|
|
 |
Uğur
Mumcu cinayetinin açıklığa kavuşturulması amacıyla Meclis araştırması açılmasına
ilişkin önergenin TBMM Genel Kurulu'nda görüşülmesi
1
- 2
BAŞKAN: Söz sırası, DSP Grubu
adına, Sayın İstemihan Talay'da. Buyurun efendim. (DSP ve CHP sıralarından
alkışlar)
Sayın Talay, süreniz 20 dakika.
DSP GRUBU ADINA M. İSTEMİHAN
TALAY (İçel) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 24 Ocak 1993 günü
haince bir suikast sonucu ölen Uğur Mumcu'nun katilleri, maalesef, aradan
dört yıl geçmesine karşın hâlâ bulunamamıştır. O dönemin hükümet yetkililerinin
“bu cinayeti aydınlatmak, bizim namus borcumuzdur” şeklindeki beyanlarına
karşın, kamuoyunda, Uğur Mumcu cinayetinin derinlemesine araştırılmadığı
konusunda yaygın bir kanaat mevcuttur ve biz de, bu kanaati paylaşıyoruz.
Oysaki, Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk adaletinin, Uğur Mumcu'nun saygın
anısına karşı bir vefa ve sorumluluk gereği olarak bu cinayeti çözmek ve
faillerini bulmak görevi, bugün, her zamankinden daha da önem kazanmış
bulunmaktadır; çünkü, Uğur Mumcu, ulusal birliğin, laikliğin ve demokrasinin
yürekli bir savunucusuydu. Onun öldürülmesine karşı toplumdan gelen tepki,
Türk Halkının çok büyük çoğunluğunun Uğur Mumcu'nun savunduğu ve cumhuriyetimizin
dayandığı bu değerler konusundaki duyarlılığını açığa vurdu. Bu değerleri
yıpratma çabalarına karşı, toplumda içten içe kaynayan tepki birikimi,
Uğur Mumcu'nun ölümüyle bir yanardağ gibi patladı. Cenazesi, genç yaşlı,
kadın erkek, sağcı solcu ayrımlarını ortadan kaldırıp, bir ulusal patlamaya
dönüştü.
Türkiye'nin her ilinden gelen
her kesimden her düşünceden vatandaşlarımız, Uğur Mumcu'nun etrafında kol
kola, omuz omza kenetlendiler ve yüreklerden kopan sloganların çoğunu hep
bir ağızdan haykırdılar. Böylece, Uğur Mumcu, yaşamında olduğu gibi, ölümüyle
de ulusal birliğin ve ulusal dayanışmanın halkımız arasında güçlenmesi
ve kökleşmesi açısından üzerine düşen görevi, eksiksiz olarak yerine getirdi.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Uğur Mumcu bir hukukçuydu; hukuku, bir bilim adamı olarak özümsemiş ve
uygulamıştı. Uğur Mumcu, doğrudan ve haktan yana bir gazeteciydi. Ne hukuk
bilgisini ne de kalemini, hiçbir zaman kişisel çıkarlar için kullanmamıştı.
Araştırmadan, doğruluğunu saptamadan, hiçbir konuda, gelişigüzel yazı yazmamıştı.
Yazılarında, bölücülere,
şiddet yanlılarına, dini siyasete alet eden ve din sömürücülüğü yapanlara,
uyuşturucu çetelerine ve silah kaçakçılarına her zaman karşı çıkmış ve
onlara savaş açmıştı.
Uğur Mumcu, terörün arkasındaki
gizli ilişkilere, PKK'nın uyuşturucu ve silah kaçakçılığına kadar uzanan
çeşitli konularda, belgelere dayalı yazılarıyla kamuoyunu aydınlatmıştı.
Çarpık ve gizli mafya ilişkilerini ve temiz siyaset kavramını, basında
ilk dile getiren gazeteci Uğur Mumcu'ydu.
Türkiye'yi çökertmek ve destabilize
etmek isteyen bazı güç odaklarının, teröre karşı çıkan ve ulusal birliği
savunan Uğur Mumcu gibi aydınları boy hedefi olarak görmesi kaçınılmazdı.
Nitekim, Uğur Mumcu'nun öldürülmesinden hem sonra, Millî İstihbarat Teşkilatı
tarafından hazırlanan bir raporda, özetle, şu görüşlere yer verilmektedir:
24 Aralık 1992 günü, Özgür Gündem Gazetesi yazarlarından Yalçın Küçük tarafından
Suriye'de yapılan röportajda, Abdullah Öcalan tarafından, Mumcu aleyhinde
iddialara yer verilmiştir. Bu durumun, Mumcu'nun son dönemlerdeki yazılarında
PKK'yı hedef alması ve eleştirmesiyle bağlantılı olduğu düşünülmektedir.
Mumcu, İran yanlısı dinci
grupları eleştiren yazılarıyla, bu kesimin de hedefi konumuna gelmiştir.
Yine, başta uyuşturucu kaçakçıları olmak üzere, yasadışı maddî gelir teminini
benimseyen kesimlerin de tepkisini çekmiştir.
Refah Partisi milletvekillerinden
Hasan Mezarcı'yla katıldığı bir televizyon programında, adı geçeni, Atatürk'e
ve laikliğe karşı tutumu nedeniyle ağır bir dille eleştirmiş; Atatürk düşmanı
kesimlerin husumetlerini tırmandırmıştır.
Eylemin, yapılış tarzı ve
uygulanan yöntemler itibariyle, dış odaklarca, teröre karşı alınan mesafeyi
etkisiz kılmak üzere organize edilmiş olması ihtimal dahilindedir.” Bu,
bir MİT raporunun özetidir.
Durum böyleyken, İçişleri
Bakanlığı Hukuk Müşavirliği, Uğur Mumcu'nun kardeşleri Ceyhan Mumcu ve
Beyhan Gürson tarafından, Mumcu'nun öldürülmesinde idarenin ihmali ve ağır
hizmet kusuru bulunduğu gerekçesiyle açılan manevî tazminat davasına verdiği
yanıtta, Uğur Mumcu'yu, terör örgütlerinin hedefi olmadığı gerekçesiyle
korumadıklarını, yargı önünde itiraf etmiştir. Hukuk Müşaviri “Uğur Mumcu
tarafından koruma talebi olmadığı için, kendisi hakkında bir tedbir alınmasına
gerek görülmedi; boy hedefi haline gelinmesini devlet tayin edemez” diyerek,
İçişleri Bakanlığını bu cümlelerle savunmuş; fakat, aynı zamanda da, Uğur
Mumcu'nun kendi kaderiyle baş başa bırakıldığını da bir anlamda kabul etmiştir.
Biraz önce açıkladığım MİT
raporundaki değerlendirmelere tamamen karşı olan bu savunma, daha sonra,
yargı tarafından da şayanı kabul görülmemiş ve Sekizinci İdare Mahkemesi,
Beyhan Gürson ve Ceyhan Mumcu'nun sembolik olarak istedikleri tazminat
istemlerini lehte sonuçlandırmıştır.
Uğur Mumcu'nun dış odaklar
tarafından öldürüldüğüne ilişkin, hem Sayın Erbakan'ın hem de Sayın Şevket
Kazan'ın açıklamaları vardır; bu kürsüden açıklamaları vardır. Ülke ve
gizli servis isimlerini açıkça telaffuz eden Sayın Erbakan, bugün, Başbakan,
Sayın Kazan da Adalet Bakanı olarak her türlü bilgi ve belgeye ulaşacak
yetkili konumda bulunmaktadırlar. Ancak, ne var ki, dün, siyasetleri gereği
ölçüsüz ve sorumsuz beyanlarda bulunanlar, bugün, en yetkili makamlarda
oldukları halde susmayı tercih etmektedirler.
Türkiye Cumhuriyeti, bir
an önce, faili meçhul cinayetlerin üzerine giderek bu cinayetleri aydınlatmalıdır.
Devletin, her türlü şüpheden ve töhmetten arındırılması için, bu durum
artık bir zorunluluk haline gelmiş bulunmaktadır; bunun için de, hükümetlerin
yeniden bu dosyaları takibe almaları şarttır. Örneğin, Uğur Mumcu suikastının
birinci savcısına, dosyadaki tutumu nedeniyle, Adalet Bakanlığı müfettişleri
tarafından yapılan soruşturmada, görevini savsakladığı için disiplin cezası
tayini verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Daha sonra, dosyanın verildiği
ikinci savcı, 26 Haziran 1995 tarihinde evinde ölü olarak bulunmuştur.
Bu kadar önemli bir konuyu soruştururken evinde ölü bulunan savcıya otopsi
dahi yapılmamıştır.
“Uğur Mumcu dosyası daha
sonra hangi savcıya verilmiştir? Dosya üzerinde başka ne gibi işlemler
yapılmıştır? Yeni belge ve bulgulara ulaşılabilmiş midir? Adalet Bakanı
Sayın Şevket Kazan, bu dosya üzerindeki çalışmalardan ne ölçüde bilgi sahibidir?”
gibi bir dizi soru Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve kamuoyunun bilgisi
dışındadır.
ALİ DİNÇER (Ankara) - Kazan
hâlâ İsrail'i mi suçluyor; sormalı?!.
M. İSTEMİHAN TALAY (Devamla)
- Uğur Mumcu. gerçekten, ülkesini ve halkını yürekten seven bir insandı;
ulusal birlik ve bütünlüğe yönelen tehlikeleri çok iyi bir şekilde teşhis
eder ve kamuoyunu aydınlatırdı.
Uğur Mumcu, Çetin Emeç'in
katledilmesi üzerine, 9 Mart 1990 tarihinde, Cumhuriyet Gazetesinde şunları
yazmıştı: “Bugün için üzerinde durulması gereken asıl konu, elde kanıt
bulunmadan, genel suçlamalarla ve kuşkulu varsayımlarla, İslamcı çevrelerin
tümünün birden suçlanması ve bu genel suçlamaların yaratacağı olası gerilimler
olmalıdır. Bu gibi suçlamalardan kaçınmak gerekir. Genel suçlamalar, her
zaman tehlikeli gerilimler yaratır. İslamcıları laiklere, laikleri de İslamcılara
düşman etmek, belki de, Aksoy ve Emeç'i alçakça pusuya düşürüp öldürenlerin
yaratmaya çalıştıkları ortamdı. Olağanüstü duyarlılık gerektiren günler
yaşıyoruz. Bu ortamda, devlete düşen görev, demokrasi övgüleri düzüp, kuşkulu
varsayımlarla soyut komplo teorileri üretmek değil, bir an önce, somut
kanıtlar bulup, bu iki cinayeti aydınlatmaktır.”
Şimdi, bu cinayetlerin faillerinin
yanı sıra, Uğur Mumcu'nun katillerinin de bulunması gerekiyor; ülkedeki
tehlikeli kutuplaşmanın ve cepheleşmenin önlenmesi için de, bu zorunludur.
Oysaki, 9 Şubat 1993 tarihinde kurulan Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma
Komisyonunun Raporu, hiçbir sonuç elde edilemeden, Türkiye Büyük Millet
Meclisinde görüşülemeden arşive kaldırılmıştır ve 19 uncu Dönem sonunda
kadük olmuştur. Dolayısıyla, ilgili kurumlara iletilmemiştir ve geçerliliğini
bu şekilde kaybetmiştir.
Bir milyonu aşkın kişi, Uğur
Mumcu'nun katillerinin bir an önce bulunması istemiyle, Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına dilekçeyle başvurmuştur. Bu dilekçeler de, araştırma
komisyonuna gönderilmiştir ve komisyonun görev süresi sona erip, dağılmasından
sonra 30 Ekim 1995'te, raporla birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık
arşivine kaldırılmıştır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
faili meçhul cinayetler, devletin sırtında büyük bir yüktür. Devleti bu
yüklerden kurtarmak zorundayız. Uğur Mumcu gibi halkın vicdanı seviyesine
yükselmiş, dürüst ve namuslu insanlarımızı katledenleri tespit ve teşhis
etmek, devletimize olan güveni artıracaktır ve bu güveni daha da güçlendirecektir,
halkın moralini yükseltecektir, saldırganların cesaretini kıracaktır; bundan
sonra bu tip cinayetlerin işlenmesine engel olacaktır.
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki
tüm grupların ortak bir kararıyla, Uğur Mumcu cinayetinin yeniden araştırılmasına
ilişkin bu kararlı tutumu, ben, yüksek huzurlarınızda, yürekten kutluyorum.
Hükümet yetkililerinin, bu araştırma komisyonuna, her türlü bilgi ve belgelerle
de destek vermesi gerektiğini, burada bir kez daha vurgulamak istiyorum.
Uğur Mumcu'nun cenazesinde,
nasıl milletimiz, yekvücut olarak, ona olan sevgi ve saygısını ortaya koymuşsa,
bugün de, Uğur Mumcu'nun demokrasiden ve barıştan yana olan kişiliği etrafında,
iktidarıyla, muhalefetiyle tüm Parlamentomuzun bir bütünlük sergilemesi,
ulusal birliğimiz açısından da sevindirici bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
Biz Demokratik Sol Parti
olarak, Uğur Mumcu cinayetinin yeniden araştırılmasını destekliyoruz ve
bu konuda her türlü katkıyı sağlayacağımızı ifade ediyoruz.
Bu duygu ve düşüncelerle
Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim
Sayın Talay.
Sayın milletvekilleri, Ankara
Milletvekili Sayın Ömer Faruk Ekinci, Başkanlığa gönderdiği pusulada “DSP
Grubu Sözcüsü Sayın İstemihan Talay, bir cümlesinde, Sayın Mezarcı'dan
Refah Partisi milletvekili olarak söz ettiği, bu nedenle, tutanaklarda
düzeltilmesi bakımından, Refah Partisiyle ilgili olmadığını arz ederim”
diyor; ama, Sayın Talay, o televizyon programına çıktığı zaman, Sayın Mezarcı'nın,
Refah Partisi Milletvekili olduğunu belirtmek istedi.
ÖMER EKİNCİ (Ankara) - Şu
anda değil.
BAŞKAN - O yönden söylüyorum.
Efendim, ANAP Grubu adına,
Sayın Yüksel Yalova; buyurun.
Sayın Yalova, süreniz 20
dakika efendim.
ANAP GRUBU ADINA YÜKSEL YALOVA
(Aydın) - Sayın Başkanım, sayın milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi
Grubu tarafından verilmiş bulunan Meclis araştırmasına ilişkin Anavatan
Partimizin görüşlerini sunmak üzere yüksek huzurlarınıza gelmiş bulunuyorum;
şahsım ve Grubum adına Yüce Heyetinizi en üstün saygılarımla selamlıyorum.
Faili meçhul siyasal cinayetlere
ilişkin, biraz önce, değerli grup sözcülerini izlerken, atıfta bulunulan
bir raporda, görev yapmış bir arkadaşınız olarak, başka sorumluluklarım
olduğunu gördüm. O nedenle, izin verirseniz, 19 uncu Dönem Parlamentosunun
bana göre en yararlı ve verimli çalışmalarından birini teşkil eden faili
meçhul siyasal cinayetlerle ilgili komisyon raporunun veriliş gerekçesini
bir kez daha dikkatlerinize sunmak istiyorum:
“Faili meçhul siyasal cinayetler
ülkemiz gündeminde uzunca bir süredir yer almaktadır. Bu cinayetlerin bir
kesimi, en son Gazeteci-Yazar ve Araştırmacı Uğur Mumcu'nun öldürülme olayında
olduğu gibi, toplumu çok derinden sarsmıştır. Siyasal nitelikli cinayetlerin
önemlice bir kesiminin suçlularının bulunamamış ve cezalandırılamamış olması,
bir yandan bu cinayetleri yüreklendirici bir ortam yaratırken, diğer yandan
da devlete olan güveni ciddî bir biçimde sarsmaktadır.
Siyasal nitelikli cinayetlerin
faillerinin meçhul kalması, ayrıca, bu cinayetlerin kimler tarafından işlenmiş
olabileceği yolunda çeşitli tahmin, spekülasyon ve suçlamalara da neden
olmaktadır. Bazen, bu suçlamalar, çeşitli siyasal odaklarca amaçlı olarak
da yapılmaktadır. Bunun sonucunda, çeşitli siyasal görüşler, hatta çeşitli
yabancı ülkeler zan altında kalmaktadır. Tahmin, spekülasyon ve suçlamalar
bazen öyle boyutlara ulaşmaktadır ki, bunun sonucunda, suçlamaları yönelten
ve suçlama altında kalan siyasal görüşleri benimseyen kitleler arasında
kırgınlıklar, güvensizlikler ve zaman zaman da kutuplaşmalar doğmaktadır.
Tüm bunlar, toplumun iç bütünlüğünü, iç başarısını ağır bir biçimde sarsmakta
ve devlet-toplum ilişkisini ciddî bir biçimde zedelemektedir.
Faili meçhul kalmış cinayetler,
genelinde, olağanüstü bir profesyonellikle işlenmiş cinayetlerdir. Görünen
odur ki, ülkemizin çeşitli yörelerinde işlenmiş bu cinayetlerin arkasında,
iyi eğitilmiş, disiplinli ve güçlü odaklarca desteklenen örgütler ve örgütlenmeler
vardır. Bu cinayetlerin her birinin, gözdağı vermek, intikam almak gibi
kendine özgü, ayrı ayrı amaçları olsa da, hepsinin gene de bir ortak amacı
vardır; o da, demokratik rejimi güçsüz kılmak, yeni demokratik açılımları
önlemek, toplumun demokratik rejime olan güvenini sarsmak ve rejimi, baskıcı,
yasakçı ve kapalı yönetimlere itmektir. Bununla, Türkiye'nin iç ve dış
dengelerinin ve istikrarının bozulacağı umulmaktadır.
Görünen odur ki, faili meçhul
cinayetler, bazı odaklarca, bir siyasal mücadele yöntemi olarak kamusallaştırılmak
istenmektedir. Bunlar, demokrasi dışı yollardan iktidar mücadelesi yapan
iç odaklar olabileceği gibi, ülkemizin istikrar içinde gelişip güçlenmesini
istemeyen dış odaklar da olabilir. Bunların birbiriyle ilişkili olması
ve birbirlerine destek vermesi de büyük bir olasılıktır.
Toplumu derinden sarsan siyasal
cinayetlerin büyük bir çoğunluğunun faillerinin meçhul kalmış olmasının
birçok nedeni olabilir. Örneğin, güvenlik güçleri için çeşitli yetmezlikler
söz konusu olabilir; ama, asıl neden, büyük bir olasılıkla, bu cinayetlerin
ardında son derece karmaşık bir siyasal örgütün var olmasıdır. Bu cinayetler,
basit birer öldürme olayı değildir; bunların arkasında, birbirleriyle iç
içe girmiş çok çeşitli siyasal motifler, ilişkiler ve örgütlenmeler bulunmaktadır.
Su kadar yoğun ve karmaşık siyasal motif, ilişki ve örgütlenmenin rol oynadığı
bir cinayet türü, ancak, Türkiye Büyük Millet Meclisi araştırması komisyonu
gibi bir siyasal heyetin geliştirebileceği çeşitli siyasal önlemlerle Türkiye
siyasal yaşamından silinebilir. Bu sorun, yasal, demokratik yollardan faaliyet
gösteren tüm siyasal partilerin ortak sorunudur. Rejime ve siyasete, zorun,
tehdidin, kaba kuvvetin, silahın ve cinayetin bulaştırılmak istenmesi,
nihaî tahlilde, demokratik, yasal ve açık siyasetin kurumları olan tüm
siyasal partilere yönelik bir tehdit ve saldırıdır.
Bu nedenle, biz, aşağıda
imzaları bulunan siyasî parti temsilcileri Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün
102 nci ve 103 üncü maddeleri uyarınca, faili meçhul cinayetler konusunda
bir Meclis araştırması talep etmekteyiz.
Güneş Müftüoğlu Mustafa Kalemli
Aydın Güven Gürkan
DYP Grup Başkanvekili ANAP
Grup Başkanvekili SHP Grup Başkanvekili
Şevket Kazan Uluç Gürkan
RP Grup Başkanvekili CHP
Grup Başkanvekili”
Değerli milletvekilleri,
geçmiş dönemdeki Meclis araştırması komisyonu raporunun gerekçesini burada
dikkatlerinize sunmam, boşuna değil.
Biraz önce, Refah Partisi
Grup sözcüsü arkadaşım, komisyonun bazı hatalarından söz etti, doğrudur;
hataları yoktur filan demek mümkün değil; ama, burada, sorun, komisyonun
sahip olduğu yetkilerin neler olduğunu öncelikle ortaya koymak, giderek,
yasama organı adına görev yapan bir komisyonun sahip olduğu ya da olamadığı
yetkilerle önüne konulan problemi çözme konusundaki yasal, anayasal imkânların
neler olduğunu ve bu imkânları iyi niyetle kullandığı takdirde karşısına
çıkabilen sorunların, güçlerin neler olduğunu bir kez daha tespit etmek.
Bakın, bu komisyon, 24 Ocak
1993'te Sayın Uğur Mumcu'nun pusuya düşürülerek kahpece vurulmasından hemen
sonra kurulmuştur. O dönemde Parlamentoda bulunan beş siyasî partinin temsilcileri,
grup başkanvekilleri bir önerge vermiş, tüm Meclis paylaşmış; ama, ortaya
çıkan -bırakalım o Meclis araştırması komisyonunun raporunun o dönem Mecliste
incelenip incelenmemesini, kadük olup olmamasını- asıl sorun, Meclis araştırması
komisyonunun yasama organı adına görev yaptığı bir sırada, sahip olduğu,
içinde bulunduğu statünün ne olduğu.
Açıkça söyleyeyim; ben, o
komisyonun Başkanvekiliydim. Galiba, Genel Kurulun 9.2.1993 tarihli 65
inci Birleşiminde kurulan bu Meclis araştırması komisyonunun Başkanlık
Divanını da söylememiz gerekir: “Kırıkkale Milletvekili Sadık Avundukluoğlu,
Başkan; Aydın Milletvekili Yüksel Yalova, Başkanvekili; Sakarya Milletvekili
Nevzat Ercan sözcü, Malatya Milletvekili Mustafa Yılmaz, Kâtip Üye seçilmişlerdir”
deniliyor. Burada -bir vefa borcudur- Sadık Avundukloğlu Milletvekilimizin,
o dönemdeki bu komisyonun raporunun hazırlanmasında ve çalışmalarının yürütülmesinde
gösterdiği olağanüstü çabayı, Refah Partili Milletvekilimiz Hüsamettin
Korkutata'nın, o dönem CHP Milletvekili Mustafa Yılmaz arkadaşımızın olağanüstü
çabalarını anmayı, bir vefa borcunun gereği sayarım. (CHP sıralarından
alkışlar)
Bizim karşılaştığımız husus
ne? Önce, bu araştırma komisyonu kurulma önerisini getiren Cumhuriyet Halk
Partisine; ama, daha önemlisi, bir ahlakî yükümlülük olarak bu önergeyi
algılayan ve peşinen komisyonun kurulmasına evet diyeceğini belirten tüm
siyasî partileri, ben, burada, kutlamak istiyorum, kutlamak zorundayım.
(CHP sıralarından alkışlar) Niçin?.. Eğer, sorunu, biraz önce, çok değerli
Milletvekilimiz İstemihan Talay Beyin ifadesinde olduğu gibi, o dönemin
bir parti genel başkanının -ki, İktidar ortağıydı- “Uğur Mumcu'nun katillerini
bulmak, bizim onur meselemizdir” cümlesini hatırlatarak, belki de, siyasetin
gereği, sorgulamaya giderek, oradan bir yaklaşım elde etmek mümkün; ama,
sorun orada değil. Sorun, o kişinin onurlu olup olmamasıyla açıklanabilecek
bir sorun değil; sorun, Refah Partisi sözcüsü arkadaşımın “Komisyon, şu
şu şu noktalarda hata yaptı, bunları yapmasaydı...” yaklaşımıyla çözülebilecek
sorun değil. O, basına “yalancı tanık” olarak geçen ve dolayısıyla dönemin
Emniyet Genel Müdürlüğünü, Ankara Emniyet Müdürlüğünü, Devlet Güvenlik
Mahkemesi Başsavcılığını suçlayarak -diyelim- değerlendiren yaklaşımının
olmaması halinde, bu cinayeti işleyen insanların ortaya çıkarılabileceğini
düşünmek son derece yanlıştır. Bir kere, örneğin, ben, İstanbul Emniyetinin
değişik birimlerinin teftişinde görevli Komisyonun Başkanı idim -açıkça
söyleyelim- yurtdışındaki terör hadiselerini araştırmakla görevli olan
birimin başındaki komiserin boynuma sarılışını hiçbir zaman unutamam. Ortada,
sıradan bir masa -kendi imkânlarıyla almışlar- yine, ortada, bir iki tane
bomba yapımında kullanılan malzemeleri analiz etmeye yönelik, son derece
ilkel bir iki araç, üstelik yurtdışındaki terör hadiselerini araştırmaktan,
incelemekten, soruşturmaktan sorumlu... “Kaç defa yurtdışına çıktınız”
diye sorduğum zaman, boynunu büktü o ilgili birimin amiri komiser. Şimdi,
burada, emniyetin elindeki yetkiler ne?..
Doğrudur, İstanbul Emniyeti
ile Ankara Emniyeti arasındaki, o döneme ilişkin -diyelim- konjonktürel
birtakım ihtilafların bu olayların ortaya çıkarılmamasında, çıkarılamamasında
etken olduğunu söylemek, yaklaşımlardan biridir; ama, çok sathidir; sorun
orada bitmiyor. Sorun, sadece Uğur Mumcu'nun katillerinin bulunması meselesiyle
de sınırlı değil. Dikkat buyurulursa -o dönemin Komisyon raporunu okuyan
arkadaşlarımız bilirler- özellikle güneydoğuda -ki CHP'nin verdiği önergede
İslamî Hareket Örgütünden bahsedilmiş; onu, öylece sınıflamak da doğru
bir yaklaşım değil- işin içerisinde başka başka yasadışı örgütlerin bulunduğunu
ve bunların başka başka boyutlarda, başka başka güçlerden destek aldığını
eğer görmezseniz, Komisyonun yaptığı hatalardan bu işle ilgili netice çıkarmaya
çalışırsınız.
Bakın, 20 Kasım 1991'de kurulan
Parlamentoda, Hükümet Programını okurken, dönemin Sayın Başbakanı “faili
meçhul cinayetlerin sayısı artmaktadır. Ülkemizin her yanında terör mutlaka
önlenecek, yurttaşların can güvenliği ve huzur sağlanacaktır. Siyasî cinayetlerin
son bulması ve faillerinin yakalanması, devletin en önemli görevlerinden
biridir” demiş. Bugün, hangi sayın başbakan hükümet programını okusa, herhalde
bu cümlelerden vazgeçemez, herhalde yine tekrarlayacak. Demek ki, statü
itibariyle, her bir sayın başbakanın ya da her bir sayın İçişleri ve Adalet
Bakanlarının tabi olduğu, âdeta kurumsallaşmış; temeli, salt yasadışı örgütler,
yasadışı kurumlara dayanmayan, biraz da -belki daha fazla- sosyolojik müesseselere
dayanan, oralardan çözümüne gidilmesi gereken bir sorunla karşı karşıya
bulunuyoruz.
Bakın, aynı dönemde, İçişleri
Bakanı Sayın İsmet Sezgin -ki, CHP'nin önergesinde yer verilmiş- “bu örgüt
üyelerinden şunlar, şunlar, şunlardan birisi yakalansaydı -takma kod adları
var burada- Mumcu olayının aydınlatılmasında önemli mesafe alınacağı aşikârdı”
demiş. Yine, CHP önergesindeki iddiaya göre, bir özel televizyon programında
da, bu iddia, daha sonraki yıllarda tekrarlanmış. Ama, hiç unutmamamız
gereken sorun, kurumsallaşmış sorun şu ki, sayın milletvekilleri, o dönem
koalisyon ortağı bir partiye mensup bir İçişleri Bakanı “bu olayların arkasında
şu ülke var” derken, o dönem, yine koalisyonun diğer ortağına mensup Dışişleri
Sayın Bakanı da “hayır o ülke yok” demişti. Dönemin Başbakanı Sayın Demirel
de “bu işin arkasında o ülke niye olsun, anlayamadım” diyerek, her iki
tarafa ilişkin bir dengeyi, dengesel bir yaklaşımı tercih etmişti. Var
mıydı, yok muydu; ben, size, bir tek rakam arz edeyim. Bugün, sadece İstanbul'da,
o bahsedilen ülkeye ilişkin kaç yüz bin vatandaşın olduğunu, eğer, biz,
bunun gelişim çizgisiyle beraber neden böyle olduğunu da ortaya koyamazsak,
bunun azaltılmasının ya da en azından, güvenlik birimleri eliyle kontrol
altına alınmasının sebeplerini, yollarını bulamazsak, hele hele, devletler
hukukundaki mütekabiliyet esası gereği, o ülkenin bu kadar vatandaşı, bizim
İstanbul gibi bir ilimizde, ellerindeki bunca imkânla şöyle şöyle siyasal
davranış gösterebilirken, bizim vatandaşlarımız, o ülkede, acaba, ne kadarına
sahip sorusuna cevap bulunmadıkça -açık söyleyeyim- teşkil edilecek komisyon,
kimlerden olursa olsun, hangi sayın milletvekillerinden oluşursa oluşsun,
bu sorunda -belki tesadüfler işe yarar bilemem, ama- akılcı bir kurumsal
değerlendirme yapamaz. Neden yapamaz?.. Ben, o sıkıntıyı yaşamış, o komisyonun
başkanvekili sıfatıyla, bu dönem, henüz bu Susurluk'la ilgili Meclis araştırma
komisyonu kurulmadan önce, İçtüzükte bir değişiklik önergesi verdim; Meclis
araştırma komisyonu yetkileri arasında “devlet sırları ve ticarî sırlar
hariçtir” cümlesinin yürürlükten kaldırılmasının gerektiğini savunan bir
İçtüzük değişikliğiydi. Niçin; eğer -parlamenter rejimlerdeki yasama, yürütme
ilişkilerine çok fazla girmeyeceğim, ama- yasama organının -toplumu yönetmek
üzere her türlü yasayı yapabilen organ olduğundan hareket edersek- içinden
çıkan yürütme organı üyelerinden, diyelim bir sayın bakan, devletin her
türlü sırrına, her türlü ticarî sırra ulaşabilirken, o organı bünyesinden
çıkaran yasama organının kurum olarak devlet sırlarını kendi içinden kurduğu
bir Meclis araştırma komisyonu eliyle araştıramayacağını, öğrenemeyeceğini,
değerlendiremeyeceğini düşünmek, en azından, bu içerisinde bulunduğumuz
organın üyeliğinin ruhuna terstir. Eğer, bu İçtüzük değişikliğini yapmazsak
ne olur?
Bakın, burada, hakkı teslim
etmeye yönelik bir yaklaşım içerisinde bulundum; hiç başka türlü yorum
çıkarılmasın lütfen. Özel Kuvvetler Komutanlığına ilişkin bir konuda, Komisyon
olarak yazı yazdık. İçtüzüğe göre, Silahlı Kuvvetler, bu noktada bilgi
vermekle yükümlü değillerdi; ama -burada haklarını teslim edeyim- hemen
gönderdiler birkaç yetkiliyi. Şimdi, o Silahlı Kuvvetler bu yaklaşımı gösterirken,
bu demokratik -tırnak içerisinde söylüyorum- ve iyi niyetli yaklaşımı gösterirken,
devletin başka başka organları, karşımıza değişik yalancı tanıklar çıkarmaktan
tutunuz da, konuyu başka mecralara saptırmaya kadar, değişik, hukuk dışı
davranışların içerisine girebildiler. Niye; çünkü, bu sorunun özü, hukuk
kavramıyla, hukuk devleti kavramı ile kaba güç kavramının çarpışması; çünkü,
o kaba güçten... Açıkça söyleyeyim, Uğur Mumcu'ya ya da başka başka böylesi
faili meçhul cinayetlere kurban verilmiş kişilere ilişkin, lirik ya da
daha edebî, daha ağıt boyutu yüklü değerlendirmeler yapmak mümkün, yapanları
da kınadığımı lütfen zannetmeyelim; ama, bir şey var ki, Uğur Mumcu'nun,
özellikle, 1980 öncesindeki yazdıklarına bakarsanız, aradan geçen yirmi
yıla yakın bir süre sonrasında, bugün, Türkiye'de siyaset gündemini işgal
eden birtakım baş aktörlerin, yirmi yıl önce orada anıldığını görürsünüz.
BAŞKAN - Sayın Yalova, 1
dakikanız var efendim.
YÜKSEL YALOVA (Devamla) -
Peki, efendim.
Eğer bu bir gerçekse, o zaman
başka bir şey ortaya çıkıyor. Araştırma komisyonunu kuralım. Zaten, bütün
partiler, bu konuda mutabık olduklarını belirttiler, ahlakî ve fikrî bir
beraberlikte siyasî yükümlülüklerini -geçmişten gelen- yerine getirme konusunda
büyük bir örnek teşkil edecek çalışma yaptılar, kabul; ama, bu araştırma
komisyonuna seçilecek üyelerin, mutlaka, yasama organının demokratik parlamenter
rejimlerde sahip olması gereken imkânlarla donatılması gerekir; değilse,
bu, bir anma toplantısından öteye geçmez. Olabilir, üç beş kişi yakalanır,
yakalanmaz demiyorum; ama, gerçek sorumlular yakalanmış olmaz, gerçek sorun
çözülmüş olmaz.
Tüm siyasî partilerin, önergenin
kabulü sırasında gösterdikleri duyarlılığı, komisyon çalışmaları, komisyonun
üye teşkili sırasında ve özellikle, komisyonun devlet sırları ve ticarî
sırlar konusundaki yetkilerle donatılması hususunda da göstermesi inanç
ve dileğimle, hepinize en üstün saygılarımı sunuyorum. (ANAP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim
Sayın Yalova.
Gruplar adına yapılan konuşmalar
tamamlanmıştır.
Önerge sahibi olarak Sayın
Keskin konuşacak mı efendim?
NİHAT MATKAP (Hatay) - Sayın
Eşref Erdem konuşacaklar.
BAŞKAN - Efendim, Sayın Eşref
Erdem konuşamaz.
ÖNDER SAV (Ankara) - Konuşsun
efendim... Sayın Adnan Keskin'in önergesi var.
BAŞKAN - İçtüzüğümüzün 103
üncü maddesine göre...
Efendim, bunlar bize daha
önceden bildirilse...
Sayın Adnan Keskin bir önerge
göndererek, yerine, Sayın Eşref Erdem'in konuşmasını istemiştir.
Buyurun Sayın Erdem. (CHP
sıralarından alkışlar)
Süreniz 10 dakikadır.
EŞREF ERDEM (Ankara) - Sayın
Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; yaklaşık yedi ay kadar önce, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığına, faili meçhul cinayetler ve özellikle
de Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili olarak verdiğimiz araştırma önergesinin
bir bölümünde, o tarihte, şöyle demişiz:
“Faili meçhul cinayetler,
ülke gündemindeki yerini korumaya devam etmektedir. Bu cinayetler, kamuoyunca
yakından izlenmekte ve toplumu çok derinden etkilemektedir. Ne var ki,
yapılan soruşturmalar, kamuoyunu tatmin edecek bir aşamaya ulaştırılamamıştır.
Kamuoyu ve basın, bu olayla ilgili esrar perdesinin kaldırılamamış olmasından
büyük rahatsızlık duymaktadır.
Diğer siyasî cinayetlerin
önemli bir kısmında olduğu gibi, Uğur Mumcu cinayetinde de suçluların bulunamamış
ve cezalandırılamamış olması, bu meçhul failleri yüreklendirici bir ortam
yaratmış, diğer yandan da, devlete olan güveni ciddî bir biçimde sarsmıştır.
Faili meçhul cinayetler içinde,
Uğur Mumcu, önemli bir halkadır. Bu cinayetin faillerinin ortaya çıkarılması,
diğer siyasî cinayetleri ve bu cinayetleri işleyenlerin mensup oldukları
örgütlü suç odağının da aydınlatılmasında en önemli aşama olacaktır.
12.10.1995 gün ve (10/90)
esas numaralı Meclis Araştırma Komisyonu raporunda, Uğur Mumcu cinayetine
ayrılan bölümdeki bilgiler ve son zamanlarda ortaya çıkan yeni gelişmeler,
iddia ve bilgiler ışığında, yeni bir araştırma kaçınılmaz hale gelmiştir.”
Sayın milletvekilleri, son
zamanlarda ortaya çıkan gelişmeler, iddialar ve bilgiler ışığında, yeni
bir Meclis araştırması açılması istemimizi içeren önergemizin ne denli
haklı ve yerinde olduğu açıkça anlaşılmıştır.
3 Kasım 1996 günü gerçekleşen
Susurluk kazasıyla görüldü ki, devleti kuşatan ve şiddeti olağan araç gibi
kullanarak, kimi zaman özel, kimi yerde ise ortak çıkar için oluşturulan
suç örgütleri ve örgütçüler hakkında bilebildiklerimiz bile tüyler ürpertecek
düzeydedir. Siyasîden bürokrata, katliam sanıklarından kaçakçı ve kumarcılara
uzanan bir yelpazede oluşturulan birtakım odakların, bilinebilen bütün
insanî, hukukî ve ahlakî değerlerle temelden çelişen, demokratik hukuk
devletiyle bağdaştırılması olanaksız amaç ve yöntemlerle güç ve iktidar
sahibi olduklarını öğrendik.
Basının tüm yasadışı eylemlere
ve artık bilinen adıyla çetelere karşı yürüttüğü yoğun savaş sonucu ortaya
konulan kanıtlar, soluk kesen inanılmaz ilişkiler, ihanetler, şantajlar,
itiraflar, devlet içindeki suç yuvaları, yetkilerini korkusuzca yasa dışı
işlere peşkeş çeken görevliler... Bütün bunlar, giderek, gerçeklerin özüne
biraz daha yakın olduğumuz yolundaki inancımızı güçlendiriyor ve öngörülerimizi
doğruluyor.
Ortaya çıkan tablo karmaşık;
ama, karmaşık olduğu kadar da düşündürücüdür. Tablo, bu denli net ortaya
çıkmadan dahi, faili meçhul cinayetlerin toplumda yarattığı korkuya, devleti
aşağılayan yanına ve bu yönelişin yaratacağı giderilmesi olanaksız zararların
üzerine dikkatler çekilmeye çalışılıyordu.
Bütün faili meçhul cinayetlerin
kamu vicdanında oluşturduğu yara, yarattığı acı, kuşkusuz aynıdır; ama,
toplumsal bellek, sanki birini daha bir özenle korumaktadır, Uğur Mumcu
suikastından söz ediyorum. Her tür kokuşmuşluğun, ahlaksızlığın ve yolsuzluğun
korkusuzca üzerine giden Mumcu'nun katli, gerek işleniş biçimi gerekse
soruşturma yöntemi ve süreciyle her zaman yoğun ilgi toplayan bir olay
olmuştur. Tüm uğraşılara karşın, bir adım ilerleme kaydedilmeyen bu cinayetin,
pek çok yönden önemli bir kavşak noktası olduğuna inanıyoruz. Sanki, bulduğunuzda
iplik çilesini baştan sona çözen o meşhur uç misali...
Bu olayın ardında kimlerin,
hangi güçlerin bulunduğunun, uygulamaya konulmaya çalışılan senaryonun
kimlerce kaleme alındığının belirlenmesinin, toplumun ve demokratik hukuk
devletinin geleceği açısından çok büyük önemi olduğuna inanıyoruz. Bu bağlamda
da, Susurluk olayını, düşündürücü ve tiksindirici ilişkiler yumağının bir
ucunun yakalandığı tarihsel rastlantı olarak değerlendiriyoruz. Ancak,
bu olayın, çeteler şemasından bağımsız ve sıradan, münferit olaylar gibi
sunulmak istenmesi çabalarını, ciddî bir temel yanlış olarak değerlendiriyoruz.
Bu anlayışa, basınıyla, siyasî partileriyle, kamuoyuyla karşı çıkılmalı
ve bu konuda oluşan duyarlılık daha geliştirilerek sürdürülmelidir. Her
faili meçhul cinayetin, aşağılık bir düşüncenin bir halkasını oluşturduğuna
inanıyoruz.
Bugün, açıklıkla görülmektedir
ki, 1980 öncesi ve sonrasında, faili bilinmeyenler sınıfına sokulmaya çalışılan
pek çok siyasî cinayet, devlet içinde yer edinmiş çetelerin veya bunların
desteğini sağlayan terör örgütlerinin el izini taşımaktadır. Bu gerçek
herkesten saklanmaya çalışıldı ve açıkça söylemek gerekirse, bunda kısmen
başarılı da olundu. O günlerin azılı faşistlerinin ve gericileriningırtlaklarına
kadar pisliğe batmış oldukları, adam kaçırıp fidye aldıkları, işkence ederek
adam öldürdükleri, bugün, bütün kanıtlarıyla ortadadır. Bu çetelerin yıllardır
hangi şemsiyenin altına sığındıkları, kimler tarafından korunup yüreklendirildikleri
de açık ve seçik hale gelmiştir.
Her cinayetin ardından, toplumda
oluşan yansımaya koşut, ancak, dereceleri değişen sözler verilmektedir.
Toplumsal tepkileri denetlemek ve dindirmek amacını taşıdığından kuşku
duymadığımız benzer ifadeler, Mumcu suikastında da görülmüştür ve hâlâ
belleklerimizdedir.
9 Şubat 1993 günlü birleşimde
kurulan ve araştırmalarının sonuçlarını 186 sayfada toplayan Araştırma
Komisyonunun raporunda yer alan “...bazı kamu görevlilerinin âdeta bu olayı
örtbas etmeye dönük gayretler içinde oldukları izleniminin edinilmiş olması
olasıdır” değerlendirmesi, kanımızca, Mumcu cinayetinin sıçrama tahtalarından
ilkidir.
Gerçeklerin açığa çıkarılabilmesinin
ilk koşulu, bağımsız yargı ve siyasî etkilerden uzak güvenlik örgütüdür.
Burada değinmeliyiz ki, Anayasanın 159 uncu maddesi değiştirilmediği sürece
yargının bağımsızlığını sağlamak olanağı bulunmamaktadır.
Adalet Bakanının, başkanı
ve Adalet Bakanlığı Müsteşarının da üyesi bulunduğu Hâkimler ve Savcılar
Yüksek Kurulunun bu yapısı kesinlikle değiştirilmelidir. Bu şekliyle, yürütme
organı, yani siyasî iktidar, yargının içerisine elini uzatmış olmaktadır.
Yargıç ve savcı atamaları ile özlük durumlarının karar altına alındığı
bu Kurulun, yürütme organının bir üyesinin başkanlığında yaptığı toplantıda
alınacak kararların yansız ve her türlü etkiden uzak olduğunu iddia etmek,
pek kolay olmasa gerek. Güçler ayrılığı ilkesini temelden zedeleyen bu
ilişkinin, yargının bağımsızlığını olumsuz yönde doğrudan etkilediğini
de kabul etmeliyiz.
Bunun kadar önemli bir diğer
konu da, adlî kolluktur. Bugünkü sisteme göre, her türlü hazırlık soruşturması,
yürütmenin denetimindeki idarî polis tarafından yapılmaktadır. Bilinen
özellikleri ve düzeyiyle bu görevlilerin, yargının sağlıklı işlemesini
sağlayacak yönde ve yeterlikte kanıt toplayabildikleri ve soruşturma yapabildikleri
savunulamaz. Bu nedenle, Yedinci Beş Yıllık Planda da yer verildiği gibi,
adalet reformunun temel taşlarından biri de, adlî kolluk kurulmasıdır.
Doğrudan cumhuriyet savcısına bağlı, geçerli eğitim ve teknik olanaklarla
donatılmış bu kolluğun kurulması bir zorunluluktur.
Kısaca değinmeye çalıştığım
bu konuların, Mumcu suikastıyla çok yakından ilgisi bulunmaktadır. Mumcu
suikastını soruşturmakla yetkili bir savcının “bu işi devlet yapmıştır,
siyasî iktidar isterse çözer” biçiminde bir tümce kullandığı, Adalet Bakanlığı
müfettişlerince düzenlenen 20 Haziran 1995 günlü raporda kaydedilmektedir.
Bir savcının böyle bir değerlendirme yapabilmesi için önemli kanıtlara
ve ciddî bilgilere sahip olması gerekir. Ne var ki, bu kanıtlar ve bilgiler,
Parlamentodan saklanabilmekte, soruşturma dosyaları dahi komisyona gönderilmemektedir.
Önergemizi verdiğimiz tarihten bir hafta sonrasına, yani, 13 Haziran 1996
gününe ait haberlerde, hiç ipucu bulamadıklarını sürekli yineleyen DGM
Başsavcısının “bilgi verseydik, ipuçları öğrenilir; bu da faillerin kaçmasına
yol açardı” sözleri son derece ciddî; ama, ciddî olduğu kadar da hazindir.
Demek ki, ortada hem ipuçları ve sanık olduğu sanılan bazıları var ve hem
de bütün bu bilgiler Yüce Parlamentonun bir komisyonundan esirgenmektedir.
BAŞKAN - Sayın Erdem, 1 dakikanız
var efendim.
EŞREF ERDEM (Devamla) - Bitiriyorum
efendim.
Sudan mazeretlerin ve esrarlı
sözlerin arkasına saklanarak Parlamentoya direnen savcılarla kapsamlı soruşturmalar
sürdürülemez.
Mumcu cinayetinin arkasında
olduğundan kuşku duyulan İslamî Hareket Örgütüne ilişkin saptamalar arasındaki
derin çelişkinin nedeni anlaşılabilir gibi değildir. Emniyet Müdürü “böyle
bir örgüt vardır” açıklaması yaparken, DGM “hayır yoktur” diyebilmektedir.
Dönemin İçişleri Bakanı, Uğur Mumcu'yu öldüren kişinin adını vererek açıklamada
bulunurken, olayı gördüğünü söyleyen bir tanık, daha dinlenmeden yalancı
tanıklıkla suçlanmakta, hatta, bu iddiayla, hakkında dava açılmaktadır.
İşte, bu ve benzeri kombinezonlarla
önceki komisyonumuz engellenmiş, gerçeğin kendisini elde edememiştir. Nisan
1995 tarihli ve (10/90) no'lu Meclis Araştırma Komiyonu raporunun şu cümlesi
ise son derece vahimdir: “Âdeta, olayın açıklığa kavuşmaması için her türlü
ortam hazırlanmaktadır.”
Mumcu cinayeti, toplumsal,
ahlaksal ve yapısal kirlenmenin sürmesinden yarar umanların, aydınlığa
düşmanların, demokratik, laik cumhuriyet karşıtlarının, karanlık ellerin
eseridir...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Erdem, süreniz
bitti; eksüre veriyorum; yalnız, toparlayın efendim.
EŞREF ERDEM (Devamla) - Elimizi
uzatıp “şu” diyemiyoruz; ama, onları tanımlayabiliyoruz. Tarih ve gerçeğin
hep aydınlığa dönen yüzü, bir gün elbette egemen olacaktır.
Pandoranın kutusu artık açılmıştır.
Sürekli yinelediğimiz gibi, devletin kuşatılmışlığına dair iddialarımız,
hiçbir bir duraksamaya yer bırakmayacak şekilde doğrulanmıştır. İşte, bu
çerçevede belleğimize kazılı, kamu vicdanının sürekli kanayan yarası ve
hiç unutamadığı Mumcu cinayetinin, pek çok olayın düğüm noktasını oluşturduğuna
inandığımız bu suikastın perde arasındaki gerçeği araştırmanın ve faillerini
ortaya çıkarmanın hepimiz için kaçınılmaz bir görev olduğunu ifade etmek
istiyorum.
Son olaylar karşısında, kesinlikle
yeni bir araştırma komisyonuna gereksinim vardır. Parçaları bir araya getirmek,
bütünü görebilmek, bilinçle saklanmış gerçeği aramak ve elde edebilmek
için buna karar vermeliyiz. Olayları, kanıtları, dosyaları, yeniden, yeni
bilgiler ışığında değerlendirmeliyiz. İnançlı bir Atatürkçüye, su katılmamış
bir cumhuriyetçiye saygımız gereği; laik, demokratik, hukuk devletine olan
inancımız gereği bunu yapmalıyız. Toplumsal duyarlılığın doruğa ulaştığı
günümüzde kamuyonunun da beklentisi budur.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
bu önergemizin öne alınmasında katkıları olan ve uzlaşmayla bunu buraya
getiren siyasî partilerimizin grup başkanvekillerine ve burada destek olacaklarını
ifade eden bütün partilerimizin gruplarına şükranı bir borç biliyorum.
Bu vesileyle, yılmaz bir
demokrasi savunucusu ve yakın arkadaşım olan Uğur Mumcu'yu rahmet, özlem
ve saygıyla anıyorum ve Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim
Sayın Erdem.
Sayın milletvekilleri, araştırma
önergesi üzerindeki n öngörüşmeler sona ermiştir.
Şimdi, Meclis araştırması
açılıp açılmaması hususunu oylarınıza sunacağım: Meclis araştırması açılmasını
kabul edenler... Kabul etmeyenler... Meclis araştırması açılması kabul
edilmiştir.
Meclis araştırmasını yapacak
komisyonun 9 üyeden oluşması hususunu oylarınıza sunuyorum : Kabul edenler...
Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Komisyonun çalışma süresinin,
başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üyenin seçimi tarihinden başlamak
üzere 3 ay olması hususunu oylarınıza sunuyorum : Kabul edenler... Etmeyenler...
Kabul edilmiştir.
Komisyonun gerektiğinde Ankara
dışında da çalışabilmesi hususunu oylarınıza sunuyorum : Kabul edenler...
Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Sayın milletvekilleri, bugünkü
çalışma süremiz dolmuştur. Sözlü sorular ile kanun tasarı ve tekliflerini
görüşmek için, 15 Ocak 1997 Çarşamba günü saat 13.30'da toplanmak üzere,
birleşimi kapatıyorum.
1
- 2
KAYNAK:
TBMM TUTANAK DERGİSİ CİLT: 19 (20. DÖNEM 2. YASAMA YILI 45. BİRLEŞİM)
(BU BELGE 29 HAZİRAN 2000
TARİHİNDE BELGENET ARŞİVİNE ALINMIŞTIR)
  |