|
|
 |
Deprem
felaketi konusunda yapılan çalışmaların tüm yönleriyle incelenerek alınması
gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Meclis Araştırması açılmasına
ilişkin önergelerin TBMM Genel Kurulu'nda görüşülmesi...
(23
Ağustos 1999)
BAŞKAN – Anavatan Partisi
Grubu adına, Sakarya Milletvekili Sayın Ersin Taranoğlu; buyurun.
Süreniz 20 dakikadır.
ANAP GRUBU ADINA ERSİN TARANOĞLU
(Sakarya) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; bütün gruplarca
verilen Meclis araştırması önergesi üzerinde Anavatan Partisi Grubunun
görüşlerini ifade etmek üzere söz aldım; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Sözlerimin başında, milletimize
başsağlığı dileklerimi ve dileklerimizi ifade ediyor; kalanlara Allah'tan
uzun ömür, vefat edenlerin yakınlarına da sabır diliyorum.
Değerli milletvekilleri,
bizler, siyasetçiler olarak, farklı siyasî görüşlere, farklı siyasî partilere
mensup olmamıza rağmen, deprem gibi, harp gibi millî birlik ve bütünlüklerin
pik noktaya çıktığı günlerde amblemlerimizi, partilerimizi, fikirlerimizi,
hissiyatlarımızı bir kenara bırakmanın erdemini gösteren ender, belki de
eşsiz bir milletin mensuplarıyız. Bugün, yine böyle bir örneği sergilediğimiz
günlerden birini idrak etmekteyiz. Bu hasletimiz, bu büyük felaketin yaralarının
en kısa zamanda sarılacağının da en güzel teminatıdır.
Yaşadığımız coğrafya, aslında,
bir deprem kuşağıdır; Anadolu, aslında, bir deprem yurdudur. Yaşımız itibariyle
hatırladığımız, Varto depremidir, Erzincan depremidir, 1967'deki Sakarya
depremidir ve diğer depremlerdir. Büyük depremleri hatırlamakla birlikte,
tarih içerisinde, bu coğrafya, 1509 yılında, İstanbul, tarihin en büyük
depremiyle, yine, 22 Mayıs 1766'da daha büyük bir depremle, 1895 yılında
da, yine, İstanbul büyük bir depremle muhatap olmuştur. İstanbul, 1509
depreminde yerle bir olmuş, hatta İkinci Beyazıt Edirne'ye taşınma ihtiyacını
hissetmiş; çünkü, deprem kırk gün sürmüştür. Bilahara, 1766'daki o büyük
depremde, Üçüncü Mustafa, deprem vergisi koymuş, taş yapıları yasaklamış
ve ahşap yapıların yapılmasını şart koşmuştur. 1895'teki büyük depremde
de, ahşap yapıların çokluğu dolayısıyla, İstanbul, zararların az olduğu
bir deprem yaşamıştır. Bütün bunlar, tarih içerisinde de, bundan sonraki
yıllarda da depremle muhatap olacağımızı ortaya koymaktadır.
Yaşadığımız coğrafyada bir
büyük fay hattı vardır; kuzey Anadolu fay hattı. Dünyada üç büyük fay hattı
vardır; bunlardan bir tanesi Anadolu'dadır. Maalesef, bu fay hattının geçtiği
yer de, ayın 17'sinde olan depremin muhatap olduğu Sakarya, İzmit ve Yalova
İllerini içine alan hattır. Bu hat, malum olan bir hattır. Karlıova-Solhan'dan
başlayıp, Anadolu'nun kuzeyini kat edip, Düzce, Adapazarı, Yalova'yı geçtikten
sonra, Gemlik ve İzmit Körfezleri ile Saroz Körfezine kadar uzanan bir
hattır. Bu hat üzerinde, deprem, bundan sonra da olacaktır, yarın da olacaktır,
yarından sonra da olacaktır.
Deprem gibi afetlerde ilahî
birtakım sebeplere dayanmak, eşrefi mahluk olan insanın yaradılışına olan
inançsızlığı ortaya koyar. Deprem olacak; ancak, onun çaresini, akıl ihsan
edilen insanın bulması lazımdır. İlim, akılla tanışacak, bu çözümleri getirecektir;
ama, bunların en önemlilerinden bir tanesi de tecrübedir. İşte, bugün yaşadığımız
olaylar ve yaşadığımız facianın büyüklüğü, bize, büyük bir tecrübe dersi
olarak gelir; bunun sonuçlarını ve sebeplerini iyi tahlil eder, demokrasi
içerisinde en büyük kurum olan bu Yüce Parlamentoda sonuçları doğru ortaya
koyar, icra makamı olan hükümete doğru sonuçlarla destek verdiğimiz takdirde,
hiç olmazsa, bundan sonraki, emanet olan insanların hayatını teminat altına
almış oluruz veya sayıyı azaltmış oluruz.
Değerli milletvekilleri,
Türk Devleti, aslında çok kuvvetli bir devlettir, yapısı itibariyle çok
sağlamdır. Biz, devletimizi sevmek, ona hizmet etmeyi ibadet kabul etmek
yanında, ona her türlü acımasız tenkidi yapmak gibi bir geleneği de olan
bir milletin mensubuyuz. Biz, bu tenkitte, aslında, devlet sevgisine sahip
olmaktaki o büyük duyguyu da vatanseverliğimizin bir gereği olarak görürüz.
Çok güzel kurumlar kurulmuştur.
İşte MTA... Bugün, MTA'nın elinde, Kuzey Anadolu fay hattını gösteren deprem
haritaları vardır. Mesela, bunlardan bir tanesi İzmit için geçerlidir.
Bu haritanın üzerinde, fay hatlarının hepsi vardır. Benim elimdeki haritaya
baktığınız zaman, İzmit'in Mollafeneri'sinde herhangi bir fay hattı söz
konusu değildir; ama, Akmeşe'sinde fay hattı vardır. Eğer, sizin, Akmeşe
Köyünüzü içine alan bir deprem meydana geldiğinde, orada ölü sayısı da
çoksa, bunun için ne hükümeti ne devleti ne şunu ne bunu ne birbirimizi
suçlamamızın bir âlemi yoktur. İşte, bugün, benim de üzerinde yaşadığım
il, fay hattındadır. Deprem bizim kaderimizdir. Deprem insanları öldürmüyor;
öldüren, yıkılan binalardır. O zaman, yapacağımız şey, ilme müracaat etmektir.
Bir deprem yaşadık. Bunun
acısını, orada yaşayanlar bilir; çünkü, insanın canı nerede yanıyorsa,
bütün canı oradadır. Şimdi, bizim için, dünya, hayat, cennet, cehennem,
Sakarya'dır, Yalova'dır, İzmit'tir. Bütün millet bu acıya katlanıyor; ama,
bizim kadar katlanamazsınız. Bizim, şimdi, enkazların altında yakınlarımız
var, akrabalarımız var. Buna rağmen, her türlü şeye rağmen şunu söylemek
istiyorum: Salı sabahı, ben, saat 4'te İçişleri Bakanının makamındaydım
ve görüştüğüm kişiler itibariyle devletin bütün bakanları görevinin başındaydı
ve saat 9'da biz Sakarya'ya gittik, Sakarya'ya girdik; bir saat kaldık
ve oradan geri döndük. Saat 13.30 itibariyle, İçişleri Bakanlığının ve
Jandarma Genel Komutanlığının helikopterleri Sakarya Stadındaydı ve aynı
şekilde, Yalova Stadındaydı, yaralılar taşınmaya başlanmıştı.
Kendi kendimize haksızlık
etmeyelim; biz, aslında, birbirimizi beğenmeyen, aşağılık kompleksi içerisinde,
ezilmeyi âdet edinmiş bir milletiz. Bundan yirmi sene önce, bu tip facialarda
ambulans bulamazdınız, helikopter bulamazdınız; bu imkânlarınızın hiçbiri
yoktu. 12 bin ölümüz, 33 bin yaralımız var. Bu yaralılarımızın kendileri
mi kalkıp gittiler, kendileri mi yürüyerek hastaneye gittiler?! Bunlar,
devletin imkânlarıyla, helikopterlerle, ambulanslarla taşındılar ve bunlar
bugün yaşıyorsa, devletin sağlık gücünün fonksiyonları yerine geldiği içindir.
Gidin, Sakarya Stadına, Yalova Stadına, İzmit Stadına bakın, yüzlerce ambulans
vardır, yüzlerce doktor vardır ve yardımlar da devam etmektedir.
Devlet, bize göre, üzerine
düşeni yapmaya gayret etmiştir; gücü yerindedir; ama, hiç kimse şunu unutmamalıdır
ki, 20 milyon nüfusa hitap eden, 14 vilayeti içine alan bir afeti, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti ilk defa yaşıyor. Bu devlet içerisinde, kimsenin, böyle,
büyük bir afeti çözecek tecrübesi ve birikimi yoktur. Herkesin en büyük
tecrübesi, Erzincan'dır, Dinar'dır, Sakarya'dır; ama, böyle bir afet ilk
defa olmuştur. Biz, salı günü oradaydık. İlk defa, bir depremde, kimse,
karnım aç diye bağırmadı; akşam saat 5'te yüzbinlerce ekmek herkese geldi,
su herkese geldi.
Değerli milletvekilleri,
değerli arkadaşlarım, şimdi, tarifleri değiştireceksek, bütün tariflere
bakmamız lazım; milliyetçiliğimizi de değiştirmemiz lazım, muhafazakârlığımızı
da değiştirmemiz lazım. 21 inci Yüzyıla girerken, altyapımız bozulabiliyorsa,
telefonlarımızla konuşulamıyorsa, elektriğimiz kesilebiliyorsa, bizim,
bundan önceki -on sene, yirmi sene, otuz sene önceki- milliyetçilik, vatan,
millet nutuklarını, kalıplarını, tariflerini yeniden değiştirmemiz lazım.
Bu ülkede, milliyetçilikten, vatanseverlikten filan bahsedebilmemiz için,
herhalde, şunu dememiz lazım bundan sonra: 10 şiddetinde deprem olsa da
elektrikleri yanıyorsa, 9 şiddetinde deprem olsa da içmesuyu tesisi çalışabiliyorsa,
her saatte ulaşabiliyorsak, o ülkede milliyetçiler vardır, o ülkenin insanları
vatanlarını seviyor demektir. O zaman, altyapı seferberliği konusunu hepimizin
tekrar sorgulaması gerekir.
Değerli arkadaşlarım, yaşadığımız
deprem bölgesi, aslında çok önemli bir bölgedir. Biz, meseleyi, yalnız
deprem olarak görmüyoruz. Eğer, meseleyi deprem olarak görürseniz, parametresi
itibariyle, 7,4 şiddetinde bir toprak hareketi, bir yan atım hareketi,
bir fay hareketi olarak görebilirsiniz; bir mantıkla baktığınız zaman,
12 bin ölü, 32 bin yaralı görebilirsiniz; bir mantıkla baktığınız zaman,
ona çadır götüremeyen birtakım insanlar, birtakım organizasyonlar olarak
görebilirsiniz. Bunlar, bugünün problemleridir; yarın, şekil ve şartlar
değişecektir. Dün, deprem bölgesinde kimse naylon branda istemiyordu, bugün,
herkes naylon branda istiyor; çünkü, bugünün ihtiyacı, yağmur dolayısıyla,
barınmaktır. Yarının ihtiyacı farklı olacaktır. Siyasetçilerin görevi,
düne ve bugüne takılıp kalmak değil, polemikler peşinde koşmak değil, istikbali
doğru tarif etmektir. Dolayısıyla, bu olayı doğru okumamız lazım.
Bu bölge, devletin vergi
gelirlerinin -İstanbul'u da içine dahil ederseniz, yüzde 59'unu katıyor;
haydi, Avcılar, İstanbul'un belli bir ünitesi derseniz, yüzde 20 gibi-
beşte birinin temin edildiği bir bölgedir. Devlet, hükümet, maliye projeksiyonunu
değiştirmek mecburiyetinde. Artık, buradan, yüzde 20 oranında, devlete
gelir gelmeyecektir. Yılın yarısını geçip, yarısını yaşayacağımıza göre,
10 puanlık kayıp, devletin, yaklaşık 800 trilyon lira civarında bir kaybı
demektir. Devlet, bunu karşılamak için iç borca gidecektir; bir dahaki
senenin içborç stoku artacaktır, hepimizin sırtına külfet gelecektir.
Diğer bir anlamda baktığınız
zaman, bölge, otoyolların, demiryolların Anadolu'ya açıldığı bir kavşaktır.
Bir diğer anlamda baktığınız
zaman, üretimin, istihdamın yüzde 15 gibi çok büyük bir oranını içine katmaktadır.
Öğrenci sayısına baktığınız
zaman, 250 bin öğrenciyi kapsayan bir alandır. Dolayısıyla, buradaki olay,
yalnız deprem değildir; işin ekonomik boyutu da vardır. Dolayısıyla, meseleyi
ortaya iyi koyup, bu facia üzerinden, gelecek yüzyılın mucizesini bina
edecek yeni bir projeksiyon konusunda, hepimizin, elbirliğiyle bu meseleye
yardımcı olması gerekmektedir.
Değerli milletvekilleri,
bununla ilgili çok söz söylenecektir. Ben, sözlerin bu noktasında şunu
söylemek istiyorum: Devletin Başbakanını, yardımcılarını, bakanlarını,
valilerini, emniyet müdürlerini, memurlarını, zabıtasını, polisini, yaklaşık
yedi gündür, belki bir saat, belki iki saat uyuyarak, canla başla mücadele
eden bu insanların gayretlerini, bu yüce çatı altında şükranla yâd etmek
istiyorum. Bugün, kurtulan yaralı 32 bin kişi ise, onların emeklerinin
karşılığıdır. Noksanlar varsa, hiçbir önyargı içerisine saplanmadan, bunların
tenkitlerinin yapılmasını da doğal karşılıyorum.
Anavatan Partisi olarak,
bu noktadan sonra, biz, neye katkıda bulunmaya hazırız; onları da söyleyerek
sözlerime son vermek istiyorum.
Değerli milletvekilleri,
Kuzey Anadolu fay hattı bir deprem coğrafyasıdır, burada deprem her zaman
olacaktır. Devletimizin bundan sonra yapması gereken şudur: Türkiye deprem
bölgeleri haritasını yenilemeli, il ve ilçe bazında çalışma yapmak suretiyle,
bunu, belediyelerimizin imar çalışmalarında rehber olacak şekilde sunmalıdır.
Sivil savunma hizmetlerini,
çağın gereklerine göre ve çağdaş dünyadaki örneklerine göre yeniden düzenlemesi
için hükümetin getireceği yasa çalışmasına güç ve kuvvet vermeye hazırız.
Önümüzdeki aylar içerisinde
geleceğini tahmin ettiğimiz mahallî idareler reform tasarısı içerisinde,
bu tip tabiî afetlerde mahallî güçlerin daha fonksiyonel hale gelmesi için
yapılacak gayretlere güç vermeye hazırız.
Bugüne kadar söylediğimiz
"artık, Türkiye büyüdü, Türkiye'yi, Ankara'dan tek başına idare edemeyiz"
mantığı, afet noktasında da, Ankara'dan verilen talimatlarla uygulanması
ancak bu kadar olmaktadır.
1960'lı, 1970'li yıllardaki
örnek ve tecrübeler ve karşılık olarak bizim söyleyeceğimiz şudur: O günün
Türkiye'si 20 milyon, 25 milyon nüfuslu Türkiye'dir. O günün Sakarya'sı
40 bin nüfuslu Sakarya'dır, bugünün Sakarya'sı 300 bin nüfuslu Sakarya'dır.
Dolayısıyla, mahallî idareler, daha güçlü kılınmalı ve mahallî idarelere
fonksiyonel bir yetki verilmelidir.
Zorunlu yapı tasarrufu sigortası
uygulamasına geçilmesi halinde, Anavatan Partisi olarak buna destek vermeye
hazırız.
Bir diğer önerimiz; Anayasada
gerekli değişiklikler yapılmak suretiyle, orman suçlarında olduğu gibi,
imar suçlarının da af kapsamı dışında kalacağının anayasa hükmü altına
alınmasında fayda görmekteyiz.
Bir diğer önemli gördüğümüz
husus; Başbakanlık başkanlığında deprem danışma kurulu kurulmasını öneriyoruz,
aynı, Trafik Yüksek Kurulu gibi, Ekonomik ve Sosyal Kurul gibi, Millî Güvenlik
Kurulu gibi. Deprem, bu coğrafyanın bir gerçeği ise, bundan sonra da olacaksa,
artık, bu demode olmuş kriz masaları, komünizm kokan kriz masaları mantıklarından
uzaklaşıp, her gün yaşayan, düzenli çalışan, yönetmelikle görevleri tarif
edilen, içinde Bayındırlık Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı,
TÜBİTAK, üniversiteler, sivil toplum örgütleri gibi kuruluşlar olan -bunu,
erbapları, üstatları tarif ederler- bir deprem danışma kurulu kurulmalı,
Başbakan bunun başkanı olmalı ve bu kurul, devamlı çalışmak suretiyle,
bütün bu depremlerdeki tecrübelerimizi de dikkate alarak çözümler üretmeli;
biz de Parlamento olarak buna destek vermeliyiz.
Görüldü ki, kimse şundan
şikâyet etmiyor; müthiş bir makine akını var, müthiş bir yiyecek akını
var, müthiş bir giyecek akını var, halkın yardımseverliğinden müthiş örnekler
var. Ben, bu uygulamadan şöyle bir sonuç çıkarılmasından yanayım: Milletin,
bugüne kadar görülmeyen, hissedilen; ama, var olduğu her zaman ifade edilen
büyük bir hasleti ortaya çıkmıştır ve bu haslettir ki, bu büyük afet karşısında
yaraları sarmıştır. Biz siyasetçilerin buradan alacağı ders, millette var
olan bu hasleti, eğer, bugünkü çağın gereği olan yasalarla ülkenin büyük
kalkınmasına kanalize ettiğimiz takdirde, ülkenin önünde hiçbir gücün kalmayacağı
gerçeğini ve tecrübesini edinmemiz lazım.
Bir de şunu düzelterek sözlerime
son vermek istiyorum: DYP Genel Başkanı, "kelepçelerle defnedilen" ölülerimizden
bahsetti. Zannediyorum ki, "kepçeleri" kastettiniz...
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara)
– Kepçeleri kastetti.
TURHAN GÜVEN (İçel) – Zaten
açıktı, düzelttik.
ERSİN TARANOĞLU (Devamla)
– Aslında, bizim ülkemizde, bütün cenazeler, dinî inançlarımıza göre, örf
ve ananelerimize göre defnedilmektedir. Benim yakımların da gömüldü...
Aslında, bu depremde ölen insanlarımız şehit mesabesindedir; normal ölülerin
dışında birtakım usul ve esaslarla da gömülmesi mümkündür. Sizin, "kelepçe"
yerine "kepçe" yi kastettiğinizi kabul ettim; onu ifade ettim.
Hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederiz
Sayın Taranoğlu.
Sayın milletvekilleri, Sayın
Taranoğlu’nun da ifade ettiği konuyu, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili
Sayın Turhan Güven Başkanlığımıza yazılı olarak iletmişlerdir: "Genel Başkan
Sayın Çiller’in, ölen vatandaşlarımızın topluca gömülmelerini açıklarken,
kepçeyle birlikte gömüldüklerini ifade etmişlerdir; bunun zabıtlarda sehven
kelepçe olarak geçtiği anlaşıldığından, ibarenin "kepçe" olarak düzeltilmesi"
yönünde bir istemi vardır. Bunu da...
OĞUZ AYGÜN (Ankara) – Anlaşıldı
zaten Sayın Başkan.
BAŞKAN – Konu anlaşılmıştır,
zabıtlar bu yönde düzeltilecektir.
Gruplar adına konuşmalar
tamamlanmıştır; ancak, bu arada, Sayın Sağlık Bakanının, yanlış anlaşılmalara
neden olduğundan bahisle bir açıklama isteği vardır.
Konu ne efendim?
SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ
(Kırıkkale) – Orada yapılan, sunulan hizmetin şekli, özel hastaneler, aşılama,
birçok konular... Müsaade ederseniz...
BAŞKAN – Öyle bir usulümüz
yoktur Sayın Bakanım; yani, şahsınıza veya Bakanlığınıza ilişkin, Bakanlığınızın
yaptığı yanlış bir uygulamaya ilişkin bir açıklama isteminiz varsa, söz
vereceğim; ama...
SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ
(Kırıkkale) – Konuşmacıların ifadeleri içinde geçti...
BAŞKAN – Hayır, öyle bir
usulümüz yok. Şahsınıza ilişkin bir sataşma veya bir konu...
SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ
(Kırıkkale) – Sataşma olarak değerlendirmiyorum; ancak, sağlık...
BAŞKAN – Bir açıklama getirme
gereği dediğiniz zaman, hangi konuya ilişkin olduğunu söylerseniz; ancak,
o zaman söz verebilirim.
SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ
(kırıkkale) – Aşılama efendim...Aşı kampanyası ifadesi kullanılmıştır.
BAŞKAN – Öyle bir şey yok;
yani, açıklamayı gerektiren bir şey yok, o konuda arkadaşlarımız hassasiyet
gösteriyorlar...
SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ
(Kırıkkale) – Bu konu, teknik bir konudur; bu konuda bir açıklama yapma
gereği vardır. Burada, aşılama kampanyası diye bir kampanya yapılamaz.
Bugün, Bakanlığım bazı genelgeler yayımladı. Çünkü, bunu bu şekilde değerlendiren
bazı gönüllü kuruluşlar karma aşılar yapıyorlar; boğmaca, difteri aşısı
yapılıyor ve yaşlılara yapılıyor. Şu anda, o bölge, halen tehdit altında.
Bu bakımdan, bu tıbbî bilgilerin burada açıklanma gereği vardır. Bunlar
konvülzyon yapar, ateş yapar; dolayısıyla...
Yine, özel hastanelerle,
seyyar hastanelerle ilgili açıklamalar var; müsaade ederseniz, ifade edeyim...
(DYP sıralarından "böyle bir usul yok" sesleri)
BAŞKAN – Efendim, şimdi,
o açıklamalarda -tabiî, hükümet adına Sayın Bakanımız yanıt verdi- Bakanlığınızın
icraatıyla ilgili bir yanlış anlaşılma varsa veya o konuda bir yanlış durum
varsa, onun açıklanmasına ilişkinse, söz vereyim; ama, böyle bir ifade...
SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ
(Kırıkkale) – Ona ilişkin efendim. Sayın Genel Başkan "seyyar hastanelere
izin verilmemiştir" demiştir. Ben, seyyar hastaneleri ifade edeceğim.
BAŞKAN – Seyyar hastaneler
konusunda, çok kısa, 2 dakikalık söz vereceğim efendim...
TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın
Başkan, Sayın Bakan, basına yapacağı açıklamayı burada yapıyor.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara)
– Bu açıklamanın basına yapılması lazım.
SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ
(Kırıkkale) – Aşı konusunda da, müsaade ederseniz.
BAŞKAN – O konu dışına çıkmayınız
lütfen. Sataşmaya, lütfen meydan vermeyiniz.
Buyurun efendim.
VI. — AÇIKLAMALAR VE SATAŞMALARA
İLİŞKİN KONUŞMALAR
1. — Sağlık Bakanı
Osman Durmuş’un, DYPGenel Başkanı İstanbul Milletvekili Tansu Çiller’in,
konuşmasında, yurt dışından teklif edilen bazı tıbbî yardımların kabul
edilmediği ifadelerine ilişkin konuşması
SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ
(Kırıkkale) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; sözlerime, bu felaketli
günde Türk Milletine başsağlığı dileyerek başlamak istiyorum.
Bu acılı günümüzde, sabah
saat 05.45'te Sağlık Bakanlığının bütün ekibi yola çıkmış ve saat 07.30'da
-3 ekip halinde yola çıktığımızda- Adapazarına ancak ulaşabildik. Bakanlığımıza
ait 3 ayrı helikopter olsaydı, meselenin en yoğun olduğu İzmit ve İstanbul
illerine de ulaşmış olacaktık.
İlk müdahale şartlarını
söylemek istemiyorum; ama, bir rakamı ifade etmek istiyorum. Bugün, depremin
en şiddetli olduğu Adapazarı İlimizde ölü sayısı 3 000'lerle ifade edilirken,
daha ehven olan İzmit'te 5 000'i bulmuştur. Bunun sebebi, triyaj dediğimiz
seçme olayıdır. Mahallî sağlık ekipleri bu konuda deneyim sahibi değildir.
Triyajı yapacak ekip oraya gittiğinde, önceliği olan hastalar arasında
seçme yapar. Ve şunu ifade edeyim: Huzurunuzda, Köseköy Havaalanında bulunan
pilotlarımıza minnet duygularımı ifade etmek istiyorum. Korumamdaki telsiz
aracılığıyla İstanbul üzerinden Ankara'ya ulaşılmış, helikopterle hava
köprüsü kurulmuş, ilk bir saat içerisinde, 75 kadar yaralı, ağır yaralı
Derince Hastanesinden Kartal Devlet Hastanesine ulaştırılmıştır. Bugün
33 000 olarak ifade edilen yaralılar, deniz ve havayoluyla nasıl taşınabiliyordu?
Daha evvel Türkiye'de böyle bir taşıma örneği var mıydı?
Sakarya Hastanesinin sokakları,
caddeleri, bahçeleri, ölü ve yaralılarla doluydu. "Şu anda Sakarya'da hastaneye
ihtiyaç yok" diyorsam, bunların tamamına yakını, İstanbul'a, Bursa'ya,
Ankara'ya nakledilmiştir.
BAŞKAN – Sayın Durmuş, 1
dakika daha süre veriyorum. Lütfen, toparlayınız efendim.
SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ
(Devamla) – Lütfedersiniz efendim.
Bugün, bu illerimizde, Kanada'ya,
Çekoslovakya'ya, Mısır'a, İsrail'e, Amerika'ya, Rusya'ya ve Kızılay ile
Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğümüze ait seyyar hastaneler kurulmuştur.
2 000'i aşkın sağlık personeli görev yapmaktadır ve buradaki işlemin üç
safhası vardır:
Birinci safhası, felaket
dönemidir. Bu, nefes alamayanlara, kolu kopanlara ve kanaması durdurulması
gerekenlere, çok acı, çok trajik savaş manzaraları içerisindeki insanlara
yardım fazıdır. Bu faz atlatılmıştır; yaşanarak atlatılmıştır.
İkinci faz, acil yardım dönemidir.
Bu dönem, enkaz altından çıkan yaralılarımıza yardım dönemidir.
Üçüncü dönem ise, koruyucu
tedbirler dönemidir. Şimdi, o dönem başlamıştır ve her dönemde farklı uzmanlar
görevlidir. Birinci felaket döneminde, ortopedist, genel cerrah, beyin
cerrahı ve kalp damar cerrahı görevlidir. Dolayısıyla...
BAŞKAN – Sayın Bakan, lütfen,
toparlar mısınız.
SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ
(Devamla) – Tamam efendim... Bitiriyorum efendim...
BAŞKAN – Efendim, bakınız,
hükümet adına konuşma yapan Sayın Bakan arkadaşımız gerekli açıklamaları
yaptı. Lütfen, siz, sadece seyyar hastanelerle ilgili son cümlelerinizi
ifade eder misiniz.
SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ
(Devamla) – Son cümlelerimi ifade ediyorum efendim.
Adapazarı'ndaki İsrail Hastanesinde
şu anda sadece 7 hasta vardır ve doktorlara teşekkür edip "bir isteğiniz
var mı" diye sorduğumda, espri dolu olarak bana şöyle demişlerdir: "Lütfen,
hasta gönderin."
Bununla şunu söylemek istiyorum.
Biz, isteklerimizi belli sıraya koymak zorundaydık; çünkü, ilk etaba göre
isteğimiz ayrı, ikinci etaba göre isteğimiz ayrıdır. İlk etapta su istedik,
sargı ve pansuman malzemesi istedik. İkinci etapta, çadır istedik, tuvalet
istedik ve jeneratör istedik; çünkü, cesetlerimiz kokuyordu, ameliyat yapamıyorduk.
O sahnede sezaryen yapılmıştır;
ölü annenin karnından bebeği kurtarılmaya çalışılmıştır; sokakta yapılmıştır.
Eşi ölü doktor, hastalarına yardım etmeye çalışmıştır.
Arkadaşlarımızın dilek ve
temennilerine katılıyorum...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
Sayın Bakanım.
SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ
(Devamla) – Bitiriyorum efendim.
İki yıl süreyle 450 saat
mesai yapma alışkanlığı olan hekimler ile sivil savunma uzmanları ve itfaiyeciler,
aynı çalışma şartlarında çalıştırılmalıdır; bunun hazırlıkları yapılmalıdır.
Eğer, diğer gruplar "ruhsal göçmen" dediğimiz olayın etkisinde olmasaydı,
bu zayiat bu kadar olmazdı.
Hepinizi en derin saygılarımla
selamlıyor, milletimize, tekrar, başsağlığı diliyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum
Sayın Bakanım.
Önerge sahibi sıfatıyla,
İzmir Milletvekili Sayın Atilla Mutman.
Süreniz 10 dakika efendim.
Buyurun.
ATİLLA MUTMAN (İzmir) – Teşekkür
ederim Sayın Başkan.
Öncelikle, bu afetten dolayı,
yüce milletimize geçmiş olsun diyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum;
yaşamlarını bu elim depremde kaybeden vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet,
yaralılara acil şifalar diliyorum.
Maalesef, ülkemiz, diğer
sözcülerin de belirttiği gibi, iklim özellikleri bakımından, jeolojik ve
topografik bakımdan, hakikaten, sık sık doğal afetlerin karşılandığı bir
ülkedir; sadece topraklarımızın yüzde 98'i doğal afet bölgesidir; tabiî,
depremler, bu toprak yüzdesinin yüzde 90'ını oluşturmaktadır ve bugüne
kadar, her yıl, devlet olarak, felaketlere ödediğimiz ekonomik kayıp, gayri
safî millî hâsılanın yüzde 1'ini oluşturmaktadır; buna, stok üretim ve
işsizlik kaybını da eklediğimiz zaman, bu oran yüzde 3'ü bulmaktadır.
1990'lı yıllar, maalesef,
felaketli yıllar olarak iz bırakmıştır. Öncelikle, çığ felaketleri, 1991-1992
yıllarında, Artvin'den güneye kadar uzanan, Mardin'e, Şırnak'a kadar uzanan
kuzey-güney kuşağında 397 vatandaşımızın ölümüne sebep olmuştur. 1992 yılında,
Erzincan depremi, 650-700 vatandaşımızın hayatını yitirmesine sebep olmuştur.
Hemen akabinde, 1995'lerde Senirkent heyelanı ve Dinar depremi, yine, yüzlerce
vatandaşımızın ölümüne sebep olmuştur. Hemen arkasından, 1995 yılında İzmir'de
yaşanan su baskını, 61 vatandaşımızın ölümüne sebep olmuştur. Ayrıca, topraklarımızın
çeşitli köşelerinde, çeşitli su baskınları yaşanmış, yine, onlarca vatandaşımız
yaşamını yitirmiştir. Geçtiğimiz yıllar içerisinde, Adana'da, deprem felaketinde,
birkaç yüz vatandaşımız yaşamını yitirmiştir; fakat, bugüne kadar karşılaşmadığımız
en büyük deprem, belki de üç beş asrın en büyük depremi, şu geçtiğimiz
günlerde yaşandı; maalesef, 8 Richter skalası, ölçeği üzerinden 7,4 şiddetinde
olması -belki de geçmişte tespit edilmemiştir- bu şiddette depremlerin,
üç beş asır önce de, Türkiye'de, Anadolu'da yaşanmış olduğunu bize göstermektedir.
Türkiye, doğal afet ülkesi;
bu andan itibaren, doğal afet politikasının ciddî bir şekilde oluşturulması
gereklidir. Bugüne kadar, Meclisimiz çeşitli yasalar çıkarmıştır. Her afet
döneminden sonra veya depremlerden sonra çeşitli yasalar çıkmıştır. Esasında,
doğal afetle ilgili mevzuat, Türkiye'de, 1944 yılından beri vardır; ancak,
yetkililer, sorumlular, bu yerel yönetimleri de kastediyorum, genel yöneticileri
de kastediyorum, hatta, Meclisimizde görev yapan gelmiş geçmiş milletvekillerimizi
de kastediyorum -doğal afetlere çok alışık olmamıza rağmen- bir sonra oluşabilecek
doğal afetin faciaya dönüşmesini engelleme açısından düzenlenmesi gereken
çeşitli yasaları, gerekli düzenlemeleri yapmamızı da engellemiştir. Bu,
neden kaynaklanmıştır; maalesef, ülkemizde son on yılda yaşanmakta olan
siyasî istikrarsızlıktan kaynaklanmıştır. Oysa, devletimiz, her bir afetten
sonra, üzerine düşen görevi fazlasıyla yapmış, özellikle, yaraların sarılması
aşamasında, milyarlarca dolar harcanarak, evlerini kaybeden vatandaşlarımıza
konut yapılarak verilmiştir; yani, burada, her kesime belli sorumluluklar
düşmektedir. Biz, geçtiğimiz dönem, bir grup DSP milletvekili olarak, özellikle,
doğal afetlerin faciaya dönüşmemesiyle ilgili, yaşanabilecek afetlerde
zararın en az şekilde atlatılmasını sağlamak amacıyla ilgili bir Meclis
araştırması önergesi verdik. Bu Meclis araştırması önergemizi bütün partiler
sahiplendi -sağ olsunlar- Meclis araştırması komisyonumuz kuruldu; ben
de bu komisyonun başkanlığını yürüttüm. Dört aylık süreyle çok kapsamlı
çalışmalarda bulunduk. Öncelikle, kamu kuruluşları yetkililerinden, özel
kuruluşlardan, gönüllü kuruluşlardan, mühendisler odasından, üniversitelerden
teknik ve uzman arkadaşlarımız bu raporu hazırlamamıza büyük katkılar verdiler.
11 milletvekili arkadaşımızla,
çeşitli doğal afet türlerinin yaşandığı bölgelerimizi ziyaret ederek, çeşitli
gözlemlerde bulunduk. Öncelikle, Erzincan ve Dinar'da yaptığımız ziyaretlerde
şunu tespit ettik: Maalesef, o depremlerde yıkılan binaların ne ruhsatı
ne de projeleri vardır ve maalesef, sorumsuz davranan belediye başkanları,
âdeta, dört beş kata kadar, yığma binalara müsaade etmiş ve orada yüzlerce
vatandaşımızın ölmesine sebep olmuşlardır. Bizim mevzuatımız cezaî yaptırımlar
konusunda yeterli değildir.
Öncelikle, Meclis olarak,
İmar Yasasını, Türkiye'nin doğal afet ülkesi olduğunu göz önünde bulundurarak,
tekrar gözden geçirmeliyiz. 3030 sayılı büyükşehir belediyeleriyle ilgili
kanunun ve 1580 sayılı Belediye Kanununu elden geçirmeliyiz. Burada, özellikle,
belediye başkanlarının görev, yetki ve sorumluluklarını ve sorumluluklarına
aykırı davrananların cezaî yaptırımlarını artırarak, yeni düzenlemeler
yapmalıyız.
Bunun ötesinde, özellikle,
7126 sayılı Sivil Savunma Kanununu elden geçirmeliyiz. Maalesef, sivil
savunma birliklerinin oluşmasına bu mevcut kanun cevaz vermemektedir. Bu
kanunda yapacağımız yeni düzenlemeyle, sivil savunma birliklerinin adetlerinin
artırılması, tüm illere yaygınlaştırılması söz konusu olacaktır.
Özellikle, belediyelerin
denetim mekanizması olarak kullandığı fennî mesuliyet sistemi konusuyla
ilgili birkaç şey söylemek istiyorum: Bu sistem, asla çalışmamaktadır.
Gelişmiş ülkelerde yapı sigortası denilen sistem kabul edilmiştir ve aynı
zamanda, sertifikalı mühendislik düzeyindeki denetim mekanizması, çok tercih
edilebilecek sistemlerden bir başkasıdır.
Şunu unutmamalıyız; Erzincan
depreminin devlete maliyeti 1 milyar dolar, Dinar depreminin devletimize
maliyeti 250 milyon dolar olmuştur; yani, yaşadığımız son depremde yıkılan
bina sayısıyla, o depremlerde yıkılmış bina sayılarını ilişkilendirirsek,
şu geçirdiğimiz büyük deprem felâketi, devletimize en az 30 milyar dolara
mal olacaktır. Daha önce söylediğim gibi, devletimiz, yaraların sarılması
aşamasında elinden gelen görevi fazlasıyla yapmıştır; onbinlerce konutu
mağdurlara vermiştir. Bu, her dönem hükümet zamanında vuku bulmuştur; yani,
o konuda hiçbir hükümeti, bu faydalı çalışmalarından dolayı kınamamak gerekir.
Hükümetimiz de, aynı şekilde, gereken ilgiyi fazlasıyla gösterecektir;
ancak, sadece, ekonomik kayıp çok büyük boyuttadır, bunun üstesinden gelmek
biraz sabrı da beraberinde getirmelidir.
Türkiye'de işleyen afet yönetimi
yirmiiki yıldır gündemdedir. Bu çalışmalar, afet öncesi, afet esnası ve
afet sonrası çalışmalardan oluşmaktadır. Afet sonrası konusundaki çalışmalara
değinmek istemiyorum, o konuda bir problem yoktur. Sadece, afet öncesi
çalışmalar, teknik, idarî ve yasal sorumlulukları içermektedir. Bu da,
üçlü, beşli yıllara sarkabilecek çalışmalardır. İşte, bugünden itibaren,
Meclisimizin, demin bahsettiğim yasaları acilen gözden geçirmesi gereklidir.
Afet esnası kurtarma çalışmaları
yetersizdir. Niye yetersizdir; çünkü, Türkiye'de mevcut olan sivil savunma
mükellefiyet sistemi çalışmamaktadır. Güya, 18 yaş ile 65 yaş arası herkes
sivil savunma mükellefi addedilmektedir; ama, maalesef, hiçbirimiz bir
afet esnasında, bu görevi yapmamaktayız. Demek, bu sistem, fiyasko bir
sistemdir, acilen vazgeçilmelidir, bunun yerine, gönüllü sivil savunma
birlikleri oluşturma sistemine geçilebilir.
Ama, öncelikle üzerinde durmamız
gereken bir olay da vardır; doğal afet esnası, depremler esnası vatandaşlarımız
nasıl davranması gerektiğini bilmemektedir. Bunun için, sadece kamu kuruluşlarımıza
değil, aynı zamanda, medyamıza önemli görevler düşmektedir. Şimdi, görüyoruz,
henüz yaşadığımız büyük depremden sonra, deprem esnası nasıl durulması,
nasıl davranılması gerektiğini bazı medya kuruluşları, televizyonlarında,
gazetelerinde bahsetmektedir, duyurmaktadır. Tabiî, çok geç kalınmıştır;
ama, bundan sonra hem kamu kuruluşlarımız hem de özel kuruluşlarımız bu
olaya gereken hassasiyeti göstermelidir.
Bunun ötesinde, Türkiye'nin
yüzde 44'ü birinci derece deprem bölgesinde yer almaktadır. Nüfusumuzun
yüzde 55'i bu deprem kuşağında yaşamaktadır ve ayrıca, sanayimizin yüzde
75'i de bu bölgelerdedir. Bu bölgeler, çok ciddî depremlere bundan sonra
da sahne olabilecek bölgelerdir. Onun için, sanayi kuruluşlarımızın depreme
daha dayanıklı yörelere, yerleşim alanlarına taşınmasında yarar vardır.
Özellikle, 1938 tarihinde
çıkarılmış olan Mühendislik Yasası, çok yetersiz ve çağa uymayan bir yasadır;
yani, mühendislik yetki ve sorumluluklarını belirten bu yasa, maalesef,
koşullara da uymamaktadır. Yani, sertifikalı mühendisliği devreye sokmamız
için, bu Mühendislik Yasasının tekrar elden geçirilmesi gerekmektedir;
bunun için de Meclisimiz bu görevi üstlenmelidir.
En azından, şunu belirtmek
istiyorum; gelişmiş ülkelerde, bir mühendis, yaptığı projelerden ömür boyu
sorumludur. Maalesef, ülkemizde...
BAŞKAN – Sayın Mutman, size
1 dakika ilave süre veriyorum.
Buyurun efendim.
ATİLLA MUTMAN (Devamla) –
Teşekkür ederim Başkanım.
Çok hızlı konuşma yapma durumunda
kalıyorum, söylemek istediğim daha çok konu var; ama, çabuk geçeceğim.
Özellikle, yabancı ülkelerde,
mühendisler, yapmış olduğu projelerden ömür boyu sorumludur; bu, çok önemlidir
değerli milletvekilleri. Ama, ülkemizde, maalesef, yapmış olduğu, yetersiz
binalara imza atan mühendis, o projelerinden bırakın ömür boyu sorumlu
olmayı, hiç hapse bile gitmemektedir, yargı karşısına dikilmemektedir;
onun için cezaî yaptırımların devreye girmesinde yarar vardır. Oysa, yurt
dışında 90 yaşına da gelse o mühendis, eğer, 90 yaşında elli sene önceki
binası yıkılma durumundaysa, yargı önünde hesap verme durumunda kalmaktadır.
İşte, görüyorsunuz ki, biz,
maalesef, afet öncesi gereken sorumlulukları üstlenmeyerek -bu 30'lu, 40'lı,
50'li yılların sorunudur- âdeta, doğal afetlerin faciaya dönüşmesine davetiye
çıkarmışız. Onun için, dileğim, bundan sonra karşılaşabileceğimiz doğal
afetlerde, zararın, maddî ve manevî kayıpların...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
ATİLLA MUTMAN (Devamla) –
...en az zararla atlatılması için, böyle üzerimize düşen tedbirleri ve
görevleri zamanında ve yerinde yapalım.
Hepinize saygı ve sevgiler
sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz
Sayın Mutman.
Başka söz istemi?.. Yok.
Sayın milletvekilleri...
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara)
– Sayın Başkan, önerge sahibi olarak...
BAŞKAN – Önerge sahipleri
adına başka söz isteyen?..
İSMAİL ALPTEKİN (Bolu) –
Sayın Başkan, ben konuşacağım.
BAŞKAN – Önerge sahipleri
adına Sayın Saffet Arıkan Bedük; buyurun.
Süreniz 10 dakika efendim.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara)
– Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 17 Ağustos 1999 Salı sabahı vuku
bulan deprem, hepimiz için büyük elem verici ve üzüntü verici bir olay
olarak değerlendirilmektedir.
Şu ana kadar, 12 000'in üzerinde
insanımız vefat etmiş, 33 500 civarındaki vatandaşımız da yaralanmıştır.
Bu sayının, daha da fazla artabileceği endişesi, yörede, kamu görevlileri
tarafından da ifade edilmektedir; keşke, daha fazla artmasa. Halen, daha
enkazı kaldırılmamış olan yerler vardır; bu sebeple, sayının artabileceği
ihtimalinin de, dikkatten uzak tutulmaması gerekmektedir.
Bütün bu şartlar içerisinde,
bu büyük deprem felaketinde hayatını kaybedenlere, Allah'tan rahmet; yaralılara
acil şifalar ve milletimize de başsağlığı diliyorum. Acımız büyük ve yüreğimiz,
gerçekten kan ağlıyor. İlahî kudretin gücünün doğurduğu birkısım afet niteliğindeki
olaylara karşı insanların, akıl, mantık ve zekâsıyla bulduğu birkısım teknolojik
buluşlar ve metotlarla kendini koruması gerektiği, hayatın birer gerçeğidir.
O halde, ortaya çıkan birkısım tabiî afetlere karşı korunma duygusu, hayatı
devam ettirme gerçeğine karşı tedbirler almak, alınan tedbirleri kullanmak,
çağın şartlarına uygun sürat ve verimi elde etmek zorunda bulunmaktayız.
Vuku bulan deprem, çağın en önemli en acı olayıdır ve ülkemiz için can
ve mal kaybıyla sonuçlanan vahim bir olaydır. Canını kaybedenler için belki
bir şey yapamayız; ancak, geride kalan insanlarımız için, bölge için yapılacak
daha çok işler vardır ve yapılmalıdır. Meydana gelen ekonomik ve sosyal
meseleleri ve yıkıntıları gidermede olayın vahameti ne kadar önemliyse,
buna karşılık da, gerçekten, umudumuzu halen koruyoruz ve korumaya devam
edeceğiz. Vahim bir olay; ama, umudumuz halen devam etmekte ve buna paralel
olarak, birkısım tedbirlerin alınması gerektiğinin, millet olarak, bilinci
ve şuuru içerisindeyiz.
Gücümüzü, Türk kültürünün
zenginliğinden ve onun yardımlaşma ve dayanışma şuurundan ve tarihî örneklerinden
almaktayız. 17 Ağustos 1999 Salı günü, bizim için unutulmaz acı bir gün
olarak mutlaka bütün hayatımızda kalacaktır; ancak, gelecek için ders alınacak,
dikkatli olunacak, daha büyük zararlara karşı daha duyarlı olacağımız olaylar
için şimdiden hazırlıklarımızı süratle ikmal edip, tedbirleri almamız gerekmektedir
ve buna paralel olarak, duyarlılığımız mutlaka sürecektir.
Burada, politika yapılmasını,
doğrusunu isterseniz, bizler de, hiçbirimiz arzu etmiyoruz; çünkü, yüreğimiz
dağlıdır; çünkü, bu, millî bir felakettir; çünkü, büyük milletimiz, burada
politika değil, burada siyaset yapılmasını, radikal tedbirler alınmasını
istiyor. Burada, artık, herkese başsağlığı dilemek suretiyle, her seferinde
acılarımızın depreşmesini istemiyor. Burada, alınması gereken tedbirlerin
müzakere edilerek, tozlu raflarda kalmasını istemiyor. Burada, düşünülen,
konuşulan, alınması gereken tedbirlerin süratli bir şekilde alınarak, acıların
tazelenmemesi, zararın, can ve mal kaybının daha fazla artmaması için tedbir
alınmasını bizden istiyor ve bunun için de, bir siyaset adamı ciddiyeti
içerisinde herkes, kendi görüşünü güzel bir şekilde ifade etti.
Değerli milletvekilleri,
ben, hem bir siyasetçi hem de eski bir kamu görevlisi olarak, özellikle,
bölgede daha ilk gün dolaşıp da gördüğüm bazı noksanlıkları ifade etmeyi,
milletime karşı bir görev ve sorumluluk olarak değerlendiriyorum. Burada,
hiç kimseyi incitme anlayışı içerisinde değilim ve hele, çok sevdiğim,
mukaddes bildiğim devletime karşı da herhangi bir tarizde bulunmayı asla
kabul etmiyorum.
Uğruna şehit verdiğimiz bu
toprakları, bu vatanı vatan yapıp, gelecek nesle aktarmak ve emanet etmek
hepimizin boynunun borcudur. Yerüstü ve yeraltı zenginliklerinden faydalanmak
kadar, bunun altında veya üstünde vuku bulacak olan birkısım tehdit veya
tehlikelere karşı da bu ülkeyi korumak, bu vatanı korumak, bu milleti her
türlü tehdit ve tehlikelerden kurtarmak için elimizden gelen gayreti göstermek
mecburiyetinde olduğumuz muhakkaktır.
Değerli milletvekilleri,
işte bu anlayış içerisinde şunu özellikle belirtmek istiyorum: Üstünde
yaşadığımız ve hayatımızı devam ettirmek istediğimiz bu güzel vatan parçasını,
çağdaş dünyanın tüm teknoloji ve biliminin gelişmiş unsurlarıyla kalkınmış
bir ülke, zengin bir millet olarak özellikle yaşatabilmemiz için yapmamız
gereken hususları, gelin, bu araştırma önergesiyle birlikte tekrar müzakere
edelim, tedbirlerimizi belirleyelim. Eğer, olaylar vuku buluyorsa, hiç
olmazsa, ister olayın vuku bulmasından önce alınması gereken tedbirler
ister olay sırasında daha fazla dikkat edilmesi gereken hususları ve isterse
tabiî afetin vuku bulmasından sonraki safhada bu ülkede yapılması gereken
hususları bir kez daha, ama, çok ciddî, planlı, programlı, ciddî bir devlet
anlayışı içerisinde ve o mekanizmaları harekete geçirmek suretiyle müzakere
edelim ve böylece mukaddes bildiğimiz hem bu devletimizi ve hem de büyük
milletimizi büyük zararlardan kurtarmak için elimizden gelen gayreti yapmış
olalım diyorum.
Değerli milletvekilleri,
yönetenlerle ilgili eksik bulduğumuzu anlatmayı -bir moral bozmak için
değil, sakın yanlış anlaşılmasın- devletimizi korumanın bir gereği ve sorumluluğumuzun
bir icabı olarak değerlendiriyorum; yapmamız lazım, ifade etmemiz lazım.
Deprem önceden tespit edilemez,
deprem önlenemez de; ancak, özellikle, daha ilk günden itibaren depreme
yenik düşmeyi asla kabullenemiyorum. Çünkü, tabiî âfetlerle ilgili kanunlar
var, bu kanunlara paralel olarak alınması gereken tedbirler ve planlar
var, o planlar da o raflarda duruyor ve kimlerin ne yapacağı da belli,
orada var; var ama, bu olayda, özellikle olayın vüsati, alanın genişliği
ve bilhassa bu yörede, bu ekiplerde görevli olan birkısım kamu yetkilileri
ve sorumluları, tabiî afet nedeniyle zarara uğramaları, yakınlarını kaybetmeleri
sebebiyle, kurtarma faaliyetinde, maalesef, istedikleri gibi çalışamamışlardır,
kendileri çalışamamışlardır; çalışmak için gayret de göstermişlerdir; ama,
o moral bozukluğu içerisinde bunu yapmak mümkün mü...
Onun için, burada şunu ifade
etmek istiyorum: Özellikle, kurtarma faaliyetinden önce, iletişim alanında
gerçekten büyük bir aksama olmuştur.
BAŞKAN – Sayın Bedük, son
1 dakikanız efendim...
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla)
– Haber verilememiştir, tabiî afete maruz kalmış olan insanlar enkaz altında
kalmıştır ve ulaşılamamıştır. Birkısım yerlerde koordine eksikliği vardır.
Özellikle, ambulanslarla, alanda, gerçekten, fevkalade büyük bir hareketlilik
yaşanmıştır; ama, biraz evvel ifade edildiği şekliyle, çok samimî olarak
söylemek istiyorum; gittiğimiz yerlerde, özellikle Yalova ile Gölcük arasında
bizden ekmek istenmiştir, "ekmek yok" demişlerdir.
BAŞKAN – Sayın Bedük, size
1 dakika eksüre veriyorum, lütfen toparlayın efendim.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla)
– Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Değerli milletvekilleri,
keşke daha fazla anlatabilsem.
Onun için, biz, bu araştırma
önergesini verirken, bu yöredeki, afet bölgesindeki insanlarımızın, o yüreği
dağlı insanlarımızın, özellikle, hem yüreklerini tedavi etmek, onlara merhem
olmak hem de bundan sonra bu ülkede böyle bir olayın vuku bulmaması için
alınması gereken tedbirleri belirlemek ve nihayet bundan sonra da eğer
vuku bulursa, buna karşı alınması gereken tedbirleri, araştırma komisyonu
kurmak suretiyle, orada dile getirmek ve bu suretle de bundan sonra bu
kadar büyük bir felaketle, vahim bir olayla karşılaşmak istemiyoruz.
O sebepledir ki, ister yapıyla
ilgili olsun ister mahallî idarelerle ilgili olsun, ister ekonomik bakımdan
olsun, yöredeki insanların -sosyal, eğitim ihtiyaçları dahil olmak üzere-
bütün ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla)
– Cümlemi tamamlayabilir miyim?
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz
Sayın Bedük. Lütfen... Zaten, bugün yeterince konuşuldu, zatıâliniz de
epey şeyi ifade ettiniz. Çok teşekkür ediyoruz, sağ olun.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla)
– Hepinize saygılar sunuyorum.
BAŞKAN – Önerge sahipleri
adına, Bolu Milletvekili Sayın İsmail Alptekin; buyurun.
Süreniz 10 dakika efendim
İSMAİL ALPTEKİN (Bolu) –
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Büyük felaketin ardından,
Türkiye Büyük Millet Meclisimiz, büyük bir çoğunlukla toplanarak, bu önemli
meseleyi fevkalade ciddiyetle değerlendirmekte ve ortak çözüm yolları bulma
noktasında milletimizin bizden beklediği bir gayret içerisinde çalışmaktadır.
Bundan duyduğum memnuniyeti, bu vesileyle ifade ediyorum.
Burada hiç kimseyi itham
etmeden, kimseyi üzmeden, iyi niyetle meselelere yaklaşıyor ve çözüm yollarını
Yüce Heyetinize arz etmek istiyoruz.
Şu ana kadar yapılan konuşmalarda,
olayın vukuundan bu noktaya kadar geçen süre içerisindeki, hakikaten bize
derin acı veren tablolar, değişik şekilde anlatıldı. Bu konulara tekrar
girmek istemiyorum.
Olay tam bir dehşettir. Bu
olayları baştan beri yaşayan, olayın hemen akabinde bölgesine giden, en
yakınlarını, dostlarını kaybetmiş, aynı zamanda, bölgedeki bu acıyı beraber
yaşamış bir kardeşiniz olarak, meseleleri değerlendirmek istiyorum.
Elbette ki, şu ana kadar
yapılan konuşmalarda, sayın hükümet temsilcileri, bazı noktalarda, kendilerini
savunma ihtiyacını duydular.
Değerli arkadaşlar, burada,
hükümetiyle, iktidarıyla ve muhalefetiyle hep beraber, bu millî felaketin,
bu acının nasıl ortadan kaldırılacağını değerlendiriyoruz. Biz, hükümeti
tenkit etme değil; ama, çözüm noktasında fikirlerini ortaya koyma anlayışı
içerisinde olduğumuzdan, hükümetin, bu noktadaki üslup ve ifadesi konusunda
bir yorum getirmiyoruz. Zaten, hükümet ortağı Sayın Yılmaz, bu noktada,
hükümetin yeterli olamadığını da ifade etmiştir.
Değerli milletvekilleri,
şimdi, işin aslına ve özüne gelmek lazım; burada, bunu konuşuyoruz. Ne
olacak, şimdiden sonra ne olacak? Ne yapacağız? Nasıl bir çözüm bulacağız?
İşte, asıl bunu konuşmamız lazım. Hepimiz iyi biliriz ki, tenkit etmek,
başkalarının eksiğini ifade etmek en kolay yoldur; ama, tenkidin yanında,
insaf ölçüleri içerisinde doğru, gerçekçi çözüm yollarını getirmek lazım.
İşte, bu müzakerelerde, biz, Fazilet Partisi olarak, çözüm yollarını öneriyoruz.
Bu noktada, diğer konuşmacıların, çok değerli siyasî parti temsilcilerinin
de ortaya koydukları çözüm yolları ve tavsiyelerle birlikte, bu acının
bir an önce ortadan kaldırılmasını istiyor ve temenni ediyoruz. Eğer, bu
acı içerisinde kıvranan, bir taraftan en yakınlarını, canını, cananını
kaybetmiş olan milyonlarca insanın ıstıraplarına doğru, gerçekçi ve mantıkî
bir çözümü, Meclis olarak biz, topyekûn bulamazsak, ortaya koyamazsak,
hükümet çözüm önerileri getiremezse, o zaman, oradaki insanlarımız infiale
kapılacaktır, üzüntüye kapılacaktır ve aynı zamanda yeise kapılacaktır.
İşte, asıl, sosyal sıkıntı ve sosyal patlama, o zaman bizi üzecek, sıkıntıya
sokacaktır.
Halkımız soruyor: "Bundan
sonra benim evim olacak mı? Olacaksa nasıl olacak? İşim olacak mı? İşimi
kaybetmişim, dükkanımı kaybetmişim, fabrika yıkılmış; artık benim çalışacak
yerim yok." Çözüm nedir; bunu konuşmalıyız, bunun çarelerini aramalıyız;
ama, mutlaka, hayat devam ediyor, o insanlara bir sıcak aş götürmeliyiz.
Değerli milletvekilleri,
asıl alınacak tedbirler içerisinde kısa, orta ve uzun vadeli tedbirler
vardır. Biraz önce, gerçekten, meselenin tekniğini de anlatan değerli arkadaşlarımızı
büyük bir memnuniyetle dinledik. Tedbirler alınmalı, şu şu noktalara dikkat
edilmelidir dediler; ama, biz, bunu ilk defa yaşamıyoruz. Belki asrın en
büyük felaketi; ama, gerek sel felaketi, yangın ve özellikle depremi, Türkiye,
birçok defa tatmıştır. O zamanlar da birçok konuşmalar, birçok güzel temenniler
olmuştur; ama, görülüyor ki, o zamanki konuşmalar, tedbir talepleri icraata
ulaşmamış, somut olarak ortaya çıkmamış ve bugün bu sıkıntıyla karşı karşıyayız.
Onun için, şöyle bir söz
var: "Türk gibi başlamalı, İngiliz gibi bitirmeli." Heyecanla başlıyoruz;
yapacağız, edeceğiz; ama sonuç?.. Sonuç?.. Uzun vadeli, sabırla, ciddiyetle
ve mutlaka takip edilerek iş sonuca götürülmeli ve bu asrın büyük felaketi,
bizim için, inşallah, son ders olmalı ve alınacak her türlü tedbir, sadece
temenni değil, mutlaka, icraat noktasında gözle görülür ve bilimsel olarak
da tasvip edilir bir şekilde alınmalıdır.
Değerli milletvekilleri,
hayat devam ettiğine göre, bundan sonra orada sağ kalan insanlarımızın
acısı daha çok artıyor. Orada, o insanlar için en önemli mesele ekonomiktir.
Onlara devlet yardım edecektir, dış yardımlar da olacaktır. Hele bizim
milletimiz... Evinde bir tek yumurtası olan köylü ninem, anam, onun yarısını
vermeye razıdır ve vermiştir. Biz böyle bir milletiz; ama, bu yeter mi?
Devletin de bir imkânı vardır, devletin imkânlarının da bir sınırı vardır.
Öyleyse, bizim, oradaki insanlara uzun vadeli çözüm götürmemiz lazım.
Bize göre, şu noktaya dikkat
etmek lazım bölgede: Biliyorsunuz, o bölge, ziraî yönden üretim bölgesidir;
ama, Türkiye sanayiinin üretiminin de büyük bir kısmı oradadır. Halkımıza,
devletimizin yapacağı yardım bir süre devam eder. O yeterli değildir ve
bu, bizim insanlarımız için çözüm de değildir. Öyleyse, hükümetimizden,
bu Meclisin de destek ve tasvibiyle, o bölgede üretilen tüm ziraî ürünlerin
-fındıktır, tütündür, pancardır, buğdaydır, patatestir, meyvedir- alımının,
mutlaka, peşin olarak yapılmasını istiyoruz. Bu konuda, Yüce Meclisin de
hassasiyetini rica ediyoruz. Hiç olmazsa, ürettiği malının parasını şimdi
alan vatandaşımız, köylümüz, üreticimiz, bununla kendisine yeni bir yön
verecektir. Bundan sonra da üretimin devam etmesi lazım. Üretimi durduramayız;
onların desteklenmesi lazım. Daha doğrusu, bir doğu atasözüyle, biz, onlara
bugünlük maişetini vereceğimize, harçlıklar vereceğimize, yani, komşumuza
her gün bir balık vereceğimize, onlara mutlaka balık tutmasını öğretmeli,
onların üretim yapmasını öğretmeli, bu noktada onlara gerekli desteği vermeliyiz.
Değerli milletvekilleri,
bir önemli mesele iskândır. İskân çok pahalı. Geçmişte bunu yaşadı. Bunu
yaşayan başbakanlarımız bu Mecliste...
BAŞKAN – Sayın Alptekin,
size 1 dakika ilave süre veriyorum; toparlayın efendim.
İSMAİL ALPTEKİN (Devamla)
– Teşekkür ediyorum.
Öyleyse, iskân noktasında
da, bu insanlar geçici olarak devletin sosyal tesislerine yerleştirilebilir,
boş duran bu sosyal tesisler de çok hayırlı bir hizmet görür.
Değerli milletvekilleri,
belediyelerimiz çok güzel hizmet vermişlerdir, imtihan vermişlerdir. Öyleyse,
onlar desteklenmeli ve yerel yönetimler kanunu da en kısa zamanda çıkarılmalıdır.
Kaynağa ihtiyacımız vardır.
Belki bu nokta da iyi değerlendirilmeli; ama, bedelli askerlik de düşünülebilecek
konulardan biridir. Bu mesele vergiyle çözülmemeli; varlıklı insanlarımız
bu noktada gerekli fedakârlıkları gönülden yapmalı, bu yaralar sarılmalıdır.
Saygıdeğer milletvekilleri,
tarihen sabittir ki, bu Meclis, birlik içerisinde olduğu sürece, milletinin
sesini dinlediği sürece her meseleyi halledecek durumdadır, bu meseleyi
de çözecektir.
Bu inançla, hepinize saygılar
sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz
Sayın Alptekin.
Evet, Sayın Mesut Yılmaz,
galiba bir sataşmaya veya açıklamaya ilişkin söz isteminiz var.
SALİH KAPUSUZ (Kayseri) –
Sayın Başkan...
BAŞKAN – Bir dakika efendim,
bir söz istemi var.
Buyurun Sayın Yılmaz.
A. MESUT YILMAZ (Rize) –
Sayın Başkan, 69 uncu maddeye göre yerimden söz istiyorum.
BAŞKAN – Evet, galiba, hükümetin
yeterli önlemi alamadığı konusunda.
A. MESUT YILMAZ (Rize) –
Evet.
BAŞKAN – Buyurun efendim.
A. MESUT YILMAZ (Rize) –
Sayın Hatip, bana atfen, gerçekdışı bir beyanda bulundu. Ben, depremle
ilgili olarak hükümetin yetersiz kaldığını hiçbir zaman söylemedim. Benim
söylediğim, devlet olarak sivil savunma hizmetleri alanında iyi bir sınav
veremediğimizdir.
Durumu tavzih etmek için
söz istedim; teşekkür ederim.
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.
Başka söz istemi?..
Önerge sahibi olarak, Sayın
Beyhan Aslan; buyurun.
Süreniz 10 dakika efendim.
BEYHAN ASLAN (Denizli) –
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; rüyalarımızda görsek korkacağımız,
filmlerde seyretsek ürpereceğimiz bir gerçekle, çok büyük bir felaketle
karşı karşıya kaldık. Ben de, bu felakette hayatlarını kaybedenlere Allah'tan
rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum.
Değerli milletvekilleri,
ülkemizin, bu cennet vatanın, doğal afetler açısından, özellikle depremler
açısından -Maden Tetkik Arama Enstitüsünün düzenlediği haritalardan edindiğim
bilgiye göre- yüzde 92'si deprem bölgesi ve nüfusumuzun yüzde 95'i de bu
deprem bölgelerinde yaşıyor. Yani, bu faylar olduğu sürece, bu riskler
olduğu sürece, bizler, depremlerle birlikte yaşamak zorundayız. Öyleyse,
alacağımız tedbir, depremle yaşayacağımızı kabul etmek ve ona göre gerekli
teknolojiyi, teknik donanımları ve teknik altyapıları hazırlamak ve buna
uygun yasaları bu Meclisten çıkarmaktır.
Yine, biz, daha önce, deprem
öncesi, deprem anı ve deprem sonrası alacağımız tedbirleri konuşmuşuz.
1957'den bu yana -zabıtlardan incelediğim kadarıyla, daha önce de- her
deprem sonrası Mecliste konuşulmuş, araştırma önergeleri verilmiş; ama,
insanoğlunun unutmaya mütemayil bir tabiatı var, unutmuşuz ve olayın sıcaklığından
sonra, konuyu görüşüp bir başka depreme bırakmışız.
Benim en büyük temennim,
bu 17 Ağustos depreminin bir dönüm noktası olmasıdır. Artık, insan tabiatında
var olan unutmaya mütemayil olmayı bir tarafa bırakıp, bu 17 Ağustosu bir
dönüm noktası kabul edip, gerek teknik gerekse yasal açıdan alınacak tedbirlerin
tümünü almamız gerektiğine inanıyorum. Biz, bu düşüncelerle araştırma önergesini
verdik. Yani, daha önce bu konuda kurulan ve çok güzel çalışmalar yapılan
araştırma komisyonlarından da elbette faydalanacaklardır; ancak, kurulacak
bu komisyon, ülkemizde deprem mevzuatını çok iyi bilen Maden Tetkik Arama
Enstitüsü, Rasathane, İstanbul Teknik Üniversitesi, Bayındırlık ve İskân
Bakanlığı gibi kurumlarla, kuruluşlarla işbirliği içerisinde, onlardan
gerekli bilgileri ve dokümanları alarak çalışmalıdır. Artık, Türkiye'nin
yeni bir deprem haritasını -var; 1992'de MTA çizmiş, 1996'da Bayındırlık
ve İskân Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü aynı haritayı tekrar etmiş;
ancak, yeni bir haritayı- ve bu haritadan sonra da, hem bölgeleri hem de
illerimize hitap edecek fay kırıklarını gösterir haritaları çizmek ve olayı
nazariyattan tatbikata çıkarmak zorundayız. Yani, imar yasalarını uygulayacak
olanlar eğer bu fay haritalarını bilmezlerse, mahallî yetkililer, yöneticiler,
yerleşim alanlarını, yerleşim yerlerini tespit edemezler. Öyleyse, biz,
nazariyattaki bu bilgileri, bu teknik gelişmeleri, bu jeoloji ilminin verilerini
mutlaka eylem planına geçirmek durumundayız. Onun için de, çizilecek haritalarla,
mahallî yöneticiler arasında iletişim sağlayıp, mutlaka yeni imar yasalarında,
yerleşim alanlarının tespitinde çok dikkat etmemiz gerekir.
Değerli arkadaşlar, ben,
deprem sonrası, jeoloji mühendislerinin kendi aralarındaki bir sohbete
katıldım. Bir mühendis arkadaşımız aynen şunu ifade ediyor ve uygulayıcıları
suçluyordu: "Kardeşim, ben, o bölgeye gittim, belediye başkanıyla görüştüm;
buraya 4 kattan fazla bina yapılmaz diye defalarca söyledim. On yıl oldu,
onbeş yıl oldu; ama, gittim baktım ki, 8 katlı binalar var. Bunu nasıl
izah edebileceğiz?!" Yani, bu konudaki bilimin verilerini hayata geçiremezsek,
eğer uygulayıcılara rehber olamazsak ve bu konuda popülist politikalar
uygulamaya devam edersek, bilelim ki, bir sonraki depreme yine hazır olamayacağız
demektir.
Değerli arkadaşlar, bu Meclis
araştırması sonucunda, jeoloji ilminin verilerine uygun haritalar çizilmeli,
illerimize gönderilmeli, yerleşim alanları fayların geçtiği yerler dikkate
alınarak yapılmalıdır ve büyük sanayi kuruluşları, büyük kuruluşlar, santraller
kurulurken, mutlaka, bu faylar dikkate alınarak kurulmalıdır. Bu konuda,
uygulayıcılar ile tatbikatçılar, üniversiteler ve devletin diğer kurumları
işbirliği içerisinde olmalıdır.
Değerli arkadaşlar, bu depremin
bize gösterdiği bir diğer husus da, tarihin en kıdemli ve en asil milleti
olan Türk Milletinin kadirşinaslığı, yardımseverliğidir. Bütün Türk Milletinin
kalbi ve kafası Marmara Bölgesindedir. Meclisin de, kalbi ve kafası Marmara
Bölgesindedir. Başka şey düşünemez durumdayız. Bu depremin kahramanı da,
sokaktaki vatandaştır, Türk halkıdır. Gönlündeki o yardım duygusu ve ulviyetiyle,
Türk halkı, kahramanlığını, bu felaketin kahramanlığını kazanmıştır.
Yine, insanî açıdan, 51 ülke,
Türk Milletine yardım için seferber olmuştur. Bize yardım etmek için koşan,
insanî duygularla koşan bütün ülkelere teşekkürü borç biliyorum ve bu insanî
duyguların Türk Milletinde daha yüksek olduğunu, onların başına bir felaket
geldiğinde de, Türk Milleti olarak, hep beraber koşacağımızı tekrar ediyorum.
Değerli arkadaşlar, deprem
sonucu binaların yıkılmasının sebebi, sadece binaların çürüklüğü değil;
bu, zemin seçiminden tutun, bir sürü sebebin birleşmesinden kaynaklanıyor.
Ceza Kanunumuzda, çürük yapıya ilişkin hiçbir hüküm yoktur. 383, 455 ve
459 uncu maddeler, dikkatsizlik ve tedbirsizliği, meslekte acemilik ile
yaralama ya da ölüme sebebiyet vermeyi düzenliyor. Onun için, bu araştırma
komisyonu, araştırmalarını yaparken, sadece teknik araştırma yapmamalı,
hukukî altyapıyı da düzenleme noktasında, imar yasalarına aykırı hareket
edenlere, çürük yapı yapanlara caydırıcı yeni düzenlemeler de mutlaka getirmelidir.
Yani, bu çalışmamız, komple bir çalışma olmalıdır. Bu araştırma önergesinin
kabulü halinde, bizler, bir sonraki depreme -inşallah, Allah gecinden versin;
ama, bu topraklarda yaşadığımıza göre, bir depremle, yine, biz olmasak
bile, bizden sonraki nesillerin karşı karşıya geleceği mukadder olduğuna
göre- hazır olmak için, zamansız yakalanmamak için, deprem öncesi, deprem
anı ve deprem sonrasına ilişkin her türlü tedbiri almak üzere çalışmamız
ve yasal düzenlemeleri yapmamız gerekir. Bu konuda, Meclisimize çok, ama,
çok büyük görev düşmektedir.
Bu şuur ve idrak içerisinde
Meclisimizin ve kurulacak komisyonun çalışacağına inanıyoruz. Daha önceki
komisyonlardaki arkadaşlarımızın verimli çalışmalarından faydalanılacağına
inanıyoruz.
En büyük zafiyetimiz olan,
hadisenin sıcaklığı geçtikten sonra, insan tabiatında var olan unutmayı
bir tarafa bırakarak bu işin sonunu getireceğimizi düşünüyor ve 17 Ağustosun
depremler açısından bir dönüm noktası olmasını diliyorum.
Yüce Meclise saygılarımı
sunuyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz
Sayın Aslan.
Başka söz istemi?..
HACI FİLİZ (Kırıkkale) –
Sayın Başkan, bir düzeltme yapmak istiyorum: "Allah gecinden versin" dedi;
hiç vermesin.
BAŞKAN – Evet, temennimiz
hiç olmamasıdır. Kasıt, herhalde ona matuftu; arkadaşımızın kastı o olsa
gerek.
Başka söz istemi yok.
Sayın milletvekilleri, Meclis
araştırması önergelerinin öngörüşmeleri tamamlanmıştır.
Şimdi, Meclis araştırması
açılıp açılmaması hususunu oylarınıza sunacağım: Meclis araştırması açılmasını
kabul edenler... Etmeyenler... Oybirliğiyle kabul edilmiştir.
Meclis araştırmasını yapacak
komisyonun 13 üyeden oluşmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...
Etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Komisyonun çalışma süresinin,
başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üyenin seçimi tarihinden başlamak
üzere 3 ay olmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler...
Kabul edilmiştir.
Komisyonun, gerektiğinde
Ankara dışında da çalışabilmesi hususunu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler...
Etmeyenler... Kabul edilmiştir.
<<Önceki
sayfa
KAYNAK:
TBMM İNTERNET SİTESİ
(BU BELGE 22 TEMMUZ 2000
TARİHİNDE BELGENET ARŞİVİNE ALINMIŞTIR)
  |