Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
İlgili Sayfalar
ÖNERGELER
KOMİSYON RAPORU
RAPORUN GÖRÜŞÜLMESİ
AÇIKLAMA

Deprem felaketi konusunda yapılan çalışmaların tüm yönleriyle incelenerek alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Meclis Araştırması açılmasına ilişkin önergelerin TBMM Genel Kurulu'nda görüşülmesi... 

(23 Ağustos 1999)


BAŞKAN –  Anavatan Partisi Grubu adına, Sakarya Milletvekili Sayın Ersin Taranoğlu; buyurun. 

Süreniz 20 dakikadır. 

ANAP GRUBU ADINA ERSİN TARANOĞLU (Sakarya) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; bütün gruplarca verilen Meclis araştırması önergesi üzerinde Anavatan Partisi Grubunun görüşlerini ifade etmek üzere söz aldım; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerimin başında, milletimize başsağlığı dileklerimi ve dileklerimizi ifade ediyor; kalanlara Allah'tan uzun ömür, vefat edenlerin yakınlarına da sabır diliyorum.

Değerli milletvekilleri, bizler, siyasetçiler olarak, farklı siyasî görüşlere, farklı siyasî partilere mensup olmamıza rağmen, deprem gibi, harp gibi millî birlik ve bütünlüklerin pik noktaya çıktığı günlerde amblemlerimizi, partilerimizi, fikirlerimizi, hissiyatlarımızı bir kenara bırakmanın erdemini gösteren ender, belki de eşsiz bir milletin mensuplarıyız. Bugün, yine böyle bir örneği sergilediğimiz günlerden birini idrak etmekteyiz. Bu hasletimiz, bu büyük felaketin yaralarının en kısa zamanda sarılacağının da en güzel teminatıdır.

Yaşadığımız coğrafya, aslında, bir deprem kuşağıdır; Anadolu, aslında, bir deprem yurdudur. Yaşımız itibariyle hatırladığımız, Varto depremidir, Erzincan depremidir, 1967'deki Sakarya depremidir ve diğer depremlerdir. Büyük depremleri hatırlamakla birlikte, tarih içerisinde, bu coğrafya, 1509 yılında, İstanbul, tarihin en büyük depremiyle, yine, 22 Mayıs 1766'da daha büyük bir depremle, 1895 yılında da, yine, İstanbul büyük bir depremle muhatap olmuştur. İstanbul, 1509 depreminde yerle bir olmuş, hatta İkinci Beyazıt Edirne'ye taşınma ihtiyacını hissetmiş; çünkü, deprem kırk gün sürmüştür. Bilahara, 1766'daki o büyük depremde, Üçüncü Mustafa, deprem vergisi koymuş, taş yapıları yasaklamış ve ahşap yapıların yapılmasını şart koşmuştur. 1895'teki büyük depremde de, ahşap yapıların çokluğu dolayısıyla, İstanbul, zararların az olduğu bir deprem yaşamıştır. Bütün bunlar, tarih içerisinde de, bundan sonraki yıllarda da depremle muhatap olacağımızı ortaya koymaktadır.

Yaşadığımız coğrafyada bir büyük fay hattı vardır; kuzey Anadolu fay hattı. Dünyada üç büyük fay hattı vardır; bunlardan bir tanesi Anadolu'dadır. Maalesef, bu fay hattının geçtiği yer de, ayın 17'sinde olan depremin muhatap olduğu Sakarya, İzmit ve Yalova İllerini içine alan hattır. Bu hat, malum olan bir hattır. Karlıova-Solhan'dan başlayıp, Anadolu'nun kuzeyini kat edip, Düzce, Adapazarı, Yalova'yı geçtikten sonra, Gemlik ve İzmit Körfezleri ile Saroz Körfezine kadar uzanan bir hattır. Bu hat üzerinde, deprem, bundan sonra da olacaktır, yarın da olacaktır, yarından sonra da olacaktır. 

Deprem gibi afetlerde ilahî birtakım sebeplere dayanmak, eşrefi mahluk olan insanın yaradılışına olan inançsızlığı ortaya koyar. Deprem olacak; ancak, onun çaresini, akıl ihsan edilen insanın bulması lazımdır. İlim, akılla tanışacak, bu çözümleri getirecektir; ama, bunların en önemlilerinden bir tanesi de tecrübedir. İşte, bugün yaşadığımız olaylar ve yaşadığımız facianın büyüklüğü, bize, büyük bir tecrübe dersi olarak gelir; bunun sonuçlarını ve sebeplerini iyi tahlil eder, demokrasi içerisinde en büyük kurum olan bu Yüce Parlamentoda sonuçları doğru ortaya koyar, icra makamı olan hükümete doğru sonuçlarla destek verdiğimiz takdirde, hiç olmazsa, bundan sonraki, emanet olan insanların hayatını teminat altına almış oluruz veya sayıyı azaltmış oluruz. 

Değerli milletvekilleri, Türk Devleti, aslında çok kuvvetli bir devlettir, yapısı itibariyle çok sağlamdır. Biz, devletimizi sevmek, ona hizmet etmeyi ibadet kabul etmek yanında, ona her türlü acımasız tenkidi yapmak gibi bir geleneği de olan bir milletin mensubuyuz. Biz, bu tenkitte, aslında, devlet sevgisine sahip olmaktaki o büyük duyguyu da vatanseverliğimizin bir gereği olarak görürüz. 

Çok güzel kurumlar kurulmuştur. İşte MTA... Bugün, MTA'nın elinde, Kuzey Anadolu fay hattını gösteren deprem haritaları vardır. Mesela, bunlardan bir tanesi İzmit için geçerlidir. Bu haritanın üzerinde, fay hatlarının hepsi vardır. Benim elimdeki haritaya baktığınız zaman, İzmit'in Mollafeneri'sinde herhangi bir fay hattı söz konusu değildir; ama, Akmeşe'sinde fay hattı vardır. Eğer, sizin, Akmeşe Köyünüzü içine alan bir deprem meydana geldiğinde, orada ölü sayısı da çoksa, bunun için ne hükümeti ne devleti ne şunu ne bunu ne birbirimizi suçlamamızın bir âlemi yoktur. İşte, bugün, benim de üzerinde yaşadığım il, fay hattındadır. Deprem bizim kaderimizdir. Deprem insanları öldürmüyor; öldüren, yıkılan binalardır. O zaman, yapacağımız şey, ilme müracaat etmektir.

Bir deprem yaşadık. Bunun acısını, orada yaşayanlar bilir; çünkü, insanın canı nerede yanıyorsa, bütün canı oradadır. Şimdi, bizim için, dünya, hayat, cennet, cehennem, Sakarya'dır, Yalova'dır, İzmit'tir. Bütün millet bu acıya katlanıyor; ama, bizim kadar katlanamazsınız. Bizim, şimdi, enkazların altında yakınlarımız var, akrabalarımız var. Buna rağmen, her türlü şeye rağmen şunu söylemek istiyorum: Salı sabahı, ben, saat 4'te İçişleri Bakanının makamındaydım ve görüştüğüm kişiler itibariyle devletin bütün bakanları görevinin başındaydı ve saat 9'da biz Sakarya'ya gittik, Sakarya'ya girdik; bir saat kaldık ve oradan geri döndük. Saat 13.30 itibariyle, İçişleri Bakanlığının ve Jandarma Genel Komutanlığının helikopterleri Sakarya Stadındaydı ve aynı şekilde, Yalova Stadındaydı, yaralılar taşınmaya başlanmıştı. 

Kendi kendimize haksızlık etmeyelim; biz, aslında, birbirimizi beğenmeyen, aşağılık kompleksi içerisinde, ezilmeyi âdet edinmiş bir milletiz. Bundan yirmi sene önce, bu tip facialarda ambulans bulamazdınız, helikopter bulamazdınız; bu imkânlarınızın hiçbiri yoktu. 12 bin ölümüz, 33 bin yaralımız var. Bu yaralılarımızın kendileri mi kalkıp gittiler, kendileri mi yürüyerek hastaneye gittiler?! Bunlar, devletin imkânlarıyla, helikopterlerle, ambulanslarla taşındılar ve bunlar bugün yaşıyorsa, devletin sağlık gücünün fonksiyonları yerine geldiği içindir. Gidin, Sakarya Stadına, Yalova Stadına, İzmit Stadına bakın, yüzlerce ambulans vardır, yüzlerce doktor vardır ve yardımlar da devam etmektedir. 

Devlet, bize göre, üzerine düşeni yapmaya gayret etmiştir; gücü yerindedir; ama, hiç kimse şunu unutmamalıdır ki, 20 milyon nüfusa hitap eden, 14 vilayeti içine alan bir afeti, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilk defa yaşıyor. Bu devlet içerisinde, kimsenin, böyle, büyük bir afeti çözecek tecrübesi ve birikimi yoktur. Herkesin en büyük tecrübesi, Erzincan'dır, Dinar'dır, Sakarya'dır; ama, böyle bir afet ilk defa olmuştur. Biz, salı günü oradaydık. İlk defa, bir depremde, kimse, karnım aç diye bağırmadı; akşam saat 5'te yüzbinlerce ekmek herkese geldi, su herkese geldi. 

Değerli milletvekilleri, değerli arkadaşlarım, şimdi, tarifleri değiştireceksek, bütün tariflere bakmamız lazım; milliyetçiliğimizi de değiştirmemiz lazım, muhafazakârlığımızı da değiştirmemiz lazım. 21 inci Yüzyıla girerken, altyapımız bozulabiliyorsa, telefonlarımızla konuşulamıyorsa, elektriğimiz kesilebiliyorsa, bizim, bundan önceki -on sene, yirmi sene, otuz sene önceki- milliyetçilik, vatan, millet nutuklarını, kalıplarını, tariflerini yeniden değiştirmemiz lazım. Bu ülkede, milliyetçilikten, vatanseverlikten filan bahsedebilmemiz için, herhalde, şunu dememiz lazım bundan sonra: 10 şiddetinde deprem olsa da elektrikleri yanıyorsa, 9 şiddetinde deprem olsa da içmesuyu tesisi çalışabiliyorsa, her saatte ulaşabiliyorsak, o ülkede milliyetçiler vardır, o ülkenin insanları vatanlarını seviyor demektir. O zaman, altyapı seferberliği konusunu hepimizin tekrar sorgulaması gerekir.

Değerli arkadaşlarım, yaşadığımız deprem bölgesi, aslında çok önemli bir bölgedir. Biz, meseleyi, yalnız deprem olarak görmüyoruz. Eğer, meseleyi deprem olarak görürseniz, parametresi itibariyle, 7,4 şiddetinde bir toprak hareketi, bir yan atım hareketi, bir fay hareketi olarak görebilirsiniz; bir mantıkla baktığınız zaman, 12 bin ölü, 32 bin yaralı görebilirsiniz; bir mantıkla baktığınız zaman, ona çadır götüremeyen birtakım insanlar, birtakım organizasyonlar olarak görebilirsiniz. Bunlar, bugünün problemleridir; yarın, şekil ve şartlar değişecektir. Dün, deprem bölgesinde kimse naylon branda istemiyordu, bugün, herkes naylon branda istiyor; çünkü, bugünün ihtiyacı, yağmur dolayısıyla, barınmaktır. Yarının ihtiyacı farklı olacaktır. Siyasetçilerin görevi, düne ve bugüne takılıp kalmak değil, polemikler peşinde koşmak değil, istikbali doğru tarif etmektir. Dolayısıyla, bu olayı doğru okumamız lazım. 

Bu bölge, devletin vergi gelirlerinin -İstanbul'u da içine dahil ederseniz, yüzde 59'unu katıyor; haydi, Avcılar, İstanbul'un belli bir ünitesi derseniz, yüzde 20 gibi- beşte birinin temin edildiği bir bölgedir. Devlet, hükümet, maliye projeksiyonunu değiştirmek mecburiyetinde. Artık, buradan, yüzde 20 oranında, devlete gelir gelmeyecektir. Yılın yarısını geçip, yarısını yaşayacağımıza göre, 10 puanlık kayıp, devletin, yaklaşık 800 trilyon lira civarında bir kaybı demektir. Devlet, bunu karşılamak için iç borca gidecektir; bir dahaki senenin içborç stoku artacaktır, hepimizin sırtına külfet gelecektir.

Diğer bir anlamda baktığınız zaman, bölge, otoyolların, demiryolların Anadolu'ya açıldığı bir kavşaktır. 

Bir diğer anlamda baktığınız zaman, üretimin, istihdamın yüzde 15 gibi çok büyük bir oranını içine katmaktadır. 

Öğrenci sayısına baktığınız zaman, 250 bin öğrenciyi kapsayan bir alandır. Dolayısıyla, buradaki olay, yalnız deprem değildir; işin ekonomik boyutu da vardır. Dolayısıyla, meseleyi ortaya iyi koyup, bu facia üzerinden, gelecek yüzyılın mucizesini bina edecek yeni bir projeksiyon konusunda, hepimizin, elbirliğiyle bu meseleye yardımcı olması gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, bununla ilgili çok söz söylenecektir. Ben, sözlerin bu noktasında şunu söylemek istiyorum: Devletin Başbakanını, yardımcılarını, bakanlarını, valilerini, emniyet müdürlerini, memurlarını, zabıtasını, polisini, yaklaşık yedi gündür, belki bir saat, belki iki saat uyuyarak, canla başla mücadele eden bu insanların gayretlerini, bu yüce çatı altında şükranla yâd etmek istiyorum. Bugün, kurtulan yaralı 32 bin kişi ise, onların emeklerinin karşılığıdır. Noksanlar varsa, hiçbir önyargı içerisine saplanmadan, bunların tenkitlerinin yapılmasını da doğal karşılıyorum.

Anavatan Partisi olarak, bu noktadan sonra, biz, neye katkıda bulunmaya hazırız; onları da söyleyerek sözlerime son vermek istiyorum. 

Değerli milletvekilleri, Kuzey Anadolu fay hattı bir deprem coğrafyasıdır, burada deprem her zaman olacaktır. Devletimizin bundan sonra yapması gereken şudur: Türkiye deprem bölgeleri haritasını yenilemeli, il ve ilçe bazında çalışma yapmak suretiyle, bunu, belediyelerimizin imar çalışmalarında rehber olacak şekilde sunmalıdır. 

Sivil savunma hizmetlerini, çağın gereklerine göre ve çağdaş dünyadaki örneklerine göre yeniden düzenlemesi için hükümetin getireceği yasa çalışmasına güç ve kuvvet vermeye hazırız. 

Önümüzdeki aylar içerisinde geleceğini tahmin ettiğimiz mahallî idareler reform tasarısı içerisinde, bu tip tabiî afetlerde mahallî güçlerin daha fonksiyonel hale gelmesi için yapılacak gayretlere güç vermeye hazırız. 

Bugüne kadar söylediğimiz "artık, Türkiye büyüdü, Türkiye'yi, Ankara'dan tek başına idare edemeyiz" mantığı, afet noktasında da, Ankara'dan verilen talimatlarla uygulanması ancak bu kadar olmaktadır. 

1960'lı, 1970'li yıllardaki örnek ve tecrübeler ve karşılık olarak bizim söyleyeceğimiz şudur: O günün Türkiye'si 20 milyon, 25 milyon nüfuslu Türkiye'dir. O günün Sakarya'sı 40 bin nüfuslu Sakarya'dır, bugünün Sakarya'sı 300 bin nüfuslu Sakarya'dır. Dolayısıyla, mahallî idareler, daha güçlü kılınmalı ve mahallî idarelere fonksiyonel bir yetki verilmelidir. 

Zorunlu yapı tasarrufu sigortası uygulamasına geçilmesi halinde, Anavatan Partisi olarak buna destek vermeye hazırız.

Bir diğer önerimiz; Anayasada gerekli değişiklikler yapılmak suretiyle, orman suçlarında olduğu gibi, imar suçlarının da af kapsamı dışında kalacağının anayasa hükmü altına alınmasında fayda görmekteyiz.

Bir diğer önemli gördüğümüz husus; Başbakanlık başkanlığında deprem danışma kurulu kurulmasını öneriyoruz, aynı, Trafik Yüksek Kurulu gibi, Ekonomik ve Sosyal Kurul gibi, Millî Güvenlik Kurulu gibi. Deprem, bu coğrafyanın bir gerçeği ise, bundan sonra da olacaksa, artık, bu demode olmuş kriz masaları, komünizm kokan kriz masaları mantıklarından uzaklaşıp, her gün yaşayan, düzenli çalışan, yönetmelikle görevleri tarif edilen, içinde Bayındırlık Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, TÜBİTAK, üniversiteler, sivil toplum örgütleri gibi kuruluşlar olan -bunu, erbapları, üstatları tarif ederler- bir deprem danışma kurulu kurulmalı, Başbakan bunun başkanı olmalı ve bu kurul, devamlı çalışmak suretiyle, bütün bu depremlerdeki tecrübelerimizi de dikkate alarak çözümler üretmeli; biz de Parlamento olarak buna destek vermeliyiz. 

Görüldü ki, kimse şundan şikâyet etmiyor; müthiş bir makine akını var, müthiş bir yiyecek akını var, müthiş bir giyecek akını var, halkın yardımseverliğinden müthiş örnekler var. Ben, bu uygulamadan şöyle bir sonuç çıkarılmasından yanayım: Milletin, bugüne kadar görülmeyen, hissedilen; ama, var olduğu her zaman ifade edilen büyük bir hasleti ortaya çıkmıştır ve bu haslettir ki, bu büyük afet karşısında yaraları sarmıştır. Biz siyasetçilerin buradan alacağı ders, millette var olan bu hasleti, eğer, bugünkü çağın gereği olan yasalarla ülkenin büyük kalkınmasına kanalize ettiğimiz takdirde, ülkenin önünde hiçbir gücün kalmayacağı gerçeğini ve tecrübesini edinmemiz lazım. 

Bir de şunu düzelterek sözlerime son vermek istiyorum: DYP Genel Başkanı, "kelepçelerle defnedilen" ölülerimizden bahsetti. Zannediyorum ki, "kepçeleri" kastettiniz...

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Kepçeleri kastetti.

TURHAN GÜVEN (İçel) – Zaten açıktı, düzelttik.

ERSİN TARANOĞLU (Devamla) – Aslında, bizim ülkemizde, bütün cenazeler, dinî inançlarımıza göre, örf ve ananelerimize göre defnedilmektedir. Benim yakımların da gömüldü... Aslında, bu depremde ölen insanlarımız şehit mesabesindedir; normal ölülerin dışında birtakım usul ve esaslarla da gömülmesi mümkündür. Sizin, "kelepçe" yerine "kepçe" yi kastettiğinizi kabul ettim; onu ifade ettim. 

Hepinize saygılar sunuyorum. 

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Sayın Taranoğlu.

Sayın milletvekilleri, Sayın Taranoğlu’nun da ifade ettiği konuyu, Doğru Yol Partisi Grup Başkanvekili Sayın Turhan Güven Başkanlığımıza yazılı olarak iletmişlerdir: "Genel Başkan Sayın Çiller’in, ölen vatandaşlarımızın topluca gömülmelerini açıklarken, kepçeyle birlikte gömüldüklerini ifade etmişlerdir; bunun zabıtlarda sehven kelepçe olarak geçtiği anlaşıldığından, ibarenin "kepçe" olarak düzeltilmesi" yönünde bir istemi vardır. Bunu da...

OĞUZ AYGÜN (Ankara) – Anlaşıldı zaten Sayın Başkan. 

BAŞKAN – Konu anlaşılmıştır, zabıtlar bu yönde düzeltilecektir.

Gruplar adına konuşmalar tamamlanmıştır; ancak, bu arada, Sayın Sağlık Bakanının, yanlış anlaşılmalara neden olduğundan bahisle bir açıklama isteği vardır.

Konu ne efendim?

SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Orada yapılan, sunulan hizmetin şekli, özel hastaneler, aşılama, birçok konular... Müsaade ederseniz...

BAŞKAN – Öyle bir usulümüz yoktur Sayın Bakanım; yani, şahsınıza veya Bakanlığınıza ilişkin, Bakanlığınızın yaptığı yanlış bir uygulamaya ilişkin bir açıklama isteminiz varsa, söz vereceğim; ama...

SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Konuşmacıların ifadeleri içinde geçti...

BAŞKAN – Hayır, öyle bir usulümüz yok. Şahsınıza ilişkin bir sataşma veya bir konu...

SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Sataşma olarak değerlendirmiyorum; ancak, sağlık...

BAŞKAN – Bir açıklama getirme gereği dediğiniz zaman, hangi konuya ilişkin olduğunu söylerseniz; ancak, o zaman söz verebilirim.

SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ (kırıkkale) – Aşılama efendim...Aşı kampanyası ifadesi kullanılmıştır.

BAŞKAN – Öyle bir şey yok; yani, açıklamayı gerektiren bir şey yok, o konuda arkadaşlarımız hassasiyet gösteriyorlar...

SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Bu konu, teknik bir konudur; bu konuda bir açıklama yapma gereği vardır. Burada, aşılama kampanyası diye bir kampanya yapılamaz. Bugün, Bakanlığım bazı genelgeler yayımladı. Çünkü, bunu bu şekilde değerlendiren bazı gönüllü kuruluşlar karma aşılar yapıyorlar; boğmaca, difteri aşısı yapılıyor ve yaşlılara yapılıyor. Şu anda, o bölge, halen tehdit altında. Bu bakımdan, bu tıbbî bilgilerin burada açıklanma gereği vardır. Bunlar konvülzyon yapar, ateş yapar; dolayısıyla...

Yine, özel hastanelerle, seyyar hastanelerle ilgili açıklamalar var; müsaade ederseniz, ifade edeyim... (DYP sıralarından "böyle bir usul yok" sesleri)

BAŞKAN – Efendim, şimdi, o açıklamalarda -tabiî, hükümet adına Sayın Bakanımız yanıt verdi- Bakanlığınızın icraatıyla ilgili bir yanlış anlaşılma varsa veya o konuda bir yanlış durum varsa, onun açıklanmasına ilişkinse, söz vereyim; ama, böyle bir ifade... 

SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Ona ilişkin efendim. Sayın Genel Başkan "seyyar hastanelere izin verilmemiştir" demiştir. Ben, seyyar hastaneleri ifade edeceğim. 

BAŞKAN – Seyyar hastaneler konusunda, çok kısa, 2 dakikalık söz vereceğim efendim...

TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, basına yapacağı açıklamayı burada yapıyor.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Bu açıklamanın basına yapılması lazım.

SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Aşı konusunda da, müsaade ederseniz.

BAŞKAN – O konu dışına çıkmayınız lütfen. Sataşmaya, lütfen meydan vermeyiniz. 

Buyurun efendim. 

VI. — AÇIKLAMALAR VE SATAŞMALARA İLİŞKİN KONUŞMALAR

1. — Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un, DYPGenel Başkanı İstanbul Milletvekili Tansu Çiller’in, konuşmasında, yurt dışından teklif edilen bazı tıbbî yardımların kabul edilmediği ifadelerine ilişkin konuşması

SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ (Kırıkkale) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; sözlerime, bu felaketli günde Türk Milletine başsağlığı dileyerek başlamak istiyorum. 

Bu acılı günümüzde, sabah saat 05.45'te Sağlık Bakanlığının bütün ekibi yola çıkmış ve saat 07.30'da -3 ekip halinde yola çıktığımızda- Adapazarına ancak ulaşabildik. Bakanlığımıza ait 3 ayrı helikopter olsaydı, meselenin en yoğun olduğu İzmit ve İstanbul illerine de ulaşmış olacaktık. 

İlk müdahale şartlarını söylemek istemiyorum; ama, bir rakamı ifade etmek istiyorum. Bugün, depremin en şiddetli olduğu Adapazarı İlimizde ölü sayısı 3 000'lerle ifade edilirken, daha ehven olan İzmit'te 5 000'i bulmuştur. Bunun sebebi, triyaj dediğimiz seçme olayıdır. Mahallî sağlık ekipleri bu konuda deneyim sahibi değildir. Triyajı yapacak ekip oraya gittiğinde, önceliği olan hastalar arasında seçme yapar. Ve şunu ifade edeyim: Huzurunuzda, Köseköy Havaalanında bulunan pilotlarımıza minnet duygularımı ifade etmek istiyorum. Korumamdaki telsiz aracılığıyla İstanbul üzerinden Ankara'ya ulaşılmış, helikopterle hava köprüsü kurulmuş, ilk bir saat içerisinde, 75 kadar yaralı, ağır yaralı Derince Hastanesinden Kartal Devlet Hastanesine ulaştırılmıştır. Bugün 33 000 olarak ifade edilen yaralılar, deniz ve havayoluyla nasıl taşınabiliyordu? Daha evvel Türkiye'de böyle bir taşıma örneği var mıydı? 

Sakarya Hastanesinin sokakları, caddeleri, bahçeleri, ölü ve yaralılarla doluydu. "Şu anda Sakarya'da hastaneye ihtiyaç yok" diyorsam, bunların tamamına yakını, İstanbul'a, Bursa'ya, Ankara'ya nakledilmiştir.

BAŞKAN – Sayın Durmuş, 1 dakika daha süre veriyorum. Lütfen, toparlayınız efendim.

SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ (Devamla) – Lütfedersiniz efendim.

Bugün, bu illerimizde, Kanada'ya, Çekoslovakya'ya, Mısır'a, İsrail'e, Amerika'ya, Rusya'ya ve Kızılay ile Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğümüze ait seyyar hastaneler kurulmuştur. 2 000'i aşkın sağlık personeli görev yapmaktadır ve buradaki işlemin üç safhası vardır:

Birinci safhası, felaket dönemidir. Bu, nefes alamayanlara, kolu kopanlara ve kanaması durdurulması gerekenlere, çok acı, çok trajik savaş manzaraları içerisindeki insanlara yardım fazıdır. Bu faz atlatılmıştır; yaşanarak atlatılmıştır.

İkinci faz, acil yardım dönemidir. Bu dönem, enkaz altından çıkan yaralılarımıza yardım dönemidir.

Üçüncü dönem ise, koruyucu tedbirler dönemidir. Şimdi, o dönem başlamıştır ve her dönemde farklı uzmanlar görevlidir. Birinci felaket döneminde, ortopedist, genel cerrah, beyin cerrahı ve kalp damar cerrahı görevlidir. Dolayısıyla...

BAŞKAN – Sayın Bakan, lütfen, toparlar mısınız. 

SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ (Devamla) – Tamam efendim... Bitiriyorum efendim...

BAŞKAN – Efendim, bakınız, hükümet adına konuşma yapan Sayın Bakan arkadaşımız gerekli açıklamaları yaptı. Lütfen, siz, sadece seyyar hastanelerle ilgili son cümlelerinizi ifade eder misiniz.

SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ (Devamla) – Son cümlelerimi ifade ediyorum efendim.

Adapazarı'ndaki İsrail Hastanesinde şu anda sadece 7 hasta vardır ve doktorlara teşekkür edip "bir isteğiniz var mı" diye sorduğumda, espri dolu olarak bana şöyle demişlerdir: "Lütfen, hasta gönderin."

Bununla şunu söylemek istiyorum. Biz, isteklerimizi belli sıraya koymak zorundaydık; çünkü, ilk etaba göre isteğimiz ayrı, ikinci etaba göre isteğimiz ayrıdır. İlk etapta su istedik, sargı ve pansuman malzemesi istedik. İkinci etapta, çadır istedik, tuvalet istedik ve jeneratör istedik; çünkü, cesetlerimiz kokuyordu, ameliyat yapamıyorduk. 

O sahnede sezaryen yapılmıştır; ölü annenin karnından bebeği kurtarılmaya çalışılmıştır; sokakta yapılmıştır. Eşi ölü doktor, hastalarına yardım etmeye çalışmıştır. 

Arkadaşlarımızın dilek ve temennilerine katılıyorum... 

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) 

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakanım. 

SAĞLIK BAKANI OSMAN DURMUŞ (Devamla) – Bitiriyorum efendim.

İki yıl süreyle 450 saat mesai yapma alışkanlığı olan hekimler ile sivil savunma uzmanları ve itfaiyeciler, aynı çalışma şartlarında çalıştırılmalıdır; bunun hazırlıkları yapılmalıdır. Eğer, diğer gruplar "ruhsal göçmen" dediğimiz olayın etkisinde olmasaydı, bu zayiat bu kadar olmazdı. 

Hepinizi en derin saygılarımla selamlıyor, milletimize, tekrar, başsağlığı diliyorum. 

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakanım.

Önerge sahibi sıfatıyla, İzmir Milletvekili Sayın Atilla Mutman. 

Süreniz 10 dakika efendim. 

Buyurun. 

ATİLLA MUTMAN (İzmir) – Teşekkür ederim Sayın Başkan. 

Öncelikle, bu afetten dolayı, yüce milletimize geçmiş olsun diyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum; yaşamlarını bu elim depremde kaybeden vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. 

Maalesef, ülkemiz, diğer sözcülerin de belirttiği gibi, iklim özellikleri bakımından, jeolojik ve topografik bakımdan, hakikaten, sık sık doğal afetlerin karşılandığı bir ülkedir; sadece topraklarımızın yüzde 98'i doğal afet bölgesidir; tabiî, depremler, bu toprak yüzdesinin yüzde 90'ını oluşturmaktadır ve bugüne kadar, her yıl, devlet olarak, felaketlere ödediğimiz ekonomik kayıp, gayri safî millî hâsılanın yüzde 1'ini oluşturmaktadır; buna, stok üretim ve işsizlik kaybını da eklediğimiz zaman, bu oran yüzde 3'ü bulmaktadır. 

1990'lı yıllar, maalesef, felaketli yıllar olarak iz bırakmıştır. Öncelikle, çığ felaketleri, 1991-1992 yıllarında, Artvin'den güneye kadar uzanan, Mardin'e, Şırnak'a kadar uzanan kuzey-güney kuşağında 397 vatandaşımızın ölümüne sebep olmuştur. 1992 yılında, Erzincan depremi, 650-700 vatandaşımızın hayatını yitirmesine sebep olmuştur. Hemen akabinde, 1995'lerde Senirkent heyelanı ve Dinar depremi, yine, yüzlerce vatandaşımızın ölümüne sebep olmuştur. Hemen arkasından, 1995 yılında İzmir'de yaşanan su baskını, 61 vatandaşımızın ölümüne sebep olmuştur. Ayrıca, topraklarımızın çeşitli köşelerinde, çeşitli su baskınları yaşanmış, yine, onlarca vatandaşımız yaşamını yitirmiştir. Geçtiğimiz yıllar içerisinde, Adana'da, deprem felaketinde, birkaç yüz vatandaşımız yaşamını yitirmiştir; fakat, bugüne kadar karşılaşmadığımız en büyük deprem, belki de üç beş asrın en büyük depremi, şu geçtiğimiz günlerde yaşandı; maalesef, 8 Richter skalası, ölçeği üzerinden 7,4 şiddetinde olması -belki de geçmişte tespit edilmemiştir- bu şiddette depremlerin, üç beş asır önce de, Türkiye'de, Anadolu'da yaşanmış olduğunu bize göstermektedir.

Türkiye, doğal afet ülkesi; bu andan itibaren, doğal afet politikasının ciddî bir şekilde oluşturulması gereklidir. Bugüne kadar, Meclisimiz çeşitli yasalar çıkarmıştır. Her afet döneminden sonra veya depremlerden sonra çeşitli yasalar çıkmıştır. Esasında, doğal afetle ilgili mevzuat, Türkiye'de, 1944 yılından beri vardır; ancak, yetkililer, sorumlular, bu yerel yönetimleri de kastediyorum, genel yöneticileri de kastediyorum, hatta, Meclisimizde görev yapan gelmiş geçmiş milletvekillerimizi de kastediyorum -doğal afetlere çok alışık olmamıza rağmen- bir sonra oluşabilecek doğal afetin faciaya dönüşmesini engelleme açısından düzenlenmesi gereken çeşitli yasaları, gerekli düzenlemeleri yapmamızı da engellemiştir. Bu, neden kaynaklanmıştır; maalesef, ülkemizde son on yılda yaşanmakta olan siyasî istikrarsızlıktan kaynaklanmıştır. Oysa, devletimiz, her bir afetten sonra, üzerine düşen görevi fazlasıyla yapmış, özellikle, yaraların sarılması aşamasında, milyarlarca dolar harcanarak, evlerini kaybeden vatandaşlarımıza konut yapılarak verilmiştir; yani, burada, her kesime belli sorumluluklar düşmektedir. Biz, geçtiğimiz dönem, bir grup DSP milletvekili olarak, özellikle, doğal afetlerin faciaya dönüşmemesiyle ilgili, yaşanabilecek afetlerde zararın en az şekilde atlatılmasını sağlamak amacıyla ilgili bir Meclis araştırması önergesi verdik. Bu Meclis araştırması önergemizi bütün partiler sahiplendi -sağ olsunlar- Meclis araştırması komisyonumuz kuruldu; ben de bu komisyonun başkanlığını yürüttüm. Dört aylık süreyle çok kapsamlı çalışmalarda bulunduk. Öncelikle, kamu kuruluşları yetkililerinden, özel kuruluşlardan, gönüllü kuruluşlardan, mühendisler odasından, üniversitelerden teknik ve uzman arkadaşlarımız bu raporu hazırlamamıza büyük katkılar verdiler. 

11 milletvekili arkadaşımızla, çeşitli doğal afet türlerinin yaşandığı bölgelerimizi ziyaret ederek, çeşitli gözlemlerde bulunduk. Öncelikle, Erzincan ve Dinar'da yaptığımız ziyaretlerde şunu tespit ettik: Maalesef, o depremlerde yıkılan binaların ne ruhsatı ne de projeleri vardır ve maalesef, sorumsuz davranan belediye başkanları, âdeta, dört beş kata kadar, yığma binalara müsaade etmiş ve orada yüzlerce vatandaşımızın ölmesine sebep olmuşlardır. Bizim mevzuatımız cezaî yaptırımlar konusunda yeterli değildir. 

Öncelikle, Meclis olarak, İmar Yasasını, Türkiye'nin doğal afet ülkesi olduğunu göz önünde bulundurarak, tekrar gözden geçirmeliyiz. 3030 sayılı büyükşehir belediyeleriyle ilgili kanunun ve 1580 sayılı Belediye Kanununu elden geçirmeliyiz. Burada, özellikle, belediye başkanlarının görev, yetki ve sorumluluklarını ve sorumluluklarına aykırı davrananların cezaî yaptırımlarını artırarak, yeni düzenlemeler yapmalıyız.

Bunun ötesinde, özellikle, 7126 sayılı Sivil Savunma Kanununu elden geçirmeliyiz. Maalesef, sivil savunma birliklerinin oluşmasına bu mevcut kanun cevaz vermemektedir. Bu kanunda yapacağımız yeni düzenlemeyle, sivil savunma birliklerinin adetlerinin artırılması, tüm illere yaygınlaştırılması söz konusu olacaktır.

Özellikle, belediyelerin denetim mekanizması olarak kullandığı fennî mesuliyet sistemi konusuyla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum: Bu sistem, asla çalışmamaktadır. Gelişmiş ülkelerde yapı sigortası denilen sistem kabul edilmiştir ve aynı zamanda, sertifikalı mühendislik düzeyindeki denetim mekanizması, çok tercih edilebilecek sistemlerden bir başkasıdır.

Şunu unutmamalıyız; Erzincan depreminin devlete maliyeti 1 milyar dolar, Dinar depreminin devletimize maliyeti 250 milyon dolar olmuştur; yani, yaşadığımız son depremde yıkılan bina sayısıyla, o depremlerde yıkılmış bina sayılarını ilişkilendirirsek, şu geçirdiğimiz büyük deprem felâketi, devletimize en az 30 milyar dolara mal olacaktır. Daha önce söylediğim gibi, devletimiz, yaraların sarılması aşamasında elinden gelen görevi fazlasıyla yapmıştır; onbinlerce konutu mağdurlara vermiştir. Bu, her dönem hükümet zamanında vuku bulmuştur; yani, o konuda hiçbir hükümeti, bu faydalı çalışmalarından dolayı kınamamak gerekir. Hükümetimiz de, aynı şekilde, gereken ilgiyi fazlasıyla gösterecektir; ancak, sadece, ekonomik kayıp çok büyük boyuttadır, bunun üstesinden gelmek biraz sabrı da beraberinde getirmelidir.

Türkiye'de işleyen afet yönetimi yirmiiki yıldır gündemdedir. Bu çalışmalar, afet öncesi, afet esnası ve afet sonrası çalışmalardan oluşmaktadır. Afet sonrası konusundaki çalışmalara değinmek istemiyorum, o konuda bir problem yoktur. Sadece, afet öncesi çalışmalar, teknik, idarî ve yasal sorumlulukları içermektedir. Bu da, üçlü, beşli yıllara sarkabilecek çalışmalardır. İşte, bugünden itibaren, Meclisimizin, demin bahsettiğim yasaları acilen gözden geçirmesi gereklidir. 

Afet esnası kurtarma çalışmaları yetersizdir. Niye yetersizdir; çünkü, Türkiye'de mevcut olan sivil savunma mükellefiyet sistemi çalışmamaktadır. Güya, 18 yaş ile 65 yaş arası herkes sivil savunma mükellefi addedilmektedir; ama, maalesef, hiçbirimiz bir afet esnasında, bu görevi yapmamaktayız. Demek, bu sistem, fiyasko bir sistemdir, acilen vazgeçilmelidir, bunun yerine, gönüllü sivil savunma birlikleri oluşturma sistemine geçilebilir. 

Ama, öncelikle üzerinde durmamız gereken bir olay da vardır; doğal afet esnası, depremler esnası vatandaşlarımız nasıl davranması gerektiğini bilmemektedir. Bunun için, sadece kamu kuruluşlarımıza değil, aynı zamanda, medyamıza önemli görevler düşmektedir. Şimdi, görüyoruz, henüz yaşadığımız büyük depremden sonra, deprem esnası nasıl durulması, nasıl davranılması gerektiğini bazı medya kuruluşları, televizyonlarında, gazetelerinde bahsetmektedir, duyurmaktadır. Tabiî, çok geç kalınmıştır; ama, bundan sonra hem kamu kuruluşlarımız hem de özel kuruluşlarımız bu olaya gereken hassasiyeti göstermelidir.

Bunun ötesinde, Türkiye'nin yüzde 44'ü birinci derece deprem bölgesinde yer almaktadır. Nüfusumuzun yüzde 55'i bu deprem kuşağında yaşamaktadır ve ayrıca, sanayimizin yüzde 75'i de bu bölgelerdedir. Bu bölgeler, çok ciddî depremlere bundan sonra da sahne olabilecek bölgelerdir. Onun için, sanayi kuruluşlarımızın depreme daha dayanıklı yörelere, yerleşim alanlarına taşınmasında yarar vardır. 

Özellikle, 1938 tarihinde çıkarılmış olan Mühendislik Yasası, çok yetersiz ve çağa uymayan bir yasadır; yani, mühendislik yetki ve sorumluluklarını belirten bu yasa, maalesef, koşullara da uymamaktadır. Yani, sertifikalı mühendisliği devreye sokmamız için, bu Mühendislik Yasasının tekrar elden geçirilmesi gerekmektedir; bunun için de Meclisimiz bu görevi üstlenmelidir. 

En azından, şunu belirtmek istiyorum; gelişmiş ülkelerde, bir mühendis, yaptığı projelerden ömür boyu sorumludur. Maalesef, ülkemizde...

BAŞKAN – Sayın Mutman, size 1 dakika ilave süre veriyorum.

Buyurun efendim.

ATİLLA MUTMAN (Devamla) – Teşekkür ederim Başkanım. 

Çok hızlı konuşma yapma durumunda kalıyorum, söylemek istediğim daha çok konu var; ama, çabuk geçeceğim.

Özellikle, yabancı ülkelerde, mühendisler, yapmış olduğu projelerden ömür boyu sorumludur; bu, çok önemlidir değerli milletvekilleri. Ama, ülkemizde, maalesef, yapmış olduğu, yetersiz binalara imza atan mühendis, o projelerinden bırakın ömür boyu sorumlu olmayı, hiç hapse bile gitmemektedir, yargı karşısına dikilmemektedir; onun için cezaî yaptırımların devreye girmesinde yarar vardır. Oysa, yurt dışında 90 yaşına da gelse o mühendis, eğer, 90 yaşında elli sene önceki binası yıkılma durumundaysa, yargı önünde hesap verme durumunda kalmaktadır.

İşte, görüyorsunuz ki, biz, maalesef, afet öncesi gereken sorumlulukları üstlenmeyerek -bu 30'lu, 40'lı, 50'li yılların sorunudur- âdeta, doğal afetlerin faciaya dönüşmesine davetiye çıkarmışız. Onun için, dileğim, bundan sonra karşılaşabileceğimiz doğal afetlerde, zararın, maddî ve manevî kayıpların... 

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ATİLLA MUTMAN (Devamla) – ...en az zararla atlatılması için, böyle üzerimize düşen tedbirleri ve görevleri zamanında ve yerinde yapalım.

Hepinize saygı ve sevgiler sunuyorum. 

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Mutman.

Başka söz istemi?.. Yok.

Sayın milletvekilleri...

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, önerge sahibi olarak...

BAŞKAN – Önerge sahipleri adına başka söz isteyen?..

İSMAİL ALPTEKİN (Bolu) – Sayın Başkan, ben konuşacağım.

BAŞKAN – Önerge sahipleri adına Sayın Saffet Arıkan Bedük; buyurun.

Süreniz 10 dakika efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 17 Ağustos 1999 Salı sabahı vuku bulan deprem, hepimiz için büyük elem verici ve üzüntü verici bir olay olarak değerlendirilmektedir.

Şu ana kadar, 12 000'in üzerinde insanımız vefat etmiş, 33 500 civarındaki vatandaşımız da yaralanmıştır. Bu sayının, daha da fazla artabileceği endişesi, yörede, kamu görevlileri tarafından da ifade edilmektedir; keşke, daha fazla artmasa. Halen, daha enkazı kaldırılmamış olan yerler vardır; bu sebeple, sayının artabileceği ihtimalinin de, dikkatten uzak tutulmaması gerekmektedir. 

Bütün bu şartlar içerisinde, bu büyük deprem felaketinde hayatını kaybedenlere, Allah'tan rahmet; yaralılara acil şifalar ve milletimize de başsağlığı diliyorum. Acımız büyük ve yüreğimiz, gerçekten kan ağlıyor. İlahî kudretin gücünün doğurduğu birkısım afet niteliğindeki olaylara karşı insanların, akıl, mantık ve zekâsıyla bulduğu birkısım teknolojik buluşlar ve metotlarla kendini koruması gerektiği, hayatın birer gerçeğidir. O halde, ortaya çıkan birkısım tabiî afetlere karşı korunma duygusu, hayatı devam ettirme gerçeğine karşı tedbirler almak, alınan tedbirleri kullanmak, çağın şartlarına uygun sürat ve verimi elde etmek zorunda bulunmaktayız. Vuku bulan deprem, çağın en önemli en acı olayıdır ve ülkemiz için can ve mal kaybıyla sonuçlanan vahim bir olaydır. Canını kaybedenler için belki bir şey yapamayız; ancak, geride kalan insanlarımız için, bölge için yapılacak daha çok işler vardır ve yapılmalıdır. Meydana gelen ekonomik ve sosyal meseleleri ve yıkıntıları gidermede olayın vahameti ne kadar önemliyse, buna karşılık da, gerçekten, umudumuzu halen koruyoruz ve korumaya devam edeceğiz. Vahim bir olay; ama, umudumuz halen devam etmekte ve buna paralel olarak, birkısım tedbirlerin alınması gerektiğinin, millet olarak, bilinci ve şuuru içerisindeyiz.

Gücümüzü, Türk kültürünün zenginliğinden ve onun yardımlaşma ve dayanışma şuurundan ve tarihî örneklerinden almaktayız. 17 Ağustos 1999 Salı günü, bizim için unutulmaz acı bir gün olarak mutlaka bütün hayatımızda kalacaktır; ancak, gelecek için ders alınacak, dikkatli olunacak, daha büyük zararlara karşı daha duyarlı olacağımız olaylar için şimdiden hazırlıklarımızı süratle ikmal edip, tedbirleri almamız gerekmektedir ve buna paralel olarak, duyarlılığımız mutlaka sürecektir.

Burada, politika yapılmasını, doğrusunu isterseniz, bizler de, hiçbirimiz arzu etmiyoruz; çünkü, yüreğimiz dağlıdır; çünkü, bu, millî bir felakettir; çünkü, büyük milletimiz, burada politika değil, burada siyaset yapılmasını, radikal tedbirler alınmasını istiyor. Burada, artık, herkese başsağlığı dilemek suretiyle, her seferinde acılarımızın depreşmesini istemiyor. Burada, alınması gereken tedbirlerin müzakere edilerek, tozlu raflarda kalmasını istemiyor. Burada, düşünülen, konuşulan, alınması gereken tedbirlerin süratli bir şekilde alınarak, acıların tazelenmemesi, zararın, can ve mal kaybının daha fazla artmaması için tedbir alınmasını bizden istiyor ve bunun için de, bir siyaset adamı ciddiyeti içerisinde herkes, kendi görüşünü güzel bir şekilde ifade etti. 

Değerli milletvekilleri, ben, hem bir siyasetçi hem de eski bir kamu görevlisi olarak, özellikle, bölgede daha ilk gün dolaşıp da gördüğüm bazı noksanlıkları ifade etmeyi, milletime karşı bir görev ve sorumluluk olarak değerlendiriyorum. Burada, hiç kimseyi incitme anlayışı içerisinde değilim ve hele, çok sevdiğim, mukaddes bildiğim devletime karşı da herhangi bir tarizde bulunmayı asla kabul etmiyorum. 

Uğruna şehit verdiğimiz bu toprakları, bu vatanı vatan yapıp, gelecek nesle aktarmak ve emanet etmek hepimizin boynunun borcudur. Yerüstü ve yeraltı zenginliklerinden faydalanmak kadar, bunun altında veya üstünde vuku bulacak olan birkısım tehdit veya tehlikelere karşı da bu ülkeyi korumak, bu vatanı korumak, bu milleti her türlü tehdit ve tehlikelerden kurtarmak için elimizden gelen gayreti göstermek mecburiyetinde olduğumuz muhakkaktır. 

Değerli milletvekilleri, işte bu anlayış içerisinde şunu özellikle belirtmek istiyorum: Üstünde yaşadığımız ve hayatımızı devam ettirmek istediğimiz bu güzel vatan parçasını, çağdaş dünyanın tüm teknoloji ve biliminin gelişmiş unsurlarıyla kalkınmış bir ülke, zengin bir millet olarak özellikle yaşatabilmemiz için yapmamız gereken hususları, gelin, bu araştırma önergesiyle birlikte tekrar müzakere edelim, tedbirlerimizi belirleyelim. Eğer, olaylar vuku buluyorsa, hiç olmazsa, ister olayın vuku bulmasından önce alınması gereken tedbirler ister olay sırasında daha fazla dikkat edilmesi gereken hususları ve isterse tabiî afetin vuku bulmasından sonraki safhada bu ülkede yapılması gereken hususları bir kez daha, ama, çok ciddî, planlı, programlı, ciddî bir devlet anlayışı içerisinde ve o mekanizmaları harekete geçirmek suretiyle müzakere edelim ve böylece mukaddes bildiğimiz hem bu devletimizi ve hem de büyük milletimizi büyük zararlardan kurtarmak için elimizden gelen gayreti yapmış olalım diyorum.

Değerli milletvekilleri, yönetenlerle ilgili eksik bulduğumuzu anlatmayı -bir moral bozmak için değil, sakın yanlış anlaşılmasın- devletimizi korumanın bir gereği ve sorumluluğumuzun bir icabı olarak değerlendiriyorum; yapmamız lazım, ifade etmemiz lazım.

Deprem önceden tespit edilemez, deprem önlenemez de; ancak, özellikle, daha ilk günden itibaren depreme yenik düşmeyi asla kabullenemiyorum. Çünkü, tabiî âfetlerle ilgili kanunlar var, bu kanunlara paralel olarak alınması gereken tedbirler ve planlar var, o planlar da o raflarda duruyor ve kimlerin ne yapacağı da belli, orada var; var ama, bu olayda, özellikle olayın vüsati, alanın genişliği ve bilhassa bu yörede, bu ekiplerde görevli olan birkısım kamu yetkilileri ve sorumluları, tabiî afet nedeniyle zarara uğramaları, yakınlarını kaybetmeleri sebebiyle, kurtarma faaliyetinde, maalesef, istedikleri gibi çalışamamışlardır, kendileri çalışamamışlardır; çalışmak için gayret de göstermişlerdir; ama, o moral bozukluğu içerisinde bunu yapmak mümkün mü... 

Onun için, burada şunu ifade etmek istiyorum: Özellikle, kurtarma faaliyetinden önce, iletişim alanında gerçekten büyük bir aksama olmuştur.

BAŞKAN – Sayın Bedük, son 1 dakikanız efendim...

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Haber verilememiştir, tabiî afete maruz kalmış olan insanlar enkaz altında kalmıştır ve ulaşılamamıştır. Birkısım yerlerde koordine eksikliği vardır. Özellikle, ambulanslarla, alanda, gerçekten, fevkalade büyük bir hareketlilik yaşanmıştır; ama, biraz evvel ifade edildiği şekliyle, çok samimî olarak söylemek istiyorum; gittiğimiz yerlerde, özellikle Yalova ile Gölcük arasında bizden ekmek istenmiştir, "ekmek yok" demişlerdir. 

BAŞKAN – Sayın Bedük, size 1 dakika eksüre veriyorum, lütfen toparlayın efendim.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, keşke daha fazla anlatabilsem.

Onun için, biz, bu araştırma önergesini verirken, bu yöredeki, afet bölgesindeki insanlarımızın, o yüreği dağlı insanlarımızın, özellikle, hem yüreklerini tedavi etmek, onlara merhem olmak hem de bundan sonra bu ülkede böyle bir olayın vuku bulmaması için alınması gereken tedbirleri belirlemek ve nihayet bundan sonra da eğer vuku bulursa, buna karşı alınması gereken tedbirleri, araştırma komisyonu kurmak suretiyle, orada dile getirmek ve bu suretle de bundan sonra bu kadar büyük bir felaketle, vahim bir olayla karşılaşmak istemiyoruz.

O sebepledir ki, ister yapıyla ilgili olsun ister mahallî idarelerle ilgili olsun, ister ekonomik bakımdan olsun, yöredeki insanların -sosyal, eğitim ihtiyaçları dahil olmak üzere- bütün ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Cümlemi tamamlayabilir miyim?

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Bedük. Lütfen... Zaten, bugün yeterince konuşuldu, zatıâliniz de epey şeyi ifade ettiniz. Çok teşekkür ediyoruz, sağ olun.

SAFFET ARIKAN BEDÜK (Devamla) – Hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Önerge sahipleri adına, Bolu Milletvekili Sayın İsmail Alptekin; buyurun.

Süreniz 10 dakika efendim

İSMAİL ALPTEKİN (Bolu) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Büyük felaketin ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisimiz, büyük bir çoğunlukla toplanarak, bu önemli meseleyi fevkalade ciddiyetle değerlendirmekte ve ortak çözüm yolları bulma noktasında milletimizin bizden beklediği bir gayret içerisinde çalışmaktadır. Bundan duyduğum memnuniyeti, bu vesileyle ifade ediyorum. 

Burada hiç kimseyi itham etmeden, kimseyi üzmeden, iyi niyetle meselelere yaklaşıyor ve çözüm yollarını Yüce Heyetinize arz etmek istiyoruz.

Şu ana kadar yapılan konuşmalarda, olayın vukuundan bu noktaya kadar geçen süre içerisindeki, hakikaten bize derin acı veren tablolar, değişik şekilde anlatıldı. Bu konulara tekrar girmek istemiyorum. 

Olay tam bir dehşettir. Bu olayları baştan beri yaşayan, olayın hemen akabinde bölgesine giden, en yakınlarını, dostlarını kaybetmiş, aynı zamanda, bölgedeki bu acıyı beraber yaşamış bir kardeşiniz olarak, meseleleri değerlendirmek istiyorum. 

Elbette ki, şu ana kadar yapılan konuşmalarda, sayın hükümet temsilcileri, bazı noktalarda, kendilerini savunma ihtiyacını duydular.

Değerli arkadaşlar, burada, hükümetiyle, iktidarıyla ve muhalefetiyle hep beraber, bu millî felaketin, bu acının nasıl ortadan kaldırılacağını değerlendiriyoruz. Biz, hükümeti tenkit etme değil; ama, çözüm noktasında fikirlerini ortaya koyma anlayışı içerisinde olduğumuzdan, hükümetin, bu noktadaki üslup ve ifadesi konusunda bir yorum getirmiyoruz. Zaten, hükümet ortağı Sayın Yılmaz, bu noktada, hükümetin yeterli olamadığını da ifade etmiştir. 

Değerli milletvekilleri, şimdi, işin aslına ve özüne gelmek lazım; burada, bunu konuşuyoruz. Ne olacak, şimdiden sonra ne olacak? Ne yapacağız? Nasıl bir çözüm bulacağız? İşte, asıl bunu konuşmamız lazım. Hepimiz iyi biliriz ki, tenkit etmek, başkalarının eksiğini ifade etmek en kolay yoldur; ama, tenkidin yanında, insaf ölçüleri içerisinde doğru, gerçekçi çözüm yollarını getirmek lazım. İşte, bu müzakerelerde, biz, Fazilet Partisi olarak, çözüm yollarını öneriyoruz. Bu noktada, diğer konuşmacıların, çok değerli siyasî parti temsilcilerinin de ortaya koydukları çözüm yolları ve tavsiyelerle birlikte, bu acının bir an önce ortadan kaldırılmasını istiyor ve temenni ediyoruz. Eğer, bu acı içerisinde kıvranan, bir taraftan en yakınlarını, canını, cananını kaybetmiş olan milyonlarca insanın ıstıraplarına doğru, gerçekçi ve mantıkî bir çözümü, Meclis olarak biz, topyekûn bulamazsak, ortaya koyamazsak, hükümet çözüm önerileri getiremezse, o zaman, oradaki insanlarımız infiale kapılacaktır, üzüntüye kapılacaktır ve aynı zamanda yeise kapılacaktır. İşte, asıl, sosyal sıkıntı ve sosyal patlama, o zaman bizi üzecek, sıkıntıya sokacaktır. 

Halkımız soruyor: "Bundan sonra benim evim olacak mı? Olacaksa nasıl olacak? İşim olacak mı? İşimi kaybetmişim, dükkanımı kaybetmişim, fabrika yıkılmış; artık benim çalışacak yerim yok." Çözüm nedir; bunu konuşmalıyız, bunun çarelerini aramalıyız; ama, mutlaka, hayat devam ediyor, o insanlara bir sıcak aş götürmeliyiz. 

Değerli milletvekilleri, asıl alınacak tedbirler içerisinde kısa, orta ve uzun vadeli tedbirler vardır. Biraz önce, gerçekten, meselenin tekniğini de anlatan değerli arkadaşlarımızı büyük bir memnuniyetle dinledik. Tedbirler alınmalı, şu şu noktalara dikkat edilmelidir dediler; ama, biz, bunu ilk defa yaşamıyoruz. Belki asrın en büyük felaketi; ama, gerek sel felaketi, yangın ve özellikle depremi, Türkiye, birçok defa tatmıştır. O zamanlar da birçok konuşmalar, birçok güzel temenniler olmuştur; ama, görülüyor ki, o zamanki konuşmalar, tedbir talepleri icraata ulaşmamış, somut olarak ortaya çıkmamış ve bugün bu sıkıntıyla karşı karşıyayız. 

Onun için, şöyle bir söz var: "Türk gibi başlamalı, İngiliz gibi bitirmeli." Heyecanla başlıyoruz; yapacağız, edeceğiz; ama sonuç?.. Sonuç?.. Uzun vadeli, sabırla, ciddiyetle ve mutlaka takip edilerek iş sonuca götürülmeli ve bu asrın büyük felaketi, bizim için, inşallah, son ders olmalı ve alınacak her türlü tedbir, sadece temenni değil, mutlaka, icraat noktasında gözle görülür ve bilimsel olarak da tasvip edilir bir şekilde alınmalıdır.

Değerli milletvekilleri, hayat devam ettiğine göre, bundan sonra orada sağ kalan insanlarımızın acısı daha çok artıyor. Orada, o insanlar için en önemli mesele ekonomiktir. Onlara devlet yardım edecektir, dış yardımlar da olacaktır. Hele bizim milletimiz... Evinde bir tek yumurtası olan köylü ninem, anam, onun yarısını vermeye razıdır ve vermiştir. Biz böyle bir milletiz; ama, bu yeter mi? Devletin de bir imkânı vardır, devletin imkânlarının da bir sınırı vardır. Öyleyse, bizim, oradaki insanlara uzun vadeli çözüm götürmemiz lazım. 

Bize göre, şu noktaya dikkat etmek lazım bölgede: Biliyorsunuz, o bölge, ziraî yönden üretim bölgesidir; ama, Türkiye sanayiinin üretiminin de büyük bir kısmı oradadır. Halkımıza, devletimizin yapacağı yardım bir süre devam eder. O yeterli değildir ve bu, bizim insanlarımız için çözüm de değildir. Öyleyse, hükümetimizden, bu Meclisin de destek ve tasvibiyle, o bölgede üretilen tüm ziraî ürünlerin -fındıktır, tütündür, pancardır, buğdaydır, patatestir, meyvedir- alımının, mutlaka, peşin olarak yapılmasını istiyoruz. Bu konuda, Yüce Meclisin de hassasiyetini rica ediyoruz. Hiç olmazsa, ürettiği malının parasını şimdi alan vatandaşımız, köylümüz, üreticimiz, bununla kendisine yeni bir yön verecektir. Bundan sonra da üretimin devam etmesi lazım. Üretimi durduramayız; onların desteklenmesi lazım. Daha doğrusu, bir doğu atasözüyle, biz, onlara bugünlük maişetini vereceğimize, harçlıklar vereceğimize, yani, komşumuza her gün bir balık vereceğimize, onlara mutlaka balık tutmasını öğretmeli, onların üretim yapmasını öğretmeli, bu noktada onlara gerekli desteği vermeliyiz. 

Değerli milletvekilleri, bir önemli mesele iskândır. İskân çok pahalı. Geçmişte bunu yaşadı. Bunu yaşayan başbakanlarımız bu Mecliste...

BAŞKAN – Sayın Alptekin, size 1 dakika ilave süre veriyorum; toparlayın efendim.

İSMAİL ALPTEKİN (Devamla) – Teşekkür ediyorum.

Öyleyse, iskân noktasında da, bu insanlar geçici olarak devletin sosyal tesislerine yerleştirilebilir, boş duran bu sosyal tesisler de çok hayırlı bir hizmet görür. 

Değerli milletvekilleri, belediyelerimiz çok güzel hizmet vermişlerdir, imtihan vermişlerdir. Öyleyse, onlar desteklenmeli ve yerel yönetimler kanunu da en kısa zamanda çıkarılmalıdır. 

Kaynağa ihtiyacımız vardır. Belki bu nokta da iyi değerlendirilmeli; ama, bedelli askerlik de düşünülebilecek konulardan biridir. Bu mesele vergiyle çözülmemeli; varlıklı insanlarımız bu noktada gerekli fedakârlıkları gönülden yapmalı, bu yaralar sarılmalıdır. 

Saygıdeğer milletvekilleri, tarihen sabittir ki, bu Meclis, birlik içerisinde olduğu sürece, milletinin sesini dinlediği sürece her meseleyi halledecek durumdadır, bu meseleyi de çözecektir.

Bu inançla, hepinize saygılar sunuyorum. 

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Alptekin.

Evet, Sayın Mesut Yılmaz, galiba bir sataşmaya veya açıklamaya ilişkin söz isteminiz var.

SALİH KAPUSUZ (Kayseri) – Sayın Başkan...

BAŞKAN – Bir dakika efendim, bir söz istemi var.

Buyurun Sayın Yılmaz.

A. MESUT YILMAZ (Rize) – Sayın Başkan, 69 uncu maddeye göre yerimden söz istiyorum.

BAŞKAN – Evet, galiba, hükümetin yeterli önlemi alamadığı konusunda.

A. MESUT YILMAZ (Rize) – Evet.

BAŞKAN – Buyurun efendim.

A. MESUT YILMAZ (Rize) – Sayın Hatip, bana atfen, gerçekdışı bir beyanda bulundu. Ben, depremle ilgili olarak hükümetin yetersiz kaldığını hiçbir zaman söylemedim. Benim söylediğim, devlet olarak sivil savunma hizmetleri alanında iyi bir sınav veremediğimizdir. 

Durumu tavzih etmek için söz istedim; teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz. Başka söz istemi?..

Önerge sahibi olarak, Sayın Beyhan Aslan; buyurun.

Süreniz 10 dakika efendim.

BEYHAN ASLAN (Denizli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; rüyalarımızda görsek korkacağımız, filmlerde seyretsek ürpereceğimiz bir gerçekle, çok büyük bir felaketle karşı karşıya kaldık. Ben de, bu felakette hayatlarını kaybedenlere Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. 

Değerli milletvekilleri, ülkemizin, bu cennet vatanın, doğal afetler açısından, özellikle depremler açısından -Maden Tetkik Arama Enstitüsünün düzenlediği haritalardan edindiğim bilgiye göre- yüzde 92'si deprem bölgesi ve nüfusumuzun yüzde 95'i de bu deprem bölgelerinde yaşıyor. Yani, bu faylar olduğu sürece, bu riskler olduğu sürece, bizler, depremlerle birlikte yaşamak zorundayız. Öyleyse, alacağımız tedbir, depremle yaşayacağımızı kabul etmek ve ona göre gerekli teknolojiyi, teknik donanımları ve teknik altyapıları hazırlamak ve buna uygun yasaları bu Meclisten çıkarmaktır. 

Yine, biz, daha önce, deprem öncesi, deprem anı ve deprem sonrası alacağımız tedbirleri konuşmuşuz. 1957'den bu yana -zabıtlardan incelediğim kadarıyla, daha önce de- her deprem sonrası Mecliste konuşulmuş, araştırma önergeleri verilmiş; ama, insanoğlunun unutmaya mütemayil bir tabiatı var, unutmuşuz ve olayın sıcaklığından sonra, konuyu görüşüp bir başka depreme bırakmışız. 

Benim en büyük temennim, bu 17 Ağustos depreminin bir dönüm noktası olmasıdır. Artık, insan tabiatında var olan unutmaya mütemayil olmayı bir tarafa bırakıp, bu 17 Ağustosu bir dönüm noktası kabul edip, gerek teknik gerekse yasal açıdan alınacak tedbirlerin tümünü almamız gerektiğine inanıyorum. Biz, bu düşüncelerle araştırma önergesini verdik. Yani, daha önce bu konuda kurulan ve çok güzel çalışmalar yapılan araştırma komisyonlarından da elbette faydalanacaklardır; ancak, kurulacak bu komisyon, ülkemizde deprem mevzuatını çok iyi bilen Maden Tetkik Arama Enstitüsü, Rasathane, İstanbul Teknik Üniversitesi, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı gibi kurumlarla, kuruluşlarla işbirliği içerisinde, onlardan gerekli bilgileri ve dokümanları alarak çalışmalıdır. Artık, Türkiye'nin yeni bir deprem haritasını -var; 1992'de MTA çizmiş, 1996'da Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü aynı haritayı tekrar etmiş; ancak, yeni bir haritayı- ve bu haritadan sonra da, hem bölgeleri hem de illerimize hitap edecek fay kırıklarını gösterir haritaları çizmek ve olayı nazariyattan tatbikata çıkarmak zorundayız. Yani, imar yasalarını uygulayacak olanlar eğer bu fay haritalarını bilmezlerse, mahallî yetkililer, yöneticiler, yerleşim alanlarını, yerleşim yerlerini tespit edemezler. Öyleyse, biz, nazariyattaki bu bilgileri, bu teknik gelişmeleri, bu jeoloji ilminin verilerini mutlaka eylem planına geçirmek durumundayız. Onun için de, çizilecek haritalarla, mahallî yöneticiler arasında iletişim sağlayıp, mutlaka yeni imar yasalarında, yerleşim alanlarının tespitinde çok dikkat etmemiz gerekir. 

Değerli arkadaşlar, ben, deprem sonrası, jeoloji mühendislerinin kendi aralarındaki bir sohbete katıldım. Bir mühendis arkadaşımız aynen şunu ifade ediyor ve uygulayıcıları suçluyordu: "Kardeşim, ben, o bölgeye gittim, belediye başkanıyla görüştüm; buraya 4 kattan fazla bina yapılmaz diye defalarca söyledim. On yıl oldu, onbeş yıl oldu; ama, gittim baktım ki, 8 katlı binalar var. Bunu nasıl izah edebileceğiz?!" Yani, bu konudaki bilimin verilerini hayata geçiremezsek, eğer uygulayıcılara rehber olamazsak ve bu konuda popülist politikalar uygulamaya devam edersek, bilelim ki, bir sonraki depreme yine hazır olamayacağız demektir. 

Değerli arkadaşlar, bu Meclis araştırması sonucunda, jeoloji ilminin verilerine uygun haritalar çizilmeli, illerimize gönderilmeli, yerleşim alanları fayların geçtiği yerler dikkate alınarak yapılmalıdır ve büyük sanayi kuruluşları, büyük kuruluşlar, santraller kurulurken, mutlaka, bu faylar dikkate alınarak kurulmalıdır. Bu konuda, uygulayıcılar ile tatbikatçılar, üniversiteler ve devletin diğer kurumları işbirliği içerisinde olmalıdır. 

Değerli arkadaşlar, bu depremin bize gösterdiği bir diğer husus da, tarihin en kıdemli ve en asil milleti olan Türk Milletinin kadirşinaslığı, yardımseverliğidir. Bütün Türk Milletinin kalbi ve kafası Marmara Bölgesindedir. Meclisin de, kalbi ve kafası Marmara Bölgesindedir. Başka şey düşünemez durumdayız. Bu depremin kahramanı da, sokaktaki vatandaştır, Türk halkıdır. Gönlündeki o yardım duygusu ve ulviyetiyle, Türk halkı, kahramanlığını, bu felaketin kahramanlığını kazanmıştır. 

Yine, insanî açıdan, 51 ülke, Türk Milletine yardım için seferber olmuştur. Bize yardım etmek için koşan, insanî duygularla koşan bütün ülkelere teşekkürü borç biliyorum ve bu insanî duyguların Türk Milletinde daha yüksek olduğunu, onların başına bir felaket geldiğinde de, Türk Milleti olarak, hep beraber koşacağımızı tekrar ediyorum. 

Değerli arkadaşlar, deprem sonucu binaların yıkılmasının sebebi, sadece binaların çürüklüğü değil; bu, zemin seçiminden tutun, bir sürü sebebin birleşmesinden kaynaklanıyor. Ceza Kanunumuzda, çürük yapıya ilişkin hiçbir hüküm yoktur. 383, 455 ve 459 uncu maddeler, dikkatsizlik ve tedbirsizliği, meslekte acemilik ile yaralama ya da ölüme sebebiyet vermeyi düzenliyor. Onun için, bu araştırma komisyonu, araştırmalarını yaparken, sadece teknik araştırma yapmamalı, hukukî altyapıyı da düzenleme noktasında, imar yasalarına aykırı hareket edenlere, çürük yapı yapanlara caydırıcı yeni düzenlemeler de mutlaka getirmelidir. Yani, bu çalışmamız, komple bir çalışma olmalıdır. Bu araştırma önergesinin kabulü halinde, bizler, bir sonraki depreme -inşallah, Allah gecinden versin; ama, bu topraklarda yaşadığımıza göre, bir depremle, yine, biz olmasak bile, bizden sonraki nesillerin karşı karşıya geleceği mukadder olduğuna göre- hazır olmak için, zamansız yakalanmamak için, deprem öncesi, deprem anı ve deprem sonrasına ilişkin her türlü tedbiri almak üzere çalışmamız ve yasal düzenlemeleri yapmamız gerekir. Bu konuda, Meclisimize çok, ama, çok büyük görev düşmektedir.

Bu şuur ve idrak içerisinde Meclisimizin ve kurulacak komisyonun çalışacağına inanıyoruz. Daha önceki komisyonlardaki arkadaşlarımızın verimli çalışmalarından faydalanılacağına inanıyoruz.

En büyük zafiyetimiz olan, hadisenin sıcaklığı geçtikten sonra, insan tabiatında var olan unutmayı bir tarafa bırakarak bu işin sonunu getireceğimizi düşünüyor ve 17 Ağustosun depremler açısından bir dönüm noktası olmasını diliyorum. 

Yüce Meclise saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Aslan.

Başka söz istemi?..

HACI FİLİZ (Kırıkkale) – Sayın Başkan, bir düzeltme yapmak istiyorum: "Allah gecinden versin" dedi; hiç vermesin.

BAŞKAN – Evet, temennimiz hiç olmamasıdır. Kasıt, herhalde ona matuftu; arkadaşımızın kastı o olsa gerek.

Başka söz istemi yok.

Sayın milletvekilleri, Meclis araştırması önergelerinin öngörüşmeleri tamamlanmıştır.

Şimdi, Meclis araştırması açılıp açılmaması hususunu oylarınıza sunacağım: Meclis araştırması açılmasını kabul edenler... Etmeyenler... Oybirliğiyle kabul edilmiştir.

Meclis araştırmasını yapacak komisyonun 13 üyeden oluşmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Komisyonun çalışma süresinin, başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üyenin seçimi tarihinden başlamak üzere 3 ay olmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

Komisyonun, gerektiğinde Ankara dışında da çalışabilmesi hususunu oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.

<<Önceki sayfa


KAYNAK: TBMM İNTERNET SİTESİ
(BU BELGE 22 TEMMUZ 2000 TARİHİNDE BELGENET ARŞİVİNE ALINMIŞTIR) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş