| Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Programı şöyle: (1)
ÖZGÜRLÜK VE DAYANIŞMA PARTİSİ PROGRAMI
2000 yılının eşiğinde, dünyada güçlü kutupların oluştuğu, her sorunun
yeni pazarlıklara konu olduğu ve ittifakların kurulup dağıldığı, uluslararası
boyut kazanabilecek bölgesel savaşların yaşandığı, kaygan, kısacası kapitalist
dünya ekonomisinin karakterine uygun bir düzen şekilleniyor. 2000 yılının
eşiğinde, dünyada güçlü kutupların oluştuğu, her sorunun yeni pazarlıklara
konu olduğu ve ittifakların kurulup dağıldığı, uluslararası boyut kazanabilecek
bölgesel savaşların yaşandığı, kaygan, kısacası kapitalist dünya ekonomisinin
karakterine uygun bir düzen şekilleniyor.
Keskinleşen sınıfsal, ulusal çelişkilerle birlikte, hem gelişmiş ülkelerin
emekçi sınıfları arasında, hem de azgelişmiş ülkelerde yoksulluk derinleşiyor
ve yaygınlaşıyor. Milliyetçilik, ırkçılık ve mistik ya da dinsel çözüm
arama eğilimleri güçleniyor. Demokratik ve sosyal hakların, kadın haklarının
ihlali, doğal çevrenin aşınması hızlanıyor.
Uluslararası düzlemde olduğu gibi Türkiye'de de, sermaye egemenliğinin
dışında ve bunun ötesine geçen bir çözüm aramak, bunun gerektirdiği mücadelenin
sorumluluklarını üstlenmek, bir insanlık görevi olarak karşımızda duruyor.
Sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana insanlığın özlemi olan,
işçi ve emekçi sınıfların pratiğinde kendini yeniden üreten eşit, özgür,
sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya arayışı bu mücadelenin eksenini oluşturuyor.
Bu evrensel ve tarihsel özlemin taşıyıcısı olan Özgürlük ve Dayanışma
Partisi, kapitalizmin ve onun insanlığa dayattığı bütün baskı, sömürü,
şiddet ve eşitsizlik biçimlerinin ortadan kalkmasını savunur.
Özgürlük ve Dayanışma Partisi, özgürlükçü, özyönetimci, enternasyonalist,
demokratik planlamacı, doğa-insan ilişkilerini yeniden tanımlayan, militarizm
karşıtı ve cinsiyetçi olmayan bir sosyalizm doğrultusunda, sermaye güçlerinin
egemenliğini ve emperyalizmin tahakkümünü ortadan kaldırarak emek güçlerinin
siyasi iktidarının kurulmasını amaçlar.
Ancak siyasal ve toplumsal alanda devrimci bir değişimin, emekçilerin
partisinin herhangi bir biçimde hükümet olmasıyla değil, bizzat işçilerin
ve emekçilerin kendilerini yönetmesiyle gerçekleşeceğini bir an bile gözden
yitirmez.
Bu nedenle emekçilerin daha bugünden, toplumsal yarar doğrultusundaki
faaliyetlerini geliştirecekleri, eşitlikçi, dayanışması ve demokratik ilişkileri
yaşamın her alanına yayacakları, siyasetin toplumsallaşması yönünde çaba
ve girişimlerini sürdürecekleri, yaratıcılıklarını geliştirecekleri bir
mücadele hattına ve siyaset tarzına sahip olmayı vazgeçilmez sayar.
İşçi ve emekçileri sermayeden, sermayenin politik parti ve akımlarından
ve devletten ideolojik, politik ve örgütsel olarak bağımsızlaştırmayı başlıca
işlevlerinden biri olarak görür.
Bu anlamda işçilerin, aydınların, kamu çalışanlarının, köylülerin, kısacası
tüm emek güçlerinin deneyimlerinin, örgütlenmelerinin, karar alma, denetleme
ve yürütme yeteneklerinin geliştirilmesini öngören, tüm toplumsal yaşam
alanlarında üretenlerin yöneteceği bir dünyanın şekillenmesine öncelik
veren bir eylem planına sahiptir.
DÜNYADA İSTİKRARSIZLIK ARTIYOR
80'li yıların sonunda Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle birlikte
'Yeni Dünya Düzeni'nin kurulduğu ilan edildi, Bu iddiaya göre artık serbest
piyasa ve liberal demokrasi düzeni tek evrensel düzen olmuş, hatta kalıcı
barış ortamında tarihin sonuna gelinmiş, en mükemmel sistemin kapitalizm
olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak bu iddia doğrulanmadı. İki kutuplu eski düzenin
yıkılmasıyla, ne tek kutuplu bir dünya ortaya çıktı, ne de ekonomik-politik
istikrar sağlanabildi.
Dünyada yaşanan değişimler, her geçen gün,19.yüzyılın sonundaki "eski
düzen"e benzer görüntüleri ortaya çıkarıyor.Kapitalizm, kapsamı durmaksızın
genişleyen iletişim, ulaşım ve bilişim teknolojisiyle, dünyayı tek bir
'global' piyasa olarak birleştirmeye ve rakipsiz bir hakimiyetle kuşatmaya
çalışıyor.
Sermaye, farklı ülkelerin işçi ve emekçilerinin taleplerini karşı karşıya
getiriyor. Vergi düzenlemeleri, sosyal programlar,çevre ve iş güvenliği
standartlarına karşı kendini koruyabiliyor, hatta küreselleşme ortamını
kendi ücretli çalışanlarına karşı bir sopa olarak kullanma planını uyguluyor.
Emeğin iki yüzyıllık örgütsel ve sosyal kazanımları, dünyanın bütün ülkelerinde
gitgide genişleyen, çok yönlü bir saldırıyla karşı karşıya kalıyor.
Öte yandan sermayenin kültürel hegemonyası, uluslararası medya endüstrisinin
uzayan her parçasına yaygınlaşan gücü sayesinde, yerel olan her şeyi parçalayıp
yozlaştırarak, insanlığı tek biçimli, yavan ve ruhsuz bir kalıba dökmeye
yöneliyor.
Ancak sermayenin rakipsiz gibi görünen egemenliğinin sınırları ve çelişkileri
de var. Emperyalistler arası hegemonya mücadelesi derinleşiyor. Bugün dünya
ekonomik ve politik sisteminde yapısal bir kriz, giderek şiddetlenen ve
yaygınlaşan ekonomik, mali ve politik sarsıntılarla kendini gösteriyor.
ABD egemenliğinin zayıflıklarının daha görünür hale geldiği koşullarda
paylaşım kavgası kızışıyor, ticari ve ekonomik rekabet artıyor.Tüm bu çelişkiler
II.Dünya Savaşı sonrası dünya ekonomisinde hakim olan sermaye birikim sürecini,
devletler arası egemenlik ve bağımlılık ilişkilerini değişmeye zorluyor.
Küreselleşmenin yanı sıra bloklaşma da yaşanıyor.
Kuzey Amerika, Avrupa ve Uzakdoğu'da ekonomik bloklar oluşuyor. Çin
ve eski SSCB topraklarının dünya ekonomisine açılması ile başlayan ve yeni
olanaklar yaratması beklenen süreç, dünya kapitalizminin sorunlarını umulduğu
kadar hafifletmiyor. Aksine Rusya Federasyonu ve Çin'in de kendi nüfuz
alanlarını yeniden kurma, hatta genişletme çabasına girmesi ile ufukta
istikrarsızlık bulutları belirmeye başlıyor.
Mali sermaye denetlenemez bir akışkanlığa kavuşuyor Mali sermaye, iletişim
ve bilgisayar teknolojisinin sağladığı olanakları da kullanarak üretimin
bir aracı olmaktan çıkıp, neredeyse tüm dünya ekonomisini kendine tabi
kılacak bir güce dönüşürken, spekülatif hareketleri ile kimi zaman gelişmiş
ülke hükümetlerini bile acze düşürüyor.
Milliyetçilik dalgası yükseliyor
Bir yandan eski SSCB, Doğu Avrupa ve Balkanlar'da oluşan yeni devlet
yapılanmaları, bu ülkelerde milliyetçi akımları doğuruyor. Diğer yandan
bloklar ve ülkeler arası rekabet, göçmen işçi akımını sınırlandırma eğilimlerinden
güç alan yabancı düşmanlığı ve zaman zaman görülen kendi içine kapanma
talepleri bütün ülkeleri derinden etkiliyor. Batıda ırkçılık ve milliyetçilik
bu eğilimlere seslenerek güç kazanıyor. Milliyetçi yükselişe eşlik eden
savaşlar dünyanın birçok ülkesinde kanlı çatışmalar, katliamlar ve etnik
boğazlaşmalar şeklinde sürüp gidiyor.
Güçsüzler dışlanıyor
Sermayenin yeni yatırım, üretim ve istihdam tercihleri dışında kalan,
kimi zaman Afrika gibi bütün bir kıta, kimi yerde bir ülkenin bir bölgesi,
kimi yerde ABD'li Siyahlar ya da Latin Amerikalı kent yoksulları gibi bütün
bir toplumsal grup, genel dünya ekonomisinin dışına itiliyor. İşsiz, yoksul,
hasta ve güçsüzlere yönelik sosyal programlar tüm dünyada geriliyor. Bunları
tamamlayan bir olgu olarak, zengin bölgelerin kendilerini ülkenin bütününden
ayırarak uluslar üstü sermaye ile bütünleşme çabaları ekonomik ve kültürel
planda yeni bir bölgeciliği ortaya çıkarıyor.
Doğal ve tarihsel çevre tahrip ediliyor
Sermaye, yalnızca kendi birikim sürecinin çelişkileri ve engelleri ile
değil, ekolojik, doğal ve fiziksel sınırlarla da çarpışıyor. Tüm dünyada
insanlık tarihinin ve kültürünün yarattığı birçok değer teker teker, hatta
bazen kimi bölgelerde toptan tahrip ediliyor. Doğal çevrenin tahribi de
insan soyunun fiziksel varlığını tehdit edecek boyutlara yöneliyor.
Mücadele dünya ölçeğinde sürüyor
Ancak en güçlü gözüktüğü dönemde bile sermaye insanlığı teslim alamıyor,
direnişi kıramıyor ve yeni bir dünya umudunu söndüremiyor. Tüm bu gelişmeler
çözüm arayışlarının kaçınılmaz olarak enternasyonalist bir zemine oturmasını
zorunlu kılıyor.
Dünya ölçeğinde dayanışmanın nesnel imkanları, hatta cisimleşmiş örgütlenmeleri
her tür muhalefet hareketi için tarihte hiç olmadığı ölçüde artıyor. Üstelik
sermaye saldırıları karşısında emekçilerin sürmekte olan direnişi, mevcut
uluslararası dayanışma ve ilişki ağlarını,mücadele zeminlerini de olgunlaştırıyor.
TÜRKİYE YENİ BİR DÖNEMEÇTE
Türkiye, dünya çapındaki süreçlerden büyük bir şiddetle etkileniyor.
Kendi ekonomik, politik ve ideolojik krizini neredeyse dünya ile eş zamanlı
olarak yaşıyor.
Serbest piyasa tek yol olarak gösteriliyor Türkiye sermayesinin bölgesel
rekabette avantajlı konum elde etme çabası, uluslararası piyasa ilişkilerinin
bütün ülkeye yayılmasına ve belli bölgelerde yoğunlaşmasına yol açıyor.
Türkiye kapitalizmi, sanayi emeğinin dolaysız çıplak sömürüsünün yanı sıra,
spekülatif sermaye hareketleriyle işleyen dolaylı sömürü biçimlerini de
yaygınlaştırarak egemenliğini toplumun bütün dokularına sızdırıyor.
Özelleştirme ile, kamusal çıkar fikri yıpratılıyor. Küreselleşme süreci
şiddetlendikçe, kamunun iktisadi alandaki varlığına yönelik saldırılar
artıyor. Özelleştirme baskısı bu sürecin bir ürünü olarak şekilleniyor.
KİT'leri sermaye için ucuza kapatma stratejisi, aynı zamanda emeğin
kamu kesimindeki kazanımlarını devreden çıkararak sendikal örgütlenmeyi
zayıflatmayı ve sermaye kesiminden alınan vergileri azaltarak bütçe açıklarını
bu yolla dengelemeyi hedefliyor.
Şeriatçı hareket gelişiyor.
Bu akım devlet içindeki kadrolaşmayla gücünü pekiştiriyor. Olağanüstü
iç ve dış maddi kaynakları kullanarak toplumsal/politik bir güç haline
dönüşüyor. Bununla birlikte Alevi, Sünni, Hıristiyan, Musevi, Ateist vb.
farklı inanışlara sahip olan insanlardan aldığı vergilerle ayakta duran
devlet, din konusunda sadece resmileştirilmiş Sünni İslam'a olanak sağlıyor
ve özellikle Alevileri baskı altına alıyor.
Tek kimlik anlayışı dayatılıyor.
Devlet tek kimlikli toplum anlayışıyla muhaliflerine ağır baskı uyguluyor.Krizin
önemli bir kaynağını oluşturan bu sorunu savaşla çözme saplantısı, ağır
ekonomik sıkıntılar yaratarak, insani değerlerde çöküntü ve yozlaşmaya
yol açıp, tüm toplumu felakete sürüklüyor. Tüm emeği ile geçinenler, kendilerine
hiçbir yarar sağlamayan savaşın diyetini gençlerini kaybederek, yükselen
enflasyonla, vergilerle, hak ve ücret kayıpları ile ödemek zorunda kalıyor.
Irkçılık ve milliyetçilik saldırganlaşıyor
Türkiye'de ırkçı ve milliyetçi akımların, sürmekte olan savaşın yarattığı
psikolojik ortamı kullanarak güç kazanması, siyasal rejimi yakından etkiliyor.
Komşu ülkelerdeki etnik ve ulusal çatışmaların etkisi de bu yükselişe kan
veriyor. Bu ortamda faşist hareket gerek devlet içinde, gerekse halk nezdinde
güç ve taraftar topluyor.
Devlet için halk anlayışı sürüyor
Türkiye'de varolan merkezi devlet yapısı ve yaygın devlet vesayeti,
insanların politik alana doğrudan müdahale imkanlarını neredeyse ortadan
kaldırıyor. Yerel yönetimler, özerk yerel güçler olarak gerçek hiçbir güce
sahip olamıyor. Merkezi idarenin temsilcileri, yasalarla, yerel yönetimler
üzerinde egemen kılınıyor.
Kültürel hayat kısırlaştırılıyor
Devlet, toplumun bilincini, fikirlerini, bunların yeniden üretim mekanizmalarını
sürekli denetliyor, Kültürel ve düşünsel yaşantıyı rejimin yasakları içine
hapsediyor.
Devlet, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki en önemli tehdit ve engel
olarak varlığını sürdürüyor.
Sermaye birikim sürecinin dinamikleri ve gereksinimleri kültür, sanat
ve bilim alanlarına da damgasını vuruyor. Tüm medya kanalları ya devlet
denetiminde, ya da sermaye egemenliğinde bulunduğu için emekçi halkın sesini
duyurabileceği bütün kanallar tıkanmış durumda.
Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ciddi kriziyle çalkalanıyor Köklü değişim
ihtiyacı toplumun gündemine yerleşiyor. Artık hiçbir toplumsal kesim eski
çerçeve içinde yaşamak istemiyor.
Toplum, varolan siyasal düzenin değişimine yönelik arayışlara ve çağrılara
kulak vermeye başlıyor. Büyük çoğunluğun çıkarı varolan durumun değiştirilmesiyle
örtüşüyor.
Toplum ile devlet arasında ortaya çıkan gerilim, devletin de toplumun
da yeniden şekillenmesini zorunlu kılan bir krizi yaygınlaştırıyor.
Sermayenin seçenekleri çekişiyor
Çürüme her yeri sarıyor. Düzen partileri ise toplumu eski devletin cenderesine
hapsetmek için uğraşıyor. Egemenlerin bir kısmı şoven milliyetçiliği, şeriatçılığı
ve 'milliyetçi sol'u politika vitrinine çıkarıyor. Bu kesimler krizin geleneksel
olarak, sadece baskı ve zor yoluyla aşılabileceğini düşünüyor.
Diğer yandan küreselleşme arayışı çerçevesinde, liberalizm ile özdeşleşen
bir reform talebini, toplumsal kaynakları sermayeye aktarmada atlama tahtası
olarak gören sermayenin bir kesimi de, kendi tezlerini dile getiriyor.
Her iki kesimin ortak noktası, krizi sermaye egemenliği altında aşabilmek,
çözülmekte olan toplumsal yapıyı sermayenin bugünkü ihtiyaçlarına göre
yeniden kurmak.
Ancak, Türkiye'nin bu koşullar altında yaşamaya devam edemeyeceği de,
emeği ile geçinen kitlelerin sermayenin salt kendi ihtiyaçlarına göre şekillenen,
toplumun büyük bir bölümünü dışlayan yeni yapılanma arayışlarına katlanamayacağı
da ortada.
Emeğin ve özgürlüğün kürsüsünü oluşturmak gerekiyor
Demokrasi ve emek güçlerinin sermayeye karşı ortak politik mücadelesini
örgütlemeyi öngören, birbirinden kopuk arayış ve mücadeleler arasında gerçek
bağlar kuracak; toplumun önüne, kapitalizmi aşan, özgürlüğe açılan pratik
ve inandırıcı bir seçenek koyacak; emeğin ve özgürlüğün sesi olacak; Türkiye'nin
çok kültürlü, çok-dilli, çok-inançlı, çok-kimlikli bir yapıya sahip olduğu
gerçeği üzeride şekillenen bir mücadele, o nedenle büyük önem taşıyor.
Bugün yapılması gereken, muhalefetin parçalanmışlığını aşmak; baskı, şiddet
ve sömürü biçimlerine karşı, bütünlüklü, topyekün bir mücadele çizgisini
yaratmaktır.
MÜCADELE EKSENİ VE TALEPLER
Özgürlük ve Dayanışma Partisi, insanın insanı sömürmesine, sermayenin
emek, erkeğin kadın, zenginin yoksul üzerindeki hakimiyetine, cinsiyet
ayrımcılığına, baskıya, şiddet ve eşitsizliğe dayalı düzene son verilmesi
için mücadele eder.
Üretenlerin yönettiği, sınıfların egemenliğinin son bulduğu, ezen ve
ezilenin olmadığı, toplumun üzerindeki askeri, polisiye ve bürokratik baskı
ve denetimin ortadan kalktığı, ekonomik karar ve planlama süreçlerinin
çalışan ve üreten çoğunluğun iradesine dayandığı bir dünyayı amaçlar.
Kadınların ekonomik, siyasal ve toplumsal düzeyde ve gündelik hayatta
erkeklerle eşit olduğu; insanlar arasında dil, etnik köken ve inanç farklılıklarına
dayanan ayrımcılığın son bulduğu; milletler arasındaki düşmanlıkların sona
erdiği; milletlerin kendi kaderlerini özgürce tayin edebildiği; insanın
kendisiyle ve doğayla barıştığı ve barışın kuşattığı bir toplumu hedefler.
Bu hedef doğrultusunda kapitalizmin sınırlarını bugünden aşmaya yönelen
bir eylem ve mücadele planına sahiptir.
DERHAL BARIŞ!
Olağanüstü Hal ilanına yol açan nedenlerin savaşla ortadan kaldırılması
mümkün değildir. Barış için ilk adım olarak iki yanlı ateşkes ilanı zorunludur.Bu
adım, ifade özgürlüğünü engelleyen ve çözüm yollarının bütün boyutlarıyla
sınırsızca tartışılmasını önleyen yasal ve idari engellerin kaldırılmasıyla
tamamlanmalıdır. Böylelikle özgür iradeyi yansıtan her tür çözüm önerisinin
meşruiyetini kabul eden, demokratik bir siyasal çözümün önü açılmış olacaktır.
Bu çerçevede, koruculuk sistemi ile jandarma ve polis özel timleri türünden
özel savaş birimleri dağıtılmalı, olağanüstü hale son verilmeli, bölgede
asayişin sağlanması için halkın onay ve katılımına olanak veren yeni düzenlemeler
getirilmelidir.
Ohal Bölgesi'nde
ve mücavir alanlardaki askeri operasyonlar sırasında bulundukları yerlerden
göçe zorlananlara geri dönüş olanağı sağlanmalı, evleri ve malları tahrip
edilenlerin zararları tazmin edilmelidir.
Genel af ilan
edilmeli, ancak, savaş hukuku ihlalleri araştırılmalı ve sorumluları yargılanmalıdır.
Çok kimlikliliğin
her düzeyde tanınması için tüm yasal düzenlemeler en kısa sürede gerçekleştirilmelidir.
ŞOVENİZME VE FAŞİZME SON!
Süre giden savaş, Türk milliyetçiliğinin yükselmesine, faşizmin güç
kazanmasına ve kökleşmesine yol açıyor. Milliyetçilik ve faşizm Türkiye'nin
çok-kimlikli, çok-kültürlü toplumsal yapısını sürekli gerilim halinde tutuyor.
Kimlikler ve kültürler arasında şiddeti ve çatışmayı körüklüyor.
Özel ve resmi
medya ırkçılık, faşizm ve şovenizm propagandasından arındırılmalı;
Tüm eğitim kurumlarında
müfredattaki şoven ve ırkçı anlayışlar ayıklanmalı; Türkiye'nin tarihi
ve toplumsal yapısı konusunda ırkçılığa dayalı öğretime son verilmelidir.
Türkiye'de yaşayan
tüm dillerin ve kültürlerin gelişiminin önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır.
Devlet aygıtındaki
faşist kadrolaşmalar tasfiye edilmeli, ırkçı ve faşist faaliyetleriyle
bilinen kişiler yetkili makamlardan uzaklaştırılmalıdır.
SINIRSIZ DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ!
Her tür inanç
ve vicdan özgürlüğü kayıtsız şartsız güvence altına alınmalı; insanlar,
ibadet, inanış, giyim ve yaşam tarzlarında tam serbestliğe sahip olmalı;
hiç kimse farklılığından ötürü ayrıma tabi tutulmamalı ve aşağılayıcı muameleye
uğratılmamalıdır.
Hiçbir din ve
inanç devletçe resmen benimsenmemeli ve kayrılmamalıdır. Devlet bütün dinler,
mezhepler ve inançlardan kendisini ayırmalı, ve hepsiyle eşit uzaklıkta
durmalıdır.
Devlet okullarından
din eğitimi dersleri kaldırılmalıdır. 8 yıllık laik bir temel eğitimin
yanı sıra, laik ve bilimsel eğitim kamuya ait bütün öğrenim kurumlarında
zorunlu kılınmalıdır.
Din eğitimi ve
öğretimi,ibadet yerlerinin bakın ve onarımı, dinsel eğitim fonları ve kadrolarının
sağlanması mezhep, cemaat ve kişilerin kendilerine bırakılmalıdır.
HALK EGEMENLİĞİ VE SINIRSIZ SİYASAL ÖZGÜRLÜK!
1982 Anayasası
bütün hükümleriyle yürürlükten kaldırılarak halk temsilcilerince yeni bir
anayasa yapılmalıdır. Anayasa, evrensel olarak kabul edilmiş insan haklarını
ve uluslararası anlaşmalarla teminat altına alınmış bireysel hakları çekincesiz
içermelidir.
Yürütmenin yasama
üzerindeki egemenliğine son verilmeli, iktidar askeri ve bürokratik aygıtların
elinden alınarak halkın seçilmiş temsilcilerine aktarılmalıdır.
- Silahlı devlet güçlerinin halk temsilcileri üzerindeki üstünlüğünün
kaynağı olan MGK'nin anayasal statüsüne son verilmeli, yasama denetimi
dışına kaydırılmış olan Özel Harp Dairesi, MİT gibi istihbarat kurumları
lağvedilmelidir.
-Merkezi ve yerel hükümet memurlarının seçilmiş yerel yönetim organları
üzerindeki üstünlüğüne son verilerek, genel ve yerel meclisler iktidarın
kaynağı haline getirilmelidir.
-Halkın her düzeyde kendisini yönetmesi için örgütlenmesinin ve her
tür barışçı eylemin önündeki kısıtlamalar kaldırılmalıdır.
-Terörle Mücadele Yasası bütün hükümleriyle birlikte kaldırılmalıdır.
-Siyasi partiler, dernekler ve sendikalar yasası; seçme, seçilme, toplantı
ve gösteri, basın ve yayınla ilgili bütün yasalar yeniden düzenlenmelidir.
Orduya iç güvenlikle ilgili herhangi bir görev verilmesi yasal ve idari
düzenlemelerle önlenmelidir; askerlik hizmetlerinin yerine getirilmesinde
demokratik ülkelerde geçerli olan ahlaki ve vicdani normlar gözetilmelidir.
-Güvenlik örgütünün siyasi polis ve terörle mücadele bölümleri
lağvedilmeli, siyasal suç kavramı ortadan kaldırılmalı, adli suçlar konusunda
polisin yetkileri ulusal üstü standartlara çekilmelidir.
-Polisin yurttaşları dosyalama, fişleme uygulamalarına son verilmeli,
varolan kayıtlar hiçbir ayrıma gidilmeden yok edilmelidir. Yurttaşlar kendilerine
ilişkin her tür polis kaydına istedikleri an ulaşabilmelidir.
-Gözetim süresi, yargıç kararına bağlı olarak en çok 24 saat olmalı
ve gözetim resmi tutanakla tespit edilmeli, sorguda avukat bulundurma hakkı
herkes için zorunlu kılınmalıdır.
-İşkence ve kötü muamelenin insanlık suçu olduğu kabul edilmeli, bu
suçları işleyenler ağır cezaya çarptırılmalıdır; işkence, yargısız infaz,
gözaltında ölüm ve kayıp iddiaları olağanüstü bir kurulca araştırılarak,
sorumluları şiddetle cezalandırılmalıdır.
Bütün bu düzenlemeler
sırasında Paris Şartı, AGİT ilke ve kararları, Helsinki Nihai Senedi, ILO
standartları ve Avrupa konseyi ilke ve kararları ile elde edilmiş olan
emekçi kazanımları titizlikle korunmalıdır.
|