Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
PARTİLER VE PROGRAMLARI

ÖZGÜRLÜK VE DAYANIŞMA PARTİSİ
1994
Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), 8 Haziran 1994'de kuruldu. Partinin Genel Başkanlığı'nı Ufuk Uras yürütmektedir.
 
 
Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Programı şöyle: (1)


ÖZGÜRLÜK VE DAYANIŞMA PARTİSİ PROGRAMI

2000 yılının eşiğinde, dünyada güçlü kutupların oluştuğu, her sorunun yeni pazarlıklara konu olduğu ve ittifakların kurulup dağıldığı, uluslararası boyut kazanabilecek bölgesel savaşların yaşandığı, kaygan, kısacası kapitalist dünya ekonomisinin karakterine uygun bir düzen şekilleniyor. 2000 yılının eşiğinde, dünyada güçlü kutupların oluştuğu, her sorunun yeni pazarlıklara konu olduğu ve ittifakların kurulup dağıldığı, uluslararası boyut kazanabilecek bölgesel savaşların yaşandığı, kaygan, kısacası kapitalist dünya ekonomisinin karakterine uygun bir düzen şekilleniyor.

Keskinleşen sınıfsal, ulusal çelişkilerle birlikte, hem gelişmiş ülkelerin emekçi sınıfları arasında, hem de azgelişmiş ülkelerde yoksulluk derinleşiyor ve yaygınlaşıyor. Milliyetçilik, ırkçılık ve mistik ya da dinsel çözüm arama eğilimleri güçleniyor. Demokratik ve sosyal hakların, kadın haklarının ihlali, doğal çevrenin aşınması hızlanıyor.

Uluslararası düzlemde olduğu gibi Türkiye'de de, sermaye egemenliğinin dışında ve bunun ötesine geçen bir çözüm aramak, bunun gerektirdiği mücadelenin sorumluluklarını üstlenmek, bir insanlık görevi olarak karşımızda duruyor.

Sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana insanlığın özlemi olan, işçi ve emekçi sınıfların pratiğinde kendini yeniden üreten eşit, özgür, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya arayışı bu mücadelenin eksenini oluşturuyor.

Bu evrensel ve tarihsel özlemin taşıyıcısı olan Özgürlük ve Dayanışma Partisi, kapitalizmin ve onun insanlığa dayattığı bütün baskı, sömürü, şiddet ve eşitsizlik biçimlerinin ortadan kalkmasını savunur.

Özgürlük ve Dayanışma Partisi, özgürlükçü, özyönetimci, enternasyonalist, demokratik planlamacı, doğa-insan ilişkilerini yeniden tanımlayan, militarizm karşıtı ve cinsiyetçi olmayan bir sosyalizm doğrultusunda, sermaye güçlerinin egemenliğini ve emperyalizmin tahakkümünü ortadan kaldırarak emek güçlerinin siyasi iktidarının kurulmasını amaçlar.

Ancak siyasal ve toplumsal alanda devrimci bir değişimin, emekçilerin partisinin herhangi bir biçimde hükümet olmasıyla değil, bizzat işçilerin ve emekçilerin kendilerini yönetmesiyle gerçekleşeceğini bir an bile gözden yitirmez.

Bu nedenle emekçilerin daha bugünden, toplumsal yarar doğrultusundaki faaliyetlerini geliştirecekleri, eşitlikçi, dayanışması ve demokratik ilişkileri yaşamın her alanına yayacakları, siyasetin toplumsallaşması yönünde çaba ve girişimlerini sürdürecekleri, yaratıcılıklarını geliştirecekleri bir mücadele hattına ve siyaset tarzına sahip olmayı vazgeçilmez sayar.

İşçi ve emekçileri sermayeden, sermayenin politik parti ve akımlarından ve devletten ideolojik, politik ve örgütsel olarak bağımsızlaştırmayı başlıca işlevlerinden biri olarak görür.

Bu anlamda işçilerin, aydınların, kamu çalışanlarının, köylülerin, kısacası tüm emek güçlerinin deneyimlerinin, örgütlenmelerinin, karar alma, denetleme ve yürütme yeteneklerinin geliştirilmesini öngören, tüm toplumsal yaşam alanlarında üretenlerin yöneteceği bir dünyanın şekillenmesine öncelik veren bir eylem planına sahiptir.

DÜNYADA İSTİKRARSIZLIK ARTIYOR

80'li yıların sonunda Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle birlikte 'Yeni Dünya Düzeni'nin kurulduğu ilan edildi, Bu iddiaya göre artık serbest piyasa ve liberal demokrasi düzeni tek evrensel düzen olmuş, hatta kalıcı barış ortamında tarihin sonuna gelinmiş, en mükemmel sistemin kapitalizm olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak bu iddia doğrulanmadı. İki kutuplu eski düzenin yıkılmasıyla, ne tek kutuplu bir dünya ortaya çıktı, ne de ekonomik-politik istikrar sağlanabildi.

Dünyada yaşanan değişimler, her geçen gün,19.yüzyılın sonundaki "eski düzen"e benzer görüntüleri ortaya çıkarıyor.Kapitalizm, kapsamı durmaksızın genişleyen iletişim, ulaşım ve bilişim teknolojisiyle, dünyayı tek bir 'global' piyasa olarak birleştirmeye ve rakipsiz bir hakimiyetle kuşatmaya çalışıyor.

Sermaye, farklı ülkelerin işçi ve emekçilerinin taleplerini karşı karşıya getiriyor. Vergi düzenlemeleri, sosyal programlar,çevre ve iş güvenliği standartlarına karşı kendini koruyabiliyor, hatta küreselleşme ortamını kendi ücretli çalışanlarına karşı bir sopa olarak kullanma planını uyguluyor. Emeğin iki yüzyıllık örgütsel ve sosyal kazanımları, dünyanın bütün ülkelerinde gitgide genişleyen, çok yönlü bir saldırıyla karşı karşıya kalıyor.

Öte yandan sermayenin kültürel hegemonyası, uluslararası medya endüstrisinin uzayan her parçasına yaygınlaşan gücü sayesinde, yerel olan her şeyi parçalayıp yozlaştırarak, insanlığı tek biçimli, yavan ve ruhsuz bir kalıba dökmeye yöneliyor.

Ancak sermayenin rakipsiz gibi görünen egemenliğinin sınırları ve çelişkileri de var. Emperyalistler arası hegemonya mücadelesi derinleşiyor. Bugün dünya ekonomik ve politik sisteminde yapısal bir kriz, giderek şiddetlenen ve yaygınlaşan ekonomik, mali ve politik sarsıntılarla kendini gösteriyor.

ABD egemenliğinin zayıflıklarının daha görünür hale geldiği koşullarda paylaşım kavgası kızışıyor, ticari ve ekonomik rekabet artıyor.Tüm bu çelişkiler II.Dünya Savaşı sonrası dünya ekonomisinde hakim olan sermaye birikim sürecini, devletler arası egemenlik ve bağımlılık ilişkilerini değişmeye zorluyor. Küreselleşmenin yanı sıra bloklaşma da yaşanıyor.

Kuzey Amerika, Avrupa ve Uzakdoğu'da ekonomik bloklar oluşuyor. Çin ve eski SSCB topraklarının dünya ekonomisine açılması ile başlayan ve yeni olanaklar yaratması beklenen süreç, dünya kapitalizminin sorunlarını umulduğu kadar hafifletmiyor. Aksine Rusya Federasyonu ve Çin'in de kendi nüfuz alanlarını yeniden kurma, hatta genişletme çabasına girmesi ile ufukta istikrarsızlık bulutları belirmeye başlıyor.

Mali sermaye denetlenemez bir akışkanlığa kavuşuyor Mali sermaye, iletişim ve bilgisayar teknolojisinin sağladığı olanakları da kullanarak üretimin bir aracı olmaktan çıkıp, neredeyse tüm dünya ekonomisini kendine tabi kılacak bir güce dönüşürken, spekülatif hareketleri ile kimi zaman gelişmiş ülke hükümetlerini bile acze düşürüyor.

Milliyetçilik dalgası yükseliyor

Bir yandan eski SSCB, Doğu Avrupa ve Balkanlar'da oluşan yeni devlet yapılanmaları, bu ülkelerde milliyetçi akımları doğuruyor. Diğer yandan bloklar ve ülkeler arası rekabet, göçmen işçi akımını sınırlandırma eğilimlerinden güç alan yabancı düşmanlığı ve zaman zaman görülen kendi içine kapanma talepleri bütün ülkeleri derinden etkiliyor. Batıda ırkçılık ve milliyetçilik bu eğilimlere seslenerek güç kazanıyor. Milliyetçi yükselişe eşlik eden savaşlar dünyanın birçok ülkesinde kanlı çatışmalar, katliamlar ve etnik boğazlaşmalar şeklinde sürüp gidiyor.

Güçsüzler dışlanıyor

Sermayenin yeni yatırım, üretim ve istihdam tercihleri dışında kalan, kimi zaman Afrika gibi bütün bir kıta, kimi yerde bir ülkenin bir bölgesi, kimi yerde ABD'li Siyahlar ya da Latin Amerikalı kent yoksulları gibi bütün bir toplumsal grup, genel dünya ekonomisinin dışına itiliyor. İşsiz, yoksul, hasta ve güçsüzlere yönelik sosyal programlar tüm dünyada geriliyor. Bunları tamamlayan bir olgu olarak, zengin bölgelerin kendilerini ülkenin bütününden ayırarak uluslar üstü sermaye ile bütünleşme çabaları ekonomik ve kültürel planda yeni bir bölgeciliği ortaya çıkarıyor.

Doğal ve tarihsel çevre tahrip ediliyor

Sermaye, yalnızca kendi birikim sürecinin çelişkileri ve engelleri ile değil, ekolojik, doğal ve fiziksel sınırlarla da çarpışıyor. Tüm dünyada insanlık tarihinin ve kültürünün yarattığı birçok değer teker teker, hatta bazen kimi bölgelerde toptan tahrip ediliyor. Doğal çevrenin tahribi de insan soyunun fiziksel varlığını tehdit edecek boyutlara yöneliyor.

Mücadele dünya ölçeğinde sürüyor

Ancak en güçlü gözüktüğü dönemde bile sermaye insanlığı teslim alamıyor, direnişi kıramıyor ve yeni bir dünya umudunu söndüremiyor. Tüm bu gelişmeler çözüm arayışlarının kaçınılmaz olarak enternasyonalist bir zemine oturmasını zorunlu kılıyor.

Dünya ölçeğinde dayanışmanın nesnel imkanları, hatta cisimleşmiş örgütlenmeleri her tür muhalefet hareketi için tarihte hiç olmadığı ölçüde artıyor. Üstelik sermaye saldırıları karşısında emekçilerin sürmekte olan direnişi, mevcut uluslararası dayanışma ve ilişki ağlarını,mücadele zeminlerini de olgunlaştırıyor.

TÜRKİYE YENİ BİR DÖNEMEÇTE

Türkiye, dünya çapındaki süreçlerden büyük bir şiddetle etkileniyor. Kendi ekonomik, politik ve ideolojik krizini neredeyse dünya ile eş zamanlı olarak yaşıyor.

Serbest piyasa tek yol olarak gösteriliyor Türkiye sermayesinin bölgesel rekabette avantajlı konum elde etme çabası, uluslararası piyasa ilişkilerinin bütün ülkeye yayılmasına ve belli bölgelerde yoğunlaşmasına yol açıyor. Türkiye kapitalizmi, sanayi emeğinin dolaysız çıplak sömürüsünün yanı sıra, spekülatif sermaye hareketleriyle işleyen dolaylı sömürü biçimlerini de yaygınlaştırarak egemenliğini toplumun bütün dokularına sızdırıyor.

Özelleştirme ile, kamusal çıkar fikri yıpratılıyor. Küreselleşme süreci şiddetlendikçe, kamunun iktisadi alandaki varlığına yönelik saldırılar artıyor. Özelleştirme baskısı bu sürecin bir ürünü olarak şekilleniyor.

KİT'leri sermaye için ucuza kapatma stratejisi, aynı zamanda emeğin kamu kesimindeki kazanımlarını devreden çıkararak sendikal örgütlenmeyi zayıflatmayı ve sermaye kesiminden alınan vergileri azaltarak bütçe açıklarını bu yolla dengelemeyi hedefliyor.

Şeriatçı hareket gelişiyor.

Bu akım devlet içindeki kadrolaşmayla gücünü pekiştiriyor. Olağanüstü iç ve dış maddi kaynakları kullanarak toplumsal/politik bir güç haline dönüşüyor. Bununla birlikte Alevi, Sünni, Hıristiyan, Musevi, Ateist vb. farklı inanışlara sahip olan insanlardan aldığı vergilerle ayakta duran devlet, din konusunda sadece resmileştirilmiş Sünni İslam'a olanak sağlıyor ve özellikle Alevileri baskı altına alıyor.

Tek kimlik anlayışı dayatılıyor.

Devlet tek kimlikli toplum anlayışıyla muhaliflerine ağır baskı uyguluyor.Krizin önemli bir kaynağını oluşturan bu sorunu savaşla çözme saplantısı, ağır ekonomik sıkıntılar yaratarak, insani değerlerde çöküntü ve yozlaşmaya yol açıp, tüm toplumu felakete sürüklüyor. Tüm emeği ile geçinenler, kendilerine hiçbir yarar sağlamayan savaşın diyetini gençlerini kaybederek, yükselen enflasyonla, vergilerle, hak ve ücret kayıpları ile ödemek zorunda kalıyor.

Irkçılık ve milliyetçilik saldırganlaşıyor

Türkiye'de ırkçı ve milliyetçi akımların, sürmekte olan savaşın yarattığı psikolojik ortamı kullanarak güç kazanması, siyasal rejimi yakından etkiliyor. Komşu ülkelerdeki etnik ve ulusal çatışmaların etkisi de bu yükselişe kan veriyor. Bu ortamda faşist hareket gerek devlet içinde, gerekse halk nezdinde güç ve taraftar topluyor.

Devlet için halk anlayışı sürüyor

Türkiye'de varolan merkezi devlet yapısı ve yaygın devlet vesayeti, insanların politik alana doğrudan müdahale imkanlarını neredeyse ortadan kaldırıyor. Yerel yönetimler, özerk yerel güçler olarak gerçek hiçbir güce sahip olamıyor. Merkezi idarenin temsilcileri, yasalarla, yerel yönetimler üzerinde egemen kılınıyor.

Kültürel hayat kısırlaştırılıyor

Devlet, toplumun bilincini, fikirlerini, bunların yeniden üretim mekanizmalarını sürekli denetliyor, Kültürel ve düşünsel yaşantıyı rejimin yasakları içine hapsediyor.

Devlet, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki en önemli tehdit ve engel olarak varlığını sürdürüyor.

Sermaye birikim sürecinin dinamikleri ve gereksinimleri kültür, sanat ve bilim alanlarına da damgasını vuruyor. Tüm medya kanalları ya devlet denetiminde, ya da sermaye egemenliğinde bulunduğu için emekçi halkın sesini duyurabileceği bütün kanallar tıkanmış durumda.

Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ciddi kriziyle çalkalanıyor Köklü değişim ihtiyacı toplumun gündemine yerleşiyor. Artık hiçbir toplumsal kesim eski çerçeve içinde yaşamak istemiyor.

Toplum, varolan siyasal düzenin değişimine yönelik arayışlara ve çağrılara kulak vermeye başlıyor. Büyük çoğunluğun çıkarı varolan durumun değiştirilmesiyle örtüşüyor.

Toplum ile devlet arasında ortaya çıkan gerilim, devletin de toplumun da yeniden şekillenmesini zorunlu kılan bir krizi yaygınlaştırıyor.

Sermayenin seçenekleri çekişiyor

Çürüme her yeri sarıyor. Düzen partileri ise toplumu eski devletin cenderesine hapsetmek için uğraşıyor. Egemenlerin bir kısmı şoven milliyetçiliği, şeriatçılığı ve 'milliyetçi sol'u politika vitrinine çıkarıyor. Bu kesimler krizin geleneksel olarak, sadece baskı ve zor yoluyla aşılabileceğini düşünüyor.

Diğer yandan küreselleşme arayışı çerçevesinde, liberalizm ile özdeşleşen bir reform talebini, toplumsal kaynakları sermayeye aktarmada atlama tahtası olarak gören sermayenin bir kesimi de, kendi tezlerini dile getiriyor.

Her iki kesimin ortak noktası, krizi sermaye egemenliği altında aşabilmek, çözülmekte olan toplumsal yapıyı sermayenin bugünkü ihtiyaçlarına göre yeniden kurmak.

Ancak, Türkiye'nin bu koşullar altında yaşamaya devam edemeyeceği de, emeği ile geçinen kitlelerin sermayenin salt kendi ihtiyaçlarına göre şekillenen, toplumun büyük bir bölümünü dışlayan yeni yapılanma arayışlarına katlanamayacağı da ortada.

Emeğin ve özgürlüğün kürsüsünü oluşturmak gerekiyor

Demokrasi ve emek güçlerinin sermayeye karşı ortak politik mücadelesini örgütlemeyi öngören, birbirinden kopuk arayış ve mücadeleler arasında gerçek bağlar kuracak; toplumun önüne, kapitalizmi aşan, özgürlüğe açılan pratik ve inandırıcı bir seçenek koyacak; emeğin ve özgürlüğün sesi olacak; Türkiye'nin çok kültürlü, çok-dilli, çok-inançlı, çok-kimlikli bir yapıya sahip olduğu gerçeği üzeride şekillenen bir mücadele, o nedenle büyük önem taşıyor. Bugün yapılması gereken, muhalefetin parçalanmışlığını aşmak; baskı, şiddet ve sömürü biçimlerine karşı, bütünlüklü, topyekün bir mücadele çizgisini yaratmaktır.

MÜCADELE EKSENİ VE TALEPLER

Özgürlük ve Dayanışma Partisi, insanın insanı sömürmesine, sermayenin emek, erkeğin kadın, zenginin yoksul üzerindeki hakimiyetine, cinsiyet ayrımcılığına, baskıya, şiddet ve eşitsizliğe dayalı düzene son verilmesi için mücadele eder.

Üretenlerin yönettiği, sınıfların egemenliğinin son bulduğu, ezen ve ezilenin olmadığı, toplumun üzerindeki askeri, polisiye ve bürokratik baskı ve denetimin ortadan kalktığı, ekonomik karar ve planlama süreçlerinin çalışan ve üreten çoğunluğun iradesine dayandığı bir dünyayı amaçlar.

Kadınların ekonomik, siyasal ve toplumsal düzeyde ve gündelik hayatta erkeklerle eşit olduğu; insanlar arasında dil, etnik köken ve inanç farklılıklarına dayanan ayrımcılığın son bulduğu; milletler arasındaki düşmanlıkların sona erdiği; milletlerin kendi kaderlerini özgürce tayin edebildiği; insanın kendisiyle ve doğayla barıştığı ve barışın kuşattığı bir toplumu hedefler.

Bu hedef doğrultusunda kapitalizmin sınırlarını bugünden aşmaya yönelen bir eylem ve mücadele planına sahiptir.

DERHAL BARIŞ!

Olağanüstü Hal ilanına yol açan nedenlerin savaşla ortadan kaldırılması mümkün değildir. Barış için ilk adım olarak iki yanlı ateşkes ilanı zorunludur.Bu adım, ifade özgürlüğünü engelleyen ve çözüm yollarının bütün boyutlarıyla sınırsızca tartışılmasını önleyen yasal ve idari engellerin kaldırılmasıyla tamamlanmalıdır. Böylelikle özgür iradeyi yansıtan her tür çözüm önerisinin meşruiyetini kabul eden, demokratik bir siyasal çözümün önü açılmış olacaktır. Bu çerçevede, koruculuk sistemi ile jandarma ve polis özel timleri türünden özel savaş birimleri dağıtılmalı, olağanüstü hale son verilmeli, bölgede asayişin sağlanması için halkın onay ve katılımına olanak veren yeni düzenlemeler getirilmelidir.

Ohal Bölgesi'nde ve mücavir alanlardaki askeri operasyonlar sırasında bulundukları yerlerden göçe zorlananlara geri dönüş olanağı sağlanmalı, evleri ve malları tahrip edilenlerin zararları tazmin edilmelidir.

Genel af ilan edilmeli, ancak, savaş hukuku ihlalleri araştırılmalı ve sorumluları yargılanmalıdır.

Çok kimlikliliğin her düzeyde tanınması için tüm yasal düzenlemeler en kısa sürede gerçekleştirilmelidir.

ŞOVENİZME VE FAŞİZME SON!

Süre giden savaş, Türk milliyetçiliğinin yükselmesine, faşizmin güç kazanmasına ve kökleşmesine yol açıyor. Milliyetçilik ve faşizm Türkiye'nin çok-kimlikli, çok-kültürlü toplumsal yapısını sürekli gerilim halinde tutuyor. Kimlikler ve kültürler arasında şiddeti ve çatışmayı körüklüyor.

Özel ve resmi medya ırkçılık, faşizm ve şovenizm propagandasından arındırılmalı;

Tüm eğitim kurumlarında müfredattaki şoven ve ırkçı anlayışlar ayıklanmalı; Türkiye'nin tarihi ve toplumsal yapısı konusunda ırkçılığa dayalı öğretime son verilmelidir.

Türkiye'de yaşayan tüm dillerin ve kültürlerin gelişiminin önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır.

Devlet aygıtındaki faşist kadrolaşmalar tasfiye edilmeli, ırkçı ve faşist faaliyetleriyle bilinen kişiler yetkili makamlardan uzaklaştırılmalıdır.

SINIRSIZ DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ!

Her tür inanç ve vicdan özgürlüğü kayıtsız şartsız güvence altına alınmalı; insanlar, ibadet, inanış, giyim ve yaşam tarzlarında tam serbestliğe sahip olmalı; hiç kimse farklılığından ötürü ayrıma tabi tutulmamalı ve aşağılayıcı muameleye uğratılmamalıdır.

Hiçbir din ve inanç devletçe resmen benimsenmemeli ve kayrılmamalıdır. Devlet bütün dinler, mezhepler ve inançlardan kendisini ayırmalı, ve hepsiyle eşit uzaklıkta durmalıdır.

Devlet okullarından din eğitimi dersleri kaldırılmalıdır. 8 yıllık laik bir temel eğitimin yanı sıra, laik ve bilimsel eğitim kamuya ait bütün öğrenim kurumlarında zorunlu kılınmalıdır.

Din eğitimi ve öğretimi,ibadet yerlerinin bakın ve onarımı, dinsel eğitim fonları ve kadrolarının sağlanması mezhep, cemaat ve kişilerin kendilerine bırakılmalıdır.

HALK EGEMENLİĞİ VE SINIRSIZ SİYASAL ÖZGÜRLÜK!

1982 Anayasası bütün hükümleriyle yürürlükten kaldırılarak halk temsilcilerince yeni bir anayasa yapılmalıdır. Anayasa, evrensel olarak kabul edilmiş insan haklarını ve uluslararası anlaşmalarla teminat altına alınmış bireysel hakları çekincesiz içermelidir.

Yürütmenin yasama üzerindeki egemenliğine son verilmeli, iktidar askeri ve bürokratik aygıtların elinden alınarak halkın seçilmiş temsilcilerine aktarılmalıdır.

- Silahlı devlet güçlerinin halk temsilcileri üzerindeki üstünlüğünün kaynağı olan MGK'nin anayasal statüsüne son verilmeli, yasama denetimi dışına kaydırılmış olan Özel Harp Dairesi, MİT gibi istihbarat kurumları lağvedilmelidir.

-Merkezi ve yerel hükümet memurlarının seçilmiş yerel yönetim organları üzerindeki üstünlüğüne son verilerek, genel ve yerel meclisler iktidarın kaynağı haline getirilmelidir.

-Halkın her düzeyde kendisini yönetmesi için örgütlenmesinin ve her tür barışçı eylemin önündeki kısıtlamalar kaldırılmalıdır.

-Terörle Mücadele Yasası bütün hükümleriyle birlikte kaldırılmalıdır.

-Siyasi partiler, dernekler ve sendikalar yasası; seçme, seçilme, toplantı ve gösteri, basın ve yayınla ilgili bütün yasalar yeniden düzenlenmelidir.

Orduya iç güvenlikle ilgili herhangi bir görev verilmesi yasal ve idari düzenlemelerle önlenmelidir; askerlik hizmetlerinin yerine getirilmesinde demokratik ülkelerde geçerli olan ahlaki ve vicdani normlar gözetilmelidir.
-Güvenlik örgütünün siyasi polis ve terörle mücadele bölümleri lağvedilmeli, siyasal suç kavramı ortadan kaldırılmalı, adli suçlar konusunda polisin yetkileri ulusal üstü standartlara çekilmelidir.

-Polisin yurttaşları dosyalama, fişleme uygulamalarına son verilmeli, varolan kayıtlar hiçbir ayrıma gidilmeden yok edilmelidir. Yurttaşlar kendilerine ilişkin her tür polis kaydına istedikleri an ulaşabilmelidir.

-Gözetim süresi, yargıç kararına bağlı olarak en çok 24 saat olmalı ve gözetim resmi tutanakla tespit edilmeli, sorguda avukat bulundurma hakkı herkes için zorunlu kılınmalıdır.

-İşkence ve kötü muamelenin insanlık suçu olduğu kabul edilmeli, bu suçları işleyenler ağır cezaya çarptırılmalıdır; işkence, yargısız infaz, gözaltında ölüm ve kayıp iddiaları olağanüstü bir kurulca araştırılarak, sorumluları şiddetle cezalandırılmalıdır.

Bütün bu düzenlemeler sırasında Paris Şartı, AGİT ilke ve kararları, Helsinki Nihai Senedi, ILO standartları ve Avrupa konseyi ilke ve kararları ile elde edilmiş olan emekçi kazanımları titizlikle korunmalıdır.
 

Sonraki Sayfa



(6 EKİM 2002)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2002 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.