakipsiz imparatorlar”ı olarak şekillenmektedir.
Küresel şirketlerin, insan hakları ve demokrasi gibi değerlerle nasıl
yan yana yaşayacağı konusu, daha bugünden cevaplandırılması gereken önemli
bir soru haline gelmiştir. Birçok ülkeden daha zengin ve güçlü bir konuma
sahip olan bu “yeni ekonomi imparatorlukları’nın nasıl denetleneceği belli
değildir. Böyle bir endişe bile taşımayanların beyinlerde milli devletlere
ve kültürlere karşı yıkım seferberliği başlatmasının hiçbir etik ve demokratik
izahı yoktur.
Bu bağlamda sonuç olarak söyleyeceğim husus şudur: Küresel sefaletin
ve kargaşanın hüküm sürdüğü, teknolojik ve ekonomik uçurumların büyüdüğü
bir dünyada, bütün insanlığın ortak birikimlerini ve değerlerini koruyup
yaşatmak çok zor, hatta imkânsızdır. Uluslararası kuruluşlar ve devletler,
eğer adil ve insanî bir dünya düzeninin tesisini gerçekten önemsiyor iseler,
bu ve benzeri meselelere öncelik atfetmenin gerekliliğini de kabul etmek
zorundadırlar.
Aksi takdirde, ortaya, eski ilişki biçimleri olan düşmanlık ve çıkar
mücadelelerinin daha da büyüyerek yeni kurum ve kavramların şemsiyesi altında
devam ettirilmesinden başka bir sonuç çıkmayacaktır. Bu da kaçınılmaz biçimde
küresel çatışma ve kutuplaşmaları, öldüresiye bir rekabeti beraberinde
getirecektir. Böylesine kaotik bir yapı, ister istemez insanlığın müşterek
beklentisini ifade eden ahenkli ve dengeli uluslararası düzen fikrinin
bir ütopya olarak kalmasına yol açacaktır.
İşte, 2000’li yılların temel evrensel sorunlarından biri budur. İkincisi
ise, teknolojik imkanların ve ekonomik hakimiyetin olağanüstü kolaylaştırdığı
tek yönlü kültür ve değer aktarımı sürecinin, milli kültürleri ve dil’leri
tehdit etmesi oluşturmaktadır. Önümüzdeki zaman diliminde, teknolojik ve
ekonomik gelişmenin seyri ile medeniyetlerin ve kültürlerin çoğulculuğu
arasında gözlenen evrensel gerilimin dozu artacaktır.
Milliyetçiliğin ve demokrasinin stratejik önemi ve değeri, özellikle
bu noktada kendini iyice hissettirmektedir. 21. Yüzyılda, beşerî çoğulculuğun
ve dayanışmanın iki anahtar kavramı demokrasi ve milliyetçilik olacaktır.
Bunun için, milliyetçiliği, misyonunu tamamlayan bir fikir olarak görenler
ideolojik ön yargılarla hareket edenlerdir. Milliyetçilik, demokrasi ile
birlikte yeni yüzyılda giderek önemi artan fikirler ve duyarlılıklar sistematiği
olmaya devam edecektir.
Muhterem Dava Arkadaşlarım,
Kıymetli Misafirler,
Hatırlanacağı üzere, geçtiğimiz Eylül ayı başında toplanan Birleşmiş
Milletler Milenyum Zirvesi, bu açıdan iyi niyetli görüş ve önerilerin dile
getirildiği evrensel bir platform olmuştur. Ancak, geleceğe dair iyimser
beklentileri ve mesajları destekleyecek somut kararlar ve çözümler ortaya
konulamamıştır. Bize göre Zirve’ nin en kayda değer başarısı, küreselleşmenin
her iki yüzünün yol açtığı gelişme ve sorunların dünya kamuoyuna birinci
ağızlardan duyurulması olmuştur.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın Kofi Annan, aynı zirvede 21.
yüzyılın “insan hakları yüzyılı“ olacağını ifade etmiştir. Bizler de bu
dileği bütün kalbimizle paylaşıyoruz. Ama bir hususu da belirtmeden geçemiyoruz.
21. Yüzyıl, hiçbir zaman kendiliğinden insan hakları yüzyılı olmayacaktır.
Bunu mümkün kılmanın birbirini tamamlayan üç yolu vardır. Birincisi,
küreselleşme sürecinin daha insani ve adil mecraya sokulmasından geçmektedir.
Bunun için de küreselleşmenin boyutları, mevcut ve muhtemel sonuçları üzerine
sağlıklı tahliller yapmak şarttır. İkincisi, teknolojik imkanların, sadece
sahiplerinin değil, bütün insanlığın ortak yararını da gözetecek şekilde
kullanılmasıdır. Üçüncüsü, insan hakları kavramı ve politikalarını, bireysel
hak ve özgürlüklerle sınırlı tutmamaktır. Çevre, gelişme ve sosyal haklar
gibi, ikinci ve üçüncü kuşak hakların da dikkate alınması gerekir.
Kısacası, yeni yüzyılda, 20. yüzyılda gelinen noktanın ve beşeri kazanımların
gerisine düşmeyecek bir anlayışın kabulü ve hayata geçirilmesi zorunludur.
Aynı şekilde, insan hakları politikaları, uluslararası çıkar çekişmelerinin
ve siyasi manevraların dolgu malzemesi haline dönüşmemelidir.
Tabii bütün bunlar, ancak küresel sorumluluk ve hakkaniyet temelleri
üzerinde yükselen gerçekçi insan hakları politikaları geliştirmekle mümkündür.
Bizim, Türk Milliyetçileri olarak temennimiz, böyle bir insan hakları yaklaşımının,
bütün insanlığın ortak yararına hizmet edecek bir “küresel düzen“in belkemiğini
oluşturmasıdır. Bunun dışındaki herhangi bir amaç ve çaba, en iyi ihtimalle
büyük devletlerin ve uluslararası örgütlerin kendi “vicdanlarını rahatlatma“
girişimleri olarak kalacaktır.
Bu süreçte, dinler ve din alimleri de insanlığın gelişimine çok önemli
katkılar yapabilir. Bu sebeple dinlerin rekabetine değil, dinlerin küresel
dayanışma ve hoşgörüyü teoriden pratiğe geçirecek çabalara öncülük etmesine
ihtiyaç vardır. İnsanlığın, zaman zaman karşılaşılan ırkçı ve bölücü faaliyetler
ile yeni haçlı seferi zihniyetlerini tamamen mahkûm ederek tarihe havale
etmesi zorunludur.
İnsanoğlunun vereceği kararların ve göstereceği çabaların sonucu, yeni
bir ortaçağın şekillenmesine hizmet etmemelidir. Diğer bir deyişle, yeni
çağ, din savaşlarını, etnik kavgaları ve adaletsizliği ifade eden “yeni
bir ortaçağ” olmamalıdır.
Biz bu konuda geleceğin bizi haklı çıkartmasını istemiyoruz. Bilakis
insanlık adına yanılmak istiyoruz.
Huzurlarınızda iki somut öneriyi dile getirerek, 21. yüzyıla ilişkin
görüş ve değerlendirmeleri tamamlamak istiyorum. Bu çerçevede dikkatlerinizi,
tekrar bütün ilgisini, insanlığın ortak yararı ve gelecek kuşaklar üzerine
yoğunlaştırmış bir küresel ahlâk anlayışının ve yeni bir sorumluluk bilincinin
gelişimi ve kurumlaşması meselesine çekmek istiyorum.
Çünkü, genetik biliminin, insan hayatını yeni belirsizlikler boşluğuna
terketmek ihtimalini de gündeme getiren baş döndürücü gelişimi, bunu zorunlu
kılmaktadır.
Bu amaçla hizmet verecek bir “Uluslararası Bilim ve Teknoloji Denetçisi”ne
ihtiyaç artmış bulunmaktadır. Böyle bir oluşumu inşa etmek ve yaşatmak
çok zor olsa bile denemeye değerdir.
Benzer şekilde, ekonomik faaliyetlerin ulaştığı seviyeyi göz önüne aldığımızda
insanı ve insanlığı koruyacak başka önlemlere de ihtiyacımız olduğu görülecektir.
Tüketici haklarını gerçek kılmak bu açıdan çok önemlidir. Tüketici haklarının
uluslararası güvencelere ve kurumlara kavuşması, bugün insanlığın önünde
yeni temel görevlerden biri olarak durmaktadır.
Bilinmelidir ki, insanoğlunun, küreselleşme sürecinin kölesi değil,
efendisi olmasının yolları bellidir. Bu yollar, insanlığın müşterek gayretleri
ve duyarlılıkları ile keşfedilmeyi beklemektedir.
Kıymetli Arkadaşlarım,
Sevgili Bozkurtlar,
Saygıdeğer Basın Mensupları,
Karşımızdaki dünya tablosunun artısıyla eksisiyle gerçekçi bir tasviri
budur. Böyle bir yeryüzü manzarası, sadece kötümser bir pencereden bakıldığında
görülen sisli bir manzara olarak değerlendirilmemelidir. Bilakis, demokratik
ve insanî duyarlılıklarla yapılmış bir değerlendirmeyi yansıtmaktadır.
Sürecin adına, “evrensel doğru”, “tarihin sonu” ya da “küresel kaos” denmesi,
gerçeklerin üstünü örtmemektedir.
İşte Türkiyemiz, insanlık ailesinin bir parçası olarak yeni yüzyılda
böyle bir dünyada yaşayacaktır. Bu küresel gerçeklik, ülke ve millet olarak
içinde yer aldığımız en büyük daireyi ifade etmektedir. Daha küçük olan
ikinci daireyi ise, uluslararası stratejilerin yeni ilgi odağı olan Avrasya
jeopolitiği oluşturmaktadır.
Ülkemizi kuşatan bu halkanın en önemli özelliği, sancılı tarihi geçmişleri
ve bugünkü sorunlu yapılarıyla Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu bölgelerini
kapsayan stratejik ve zorlu bir üçgeni ifade etmesidir.
Bu üçgenin merkezinde de Türkiyemiz yer almaktadır. Diğer bir deyişle,
Anadolu coğrafyası, Avrasya jeopolitiğinin kalbi gibidir. Ülkemizin, dostunun
da, düşmanının da çok olması bu yüzdendir. Jeopolitik konumu ve önemi,
bu niteliğiyle de sınırlı değildir. Bölgenin, istikrarlı devlet geleneğine
ve modern bir siyasi rejime sahip ender ülkelerinden biridir.
Türkiyemiz, jeoekonomik ve jeopolitik bakımdan da çok değerli ve ayrıcalıklı
bir konuma sahiptir. Petrol, su, doğalgaz gibi, görünen gelecekte de stratejik
hammaddeler olmaya devam edecek olan kaynakların üretim-pazar yollarının
üzerinde yer almaktadır. Türkiye, bu maddelerin üreticisi olan “Doğu”yla,
tüketicisi olan “Batı” arasında doğal bir köprüdür.
Jeo-kültürel konumumuz da, jeo-ekonomik yapımızı aratmayacak ölçüde
benzersizdir. Hem tarihi ve dini, hem de insani hasletlerimiz, dünya anlam
haritasında benzersiz bir yer almamıza sebep olmaktadır. Bu beşeri vasfımızı,
medeniyetlerin, kültürlerin ve dinlerin buluşmasına ev sahipliği yapan
muhteşem bir noktada oluşumuz tamamlamaktadır.
İşte dünyada eşine rastlanmayacak ölçüde baş döndürücü olan bütün bu
niteliklerimiz, Yüce Allah’ın milletimize bir lütfûdur. Bütün bu konum,
imkan ve potansiyeller, bir taraftan Türk Milleti’nin yükünü ve sorumluluklarını
ağırlaştırmakta; diğer taraftan önemli fırsatlara, ayrıcalıklara ve büyük
bir geleceğe işaret etmektedir.
Bizim millet olarak sahip olduğumuz yaşama ve gelişme azmi, tarihi birikim,
hürriyetimize ve onurumuza düşkünlük en büyük milli sermayemizi oluşturur.
Türklüğün bin yıllık Anadolu tarihinde inşa ettiği Selçuklu ve Osmanlı
Medeniyetleri ile varoluşun, son destanı olan şanlı milli mücadelemiz,
en büyük ilham ve kuvvet kaynaklarımızdır.
Şimdi, hep birlikte geçen yüzyılın başlarını, 1910’lu, 1920’li yılları
hatırlayalım. Bu yıllar, Türkiye’nin üzerinde kara bulutların dolaştığı
sancılı ve zorlu yıllardır. Büyük bir imparatorluğun enkazı altında tarih
sahnesinden çekilmesi beklenen bir millet, bağımsızlığını korumasını bilmiş,
yeniden dirilmeyi başarmıştır.
Milli mücadelemizin hemen ardından başlayan siyasi ve hukuki hamleleri,
daha sonra sanayileşme çabaları izlemiştir. Buna karşılık, çeyrek asrını
tek parti rejimi altında geçirmek zorunda kalmıştır.
Çok partili siyasete ise, ancak II. Dünya Savaşı’nın sonunda, yeni dünya
dengelerinin ve iç dinamiklerin etkisiyle kavuşulmuştur. 23 Nisan 1920’de
“milli hakimiyet” ilkesinin, 29 Ekim 1923’te de Cumhuriyet’in ilanıyla
şekillenen temel siyasi tercih, demokrasiye geçiş ile birlikte yeni bir
anlam kazanmıştır. Türkiyemiz bundan sonra yoluna, iniş çıkışlarla dolu
olsa da demokratik rejim içinde devam etmektedir.
1960’lı ve 1970’li yıllar, 1950’li yıllardan devralınan sağlıklı bir
iktidar muhalefet ilişkileri geleneğinin yokluğunda ve soğuk savaş dönemi
şartlarının gölgesinde geçen yılar olmuştur. Bu dönemde, ülkemiz üzerinde
oynanan oyunların yoğunlaştığı, terör ve sabotaj olayları ile aşırı kutuplaşmanın
siyasi hayatımızı adeta esir aldığı görülmektedir.
İşte bu ağır şartlar altında Türkiye gibi, Milliyetçi-Ülkücü Hareket
de çok çetin bir sınavdan geçmiştir. Türk milliyetçileri, vatanı ve milleti
için, hiçbir hesap yapmadan canını bile seve seve veren bir ruhun ve inancın
temsilcisi olmuşlardır.
Bugün dönüp düne baktığımızda yaşanan acıları, çekilen çileleri hatırlamamak
mümkün değildir. Yüce Allah’tan en büyük dileğimiz, bu ülke ve milletin
zor ve acılı durumlarla karşı karşıya kalmamasıdır.
Bizler, geçmişte yaşananların her açıdan paha biçilmez birer tecrübe
olduğunun farkındayız. Tarihi bir davanın, çilekeş bir Hareket’in bugünkü
temsilcileri olarak, emaneti en güzel şekilde koruyup gelecek nesillere
teslim etmek de bizim boynumuzun borcudur.
Türk Milliyetçileri, milli görev ve sorumluluklarının idraki içinde
emaneti kırıp dökmeden, günlük hesaplar içinde çarçur etmeden yarınlara
ulaştıracak siyasi akla ve şuura sahiptir.
Milliyetçi Hareket’in Kıymetli Mensupları,
Basınımızın Sayın Temsilcileri,
1980’li yılları, Dünya’da ve Türkiye’de çok önemli gelişmelerin yaşandığı,
teknolojik atılımların hız kazanmaya başladığı bir dönüm noktası olarak
değerlendirmek mümkündür.
1970’li yıllarda, bir yandan Güney Avrupa ve Güney Amerika ülkelerinde
demokrasiye doğru yol alan siyasi değişim yaşanmakta, diğer yandan dünya
ekonomik sistemi petrol krizinin şoklarını atlatmaya çalışmaktadır. Bu
noktayı hatırlatmamın temel sebebi, bugünkü teknolojik gelişmelerle olan
bağının altını çizmek içindir.
1980’li yıllarda hız kazanan teknolojik gelişmelerin bir sebebi, teknolojilerin
kendi kendini yenileme kabiliyetidir. Esas sebebi ise, yaşanan petrol krizlerinden
gerekli derslerin çıkartılarak teknolojiye ve yeni buluşlara daha fazla
yatırım yapılmasıdır. Sanayileşmiş ülkeler, bu yıllardan itibaren teknolojik
yenilikleri teşvik etmeye ve daha çok kaynak ayırmaya başlamıştır.
Ülkemizde de, 1980 sonrası iç ve dış şartların elverişli olması sebebiyle
ekonomik gelişme sürecinde gözle görülür bir canlanma söz konusu olmuştur.
Siyasi hayatın hareketlendiği 1990’lı yıllarda ise, uzlaşma ile rekabet
arasında denge kurulamadığı ve kısır çekişmeler ağırlığını hissettirdiği
için, gelişme sürecinin temposu da düşmeye başlamıştır.
Bu sonuçta, Türkiye’nin, aynı dönemde giderek palazlanan bölücü terör
örgütüyle mücadele etmek zorunda kalmasının da ciddi rol oynadığına şüphe
yoktur. Hem sınır komşularımızdan, hem de bazı Batı Avrupa ülkelerinden
lojistik destek alması, mücadelenin oldukça zorlu geçmesine ve uzun sürmesine
yol açmıştır.
Bölücü-yıkıcı terör faaliyetlerinin sosyo-ekonomik gelişmemizi sekteye
uğrattığı bilinen bir gerçektir. Aynı zamanda, dış politika alanındaki
seçeneklerimizi azaltan, insiyatif alma kapasitemizi sınırlandıran bir
sonuç daha doğurmuştur. Diğer bir deyişle, terörün bu dönemde ülkemize
ödettirdiği siyasi ve ekonomik fatura, tahmin edilenden çok daha ağır olmuştur.
Gerçekten de, 1990’lı yılların başında komünizmin çöküşü ve “Soğuk Savaş
Dönemi”nin sona ermesiyle birlikte yeniden şekillenmeye başlayan jeopolitik
dengeler karşısında Türkiye’nin gücünü ve hareket kabiliyetini azaltmıştır.
En önemlisi, aynı yıllarda bağımsızlığa adım atan Türk Dünyası ile, yakından
ilgilenmek ve çok yönlü katkılar yapmak mümkün olamamıştır.
Bugün, Türk Cumhuriyetleriyle ilişkilerimiz, maalesef arzu edilen bir
seviyede değildir. Önümüzdeki yıllarda ilişkilerimizin nakış işler gibi,
özenle ve sabırla işlenmesi ve geliştirilmesi şarttır.
Son on yıl boyunca, dış politika alanında olduğu gibi, iç politikamıza
da sancılı ve dalgalı bir çizgi hakimdir. 1990’larda, özellikle de 1995
seçimleri sonrasında yaşanılan sıkıntıların ve çekişmelerin had safhaya
ulaştığı inkâr edilemez bir gerçektir.
Siyasi kriz ve seviyesizlik bu dönemde, kendini sadece hükümet istikrarsızlıklarında
değil, siyaset dünyasının hemen her alanında hissettirmiştir. Kısır çekişmeler,
tutarsızlıklar ve üslup kirliliği ile bezenmiş siyasi söylemler, demokratik
hayatımızı adeta esir almıştır.
Sözün kısası, 1990’lı yıllar, ülkemiz bakımından dünya konjonktürü dikkate
alındığında bir duraklama ve bocalama dönemini ifade eder. 1990’ların başında
yapılması gereken birçok düzenleme yapılamamış, alınması gereken kararlar
ise ya ertelenmiş ya da yanlış alınmıştır.
Tabii olarak, emekleme devresini tamamlamakta zorluk çeken demokrasimizin,
böyle bir atmosfer içinde sağlıklı bir şekilde gelişmesini beklemek yanlış
olacaktır. Demokratikleşmeden çok sık söz edilmesine rağmen, demokrasinin
yeşereceği siyasi iklim için kayda değer bir adım atılmamıştır. Bu gerçek,
ülkemizin karşı karşıya bulunduğu temel çelişki ve çarpıklıklarından biri
olmaya devam etmektedir.
Bütün bunların anlam ve önemini farketmek ve kavramak çok zor değildir.
Bunun için önce niyetlerin ve zihniyetlerin değişmesi lazımdır. Böyle bir
dönüşüm, siyasi gelişme sürecinin hem sağlıklı, hem de hızlı bir nitelik
kazanması bakımından zorunludur. 18 Nisan Seçimleri öncesi ve sonrasının
özenli bir analizi, bu zorunluluğun algılanması ve gereği için yeterli
olacaktır.
Ancak, dillerine sürekli olarak Milliyetçi Hareket’i dolayanların böyle
bir duyarlılık ve kararlılıktan uzak olduğu görülmektedir. Bu kafanın herhangi
bir ciddi mesele karşısında söylediklerine dikkatlice bakıldığında, çarpık
zihniyet yapıları kendini ele vermektedir.
Milliyetçi Hareket karşıtı koronun üyeleri, sık sık yeni sayfa açma
iddialarını tekrarlamakta; yaptıklarının olumsuzluklarına dair itiraflarda
bulunmaktadır. Fakat buna rağmen, klasik alışkanlıklarını ısrarla sürdürmektedirler.
Yine ne acıdır ki, partimizi, sürekli tek siyasi rakip ve hasım olarak
görmenin yol açtığı zihin bulanıklığından ve üslûp çirkinliğinden kurtulabilmiş
değillerdir.
Ama ne olursa olsun, bütün bu olumsuzlukların tek ilacı Milliyetçi Hareket
Partisi’dir. Çünkü, Milliyetçi Hareket, siyaset dersine ihtiyacı olanlar
için kendi çizgisinden sapmayacak kadar kararlı, ama ders vermeye devam
edecek kadar sabırlıdır.
Değerli Arkadaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,
Partimizin, gerek seçim öncesi, gerekse sonrasında takip ettiği strateji,
iki ana kaynaktan beslenmiştir. Birinci kaynağı, Türk Siyaseti’nin uzak
ve yakın dönemleri üzerine gerçekçi bir gözle yapılmış değerlendirmeler
oluşturmaktadır. Bu meyanda, Türk Milleti’nin en çok şikayet ettiği hususlar
ile demokrasimizin kronik hastalıkları dikkate alınmıştır.
İkinci olarak, “Dünyanın geleceği ile böyle bir dünyada Türkiye’nin
yeri ve önemi nedir?” sorusunun cevapları aranmıştır. Çünkü, teknolojik
ve ekonomik gelişmelerin başdöndürücü bir hıza ulaştığı, küresel etkileşimlerin
yoğunlaştığı bir zaman diliminde böyle bir soruya cevap aramak hem gerekli,
hem de önemli hale gelmiştir.
Her iddia sahibi partinin ve siyasetçinin bu ve benzeri sorulara cevap
araması, geleceğe ilişkin tasavvurlarını zenginleştirmesi giderek bir zorunluluk
halini almıştır. Zaten konuşmanın ilk bölümünde yaptığım değerlendirme
ve öneriler, aynı zamanda bu soruya verdiğimiz bazı cevapları içermektedir.
Böyle bir durumda karşımıza, ister istemez kısa, orta ve uzun vadede
yapılması gerekenler, milli hedef ve öncelikler meselesi çıkmaktadır. Yeni
bir siyasi anlayış ve üslûp, istikrarlı bir ekonomik büyüme, sağlıklı bir
demokratikleşme süreci, milli öncelikler sıralamasında ilk sıralarda yer
almaktadır. Bunları toplumsal hayatımızın amansız hastalıkları olan yolsuzluk
ve yoksulluk ile kararlı ve sürekli mücadele tamamlamaktadır.
Bilindiği gibi, partimizin iktidar sorumluluğunu paylaşması, siyasi
ve ekonomik belirsizliğin ve ümitsizliğin doruk noktasına ulaştığı bir
dönemle örtüşmektedir.
Bu tercihini yaparken de, herhangi bir basit siyasi hesabın anlık çekiciliğine
kapılmadan, ülke ve milletin varlığını ve geleceğini dikkate almıştır.
O zamanlar neredeyse karaya oturmak üzere olan ve geçici bir bütçeyle yönetilen
ekonomik tablo Türkiye’nin acı gerçeklerinden biridir.
Yine, borç ve faiz kıskacında sıkışıp kaldığımız, birkaç gün sonrasını
tahmin etmekte zorlandığımız bilinmektedir.
Siyasi tablo da, ekonomik tabloyu aratmayacak ölçüde karmaşık ve sıkıntılı
bir görüntüye sahiptir. Bugün ise, istikrarın mumla arandığı dönemden,
istikrarın eleştirildiği ve tartışıldığı bir döneme gelinmiştir. Bu, bir
açıdan çok önemli gelişmeyi ifade etmektedir. Özünde, istikrarsızlığın
yol açtığı kritik eşiğin aşıldığı anlamına gelmektedir. Ama unutulmamalı
ki, istikrarın kıymeti, varlığında değil, yokluğunda daha iyi anlaşılır.
Bu sebeple, olumlu gelişme ile olumsuzu, eleştiri ile karalamayı birbirine
karıştırmaktan vazgeçmek şarttır.
Partimizin, uzlaşma ve atılım ilkesini düstur edinen 57. Hükümet’in
kuruluşuna katılımı ve çabaları, bu çerçevede değerlendirildiğinde daha
anlamlı ve gerçekçi olacaktır. Siyasi ve ekonomik istikrarın önemli ölçüde
tesis edilmiş olmasında, Milliyetçi Hareket Partisi’nin varlığı ve gayretleri
çok önemli bir paya sahiptir. Bu inkar edilemez bir gerçektir.
Sadece partimizin değil, hükümeti oluşturan diğer siyasi partilerin
de planlayıp gerçekleştiremediği politikalarının olması tabiidir. Mevcut
ülke şartları ve üçlü koalisyon yapısı dikkate alındığında arzulanan herşeyi
gerçekleştirmenin mümkün olamayacağı aşikârdır.
Huzurlarınızda açık kalplilikle ifade ediyorum ki, bu dönem zarfında
yapılan birçok hizmetin yanında, tasarlayıp yapamadıklarımız da vardır.
Yine hükümet ve parti olarak, orta ve uzun vadede yapacaklarımız vardır.
Bütün bunlar, mevcut dünya ve Türkiye şartlarında ve demokrasilerde çok
doğaldır. Bugün için önemli olan, ülkemizin ve milletimizin önceliklerinde
sağlanan gelişmelerdir, atılan adımlardır.
Bilindiği gibi, bu öncelikler arasında, çeyrek yüzyıllık bir maziye
sahip yüksek enflasyon belasının özel bir yeri vardır. Bu temel ve kritik
sorunu belâ haline getiren tabii ki sadece uzun bir tarihe sahip olması
değildir. Aynı zamanda sosyal, kültürel ve ekonomik hayatta çok yönlü
ve önemli tahribatlara sebep olmaktadır. Ülkemizde, son 20 yıl içinde fiyatların
artış oranı ile geniş kitlelerin satın alma gücü arasında büyük uçurumlar
oluşturmuştur.
Özellikle işsizlik ve enflasyon, gelir dağılımı adaletsizliğinin ürkütücü
boyutlara ulaşmasına yol açmaktadır. Bilinmelidir ki, enflasyon belirli
bir seviyede denetim altına alınmadığı sürece, olumsuz sosyal ve ekonomik
yansımalarının ortadan kalkması mümkün olmayacaktır.
57. Hükümet kurulduğunda, önünde zorlu bir tablo duruyor, ancak birden
fazla gerçekçi yol bulunmuyordu. Türkiye’nin öncelikle geçici bütçe ile
yönetilen bir konumdan kurtarmak gerekiyordu. Ekonomiyi ve ülkeyi, Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nin onayını ve desteğini almamış bir bütçe ile idare
etmenin çağımızda ne anlama geldiği bellidir.
Bundan sonra acilen atılması gereken adımların birçoğu atılmıştır. Araçları
ve dozu konusunda bazı farklı görüşler olmasına rağmen, yeniden yapılanma
ve enflasyonla mücadele programı üzerinde geniş bir mutabakat ortaya çıkmıştır.
Üç yıllık dönemi kapsayan bu gerçekçi ekonomik çözüm paketinin, bazı
yeni sorunların varlığına rağmen devreye sokulduğunu unutmamak lazımdır.
Toplumsal ve ekonomik maliyeti çok yüksek olan iki deprem felaketi ile,
dünya petrol fiyatlarındaki anormal yükselişin yarattığı elverişsiz zemin
ortadadır. Bunların olumsuz etkisinin hafife alınmayacak boyutlarda olduğu
açıktır.
Yeniden yapılanma ve enflasyonla mücadele programının iki ana hedefi
ve boyutu bulunmaktadır. Birinci boyutu, daha çok psikolojik ve sosyolojik,
ikinci ise daha çok ekonomiktir.
İlk önce, uzun yıllardır enflasyona karşı oluşan bıkkınlık ve yılgınlık
psikolojisinin kırılması gerekmiştir. Çünkü toplumun hükümete ve programa
güvenini sağlamak şarttır. Gene bu çerçevede, ekonomik aktörlerin de kendilerine
ve ülkelerine olan inancı tazelenmeye çalışılmıştır.
İkinci temel hedef ve boyutu ise, teknik düzeyde alınan tedbirler ile
ekonomik kısır döngüyü kırmak ve istikrarlı büyüme sürecini temin etmek
oluşturmaktadır. Biran önce sağlıklı kaynak temin ederek, ekonomiyi esir
alan borç ve faiz sarmalı kırılmaya çalışılmıştır. Esas amacın ise, ekonomik
yapıyı ve zihniyeti dönüştürerek yatırım ve üretim ekonomisinin önünü açmak
olduğuna şüphe yoktur.
Takdir edileceği üzere, bütün bu alanlarda ülkemizin geldiği bugünkü
nokta, hükümetimizin aldığı mesafe yeterli değil, ama önemlidir. Geriye
dönüp bakıldığında sağlanan gelişmenin dikkate değer olduğu görülecektir.
Hedeflenen büyüklüklere önemli ölçüde ulaşılmış, enflasyon uzun yıllardır
görülmeyen seviyelere doğru gerilemeye başlamıştır.
Özellikle dar gelirli vatandaşlarımızın çektiği sıkıntılar ise devam
etmektedir. Bundan sonraki hedeflerimizden biri, sosyal çarpıklığı ve gelir
dağılımı uçurumunu düzeltmek olacaktır.
İnşallah, her geçen yıl, siyasi ve ekonomik istikrar pekişerek, uzun
yıllardır özlemini çektiğimiz toplumsal huzur ve refahı beraberinde getirecektir.
Biz, bunun için gayret sarf ediyor, bunun gerçekleşeceğine yürekten inanıyoruz.
Çünkü biz Türkiye’ye ve Türk insanına güveniyor ve inanıyoruz.
Hükümetimiz döneminde, yolsuzlukların ve haksızlıkların üzerine kararlılıkla
gidiliyor olması da bunun delillerinden biridir. Türk ekonomisini kanserli
hücreler gibi sarmaya başlayan yolsuzluk mikrobu kazınıp atılıncaya kadar
bu mücadele derinleşerek devam etmek zorundadır. Şahsım ve partim, Türkiye’yi
terörden, yağmalardan ve haksızlıklardan arındırma mücadelesinin sonuna
kadar arkasındadır.
Değerli Misafirler,
Muhterem Dava Arkadaşlarım,
Şu ana kadar yaptığımız Dünya ve Türkiye değerlendirmemizin, bazı gelişmelere
dikkat çekmenin yanında, bir önemli amacı daha bulunmaktadır. Genel bir
sonuca ulaşmak, aziz milletimizin ve sizlerin huzurunda tarihe kayıt düşmektedir.
Şimdi, ileriye yönelik “genel hedef ve prensipler manzumesi” olarak gördüğüm
bazı hususların altını çizmeyi milli bir görev ve sorumluluk addediyorum:
1- Türk siyasetçisinin ve aydınının bir dünya bakış açısı olmalı,
alternatif fikir ve politikalar geliştirilmelidir. Tasavvurlarımızın ana
çerçevesini de “Nasıl bir Dünya” ve “Nasıl bir Türkiye” sorularına verilecek
cevaplar oluşturmalıdır. Yüzyıl önce Osmanlı aydını ve siyasetçisinin,
altmışbeşyıl önce ilk cumhuriyet kuşağının böyle bir çabasının olduğunu
düşünürsek, günümüzdeki tartışmaları yeterli bulmak mümkün değildir. Kuru
bir taklitçilik yerine, özgün proje ve iddiaların arayışında olmak, medeniyet
tecrübemizin ve tarihin bize yüklediği bir sorumluluktur. Bütün insanlık
ile birlikte ülkemizi de zorlu bir gelecek beklediğine göre, küresel kaderimiz
üzerinde söz sahibi olmak hakkımızdır. “İnsanlığın yüzyılla yapması gereken
adil ve ahlaki bir sözleşme”de Türk Milleti’nin de imzası bulunmak zorundadır.
Artık, Türk Milliyetçiliği’nin yeni hedeflerinden biri de budur.
2- Türk Dünyası ile ilişkilerimizde, bağımsızlıklarını kazandıktan
sonra geçen 10 yıllık süre boyunca ciddi ilerlemeler sağlayamadığımız bir
gerçektir. Bu konu, ilişkileri geliştirmek ve kurumlaştırmak için herkesin
üzerine düşeni lâyıkıyla yapması gereken stratejik ve milli bir mesele
olarak ele alınmalıdır. Meseleye, yabancı bir gözlükle ya da ideolojik
ön yargılarla yaklaşmanın, bu anlayış sahiplerine aldatıcı bir tatmin sağlaması
dışında, hiçbir faydası dokunmayacaktır.
3- Türkiye’de zaman zaman moda bile olan, tarihimizle ve kültürümüzle
hesaplaşma ya da kavga etme saplantısından bir an önce kurtulmak lazımdır.
Bunun yerine, milli varlığımızın ve hafızamızın garantörlerinden biri olan
tarihimizi anlamaya ve dersler çıkarmaya çalışmak temel tercihimiz olmalıdır.
Osmanlı ile Cumhuriyeti, Cumhuriyet ile demokrasiyi, devlet ile milleti
kavga ettirmenin ya da kavgalı göstermenin bu zamana kadar kimseye bir
yararı olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır. Benzer bir değerlendirme,
milli kültür ve değerler karşısındaki olumsuz ya da neme lazımcı tavırlar
için de geçerlidir. Türkiye sevgisi ve milli değerlere saygı, her ideoloji
ve parti mensubu için, bir yük değil, bir gerekliliktir.
4- Demokrasimizi ve insan hakları politikalarını el birliği ile
geliştirmenin makûl ve mümkün yollarını bulup hayata geçirmek hem zorunlu,
hem de önemlidir. Aynı şekilde, ülke ve millet bütünlüğü ile demokrasiyi
birbiriyle çelişen değil, birlikte gelişen bakış açısıyla ele almak şarttır.
Yine, demokratik hukuk devletinin, bütün Türk vatandaşlarının bir arada
daha mutlu ve huzurlu yaşamasının asgari şartlarından biri olduğu konusunda
tereddüt uyandırmayacak bir samimiyetin ve kararlılığın sergilenmesine
ihtiyaç vardır.
5- Siyaset kurumunun inisiyatif ve itibar kaybının temel sebeplerinden
biri olan, seviyesiz, tutarsız ve günübirlik söylem ve davranışlardan ısrarla
uzak durulmalıdır.
Siyasetçinin, siyaset alanını daraltma değil, siyaseti zenginleştirme
ve itibar kazandırma gibi esaslı bir işlevinin bulunduğu göz ardı edilmemelidir.
Siyaset alanına ve siyaset etme tarzına dair böyle bir duruş ve kararlılık,
iktidar ile muhalefetin müşterek sorumluluklarının en başında gelmektedir.
Bilinmelidir ki, cumhuriyet ile demokrasi birbirinin; temiz, seviyeli ve
ilkeli siyaset de her ikisinin sigortasıdır.
6- Türkiye’nin varlığı ve geleceği, Türkçe’nin varlığı ve geleceğiyle
doğru orantılıdır. Türkçemiz, bir sembol ve anlaşma aracı olmanın ötesinde,
bizi millet yapan temel kıymetlerden biridir. Yüzlerce kuşak boyunca atalarımızın
düşünceleriyle ve tarihî tecrübelerin katkılarıyla şekillenmiştir. Geçmişten
geleceğe uzanan en güçlü köprülerden biri olan Türkçemizin yaşatılması,
hiçbir kuşağın ihmal edemeyeceği ya da reddedemeyeceği bir görevdir. Bu
milli görev, devlet ile milletin müştereken üstlenmesi gereken görevler
arasında hayati bir yere sahiptir.
7- Ülkemizin birliği ve dirliği için, siyasi ve ekonomik istikrarın
toplumsal istikrar ile birlikte oluşturacağı ahenkli bir üçgenin varlığına
ihtiyaç vardır. Dolayısıyla, siyasi ve ekonomik istikrar, toplumsal istikrar
ile tamamlanamadığı sürece “altın üçgen” ortaya çıkmayacaktır. Bunun için,
yoksulluk ve işsizlik gibi sorunlar en alt seviyeye inmeden ekonomik gelişme
mücadelemiz başarıya ulaşmış kabul edilemez. Ayrıca, toplumsal vicdanın
rahatlaması bakımından da yolsuzluk ve haksızlıklarla kararlılıkla mücadele
edilmesi şarttır. Bu sebeple, yoksulluk, işsizlik ve yolsuzluk ile savaşmak
üzere milli bir seferberlik başlatılması, “acil eylem planları” geliştirip
uygulanması gerekmektedir.
8- Ülkemizin şimdiden baş döndürücü boyutlara ulaşan küresel
yarışta daha fazla geride kalmaması için, stratejik öncelik verilecek yatırım
alanları ile teknoloji branşlarının çok iyi tespit edilmesi zorunludur.
Sanayi politika ve stratejisi 75 yıllık bir maziye sahip olmasına rağmen,
bugün ülkemizin önder olduğunu söyleyebileceğimiz hiçbir sanayi ve teknoloji
dalı yoktur. Halbuki, Türkiye’den çok daha sonra başlayıp, bugün dünya
standartlarında teknolojiye sahip olan birçok ülke bulunmaktadır. Artık
yatırım ve branş önceliğinin yanı sıra, eğitime ve gençliğe de gereken
önemi vermeyi ciddiye almak zorundayız. Bu bağlamda, kaliteli bir eğitim
sistemine ulaşmak amacıyla bütün imkân ve kaynaklar seferber edilmeli;
bilgili, hünerli ve şahsiyetli nesillerin yetişmesi için her türlü fedakârlık
yapılmalıdır.
Muhterem Misafirler,
Kıymetli Arkadaşlarım,
Saygıdeğer Basın Mensupları,
Ülkemizin bugününe ve yarınına ilişkin görüş ve önerilerimizi, sizlerin
ve milletimizin takdirlerine arzetmiş bulunuyorum. Sekiz ana başlık altında
topladığımız bu tespit ve önerilerin sayısını arttırmak tabii ki mümkündür.
Ama bizce önemli olan, sayıdan çok, böyle bir çabanın ifade ettiği mânâdır.
Çünkü, siyaset kurumunun değer ve çözüm üretme yeteneğinin gelişmesi bakımından
bu tür duyarlılıkların katkısı çok büyüktür.
Şimdi ise, biraz önce arzettiğim görüş ve önerilerin ışığında, Türkiye
gündeminde uzun süredir yer eden belli başlı kritik tartışma konularına
temas etmek istiyorum.
Bu çerçevede üzerinde ilk önce duracağım konu, Türkiye-Avrupa Birliği
ilişkileri olacaktır. Takdir edileceği üzere, ülkemizin Avrupa Birliği’ne
girişi, herhangi bir Avrupa ülkesinin üyeliğinden daha derin bir anlam
ve öneme sahiptir. Bu tespit, ilişkinin her iki tarafı bakımından da geçerlidir.
Başlangıç olarak bu noktanın altını çizmek istememin iki ana sebebi
vardır: Öncelikle, Türkiye’nin üyeliğinin, gerek kendi, gerekse Avrupa
Birliği bakımından ciddi bir dönüm noktası olduğunu kabul etmek lazımdır.
Köklü bir medeniyetin ve tarihin mirasçısı olan milletimizin geleceğini
yakından ilgilendirmektedir. Aynı zamanda da tarihî bir buluşmaya işaret
etmektedir. Dolayısıyla, meseleye basit bir çıkar ilişkisi bağlamında yaklaşmak
yanlış olacaktır.
Üyeliğimizin, Avrupa Birliği üyesi ülkeler tarafından tartışılmasını
ve hatta eleştirilmesini meşru görüp, milletimizi böyle bir haktan mahrum
bırakmaya çalışmak ise, ikinci çelişkiyi ve yanlışı oluşturmaktadır. Birlik
bünyesinde, dün olduğu gibi, bugün de Avrupa Birliği’nin genişleme mimarisiyle
ilgili olarak şiddetli tartışmalar yapılmaktadır. Tartışmaların büyük bir
bölümünü de, yeniden yapılanma politikaları ile Türkiye’nin üyeliği sorunu
oluşturmaktadır.
Bu ve benzeri sebeplerle, ilişkilerimizin dinamiklerini ve geleceğini
basit bir taraftarlık ikilemine indirgenmekten şiddetle kaçınmak lazımdır.
Bilindiği gibi, ülkemizin Avrupa Birliği’yle olan bağı, neredeyse yarım
yüzyılı bulan bir maziye sahiptir. Bu tarihî sürecin vuzuha kavuşması,
sadece iç değil, dış dinamiklerin de etkisiyle bir türlü mümkün olamamıştır.
Soğuk savaş döneminin ardından bir süre bocalama aşamasına giren ilişkiler,
son bir yıldır ciddi bir boyut kazanmaya başlamıştır.
Birliğe tam üyelik meselesi, ülkemizde giderek bir “devlet politikası”
haline gelmiş, milli hedef ve stratejiler arasındaki yerini almıştır. Milliyetçi
Hareket Partisi ise, Avrupa Birliği’ne mesafeli yaklaşımını 1990’lı yılların
başına kadar korumuştur. Bu tarihlerden itibaren daha serinkanlı ve çok
yönlü bir yaklaşım geliştirmeye başlamıştır.
Özellikle, komünizmin çöküşünün sembolize ettiği Soğuk Savaş sonrası
dönemde, bölgesel işbirliği ağlarının önem kazanması, Avrupa Birliği seçeneğinin
daha çok dikkate alınmasına yol açmıştır. İkinci olarak, ekonomik ve teknolojik
gelişmeye dinamizm kazandırmak için yeni işbirliği alanları yaratmak gerekli
olmuştur.
Partimizin, Avrupa Birliği’ne yaklaşımında, son olarak, Avrasya coğrafyasının
bir barış, istikrar ve refah adası olmasına dair görüşü rol oynamıştır.
Milliyetçi Hareket Partisi, Avrupa Birliği’ne tam üyelik meselesini
önemsemekte ve ciddiye almaktadır. Birlik yönetimi, Türkiye’nin üyeliğine
gerçekçi ve samimi bir şekilde yaklaştığı ölçüde, katılımın makûl bir zaman
aralığında realize olacağına inanmaktadır.
Birkaç gün sonra açıklanacak olan Katılım Ortaklığı Belgesi, Avrupa
Birliği yönetiminin, hem Türkiye’ye, hem de Dünyaya bakış açısının da bir
aynası olacaktır. Bu süreçte, ülkemizin ve milletimizin temel hassasiyetlerinin
dikkate alınmasını beklemek, en tabii hakkımızdır. Yine, Birlik yönetiminin
Türkiye ile ilişkilerinde Yunanistan’ın arkasına sığınmaktan, Kıbrıs ve
Ege sorunlarına tek taraflı yaklaşmaktan vazgeçmesi gerekmektedir.
Bizim açımızdan asıl önemli olan, yeni yüzyılın yıkıcı bir ekonomik
ve teknolojik savaşa değil, beşerî sorumlulukların göz ardı edilmediği
“sürdürülebilir bir yarış”a sahne olmasıdır. 21. yüzyılın bir milletler,
kültürler ve dinler çatışmasının yerine, milletlerarası dayanışma ve barışa
ev sahipliği yapması çok önem arz etmektedir. İşte Avrupa Birliği’nin temel
ve evrensel misyonu, böyle bir çerçevede şekillenmek zorundadır. Küresel
ölçekte sürdürülebilir bir yarışın varlığı buna bağlıdır.
Şimdi bu görüş ve öneriler karşısında Milliyetçi Hareket Partisi’ne
gelişi güzel eleştiriler yöneltenlere, sürekli dillerine dolayanlara sormak
lazımdır: Asıl sizler, neyi temsil ediyor, ne söylemek istiyorsunuz? Tabii
ki, neyi temsil ettiklerinin, ne söylemeye çalıştıklarının kendileri de
pek farkında değillerdir.
Partimizin ifade ettiği böyle bir küresel bakış açısından, Avrupa Birliği’yle
adil ve onurlu bir işbirliğini savunmasından rahatsız olanları anlamak
zordur.
Asıl rahatsız olunması, esas endişe edilmesi gereken tavırlar, teslimiyetçi
ya da neme lazımcı tavırlardır. Meseleye, çıkarcı ya da perakendeci duygu
ve özlemlerle yaklaşmanın, ne insanî ne de millî hiçbir değeri yoktur.
Bu tür yaklaşımlar, sadece yeni çağı anlayıp kavrayamamakla değil, Türkiye’yi
ve Türk Milletini hafife almakla eşdeğerdir. Unutulmamalı ki, her türlü
ilişkilerimizde sorumlu ve duyarlı bir uslûp ve yaklaşımı benimsemek, yalnızca
Milliyetçi Hareket Partisi’ne ait bir görev değildir. Bu herkesin sorunu
ve sorumluluğudur.
Muhterem Arkadaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,
Şimdi ise, üzerinde önemle durmayı düşündüğüm bir diğer hususa geçmek
istiyorum. Bu, ülkemizde uzun yıllardır devam edegelen ve zaman zaman da
siyasi gündemin merkezine oturan din ve laiklik eksenli tartışmalar olacaktır.
Temel teorik tartışmaların yanında, bu meselenin türevleri mahiyetinde
olan birçok konu bulunmakta; siyasi ve sosyal hayatımız üzerinde derin
izler bırakmaktadır.
Bilindiği gibi, din-toplum ve din-devlet ilişkileri, hem Doğu
hem de Batı toplumlarında yüzyıllardır süren sancılı ve tartışmalı bir
geçmişe sahiptir. İnsanoğlunun manevi ihtiyacını karşılayan, madde ile
mânâ arasındaki ilişkilerin dengelenmesine temel referans teşkil eden dinlerin
önemi ve etkinliği, her zaman çok büyük olmuştur. Bu büyük güçten herhangi
bir şekilde yararlanmak için, O’nu çarpıtmaya ya da kullanmaya çalışanlar
sürekli çıkmıştır.
Laiklik prensibi, işte bu uzun ve zorlu tarihî tecrübelerin ışığında
insan-din-devlet ilişkilerini dengelemek ve düzenlemek üzere gelişen bir
yönetim şekli olmuştur. Birçok ülke, bu prensibe, kendi toplumsal özelliklerini
ve tarihi tecrübelerini de dikkate alarak devlet yönetim sistemini şekillendirmek
amacıyla başvurmuştur.
Türkiye’de de bu yönde çabalar, bir zorunluluk olarak 19. yüzyılda ortaya
çıkmaya başlamıştır. Daha sonra milli mücadelenin ardından kurulan Cumhuriyetimizin
temel vasıflarından biri olarak kabul görmüştür.
Ülkemizde, başta Diyanet olmak üzere devletin dine yaklaşımının esasını
oluşturan politikalarını, dinin denetlenmesi ve yönlendirilmesi olarak
ele almamak gerekir. Devletin temel görevini, vatandaşlarımızın dinî vecibelerini
yerine getirmesini kolaylaştırmak, elverişli bir zemin yaratmak şeklinde
düşünmek lazımdır.
Aynı zamanda, derin tarihî izler taşıyan bazı tartışmaların ve sorunların,
sosyal hayatı içinden çıkılmaz hale getirmesinin önüne geçilmesi zorunluluğu
vardır. Dinî algılama ve uygulamalar arasında varolan farklılıkların, insanlarımızın
ilişkilerine yansımaması, hiçbir sosyal gerilime ve kavgaya meydan vermemesi
hayatî öneme sahiptir. Bunun için de, devlete ve topluma büyük görev ve
sorumluluklar düşmektedir.
Bizler, Türk milliyetçileri olarak, milletimizin ezici bir çoğunluğunun,
hem kendi inançlarına samimiyetle bağlı, hem de diğer inançlara yeterince
saygılı olduğunu düşünüyor ve biliyoruz. İnsanlarımız arasında bu mânâda
hiçbir ciddi sorun olmadığına inanıyoruz.
Bunun için, zaman zaman alevlenen birçok tartışma ve sorunun milletimiz
nezdinde çok fazla bir anlam ve değer ifade etmemektedir. Sözün kısası,
çatışma ve tartışmaların kaynağı ne dinimizdir, ne de milletimizdir.
Sorunun temelinde, “din istismarcıları”nın yüce İslam dini adına; “laiklik
istismarcıları”nın da Cumhuriyet ve Atatürk adına konuşma inadından bir
türlü vazgeçmemeleri yatmaktadır. Kendi dar algılama ve tanımlama biçimlerini
konunun özü haline getirmekte; en kutsal ve hassas değerleri gelişi güzel
bir şekilde yorumlamaktan ve kaşımaktan medet ummaktadırlar.
Sadece yanlış değil, aynı zamanda tehlikeli olan yaklaşımlar bunlardır.
Bu tür anlayışların, bırakınız meselelerin çözümünü ya da anlaşılır kılınmasını,
içinden daha çok çıkılmaz hale gelmesine sebep olması kaçınılmadır.
Buraya kadar söylediklerim daha çok din-devlet-toplum ilişkilerinde
karşımıza bir engel olarak çıkan iki kategorik ve dışlayıcı yaklaşım biçimini
tasvire yöneliktir. Son onbeş-yirmi yıl içinde az çok önemini korumuş olan
başörtüsü tartışmaları, bu iki yaklaşımın gölgesinde kalmış bir başka sorunumuzu
oluşturmaktadır.
Bu konunun, gerek 18 Nisan seçimleri öncesinde, gerekse sonrasında Türkiye’nin
gündeminde bir hayli yer ettiğini hepimiz biliyoruz. 1990’lı yıllar boyunca
siyasi mücadelenin ana teması, halkın gerçek gündeminden ve dış politikadan
giderek tarih, din ve etnisite merkezli bir tartışma alanına doğru kaymıştır.
Bu süreçte, dini değer ve sembollerimizin çeşitli vesile ve gerekçelerle
tartışma ve çatışmalara konu edildiği, bazen de acımasızca siyasi çıkarların
aracı haline getirildiği bilinmektedir. Aynı zamanda, siyaset sınıfının
kolaycılığa kaçışını ifade eden bu durum, siyasi ve sosyal hayatımızı,
yeni sıkıntı ve kutuplaşmalarla etkisi altına almıştır.
İnanıyorum ki, meseleye, böyle bir bakış açısından yaklaşıldığında tabloyu
daha iyi tanımlamak mümkün olacaktır.
“Laiklik” ya da “din” adına hareket etme iddiasıyla ortaya çıkan bazı
çevreler, milletimizin büyük çoğunluğu tarafından tasvip görmeyen uslûp
ve usulleri kullanır olmuşlardır. Özellikle üniversite öğrencilerinin kılık
kıyafeti, giderek tartışmanın merkezine oturmuş, karmaşık ve kritik boyut
kazanmıştır. Bu süreçte, YÖK’ün eğitimin kalitesinden daha çok kılık kıyafete
zaman ve enerji harcaması, sorunun kronik bir mahiyet kazanmasına zemin
hazırlamıştır.
Türkiye karşıtı çevrelerin de meseleyi sürekli kaşıması ve istismar
etmesi, makûl ve kalıcı çözüm yollarının önünü tıkamıştır. Hiç şüphe yok
ki, bu gerilim ve kutuplaşmaların yansımaları günümüze kadar uzanmaktadır.
Bize göre, benzeri sorun ya da tartışmaların kimlerin işine yaradığı
sorusuna doğru ve gerçekçi cevaplar aramak yararlı olacaktır. Başka bir
deyişle, mevcut sorun ve gelişmelerden en çok şikayet edenlerin, sorunu
en çok kaşıyanlar olduğu gerçeğinden bazı dersler çıkarmak lazımdır.
Yine, din ve vicdan hürriyetinin demokratik cumhuriyet içinde özel bir
yeri ve önemi bulunduğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Bütün bunları dikkate
aldığımız ölçüde, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak veya karıştırmak için her
yolu mübâh görenlere karşı mücadelenin kolaylaşacağına şüphe yoktur.
Kısacası, partimiz, milletimizi inciten başörtüsü meselesinin, yeni
gerilim ve çözümsüzlüklere yol açmadan en hakkaniyetli bir şekilde ve mutlaka
halledilmesini savunmaktadır. Biz, dün böyle düşünüyorduk, bugün de böyle
düşünüyoruz. Yarın da böyle düşünmeye devam edeceğiz.
Milliyetçi Hareket Partisi, devletimizin ve milletimizin hiçbir şekilde
hak etmediği sıkıntı ve gerilimlerden ebediyen kurtulmasını arzulamaktadır.
Hassas meselelere hassasiyetle yaklaşmanın önemini vurgulamakta; mümkün
olan en kısa zaman diliminde en doğru ve sağlıklı çözüme ulaşmanın gerekliliğine
inanmaktadır. Hangi gerekçe ile olursa olsun millet ile devletin arasını
açmak isteyenlere fırsat vermeden, toplumsal dayanışmayı ve huzuru pekiştirmek,
her siyasetçinin ve kurumun temel görevlerinden biri olmalıdır.
Gene biliyor ve inanıyoruz ki, Türk Milleti, hem Cumhuriyet ve demokrasiyi,
hem de dini inançlarını bir arada en güzel şekilde yaşatacak tecrübe birikimine
ve iradeye sahiptir. Herkesin de, bu imkân ve iradenin heba olmasına, çıkmaz
sokaklarda tükenmesine sebep olmaktan özenle kaçınması şarttır.
Partimizin çabaları ve görüşleri bütün samimiyetiyle ortada iken, basit
siyasi polemiklerle ve kışkırtıcı söylemlerle oy avcılığı yapanlara bir
çift sözümüz vardır. Siyaset, her siyasetçinin her aklına geleni konuştuğu
ve pazarladığı bir panayır değildir. Hele, halkımızın temiz ve samimi duygularını
önce acımasızca istismar edip, daha sonra da onlara ıstırap çektirme sanatı
hiç değildir.
Tutarlılık, samimiyet ve sorumluluk gibi erdemleri ciddiye almayanları,
ahlakî ölçüleri günübirlik değişenleri, ne tarih ne de milletimiz affedecektir.
Onlara verilecek en iyi ders zaman zaman bu gerçekleri hatırlatmak, daha
sonra da tarihe ve milletimize havale etmektir.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,
Huzurlarınızda, üçüncü ve son önemli tartışma konusu olarak demokrasi
ve demokratikleşme meselesine ilişkin görüşlerimi ifade etmek istiyorum.
Bu bağlamda esas amacım, belirli bir çerçeve çizmek, konuya yaklaşım biçimimizi
milletimizin takdirlerine sunmaktadır.
Daha önce de çeşitli vesilelerle ifade ettiğim gibi, demokrasi, milletimizin
içtenlikle benimsediği temel siyasi tercihlerinden birini oluşturur. Demokrasi,
Türk Milleti açısından artık dönüşü olmayan bir yol haline gelmiştir. Aynı
değerlendirmeyi cumhuriyet rejimi için de yapmak mümkündür.
Türkiye, zahmetli de olsa sorunlarını böyle bir siyaset zemininde çözmeyi
öğrenmektedir. Hem demokrasinin gelişimi, hem de halkın demokrasiyi benimseme
ve sahiplenme süreci, giderek daha çok hız kazanacaktır. Bundan kimsenin
hiçbir tereddütü ve endişesi olmamalıdır.
O zaman problem nedir? Ülkemizde demokratikleşme tartışmaları niçin
tepki toplayabilmektedir? Türkiye, demokratikleşme sürecinde mesafe almakta
neden zorlanmaktadır? Tabii bu soruların sayısını arttırmak mümkündür.
Ancak bunları arttırmak yerine, cevapları üzerine kafa yormak, problem
noktaları ya da kırılgan alanlar hakkında gerçekçi tespitlerde bulunmak
daha doğru olacaktır. Burada, huzurunuzda bunlar üzerinde uzun uzadıya
duracak değiliz. Ama bazı tespit ve önerilerimizi sizlerle paylaşmayı bir
görev addediyoruz.
Her şeyden önce, Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi şartlar altında nasıl
kurulduğunu gözlerden uzak tutmamak lazımdır. İkinci olarak, dünyada demokrasilerin
ortaya çıkışı ve gelişiminde yaşananları hesaba katmak, gerektiğinde mukayeseli
analizler yapmak şarttır. Bu iki noktanın en önemli faydasının havanda
su dövmekten kurtulmakla eşdeğer olduğuna şüphe yoktur.
Herhangi bir ülkenin yeni bir atılıma karar verirken, milletin özelliklerini
ve tarihini sıfırlayıp her şeye yeniden başlamasının mümkün olmadığını
bilmek lazımdır.
Kısacası, tarihi ve toplumu dışlayarak ya da yok farzederek sosyo-politik
bir dönüşümü başarmak imkânsızdır. Türkiye’de rejim ve demokrasi meselesi
ele alınırken böyle bir duyarlılığın yeterince sergilenmediği göze çarpmaktadır.
İkinci önemli husus ise, siyaset kültürünün belirleyicilikleri ile siyasi
ahlâkın ihmal edilmesidir. Siyaset kültürünün demokrasilerin işleyişinde
ve gelişimindeki yeri ve önemi zannedildiğinden daha fazladır. İktidar-muhalefet
ilişkilerinin karakteristikleri, sorumluluk ahlâkının yaygınlığı, sevgi
ve saygının siyasetin iliklerine kadar işlemesi konusu demokratik kültürün
ve yapının mütemmim cüzleridir.
Daha çarpıcı bir deyişle, bu tür değer ve ilkeler, sağlıklı bir demokratik
siyasetin yazılı olmayan anayasası gibidir. Yeri ve rolü de, teneffüs edilen
havanın canlı hayatında sahip olduğu önemle eşdeğerdir.
Siyaset dünyasının manevi atmosferini tamamlayan diğer unsurunu ise
tartışma geleneği oluşturur. Ülkemizde, maalesef yalnızca siyasi değil,
düşünce hayatımızda nitelikli bir eleştiri ve tartışma kültürü bakımından
oldukça fakirdir.
Demokrasi, özellikle bir kurallar ve kurumlar rejimidir. Parlamento,
hükümet, yargı ve seçimler bu mânâda temel kurumları oluşturur. Herkesin
asgari düzeyde de olsa üzerinde anlaşması ve daha sonra da riayet etmesi
gereken kurallar ise, bu kurumların nasıl oluşacağını ve aralarındaki ilişkileri
belirler.
Siyasi ve sosyal aktörler de, bu kurallar çerçevesinde kurumları iyi
işleterek halkın refah ve mutluluğunu yükseltme görev ve sorumluluğunu
üstlenirler. Bu süreçlerin alacağı biçim, her şeyden önce partilerin ve
siyasetçilerin söylem ve eylemlerinin niteliğine bağlıdır.
Demokrasinin, karşı karşıya kalınan siyasi ve toplumsal sorunlara sağlıklı
ve kalıcı çözümler üretme yeteneği ise siyasetin kalitesini ortaya koyar.
Bunun için, demokrasilerin özünde, olayları ve sorunları doğru dürüst ele
alabilmek, sorgulayabilmek ve çözebilmek becerisi yatmaktadır.
Ne var ki, ülkemizde inceleme, sorgulama ve çözüm bulmanın usulleri
ve ahlâkî ilkeleri konusunda ciddi sıkıntılar bulunmaktadır. Çarpık bir
tartışma ve eleştiri kültürünün etkisi kendini bu noktalarda olanca ağırlığıyla
hissettirmektedir. Özellikle, uzlaşma ile rekabet arasındaki nazik ayrımı,
dolayısıyla dengeyi gözetmeyen üstün körü bir siyaset anlayışı, uzun yıllardır
Türk siyaset dünyasında bir hayalet gibi dolaşmaktadır.
Son zamanlarda, farklı siyaset projelerini militan bir uslûpla sık sık
telaffuz edenlerin önemli bir kısmının bu tür duyarlılıklardan yoksun olduğu
göze çarpmaktadır. Bunlar, çoğu zaman, kendi ideolojik hedeflerine ulaşmak
ya da giderek patolojik bir hâl alan devlet ve millet düşmanlığı gibi saiklerle
hareket etmeye başlamıştır. Sözde Ermeni soykırım iddiaları karşısında
takınılan bazı tavırlar, bu durumun en yeni örneklerinden biri olmuştur.
İster bilinçli, isterse bilinçsiz olsun, bu ve benzeri demokrasi
maskeli girişimler, daha baştan ölü doğmakta, demokratikleşmeye hiçbir
katkı sağlamamaktadır.
Türkiye’de yapılan demokrasi tartışmalarının bir anlam ifade etmesi,
özellikle de demokratikleşme çabalarının başarıya ulaşması için, meselenin
bu boyutu üzerinde de serinkanlı bir şekilde durulması şarttır. Bunun önemsenmesi
aynı zamanda demokrasinin ve Türkiye’nin önemsenmesi demektedir. Demokrasiye
dair tartışma, eleştiri ve önerilerin, böyle bir duyarlılıktan beslenmesi
kaçınılmazdır.
Bu değerlendirmelerin ışığında diyoruz ki, Cumhuriyet, demokrasi ve
Türkiye sevdası, birbiriyle çelişen ya da birbirinin alternatifi olan tercihler
ve kıymetler değildir. Bilakis anlamlı ve değerli olan, hepsinin bir arada
mükemmel bir uyuma sahip olarak yaşamasını mümkün ve sürekli kılmaktır.
İşte Milliyetçi Hareket Partisi’nin üzerinde titrediği ve kendine rehber
kabul ettiği temel siyasi anlayış budur. Çünkü, Türk Milleti’nin yeni yüzyıldaki
varlığı, bu üç paha biçilmez kıymeti birlikte zenginleştirip korumaya bağlıdır.
Görüldüğü gibi, demokrasi de, cumhuriyet de, Türkiye içindir, milletimizin
bugünü ve yarınları içindir. Demokratikleşme çabalarının başarıya ulaşması,
bu bakımdan da çok önemlidir.
Başka bir deyişle, demokratikleşme, herhangi bir kişi, grup ya da sınıf
için değil, bütün vatandaşlarımızın daha huzurlu ve onurlu hayata kavuşması
bakımından elzemdir. Aynı şekilde, insan hakları, suçlular ile mağdurlar
arasında suçluları kollamak ya da devleti etkisizleştirmek için değildir.
Daha ileri bir hukuk devleti, daha demokratik bir anayasa ve daha kaliteli
hizmet üreten bir devlet içindir.
Yine, demokratikleşme sürecini azınlık haklarının tanınması seviyesine
indirgemek, etnik ve dini farklılıkların kamusal alanda belirleyici bir
rol oynamasıyla özdeşleştirmek, bir ülkeye ve demokrasiye yapılacak en
büyük kötülüklerden biridir. Böyle bir politika sadece sosyal dokuyu, bir
arada yaşama zeminini tahrip etmekle kalmaz, aynı zamanda demokratik düzeni
de felç eder. Hiç kimse, demokrasi adına demokrasiye mezar kazma imtiyazına
sahip değildir.
Dünyanın her tarafında, her toplumda sosyal ve kültürel farklılıklar
vardır ve bunun olması da doğaldır. Problem, bu toplumsal özelliklerin
tanımlanmasında, çeşitli düzeylerdeki bu farklılıklara yüklenen rol ve
anlamda düğümlenmektedir. Sıkıntı, demokrasinin ve insan hakları politikalarının
bu noktaya indirgenmesinde ortaya çıkmaktadır.
Demokrasilerin, etnik ve dini ayrışma ve çatışmaların belirleyici olduğu
bir siyaset etme tarzı olmanın çok ötesinde bir değeri ve işlevi vardır.
Siyaset kurumunu, sosyal ve ekonomik beklenti, talep ve önerilerin yanı
sıra, etnik ve dini farklılaşmalara göre dizayn etmenin demokrasiyi güçlendirmeyeceği
açıktır. Dolayısıyla demokrasi, bir ülkede farklılıkları kaşıyıp derinleştirmenin,
yıkıcı ve bölücü faaliyetleri meşrulaştırmanın aracı olamaz.
Milliyetçi Hareket Partisi’nin, eninde sonunda demokratik düzenin altını
oyacak, ayrımcılığa ve parçalanmaya yol açacak girişimleri kabul etmesi
mümkün değildir.
Türk Milleti’nin hangi kökenden, hangi meslekten, hangi mezhepten olursa
olsun bütün mensuplarının bir arada kardeşçe yaşamasını temin ve teşvik
etmek, demokratik rejimin hem varlık sebebi, hem de aslî görevidir. Bu
sürecin önünde engel ve sıkıntı oluşturan kurumsal ve yasal düzenlemeleri
iyileştirmek de parlamentoların ve hükümetlerin temel varlık sebebidir.
Birliktelik ve dayanışma kültürünün önemini kabul etmeyenlerin, farklılık
ve çatışma noktalarının kurumlaşmasına sürekli vurgu yapması, demokrasiye
değil başka şeye hizmet edecektir. Çünkü, özünü milletimizin müşterek değerleri
ve özlemlerinin belirlediği “kamu ruhu ve alanı”nı ufalamanın, ne demokrasiye
ne de ülkemize bir faydası dokunmayacaktır. Bu, dünyanın her demokratik
rejiminde geçerli olan bir gerçeği ifade etmektedir.
Unutmayalım ki, demokratikleşme projeleri, böyle bir duyarlılıkla ele
alındığı ve asgari müşterekler zemini üzerine bina edildiği sürece anlamlı
ve kalıcı olacaktır. Bu sağlam temeller üzerine daha güçlü ve ileri demokratik
ve hukukî yapılar inşa etmek de bizlere düşmektedir.
Bugün, ülkemizin, anayasası başta olmak üzere değişmesi ve iyileştirilmesi
gereken geniş bir hukuki mevzuatı ve kurumları bulunmaktadır. Özellikle
anayasamızı, yeni çağın genel kabul görmüş normlarını dikkate alan ve milletimize
yakışan bir “toplumsal uzlaşma ve demokrasi belgesi” haline dönüştürmemiz
şarttır.
Yine, en başta siyaset kurumu ve kamu kuruluşları olmak üzere, topluma
ve ülkeye karşı sorumluluk taşıyan her yapıda ve süreçte, saydamlık ve
dürüstlük esas olmak zorundadır. Siyasetten ekonomiye, ekonomiden medya
dünyamıza kadar, her alanda sorumluluk ahlâkının yerleşmesi gerekir.
Aynı şekilde, halkın katılımını ve denetimini her zeminde güçlendirmek
ve kurumlaştırmak, hem insani, hem de demokratik bir gereklilik haline
gelmiştir.
Vatandaşına eziyet eden, çile çektiren kamu hizmeti sistemini ve mantığını
mutlaka değiştirmek lazımdır. Kamu binaları ile personelinin hacmi sürekli
genişlemesine rağmen, hizmetlerin kalitesinde ise aynı ölçüde iyileşme
görülmemektedir.
Ancak, yeniden yapılanma sürecinden önce, çarpık zihniyetlerin değişmesi
şarttır. Ülkemizde son yıllarda, sorumlu ve yetkili mevkilerde bulunanların
sürekli şikayet ve eleştiri üretmeleri kötü bir alışkanlık haline gelmeye
başlamıştır. Aslında, sorunlu ve yetkili mevkilerde bulunanlar, en son
şikayet etme hakkı olanlardır. Herkes, uyarı ile şikayeti birbirine karıştırmadan
görevini en iyi şekilde yapmakla mükelleftir.
Çünkü, en az mükemmel kurum ve kuralların varlığı kadar, onlara hayat
verenlerin görev ve sorumluluk bilinci de önemlidir. Herkesin her şeyden
şikayet ettiği bir ortamda hiçbir şey yapılmıyor, hiçbir şey iyiye gitmiyor
demektir. Buna da kimsenin hakkı yoktur.
Kurumlar ve kurallar değişinceye kadar, mevcut şartlar ve imkanlar dahilinde
en iyisini yapmaya çalışmak bir zorunluluktur. Çünkü, bu tavır, milletin
bizlere verdiği görev ve sorumluluğun bir gereğidir.
Değerli Misafirler,
Kıymetli Dava Arkadaşlarım,
Sevgili Bozkurtlar,
Görüldüğü gibi, biz, bir çok büyük ve önemli sorun ile aynı anda mücadele
etmesi gereken bir ülkeyiz. Biz, dünyanın en gözde ve zorlu coğrafyasında
yaşayan ve bundan böyle de yaşamak zorunda olan bir milletiz.
Dolayısıyla, ne tarihimizi ne de coğrafyamızı değiştirme imkânına sahip
değiliz. Ama hep birlikte daha güzel bir gelecek inşa edebiliriz. Bizler,
Türk Milliyetçileri olarak bunun için varız, bunun içinde varolmaya devam
edeceğiz.
Türkiye, yeni çağın başında, yeni bir heyecan ve atılım ruhuyla hareket
etmek mecburiyetiyle karşı karşıyadır. Türkiye, Avrasya’nın bir barış ve
istikrar bölgesine dönüşmesi, küreselleşmenin insanî bir boyut kazanması
için, büyük bir dinamizme kavuşmak ve böyle bir iddianın sahibi olmak durumundadır.
Bunun temel şartı, kalkınma ve demokratikleşme sürecini tamamlamak,
büyük devlet geleneğini ve tecrübe birikimlerini yeni yüzyılın şartlarında
yeniden yorumlamaktır. Türkiye’nin muhteşem konumu ve manevi birikimleri,
yüzünü ne Doğu’ya, ne de Batı’ya dönmesini mümkün kılar. Türkiye, hem Batı’ya,
hem de Doğu’ya dönük olmak zorundadır.
Bizler biliyor ve inanıyoruz ki, tarih bilincine sahip, kendi kültür
ve medeniyetiyle barışık bir siyaset etme tarzı, sadece demokrasiyi ve
cumhuriyeti güçlendirmekle kalmayacaktır. Aynı zamanda, bu coğrafyayı yeniden
istikrara ve refaha taşıyacak dinamikleri de harekete geçirecektir. Türk
Milleti ve devleti bunu başaracak potansiyellere sahiptir. Bunları kavradığı
ve hayata geçirdiği ölçüde de güzel gelecek, yakın bir gelecek olacaktır.
Bu noktada Milliyetçi Hareket’in değişip değişmediğini, milliyetçiliğin
misyonunu tamamlayıp tamamlamadığını çok merak edenlere hatırlatmak isterim
ki, tarihî kökleri ve iddiaları güçlü olan hareketler, varlığını ve ayrıcalığını
sürekli muhafaza ederler. Yani değişip başkalaşmazlar, ama gelişirler.
Ortaya çıkan yeni ihtiyaç ve gelişmelere yeni cevaplar ve çözüm arayışları
içinde olurlar. Bu durum, onların hem hayatiyetinin bir göstergesi, hem
de ileri görüşlülüğünün bir eseridir.
Milliyetçi Hareket, Türk Milleti’nin temel değer ve birikimlerini yeni
atılımların dinamosu yaparak O’nu ilelebet var kılacak bir büyük siyasi
ve fikrî hareketin adıdır. Bu ad ve iddia, dünya var oldukça yaşamaya devam
edecektir.
Türk Milliyetçileri, böyle iddia ve hedeflerin sahipleri olarak, her
zaman kararlılığını ve öncülüğünü sürdürecektir. Hiçbir karalama kampanyası,
hiçbir önyargılı bakış, bu çıplak gerçeği örtmeye yetmeyecektir.
Neredeyse bütün mesailerini partimizi karalamak için harcayanların,
bizi anlaması da, başarılı olması da mümkün değildir. Parlamento içinde
ya da dışında yer alanlar ne yaparsa yapsınlar, Milliyetçi Hareket hak
bildiği yoldan ayrılmayacaktır. Onlar Milliyetçi Hareket Partisi’yle, Milliyetçi
Hareket de Türkiye ve Dünya sorunları ile uğraşmaya devam edecektir.
Bizler, siyaseti, “siyaset olsun diye” değil, milletimize ve ülkemize
hizmet için yapıyoruz. Çünkü bizler, başkaları gibi, ilkeleri, nezaketi,
hoşgörüyü unutma lüksüne sahip değiliz. Hiçbir Türk Milliyetçisi, hiçbir
dava ve gönül adamı, günübirlik yaşayamaz, savurgan ve sorumsuz davranamaz.
Şeyh Edebali Hazretleri’nin Osman Gazi’ye dediği gibi, gerçek inanç
ve dava adamları “sabah doğup akşam ölenlerden olamaz”.
Bilinmelidir ki, Milliyetçi Hareket Partisi, nereden kaynaklanırsa kaynaklansın
küçük siyasi hesapların kendi ayaklarına pranga vurmasına izin vermeyecektir.
Hiçbir Türk Milliyetçisi, hiçbir Türkiye sevdalısı buna göz yummayacaktır.
Bilakis, her gün biraz daha kenetlenip, büyüyerek lider ülke yolundaki
yürüyüşümüz devam edecektir.
Milliyetçi Hareket Partisi, bazılarının aklının almayacağı kadar engin
bir millet sevgisiyle ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeyi ilke edinmiş
bir partidir. Bu anlayışın gerektirdiği her türlü kararı yeri ve zamanı
geldiğinde almasını bilmiştir. Bundan sonra da böyle olacak, gerekeni yapmaktan
hiçbir zaman kaçınmayacaktır.
Huzurlarınızda şimdi milletime seslenmek istiyorum:
Büyük Türk Milleti;
Bu aziz vatan hepimizindir, temel varoluş sebebimizdir. Bunun için her
şeyimizdir. Milliyetçi Hareket Partisi böyle bir anlayışın samimi temsilcisi
ve savunucusudur.
Çünkü, Milliyetçi Hareket, bütün Türkiye’nin, bütün Türk Milleti’nin
partisidir. Çünkü, Milliyetçi Hareket, sadece bugünün değil, geleceğin
de partisidir.
Bu duygu ve düşüncelerle, bütün misafirlerimizi ve dava arkadaşlarımı
canı gönülden selamlıyorum.
Yüreği bizlerle beraber atan, ama buraya gelememiş olan bütün vatandaşlarıma,
bütün gönül ve dava adamlarına da sevgiler, saygılar sunuyorum.
Cenab-ı Allah, Türk Milleti’nin yardımcısı ve koruyucusu olsun. Hepiniz
sağolun, varolun.
|