|
|
 |
Deprem
felaketi konusunda yapılan çalışmaların tüm yönleriyle incelenerek alınması
gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Meclis Araştırması açılmasına
ilişkin önergelerin TBMM Genel Kurulu'nda görüşülmesi...
(23
Ağustos 1999)
BAŞKAN (Başkanvekili Ali
ILIKSOY) – Biraz önce alınan karar uyarınca, Sakarya Milletvekili Cevat
Ayhan ve 47 arkadaşının; İzmir Milletvekili Atilla Mutman ve 33 arkadaşının;
Erzurum Milletvekili İsmail Köse ve 20 arkadaşının; Doğru Yol Partisi Grubu
adına, Başkanvekilleri Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük ve İçel
Milletvekili Turhan Güven'in; Anavatan Partisi Grubu adına, Grup Başkanvekilleri
Kastamonu Milletvekili Murat Başesgioğlu, Denizli Milletvekili Beyhan Aslan
ve Bartın Milletvekili Zeki Çakan'ın, ülkemizde meydana gelen deprem felaketi
konusunda yapılan çalışmaların tüm yönleriyle incelenerek alınması gereken
tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve
105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergelerinin
birlikte yapılacak öngörüşmelerine başlıyoruz.
Hükümet?.. Hazır.
Önergeleri, biraz önce okunduğu
için tekrar okutmuyorum.
İçtüzüğümüze göre, Meclis
araştırması açılıp açılmaması hususunda, sırasıyla, hükümete, siyasî parti
gruplarına ve önergelerdeki birinci imza sahiplerine veya onların göstereceği
bir diğer imza sahibine söz verilecektir.
Konuşma süreleri, hükümet
ve gruplar için 20'şer dakika, önerge sahipleri için 10'ar dakikadır.
Şu ana kadar gruplar adına
herhangi bir söz istemi yok.
İlk söz, Hükümet adına, Bayındırlık
ve İskân Bakanımız Sayın Koray Aydın'a aittir; buyurun efendim.
Sayın Bakan, süreniz 20 dakika.
BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI
KORAY AYDIN (Ankara) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; üzücü deprem felaketiyle
ilgili olarak Yüce Meclisimize verilen araştırma önergeleri hakkındaki
düşünce ve görüşlerimi sizlere arz etmek için huzurunuzdayım; bu vesileyle,
Yüce Meclisimizin siz değerli milletvekillerini saygıyla selamlıyorum.
Öncelikle, deprem nedeniyle
yaşamlarını yitiren vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet diler, bu üzücü felakete
maruz kalan tüm afetzede vatandaşlarımıza da başsağlığı ve geçmiş olsun
dileklerimi sunarken, Türk Milletinin böyle müessif doğal afetleri bir
daha yaşamamasını Yüce Allah'tan niyaz ederim.
Değerli arkadaşlar, depremzede
vatandaşlarımızın yaraları süratle sarılacaktır; ancak, tek yapamayacağımız
ve geri getiremeyeceğimiz, yiten canlarımızdır.
Bilindiği gibi, ülkemiz,
jeopolitik yapısı itibariyle, asırlardan beri kırık asırlardan beri, "kırık
fay hattı" dediğimiz deprem kuşağı üzerinde bulunmakta olup, bu tür olaylar,
zaman içerisinde sık sık yaşanmıştır; ancak, bu son yaşadığımız deprem
felaketini geçmiş olaylarla kıyasladığımızda, en korkunç ve acısı en büyük
olanıdır. Milletçe bu acıyı hissetmemek mümkün değildir. Keşke, bu üzücü
olay hiç yaşanmasaydı ve biz, bunları tartışıp konuşuyor olmasaydık. Bu
olaya yaşandı bitti demek bir gaflet olacağı gibi, milletin temsilcileri
olan bizlere de, bundan sonraki çalışmalarımızda, yaşanan bu elim hadise,
inşallah, ibret vesilesi olur.
Genel olarak, afet zararlarının
azaltılabilmesi veya gereken önlemlerin alınması konusuna şöyle bir baktığımızda:
Ülkemiz, doğal afet zararlarının azaltılması hususunda yasal mevzuat açısından
en gelişmiş ülkeler düzeyindedir; özellikle afet sonrasında, afet olaylarından
etkilenen insanlara yapılan yardımların ölçüsü, Amerika Birleşik Devletleri
ve Japonya'dan daha ileri düzeydedir; çünkü, bu ülkelerde, afetlerden evleri
yıkılan vatandaşlara, faizsiz ve yirmi yıl vadeli yeni konut ve işyeri
yapılmasını öngören yasal düzenlemeler yoktur. Bu ülkelerin de, devlet
olarak görevi, tabiî afetler olmadan önce, önleyici ve koruyucu yasal düzenlemeleri
yapmak, uygulamaya bu yönde kurallar koymaktır; işte, fark da buradadır.
Gelişmiş sigorta ve konut kredi sistemleri olan bu ülkelerde, devletin,
afetten etkilenen bölgelere sosyal ve ekonomik yönden yaptığı yardımlar,
vergi indirimleri veya kısa süreli muafiyetler, bankacılık kredi sistemlerinde
birkaç puanlık indirimler ve gerektiğinde de çok sınırlı bazı teşviklerden
ibarettir; ancak, bu ülkeler, afet sonrasında ilk yapılması gereken kurtarma,
ilkyardım ve geçici barındırma konularında, hem merkezî hem eyalet hem
de yerel yönetimler düzeyinde çok gelişmiş insan, ekipman ve malzeme imkânlarına
sahiptirler.
Ülkemiz, doğal afet zararlarının
azaltılması konusundaki çalışmalara 1940'lı yıllarda başlamış olmasına
ve yasal olarak gereken her tür kanun, yönetmelik, tüzük, standart gibi
mevzuata sahip olmasına rağmen, doğal afet zararlarını beklenilen düzeyde
azaltamamıştır. Hızlı nüfus artışı ve göçler, denetimsiz şehirleşme ve
sanayileşme, yoğun kaçak yapılaşma, her kademede bilgi ve eğitim eksikliği,
afet bölgelerinde alan kullanımı planlaması, yapı sigortası, meslek sigortası,
sertifikalı mühendislik gibi yöntemlerle yerleşme ve yapı denetimi mekanizmalarının
geliştirilememesi, afet zararlarının azaltılması konusunda, merkezî yönetim,
yerel yönetim, özel sektör ve halkın, görev, yetki ve sorumlulukları arasında
rasyonel dengelerin oluşturulamaması gibi nedenlerle, zaman içerisinde
doğal afet tehlikesi ve riski de artmaktadır.
Buna karşılık, büyük afetler
sonrasında yürütülen acil yardım, kurtarma ve zarar gören yerleşimlerin
süratle yenilenmesi açısından, son yıllarda ülkemizin kapasitesinde önemli
gelişmeler olduğu, 13 Mart 1992 Erzincan depremi, 13 Temmuz 1995 Senirkent
su baskını ve çamur akması, 1 Ekim 1995 Dinar depremi, 14 Ağustos 1996
Amasya, Çorum depremi, 20-21 Mayıs 1998 Batı Karadeniz su baskınları ve
27 Haziran 1998 Adana-Ceyhan depremi sonrasında yapılan uygulamalarda açıkça
görülmektedir.
Ayrıca, 1980'li yıllardan
itibaren kalitesi kontrol edilebilen hazır beton üretiminin hızla yaygınlaşması,
yapı güvenliklerinin artmasında olumlu bir etken olarak değerlendirilebilir;
ancak, bu olumlu gelişmelere rağmen, doğal afet zararlarının azaltılması
çalışmalarının temel esası olan, afetler olmadan önce alınacak tedbirler
ve yapılacak çalışmalarla, doğal afetlerin yol açacağı fiziksel kayıpları
en küçük düzeyde tutmak mümkün olamamaktadır. Bu durumun temel nedenleri
de şunlardır:
Türkiye'de, doğal afet zararlarının
afetler olmadan önce yapılacak çalışmalar ve alınacak önlemlerle düşük
düzeyde tutulması politikaları yerine, afetler olduktan sonra yara sarma
politikalarına önem ve öncelik verilmiştir. Değerli arkadaşlar, bu yapı,
mutlaka, tersine çevrilmelidir.
Türkiye'de, ülkenin karşı
karşıya olduğu deprem ve diğer afet tehlikesi halka mal edilememiş ve bu
konuda yaygın ve etkili bilgilendirme ve bilinçlendirme programları başarıyla
uygulanamamıştır.
Çok eski geçmişe sahip olmalarına
rağmen, yürürlükteki yasa ve yönetmeliklere uymama, başta yerel yönetimler
olmak üzere, her kademede alışkanlık haline getirilmiştir. Bu durumun en
son örnekleri, İzmir su baskını, Erzincan ve Dinar depremleri, Batı Karadeniz
su baskınları ve Adana-Ceyhan depreminde bütün açıklığıyla görülmektedir.
Yasa ve yönetmeliklere uyulmamasının herhangi bir sorumluluğu da yoktur.
Yasalarda mevcut olan yaptırımlar uygulanmamakta veya uygulanamamaktadırlar.
Türkiye'de, yerleşme ve yapılaşmaları
etkili bir biçimde denetleyecek yapı sigortası, meslek sigortası, sertifikalı
mühendislik gibi çağdaş uygulamalara da geçilememiştir.
İmar Yasasında, bugünkü haliyle,
mevcut olan fennî mesuliyet sistemiyle ciddî bir yapı denetimi sağlamak,
bugün itibariyle, mümkün değildir.
Türkiye'de, inşaat mühendisi,
mimar, şehir plancısı, yerbilimci yetiştiren üniversitelerde, ülkenin sahip
olduğu doğal afet tehlikesi ve riski ile afet zararlarının azaltılması
konusunda temel bilgileri içeren bir eğitim de verilmemektedir.
Türkiye'de, doğal afetlerin
önlenmesi ve zararlarının azaltılması konusunda merkezî yönetim, yerel
yönetim, özel sektör ve halkın, görev, yetki ve sorumlulukları arasında
rasyonel dengeler oluşturulamamış ve her olayın ekonomik maliyeti merkezî
yönetimin kıt kaynaklarıyla karşılanmaya çalışılmıştır. Buna karşılık,
1992 yılında, afetler ve deprem fonları genel bütçe içerisine alınmış ve
bütçeden verilen sembolik ödeneklerle afet hizmetleri, bugün itibariyle,
yürütülemez hale gelmiştir.
Biraz da, yapılması gereken
çalışmalar üzerinde durmak istiyorum değerli arkadaşlar. Çağdaş afet yönetimi
ve doğal afetlerle mücadele, herşeyden önce doğadaki mevcut tehlikelerin
iyi bilinmesi ve bu tehlikelerin doğurabileceği riskleri azaltabilmek için
doğanın en akılcı yol ve yöntemlerle kullanılmasını gerektiren topyekûn
bir mücadeledir. Bu mücadele içerisinde en sade vatandaştan en yetkili
makamlara kadar herkese görev ve sorumluluk düşmektedir. Öncelikle doğal
afet zararlarının ancak doğal afetler olmadan önce alınacak yasal, idarî
ve teknik önlemlerle azaltılabileceğine her kademede inanmak ve uygulanacak
afet yönetim sistemini buna göre düzenlemek gerekmektedir.
Türkiye'nin, yukarıda saydığım
eksikleri ortadan kaldıracak, doğal afetlerin önlenmesi ve zararlarının
azaltılması çalışmalarını ana politika olarak benimseyen, bir afet anında,
gerek merkezde ve gerekse yerel ölçekte etkili bir afet yönetimi uygulamasını
sağlayan yeni ve çağdaş bir temel afet yasasına ivedilikle ihtiyaç bulunmaktadır.
Bu nedenle, halen yürürlükte olan 7269 sayılı Kanun, yeni çıkarılan 4123
ve 4133 sayılı Kanunlar yeniden düzenlenmelidir ve eksiklikleri giderilmelidir.
3194 sayılı İmar Yasası, afet bölgelerinde çağdaş alan kullanımı planlaması
esaslarını, -planları yapan, yaptıran- plana aykırı hareket edenlerin sorumlulukları
ve bunlara uygulanacak müeyyideleri de kapsayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.
1580 sayılı Belediye Kanunu
ve 3030 sayılı Büyük Şehir Belediyeleri Kanunu, yerel yönetimlerin doğal
afet tehlikesi ve riskinin belirlenmesi ve zararlarının azaltılması konusundaki
görev, yetki ve sorumluluklarını ve aykırı hareket edenlere uygulanacak
müeyyideleri de kapsayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.
5442 sayılı İl İdaresi ve
3360 sayılı İl Özel İdaresi Kanunları, afet yönetimi ve yeniden inşa faaliyetlerine
yerel yönetimlerin aktif biçimde katılımını sağlayacak ve bu hizmetler
için yerel kaynakların da kullanımına imkân verecek şekilde yeniden düzenlenmelidir.
Yapıda denetim, sigorta ve
sorumlulukları belirleyen yeni bir yasal düzenleme getirilmelidir.
Meslek odaları ve mühendislerin
görev, yetki ve sorumluluklarıyla ilgili mevzuat, odaların denetim esaslarını
ve sertifikalı mühendislik kavramını yerleştirecek şekilde yeniden düzenlenmelidir.
Doğal afet tehlikesi ve riski
ile afet zararlarının azaltılması konusunda halkın bilgilendirilmesi ve
bilinçlendirilmesi, sürekli, etkili ve yaygın eğitim programlarıyla uygulanmalı,
dernek, vakıf, izcilik teşkilatları, mahalle örgütleri ve bunun gibi hükümetlere
bağlı olmayan gönüllü kuruluşların bu faaliyetler içerisinde yer almaları
mutlaka, ama mutlaka sağlanmalıdır.
Mimar, şehir plancısı, mühendis,
yerbilimci yetiştiren üniversitelerin dört yıllık eğitim programları, Türkiye'nin
sahip olduğu doğal afet tehlikesi dikkate alınarak yeniden düzenlenmelidir.
Afet tehlikesi ve riskinin
belirlenmesi ve afet zararlarının azaltılması konusundaki araştırma geliştirme
faaliyetleri öncelikli konular arasına alınmalı, yaygınlaştırılmalı ve
etkili biçimde desteklenmelidir. Bu faaliyetlere özel sektörün de katılımı
sağlanmalıdır.
7126 sayılı Sivil Savunma
Kanunu yeniden düzenlenmeli ve 1992 yılından sonra ilk örneği Ankara'da
geliştirilmiş olan iyi eğitimli, iyi donatımlı, profesyonel sivil savunma
birlikleri, İstanbul, Erzurum, Samsun, İzmir, Adana ve Diyarbakır gibi
en az altı bölgede ivedilikle kurulmalıdır.
Değerli arkadaşlar, ayrıca,
meydana gelen afetlerde hiçbir görev yapamayan sivil savunma mükellefleri
yerine, Batı ülkelerinde olduğu gibi, gönüllü sivil savunma birliklerinin
de teşkili yoluna gidilmelidir.
Belediyelerdeki itfaiye teşkilatları
bir afet anında kurtarma ve ilk yardımı da yapacak şekilde yeniden örgütlenmeli,
donatılmalı ve buna göre de eğitilmelidir.
Afet hizmetlerinin hızlı
ve etkili bir şekilde yürütülmesi, her şeyden önce kolay kullanılabilen
hazır parasal kaynakların mevcudiyetine de bağlıdır. Bu amaç için, afetler,
deprem ve sivil savunma fonları, genel bütçe dışında tutulmalı, gelirleri
artırılmalı ve kaynakları da çeşitlendirilmelidir.
Özet olarak açıklamaya çalıştığım
ve üzerinde durularak yapılması gereken bu çalışmalarla ilgili olarak,
Bakanlığımca yeni bir afetler yasa tasarısı taslağı, afet zararlarının
en aza indirilmesi amacıyla, imar mevzuatında yapılması gereken yeni düzenlemelerle
ilgili yasa ve yönetmelik tasarısı taslakları, yapıda denetim, sigorta
ve sorumlulukları belirleyen yeni yasal düzenlemeler, afet sonrasında halkın
bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesiyle ilgili yeni çalışmalar, müteahhitlik
sektörünün yeniden gözden geçirilmesi, fennî mesuliyeti haiz teknik elemanların
görev, yetki ve sorumluluklarıyla ilgili mevzuatları günümüz teknolojisine
göre yeniden belirleyip, bu konuda yaptırımlar getirilmesi ve yine afetlerle
ilgili hizmetlerin sağlıklı ve hızlı yürütülmesini teminen, koordinasyon
ve haberleşme gibi kurumlararası işbirliğini güçlendirici mevzuatların
geliştirilmesi önem arz etmektedir ve Bakanlığımızda da bütün bu konularla
ilgili olarak, göreve geldiğimiz günden beri yaptığımız hazırlıklar ve
hemen hemen birçoğunda da hazırladığımız kanun taslakları mevcuttur.
Bu çalışmalar, siz değerli
milletvekillerimizce desteklenerek Yüce Parlamentomuzdan geçirilebildiği
takdirde, ülkemizde afet zararlarının azaltılması konusunda önemli adımlar
atılmış olacaktır.
Arz eder, Yüce Heyetinizi
saygıyla selamlarım. (MHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz
Sayın Bakan.
Gruplar adına, Fazilet Partisi
Grubu adına Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan...
ATİLLA MUTMAN (İzmir) – Sayın
Başkan, önerge sahibi olarak, hükümetten sonra söz almak istiyorum.
BAŞKAN – Grupların konuşmaları
tamamlandıktan sonra Sayın Mutman.
Sayın Ayhan, süreniz 20 dakikadır
efendim; buyurun.
FP GRUBU ADINA CEVAT AYHAN
(Sakarya) – Muhterem Başkan, muhterem üyeler; 17 Ağustos 1999 Salı günü
sabaha karşı saat 03.00'te meydana gelen büyük afet sebebiyle hayatını
kaybeden aziz hemşerilerimize, vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyorum;
milletimize ve yakınlarına başsağlığı diliyorum ve sayısı 30 000-40 000'e
ulaşan yaralılara geçmiş olsun diyorum, acil şifalar diliyorum ve bu insanların,
sağ kalanların, bir an evvel normal hayata avdet ettirilmesi için gerekli
olan çalışmaların, aziz milletimizin fedakârlığıyla, ilgililerin gayretiyle
başarıya ulaşmasını diliyorum.
Muhterem arkadaşlar, afet,
20 milyon nüfusun bulunduğu, 6 ili kapsayan bir bölgededir. Geçen salı
günü burada görüştüğümüz sırada, 100'ler mertebesinde olan afet kayıpları,
bugünkü rakam itibariyle 10 000'i aşmış, 12 000 mertebesindedir; muhtemelen
önümüzdeki günlerde çok daha yüksek sayılara ulaşacaktır. Birtakım yabancı
kaynaklar da, afet kayıplarının 40 000 civarında olduğunu ifade etmektedirler.
Elbette, kriz merkezlerine gelen rakamlara itibar ediyoruz; ancak, o rakamların
içerisinde, henüz ulaşılamamış, enkaz altında bulunan, hayatını kaybetmiş
olan vatandaşlarımız yoktur. O rakamların içerisinde, enkazdan, hemen,
yakınını alıp köyüne götürmüş, iline götürmüş, ilçesine götürmüş, defnetmiş
olanların kayıtları yoktur. Tabiî, bütün bu kayıtlar, nüfustan düşülen
ölüm muameleleriyle ortaya çıktığında, üzülerek ifade edeyim, çok daha
büyük sayılara ulaşacaktır.
Yakın zamanda görmediğimiz
bir büyük afetle karşı karşıyayız. Bendeniz, afetin birinci günü dahil,
dün akşama kadar afet bölgesindeydim; arada buraya günübirlik geldim, döndüm.
Kocaeli'nde, Yalova'da, İstanbul'da, Sakarya'da, Bursa'da ve Zonguldak'a,
Eskişehir'e kadar uzanan bu bölgede yaşanan afet, hakikaten, fevkalade
büyük bir felakettir. Cenabı Allah'ın takdiridir. Tedbir, takdiri bozmaz;
ancak, bizim de alacağımız tedbirler vardır, kul olarak, insan olarak alacağımız
tedbirler vardır; afet öncesi alınacak tedbirler vardır, afet sonrası alınacak
tedbirler vardır. Afet öncesi tedbirler, tabiî, daha rahat bir zamanda,
uzun uzun tartışılır, konuşulur, ilgili kurumlar bununla ilgili tedbirleri
alır. Muhterem Bakan da ifade ettiler, hakikaten, Türkiye, afet ülkesi
olduğuna göre, afetlerle beraber yaşamaya mecbur olduğumuza göre, bu vatanda
bu kaderi yaşayacağımıza göre, afetlerle ilgili, afet öncesi tedbirler,
afetlerin zararını azaltıcı tedbirler, mümkün olanları önleyici tedbirler,
geciktirici tedbirler; afet sonrası da, kurtarma, acil yardım, onların
iskânı; bu meseleler üzerinde enine boyuna düşünülmesi gerekir.
15 Mayıs 1959'da, 7269 sayılı,
Umumî Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak
Yardımlara Dair Kanun çıkarılmış; ama, kırk yıl geride kalmış bir kanundur;
bugünkü ihtiyaçlara göre bu kanunun da tekrar gözden geçirilmesinde fayda
var.
Afet öncesi tedbirler için,
tabiî, afet bölgeleriyle ilgili, Türkiye'de, daha ciddî çalışmalar yapmak
gerekmektedir. Sadece deprem için söyleyeyim, biz, birinci derecede deprem,
ikinci derecede deprem, üçüncü derecede deprem; neyse, depreme göre derecelendirmişiz;
ama, bir ilde, bir bölgede birinci derecede deprem bölgesi dediğiniz zaman,
bütün yapıları onun içine sığdırmanız mümkün değil. Ben, afet bölgelerinde,
aynı ilde, aynı ilçede, aynı beldede, bazı yerlerde binalar dimdik ayakta
dururken, herhangi bir hasar yokken, hemen bir başka mahallede, binanın
bir katının, iki katının olduğu gibi yerin altına indiğini gördüm; hatta,
camı çerçevesi kırılmamış, statik yapısı bütün geometrisiyle ortada, eğrilmemiş,
bükülmemiş, kolonları, kirişleri yerinde; ama, bina yan yatmış veya bir
katı, iki katı aşağıya inmiş; bunlar var... Nedir bunlar; tabiî, bunlar,
zemin meseleleridir. Dönüp şunu söylemek istiyorum; her ilde, her ilçede,
her beldede inşaat yapılacağı zaman, mutlaka, zemin emniyetinin dikkate
alınması, o zemine göre bir temel dizaynının yapılması kaçınılmaz bir hadise
olarak önümüzde görülmektedir. Bu afette bunu görüyoruz. Zemin meselesi
mühimdir. İlgili kurumlardaki mühendislerimizde bu bilgi vardır; ama, bunu
mecbur kılan, bunu denetleyen birtakım denetim noktalarının da tesis edilmesi
gerekmektedir. Bu afette bunu görüyoruz.
Değerli arkadaşlar, yaşadığımız
afetin boyutu çok büyüktür. Tabiî, bu kaderdir de diyebiliriz; ama, kadere
karşı da, insanların tedbir alma görevi vardır. Allah'ın bir kaderinden
diğerine iltica edersiniz, tedbiri alırsınız; bizim inancımızın, dinimizin
gereği de budur. Fatalist bir anlayışla teslim olamazsınız; yani, insan
olarak, cemiyet olarak elinizden gelen bütün tedbirleri almakla mükellefsiniz.
Bu meselede, karşılaştığımız afetlerde, uygulamada ilim eksikliği var,
onu söylemek istiyorum. Üniversitelerde okunması yetmiyor; tatbikatta ilim
eksikliği var, disiplin eksikliği var ve bunlar, bizi bu noktaya getirmiştir.
Burada, tabiî, teknik bir
konferans yapmıyoruz, bir genel değerlendirme yapıyoruz; ama, söylemek
istediğim, mutlaka, afet öncesi -özetle söylersem- dizayn bakımından, statik
bakımından, malzeme bakımından, malzemeyi kullanan usta bakımından tedbirlerin
alınması gerekir.
Benim Bayındırlık Bakanı
olduğum dönemde, Çorum, Amasya depremini yaşadık; Afyon-Dinar depreminin
bir kısmının inşaatlarının tamamlanmasında hizmetlerimiz oldu. Orada geldiğimiz
nokta şuydu: Bizim, mutlaka, illerde, il seviyesinde sertifikalı ustalığı
geliştirmemiz lazım; yani, eline keseri alanın, ben ustayım diye kalıp
yapması, demir döşemesi, beton dökmesi değil, mutlaka, bunların bilgilendirilmesi,
hele hele afet bölgelerinde de malzemenin ve inşaat tekniklerinin afet
şartlarına uygun olarak kullanılması için sertifikalı ustalığa geçmekte
fayda var. Yani, mühendislerimizi, ustalarımızı ve teknisyenlerimizi afete
karşı tedbirli hale getirmemiz lazım.
Afet sonrası, tabiî, bir
başka âlem... Yani, afet sonrası en acil mesele insanlara ulaşılması, enkaz
altındaki insanların kurtarılması, hayatın kurtarılmasıdır; ondan sonra
da tabiî, onların ihtiyaçlarının karşılanması, iskânlarının sağlanması,
normal hayata döndürülmeleridir; ama, maalesef, karşılaştığımız bu afette
biz bunun, bu ihtiyacın karşılanamadığını görüyoruz.
Afetin birinci günü, akşam
saat 8, bir kriz masasındayım; ilin kriz yöneticileri de var; bütün il
yıkılmış; ama, bir tane vinç var ellerinde; yani, afet inşaatlarına, enkazlara
müdahale edebilecek bir tane araç var; bu, bütün illerde böyle. Afetin
ikinci günü, manzara aynen devam ediyor: Trafik kilitlenmiş; afet bölgelerine
yardım etmek isteyenler, ulaşamıyorlar; araç-gereç yok ortada... O bölgelerde
cep telefonları, normal telefonlar çalışmaz; haberleşme sıfır. Elektrik
yok, kriz merkezinde elektrik yok; emergency jeneratör yok, hiçbir şey
yok; aydınlatma yok... Tabiî, afete müdahale edeceksiniz, enkazların başında;
hava karardı, duruyorsunuz, niye? Jeneratör yok, aydınlatma yok. Yani,
afet sonrası tedbirler bakımından fevkalade kötü bir imtihan verdik; onu
ifade etmek istiyorum ve halkın galeyanı da budur; televizyonlara yansıyan,
"devlet nerede" diye sorması, zaman zaman bütün kamu kurumlarına kızması,
zaman zaman hepimizi muaheze etmesinin arkasında bu yetersizlik var, bu
tedbirsizlik var; işte bu da afetin tablosudur.
Vatandaş yolda bir loader
gördüğü zaman, yükleyici gördüğü zaman afete müdahale edebilececek araç-gereç
gördüğü zaman, önüne yatıyor: "Beni ezmeden geçemezsin, bu inşaatta benim
babam var, annem var, kardeşim var, oğlum var; mutlaka, çıkaracaksın" diyor;
ama, siz, bir inşaata da alelusul bir iş makinesiyle, alelusul bir operatörle
müdahale edemezsiniz;
ona müdalalenin teknikleri var; afet konusunda, kurtarma
konusunda fevkalede yetenekli insanlara ihtiyaç var. Nitekim, yurtdışından,
muhtelif ülkelerden gelen ve şükranla karşıladığımız kurtarma ekipleri,
bunu fevkalade başarılı şekilde yapmışlardır.
Şimdi, burada görünen bir
fotoğraf da şudur; ben, ilgililerin, hükümetin dikkatini bu noktaya çekmek
istiyorum; elbette, hadiseler, zaten kendilerinin dikkatini fazlasıyla
çekmiştir; yani, bizim, birtakım kurumları kurmamız, üzerlerine koca koca
levhalarını koymuş olmamız, bu işleri yapmak için yeterli değildir. Afetle
mücadele, afet sonrası kurtarma demek, afet sonrası tedbir demek, 365 gün,
her an afete müdahale için formunu muhafaza eden, bilgisi, fizikî kabiliyeti,
eğitim ve tatbikatı fevkalade yüksek seviyede olan insan demektir; yani,
siz, bir insana yüz metre koşu yaptıracaksanız, bir insanı, bir takımı
bir müsabakaya sokacaksanız, elbette bunu, çok uzun süre antrenman yaptırarak,
tatbikat yaptırarak hazırlıyorsunuz.
İşte, bizde olmayan budur,
halkın infialinin sebebi de budur. Kurumlar var, insanlar var; ama, netice
alamıyoruz. Mesele, bu hükümetin o hükümetin meselesi, ama, bu, fevkalade
mühim bir meseledir. Bunun üzerinde durmak, bu kurumları, çalışır vaziyette,
maksada uygun personel, maksada uygun teçhizat, maksada uygun bilgi ve
maksada uygun bir eğitimle, devamlı formunda muhafaza edecek bir disiplin
içinde tutmakta fayda var.
Dış haberlerden, ajanslardan
gayet iyi takip ediyoruz, görüyoruz; daha afetin birinci günü, falan ülke,
falan ülke "hazırız, Türkiye'nin emrini, davetini bekliyoruz" diyor. Yani,
kurtarma ekiplerini yollamaya hazır; ama, biz, maalesef, kendi ülkemizde,
kurtarma ekiplerini zamanında afet bölgelerine sevk edemedik.
Niye edemedik; bakın, muhterem
hükümet, afetin dördüncü veya beşinci günü karar aldı, "bütün iş makinelerine
el koyuyorum"dedi. İyi; ama, bu iş makineleri kimde var bilmiyorsunuz.
Ha, bunun yolu nedir; afet öncesi, il, il kurtarma ekipleri, kurtarmada
kullanılacak teçhizat -demirbaşımızda olması şart değil- hangi kamu kurumundadır,
operatörü kimdir, hangi işadamındadır, hangi fabrikadadır, bunları gayet
yakın bileceksiniz. Afet 03.00'te olduysa, en geç sabah 06.00'da, radyodan,
telefonlarla, talimatlarla bütün illere, falan il, falan yere gidecek;
falan il, falan yere gidecek diye, kurtarma ve müdahale ekiplerini harekete
geçireceksiniz; çünkü, dakikalar, saniyelerdir önünüzdeki insan canını
kurtarmak için. İşte, bu olmamıştır.
Bu bölgelere yardım için
giden kurtarma ekipleri, araçları gereçleri de, maalesef, trafikte tıkanmıştır;
yani, bir ulaşım planlaması ve ulaşımı selamete çıkaracak olan kontrollü
bir ulaşım sağlanamamıştır. Her taraftan hücum eden vasıtalar trafiği tıkamıştır.
Saatlerce, muhterem bakanlar dahil, afet bölgelerine ulaşamamışlardır.
Bütün bunlar şunu gösteriyor;
afet sebebiyle, sadece vatandaş değil panik içinde olan, illerde krizi
yönetecek insanlar panik içinde, hatta, maalesef ve maalesef, hükümet de,
bu meselenin, afetin ya boyutunu kavrayamamaktan veyahut da karar almaktaki
-çeşitli sebeplerle- gecikmeler sebebiyle, bu kararları zamanında alamamıştır.
İşte, karşılaştığımız bu
feci tablonun, afet sonrası müdahale edememe ve birçok insanı kurtarmak
için gereklerini yapamamanın altında bulunan budur. Yani, hükümet, bu meselede,
kararlı, anında karar veren, zamanında karar veren, müdahale eden ve yöneten
bir tavırda olmamış, zuhur eden hadiselere göre birtakım kararlarla meseleyi
yönetmeye çalışmıştır; bu da, karar gecikmesi bakımından, inisiyatif kullanma
bakımından, fevkalade, afette aleyhimize tezahür eden neticeler doğurmuştur.
Şimdi, burada, tabiî, bütün
bu çalışmalar sırasında hizmet eden, yardım eden, özel sektör, belediyeler,
kamu kurumları, bütün hepsine burada şükranlarımı arz ediyorum. Bütün bu
eksikliklere rağmen, bütün belediyeler; Ankara Belediyesi, İstanbul, Elazığ,
Ağrı, Türkiye'nin bütün belediyeleri -parti ayırmadan söylüyorum- canla
başla, ne aracı gereci varsa, ilaçlama cihazından çeşitli iş makinelerine,
dozerine, kompresörüne kadar bölgeye sevk etmişlerdir, gıda maddelerini
sevk etmişlerdir; artık yeter, istemiyoruz diyecek kadar, bu gayret içerisinde
sevkiyatı yapmışlardır.
Kamu kurum ve kuruluşları,
TEDAŞ, Telekom, Karayolları, Afet İşleri, Sivil Savunma, DSİ, Köy Hizmetleri,
Kömür İşletmeleri ve bütün kamu kuruluşları, elbette, güvenlik güçleri,
büyük bir gayretle çalışmaktadır, bunları söylemek istiyorum.
Benim söylediğim eksiklikler;
afet öncesi planlama, düzenleme ve afet sonrası da, verimli bir çalışma
düzeninin daha önceden oluşturulmamış olmasıdır; afette hizmet edecek olan
ekiplerin yeterince eğitilmemiş ve bu mücadeleye hazırlanmamış olmasıdır.
Nitekim, dün, bir ilçemde,
kriz komitesini ziyaret ettim; orada görev yapan bir okul müdürü "sayın
milletvekilim, bir şey soracağım: Televizyonu seyrederken fevkalade üzülüyorum,
bizim dalyan gibi delikanlılarımız, insanlarımız, enkazların başında çaresiz
dururken; o, yapısı daha da küçük olan insanlar, fevkalade marifetli bir
şekilde, insanları, o enkazların altından canlı olarak kurtarıyor; bu,
bizim için bir zul değil mi" dedi ve üzüntüsünü ifade etti.
Tabiî, bu ifadeden çıkacak
mana şudur: O, yardıma gelen ülkelerin, fevkalade vasıflı olan elemanları
gibi, bizim de, afetle mücadele bakımından görev alacak olan insanların
seçiminde, yetiştirilmesinde bu disiplini uygulamamız gerekmektedir. İnsanlarımız,
fevkalade fedakâr çalışmaktadır, hakikaten, görevli olsun olmasın herkes
yardım için gayret etmektedir; ama, nasıl yardım edeceğini bilmiyorsa,
netice almanız mümkün değil. Bir inşaata, bilmeden müdahale ettiğiniz zaman,
kurtaracağım derken, oradaki canlının ölümüne, hayatını kaybetmesine sebep
oluyorsunuz.
Değerli arkadaşlarım, tabiî,
burada şunu da ifade etmekte fayda var: Bu tip afetlere karşı, biz, milleti,
psikolojik olarak harekete geçirmek için bilgilendirme durumundayız.
Tabiî, televizyonların, afeti,
geniş boyutlarıyla, bütün veçhile ortaya koyması, milletin hamiyetini harekete
geçirmiştir. Bunu şükranla karşılıyorum; ama, şimdi, afet sonrası da meselelerimiz
var. Bakın, afet sonrası -şimdiki- meselelerimiz şunlardır: Evet, canlıları
kurtarma imkânı, hayatta olanları kurtarma imkânı aşağı yukarı kaybolmak
üzere, süre bitmiştir, bundan sonrası fevkalade istisnaî hadiselerdir;
ama, bundan sonra, enkazların kaldırılması, yüzbinlerle ifade edilen evsiz
insanların, ailelerin geçici iskâna kavuşturulması ve sonra da daimî iskâna
kavuşturulması çok hızlı bir politika gerektirmektedir. Bendeniz, bir afeti
yaşayan bir arkadaşınız olarak söylüyorum; bakın, 15 Ağustos 1996'da, Çorum
ve Amasya'da 60-70 köyde afet oldu; 1 300 tane ev yıkıldı ve biz, elhamdülillah,
Bayındırlık Bakanlığının Afet İşleri ve diğer kurumlarındaki çok değerli
mensuplarıyla beraber, 19 Eylül 1996'da, yani, 35 gün sonra bunların ihalelerini
bağladık. Cumhuriyet tarihinde bu kadar hızlı bir ihale yoktur.
Ben, diğer afetlere de baktım,
6 ay geçmiş, 8 ay geçmiş... Nitekim, burada, Adana depreminin ihaleleri
de var, 5 000 konutun inşaatına 9 ay sonra başlanmış, inşaata başlama 9
ay sonradır.
BAŞKAN – Sayın Ayhan, size
2 dakika ilave süre veriyorum; lütfen toparlayınız.
CEVAT AYHAN (Devamla) – Teşekkür
ediyorum.
27 Haziranda afet olmuş,
6 Aralık'ta ihale yapılmış; aşağı yukarı 6 ay süre geçmiş. Bunlar çok uzun
sürelerdir.
Şimdi, bunları niçin söylüyorum?
Tabiî, vatandaş, mikrofonun karşısına geçiyor, kıyameti koparıyor "çadırım
yok" diyor, yarın "evim yok" diyecek. Kış gelecek, soğuk gelecek, bu insanları
çadırda barındıramayız. Bunların, sıcak bir yerde oturacak şekilde, aile
hayatlarını idame ettirecek şekilde, bir düzen içinde geçici iskânlarını
hazırlamamız gerekir, kesin iskânlarını çözmemiz gerekir. Bu bitinceye
kadar, biz, hükümet olarak, devlet olarak, Meclis olarak, milletvekili
olarak, bütün kamu yönetimi olarak muaheze edileceğiz.
Bakın, bu sabah, bir televizyonda,
bir afet ilindeki bir vatandaşımız "ben çadır bulamıyorum, falan ilin milletvekili,
bakan olduğu için çadır yağdırmış" diye feryat ediyor. Bu, haklıdır haksızdır...
Bu imkânların da, hem süratli yapılması, hem de adaletle dağıtılması, oran
olarak adaletle dağıtılması, ihtiyaç sahiplerine dağıtılması çok mühimdir.
Şimdi önümüzde mühim bir zaman vardır; yani, finansman buluncaya kadar,
bilmem ne yapıncaya kadar projeleri geciktiremeyiz ve çok süratli olarak,
yerleşim yerlerini tespit etmek, çok süratli, projeleri hazırlamak, ihale
noktasına getirmek ve iç finansmanla, dış finansmanla, parayı da getirip
bunun önüne koymak lazım.
Bakın, Çorum, Amasya'ya tekrar
dönüyorum ki, 35 günde ihale ettik ve üç dört ayda da evleri teslim ettik;
elhamdülillah çıt çıkmadı. Yani, bunu, bir yıla, iki yıla yayamayız. Önümüzde
çok mühim, büyük bir proje vardır. Bu projeden, Türkiye'nin, mutlaka, bütün
kurumlarıyla başarılı çıkması ve bundan sonra da, inşallah, âfetle ilgili
tedbirleri, çalışabilir şekilde, âfet öncesi, âfet sonrası, memleketi bir
kargaşaya ve kaosa götürmeyen, umumî acıyı tedbirsizlik sebebiyle daha
da artırmayan bir yaklaşımla bunların düzenlenmesi gerekir.
Ben, tekrar başsağlığı diler,
geçmiş olsun der, ölenleri rahmetle anar; hepinizi hürmetle selamlarım.
BAŞKAN – Teşekkür ederim
Sayın Ayhan.
Milliyetçi Hareket Partisi
Grubu adına, İstanbul Milletvekili Nazif Okumuş.
Süreniz 20 dakika efendim;
buyurun.
MHP GRUBU ADINA NAZİF OKUMUŞ
(İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Milleti olarak,
tarihimizin en önemli sınavlarından birini vermekte olduğumuz bu âfet günlerinin
tarifsiz ıstırabı içinde Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
İnşallah, milletimiz ve tüm
insanlık olarak böyle bir sınavla bir daha yüz yüze gelmeyiz. Aşk ve coşku
içinde niyaz ediyorum ki, ölenlerin mekânı cennet olsun. Allah, Yüce Türk
Milletine sabır, metanet ve dirayet nasip eylesin ve niyaz ediyorum ki,
Yüce Rabbimiz, bu âfet dolayısıyla milletçe sergilediğimiz dayanışmayı,
yepyeni bir gelişme ve uygarlık adımı için dinamo kılsın.
Değerli arkadaşlarım, sözlerime
başlamadan önce, bu dehşet günlerinin daha bir zorunlu hale getirdiği duyarlılığı
vurgulamak istiyorum. Bu şudur; huzurlarınızda, konuşmam boyunca, insan
olmanın, evet, önce insan olmanın temel özelliklerine zerresine kadar sadık
kalmaya çalışacağımı ilan ediyor, kendimi bağlıyorum. Hatta burada siyasî
bir konuşma da yapmayacağım. Çünkü, böyle bir hengâmede, böyle bir âfetin,
böyle bir facianın üzerinde particilik ve siyaset hesapçılığı yapmanın,
nebbaşlıktan, kefen soyuculuktan daha kötü olduğunu çok çok iyi biliyorum;
bunu yapabilen sayılı insanı da, maalesef, ürpertiyle izliyorum; yazık
ki, ne yazık!..
Sayın milletvekilleri, böyle
günlerde, kendi kurumunun, kendi partisinin, kendi yayın organının, kendi
firmasının, kendi şahsının çıkarını düşünebilen insanla, o afet yerinde
hırsızlık yapmaya kalkışan -çok affedersiniz- alçak kişiler arasında önemli
bir fark olmadığını da biliyorum; çünkü, her ikisi de insanların çaresizliğinden
kâr elde etmeye çalışmaktadır. Öyleyse, depremde ölmüş bir kadının bileğini
keserek bileziğini çalan kişiyle, bu insanların korkunç dramından siyasî
rant elde etmeye kalkışan kişi arasında önemli bir fark olamaz diye düşünüyorum.
Bu iki tür, aynı varlıktır. Böyle bir hengâmede sen, ben hesabı yapabilenlerin,
deprem kan emicileri olduğunu, bütün milletimizin teşhis edeceğini bildiğim
için kelimeleri ürpererek seçiyorum. Çünkü, böyle bir hengâmede, kendimi
veya partimi siyaseten savunmaya vakit ayırmayı bile saygısızlık sayıyorum.
Değerli arkadaşlarım, onun
içindir ki, bu sözlerim, bir savunma konuşmasının giriş cümleleri değildir.
Bu sözlerim, eleştiri hakkına karşı çıkmak da asla değildir. O kadar değildir
ki, en kötü gün için, en uygunsuz an için bile eleştiri özgürlüğünün, titizlikle
korunması gereken kutsal bir hak, hatta bir görev olduğunu aklımdan hiç
çıkarmıyorum. Doğal olmayan sadece tek şey görüyorum; çok şey gibi görünen
tek şey, tek cins. Kimler onlar; şu enkazın altına birilerini daha atabilmek
için fırsat kollayan ve buldukça da gereğini yerine getirenler. Bu enkazda
ideolojik hasımlıklarını sürdürebilmek için gerekçe arayan ve yakaladığını
farz ettikçe, marazî bir zevkle yaygara koparanlar; bu enkazda rakiplerinin
kusurlarını bulup, kaşıyarak, siyasî krema çıkarmaya çalışanlar ve bu enkazda
-hepimiz radyo ve televizyonlarda izlediğimiz gibi- adi hırsızlık peşinde
koşanlar. Evet, bütün bunlar tek şeydir, doğal olmayan tek şey; bütün bunlar
aynı cins yaratıklardır. 65 milyon insan, ölenlerle beraber ölüp, yaralılarla
beraber kan kaybederken; 65 milyon insan, toprağın altından çıkacak tek
bir can için nefesini tutmuşken; 65 milyon insan, buradaki âfetzedelere
ne yapabilirim diye yanıp tutuşurken, hükümeti veya partilerimizi düşünecek
kadar saygısız veya şuursuz olamayız. Böyle bir hengâmede, partisinin derdinde
olan insanın veya başka partiyi karalama telaşına düşen insanın, çıplak
cesede el uzatanlardan ne farkı vardır?
Değerli milletvekilleri,
elbette insafla, şerefle ve vicdan ölçüleriyle eleştiri yapalım. Kusurları
bulalım, işimize yarayacaksa ve depremin yaralarını sarmaya katkıda bulunacaksa,
yeterli miktarda suçluyu birlikte bulalım; ama, eğer, bu korkunç facianın
yaralarını, gerçekten, millet olarak sarmak istiyorsak, yapacağımız iş,
elbette, suçlu tekeler icat ederek, kendi hatalarımızı gizlemeye çalışmak
değildir.
Evet, kendi hatalarımızı
gizlemekten söz ediyorum; çünkü, bu korkunç afetin böylesine muazzam yaralar
açmasının sorumlusu, sadece, birkaç suçlu değildir, birkaç meslek mensubu
da değildir. Halk yağcılığını bir kenara bırakarak görelim ki, 65 milyon
olarak hepimiz sorumluyuz, hepimiz teker teker sanık sandalyesindeyiz.
Kimimiz yetkimizi kullanmadığımız için, kimimiz kuralları tam uygulamadığımız
için, kimimiz tamaha kapılarak, olmayacak yerlere, olmayacak binalar kurduğumuz
için, kimimiz de bütün bu olanlara seyirci kaldığımız için sorumluyuz.
Bütün bu hadiselerde, vaktiyle,
kötü gidişi önlemek için gerekli uyarıları yapan bilim adamları bile sorumludur;
çünkü, yapılan hiçbir şey yeterli olmamış ve bu topluma, yerleşeceği zemini
doğru seçmesi öğretilememiş; bu topluma, yapacağı binanın, kendisi için
nasıl bir nimet veya nasıl bir felaket olacağı belirtilememiştir. Hiç kimse,
ben uyarı görevimi yaptım, ben sorumlu değilim diyemez.
Binaenaleyh, kimsenin kaşığı
kimseninkinden daha ak değildir. Yüzyıllardan beri, bu ülkede, sorumluluk
alan herkes, yaptıklarının önemli bir kısmını yanlış yapmış olduğu için,
böyle bir faciayı, bu boyutta yaşıyoruz. Kem küm etmenin âlemi yok; bu,
ecdada, ataya da saygısızlık olur.
Pek çok işi iyi yapmış olabilirler;
ama, imar işinde perişanız; Anadolu perişandır, Türkiye perişandır. Buradaki
sorumluluğun, şuraya veya buraya yıkılmak istenmesi, gerçek adına en büyük
cinayet olacaktır. Her siyasî eğilim, her akım, her kesim, Türkiye'nin
bu kara tablosu karşısında utanç duymak durumundadır.
Bu ülkede, kimse kimseden
daha temiz, kimse kimseden daha milliyetçi, kimse kimseden daha vatanperver,
daha halkçı, daha iyi kalpli değildir. Hepimiz, elbirliğiyle, bu ülkeyi,
pek çok açıdan, bir ilkellik ve gerilik batağında tutageldik. Şimdi, ya
bir bakanı, suçlu diye sorgulamaya kalkıyoruz yahut sahtekâr müteahhitleri
linç duygusu sergileyerek tatmin olmaya bakıyoruz. Babayiğit olan odur
ki, kalkar, bu Adapazarı toprağını sanayi arazisi yapanlara kafa tutar.
Küçük sahtekârlara diş geçirmek, ucuz kahramanlıklardan başka bir şey değildir.
Ekrandan birilerine kabadayılık etmeyi, toplum haklarını savunmak ve halkçılık
zannedenler, Türkiye'nin en verimli toprağını sanayi arazisi haline getiren
süreci sorgulayabilecek kararlılık ve yürekliliği sergilesinler, biz de,
onların ellerini öpelim.
Değerli milletvekilleri,
buraya kadar üzerinde durmaya çalıştığım, eleştiri ahlakımızın tartışmalı
yönlerini vurgulamak amacını güdüyordu. Ancak, asıl yapmak istediğimiz,
bundan sonra yapacağımızla ilgili temel duyarlılıklara dikkat çekmektir.
Bugün, bildiğiniz gibi, önümüzde, birçok Avrupa ülkesinden daha büyük bir
alanı kaplayan dev bir enkaz yığını vardır. Kuşkusuz, devletimizin ve milletimizin
gücü, bu enkazı kaldırmaya ve bölgeyi yeniden canlandırmaya yeter; bundan
hiç kuşku duymuyoruz. Ama, lütfen, dikkat buyurun; 1967'de yıkılan Adapazarı'nı
yaptık, şimdi yeniden yerle bir oldu. Acaba, bu sefer yapacağımız Adapazarı,
otuz yıl sonra patlayacak bir depremde yine yerle bir mi olacak?!.
Değerli arkadaşlarım, işte,
meselenin ruhu budur, mesele buradadır ve mesele, sadece bu binaların sağlam
yapılması değildir; mesele, sadece bu depremzede insanları, barınacakları
yeni konutlara kavuşturmak da değildir; mesele, bu faciadan gerekli dersi
alıp, Türkiye'nin, devrim niteliğinde bir değişime adım attığını gösterip
gösterememektir; çünkü, o mesele, işte, 1997 Türkiye Büyük Millet Meclisinin
Tutanak Dergilerinde de yer almış, Meclis araştırmasının sonucu komisyona
yansımış; o bölgelerde ne tedbirler alıp alamayacağımız ifade edilmiş;
ama buralarda kalmış. İşte, mesele, Afyon'daki depremden sonra, doğal afet
zararlarının aza indirilmesi için yapılan çalışmalar çerçevesinde gündeme
getirilmiş, çalışılmış, çalışılmış; ama, burada kalmış. İşte, bunu nasıl
gösterebileceğiz? Bunu, şimdiye kadar hiç yapamadığımız bir şeyi yaparak
nasıl hayata getireceğiz, bunları tartışmalıyız.
O da, yeni kuracağımız Adapazarı'nın,
yeni kuracağımız Yalova'nın, yeni kuracağımız İzmit'in, Gölcük'ün, Değirmendere'nin,
şimdiye kadar Türkiye'de hiç gerçekleştirilememiş şehir örnekleri olmasıdır.
Emlâkbankın yaptığı uydu kentlerden daha kişilikli, daha ileri ve tabiî,
aynı zamanda, daha bize ait olanı; yani, milletin inanç ve değerlerinden
kaynaklanan mimari anlayışına ait olanını.
Değerli milletvekilleri,
kendi kendimizi dürüstçe sorgulayalım. Eski kafayla gidersek, bugünün değil,
yarının kentlerini kurabilir miyiz? Bundan önceki depremlerden sonra yaptıklarımızın
bir benzerini ve biraz daha çağdaşlaştırılmış olanını yapmakla nereye varabiliriz;
hiçbir yere. Bunu yaparsak, hâlâ 20 inci Yüzyılda kalırız, hem de 20 inci
Yüzyılın demirperde ülkelerinin 10 yıl önceki sınır çizgisinde.
Oysa, devrim niteliğinde
bir değişime ihtiyacımız var. Devletin de, depremzedelere başını sokacak
bir konut yapmasından ibaret rehabilitasyon politikalarını çöpe atma zamanı
gelmiş ve geçmektedir. Devletimizin ve hükümetimizin de, bu bilinci ve
şuuru taşıdığından eminim. Bütün milletvekilleri -parti farkı gözetmeksizin
açıkça söylüyorum- bu şuurdadırlar, bu inançtayım. Çünkü, deprem olmuş,
salı sabahı, bölgeye giden her partiden milletvekillerini gördüm, gözledim.
Bendenizin de içinde yer aldığı her partiden milletvekillerimizin, hatta
Bakanlar Kurulu sıralarında oturan bakan arkadaşlarımızın birinci dereceden
yakınlarının enkaz altında kaldıklarını bizzat gördük, yaşadık ve hiçbir
milletvekili arkadaşımız, insanî bir refleksle, bir sahiplenme şuuruyla,
kendi yakınlarının, yıkıntılar altından kurtarılması için bir özel çabanın
içerisine girmediler. Bugün bu Bakanlar Kurulu sıralarında oturan, bugün
bu Parlamentonun içerisinde her partide yerini almış milletvekillerimizin
birinci derecedeki yakınları enkaz altında can verdiler; ama, hiçbiri,
o
enkazın yanına gitmedi; neden; çünkü, biz, milletimizin tamamının vekâletini
taşıyoruz, milletimizin tamamının sorumluluğunu taşıyoruz dediler ve milletimizin
uzanabildikleri noktadaki hepsine kucaklarını açtılar, yüreklerini, o yüreklerle
birleştirmeye çalıştılar. Onun için, bu hassasiyeti taşıyan milletvekillerinin,
hangi partiden olursa olsun, bugün de, bu Yüce Meclisin içerisinde aynı
hassasiyeti taşıyıp, elbirliğiyle, bugünkü hükümetin şahsında, yarın hükümet
değişse de, gelecek hükümetlerin şahsında, bu çalışmalara katkıda bulunacağından
hiç bir kuşkumuz yok.
Değerli milletvekilleri,
Türk insanının, çağa kişiliğini vuracak yaratıcı çalışmalarla, yepyeni
ve ileri yerleşim birimleri oluşturacağından kuşkumuz yok. Ancak o zaman,
böyle bir afetin, milletimiz için ifade ettiği sınavdan başarılı çıkabileceğiz.
Kimseyi açıkta ve aç bırakmamak gibi hedefler, büyük Türkiye için çok çok
küçük hedeflerdir. Bunu zaten en kötü halimizle yapıyoruz. İşte devletimiz,
işte milletimizin seferberliği ve coşkusu... Onun için, açıkyüreklilikle
söylüyorum, bugün, mesela, kuracağımız yeni Adapazarı'nda, bütün sanayi
kuruluşlarının üzerinde bulunduğu arazilerin, gerçekte çok değerli tarım
arazileri olup olmadığını sorgulayacak cesaretimiz yoksa, yapacağımız hiçbir
şey, eskisinden daha iyi olmayacaktır. Daha net ifade edeyim ki, üç beş
müteahhidi cezalandırarak, bu depremin sanıklar dosyasını kapattığımız
zaman, deprem bölgesine de, Türkiye'ye de bir kere daha topluca ihanet
etmiş olacağız; çünkü, asıl büyük cürümlerin sorumlularını, milletin tepesinde,
nurlu taşlar gibi tutmaya devam ettiğimiz sürece; açıkçası, her türlü yanlışı
yapanın yakasına yapışmadığımız sürece, yakasına yapışmayı öğrenmediğimiz
sürece, biz, böyle faciaları yaşamaya -Allah muhafaza- devam edeceğiz.
Değerli arkadaşlarım, bu
depremin özel bir mesajının üzerinde de durmak istiyorum; bu mesaj da,
Dinar, Erzincan ve Adana depremlerinin yeterli olmadığından yola çıktığımızda
karşımıza çıkan mesajdır. Bir fert olarak, Türkiye Cumhuriyetinin bir insanı
olarak, bu mesajın altını çiziyor ve diyorum ki: Uyarıyı anladıysak, şu
andan itibaren, deprem bölgeleriyle birlikte, İstanbul'u da aynı kurtarma
operasyonunun içine alarak, özel bir program uygulayarak, topyekûn bir
düzenlemeye gitmemiz gerekiyor; lütfen, İstanbul'u unutmayalım.
Türkiye'nin önünde, biri
hemen bugün, diğeri de hemen yarın yapılacak iki iş vardır; bugünkü iş,
Adapazarı'ndan Yalova'ya kadar uzanan sıcak deprem bölgesini ayağa kaldırıp
yeniden kurmak, daha önce hiç beceremediğimiz kadar yüksek kalitede bir
uygarlık örneği vererek, gerçek şehirler yaratmaktır. Hemen yarınki iş
ise, İstanbul'u rehabilite etmektir. Onbinlerle saydığımız deprem kurbanlarını,
yarın -Allah muhafaza- milyonlarla ifade etmek istemiyorsak, şimdiki sıcak
deprem bölgesiyle birlikte, hemen İstanbul'un da kurtarılmasını programlamamız
gerekmektedir. Yarın dediğim, bugünden sonraki yarındır; uzun, hatta orta
bir vade değildir. Enkazları kaldırıp, buradaki insanlarımızın geçici barınma
sorunlarını çözdüğümüz andan itibaren, İstanbul defterini de açmak zorundayız.
Binaenaleyh, değerli arkadaşlarım,
en acil bir biçimde ele almamız gereken husus, imarcılıkta, şehir kurmada,
yıkıkları onarmada, artık, devrim niteliğinde adım atma kararlılığıdır.
Yüce Meclisimiz, şu an, böyle bir kararlılık sergilemez ise, gelecekte
kaybedeceğimiz milyonluk deprem kurbanlarının bir numaralı sorumlusu durumunda
olacağız; hiç tereddütsüz bunu söylüyorum. Şu anki depremin mesajını doğru
okumak, Yüce Meclisin görevidir ve bunu da okumuştur. Bunu doğru okuyarak,
özellikle yeni kuracağımız Adapazarı, İzmit, Gölcük ve Yalova Kentlerini,
adam gibi yapmak, hemen de İstanbul'u yeniden çizip, düzeltmek mecburiyetindeyiz.
2000 yılında, depremle yıkılan
kenti yeniden yaparken, hiç değilse Emlakbank'ın kurduğu kadar olsun, iyi
resim verebilen oluşumlar gerçekleştirebilmeliyiz. Getto kılıklı deprem
evleriyle teselli bulmaktan illallah! Artık, kuracağımız kentlerin mimarî
bir kişiliği olsun, estetik bir anlatımı olsun. Bundan başarılı çıkacağımıza
inanıyorum. Sizi temin ederim ki, mimarî kişiliği olmayan, estetik bir
anlatımı olmayan, çevreyle ve gelenekle ilintisi bulunmayan yapıları üreterek
kuracağımız yeni kentler, bizim, cumhuriyete yeni ihanetlerimiz olarak
yükselecektir; çünkü, bu gerilik ve kişilik yoksunluğu, artık, dünyanın
hiçbir uygar ülkesinde yok.
Cumhuriyeti ve Türkiyemizi
bu kadar küçük düşürmeye hakkımız olmadığını haykırmak istiyor, Yüce Heyetinizi
saygıyla selamlıyorum.
Sağ olun.
BAŞKAN – Teşekkür ederiz
Sayın Okumuş.
Demokratik Sol Parti Grubu
adına, Kocaeli Milletvekili Sayın Ahmet Arkan.
Süreniz 20 dakikadır.
Buyurun.
DSP GRUBU ADINA AHMET ARKAN
(Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde, 17 Ağustos
Salı günü saat 03.02'de çok büyük bir felaket yaşandı. Bu, hepimiz tarafından
biliniyor. Yaşanan bu deprem felaketi, tüm ulusumuzu derin bir yasa boğdu.
Acımız çok büyük. Milletçe içimiz yanıyor. Bu büyük deprem felaketinde
yaşamlarını yitiren vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yakınlarına başsağlığı
diliyorum; yaralı vatandaşlarımızın da bir an önce sağlıklarına kavuşmalarını
Yüce Allah'tan temenni ediyorum.
Değerli milletvekilleri,
en tehlikeli toplumsal hastalık, umursamazlıktır. Bugünkü felaketin boyutunda
da, geçmişten gelen umursamazlıklarımız vardır. 1922 yılından bu yana 8
deprem yaşayan, ilkokul çocuğunun bile fay hattı üzerinde yerleşimlerimiz
olduğunu bildiği Türkiyemizde, bugün, maalesef, acıyı sardıktan sonra unutmanın
bu büyük bedelini ödüyoruz.
Değerli milletvekilleri,
Kocaeli İli, Türk sanayiinin lokomotifi bir ildi. Tüm çevre, depremden
hasar gören tüm çevre, Türkiye'nin ekonomik geleceğinin en önemli parçasıydı.
Bugün, yalnız binalar ve insanlar değil, oradaki tesisler de önemli ölçüde
hasar görmüştür. Türkiye, içerisinde bulunduğu ekonomik sıkıntıyı aşma
gayretleri gösterirken, bir başka boyutta, yepyeni bir tabloyla karşı karşıyadır.
Evet, Türkiye, büyük bir
ülkedir. Bu deprem sonrası bir gerçek gözlenmiştir ki, Türkiye, tüm dünyanın
da büyük duyarlılık içerisinde destek vermeye hazır olduğu bir ülke konumundadır;
ancak, Türkiye, artık, kendi gerçekleri içerisinde, bu tip afetlerden bu
boyutta zararlar görmeyeceği tarifleri de, aklın ve bilimin ışığında yapmak
zorundadır.
Altı gün boyunca oradaydım,
bu sabah geldim. Burada, hepinizin, ya o bölgeye gelerek ya televizyonlardan
izleyerek, yaşadığınız, tespit ettiğiniz acıları tekrar dile getirmeyeceğim;
çünkü, onları tekrar tekrar dile getirmek, kederin zevkini çıkarmak olur.
Bugün, bir başka sorumluluğu, bir başka bilinci burada tartışmak zorundayız.
Rakamlar belli. Dilerim ki,
bugünkü 13 000'ler, daha yüksek rakamlara doğru gitmesin ölü sayısında.
Yaralılarımızın henüz ne kadarı ağır, onu tam tespit edebilmiş değiliz;
ama, tüm yaralıların, bir an önce -bir can kaybı şekline dönüşmeden- kurtulmasını,
Cenab-ı Hak'tan diliyoruz.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye,
önemli bir bölümü deprem kuşağında bir ülke. Türkiye, topografik yapısı
itibariyle, jeolojik yapısı itibariyle sel felaketlerine de hep açık bir
ülke; zaten, bugün, topraklarımızdaki erozyon, o riski artırır bir seyir
de izliyor. Bütün bunlar karşısında alınması gereken tedbirleri, yüzeysel,
geçici "ver kurtul, it bir kenara unut" şeklinde değerlendirmekten mutlaka
kaçınmamız lazım. Bu meseleyi, Türkiye'nin yetişmiş tüm bilim adamlarıyla,
gerek duyuluyorsa, dünyanın yetişmiş bu konudaki uzmanlarıyla işbirliği
içerisinde, sükûnetle tarif etmek zorundayız.
Afet bölgelerindeki imar
mevzuatı siyasî eğilimlerle değiştirildiği için, bugün, bu tablo ortaya
çıktı. Belediyeler, kimin belediyeleriydi? Onlar da, bizlerin, bu Meclisteki
partilerin belediyeleri değil miydi? Bugün, şunu, bunu suçlamakla çok fazla
bir yere varılacağını zannetmiyorum.
Altı gün boyunca, benim de
tespitlerim içerisinde, afet öncesi tedbirlerdeki eksiklikler; yani, imar
durumlarının doğru tarif edilmemesi ya da çok sık değiştirilerek birkısım
yanlışlara izin verilmesi, kabul şartlarının dikkatli izlenmemesi, doğru
malzemenin, doğru mimarî projelerin yapılmaması gibi meseleler açıktı;
çünkü, birkısım binalar yıkılırken, birkısım binalar ayakta durabiliyordu;
zemin, aynı zemindi!
Afet sırasında, sivil savunma
ekiplerinin ve yerel yönetimlerin organizasyon yapamama sıkıntısını ben
de gözledim; ama, onlar da bizim bir uzantımız değil miydi? Eylem planlarının
bir an önce ortaya konulamamasındaki eksiklikler bir eğitim eksikliği değil
miydi? Koordinasyon kopukluğu... 21 inci Yüzyıla girdiğimiz şu günlerde,
iletişimin bir anda yok olmasını kabul etmek mümkün mü?
Evet, bunlar, Türkiye'nin
gerçekleri; ama, bu gerçekleri, biraz önce de belirttiğim gibi, o umursamazlık
hastalığından süratle kurtularak; dikkatle, ciddî biçimde ve aklın ve bilimin
ışığı altında değerlendirerek görüp, bir daha böyle felaketleri yaşamayacak
tarzda tarif etmek zorundayız.
Trafik neden denetlenemedi?
Biz, sabah 09.30 sularında Adapazarı'na ulaştığımızda, Sayın Bakan Hasan
Gemici ile Adapazarı Şehrine otomobille girememe durumuyla karşı karşıya
kaldık; polis araçları yolu açmak için büyük mücadele verdi de girdik.
Oradan, iş makineleri nasıl girecekti? Peki, iletişimin koptuğu o platformda,
acaba, eğitimli olsaydı bizim şoförümüz, o deprem sonrası yola çıkar mıydı?
Bu mesele, sokaktaki insandan Meclisteki milletvekiline kadar, tüm Bakanlarımıza,
en üst konumdaki yöneticilerimize kadar herkesin sorunudur.
Değerli arkadaşlarım, bir
şeyi burada açık bir dille belirtmek istiyorum: Gerek kendi toplumumuzun
o özverili insanı gerekse tüm dünya toplumları, en kısa sürede, çok önemli
yardım malzemeleriyle Türkiye'ye koştu. İnsanlık ayağa kalktı; çünkü, son
yüzyılın en büyük felaketlerinden biri vardı burada; ama, üzülerek belirteyim
ki, o noktada da çok önemli organizasyon eksiklikleri yaşadık; bu eksikliğimizi
de bilerek, bundan böyle ne yapacağımızı doğru tarif etmemiz lazım.
Bugün, dünyanın gelişmiş
ülkelerinde, gerek deprem karşısında gerekse yangın karşısında nasıl korunulacağını,
nasıl eğitim verileceğini bilen ve uygulayan sistemler var. Türkiye'de
de, bugün, büyük bir sigorta şirketinde gerek depremi gerekse yangını fiilen
yaşatarak, bilgisayarlar aracılığıyla, nasıl davranılacağını öğreten sistem
mevcut. Üzülerek belirteyim, kurulduğu günden bu yana -birkaç yıl önce
kurulmuş- ancak 16 000 kişi -ki, 7 ile 14 yaş arası bu eğitimin verilmesi
gerekiyor- bu eğitimden geçmiş. O halde, Türkiye'nin, bu konularda, yaşadığı
zemini çok iyi bilerek, bu tür felaketleri önlemenin kendi elinde olmadığı
bilinciyle, felaketlere karşı tedbir alırken, bu tip sistemleri tarif etmesi,
geliştirmesi, yerleştirmesi ve bu eğitimi vermesi gerekiyor.
Değerli arkadaşlarım, bugün,
hepinizin bildiği şeyleri tekrar ederek vaktinizi almak istemiyorum. Belirttiğim
gibi, bilime saygı duyarsak ve bilimin bize önerdiği sistemleri aklımızla
uygulamaya sokarsak bu acılar azalır; gerek planlar hazırlanırken jeolojik
etütler doğru yapılır gerek inşaat uygulamaları doğru yapılır gerekse inşaat
malzemeleri doğru temin edilip, satılır... Bugün, Türkiye'de, çok malzemede
denetim eksikliği vardır. Orada, bizzat gözlediğim hadiseler vardır. Kancasını
takınca iş makinesi, demir ayrı kalıyor, beton sıyrılıp üzerinden düşüyor!
Bu inşaatta, siz, depreme dayanıklılığı nasıl beklersiniz?! O malzemeyi
satan da, o binayı yapan kadar, bence, suçludur.
Değerli arkadaşlarım, acımız
sonsuz, kaybımız çok fazla; ne desek az... Ancak, bütün bu gerçekler ışığında,
afet öncesinde, afet esnasında ve afet sonrasında meydana gelen aksaklık
ve eksikliklerin giderilmesi amacıyla yasalarımızdaki boşlukların cezaî
yaptırımlarla onarılmasını sağlamak, doğal afetler esnasındaki kurtarma
çalışmalarını yürütmekle görevli sivil savunma birliklerinin yetersizliğini
dikkatle değerlendirip, belki de üniversitelerimizde, bu bölgelerde, afet
bölgelerindeki okullarımızda mutlak ve mutlak surette sivil savunma eğitimi
vermek zorundayız. Bu işin eğitimden başka çıkış yolu yoktur.
Bugün, merkezî ve yerel yönetimlerin,
acıları unutulduktan sonra ihmal ettikleri tüm afet tedbirleriyle ilgili
mevzuatlarını da, yetkilerini de, sorumluluklarını da gözden geçirmek zorundayız.
İşte, bütün bunlardan dolayı,
Anayasanın 98 ve İçtüzüğün 102 ve 103 üncü maddeleri uyarınca bir Meclis
araştırması açılmasını, Demokratik Sol Parti Grubu olarak yürekten destekliyoruz.
Gereğini arz ediyor, hepinize
saygılar sunuyoruz.
BAŞKAN – Teşekkür ederiz
Sayın Arkan.
Doğru Yol Partisi Grubu adına,
İstanbul Milletvekili Sayın Tansu Çiller; buyurun.
Süreniz 20 dakikadır.
DYP GRUBU ADINA TANSU ÇİLLER
(İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bizleri televizyonları
başında izleyen çok aziz vatandaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Hep birlikte bir büyük felaket
yaşadık. Yaşanan, kelimelerle ifade edilecek gibi değil. Kelimelere sığmayacak
kadar büyük ve derin bir acıdır önümüzde olan. Bu acıyı, hepimiz, yüreğimizin
derinlerinde hissediyoruz. Binlerce ocak sönmüştür, binlerce can uçup gitmiştir;
güzel ülkemizin hareketli, canlı, güzel bir bölgesi boydan boya enkaz yığınına
dönüşmüştür.
Bu korkunç deprem felaketinde
hayatını kaybeden her vatandaşımıza Allah'tan rahmet diliyorum; hepsinin
mekânı cennet olsun. Yaralananlara acil şifalar diliyorum. Milletimize
başsağlığı diliyorum. Herkese, hepimize geçmiş olsun. Cenabı Allah'tan
bu acıyı bir daha yaşatmamasını niyaz ediyorum. Gidenler için tevekküle,
sabra, metanete ihtiyacımız var. Kalanlar içinse yapabileceğimiz çok şey
var. Bu konuşmayı, bugün, bu nedenle aldım.
İlkönce, çok kısa, ilk günlerin
bir resmini ortaya koymak istiyorum. Bunu çok kısa geçeceğim; ama, daha
sonraki önerilerin çerçevesini çizebilmek için, gerekliliğini yüreklerimizde
duyabilmek için buna ihtiyaç görüyorum. Salı gecesi saat 03.00 civarında
meydana gelen depremden hemen sonra gördük ki, hemen milletle kucaklaşmak,
onların yanına gitmek lazım. Nitekim, bunu yaptık; ancak, depremin ilk
günü gördüğümüz acıları, gördüğümüz insanlık faciasını ve özellikle yalnızlığı,
çaresizliği, uzanacak hiçbir yer bulunamayışını, ayrıntılarına girmeden
ifade etmek istiyorum. İlk gün Avcılar sahipsizdi; ama, Yalova, bir başka
manzaraydı. Yalova'ya öğleden sonra intikal eden hiçbir iş makinesi yoktu,
hiç kimse yoktu. Evlerin altından bebeleri görmek mümkündü. Emziğiyle haykıran
bebelerin önünde aileler durmuş, enkazın altına bakıyor, görüyor; ama,
çıkaramıyordu. Gölcük'e aynı gün ancak gece saat 12'den sonra intikal edebildik.
Bütün yollar doluydu, açılmış değildi hiçbir yol; el konulmamıştı hiçbir
olaya ve nihayet, Gölcük Donanma Komutanlığına gece yarısından sonra intikal
ettiğimiz zaman, organize bir çalışma, ertesi gün, bütün vatandaşı kapsayacak
biçimde devam etmekteydi. Döndüğümüz zaman, saat 01.00-01.30 civarında
Yalova kriz merkezinde yapılan hiçbir eylem yoktu; üzüntü vardı, istek
vardı; ama, çökmüş binaların nerede olduğu dahi henüz tespit edilebilmiş
değildi. Ertesi gün, keza Bolu, Sakarya, o günden itibaren, ikinci günden
itibaren içeri girilmeyecek bir haldeydi. Herkes, ölüsünü bekliyor, cenazesini
almayı istiyor; ancak, hiçbir gideceği mekân yok, el yok uzanan ve nihayet,
İzmit keza öyle.
Günlerdir hiç konuşmuyorum.
Bugün de, yine, bu doğrultuda konuşmayacağım. Milletin acısını, daha sonra,
gerektiği biçimde, zamanı geldiğinde ele alırız; ama, şunu da ifade etmek
istiyorum ki, devlete karşı da fazla haksızlık yapmamak lazım. Bu denli
büyük, bu denli kapsamlı bir felaket karşısında elbette eksiklikler olabilecektir.
Deprem, sadece toprağı değil; ekonomiyi, devlet cihazını, kamu düzenini
de derinden sarsar. Bir büyük şok yaşadık hep birlikte.
Bütün bunların arasında şunu
da söylemek gerekir: Kimi kamu görevlilerimizin veya başka kesimlerin eksiği
de olmuş olabilir; ama, cansiparane çalıştıklarına da şahit olduk. Kamu
görevlileri, deprem bölgesinde, o yıkıntılar içerisinde gecesini gündüzüne
katarak koşuşturuyordu; bir kısmı böyleydi. İnsanüstü bir çaba harcanmaya
çalışılıyordu. Hele, zaman zaman, yakınlarını kaybeden, çaresizlik içinde
kıvranan vatandaşlarımızın acılarını, imkânları olmasa da, göğüslemeye
çalışıyorlardı. Bölgeye akın akın koşan özel sağlık görevlileri vardı ve
felaketin arkasından gelecek yeni bir felaketi önlemek için, zor şartlarda,
tehlikeler içinde çalışma çabalarını da sürdürüyorlardı.
Türk Silahlı Kuvvetleri üstün
görev ve sorumluluk anlayışını, deprem bölgesinde yürüttüğü organizasyon
yeteneği yüksek yardım çalışmalarıyla göstermiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri
elindeki imkânları sonuna kadar bölgeye seferber ederken, askerlere öncelik
tanıdığı suçlamasına maruz kalınmıştır. Bu suçlamanın mantığını, hele böyle
bir günde anlamak da mümkün değildir.
Kamu görevlileri belki de
meslek hayatlarının -en azından bir kısmı- en zor görevlerini yüklenmişlerdir.
Bütün görevlileri, bu çapta çalışan bütün görevlileri, gösterdikleri üstün
çabadan, katlandıkları fedakârlıklardan dolayı huzurunuzda ayrıca kutluyorum;
ancak, bütün bunların yanında, ilk günden itibaren tespit ettiğimiz bir
karar alma aczinin yaşandığına da işaret etmek isterim. Bir acz ve karar
almada bir tutukluk, ilk iki günün, zannediyorum ki özetiydi.
Böyle bir durumda, belki,
iki deprem yaşamış olmanın tecrübelerini aktarabiliriz diye, hemen ilk
gün bir basın toplantısı yaptım. O gün söylediğim şeyleri bugün tekrar
etmemin nedeni, o gün söylediğim için değil; bugün, hâlâ, bir kısmının
geçerli olmasındandır.
Hemen o gün ve ilk gün "olağanüstü
hal ilan edelim" dedim; olağanüstü hal... Bu, bir sivil sıkıyönetimdir.
Hükümete yakışan, hemen bunu ilan ettikten sonra, gidip, İzmit'te ilk Bakanlar
Kurulunu orada yapmak ve bütün herşeyi de belki oraya birlikte götürmekti.
Bugün de bu geçerlidir. Olağanüstü hal, koordinasyon eksikliğini giderecek
en önemli enstrümanlardan bir tanesidir elimizde; bugün için yapılmıştır,
bugün için lazımdır ve o kaybedilen saatlerin belki de kısalmasını mümkün
kılabilecek bir organizmadır.
İşte, bütün bunların içinde
hemen bir şeyi daha uyardık; dedik ki, sakın ola, İSKİ'nin, Köy Hizmetlerinin,
Karayollarının elinde olan bütün makineleri, o bölgenin makineleri olarak
düşünmeyin; bütün Türkiye'den seferber edin. Olağanüstü halin, belki de
yapabileceği önemli girişimlerden bir tanesi buydu. Oysa, oradaki Köy Hizmetlerinin,
oradaki ekipmanın -Sakarya, İzmit veya neresiyse- yeterli olacağını düşünmek
mümkün değil. Onların operatörleri zaten acı içinde; anasını kaybetmiş,
evladını kaybetmiş, eşini kaybetmiş. Belli bir sıkıntı da, bu yüzden gündeme
geldi. Dolayısıyla, ileriye yönelik olarak, daima çevreye hitap etmek ve
bölgenin dışından organizasyon yapma eğilimi içinde olmamız gündemdedir.
Hemen yine o gün, ilk gün,
ortaya koyduğumuz şey şu oldu: İkinci gün, özellikle, Sakarya'ya girilecek
gibi değildi; koku, o günden etrafa yayılmıştı. O günden, hemen, bir sağlık
kampanyası, aşı kampanyası, seyyar hastaneler... Önemli olan bu. Üzülerek
gördük ki, yurtdışından getirilmek istenen kimi seyyar hastaneler "gerek
yok" mülahazasıyla karşı karşıya kalmıştır. Seyyar hastane tek bir insanı
kurtarabilse, ona bile değerdi.
Çadırkentlerin o gün kurulması
ihtiyacı vardı; çünkü, insanlarımız, sokaklarda ihtiyaçlarını gideriyorlar.
Öyle bir ortam ki; bir yanda, enkazın altında ölülerimiz, cenazelerimiz;
bir yanda, binlerce insanın sokaklarda ihtiyaçlarını giderdikleri bir ortam...
Çadırkentlerin hemen o gün getirilmesi ihtiyacına ilkgün işaret ettik.
Nihayet, dağıtım organizasyonu
en önemlisiydi; çünkü, biz de gördük ki, gördüğümüz acılara hitap etmek
için götürmek istediğimiz malzemeleri gönderecek dağıtım mekanizması yoktu.
Kimilerini doğrudan götürmeye çalıştık, birkısmını da, doğrudan, belediyeye
teslim ettik. Netice itibariyle, millet, bir millî şuurla seferber oldu;
ama, dağıtım mekanizmasında çok ciddî aksaklıklar vardı; belki, bugün dahi
devam etmekte.
Bir ulusal yas, elbette gündemde
olmalıydı. Daha sonra gazetelerde gördüklerimiz, bir ahlak depremi olarak
ortaya konulanlar, hepimizi yeniden yaralamıştır. Oysa, milletimiz, bir
millî şuurla, kıvaçta birlikteliği gösterdiği gibi, acıda da birlikteliği
gösterebilmiştir.
Evet, üzülerek söylüyorum
ki, zamanla yarış kaybedilmiştir. Zamanı hafife alamayız. İlk 48 saat kaybolmuştur
-bundan ders çıkarmak durumundayız- ilk üç gün kaybolmuştur. "48 saat"
deyip geçemeyiz; bakın, size, bir 8 saniyeyi söyleyeceğim. O, 8 saniyede
enkazın altında yaşayanı, bebesini enkazın altında görüp de çıkaramayın
acısını bir hissedin! Zamanın böyle durumlarda ne olduğunu gönlümüzde,
hissetmek durumundayız. Değil 48 saat, değil 48 dakika, 48 saniye de değil.
Bakın, 8 saniyeye bakın...1... 2... 3... 4... 5... 6... 7... 8... Acı içerisinde
olduğunuzu düşünün!.. Enkazın altında olduğunuzu düşünün!.. Çıkaramadığınızı
düşünün!.. 8 dakika, 8 saat değil; 48 saat böyle yaşandı.
Evet, zamanla yarış kaybedildi.
Bundan böyle, zannediyorum ki, dağıtım mekanizmasına yine önem vermek durumundayız
ve bu dağıtımı kendiliğinden oluşturan sivil inisiyatif dikkat çekicidir.
Ülkemizdeki sevindirici bir oluşum da, bu sivil inisiyatifin refleks halinde,
demokratik refleks halinde ortaya çıkışıdır. Bu, umut verici bir girişimdir.
Yabancıların bir bölümü ülkemize
gelmiş olmasına rağmen, bir kısmı Yalova'da, bir kısmı Atatürk Havaalanında
kaybolmuşlardır. Halen, gelmek isteyen ekipler vardır, davet edilmeyen
ekipler vardır. Bunların her birisi, her geçen saniye, bir can, bir kayıp
ve bir acı demek olmuştur.
Sahipsiz, isimsiz cenazelerin,
kelepçelerle toplu mezarlara defnedildiğini gördük. Önümüzdeki günler,
milletimizin bu konudaki hassasiyetine işaret ediyorum. Bu konuda, toplu
ve dinî birtakım gereklerin yerine getirilmediği bir ortamda, milletimizin
bundan da çok mustarip olduğuna işaret etmek isterim.
Bunların yanında, bu kriz,
elbette, bir büyük üzüntü kaynağı olmuştur; ancak, kriz, aynı zamanda fırsat
demektir. Yeni bir fırsat dizisi önümüzde var. Bu krizi, yeni fırsatlar
arenasına döndürmek durumundayız. Her şerrin içinde bir hayrın da tohumu
vardır. Şimdi, milletçe buna yönelme zamanıdır. Bakın, neler yapmamız lazım...
Önümüzdeki günler, acilen ve orta vadede yapacağımız şeyler, Türkiye'ye
yeni bir ufuk, yeni bir başlangıç çizebilir. Bunlarda hepimizin sorumluluğu
var; geçmişin sorumluluğu var; ama, bunlarda, eğer, bugün beraber hareket
edersek, yarın için iyi bir altyapı hazırlama imkânına da sahibiz.
Şimdi, bugün yağmur var Marmara
Bölgesinde, milletimiz yağmur altında. Çadır, elbette gidecek zamanla;
ama, yeterli değil. Hemen, özel sektörden bazı meskenlerin kiralanarak,
depremden zarar görenlerin acilen yerleştirilmesi lazım. Çadırlarda da
bırakmadan, hemen, bir seferberlik içinde bunu yapabilmeliyiz. Afetzedeler
için de, yeni konutların yapımı elbette gündeme gelmeli; ama, konutlar
yapılana kadar, boş yapılara, kirayla, afetten zarar gören bu kişileri
sokabilmek lazım. Evini veya işyerini kendisi onarmak isteyenlere bu imkânı
tanıyabilmeliyiz. Dolayısıyla, uzun vadeli, bir kısmı ödemesiz kredilerin
seferber edilmesi gündemde olmalıdır.
Yeni mesken inşa etmede emeklilere
öncelik verilmesi zarureti var. Bütün imkânlarını kullanarak tek bir evini
yapmış ve emekli... Bunların öncelikli olarak ele alınmasında çok büyük
yarar var.
İmar planlarının yeniden
gözden geçirilmesi elbette gündemde olacak; ama, bir kısım vatandaşımız,
günlük yaşamını devam ettirecek imkâna sahip değil; evini kaybetmiş, eşyalarını
kaybetmiş, geliri yok. Bir "devlet ailesi" kavramını ortaya koymalıyız,
devlet ailesi... Yetimler, babasız anasız kalmış çocuklar, hiçbir imkânı
kalmamış kimi aileler, "devlet ailesi" kavramı içerisinde, günlük yaşamlarını
devam ettirecek bir gelire sahip kılınmadırlar; bu çalışmayı hep birlikte
yapma durumundayız.
Çiftçilerimizin, özellikle
yöre çiftçilerinin -bunların kredi borçları da dahil olmak üzere- vergi
borçları ve faizlerinin ödenmesinde ciddî birtakım imkânlara kavuşturulmaları
ve bunların affının düşünülmesi, elbette gündemde olmalı.
Esnaf ve sanatkârların Halk
Bankasına, köylülerin Ziraat Bankasına, ihracatçıların Eximbanka olan kredi
ve borçları en az bir yıl süreyle ertelenmelidir. Bölge için konuşuyoruz...
İşyeri yıkılan, hasar gören
esnaf ve KOBİ'lere, olağanüstü ekonomik şartlar çerçevesinde yeni işletme
kredileri sağlanmalıdır. İşletme kredilerini son derece önemli görüyorum.
Ekonomide, yöre ekonomisinde, bir tür, olağanüstü hal ilanı gereği vardır.
Şimdi, bütün bunların yanında,
bir de, ayrıca, Dünya Bankasına ve İskân Fonlarına ulaşmak için ciddî bir
çalışmayı gündeme getirmeliyiz. Erzincan'da ve Dinar'da bunu yapabildik,
bugün de daha fazlasını yapabileceğimizi umut ediyorum.
Sigorta şirketlerimize dikkat
etme durumundayız. Sigorta şirketlerinin karşı karşıya kaldıkları ve garanti
ettikleri risklerin karşılığındaki likidite ve reasürans durumlarını dikkate
alma durumundayız; eğilmeliyiz derhal oraya. Finans kesiminde yeni bir
çöküntünün başlangıcına imkân vermeme gereği var.
Bütün bunların içerisinde,
öğrencilerimize, özellikle bölgedeki öğrencilere yatay geçiş sağlanmalı.
Orada uzunca bir zaman belki eğitim yapılamayacak. Askerî okullara, meslekî
teknik okullara ek kontenjanlar sağlanarak, bu yatay geçişlerin yapılmasında
çok ciddî...
BAŞKAN – Sayın Çiller, size
2 dakika ilave süre veriyorum.
Buyurun efendim.
TANSU ÇİLLER (Devamla) –
Teşekkür ediyorum.
Bunun ötesinde, uzun vadede,
zorunlu yapı sigortası, finansman açısından yeni bir ufuk açacaktır; bunu
yapmalıyız. Zorunlu yapı sigortası deprem mühendisliği yanında, bağımsız
yapı denetim büroları... Çok önemli bu. Bu denetim büroları bağımsız olmadıkça,
mesuliyetini de alarak bu denetimi yapmadıkça, altına imzasını atmadıkça
-dünyadaki sistem de budur- bu meseleyi bir güvenceye bağlamamızın da mümkün
olmayacağını görüyoruz.
Müteahhitlik yasası, sismik
etüt deprem mühendisliği, bunun yanında çok önemli gördüğüm yedek haberleşme
sistemi... Deprem bölgesinde gördük ki, yedek bir haberleşme sistemine
ciddi olarak ihtiyaç var.
Marmara'nın bir deprem bölgesi
olduğunu biliyoruz. Fay hattı, Marmara'nın 40 kilometre uzağından geçmektedir.
İstanbul'u kuzeye doğru taşıyan bir yeni atılımın, belki Karadeniz'e doğru
taşıyan bir yeni yapılanmanın bugünden itibaren planlanması kaçınılmazdır.
Hava fotograflarının acilen çekilmesi, durum tespiti yapılması açısından
ve daha sonra yapılacak yardımlar açısından, deprem master planlarının
hazırlanması da zaruri görülmektedir.
Değerli arkadaşlarım, görülüyor
ki, bir krizdeyiz; ama, kriz, yeni fırsatları yaratma sanatıdır; hep birlikte
yeni bir ufku çizebiliriz.
Bu anlayış içerisinde, hepinize
başsağlığı diliyorum; Cenabı Allah, milletimize, bir daha böyle acılar
göstermesin.
Saygılarımı sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz
Sayın Çiller.
Sonraki
sayfa >>
KAYNAK:
TBMM İNTERNET SİTESİ
(BU BELGE 22 TEMMUZ 2000
TARİHİNDE BELGENET ARŞİVİNE ALINMIŞTIR)
  |