|
|
 |
TBMM UĞUR MUMCU
ARAŞTIRMA KOMİSYONU RAPORU
GENEL KURUL GÖRÜŞMELERİ
1 -
2
Uğur
Mumcu Araştırma Komisyonu Raporu, TBMM Genel Kurulu'nun 23 Temmuz 1997
tarihindeki 125. Birleşiminde görüşüldü.
Tutanaklardan görüşmeler:
BAŞKAN (BAŞKANVEKİLİ YASİN
HATİPOĞLU) - Genel Kurulun 16 Temmuz 1997 tarihli 122 nci Birleşiminde
alınan karar gereğince, bu kısımda yer alan, Denizli Milletvekili Sayın
Adnan Keskin ve 28 arkadaşının, Uğur Mumcu cinayetinin açıklığa kavuşturulması
amacıyla, Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca
bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi üzerine kurulan (10/86)
esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonunun raporu üzerindeki genel görüşmeye
başlıyoruz.
Komisyon ve Hükümet hazır.
Sayın milletvekilleri, İçtüzüğümüze
göre, Meclis Araştırması Komisyonunun raporu üzerindeki genel görüşmede
ilk söz hakkı, araştırma önergesi sahibine aittir; daha sonra, İçtüzüğümüzün
72 nci maddesine göre, siyasî parti grupları adına birer üyeye, şahısları
adına iki üyeye söz verilecektir; ayrıca, istemleri halinde komisyon ve
Hükümete de söz verilecektir; bu suretle, Meclis araştırması Komisyonu
raporu üzerindeki genel görüşme tamamlanmış olacaktır.
Konuşma süreleri, Komisyon,
Hükümet ve grup temsilcileri için 20'şer dakika, kişisel söz talebinde
bulunanlar için 10'ar dakikadır.
Komisyon raporu 344 sıra
sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.
Rapor üzerinde söz alan sayın
milletvekillerinin isimlerini arz ediyorum: Gruplar adına; Anavatan Partisi
Grubu adına Sayın Tevfik Diker, Demokratik Sol Parti Grubu adına Sayın
Ahmet Piriştina, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Sayın Eşref Erdem;
önerge sahibi sıfatıyla da Sayın Erdem konuşacaklar. Şu ana kadar tespit
ettiğimiz isimler bunlar.
Önerge sahibi sıfatıyla,
buyurun Sayın Erdem. (CHP sıralarından alkışlar)
Bu fasılda süreniz 10 dakikadır.
EŞREF ERDEM (Ankara) - Grup
adına konuşmamla birleştirmenizi istiyorum.
BAŞKAN - Hayır; sizden sonra
grup olmasa...
EŞREF ERDEM (Ankara) - Ben
grup adına da konuşacağım.
BAŞKAN - Ama, gruplar adına
ilk söz sizin olmadığı için, Sayın Tevfik Diker'le yer değiştirebilirseniz
benim için fark etmez.
EŞREF ERDEM (Ankara) - Genelde
süreler birleştiriliyordu Sayın Başkan.
BAŞKAN - Hayır, öyle yok
efendim. Şöyle var: Bakın, ilk söz sahibi zatıâlinizsiniz; grup adına da
siz konuşacaksanız ve ilk grup sözü de sizin grubunuza aitse birleştiririz;
yahut, siz önerge sahibi sıfatıyla değil de milletvekili sıfatıyla en son
konuşacak olsanız ve grubunuz da en son konuşacak olsa birleştiririz. Yalnız,
Sayın Diker'le anlaşırsanız, grubunuz yer değiştirirse, birleştiririm;
yoksa, yalnız önerge sahibi sıfatıyla konuşacaksınız.
Sayın Diker, yerinizi değiştirirseniz,
Sayın Erdem'in süresini birleştireceğim; “yok, ben yerimde konuşurum” derseniz...
TEVFİK DİKER (Manisa) - Sayın
Erdem buyursun.
BAŞKAN - Yani, ortaklık nezaketidir!..
Sayın Erdem, ben, grup yerinizi
değiştirdim; böylece, size 30 dakikalık süre tanıyorum; yalnız, bu 30 dakikada,
hem grup adına hem de önerge sahibi sıfatıyla konuşmuş olacaksınız.
Buyurun.
CHP GRUBU ADINA EŞREF ERDEM
(Ankara) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi
Grubu adına ve önerge sahipleri adına konuşmama başlarken, Yüce Meclisi
saygıyla selamlıyorum.
Değerli arkadaşlarım, bu
yılın başlarında kurulan ve Uğur Mumcu cinayetini aydınlatmakla görevli
olarak işe başlayan Araştırma Komisyonumuz, 4 aylık bir çalışmanın sonunda,
oybirliğiyle bir rapor ortaya koymuştur. Bu vesileyle, grubu bulunan diğer
siyasî partilerin temsilcileri olarak komisyonda görev yapan bütün değerli
arkadaşlarıma burada şükranlarımı ifade etmeyi bir borç sayıyorum.
Görüşmeye başlarken, görüşleri
bir iki başlık altında toplamak istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, önce
Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 105 inci maddesiyle, yani araştırma
komisyonlarının çalışmalarını düzenleyen maddeyle başlamak istiyorum. Bu
madde, araştırma komisyonlarının çalışmalarını sınırlandırmaktadır. Eğer,
burada sözü edilen şeyleri ifade etmek gerekirse, kabaca üç başlık altında
toplanabilir.
Bunlardan bir tanesi, Anayasanın
138 inci maddesine yapılan atıftır. Anayasanın 138 inci maddesinin üçüncü
fıkrasında ifadesini bulan “yargıya intikal etmiş olayla ilgili olarak
Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşme yapılamaz” biçimindeki hüküm, bence,
araştırma komisyonları için geçerli olmamalıdır. Nihayet, araştırma komisyonları,
yaptığı çalışmayla, yargıya müdahale değil, aksine, yargıya katkı sağlayan
bir çalışma yapmaktadır. O nedenle, bunun yeniden düzenlenmesinde yarar
vardır.
Bu maddenin unsurları arasında
iki önemli husus daha var: Bir tanesi “devlet sırrı” bir tanesi “ticarî
sır” adı altında olmak üzere, bu konularda araştırma komisyonlarına bilgi
verilemeyeceği hükme bağlanmıştır. Tabiî, bu, nihayet sübjektif bir şeydir.
Ne nereye kadar devlet sırrıdır, ne nereye kadar ticarî sırdır, bu takdir
kime aittir, nasıl değerlendireceğiz; bunu da çözmekte biraz sıkıntı var.
O nedenle, birinci önerim,
105 inci maddede araştırma komisyonlarının yaptırımlarını daha da açıklağa,
berraklığa kavuşturacak bir düzenlemenin yapılmasıdır. Burada, tabiî, Türkiye
Büyük Millet Meclisi de kendini yargı yerine koyan bir komisyon değil.
İnsanların bilgisine başvuruyoruz; geliyor veya gelmiyor; gelmeyenle ilgili
herhangi bir işlem de maalesef yapılamıyor.
Şimdi, bu işin, bu cinayetin
soruşturmasını başından sonuna kadar yürüten eski Başsavcı Sayın Nusret
Demiral'ı yazıyla birkaç kez komisyona çağırmış olmamıza rağmen, zannediyorum
ki, Anayasanın 138 inci maddesinin hükmüne sığınarak, Komisyonumuza bilgi
vermekten kaçınmıştır. O nedenle, bu konuda, bu maddeyle ilgili yeniden
bir düzenleme yapmakta yarar vardır.
Değerli arkadaşlarım, olay
24 Ocak 1993 günü vuku bulmuştur. 24 Ocak 1993 günü öğle saatlerinde, rahmetli
Uğur Mumcu, arabasına binerken bir bombalı suikast sonucu hayatını kaybetmiştir.
Olayın hemen arkasından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığından bir savcı yardımcısı
olay yerine intikal ediyor, olaya el koyuyor; araştırmalar yapmaktayken,
devlet güvenlik mahkemesi Başsavcısı Sayın Nusret Demiral geliyor ve diyor
ki: “Bomba var burada; bu bizim işimizdir, biz bakarız, sen kenarda dur.”
O noktadan itibaren, sivil cumhuriyet başsavcı yardımcısı, bir tutanakla
görevi DGM Başsavcısına devrediyor ve olay yerinden ayrılıyor. Bu noktadan
itibaren, DGM savcısı, olaya muttali olup hazırlık soruşturmasını sürdürmeye
devam ediyor.
Burada tartışılan konu, bunun
DGM'nin kapsamına girip girmediği konusudur; tartışmalı bir konudur. Acaba,
başlangıçta, doğrudan doğruya, DGM savcısının gelip el koyması uygun mudur;
yoksa, cumhuriyet başsavcılığı, olayı belli bir noktaya getirdikten, ortaya
çıkan ipuçları ve emareleri değerlendirdikten ve bu olayın devlet güvenlik
mahkemesinin görev alanına girdiğini saptadıktan sonra mı dosyayı devretmeliydi;
bu konuda da çok fazla berraklık yok.
Patlama anında güvenlik birimleri
ve ilgililer derhal geliyor.
Patlamada dikkati çeken bir
nokta var: Patlamanın, aracın vites koluna veya debriyajına bağlanan bir
ip, bir misina, bir kabloyla aracın altına yerleştirilen bir plastik patlayıcı
biçiminde gerçekleştirildiği ifade ediliyor. Komisyon çalışmaları sırasında,
bunun uzaktan kumandayla da patlatılabileceği, hatta bu ihtimalin daha
yüksek olabileceği de gündeme getirildi. Başında yapılan araştırmada, ne
yazık ki, bugüne kadar patlama sadece bu çerçevede götürülmüş ve uzaktan
kumandayla patlatılabileceği ihtimali hiç dikkate alınmamıştır. Burada
da bir eksiklik olduğunu zannediyorum.
Önemli başlıklardan bir tanesi
de, ne yazık ki, Uğur Mumcu'nun korunmamış olmasıdır. Burada hiçbir gerekçe
bunu haklı kılamaz. Gizli olduğu ifade edilen bir yönetmeliğin ardına sığınarak,
Uğur Mumcu gibi ülkemizin yetiştirdiği değerli bir araştırmacı gazeteci
yazar arkadaşımızın korunmamış olması, bence, büyük bir görev kusurudur,
büyük bir ihmaldir. Korumayla ilgili olarak ilgililere, yetkililere ve
birim amirlerine soru sorduğumuzda aldığımız cevap şudur: “Uğur Mumcu'nun
ikamet etmekte olduğu evin yakınında, aynı sokakta, Karlı Sokakta Tunus
Büyükelçiliğinin rezidansı vardır. Tunus Büyükelçiliğinin rezidansının
önünde görev yapan polislere, Uğur Mumcu'nun evinin de korunması görevi
verilmiştir.” Oysa, bizim yaptığımız araştırmalarda, orada görevli polis
memurları dahil hiç kimse, böyle bir görev verildiğini doğrulamadı. Hatta,
burada görev yapan polis memuru arkadaşlar, Uğur Mumcu'nun bu sokakta oturduğunu
dahi bilmediklerini; Doğru Yol Partisi Ankara İl Başkanı Yunus Ertekin'in
arabasının korunmasıyla ilgili kendilerine bir talimat verildiğini, onun
korunmakta olduğunu; ancak, Uğur Mumcu'nun ne kendisiyle ne ikametgâhıyla
ne de arabasıyla ilgili herhangi bir talimatın verilmediğini ifade ettiler.
Ne yazık ki, bu da son derece üzücü bir olaydır.
Değerli arkadaşlarım, soruşturma,
bence ve oybirliğiyle bir rapor elde ettiğimize göre, bizce, savsaklanmıştır.
Soruşturma açıkça savsaklanmıştır, ciddiye alınmamıştır ve soruşturmanın
gizliliği yer yer ihlal edilmiştir.
Yine, güvenlik birimlerine
sorduğumuzda, sadece Uğur Mumcu cinayetini araştırmakla görevli bir ekibin
görevlendirildiği ve bu ekibin tek görevinin Uğur Mumcu cinayetini araştırmak
olduğu ifade edildi; ama, o arkadaşlarımızı Komisyona çağırdığımızda, böyle
bir masanın, ekibin olmadığını; ancak, cinayetin araştırılmasının, Ankara
Emniyet Müdürlüğü bünyesinde görevli bulunan sağ ve irticaî terör masasına
verildiğini öğrendik.
Cinayetin hemen ardından
bize göre yapılması gerekenlerden bir tanesi, Uğur Mumcu'nun ikametgâhında
ve çalışma odasında bir tespitin yapılmasıydı. Yaptığımız araştırmalarda,
ne yazık ki, olayın arkasından böyle bir tespitin yapılmadığını öğrendik
ve ilgililere sorduğumuzda aldığımız cevap daha da hazindir: “Olay yeni
vuku bulmuştu, aile hüzünlüydü, yaslıydı; o nedenle biz araştırma yapmadık.”
İkinci husus da, Uğur Mumcu'nun eşi tarafından verilen bir dilekçede evin
aranmasına izin verilmediği biçimindedir. Bu dilekçeyi Komisyonda tartıştık,
gördük; dilekçede ifade edilen şudur: Rahmetli Muammer Aksoy'un ölümünden
sonra, Muammer Aksoy'un bürosunda bir arama yapılmış ve büro, âdeta tarumar
edilmiş; bunun üzerine, Uğur Mumcu'da o günlerde bir yazı yazmış. Verilen
dilekçede ifade edilen şey, böyle bir aramanın yapılmaması ve delillerin
ortadan kaldırılmamasına dönük bir anlayıştan, bir özenden kaynaklanan
taleptir; bu talep, sanki evin aranmaması ve çalışma odasında bir tespitin
yapılmaması biçiminde değerlendirilmiştir; bu da, ne yazık ki doğru değildir
ve bir tespit yapılmamıştır.
Yine, komisyon çalışmalarımızın
başında, arkadaşlarımızın girişimiyle, Uğur Mumcu'nun ölümünden belli bir
süre önce ve ölümünden bir süre sonraki tarihler arasında Uğur Mumcu'nun
evinden yapılan telefon görüşmelerinin kimlerle olduğu konusunda Telekom'dan
bilgi istendi. Telekom Genel Müdürlüğü ilgilileri, bize yazdıkları yazıda,
bunların altı ay süreyle muhafaza edildiğini ve altı ayın sonunda bu bantların
ya imha edildiğini ya yeniden kullanıldığını; dolayısıyla, altı ayın sonrasında
bu kayıtlara rastlamanın, ulaşmanın mümkün olamayacağını ifade ettiler.
İlgililere sorduğumuzda -DGM Savcısı başta olmak üzere- arkadaşlarımız,
böyle bir şeyi düşünmediklerini ve Telekom'a bu konuda herhangi bir yazı
yazmadıklarını, bu konuda bir girişimde bulunmadıklarını ifade ettiler;
ki, bu da, kanımca önemli bir eksikliktir.
Bazı kişilerin ifadelerine
ya hiç başvurulmamıştır veya ifadeleri geç alınmıştır. En çarpıcı örnek
de, rahmetli Uğur Mumcu'nun eşinin ifadesidir. Eşi Güldal Mumcu'nun ifadesi,
cinayetten aşağı yukarı yirmi gün sonra alınmıştır. Doğal olarak yapılması
gereken, olay vuku bulur bulmaz, Karlı Sokağın bütün giriş çıkışlarının
kontrol altına alınmasıydı. Hele hele, eğer uzaktan kumandayla patlatma
söz konusuysa, göz mesafesinde bir yerde bulunulması gerekir ki, bu iş
gerçekleşebilsin. O takdirde, bütün binalar, bütün arabalar, bölgede bulunan
caminin minaresi dahil olmak üzere her alan, böyle bir zanlının mekân tuttuğu
yer olabilirdi ve sokağın kontrol altına alınması gerekirken, herkesin
ifadesine başvurulması gerekirken, çoğunun ifadesine başvurulmamıştır.
Asıl önemlisi de, Uğur Mumcu'nun evinin tam karşısında bulunan taksi durağındaki
şoförlerin ifadelerine ayaküstü başvurulmuş; bu taksi şoförlerinin tümünün
ifadeleri tek tip: “Uğur Mumcu diye birini tanımıyoruz, adını hiç duymadık,
bu sokakta Uğur Mumcu diye birinin oturduğundan da zerrece haberimiz yok.”
Olay bu... O taksi durağında telefonlara bakan ve çaycılık yapan iki kişi
var -başlangıçta bize bir kişi denilmişti, sonra biz araştırmamızda gördük
ki iki kişi- bunlardan biri gündüz çalışıyor, biri gece çalışıyor; bu çaycıların
dahi ifadelerine başvurulmamıştır.
Yine, Uğur Mumcu'nun eşi
Güldal Mumcu'ya ve bir tanığın ifadesine göre, olayın vuku bulduğu sırada
üç zenci kadının oralarda dövündükleri ve bu dövünmenin hemen arkasından
da fotoğraf makineleriyle etrafta fotoğraf çektikleri ifade edilmiş olmasına
rağmen, dosyanın hiçbir yerinde bu zencilerden bahsedilmemektedir.
Bu yöredeki kapıcılar dahil,
dükkân sahipleri dahil, ne yazık ki, çoğunun ifadesi alınmamıştır.
Bazı ihbarlar zamanında değerlendirilmemiştir.
Karlı Sokaktaki bir evle ilgili olarak yapılan ihbar üzerine polis oraya
gittiğinde, Necibe Aslan ve Şefik Polat adında, aranmakta olan iki kişiye
rastlıyor; ancak, şöyle bir etrafa bakıyor; gayet düzenli bir ev, bir şey
yok; geri dönüp gidiyor. İki gün sonra farkına varılıyor ki, bu iki kişiden
biri Ankara, diğeri de Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesince aranan sanıklardır,
biri, İslamî Hareket Örgütünün en üst düzeydeki yöneticilerindendir; ama,
ne yazık ki, iki gün sonra, artık geç kalınmıştır ve bu iki insan da yurtdışına
kaçma imkânı bulmuştur.
Yine, bir başka yerle ilgili
17 Şubatta ihbar yapılıyor, dört gün sonra ihbar mahalline gidiliyor.
Bunlar, bence, soruşturmanın
nasıl savsaklandığının açık göstergeleridir.
Soruşturmanın gizliliği ihlal
edilmiştir. Bomba ekspertiz raporu bu olayda kilit delil durumundadır.
18 Şubat günü Türkiye Radyo
ve Televizyon Kurumundaki “Perde Arkası” programına bir bomba uzmanı çıkıyor
ve bu bomba raporunu Türkiye kamuoyuna açıklıyor. Bir taraftan “hazırlık
soruşturması gizlidir” gerekçesiyle komisyona gelip ifade vermekten kaçınan
DGM Başsavcısı, diğer taraftan da bu delilleri ifşa edecek ve soruşturmanın
seyrini değiştirebilecek önemli bir delil Türkiye kamuoyunun önünde tartışılıyor!..
Bununla yetinilmiyor, DGM Savcısı Kemal Ayhan, bu konuda, Türkiye Radyo
ve Televizyon Kurumuna yazdığı yazıda “bu yayını durdurun; çünkü, bu soruşturmanın
seyrini değiştirecek bir delildir” diyor; ama, ne yazık ki, yazılan yazı,
program yayınlandıktan sonra TRT'ye ulaşıyor.
Yine aynı anlayışla, tanık
Ayhan Aydın, Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumundaki “Ateş Hattı” programına
bizzat polislerce götürülerek programa çıkarılıyor ve âdeta tanık orada,
yalancı şahitliği kamuoyunun önünde zorla tescil ettirilmişcesine, baskı
altında tutuluyor.
Değerli arkadaşlarım, Ayhan
Aydın, bu olayda tek tanıktır, “ben gördüm” diyen tek adamdır. Bir hafta
sonra, 31 Ocak 1993 günü Ankara Yıldız Karakoluna başvurarak, “Ben olayın
görgü tanığıyım. Bir haftadır korktum, çekindim; ama, şimdi vicdan muhasebesi
yaptım, olayı size anlatmalıyım” diyor, bilgi veriyor: “Boyu bosu şudur,
adam bu, arabanın altına biri yattı, biri de dedi ki, 'Mıstık, bijon arabanın
altına kaçtı.' Ben gördüm. Biri ayakta, gözlüklüydü, boyu bosu şudur, kilosu
şudur” diyerek “yüzünde bir yara izi vardır”dan, gömleğinin rengine kadar
tarif ediyor. 13 Şubat günü İstanbul'da İslamî Hareket Örgütüyle ilgili
operasyonda yakalanan 8 sanık Ankara'ya getiriliyor, bu tanıkla yüzleştiriliyor.
Bu tanık, bu 8 kişinin içerisinden ikisini teşhis ediyor, birinin, o 8
kişinin içerisinde olmadığını ifade ediyor.
Tabiî, bunu, sanık budur,
olayı bunlar işlemiştir gibi bir kasıtla söylemiyorum; ama, aksi kanıtlanıncaya
kadar, faili meçhul bu cinayet aydınlanıncaya kadar ve faili bulununcaya
kadar, bence, tanık Ayhan Aydın, olayın tek görgü tanığıdır ve anlattıkları,
söyledikleri ciddiye alınması gereken bir kişidir; ama, ne yazık ki, daha
sonra bu arkadaşımızla ilgili olarak yalancı tanıklıktan dava açılmıştır.
Yüzün üzerinde ihbar vardır;
ihbarların büyük bölümü de doğru çıkmamıştır. Yüzün üzerindeki ihbarlarda,
bunlardan yalan ihbarda bulundukları bilinenlere neden herhangi bir işlem
yapılmıyor da, sadece tanık Ayhan Aydın'a yalancı tanıklıktan dava açılıyor?
Sonunda aklanıyor...
Bu olay, bir süre sonra,
İstanbul'da, tarihlerde tahrifat yapıldığı ifade edilen bir olayla ilgili
olarak, yani İslamî Hareket Örgütü elemanlarının İstanbul'da gözaltına
alınması tarihleriyle çakışıyor. Komisyonun çalışmalarını bitirmesine yakın
İstanbul'dan bu yakalama tutanaklarının suretleri istendi. Tahrifat, kamuoyu
vicdanında derin etkiler bırakan, şüpheler yaratan, endişeler yaratan bir
olaydır.
Yakalama tutanağının başında tarih 23; sonunda 20; 23 diye başlayan tanzim
tutanağının orta bölümünde “26 Ocakta falanın göstermesi üzerine Şile ormanlarına
gidildi, sanık gösterdi, çukur kazıldı, şu kadar C-4 plastik bomba, şu
kadar silah, şu kadar mühimmat, şu kadar şey çıktı...” diye sıralanıyor
ve metnin içerisinde bu 26 diye gösteriliyor. Tutanak bittiğinde tanzim
tarihi bu sefer 20 Ocak diye geçiyor. Düşünün, giriş 23, ortada 26, sonda
20...
Şimdi, bu, haklı olarak kamuoyu
vicdanında tartışmalı konu olarak derin izler bırakmıştır. Tartışmanın
gerekçesi ne; Uğur Mumcu'nun öldürülme tarihiyle bu sanıkların, operasyonda
elde edilenlerin gözaltına alınma veya tutuklanma tarihlerinin çok yakın
olması, aynı gün olması, iki gün önce olması, bir gün sonra, iki gün sonra
olmasıdır; bu konu aydınlatılamamıştır. DGM Savcısı Ülkü Coşkun bu olayı
soruşturmak üzere İstanbul'a gitmiştir ve hepinizin hatırlayacağı biçimde,
o dönemin Sayın Bakanının ağzından yahut Sayın Emniyet Genel Müdürünün
ağzından “polisler de nihayet insandır, çok yoruluyorlar, beşerî bir hata
olmuştur tutanaklarda...”
Ben bir komisyon üyesi olarak
ve bu Parlamentoda görev yapan bir milletvekili olarak bununla yetinmediğimi
ve bu gerekçenin beni tatmin etmediğini huzurunuzda açıkça ifade etmek
istiyorum; tatmin edici bir gerekçe değildir. Bunun üzerine, Uğur Mumcu'nun
ailesi, daha önce de Uğur Mumcu'nun eşi ve avukatının huzurunda “bu cinayeti
devlet işlemiştir, siyasî iktidar isterse faili bulur. Siyasî iktidar da
size yakın, gidin konuşun, ortaya çıkarılsın” dediği iddia edilen bir savcı.
Bu konularla ilgili olarak,
aile, Ülkü Coşkun'la ilgili suç duyurusunda bulunmuştur; Adalet Bakanlığının
iki müfettişi bu konuda araştırma yapmıştır ve raporlarının sonunda Ülkü
Coşkun ile ilgili olarak ceza tertibi gerektiğine dair bir rapor hazırlamışlar
ve raporu ilgili bakanlığa göndermişlerdir. Ama, hangi gerekçeyledir bilinmez,
rapor Millî Savunma Bakanlığına gidiyor ve Millî Savunma Bakanı, günün
birinde, gerekçesiz olarak “bu dosyayı işlemden kaldırdım” diyor. Bu noktanın
da üzerinde durulmasında yarar var.
Değerli arkadaşlarım, delil
toplamada, başından itibaren yeterli ve gerekli özen ne yazık ki bu olayda
gösterilmemiştir. Olayın vukuunun hemen arkasından, elbette öldürülen Uğur
Mumcu gibi bir insan olunca, başta, Devlet Başkanımız, Başbakanımız, bakanlarımız,
siyaset adamları, bürokratlar, sevenler, halkın kendisi birdenbire olay
yerine sökün ediyor. Yapılması gereken şey, derhal o olayın vuku bulduğu
ve parçaların yayıldığı alanlar da dahil bölgeyi, mahalli kontrol altına
almaktır ve hiç kimseyi -Cumhurbaşkanı da olsa- oraya sokmamaktır. Efendim,
Sayın Cumhurbaşkanımız geldi, Sayın Başbakanımız geldi, sayın bakanımız
geldi; engelleyemedik gerekçesi, bence, mazeret değildir.
Tabiî, Komisyonun çalışması
sırasında, uzmanlara sorup soruşturarak öğrendiğimiz, dünyanın çağdaş ülkelerinde
bu konuda yetiştirilmiş önemli uzmanlar bu bölgeye girerken dahi, astronotların
giydiği elbeselere benzer elbise giyerler; zira, insanların başından düşebilecek
olan bir saç, bir kıl dahi soruşturmanın seyrini değiştirmeye yetebilir.
Ne yazık ki, bu, böyle yapılmamıştır; binlerce insan, alanı çiğnemiştir
ve sonunda da, süpürgelerle alan süpürülmüş, toplananlar çuvallara doldurularak
delil adı altında Ankara Emniyetine götürülmüştür.
Yine, uzmanların ifadesine
göre, böyle bir olayın hemen arkasından, bir görgü tanıklarının listesinin
ve bir delil tespit cetvelinin yapılması gerekiyor; ne yazık ki, soruşturma
dosyasının tümünde ne böyle bir görgü tanıkları listesi var ne de bir delil
tespit tutanağı var.
Değerli arkadaşlarım, aradan
dörtbuçuk yıl geçti; dörtbuçuk yıldır, Türkiye Cumhuriyeti olarak, siyaset
adamları olarak, siyasî partilerin temsilcileri olarak, hükümetler olarak
henüz bu ayıptan kurtulmuş değiliz. Tabiî, bu önerge verilirken, etraftan
belli eleştiriler de aldık; yani, Türkiye'de sayısı binlerle ifade edilen
faili meçhul cinayetler bir tarafta dururken, sadece Uğur Mumcu cinayetine
dönük bir araştırma yapılması doğru mudur?!.. Belki bu iddiada da gerçek
payı vardır; ama, açıkçası biz bunu verirken, Uğur Mumcu cinayeti, bu faili
meçhul cinayetler içerisinde pik noktasıdır, bütün dikkatleri şu veya bu
şekilde üzerinde toplayan bir cinayettir. Bu cinayette bir miktar ipucu
yakalayabilirsek, olayın aydınlatılmasına Türkiye Büyük Millet Meclisi
adına katkıda bulunabilir, yeni şeyler elde edebilirsek, Türkiye'de faili
meçhul cinayetlerin tümünün de aydınlatılmasına katkıda bulunmuş oluruz
diye düşündük ve bu gerekçeyle, Yüce Parlamentomuz, oybirliğiyle bu Komisyonu
oluşturdu.
Bundan önce de, 19 uncu Dönemde,
Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu kurulmuş; o komisyon da, çok
ciddî ve değerli bir çalışma ortaya koymuştur. O arkadaşlarımıza da -bir
kısmı Parlamentoda, bir kısmı Parlamento dışında- gerçekten, o çalışmalarından
ötürü, bu kürsüden teşekkür ediyorum; ama, ne yazık ki, o komisyonun hazırladığı
raporun da Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülme şansı olamamış.
Eğer, biz, siyaset adamları
olarak kendimize saygımızı korumak istiyorsak; eğer, biz, siyasî partiler
olarak ve siyasetin bizatihi kendisi olarak kamuoyumuzun nezdinde var olan
saygınlığımızı daha da yüceltmek istiyorsak ve uluslararası platformlarda,
Türkiye'nin şu veya bu şekilde bu konularda sıkıştırılmasına fırsat vermek
istemiyorsak; bir an önce, bu olayın aydınlatılmasında ve bunun arkasından
da bütün faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasında yarar vardır.
Bugün, ortada bir tablo var.
Bugün, hepimiz, gazetelerin birinci sayfalarına baktık; birinci sayfalarında
yer alan fotoğraflara baktık, ilişkilere baktık, demeçlere baktık ve gerçekten,
ben, bu Parlamentonun bir üyesi olarak büyük üzüntü duydum. Türkiye, Susurluk'tan
sonra ortaya çıkan tabloyu, ipuçlarını hızla değerlendirmelidir, hızla
üzerine gitmelidir; Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak bunun gereğini
derhal yapmalıyız. Yeni Hükümetimiz, derhal, kendi üzerine düşen görevi
yerine getirmeli, bunun üzerine inatla ve ısrarla gitmeli ve bu olayın
takipçisi olmalı.
Burada, dokunulmazlığı kaldırılmak
istenen arkadaşlarımız var; gönül diliyor ki, bu arkadaşlarımız buraya
gelsinler, dokunulmazlıklarının kaldırılmasını kendileri talep etsinler.
Bazı şeylerin arkasına sığınarak “biz bunu devlet için yaptık, devletin
yüksek menfaatları için yaptık” gerekçesi gerekçe değildir; bunu gerekçe
olarak kabul etmemiz mümkün değildir.
Hatırlarsınız, rahmetli başbakanlardan
Sayın Suat Hayri Ürgüplü ile ilgili bir iddia ortaya atılmıştır. Sayın
Suat Hayri Ürgüplü, Parlamento kürsüsüne çıkmış ve “Türkiye Büyük Millet
Meclisinden çıkacak, beni Yüce Divana sevk etmeme kararı, benim aklanmam
anlamına gelmez, ben bununla yetinmem. Yüce Parlamentodan ricam, beni Yüce
Divana sevk edin, yargının önünde aklanıp aranıza dönmek istiyorum” demiştir
ve bu böyle gerçekleşmiştir.
Şimdi, birtakım şeylerin
arkasına sığınarak bunu yapmamak çok doğru bir tavır değildir. Eğer bunlar
yapmıyorlarsa, bu Parlamento kendisine düşen görevi yerine getirmeli ve
bu arkadaşlarımızı derhal bu dokunulmazlık zırhından arındırmalı, arkadaşlarımız
aklanıyorlarsa yargıda aklanmalılar ve o aklanmaların arkasından bu Genel
Kurul salonuna dönmelidirler diye düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım, baştan
da söyledim, bir yargı merci değiliz; sizin adınıza, Türkiye Büyük Millet
Meclisi adına bir görev yapmaya çalıştık. Ne ölçüde çalıştık, tabiî onu
tam bilemiyorum; ama, bütün arkadaşlarımızın ortak kanısı, biraz sonra
ifade edeceğim noktalarda, kusurların, görev ihmallerinin var olduğu biçimindedir.
O nedenle de, onlarla ilgili olarak Komisyonumuz suç duyurusunda bulunmuştur.
Komisyonumuzun raporunun
son bölümünde “Uğur Mumcu, ülkemizin yetiştirdiği uluslararası düzeyde
üne ve değere sahip, araştırmacı-yazar değerli bir gazetecimizdir. Çoğulcu
parlamenter rejime, laik demokratik cumhuriyete, hukukun üstünlüğü ilkesine
yürekten inanan, yılmaz bir demokrasi savunucusudur. Çok sevilen Mumcu'nun
cenazesine katılan yüzbinler de bunun kanıtıdır.
Bu soruşturma yapılırken,
son yıllarda Mumcu'nun teşhir ettiği çevrelere bakmak, gerçeğe ulaşmakta
doğru bir çıkış noktası olacaktır. Bu konuda, ölümünden sonra geliştirilen
senaryolar da bu tezin üzerine bina edilmektedir.
Mumcu, laik demokratik cumhuriyete
inanıyordu, bunun için radikal İslamcı örgütlerce; ülkenin bölünmez bütünlüğüne
inanıyordu, bunun için bölücü örgütlerce; devletin içerisinde yuvalanan
ve mafya diye adlandırılan uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapanlar ile
çek-senet tahsilatına bulaşan odakları hergün teşhir ettiği için, bu tür
organize suç örgütlerince öldürülmüş olabilir” denilmektedir.
Komisyonumuzda da bu tezlerin
her biri ayrı ayrı değerlendirilmeye tabi tutuldu; ama, ne yazık ki, dört
aylık çalışmanın sonunda, şudur veya şu olabilir diyebilecek bir noktaya
gelinemedi.
Raporda devamla “Komisyonumuz,
soruşturmanın bu çerçevede yeteri kadar genişletilmediği ve derinleştirilmediği
kanaatindedir...”
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Efendim, ne kadar?..
EŞREF ERDEM (Devamla) - 2
dakika yeter.
BAŞKAN - Buyurun efendim.
EŞREF ERDEM (Devamla) - “...Bu
nedenle, Komisyonumuz, soruşturmayı baştan itibaren savsaklayan ve görev
kusuru olan DGM eski Başsavcısı Nusret Demiral ve DGM eski Savcısı Ülkü
Coşkun, Uğur Mumcu'yu koruma konusunda gerekli önlemleri almayan Ankara
Valisi ve her kademede görev yapan diğer ilgililer, soruşturmanın gizliliğini
ihlal eden ve 18.2.1993 tarihinde TRT'de yayınlanan “Perde Arkası” programına
katılarak görüş belirten kamu görevlileri, soruşturmanın gizliliğini ihlal
eden ve 20.9.1993 tarihinde yayınlanan “Ateş Hattı” programına tanık Ayhan
Aydın'ı götüren güvenlik görevlileri, İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görevli
polisler olup, tutanakta tahrifat yapan ve imha tutanaklarını tanzim edenler
ile diğer ilgili ve görevliler hakkında, inceleme, araştırma ve gerekli
soruşturmanın yapılması uygun olacaktır” denilmektedir.
Ben, bununla da yetinmiyorum;
eğer Türkiye Büyük Millet Meclisi uygun görürse, bu da dahil olmak üzere,
faili meçhul cinayetler konusunda araştırmanın daha da derinleştirilerek
sürdürülmesi konusunda gerekli duyarlılığın gösterilmesini rica ediyor,
Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Erdem, teşekkür
ediyorum efendim.
Huzur ve asayişimiz için
gerçekten çok önemli olan bu ve benzer konularda herkes üzerine düşeni
eksiksiz yapmalıdır. Hukukta “tahkikatın derinleştirilmesi” diye bir kural
vardır. Burada da, derinleştirmeyi gerektiren ne varsa yapılmalıdır. Netice
itibariyle, hukuk devleti, demokratik ilke açısından, kimin eli kimin cebindedir
eksiksiz ortaya çıkmalıdır. (Alkışlar)
Sayın Gözlükaya, Doğru Yol
Partisi Grubunun sözcüsü hazır mı?
MEHMET GÖZLÜKAYA (Denizli)
- Galiba dışarı çıkmış.
BAŞKAN - Peki, o zaman, ben,
Sayın Piriştina'yı davet ediyorum.
Demokratik Sol Parti Grubu
adına, Sayın Ahmet Piriştina; buyurun. (DSP, ANAP ve CHP sıralarından alkışlar)
DSP GRUBU ADINA AHMET PİRİŞTİNA
(İzmir) - Değerli milletvekilleri, Uğur Mumcu cinayetinin açıklığa kavuşturulması
amacıyla kurulan (10/86) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu raporu
üzerinde Demokratik Sol Partinin görüşlerini aktarmak üzere söz almış buluyorum;
hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Öncelikle, Uğur Mumcu'nun
meslektaşı değerli gazeteci Sayın Kemal Bağcı'nın dün ölümü üzerine Grubumuzun
duyduğu büyük üzüntüyü ifade etmek istiyorum. Kendisine rahmet; ailesine,
yakınlarına başsağlığı ve kazada yaralananlara da sağlıklar diliyorum.
Yine, öncelikle, geçen dönem
görev yapan Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonuna; olayla ilgili
çalışma, araştırma yapan gazetecilere, yazarlara ve hukukçulara, komisyona
katkılarını esirgemeyen herkese, huzurlarınızda teşekkür ediyorum ve bu
arkadaşlarımızın çalışmalarımıza ışık tuttuğunu ifade etmek istiyorum.
Değerli milletvekilleri,
Komisyonumuz, Uğur Mumcu cinayetinin açıklığa kavuşturulması amacıyla,
birçok bilgi ve belgenin rapor haline getirilmesini sağlamış ve Mumcu'nun
korunması, cinayetin araştırılması aşamasındaki savsaklamaları tespit açısından
önemli bir işlev görmüştür.
Komisyonumuzun, iyi niyetli,
özverili, gayretli bir çalışma yaptığı inancındayım; ancak, şunu da itiraf
etmeliyim ki, bütün bu iyi niyetli gayretlerin sonucunda, olayın çözülmesine
ilişkin vardığımız nokta, Uğur Mumcu'nun, kendi cinayetine ilişkin, kendisinin
verdiği ipuçlarından daha ileri bir nokta değildir.
Uğur Mumcu, solcu bir aydındı;
emekten yana görüş üreten, ulusal birlikten yana, tam bağımsızlıkçı, ülkesinin
sömürülmesini istemeyen, eşitlikçi, barışçı bir gazeteciydi. Yolsuzluklara,
haksızlıklara karşı çıkan Uğur Mumcu, politikacıların namuslu ve dürüst
olmalarını isterdi. Hak etmediğini kazananlara karşı çıkar, ülkeye yönelik
ihanetleri asla affetmezdi. Ulusal ve uluslararası boyutta çok seveni olduğu
kadar, sevmeyenleri de vardı. Onu sevmeyenler, Mumcu'nun benimsemiş olduğu
çağdaş, ilerici, dürüst ilkelerle çıkarları çatışanlardı. Mesleğinde başarılı,
demokrat, iyi insan, iyi yazar, araştırmacı-gazeteci Uğur Mumcu, aynı zamanda
iyi bir hukukçuydu. Geniş çevresi vardı. Yorumlarıyla geniş ufuklar açan,
Mumcu'nun bilgisayarına yüklü, kapsamlı bir arşivi vardı ve somut belgelere
dayanmayan şeyleri yazmazdı. Hukukî gerekçelerle yazamadıklarının, yazdıklarından
daha çok ve daha önemli olduğunu söylerdi. Kanıtlayamayacağı şeyleri, belgeleri
elde edeceği güne kadar ertelerdi.
Cumhuriyetin temel ilkelerinin
demokratik, laik cumhuriyetin ödünsüz savunucusu Uğur Mumcu'nun yaşamındaki
son bir buçuk yıl içinde, 158 yazısını güneydoğu sorununa ayırdığı, bunun,
yazılarının yüzde 52,6'sını oluşturduğu, en çok üzerinde durduğu ikinci
konunun, 117 yazısıyla Amerika Birleşik Devletleri olurken, üçüncü sırada
ise, 114 yazısıyla PKK'nın yer aldığı bilinmektedir.
24 Ocak 1993 tarihine kadar,
işlenen faili meçhul cinayetlerin üzerine yüreklilikle gitmiş ve kendi
cinayeti konusunda bize ipuçları vermiştir.
Mumcu “terörün amatörü olmaz;
terör, profesyoneldir” derdi. Terörün, uyuşturucu ve silah kaçakçılığıyla
ilgisini tespit etmiş, bunun, ancak uluslararası boyutta olabileceğini
vurgulamıştır.
Ülkemiz dışında, uluslararası
siyasetçilerin dahi, hangi kaçakçılarla ilgisi olduğunu, devlet-mafya iç
içeliğini araştırmıştır. Varmış olduğu sonuç; devletlerin içerisinde bazı
odakların, gizli servislerin, işin içine karışmış olduğudur.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Meclis araştırma komisyonlarının çalışmalarını engelleyen “devlet sırları”,
“ticarî sırlar” kavramlarının sınırlarının, kapsamlarının ve niteliklerinin
İçtüzükte tarif edilmesi gerekmektedir.
Ülkemizde, Meclis araştırma
komisyonlarının, görevleriyle ilgili olarak üçüncü şahısları komisyona
bilgi vermeye zorlama veya komisyona zorla getirerek bilgi vermelerini
sağlama yetkileri bulunmamaktadır. Üçüncü şahıslar, ancak, iyi niyet kuralları
çerçevesi içerisinde, istedikleri takdirde komisyonların davetlerine uyarlar.
Bu durum, komisyonun çalışmasını zaafa uğratmakta ve komisyon, bu noktadan
sonra işlevsiz hale gelmektedir. Komisyonun çalışmalarını engelleyen bu
ve benzeri durumların düzeltilerek, Meclis araştırma komisyonlarına, Batıdakilerine
benzer bir şekilde yetkiler verilmesi gerekmektedir.
Hepimizin vicdanlarında,
Abdi İpekçi olayıyla ilgili bir sanığı teşhis ettiği izlenimi yaratan bir
tanık, kamu vicdanına doğruyu söylemekte, mahkemede şaşmaktadır. Tanık
konumundaki insanların, organize suç örgütlerinin hukuktan daha güçlü oldukları
yargısına varamayacakları bir Türkiye oluşturmalıyız.
Değerli milletvekilleri,
Sayın Özal'a yapılan suikast girişimiyle, Mumcu cinayeti arasında bazı
farklılıklar olmasına rağmen, temelde önemli benzerlikler vardır: Biri,
ölümle sonuçlanmış, diğeri yaralanmayla; birinde silah, diğerinde bomba
kullanılmış; birinin faili yakalanmış, diğerinde ise fail hâlâ yakalanamamıştır.
Temelde ise, birisi, icranın başı olarak yaptığı uygulamalarla, diğeri,
etkin gazeteci yazar kişiliğiyle belirli çevrelerin çıkarlarına dokunabilecek
niteliktedirler. Ancak, her iki olayın arkasındaki güçler açıklığa kavuşturulamamıştır.
Sayın Semra Özal, Sayın Murat
Birsel ile geçtiğimiz ay yaptığı bir röportajda, rahmetli Özal'ın, kendisine
yapılan suikast olayını bildiğini söylemiştir. Hatta, Sayın Birsel'in ısrarı
üzerine, Bayan Özal da olayı bildiği izlenimi vermiş, bunun sır olarak
kalmasını tercih ettiğini söylemiştir ve görüşme sırasında “dikkat ederseniz,
kurşun, kaçakçılardan söz ederken sıkıldı; ancak, boyutu bu kadar değildir”
demiştir.
Uğur Mumcu cinayetinin ardındaki
en güçlü olasılıklardan birisi de kaçakçılık bağlantısıdır. Bir ülkede,
başbakan, cumhurbaşkanı, bildiklerini yargıyla ve kamuoyuyla paylaşmaktan
çekiniyorsa, sade vatandaştan bilgilerini bizlerle paylaşmasını nasıl bekleyeceğiz?
Bu nedenle, Sayın Semra Özal Hanımefendi, bildiklerini, mutlaka yetkililerle
paylaşmalıdır. Nasıl ki, Mumcu cinayetinin çözülmesi birçok faili meçhul
cinayeti aydınlatacaksa, Sayın Özal'a yapılan suikast girişiminin perde
arkası da birçok karanlık olaya ışık tutacaktır.
Değerli milletvekilleri,
Uğur Mumcu korunamamıştır, korunmamıştır. Uğur Mumcu, korunduğuna inandırılmış;
ama, korunmamıştır. Uğur Mumcu gibi, Türkiye'de, hatta uluslararası düzeyde,
çeşitli odakların, çevrelerin, örgütlenmelerin hedefi haline gelmiş ve
tehdit altında olduğu herkes tarafından açıkça bilinen bir gazetecinin
korunmamış olması, büyük bir ihmaldir.
İçişleri Bakanlığı Emniyet
Genel Müdürlüğünün 29.4.1997 tarihli yazısıyla, Uğur Mumcu'nun, belirtilen
tarihler arasında korunma talebi ve hakkında alınmış herhangi bir koruma
kararı ile yazılı veya şifahi olarak görevlendirilmiş koruma personelinin
olmadığı, bunlara ait bilgi, belge ve doküman bulunmadığının kayıtların
tetkikinden anlaşıldığı belirtilmiştir. Oysa, aynı tarihlerde, aynı binada
bulunan bir siyasî partimizin il başkanı, evi ve arabasıyla birlikte korunmaktaydı.
Komisyon önünde ifade veren Tunus Büyükelçiliği Rezidansı koruma görevlileri,
Komisyon önünde birbirlerini doğrulayan ifadeleriyle, Uğur Mumcu'yu tanımadıklarını,
evi ve arabasını bilmediklerini, kendilerine böyle bir görev verilmiş olsaydı
Uğur Mumcu'yu ve aracını da koruyabileceklerini ifade etmişlerdir.
Değerli milletvekilleri,
delil toplamada gerekli özen gösterilmemiştir. Mumcu ailesinin Komisyona
verdiği fotoğrafta, Sayın Demirel, Sayın Erdal İnönü, Sayın Sezgin, Sayın
Demiral, sayın vali, sayın emniyet müdürünün bulunduğu sırada, olay yerinde,
görevliler tarafından, delillerin çalı süpürgesiyle süpürüldüğü açıkça
gözükmektedir. Komisyona verilen ifadelerden, Sayın Demirel'in ilk yarım
saat içerisinde olay yerine geldiğini anlıyoruz; demek ki, süpürme işi
ilk yarım saat içerisinde başlamıştır. En ufak bir trafik kazasında bile
deliller böyle yok edilmiyor. Halk, Mumcu cinayetinin delil toplanması
çabalarına, kordonu aşmayıp, olay yerine girmeyerek saygı gösterirken,
görevliler gerekli özeni göstermemişlerdir. Böyle bir özensizlik Eşref
Bitlis olayında da yaşanmıştır.
Komisyon önünde ifade veren
politikacı, emniyetçi, öğretim üyesi, istihbaratçı uzmanların hepsi, delillerin
bu biçimde toplanmasının hatalı olduğunu ifade etmişlerdir. Uğur Mumcu'nun
evinin, bürosunun ya da gazetedeki irtibat telefonlarının, ölümünden önceki
iki üç ay süreyi kapsayacak şekilde, kimlerin hangi numaralı telefonlardan
arandığı, arayan kişilerin kim olduğunun araştırılması ve soruşturulması
hususunun yerine getirilmediği anlaşılmıştır. Yine, aynı şekilde, o günlerde
Ankara'da, otellerde kimlerin kaldığına ilişkin çalışma, bir otel haricinde
yapılmamıştır. Komisyonumuz her iki çalışmayı da yapmış, otel kayıtlarını
elde etmiş; ancak, telefon kayıtlarının teknik zorunluluk gerekçesiyle
silindiği gerçeğiyle karşılaşmıştır.
İstihbarat birimleri arasındaki
eşgüdüm yeterli değildir. Ülkemizde, istihbarat birimleri arasında merkezî
bir değerlendirmeye ışık tutacak ve elde edilen bilgilerin tek merkezden
değerlendirilmesini sağlayacak yeterli düzeyde bir işbirliği yoktur. Önceleri,
olayla ilgili çalışması olmadığını bildiren MİT'in, komisyona, başlangıçta
bilgi vermemesi bizleri üzmüştür; ancak, komisyonun çalışmalarının ortaya
çıkardığı Ankara Emniyet Müdürlüğüyle birlikte hareket ettikleri gerçeğinden
sonra, Millî İstihbarat Teşkilatı, Komisyonumuza, olayla ilgili bazı çalışmalarını
aktarmıştır. Henüz, MİT tarafından Mumcu dosyasının kapatılmamış olduğunu
öğrenmek, bu kez, bizleri sevindirmiştir.
Konuyla ilgili tüm görevlilerin,
olayın, uluslararası boyutunun üzerinde durmaları ve ülkemize yönelik istikrarsızlık
yaratmaya, destabilizasyona ağırlık vermeleri, Millî İstihbarat Teşkilatımıza
önemli görevler yüklemektedir.
Bazı itirafçılar ve güvenlik
güçleri mensupları, Komisyonumuza, olayla ilgili bilgileri olduğunu bildirmiş
ve gönüllü olarak ifade vermişlerdir. Sonradan reddettikleri bu ifadeleri
vermeye yol açan yönlendirmelerin mi olduğu veya ifadelerini baskı altında
mı değiştirdikleri mutlaka araştırılmalıdır.
Mumcu'yu son olarak gören
bazı tanıkların çelişkili ifadeleri Komisyonumuzun raporunda yer almaktadır.
Değerli milletvekilleri,
Behcet Cantürk'ün itirafları sonucu, kendisiyle bağlantılı uyuşturucu kaçakçıları,
üç ayrı Batı ülkesinde yargılanmış ve mahkûm olmuşlardır. Birçok sorgulamadan
geçen, daha sonra öldürülen Behcet Cantürk, hukuk sistemimizce cezalandırılamamıştır.
Mumcu, öldürülmeseydi, Batı'daki örnekleri gibi, Cantürk'ün, hukuk sistemimiz
içerisinde cezalandırılmasını mutlaka sağlayacaktı. Bu kanıya, Uğur Mumcu'nun
çalışmalarını çok yakından izleyen gazeteci arkadaşı Ünal İnanç'ın Komisyonumuza
vermiş olduğu ifadeden varmaktayım.
Sayın Hülya Ağansoy, eşi
Tevfik Ağansoy'un, Uğur Mumcu olayını bildiğini; ancak, kendisine, bu konuda,
can güvenliği açısından bilgi vermediğini söylemiştir. Rahmetli Tevfik
Ağansoy'un, herhangi bir olayla ilgili bilgi edinebilme ağının çok geniş
olduğu inancında değilim. O dönemdeki yakın çevresi mutlaka araştırılmalıdır.
Sayın Şevket Kazan'ın, Türkiye
Büyük Millet Meclisinde araştırma önergesinin görüşülmesi sırasında söz
konusu ettiği resmî görevli de, Uğur Mumcu'nun ölümünden önce Diyarbakır'da
uyuşturucu trafiğini Mehmet Özbay adlı bir kişinin yönettiğini öğrendiğini
belirtmiştir. Ayrıca, narkotik şubede bulunduğu bir sırada, görevlilerin,
Uğur Mumcu'nun, bu konuyla ilgili yazı yazmamasının sağlanması gerektiğini
konuştuklarını duyduğunu” söylemiştir. Dün yapılan Susurluk duruşmasında,
“Çatlı'yı, hakkındaki dosyalardan gıyaben çok iyi tanıdığını” kaydeden
Sayın Eymür, hatta, “bu konuyu Gazeteci Uğur Mumcu'yla da konuştuğunu”
bildirmiştir. Mumcu, çok şey biliyordu; ancak, karanlık güçler de onun
çok şey bildiğini biliyorlardı.
Değerli milletvekilleri,
Uğur Mumcu cinayetini çözmeyi namus borcu olarak değerlendiren devlet yetkilileri
ve uzmanlar, olaydan sonra en çok İslamî Hareket Örgütünün ve bir komşu
ülkenin olayı yönlendirdiği üzerinde durmuşlardır. Yetkililerin gözünde,
örgüt elemanlarının yakalanma tutanakların tarihlerindeki tahrifatına rağmen,
İslamî Hareket Örgütünün olayla ilgili olduğu görüşü giderek ağırlığını
kaybetmiştir.
Olayı gördüğünü iddia eden
tanık Ayhan Aydın, iki örgüt elemanını teşhis ettiğini komisyona verdiği
ifadede tekrarlamıştır. Aylarca Emniyet tarafından komisyona getirilmesini
beklediğimiz Ayhan Aydın, bu sağlanamayınca, komisyondan aldığımız yetkiyle,
benim ve Komisyon görevlisi Sayın Erol Yılmaz'ın gayretleriyle bulunmuş,
kendisinin komisyona ifade vermesi sağlanmıştır. Ancak, komisyona verdiği
ifadeden hemen sonra götürüldüğü DGM savcılığında ifadesini reddetmiştir.
Olayla İslamî Hareket Örgütü
arasındaki bağlantıyı çözebilecek bazı bilimsel çalışmalar, zamanında yapılmamıştır.
Operasyona ait olay yakalama ve zaptetme tutanaklarının birisinde, toplam
68 kilogram patlayıcı bulunduğu yazılmaktadır. Ancak, 68 kilogramlık C-4
patlayıcısının 3.2.1993 tarihinde bomba uzmanı polis memurları tarafından
düzenlenen bir tutanakla 43 kilogramının imhası imza altına alınmıştır;
geri kalan 25 kilogram patlayıcıyla ilgili herhangi bir bilgi yoktur.
Komisyonumuzun görev süresinin
bitiminin son gününde Emniyet Genel Müdürlüğünden, “Mumcu olayının en önemli
şüphelilerinden olan İslamî Hareket Örgütü elemanlarının gösterdikleri
yerlerde bulunan patlayıcılar ile Mumcu suikastinde kullanılan bombanın
karşılaştırılmasının yapılıp yapılmadığını” sorduk; gelen cevapta “patlamamış
orijinal maddeyle patlamış ve orijinal maddesi bulunmamış bombaların karşılaştırılmasının
fennen mümkün olmadığı” söylenmiştir. Komisyonumuz, üniversite öğretim
üyeleriyle yaptığı görüşmelerde kirlilik oranlarının karşılaştırılması
yoluyla bazı sonuçlara varılabileceği inancındaydı. Her şey bir yana, RDX
patlayıcılarının bundan sonra da kullanılabileceği göz önüne alınarak,
devlet arşivinde konuyla ilgili bilgi bankası oluşturulmamış olması ciddî
bir eksikliktir.
Komisyonumuz, tüm ısrarlarına
rağmen, Uğur Mumcu olayının örnek patlamasının tekrarını sağlayamamıştır.
Uzun yazışmalar sonucu, bunun teknik olarak mümkün olduğu bildirilmiş,
ancak, bazı maddî olanaksızlıklardan söz edilmiştir. Bir maket ve bir eski
model araçtan oluşan parasal boyut, Uğur Mumcu'dan esirgenmemelidir. Olayın
uzaktan kumandayla mı yoksa, yerleştirilmiş bir bombayla mı gerçekleştirilmiş
olduğu çok önemlidir. Her iki görüş de halen geçerliliğini korumaktadır.
Yapılacak deney patlama, bunun çözümüne yardımcı olacaktır. Bomba uzmanları,
benzer bir deney patlama yaptıklarını, ancak, bunu rapor haline getirmediklerini
ifade etmişlerdir. Bu deney patlama, mutlaka tekrarlanmalıdır.
Değerli milletvekilleri,
ciddî çalışmasıyla takdirimizi toplayan Komisyon Başkanımız Sayın Ersönmez
Yarbay, olayın ortaya çıkarılmasında beceri gösteremeyen, ihmali bulunan
kim varsa, sonradan terfi ettikleri tespitini yapmıştır. Uğur Mumcu'nun
eşi Güldal Mumcu, dönemin savcısının kendisine “devlet yapmıştır; siyasî
iktidar isterse çözer” dediğini Komisyonumuza ifade etmiştir. Söz konusu
devleti, devlet içindeki bazı çeteler diye anlıyorum. Bu tespitten hareketle,
cinayetin aydınlatılmasında Türkiye Cumhuriyetinin 55 inci Hükümetine önemli
görevler düştüğü inancındayım. Mumcu sağ olsaydı, Susurluk'ta da bugün
bulunduğumuz yerden daha ileri bir noktada olurduk.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
üzerinden 4,5 yıl geçmiş olmasına rağmen, henüz dava açılma aşamasına dahi
getiremediğimiz Mumcu dosyası, içindeki bilgi ve belgeler, avukatları tarafından
inceleme olanağına kavuşturulmalıdır. Papa dahil, uluslararası alanda birçok
kişi, Uğur Mumcu'nun katillerinin bulunması için istihbarat örgütlerine
çağrıda bulunmuş, ölümünden duydukları üzüntüyü dile getirmiştir. Uğur
Mumcu, ölümüyle bile Türk halkının bir kez daha gerçekleri görmesine hizmet
etmiştir. Cenazesine katılan yüzbinler, onun, Türk Halkının gönlündeki
yerinin kanıtıdır.
Günün 24 saatini, Mumcu'nun
görüşlerini, anısını yaşatmak için çabalayan ailesine, yakınlarına sabırlar
diliyorum. Sağlığında kendisini tanımış olmak yaşamımın büyük onurudur.
Cumhuriyet şehitlerinin ve bu kalpaksız Kuvayi Milliyecinin anısı önünde
saygıyla eğiliyorum.
Uğursuzların etkin olmadığı
bir Türkiye için yaşasın Uğur Mumcu!
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
(DSP, ANAP ve CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Piriştina,
teşekkür ediyorum.
Doğru Yol Partisi Grubu adına,
Sayın Ahmet Bilgiç; buyurun.
DYP GRUBU ADINA AHMET BİLGİÇ
(Balıkesir) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; konuşmama başlamadan
önce, hepinizi Grubum ve şahsım adına saygıyla selamlıyorum.
Merhum Uğur Mumcu'nun cinayetinin
açıklığa kavuşturulması amacıyla kurulan, 30 Ocak 1997 tarihinde göreve
başlayan komisyonumuz görevini tamamlamıştır. Merhum Uğur Mumcu'nun neden
öldürülmüş olabileceği, bu cinayetten kimlerin, ne çıkarının olabileceği
sorusunun öncelikle cevaplandırılması gerekmektedir. Ancak, bu soruların
cevaplarının araştırılmasına geçmeden önce, Uğur Mumcu'nun kişiliği ve
kişiliğinden dolayı Türkiye'de olası bir iç karışıklığa sebep olabilecek,
bu cinayetin tasarlanarak işlendiği kanaatinin bizde hâsıl olduğunu belirtmekte
fayda vardır.
Yukarıda değindiğim bu soruların
cevapları olabilecek ihtimaller, bizce şu şekilde sıralanabilir:
Merhum Uğur Mumcu'da, beyaz
eroin ticaretinin Behçet Cantürk kanalıyla yapıldığına, buradan elde edilen
paraların PKK'ya finansman olarak aktarıldığına dair elde etmiş olduğu
belge ve bulguların olduğu bilinmektedir. Bu konuda, İtalya ve Avrupa'da
yapmış olduğu araştırmalar neticesinde, Avrupa'daki ayaklarını tespit etmiş,
işbirlikçilerini tespit etmiş ve mahkemelere vererek, buradaki işbirlikçilerin
mahkûm olmasını sağlamıştır.
Türkiye'deki ayağı olduğunu
iddia ettiği Behçet Cantürk'ün de yargılanmasına sebep teşkil edecek delillerin
toplanarak cumhuriyet savcılığına verilecek bir dosya haline getirmesini
açıklayan yazısından sonra ve bundan dolayı öldürüldüğü iddia edilmektedir.
Bu cinayetin, eroin ticaretinden
elde ettiği kaynağın kesilme ihtimali nedeniyle, PKK tarafından, intikam
veya bu bağlantıların ortaya çıkarılmaması amacıyla işlenebileceği iddia
edilmektedir.
Uğur Mumcu'nun öldürülmesiyle,
ülkede, provokasyon, ekonomik, sosyal ve siyasî istikrarsızlık meydana
getirme amacı da güdülmüş olabilir. Komisyonumuza bilgi veren uzmanların,
cinayetin büyük ağırlıkla provokasyon amacıyla işlendiği yönünde görüş
birliği içerisinde oldukları anlaşılmaktadır. Hepimizin de bildiği gibi,
rahmetli Uğur Mumcu cinayeti, ülkemizin siyasî, sosyal ve uluslararası
gündemini menfi şekilde etkilemiştir.
Devletiminiz bazı kurumlarının,
sansasyon ya da basın haberleriyle zan altında bırakılmak istenmesi de
amaçlanmış olabilir. Nitekim, PKK itirafçılarınca, çeşitli özel kanallarda,
MİT'in bu cinayetle suçlanması ve DGM'nin olayı sonuçlandırmak istemediği,
emniyetçe tutunaklarda tahrifat yapıldığı haberleri, devlet kurumlarını
oldukça zor durumda bırakmıştır. Bundan hareketle, eylemcilerin, eylem
sonrası destekçilerinin de yardımıyla, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenlik
kurumlarını, yargı organlarını, istihbarat servislerini karalamayı ve bu
kurumların halk nezdinde itibarını sarsmayı hedef aldıkları görülmektedir.
Cinayetin meydana getirdiği sansasyon akabinde, isyan, ayaklanma, bölünme,
yağmalama gibi beklentiler de, bu cinayetin işlenmesinde rol oynamış olabilir.
Merhum Uğur Mumcu'nun cenazesine
200 bin kişilik bir katılım olmuş; ancak, emniyetçe alınan tedbirler neticesinde
herhangi bir taşkınlığa meydan verilmemiştir. Ancak, Türkiye'de, bu eylemi
müteakip, laik-antilaik, İran düşmanlığı ile bazı grup ve kişilerin özdeşleştirilmesi
duygularının yerleşmesi başlamıştır; dolayısıyla, en azından düşünsel anlamda
bir ayrılık tahrikine, Mumcu olayı sonrası görülür şekilde yönelme olmuştur.
Uğur Mumcu cinayetinin uluslararası
bir cinayet olması ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır. Türkiye'de,
laik-antilaik çatışması yaratarak, ülkemizi istikrarsızlığa sürekleyebilecek
bir çatışma ve kaos ortamı yaratılmak istenmiş olabilir.
Uğur Mumcu cinayetini işlemiş
olabilecek örgütler açısından bakıldığında ise, radikal İslamî örgütler
açısından baktığımızda, İslamî Kurtuluş Örgütü, slogan olarak mevcut olmakla
birlikte, örgüt, literatürü sayılabilecek yayın, şema, bildiri gibi unsurlarla
takviye görmediğinden, Mumcu cinayetinden sorumlu tutulacak bir bulgusu
ele geçmediği güvenlik güçlerince ifade edilmiştir. Bu ifadeye rağmen,
Mumcu cinayetiyle ilgilendirilen ve birkısım verilerle beslenen İslamî
Hareket Örgütü olduğu iddia olarak ortaya çıkmaktadır; ancak, İslâmî Hareketin,
emniyet yetkililerinin verdiği bilgilere göre, örgüt olmadığı, örgüt ögelerinden
çok, başka ülkelerin servislerinin kontr espiyonaj faaliyetlerini yürüten
grup niteliğini gösterdikleri ifade edilmektedir. Bu grubun, maddî menfaat
elde etmek maksadıyla bazı eylemleri yapmakta olduğu ve hiyerarşisinin
belli bir yerde kesilmesi nedeniyle, bir ülke gizli servisinin ülkemizdeki
kontr espiyonaj eylemlerinin taşeronu olabileceğini çağrıştırmaktadır.
Örnek olarak, gelir elde etmek maksadıyla araç çalınıp, change yapılıp
satılması... Kanıtlanmamakla birlikte, Çetin Emeç'in, Celal Zahabi'nin
isteği ve maddî desteğiyle öldürülmesine rağmen, İrfan Çağrıcı'nın cinayet
emrini verdiğini üstlenmesi hususlarının tespit edildiği anlaşılmıştır.
Çetin Emeç cinayetinin işleniş tarzıyla Mumcu cinayetinin tarzının oldukça
farklı olduğu, Emeç cinayetinin daha vasat bir planla işlendiği için çözüldüğü
ve faillerinin yakalandığı; ancak, aynı örgüt işi olsa bile, delil ve belgelerle
kanıtlanmadıkça ya da itiraf edilmedikçe bu grubun, Mumcu cinayetini işlediği
hususunun, emri verenlere uzanacak şekilde çözülmesinin sağlanamadığı anlaşılmaktadır.
Üstelik, Mumcu cinayetinin işleniş tarzındaki profesyonel metot gereği
azmettirici örgüt, servis ya da ülkeye ulaşma zorluğu bulunduğu gibi, Mumcu
cinayetinin, İslamî Hareketle bağlantısının maddî delil ya da emarelerinin
belge ya da hukukî nitelikte verileri bulunamamıştır.
PKK ve Hizbullah gibi bölücü
örgütlerin eylemi olması ihtimali bulunmakla birlikte, her iki örgütle
de bağlantısını kurabilecek bir bilgi ve belgeye rastlanamamıştır. Bu örgütlerin,
bu cinayeti, propaganda maksadıyla örgütsel yayınlarında kullanmadıkları
tespit edilmiştir; ancak, daha önce de değindiğim gibi, Mumcu'nun, Yaşar
Kaya ve Behçet Cantürk'le arasında tartışmanın bulunduğu bilinmektedir.
Hatta, 1992 yılında Özgür Gündem Gazetesinde “halkın dinamiği bu işin üstesinden
gelecektir” sözünden hareketle, merhum Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Hanıma
“bunlar beni öldürecekler” dediği bilinmektedir.
Organize suç örgütlerince
bu eylemin gerçekleştirilme ihtimali de gözardı edilmemelidir. Uğur Mumcu'nun
araştırmacı gazeteciliği nedeniyle, gerek eroin ticareti gerek altın kaçakçılığı
konularında yapmış olduğu araştırmalar ve bazı organizasyonları ortaya
çıkardığı ve bu nedenle öldürülmüş olabileceği ihtimal dahilindedir. Komisyonumuza
bilgi veren Hülya Ağansoy, kocası Tevfik Ağansoy'a Mumcu'nun öldürülme
sebebini sorduğunda, “bu konuda bilgi veremeyeceğini, bu tür konularda
ne kadar az şey bilirse, o kadar çok yaşayacağını” ifade ettiğini, bizlere
Komisyonda söylemiştir. Ancak, “neyi kastettiğini bilmediğini, bu sırlarıyla
birlikte öldüğünü” ifade eden Sayın Ağansoy, Celal Zahabî, Ömer Topal gibi
kişilerle irtibatı bulunan Tevfik Ağansoy'un, Uğur Mumcu cinayeti hakkında
bir şeyler bildiğini ima ettiğini tahmin etmektedir.
Uğur Mumcu cinayetinin yabancı
ülke servislerince yapılmış olma ihtimali de vardır. Bilgisine başvurulan
Emniyet uzmanlarının ortak yorumu, Uğur Mumcu cinayetinin, hiçbir delil
bırakılmaksızın işlenmiş, profesyonel bir eylem olduğu yönündedir. Bu tür
eylemlerin yabancı ülke servislerince en ince teferruatına kadar planlanıp,
kontr espiyonaj usulüyle yerli taşeron örgütler veya yerli tetikçiler kullanılarak
tamamlanabileceği uzmanlarca ifade edilmektedir.
MİT Daire Başkanı Mehmet
Eymür “Mumcu cinayetinin yabancı devlet destekli olduğunu tahmin ettiğini,
Mumcu'nun üzerinde durduğu kaçakçılık, gayrimeşru para, uyuşturucu hususlarını,
bu işi yapanları kontrol eder hale geldiğini” ifade etmiştir. Yine, Avukat
Mehmet Emin Değer Beyefendi, komisyonumuza verdiği beyanında “Uğur Mumcu'nun,
yabancı servislerce, İran ve Afganistanlılar taşeron olarak kullanılmak
suretiyle öldürülmüş olabileceğini” ifade etmişlerdir.
Mumcu cinayetinin sağ terör
örgütlerince işlenmiş olabileceği varsayımıyla olacak ki, araştırmayı,
Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü Sağ Terör Masası İrticaî Terör Kısmı yürütmüştür.
Halen de soruşturma bu masa, “kısım” tabir edilen tim tarafından yürütülmektedir.
Sol terör örgütleri, herhalde,
Mumcu'nun sol görüşlü olduğu peşin hükmüyle ya da bu örgütlerin Mumcu ile
husumeti olamayacağı varsayılarak araştırılmamıştır. Komisyona bilgi veren
ya da belge ve doküman gönderen kişi ve kurumlar -bir tanesi istisna- bu
ihtimale değinmemişlerdir. Sadece MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, Komisyonumuza
bilgi verirken “kesin bilgi, belge, itiraf, bulgu olmadıkça ve olayın tespiti
yapılmadıkça, tüm örgütlerin bu cinayeti işleme olasılığının aynı oran
ve ihtimalli olduğunu” açıklamıştır. Olay aydınlatılamadığına göre ve olayın
şahidi bulunamadığına göre, bu tezin gözardı edilmemesi uygun olacaktır.
Olayın soruşturulması sırasında
radikal islâmî örgüt bağlantılarına ağırlık verilmesi, diğer örgütlerin
yeterince araştırılmaması bir eksiklik olarak değerlendirilmelidir.
Komisyonun gündemi uzun süre
işgal eden PKK itirafçıları Murat Demir ve Murat İpek, Uğur Mumcu'nun MİT
tarafından öldürüldüğünü beyan etmişlerdir. Bu konudaki iddialarını Radikal
Gazetesine ve muhtelif televizyon kanallarında yapılan programlarda tekrarlamışlardır.
Ancak, bu iddialar, komisyonumuzca Olağanüstü Hal Bölge Valiliği, Van Valiliği,
Van Cumhuriyet Savcılığı, Jandarma Genel Komutanlığı nezdinde araştırılmış,
bu itirafçıların savlarının kanıtları elde edilememiştir.
Ayrıca, Murat İpek ve Murat
Demir, İstanbul Emniyet Müdürlüğünce gözlem altına alındıklarında, her
ikisinin ayrı ayrı verdikleri ifadelerde, bu konudaki ifadelerinden tamamen
vazgeçmişler ve daha önceki iddialarının sebeplerini izah ederek, imzalı
tutanaklarda, beyanda bulunmuşlardır.
Suikastın gerçekleştirilmesi
ve olay yeri incelemesi, suikastın önlenmesi için alınması gereken tedbirler
için de, Uğur Mumcu'nun çeşitli terör örgütlerinin hedefi olabileceği yetkililerce
ifade edilmesine rağmen, koruma verilmediğini, bunun gerekçesi sorulduğunda,
“kendisinin yazılı talebi olmadığını, yazılı talep istenmesine rağmen kendisinin
böyle bir talepte bulunmadığını” ifade etmişlerdir.
Cinayetten sonra olay yerinde
inceleme ve delillerin toplanmasında gerekli titizliğin gösterilmediği
görülmektedir. Bu cinayetin soruşturmasında -hiç değilse belli bir hususta-
görevlilerin gerekli hassasiyeti göstermediği kanaati oluşturulmaktadır.
Şöyle ki, Uğur Mumcu'nun çalışma odasının bant ve bilgisayar kayıtlarının
incelenmemesi, eşinin ifadesinin onbeş gün sonra alınması, kapıcının ifadesinin
hiç alınmaması, ev ve işyerine gelen telefon dokümanları zamanında alınmadığından
kayıtların silinmesi, istihbarat eksikliği olarak kayıtlarımıza geçmiştir
ve Adalet eski Bakanı Şevket Kazan'ın Türkiye Büyük Millet Meclisinde açıkladığı
MİT Müsteşarlığına ait belge içeriğinin doğru olmadığı ve belgenin, MİT'te
hazırlanmasına rağmen, düzenleyicisinin bulunamaması, istihbaratın sağlıklı
yapılamadığı ve istihbaratı engelleyici faktörlere karşı tedbir alınamadığını
göstermesi açısından önemli bir eksikliktir.
Soruşturma sürecinde, bugünkü
teknolojiyle, patlayıcının menşeini analizler neticesinde bulmak mümkün
olduğu halde, bu, gözardı edilmiştir. Halbuki, patlayıcı iyi analiz edilseydi
veyahut Türkiye'de yapılamıyorsa -İsviçre'de yapılma imkânı olduğunu bize
yetkililer ifade etti- hangi ülkeden bu patlayıcının geldiğini dahi tespit
etmenin mümkün olduğu, bize, ODTÜ Öğretim Üyesi Sayın Prof. Dr. Ayhan S.
Demir tarafından ifade edilmiştir; bu da, bir ihmal olarak zabıtlarımıza
geçmiştir.
Patlayıcının RDX-A mı, yoksa
RDX-C mi, C4 mü olduğu tespit edilememiştir.
Bunun yanı sıra, İstanbul'da
elde edilen İslamî hareket elemanlarının operasyon tutanaklarındaki tahrifatın
nedeni tam açıklığa kavuşturulamamıştır.
Komisyona ifade veren PKK
itirafçılarının iddialarındaki çelişki ve bunları kimlerin yönlendirdiği
açıklığa kavuşturulamamıştır.
Soruşturmanın sağlıklı yürütülememesindeki
bu hata ve eksikliklerin yanı sıra, vatandaşın ihbar ve tanıklık yapmasının
mevcut mevzuat sürecinde zorlukları ve bunun kolaylaştırılmaması sebebiyle
vatandaşın yardımcı olmaktan çekinmesi ya da can güvenliğinin sağlanamaması
nedeniyle bu kaynaklardan delil elde edilememesi, faydalanılamaması; istihbarat
birimlerinin koordinasyonunun eksik olması nedeniyle, istihbaratın bir
merkezde toplanması, haberlerin, zamanında, bir yerde toplanması gerektiği
kanaati hasıl olmuştur.
Bu cinayetin çözümlenebilmesi
için, MİT, Emniyet, Jandarma, Genelkurmay ve Dışişleri istihbaratının koordinasyonunu
bir elde toplayacak bir düzenlemenin getirilmesi ve özellikle icradan sorumlu
Başbakana bağlanması ve gelen bilgilerin Başbakana sunulması zorunluluk
arz etmektedir. Bu konuda yasal düzenleme gerekiyorsa bunun yapılması,
bu cinayetin ve diğer faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasında mutlaka
faydalı olacaktır.
Ayrıca, araştırma komisyonumuzun
yetkileri ve görev süresi açısından da sıkıntılar doğmuştur. Şöyle ki:
Komisyonumuza, devlet sırrı, ticarî sır gibi, muallakta olan ve sınırları
tam olarak hiçbir zaman çizilemeyen gerekçeler gösterilerek, bilgi vermekten
imtina edilebilmektedir.
Ayrıca, Komisyonca, bilgi
ve ifadesine başvurulmak istenen kişiler de, gerektiğinde ifade vermekten
kaçınabilmektedirler. Oysa, Avrupa ve Amerika'da, üçüncü kişiler, araştırma
komisyonunun sorduğu soruları cevaplamak ve istenen belgeleri vermekle
yükümlüdür. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler hakkında kanunî müeyyideler
mevcuttur. Ülkemizde, araştırma komisyonlarının da inceledikleri konularda
bir sonuca ulaşabilmesi için benzeri yetkilerle donatılabilmesi hususunda
kanunî düzenlemelerin yapılmasının gerekli olduğu kanaatindeyiz.
Bu cinayetle birlikte, toplam
908 faili meçhul cinayetin faillerinin araştırılıp bulunamamış olması,
istihbarat teşkilatları ve devletimizin bir zafiyeti olarak göze çarpmakta;
Türkiye'de vatandaşlarımızı derin endişeye, korkuya duçar etmektedir.
Ayrıca, uluslararası platformdan
bakıldığında, insan hakları kuruluşlarınca her sene yayımlanan listelerde,
Türkiye'nin, faili meçhul cinayetler listesinde yer alması gibi ...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Bilgiç, ne
kadar süre istersiniz efendim?
AHMET BİLGİÇ (Devamla) -
3-5 dakika yeter Sayın Başkan.
BAŞKAN - Buyurun efendim.
AHMET BİLGİÇ (Devamla) -
Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.
...Türk Devletinin itibarını
zedeleyici bir durumun, Türk Devletinin ve Türk milletinin kaldırabileceği
bir yük olmadığı ve faili meçhul cinayetler konusunda mutlaka sonucu gitmemiz
gerektiğinin onur meselemiz olduğu bir kaçınılmaz gerçektir.
Gerek, faili meçhul cinayetlerin
arkasında gerekse 1960 ihtilalinde, 1971 muhtırasında, 1980 ihtilalinde
ve Refahyol Hükümeti zamanında, iktidarın yıpratılması amacıyla ortaya
atılan irticaî hareketlerin varlığı, talebe hareketlerinin yoğunlaşmasının,
sanki belli merkezler tarafından yönetildiği ve ülke gündemine sokulduğu
yönünde kamuoyunda yaygın bir kanaat bulunmaktadır.
Kamuoyundaki olup olmadığı
dahi belli olmayan bu kuşkucu yaklaşımlarla, her olayın ardında bir güç
odağı olduğu, belli merkezlerin olduğu yönündeki rahatsızlığın giderilebilmesi
için, varsa bu güç odaklarının tespit edilmesi, yoksa kamu vicdanının rahatlatılarak,
bu tür organizasyonlarla ilgili iddia ve gündemlerle kamuoyunun meşgul
edilmemesi amacıyla bir Meclis soruşturması komisyonunun kurulmasının,
ülkemizin yarınları, devletimizin geleceği açısından yararlı olacağı kanaatiyle
Yüce Meclisimizin görüş ve takdirlerine arz eder; Yüce Meclisi saygı ve
sevgiyle selamlarım. (Alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Bilgiç, teşekkür
ediyorum.
Anavatan Partisi Grubu adına,
Sayın Tevfik Diker; buyurun efendim. (ANAP sıralarından alkışlar)
ANAP GRUBU ADINA TEVFİK DİKER
(Manisa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 24 Ocak 1993 günü, uğradığı
bombalı bir saldırı sonucu öldürülen, gazeteci yazar Uğur Mumcu cinayetinin
açıklığa kavuşturulması amacıyla kurulan Meclis araştırması komisyonu raporu
üzerinde, Anavatan Partisinin görüşlerini açıklamak için huzurlarınızda
bulunmaktayım; Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
araştırma komisyonunun hazırladığı rapor hakkındaki görüşlerime geçmeden
önce, Uğur Mumcu ve faili meçhul cinayete kurban giden tüm vatandaşlarımıza
Allah'tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine de başsağlığı, sabırlar diliyorum.
Hepimizin bildiği gibi, başta
Uğur Mumcu cinayeti olmak üzere, faili meçhul cinayetlerin araştırılması
için, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 19 uncu Döneminde, Mecliste temsil
edilen siyasî partilerin grup başkanvekillerince verilen önerge, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 9 Şubat 1993 tarihindeki 65 inci Birleşiminde
kabul edilerek, bir araştırma komisyonu kurulmuştu.
Bu Komisyon, Uğur Mumcu cinayetiyle
ilgili olarak yaptığı çalışmalarda, cinayetle ilgili olarak, bazı kamu
görevlilerinin âdeta olayı örtbas etmek istemeleri gibi bir sonuç ortaya
çıkarmıştır. Bu çalışmaların ışığında hazırlanan rapor Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına sunulmuş ise de, Mecliste görüşülmesine imkân bulunamamıştır.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin
20 nci Yasama Döneminde, bu amaçla verilen önerge kabul edilmiş, (10/86)
esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu, kurularak, bu yöndeki çalışmalarına
31 Ocak 1997 tarihinde başlamıştır.
Değerli milletvekilleri,
Uğur Mumcu cinayetinin araştırılması amacıyla kurulan Meclis araştırması
komisyonunun üyesi olarak, iftiharla söyleyebilirim ki, başta Sayın Komisyon
Başkanı Ersönmez Yarbay olmak üzere tüm üyelerin demokratik ve tarafsız
tutum sergiledikleri bir gerçektir. Kararlar oybirliğiyle alınırken, konunun
hassasiyetine de dikkat edilerek, yapılan tüm çalışmalarda, belgelerin
incelenmesinde ve değerlendirilmesinde azamî gayret gösterilmiştir.
Bütün bu olumlu çabalara
rağmen, elbette, raporda da göreceğiniz gibi, kimi kanun ve yönetmeliklerden
kaynaklanan sıkıntılarımız da olmuştur. Bunların başında, Meclis araştırması
komisyonlarının, Meclis İçtüzüğünün 105 inci maddesinde açıklanan sınırlar
içerisinde araştırma yapabilme zorunluluğudur. Gerek Türk Ticaret Kanunu
gerekse kamu hukukunu düzenleyen diğer genel kanunlarda “ticarî devlet
sırrı” kavramının kapsamının açıklanamamış olması, araştırma komisyonumuzu
bazı konularda sınırlamalarla karşı karşıya bırakmıştır.
Bu nedenle, öncelikle bu
maddenin yeniden düzenlenerek, Meclis araştırma komisyonlarının, görev
alanıyla ilgili olarak, tüm kurumlardan bilgi isteme yetkisiyle donatılması
gerekmektedir. Bunun yanı sıra, komisyonlara üçüncü kişilerin bilgi vermekten
kaçınmasının önüne geçilerek, bu kişilerin, araştırma komisyonlarına bilgi
ve belge vermemeleri durumunda, zorlayıcı bazı yasal düzenlemelere gidilmesi
gerekmektedir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
bütün bu bilgilerin ışığında, açıkça söylemek gerekir ki, sayıları 5 bini
aşan faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması, güvenlik güçlerimizin, teknolojik
imkânlardan yeterli olarak yararlanmalarıyla mümkündür. Uğur Mumcu cinayetinde,
güvenlik güçlerinin olay yerinde yaptığı çalışmalardan otopsi raporuna,
kriminal polis laboratuvarı bulgularından kimi evraklarda yapılan tahrifatlara
varana dek pek çok eksikliğin bulunduğu gözden kaçmamıştır.
Bu konuda bazı örnekler vererek,
konunun hassasiyetini belirtmek istiyorum: Olay yerinde delillerin toplanmasında
yeterli özen gösterilmemiştir, delillerin kaybolmasına istemeyerek sebep
olunmuştur. Güvenlik şeridi ve denetim yetersizdir. Çalı süpürgesi kullanılarak
yapılan delil toplama işlemi, teknik yetersizliğimizi ortaya koymaktadır.
Olaydan hemen sonra yapılan otopsi sonucu düzenlenen raporda, Uğur Mumcu,
sarışın ve mavi gözlü olarak belirtilmiştir. Bunun yanı sıra, 27 Ocak 1993
ve 29 Ocak 1993 tarihli Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarı
raporu, Uğur Mumcu'nun aracın içine girdikten sonra vites kolunu hareket
ettirmesi sonucu bombanın patladığı sonucuna varırken, aynı konuda Komisyonumuza
bilgi veren jandarma assubayı Hüseyin Oğuz, Mumcu'nun, arabasına binmediğini,
2,5 kilogram patlayıcının uzaktan kumandayla patladıldığını; bir başka
ihtimalde de, paralı asker Abdullah Çetin, C-4 patlayıcısının cıvalı funyayla
patlatıldığını söylemektedir.
Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal
Polis Laboratuvarı tarafından düzenlenen raporda, aracın kontak anahtarının
açık olmadığı belirtilmesine rağmen, kapı kilidinin açık olup olmadığına
bakılmamış olması, Uğur Mumcu'nun, aracına binip binmediği konusundaki
bilginin teyit edilmesi açısından önemli bir eksikliktir. Bugün, hâlâ,
Uğur Mumcu'nun aracına bindiği tarafın kapısının nerede olduğuna dair bilgi,
belge, henüz, Komisyona da ulaşmamıştır ve yoktur.
Komisyonumuzda görüşlerine
başvurduğumuz kriminal polis laboratuvarı yetkilileri de olaya tam bir
açıklık getiremezken, bombanın, uzaktan kumanda veya cıvalı funyayla patlatılabileceği
yönündeki tezleri de çürütememişlerdir.
Olayda kullanılan C-4 patlayıcısının
üzerinde gerekli araştırmanın yapılmamasının yanı sıra, İstanbul'da İslamî
hareket operasyonunda ele geçirilen C-4 patlayıcılarıyla karşılaştırmalarının
yapılmamış olması da, Uğur Mumcu cinayeti hakkında, devletin organları
arasında koordinasyon noksanlığı olduğunu göstermektedir.
Önemli gördüğümüz diğer hususlardan
biri, Uğur Mumcu'nun ev, işyeri telefonlarının cinayet öncesi ve sonrasına
ait dökümlerinin devlet güvenlik mahkemesi savcılığınca araştırılmamasıdır;
diğeri ise, Ankara'daki bellibaşlı otellerin kayıtlarının incelenmemiş
olmasıdır. Komisyonumuzun ilk kurulduğu günlerde, Komisyonumuza gelen bir
ihbarda, bazı otellerde yapmış olduğumuz tespitlerde, Susurluk çetesiyle
ilgili olarak isimleri kamuoyunda çok geçen bazı kişilerin, aynı tarihlerde
-cinayetten bir veya iki gün önce- Ankara'nın önemli otellerinde yattıkları,
Komisyonumuz tarafından tespit edilmiştir; ama, hiçbir zaman, o kişilerin
cinayetle direkt ilgili olduklarına dair bir bilgi ve belge, maalesef,
Komisyonumuza ulaşmamıştır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Türkiye'de meydana gelen bir dizi olayın, yabancı istihbarat örgütlerinin
işi olduğu, artık, hepimizin bildiği gerçeklerdir. Bu konuda, Millî İstihbarat
Teşkilatı ve diğer kamu istihbarat kurumları ortak kanıdadır. Bu ve buna
benzer olayların önlenmesi veya faillerinin bulunması konusunda, ilgili
kuruluşların yeterli teknik belge, bilgiyle donatılması ülkemiz için önemlidir.
Gelişmiş ülkeler, teknolojiyle
birçok olayı çözmek yolunda dev adımlar atarken, Türkiye'nin bu konuda
geride kaldığı, karşılaşılan bu olaylarda açıkça ortaya çıkmaktadır. Çok
acil olarak yapılması gereken, güvenlik birimlerimizi, bu tür olaylarda,
teknolojik gelişmelerin sağladığı araçları en iyi şekilde kullanabilecek
olanağa kavuşturmaktır.
Bu tür faili meçhul olayların
sayısındaki azalma, olay sayısının yanı sıra, devletimizin üzerine mal
edilen suçların ortadan kalkması ve demokratik hukuk devleti kavramının
kökleşmesi açısından önemlidir. Güvenlik güçlerinin çağdaş teknolojilerle
donatılması, ülkemizi yabancı istihbarat örgütlerinin cirit attığı, faili
meçhul olayların 5 bini aştığı, içte ve dışta devletimizin sürekli yıpratıldığı
ülke konumundan kurtaracaktır.
Komisyonumuz, Uğur Mumcu
olayıyla ilgili olarak sonuca gidebilmek için üstün bir çaba harcamıştır.
Devlet kuruluşlarının tahrip edilmesinden kaçınılırken, olayın sorumluları
hakkında da objektif değerlendirmeler yapmaktan kaçınılmamıştır. Bu anlamda,
özellikle, Susurluk'ta meydana gelen trafik kazasından sonra ortaya çıkan
gelişmeler de göz önüne alınarak, araştırma komisyonunun kapsamı mümkün
olduğu kadar geniş tutulmuştur. Bu aşamada ortaya çıkan yeni gelişmeler
dikkatli ve titizce incelenerek, bu konuda komisyonumuzun yetki sınırları
içerisinde kalan tüm araştırmalar yapılmıştır. Çalışmaların sağlıklı yürütülmesi
amacıyla alınan tüm duyum ve bilgilerin incelenmesi, tarafsızlık anlayışıyla
Ankara dışında da sürdürülmüş; başta İslamî Hareket Örgütü davasından Bandırma
Cezaevinde yatmakta olan sanıklar ile İstanbul'da bulunan bazı tanıkların
dinlenmesi de sağlanmıştır.
Bütün bilgiler ışığında,
Komisyonumuzda, bu cinayetin radikal İslamî örgütlerin, PKK ve Hizbullah
gibi bölücü örgütlerin, organize suç örgütlerinin, yabancı ülke istihbarat
servislerinin, Türkiye'deki mevcut sol ve sağ örgütlerin ya da yabancı
ülkelerde bulunan siyasî ve etnik örgütlerin işi olabileceği sonucu ortaya
çıkmıştır.
Komisyonumuza bilgi vermeye
gelen itirafçılar ve görgü tanığı olduğunu söyleyenlerin komisyon tutanaklarına
geçen ifadeleriyle, daha sonra gittikleri emniyet ya da savcılıkta verdikleri
ifadelerdeki çelişkiler dikkat çekicidir. Her yerde ayrı ifadelerle karşılaşılmıştır.
Uğur Mumcu'nun olayın meydana
geldiği tarihte koruma altında olmaması, Komisyonumuzun üzerinde durduğu
konulardan biridir. Dönemin yetkilileri, Mumcu'nun koruma istemediğini,
böyle bir başvurusunun olmadığını söylerken, kendisinin sürekli tehdit
altında olduğunun bilinmesine rağmen gerekli tedbirlerin alınmaması da
Komisyonumuzca dikkat çekilen konulardan biridir.
Araştırma Komisyonumuzun
bu titiz çalışmaları sırasında, diğer araştırma komisyonlarının karşılaştığı
bazı engeller bizlerin de başına gelmiştir. Ulusal egemenliğin, Parlamentonun
ve hukuk devletinin üstünlüğünün sağlanabilmesi için yasalarda ve İçtüzükte
yapılması gerekli değişikliklerin, öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi
gündemine getirilmesinin yararlı olacağına inanıyoruz.
Komisyonumuzun çalışmaları
sırasında, bilgi vermeye ve işbirliğine yanaşmayan Sayın Nusret Demiral
ile çalışmaların objektifliğinin sürdürülebilmesi açısından komisyonumuza
bilgi vermekten kaçınan hukukçu Sayın Uğur Tonik gibi isimlerin değerlendirilmesini
yüce kamuoyuna bırakıyoruz.
Komisyon çalışmaları sırasında
ortaya çıkan gelişmelerde olayla ilgili olduğu belirlenen Velid Hüseyin
isimli şahsın, Komisyonumuzun kurulduğu günlerde cezaevinden çıkarak sınırdışı
edilmesi de ilginç bir rastlantı olarak tutanaklardaki yerini almıştır.
Çalışmalarımız sırasında,
Uğur Mumcu'nun ölümüyle sonuçlanan olayla ilgili olarak kamuoyunca bilinenlerin
dışında, yeni senaryolar da ortaya çıkmıştır; ancak, elde edebildiğimiz
sonuç, ortaya çıkan tüm senaryoların hiçbirinin bir diğerinin önüne geçemeyeceğidir.
Bu konuda ortaya atılan tüm iddialar bir diğeri kadar doğru olabilir, gerçekleşmesi
mümkün olabilir, mümkündür.
Kamu kuruluşlarında görev
yapan bürokratların partizanca atanmalarının sonucu, bilgi, deneyim, liyakat
ve yeterlilik gibi kıstasların göz önüne alınmaması, devleti bu tür olaylarda
çıkmaz yollara sokmaktadır. Olayın işlendiği tarihte Ankara Valisi olarak
görev yapan yetkilinin, komisyonumuzda 27 Şubat 1997 tarihinde verdiği
ifadede “Uğur Mumcu'nun Ankara'da olduğunu dahi o günkü olayda öğrendim”
sözleri, kamu yönetimindeki acı gerçeğin görülmesi açısından önemlidir.
Özellikle İstanbul'da başlatılan
İslamî Hareket Örgütü operasyonunda evraklarda yapılan tahrifatlar, olayı
soruşturanların ciddiyetsizliği, tanık ve delillerin yeterince değerlendirilmeyişi,
olayda konunun uzmanları yerine sürekli tayinlerle yerleri değiştirilen
personelin kullanılması, cinayetin çözümündeki endişeleri artıran gelişmelerdir.
Bütün bu gerekçeleri göz
önüne alan komisyonumuz, olayın meydana geldiği tarihteki kamu görevlileri
içinde ihmali görülenler hakkında oybirliğiyle suç duyurusunda bulunmuştur.
Bunların suç duyurularıyla ilgili gerekenlerin ivedilikle yapılmasını Hükümetimizden
bekliyoruz. Uğur Mumcu cinayetinde ihmali görülenlerin hesap vermesi, kamuoyu
vicdanı açısından da önemli bir gelişme olacaktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Türkiye'de yazdıklarına itimat edilen gazeteciler arasında önemli bir yer
tutan Uğur Mumcu'nun menfur bir saldırı sonucu öldürülmesi, faillerinin
yıllar geçmesine rağmen bulunamaması, iç ve dış itibarımız açısından önemlidir.
Ülkemiz, gerçekten, demokratik hukuk devleti ise, faili meçhul cinayetler
ülkesi olamaz ve bu ayıpla yaşayamaz. Elli yıl önce ülkemizde bu ayıplar
yoktu. Bu ve buna benzer konularda devletin yapacağı en önemli iş, sorumluların
bulunabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri ve gerekli teknolojiyi derhal
devreye sokmaktır.
Bu bilgiler ışığında, bütün
engellemelere rağmen, geçtiğimiz dönem kadük olan Faili Meçhul Cinayetleri
Araştırma Komisyonu raporunda bu konuda objektif ve iyi niyetli bir çalışma
ortaya konmuştur.
Mumcu Ailesi, bizim komisyonumuza,
bizzat, topluca gelerek, şükranlarını, teşekkürlerini ve takdirlerini sunmuştur.
Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma
Komisyonu, Susurluk Komisyonu gibi tartışmalara bulaşmamış, oybirliğiyle
kısa sürede çalışmalarını tamamlamıştır; sonuca gitmek için yoğun çaba
harcanmıştır. Devlet kurumlarının tahrip edilmesinden kaçınılmış, işbirliğiyle
sonuç alınmaya çalışılmıştır.
Uğur Mumcu cinayeti konusunda
geçen dörtbuçuk yılın envanteri titiz ve objektif biçimde ortaya konmuştur.
Tarihçilerin ve objektif gazetecilerin yararlarına sunulacak bilgi ve belgeler
tutanaklara geçirilmiştir.
Diğer araştırma komisyonlarının
karşılaştığı engellemelerin benzerleriyle karşılaşılmıştır. Bu konuda,
Anavatan Partisi Aydın Milletvekili Sayın Yüksel Yalova'nın Türkiye Büyük
Millet Meclisi İçtüzük değişikliği önergesinin Yüce Meclis tarafından kabul
edilmesinde ve gündeme alınmasında büyük fayda görmekteyiz.
Uğur Mumcu Komisyonuna çağrılı
olmalarına rağmen bilgi vermeye yanaşmayan kişilerin en azından yazılı
bilgi verme mecburiyeti ve ifadesine gerek duyulanların zorla getirilmeleri,
bu tür komisyonların belli bölümlerinin kamuoyuna açık olarak yapılması
sağlanmalıdır.
Komisyon raporunun bütünü,
hükümetlerce ibret alınacak derslerle doludur.
Cinayetin işlendiği tarihte
DGM Başsavcısından Ankara Valisine, Emniyet Müdüründen istihbarat birimlerine
kadar, yeterince ilgili olmadıkları somut kanıtlarıyla ortadadır. Suç duyurusunda
bulunulan personel hakkında derhal soruşturma başlatılmalıdır. Yürütülecek
soruşturmalar, ihmali görülen personelin korunması için değil bu cinayette
devletin suçlanmasına neden olan tutum ve davranışların tespiti biçiminde
olmalıdır. Yapılacak soruşturmalar, cinayetin aydınlatılma imkânını geliştirecektir.
Türk ve dünya kamuoyu, cinayetin
aydınlatılamamasından devletin içindeki bazı yetkilileri sorumlu tutmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti vatan
sathının, teröristlerin, kontra-espiyonajın ve yabancı istihbarat örgütlerinin
cirit attığı, deneme tahtası haline getirildiği, kamuoyuna anlatılmalı
ve bu tablonun ortaya çıkmasında ihmali görülenlerin korunmayacağı herkese
anlatılmalıdır. Ayrıca, ülkemizdeki istihbarat birimlerinde görev yapan
bazı yetkililerin, karşılıklı, çeşitli zeminlerde savaşır gibi çatışmalarına
son verilmelidir. İslamî hareket davasındaki tutanak tahrifatı ve usulsüz
olarak bomba imal eden, tanıklara gerekli özeni göstermeyen, kendiliğinden
delil imal eden...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Diker, ne
kadar eksüre vereyim efendim?
TEVFİK DİKER (Devamla) -
1 dakika...
BAŞKAN - Size 2 dakika eksüre
vereyim efendim; buyurun.
TEVFİK DİKER (Devamla)- ...
Türkiye Büyük Millet Meclisi araştırma komisyonuna karşı organize direnmeye
kalkışanların ve bunların devlet içindeki uzantılarının arındırılması için
gereği yapılmalıdır.
Deliller muhafaza edilmelidir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı, dosyayı dava açabilecek duruma süratle
getirmelidir.
Bu değerlendirmeler ışığında,
Uğur Mumcu cinayetinin aydınlatılması amacıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisinde
kurulan araştırma komisyonunun objektif, akılcı ve dikkatli çalışmasının
ülkemize ve geleceğimize yeni bir ışık tutması dileğimle, Türkiye Cumhuriyeti
55 inci Hükümetimizin bu konuda duyarlı olacağına inancımız sonsuzdur.
Yüce Meclisi saygılarımla
selamlıyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Diker, teşekkür
ediyorum.
Açık oylamada oyunu kullanmayan
sayın üye var mı? Yok. Oylama işlemi tamamlanmıştır.
Kupalar kaldırılsın.
(Oyların ayırımına başlandı)
BAŞKAN - Refah Partisi Grubu
adına, Sayın Fethullah Erbaş.
Buyurun Sayın Erbaş. (RP
sıralarından alkışlar)
RP GRUBU ADINA FETHULLAH
ERBAŞ (Van) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Denizli Milletvekili
Adnan Keskin ve 28 arkadaşının, Uğur Mumcu cinayetinin açıklığa kavuşturulması
amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca
bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi ve (10/86) esas numaralı
Meclis Araştırma Komisyonu raporu üzerinde Refah Partisi adına söz almış
bulunuyorum; şahsım ve Refah Partisi adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
sözlerime başlarken, menfur bir cinayet sonucu aramızdan ayrılan değerli
gazeteci Uğur Mumcu'yu saygıyla anarken, bu Komisyonun kurulmasına vesile
olan önerge sahibi arkadaşlarıma, ayrıca Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik
Vakfının (UMAG) bu konuda sarf ettiği çabalara, Komisyonumuzda ifade veren
ve bize yardımcı olan tüm kişi ve kurumlara, keza komisyona seçilen ve
komisyonu sonuna kadar yürüten Komisyonumuzun Başkanı Ersönmez Yarbay'a
ve Komisyon üyelerine teşekkürlerimi bir borç bilirim.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
araştırma komisyonlarının çalışma sistemleri, yetkileri, neleri yapabilip
neleri yapamayacakları, yaptırım gücünün neler olduğu ve toplumumuzun bu
komisyonlardan beklentilerinin neler olduğu ve raporların hazırlanıp verildikten
sonra bu raporların ne gibi sonuçlar doğurduğu konusunda, komisyon üyesi
bütün arkadaşlarımızın hemen hemen hepsinin kafasında soru işaretleri kalmıştır.
Bu hususlar, hazırlanmış olan raporun 5 inci sayfasından 8 inci sayfasına
ve 161 inci sayfasından 164 üncü sayfasına kadar, haklı olarak irdelenmiştir.
Ümit ediyoruz ki, bu konulardaki çalışmalar yapılır, aksayan yerler tamamlanır
ve bundan sonra çalışacak araştırma komisyonları, bizim çektiğimiz sıkıntıları
çekmez.
Uğur Mumcu Komisyonundan
önce kurulan ve sonuçlanan Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonunun
hazırladığı rapor, keza, bu konuda yayımlanan kitap, makale ve tüm dokümanların
toplanması, gazeteci ve hukukçulardan oluşan UMAG'ın çalışmaları, devlet
güvenlik mahkemesi savcılığındaki 12 klasörden ibaret Uğur Mumcu cinayetiyle
ilgili dosyalar, bu konuda ifadelerine başvurmuş olduğumuz resmî ve özel
makam ve şahısların ifadeleri, keza, komisyon üyelerinin bu konudaki yorumlarıyla,
dosya tamamlanmış bulunmaktadır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Uğur Mumcu cinayeti sonrasında, yurt içinde ve yurt dışındaki yankılarına
baktığımız zaman, yurt içindeki yankısı, Ankara ve İstanbul'da yapılan
cenaze törenlerinde ve mitinglerde “kahrolsun şeriat”, “Türkiye laiktir,
laik kalacak” gibi sloganlarla, laik devlet lehine protestoya dönüştürülmüştür.
Yurt içinde yayımlanan gazetelerde, zamanın Başbakanı Sayın Demirel ve
Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü'nün “bu, bizim namus borcumuzdur; katiller
en kısa zamanda yakalanacaktır” ifadelerine yer verilmiş ve özellikle,
cinayetin İslamcı örgütler tarafından işlendiği konusunda yoğun bir propagandaya
dönüştürülmüştür. Aradan dörtbuçuk yıl geçmesine rağmen, henüz, Uğur Mumcu
cinayeti hakkında dava açılamamıştır.
Yurt dışındaki basında ise,
hemen hemen her devlet, kendi lehinde noktalar ortaya çıkarmış; İsrail'de
yayımlanan gazetelerde “Türk gazeteci Hizbullah tarafından öldürüldü” diye
başlık atılmış; Portekiz'de, Endonezya'da yayımlanan gazetelerde “Türkiye
hiçbir zaman İran olmayacak” gibi başlıklar atılmış; Suudî Arabistan'da
yayımlanan gazetede “Türk Hizbullah örgütü, ülkedeki rejimi devirmek istiyor”
başlığı atılmış; İran'da yayımlanan gazeteler ise “Bir gazetecinin öldürülmesi
ve Türkiye hükümetinin amacı”, “Türkiye ordusunun Mumcu'nun öldürülmesindeki
rolü”, “Türkiye'deki son olayların amili CIA ve MOSSAD'dır” gibi yazılar
çıkmış; İtalya'da yayımlanan gazetelerde “Kürt partisinden şüpheleniliyor,
Türk mafyası ve Kürtlerle bağlantısı konusundaki tecrübesi rahatsızlık
yaratan gazeteci öldürüldü” Almanya'da yayımlanan gazetelerde de “İslam
yanlısı saldırı”, “Müslüman radikallere karşı gösteriler”, “Köktendincilere
karşı büyük protesto”, “Dinî köktenciliğe karşı Türkiye'de gazeteci cinayeti”,
“Türkiye Uğur Mumcu'nun yasını tutuyor” gibi yazılar çıkmıştır. Fransa'daki
gazetelerde ise “Terörist tehdidin yeniden ortaya çıkışı”, “İran'dan şüphe
ediliyor” ve benzeri yazılar yayımlanmıştır.
Televizyonlarda çıkan programlarda,
“40 Dakika” programının yapımcısı Can Dündar, Mumcu'nun 27.6.1975 ve 28.3.1978
tarihli Cumhuriyet Gazetelerinde yayımlanan yazılarını okumuş; Hasan Fehmi
Güneş'in, 1980 öncesi hakkında değerlendirme yaparak, Uğur Mumcu'nun 27.11.1979
ve 21.9.1985 tarihli Cumhuriyet Gazetelerinde yayımlanan makalelerini okumasını
müteakip, kardeşi Ceyhan Mumcu “Uğur Mumcu'nun, daha, Susurluk hadisesinden
çok önce, Abdi İpekçi cinayeti ile Abdullah Çatlı arasında bağlantı kurarak
bu çetenin varlığını ilan ettiğini” Cüneyt Arcayürek ise, 13 Mayıs 1991
tarihli Cumhuriyet Gazetesini okuyarak, “Uğur Mumcu, İtalyan televizyonunda
yayınlanan konuşmasında, “kaçakçılık, çete olayları var mı yok mu araştıracağı
beyanında bulunduğunu” belirtmişlerdir.
Uğur Mumcu davası avukatı
Emin Değer “Uğur Mumcu'nun bütün yazıları istihbarata, gizli güçlere çıktı
ve belki öyle bir yere geldi ki, eline geçen veya geçmesi olası bir kanıta
yaklaştı, o kanıtı elde etmeden veya yayımlamadan öldürülmüş olabilir”
görüşlerini dile getirmiştir.
Cüneyt Arcayürek, Uğur Mumcu'nun,
kendisine, APO'nun geçmişini ve MİT'le irtibatının olup olmadığını araştırdığını
ve “bunu sağlam temeller üzerine oturtabilirsem kitabın girişi bomba gibi
patlayacak” dediğini belirtmektedir.
Yine, Uğur Mumcu, ölümünden
on gün önce, Harp Akademisinde, 14.1.1993 tarihinde yaptığı konuşmayı içeren
video bandın çözümünde, uyuşturucu, silah kaçakçılığı ile terör arasındaki
ilişkiyi anlatmıştır.
Uğur Mumcu'nun kardeşi Ceyhan
Mumcu ifadesinde, Uğur Mumcu'nun İran ile ilgili tek bir yazısının bulunmadığını,
sadece ABD'nin, Irak sorununu çözdükten sonra İran için yeni provokasyonlar
yapacağını yazdığını belirtmiştir.
Uğur Mumcu'nun eşi Güldal
Mumcu ise verdiği ifadede, Özgür Gündem'de Uğur'a yönelik yazılar olduğunu;
bir sabah, Uğur'un kendisine “Güldal, bunlar beni öldürecekler” ifadesini
kullandığını, söz konusu gazetenin yazarı Yaşar Kaya'nın ilgili makalesinde,
“halkın dinamiği bu işin üstesinden gelecektir” sözünden bu sonuca vardığını;
Mumcu'nun, Behçet Cantürk -ki, Behçet Cantürk de faili meçhul bir cinayete
kurban gitmiştir- ile Yaşar Kaya arasında tartışmalar bulunduğunu, durumu
Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına anlattığı halde ne Behçet Cantürk'ün
ne de Yaşar Kaya'nın ifadesine başvurulduğunu -şu anda Behçet Cantürk'ün
öldüğünü, Yaşar Kaya'nın da yurtdışında olduğunu biliyoruz- ve hiçbir işlem
yapılmadığını belirtmiştir.
Keza, öldürülen merhum Tevfik
Ağansoy'un eşi Hülya Ağansoy da ifadesinde, Uğur Mumcu'nun bir kitabını
okuduğu sırada, eşine hitaben, Uğur Mumcu'yu kastederek “çok iyi araştırmacı
bir gazeteciymiş; her şeyi çok iyi yazmış” demesi üzerine, Tevfik Ağansoy'
un da “yazık oldu, boşuna öldürdüler” dediğini, bunun üzerine de Hülya
Ağansoy'un “Mumcu'yu kim öldürdü?” diye eşine sorduğunu, eşinin de kendisine
“ne kadar az şey bilirsen o kadar çok yaşarsın” cevabını vererek konuyu
kapattığını beyan etmiştir. Bununla da, cinayeti işleyenleri eşinin bildiğini
ima etmiştir.
Mumcu'nun kardeşi Berhan
Gürsoy'un ifadesinde de, Mumcu'nun son işinin Kürt dosyası olduğunu, bu
konudaki delilleri toplamak üzere, emekli Hâkim Albay ve milletvekili Baki
Tuğ'dan bir belge istediğini, bu belgeyi almak için de 27.1.1993 Çarşamba
günü randevu aldığını, o gün Baki Tuğ ile buluşacaklarını; ancak, 24.1.l993'te
randevuya gitmeden öldürüldüğünü ifade etmiştir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Uğur Mumcu cinayetinde emniyet güçleri, istihbarat güçleri, devlet güvenlik
mahkemesi savcısı ile cumhuriyet savcılarının, soruşturmayı tek yönde sürdürdükleri,
ilk günü devrin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin'in “katiller elimizin altında”
diyerek, ismini dahi emniyet müdürlüğünde koydukları İslamî Hareket Örgütü
üzerine atma çabaları sonucunda, aradan geçen dörtbuçuk yılı aşkın bir
sürede hiçbir sonuç alınmamıştır. Aslında çok yönlü araştırılması gerekli
olan bu cinayetin, ilk etapta, bilinçli bir şekilde, İslamî Hareket Örgütü
üzerine kanalize etme sonucunda, bugüne kadar hiçbir netice elde edilememi,
ayrıca, aradan geçen dört yıl altı aylık süre içerisinde, olan deliller
de karartılmış ve yok edilmek suretiyle, faili meçhuller halkasına bir
ilave daha yapılmıştır.
19 uncu Dönemde kurulan Faili
Meçhul Cinayetler Komisyonu Başkanı Sadık Avundukluoğlu da ifadesinde belirttiği
gibi, araştırmaların belirli çevrelerce engellenmek istendiğini, bu konuda
ilgili kişiler aleyhine suç duyurusunda bulunulduğunu; tüm incelemelerinde
vardığı sonuca göre, bu olayın işleniş biçiminin, ajan faaliyeti olduğunu,
tetikçisinin de bir kişi olduğunu ve çok profesyonelce işlendiği kanaatinde
olduğunu belirtmiştir.
Bu hususta dinlenen tanıkların
ifadelerinden edindiğimiz kanaat, suçun işlendiği sırada, emniyet istihbarat
teşkilatlarının bugünkü kadar teknik ve deneyimli personele sahip olmadığı,
Millî İstihbarat Teşkilatıyla, Genelkurmay İstihbarat Teşkilatının ve Jandarma
İstihbarat Teşkilatının da bu olayla ilgilenmedikleri; zira, görev kapsamlarına
girmediği gerekçesiyle meseleye el koymadıkları; olay günü nöbetçi cumhuriyet
savcısının soruşturma başlatması gerekirken, konunun siyasî olabileceği
gerekçesiyle, devlet güvenlik mahkemesi savcılarınca yürütüldüğü, cinayetin
işlendiği tarihten itibaren, fail ve faillerin bulunmaması için, çeşitli
kişi ve makamlarca başka kanallara yönlendirme çabası içinde bulunulduğu
ve bunda da başarılı olunduğu, ifade veren kişilerin birçoğunun, cinayeti,
gazete ve televizyondan ayrıntılarına kadar bildikleri, bu nedenle de,
kendi yorumlarını ve geliştirdikleri teorileri anlatmak suretiyle, çoğu
zaman, suiniyetle, devletin belli kurumlarına ve şahıslarına yönelik suçlamalarda
bulunulduğu ve yıpratmaya çalışıldığı şeklindedir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Mumcu cinayetini araştırırken, , polisin, istediği zaman, belli suçların
faillerini, kendisinin isim koyduğu bir örgüte yüklemek için, icabında
tutanaklarda tahrifat yaptığını; sanıklardan İrfan Çağrıcı'da olduğu gibi,
Hint mengenesiyle, kollarını, bacaklarını kırabildiğini; Türkiye'de işkence
olaylarının var olduğunu ve halen devam ettiğini; cezaevlerindeki sıkışıklığın
ve düzensizliklerin, ceza infaz kurumlarının ıslah edici, topluma kazandırıcı
olmaktan çok, suçlu üreten müesseseler haline geldiğini; cezayı, mahkûmdan
çok ailesinin, çoluk çocuğunun çektiğini belirledik.
Komisyonun dinlediği kişilerin
çoğunun, aradan geçen dört yıl altı ay gibi bir zaman biriminde ayrıntıları
unuttuğunu, kafalarındaki bilgileri, daha ziyade, gazete ve televizyonlardan
öğrendiklerini, kafalarındaki senaryolara uydurarak yorum niteliğinde bilgi
verdiklerini; devlet içinde, sorumsuz ve hukuka aykırı olarak, bazı yetkililerin
“itirafçı” ismini verdikleri insanları, suç işlemede nasıl kullandıklarını;
Denizli İlindeki, Denizli Haber Ajansı Televizyonunun kurşunlanmasını nasıl
gerçekleştirdiklerini, Denizli'deki bazı insanlardan, bu itirafçılar vasıtasıyla,
nasıl haraç topladıklarını, bazı basın mensuplarının rating uğruna hukuku
nasıl çiğnediklerini, ülkemiz aleyhine yapılan propagandaya nasıl alet
olduklarını; basının, her gün sanık bulup, savcı gibi yargılayıp, hâkim
gibi nasıl mahkûm ettiğini, kamuoyunu ve mahkemeleri, bağımsız yargıyı
nasıl etkilediklerini ibretle gördük.
Buna örnek olarak, 18.2.1993
tarihinde; yani, cinayetten 24 gün sonra TRT'de yayınlanan, Ertürk Yöndem'in
sunduğu Perde Arkası programı, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısının
yazılı müdahalesine rağmen yayınlanmıştır. Ertürk Yöndem'in sunduğu programın
bantları, Komisyonumuzca TRT'den alınarak izlenmiştir. Programda, Mumcu
cinayetinin elle tutulur tek delili olan Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminoloji
Laboratuvar Başkanlığının hazırladığı ekspertiz raporu, bu sebeple tüm
dünyaya ilan edilmiştir.
DGM savcılığında devam edip,
henüz sanıkları yakalanmadığı gibi, failleri dahi belli olmayan bir terör
olayının tek delilinin, gizli soruşturma olduğu halde alenileştirilmesi,
soruşturmayı zora sokmuştur. Bu delilin alenileştirilmesi, diğer delillerin
kolayca karartılmasını sağlamıştır; çünkü, failler, bulguların, izlerin
devamı için tedbir almış olmalılar ki, bunun dışında bugüne kadar başka
bir delil bulunamamıştır.
Bu konuda birinci sorumlu
olan zamanın Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı Nusret Demiral, ne program
yapımcısı ne de programa katılanlar hakkında hiçbir soruşturma ve dava
açmamıştır. Şu anda görevli ve yetkili olmadığı halde, Komisyonumuza bugün
bile gizli bir soruşturma hakkında bilgi vermekten kaçınan Nusret Demiral'ın,
yetkili olduğu dönemde bu yayına müdahale etmemesi, oldukça dikkat çekici
bir çelişkidir.
Uğur Mumcu cinayetini hiçbir
örgüt üstlenmemiştir ve bugüne kadar faili bulunamamıştır. Yapılan araştırmada
da fail veya faillerini bulmaktan ziyade, bu işin sorumlusu devlet güvenlik
mahkemesi savcılığı ile emniyet mensuplarının yaptıkları çalışmalar, delil
toplama yöntemleri, teknik ve eğitim seviyeleri, faili meçhul cinayetlerin
ülkemizde binlerle ifade edildiği zaman diliminde yetkili mercilerin bunu
önleme konusundaki kararlılıkları, Susurluk kazası sonunda ortaya atılan
devlet içindeki çetelerin bu cinayetlerdeki konumu, Komisyona bilgi veren
şahısların ifadelerindeki ipuçlarının değerlendirilmesinin de yapılmasını
sağlamaktı.
Devlet güvenlik mahkemesi
savcılığında başlatılan soruşturmada, 12 klasör içerisinde, elde edilen
deliller toplanmış; ancak, dava açma aşamasına gelinememiş olduğunu tespit
ettik. Bu durumların hepsi, bize dağıtılan raporda ince ayrıntılarıyla
yazılmıştır.
İslamî Hareket Örgütü olarak
adlandırılan kişi ve kişilerin ev ve gösterdikleri mekânlarda ele geçirilen
68 kilogram RDX C4 plastik patlayıcının akıbeti hakkında ikna edici bilgilere
ulaşılamamıştır. Bu patlayıcıların, imha edilen 43 kilogramlık kısmından
sonra, kalan 25 kilogramlık bölümü hakkında bilgi yoktur. Keza, tutanakta
250 gram patlayıcının imha edildiği yazılmış. Gerisi hakkında bilgi bulunamayışı,
soruşturmanın sıhhati hakkında şüpheleri kuvvetlendirmiştir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Uğur Mumcu, ülkemizin yetiştirdiği, uluslararası düzeyde üne ve değere
sahip araştırmacı yazar bir gazetecimizdir. Çoğulcu parlamenter rejime,
laik, demokratik cumhuriyete, hukukun üstünlüğü ilkesine yürekten inanan
yılmaz bir demokrasi savunucusudur. Çok sevilen Mumcu'nun cenazesine katılan
yüzbinler bunun kanıtıdır.
Bu soruşturma yapılırken,
son yıllarda Mumcu'nun teşhir ettiği çevrelere bakmak, gerçeğe ulaşmada
doğru bir çıkış noktası olacaktır. Bu konuda, ölümünden sonra geliştirilen
senaryolar da bu tezin üzerine bina edilmektedir. Mumcu, laik, demokratik
cumhuriyete inanıyordu, bunun için radikal İslamcı örgütler; ülkenin bölünmez
bütünlüğüne inanıyordu, bunun için bölücü örgütler; devletin içinde yuvalanan
ve mafya diye adlandırılan uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapanlar ile
çek senet tahsilatına bulaşan odakları her gün teşhir ettiği için, bu tür
organize suç örgütlerince öldürülmüş olabilir.
Daha farklı bir tez de, Mumcu'nun,
Türkiye'de oluşturulacak istikrarsızlıklardan çıkarı olan ülkeler ve bunların
istihbarat örgütlerince öldürülmüş olabileceğidir.
Bütün bu tezler, nihayet
birer iddiadan ibarettir. Soruşturmanın bu çerçevede yeteri kadar genişletilmediği
ve derinleştirilmediği kanaatindeyim.
Yukarıda açıklanan gerekçelerle;
Soruşturmayı savsaklayan,
görev kusuru olan DGM eski Başsavcısı Nusret Demiral ve DGM eski Savcısı
Ülkü Coşkun,
Uğur Mumcu'yu koruma konusunda
gerekli önlemleri almayan Ankara Valisi ve her kademede görev yapan diğer
ilgililer,
Soruşturmanın gizliliğini
ihlal eden ve 18.2.1993 tarihinde TRT'de yayınlanan Perde Arkası programına
katılarak görüş...
(Mikrofon otomatik cihaz
tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Erbaş, ne
kadar süre istersiniz?
FETHULLAH ERBAŞ (Devamla)
- 1 dakika efendim.
BAŞKAN - 1 dakika 60 saniyedir
Sayın Erbaş...
Peki, madem hamiyete kaldı;
buyurun.
FETHULLAH ERBAŞ (Devamla)
- ... belirten kamu görevlileri ile program yapımcısı ve mesul müdürü hakkında,
Soruşturmanın gizliliğini
ihlal eden 20.9.1993 tarihinde yayınlanan Ateş Hattı programına, tanık
Ayhan Aydın'ı götüren güvenlik görevlileri ile program yapımcısı ve mesul
müdürü hakkında,
İstanbul Emniyet Müdürlüğünde
görevli polisler olup, tutanakta tahrifat yapan ve imha tutanaklarını tanzim
edenler ile diğer ilgili ve görevliler hakkında inceleme, araştırma ve
gerekli soruşturmanın yapılmasını uygun görmekteyiz.
Sözlerimi, başta Uğur Mumcu
cinayeti olmak üzere, faili meçhul cinayetlerde öldürülen tüm vatandaşlarıma
Allah'tan rahmet ve yakınlarına sabırlar dilereyek bitirmek istiyorum.
Bu soruşturmalar sırasında,
hiçbir ilgisi olmadığı halde, emniyette işkence gören, kolu, bacağı kırılan,
insanlıkdışı muameleye maruz kalan vatandaşlarımdan da, Yüce Meclisin huzurunda
özür diliyor, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (RP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Erbaş, teşekkür
ediyorum.
Şu ana kadar kişisel söz
talebi gelmedi.
Sayın Komisyon ve Sayın Hükümetin
bir beyanı olacak mı efendim?
(10/86) ESAS NUMARALI MECLİS
ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI ERSÖNMEZ YARBAY (Ankara) - Evet efendim.
ADALET BAKANI MAHMUT OLTAN
SUNGURLU (Gümüşhane) - Evet Sayın Başkan.
BAŞKAN - Komisyonun tercih
hakkı var; sonra, Sayın Hükümete söz vereceğim.
Buyurun Sayın Yarbay.
(10/86) ESAS NUMARALI MECLİS
ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI ERSÖNMEZ YARBAY (Ankara) - Sayın Başkan,
değerli milletvekilleri; Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonunun raporu
üzerindeki görüşmelerimiz devam ediyor; bu sırada, siyasî partilerin görüşlerini
dile getiren arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum.
Komisyonumuz, tarafsız ve
ciddî bir şekilde çalışmıştır, önemli ölçüde zaman ayırmıştır ve gerçekten
ibret vesikası olan bir rapor hazırlamıştır. Ben, bütün milletvekillerimizin
bu raporu okumalarını özellikle tavsiye ediyorum; çünkü, burada, Başkent
Ankara'da işlenen bir cinayetin ne kadar sorumsuz bir şekilde araştırıldığı,
insan hayatının Türkiye'de ne kadar ucuz olduğu ve görevlilerin, yetkililerin,
insan hayatı kaybının karşısında ne kadar duyarsız olduğu görülecektir.
Türkiye, bir hukuk devleti
olmalıdır. Eğer, biz “terörle mücadele ediyoruz” diye hukuku bir tarafa
bırakır, hukukdışı işlere yönelirsek, o zaman hiçbirimizin can güvenliği
kalmaz. Dolayısıyla, herkes, bütün devlet görevlileri -bu raporun içerisinde
özellikle o var- hukuk kuralları içerisinde hareket etmelidir, ne gerekçeyle
olursa olsun hukuk dışına çıkmamalıdır.
Burada, itirafçılarla ilgili
bölümler var. Yozlaşma o kadar büyük ölçüde ki, bu itirafçıları, hem Millî
İstihbarat Teşkilatı kullanmış hem Jandarma Genel Komutanlığı kullanmış
hem de Emniyet Genel Müdürlüğü kullanmış; polisevlerinde yatıp kalkıyorlar,
askeriyede çalışıyorlar, maaş alıyorlar ve birtakım karanlık işlerde kullanılıyorlar...
Dolayısıyla, bu itirafçılarla ilgili, mutlaka, yeni yasal düzenlemeler
getirilmelidir.
İtirafçıların Komisyonumuza
vermiş oldukları ifadeler ayrı -hemen Komisyonumuzun kapısından çıktıktan
sonra polis tarafından alınmıştır- devlet güvenlik mahkemesi savcılığında
vermiş oldukları ifadeler ayrı, gazetelerdeki ifadeleri ayrı, farklı farklıdır;
fakat, hiçbir güç, bu ifadelerin neden bu şekilde olduğu konusunun üzerine
gidememektedir. Dolayısıyla, bütün siyasî partilerin ve Türkiye Büyük Millet
Meclisinin, Türkiye'nin bir hukuk devleti olması için mücadele etmesi ve
hukuka sahip çıkması, hukuk dışına çıkan kim olursa olsun onun karşısına
dikilmesi gerekmektedir.
Bu belgede bir diğer konu
da şudur: Siyasîlerin, Sayın Başbakanın ve bakanların böyle ayaküstü beyanatları,
devleti zor duruma düşürmektedir. “Katil elimizde”, “katili yakaladık”,
“üç güne kadar açıklıyoruz”, “çok önemli ipuçları”, “efendim, basın erken
yazdığı için kaçtı, elimizden kaçırdık” gibi birtakım sözler var. Böyle
ayaküstü beyanatlar olmaz. Tabiî, bütün devlet görevlilerine ve siyasîlere
de, ayaküstü beyanatlar vermekten kaçınmalarını tavsiye etmek istiyorum;
çünkü, Başbakan “katil elimizde” diyor, İçişleri Bakanı “katil elimizde”
diyor; ama, biz, bunları Komisyona çağırdığımız zaman, bu arkadaşlarımız
Komisyonda konuşurlarken “bize böyle söylediler...” “Böyle söylediler”
olmaz; yani, ilk önce doğru mu söylüyorlar araştırılmalı ve daha sonra,
kim yanılttıysa, onların cezalandırılması gerekir.
Değerli arkadaşlarım, bir
de, bunların sorumlusu yok. Vali beye soruyorsunuz “efendim, böyle söylediler”,
emniyet müdürüne soruyorsunuz “böyle söylediler...” En sonunda dosya nerede;
dosya, bir başkomiserin nezaretinde İrtica Masasında. Dosya, dörtbuçuk
senedir İrtica Masasında bekliyor. Dörtbuçuk senedir İrtica Masasından
bir şey gelmemiş, bir olay çıkmamış; emniyette soruşturmuşlar, İrtica Masasında,
dörtbuçuk senedir bekliyor; hâlâ İrtica Masasında...
Dolayısıyla, şimdi, biz,
Sayın Adalet Bakanlığına ve Sayın İçişleri Bakanlığına suç duyurusunda
bulunduk. Bu suç duyurularını, çok ciddiyetle... Memurin Muhakemat Kanunu...
Milletvekillerinin dokunulmazlığı var, memurların da dokunulmazlığı var.
Komisyona davet ettiğiniz zaman, emekli savcı Komisyona gelmiyor; Anayasayı
gerekçe gösteriyor ve Meclis İçtüzüğünü gerekçe gösteriyor; haklı olduğu
yerler var tabiî... Biz “hâkimiyet, kayıtsız şartsız milletindir” diye
yazmışız; ama, maalesef, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 105 inci
maddesine göre, milletvekilleri, devlet sırlarını ve ticarî sırları öğrenemez.
Müsteşar, devlet sırrını bilir, genel müdür bilir, daire başkanı bilir,
belki memur bilir; ama, milletvekili, komisyon başkanı devlet sırrını öğrenemez,
ticarî sırları öğrenemez. (RP sıralarından alkışlar) İşte “efendim, biz,
size konuştuğumuz zaman, bunlar erkenden basına faş oluyor; dolayısıyla,
biz, zor durumda kalıyoruz” gibi birtakım savunmalar yapmaya çalışıyorlar;
bu da doğru değil; çünkü, nerede bir karanlık varsa, gizlilik varsa, orada
bir pislik var demektir.
O sebeple, bu konuların açıklığa
kavuşması lazım. Türkiye Büyük Millet Meclisinde, hâkimiyet, kayıtsız şartsız
milletinse ve milletvekilleri de bu hâkimiyeti kullanıyorlarsa, o zaman,
Meclisten gizli hiçbir şeyin olmaması lazım.
Genelkurmay Başkanlığı, Emniyet
Genel Müdürlüğü burada... Bu rapor eksik bir rapor. Emniyet Genel Müdürlüğü
bize belgeleri gönderirken şartlı gönderdi ve “belgelerin bir kısmını size
gönderiyoruz; ama, bir kısmını göndermiyoruz; çünkü, operasyonlar devam
ediyor. Eğer, belgeler size gelirse, bu operasyonlar yarım kalır.” dediler,
belgeleri eksik gönderdiler. Dolayısıyla, bu rapor, eksik bir rapor; yani,
tam bir rapor değil. Burada bütün belgelere ulaşabilmiş değiliz.
Devlet güvenlik mahkemesi
savcıları “efendim, biz bu dosyaları Meclise teslim edemeyiz” Neden?..
“Soruşturmalar gizlidir, tahkikat gizlidir...” Pekala, bu gizlilik kaç
sene devam edecek?.. Yani, üç ay geçmiş, altı ay geçmiş, dört sene geçmiş,
hâlâ gizli... Pekala doğru mu yapmışlar, yanlış mı yapmışlar kim bakacak?..
“Gelin buraya, burada inceleyin” dediler; yine de teşekkür ediyoruz. Gittik,
orada dosyaları bir iki saat içerisinde incelemeye çalıştık. 12 tane klasör,
bir iki saatte ne kadar incelenebilirse, o kadar incelemeye çalıştık.
Ama, bu Komisyonun bir faydası
oldu; daha önce yapılmayan işler yapıldı. Bu Komisyona, hem devlet güvenlik
mahkemesi savcıları hem cumhuriyet savcıları, Emniyet Genel Müdürü, bakanlar,
eski bakanlar ve davet ettiğimiz iki kişi haricinde aşağı yukarı herkes
geldi ve görüşlerini, düşüncelerini söylediler. Dolayısıyla, bu davetimize
icabet eden cumhuriyet savcılarına, devlet güvenlik mahkemesi savcılarına
da teşekkür ediyorum.
MEMDUH BÜYÜKKILIÇ (Kayseri)
- İki kişi kimdi?
(10/86) ESAS NUMARALI MECLİS
ARAŞTIRMASI KOMİSYONU BAŞKANI ERSÖNMEZ YARBAY (Devamla) - iki kişiden biri,
Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı Nusret Demiral. Bence, bu cinayetin
aydınlatılması konusunda kilit isimdir. O sebeple, mutlaka konuşmalıdır
ve bu konuda bildiklerini söylemelidir. İkinci kişi de, şimdi Ulaştırma
Bakanımız olan Necdet Menzir'dir.
Şimdi, burada, bir tahrifat
üzerinde durmak istiyorum; çünkü, bu dosyayı okuduğunuz zaman birtakım
şeyler hissediyorsunuz; ama, ispatlama imkânınız yok; çünkü, deliller önemli
ölçüde karartılmıştır. Bir defa, Uğur Mumcu'nun öldürülmeden önce yazmış
olduğu yazılarda, kesinlikle, İranla, islamla ilgili çok fazla bir şey
yok. Bütün yazılarını incelettik; son bir sene içerisinde yazmış olduğu
yazılardan 152'si ABD aleyhtarı, 114'ü de PKK aleyhtarı yazılardır. Uyuşturucu
kaçakçılığı üzerinde durmuştur; ama, öncelikli bir konu olarak iran ve
İslam üzerinde durmamıştır; fakat, cinayetten önce, çeşitli televizyon
programlarına çıkarılmış. Uğur Mumcu'nun hiç gündeminde olmadığı halde,
İslamî birtakım konularda tartışmaya davet edilmiş, tartışmalara sokulmuş
ve olay olduktan sonra da “bu işi İran yaptı, İran bağlantılı İslamî Hareket
Örgütü yaptı” denmiş.
Burada çok önemli bir olay
var, işte, hukuk devleti dediğim yer burasıdır: Operasyon, 23 Ocakta başlamış
-o sebeple, Necdet Menzir Beyin, mutlaka bu konuyu açıklığa kavuşturması
gerekiyor- 24 Ocakta Uğur Mumcu cinayeti vuku bulmuş. 23 Ocakta saat 15.00'te
başlayan operasyonda, saat 22.00'de, İslamî Hareket Örgütü üyesi bir sanığın
evinde, bol miktarda, plastik patlayıcı madde ve bol miktarda, plastik
patlayıcı yapımında kullanılan toz bulunmuş. 24 Ocakta olay olmuş.
Olaya baktığınız zaman, olay,
plastik patlayıcı maddeyle, -C4 maddesiyle- işlenmiş. Bol miktarda patlayıcı
madde, bol miktarda plastik patlayıcı toz bulundu; fakat, bir hafta sonra,
bu plastik patlayıcı maddeler imha edilmiş; emniyette bir rapor düzenlemişler
“bunları korumak çok zordur; onun için, biz bunları imha edelim” demişler.
İmha tutanağına baktığınız zaman, sadece, 250 gram plastik patlayıcı madde
var. “Bol miktarda plastik patlayıcı madde, bol miktarda plastik patlayıcı
yapımında kullanılan toz” dendiği zaman, torba torba, çuval çuval olması
lazım; yoksa, 250 gramın bol miktarla ne ilgisi var?.. Onun için, bu konunun
açıklığa kavuşturulması lazım.
İşin ilginç tarafı “bu cinayeti
İslami Hareket işledi” dendiği halde, Ankara'da kullanılan plastik patlayıcı
maddeyle, İstanbul'da elde edilen plastik patlayıcı maddenin bir teknik
mukayesesi, bir karşılaştırması, menşe araştırması yapılmamış.
Operasyon devam etmiş -tabiî,
burası da önemli-ayın 26'sında, tekrar, ikinci bir sanığın evinde 68 kilo
plastik
patlayıcı madde bulunmuş. Yine C4, olaydan iki gün sonra. bu patlayıcı
maddeler de bir hafta sonra imha edilmiş. İmha tutanağında, yine, 43 kilo
var. Biraz önce, Fethullah Erbaş Bey de işaret ettiler, 25 kiloluk plastik
patlayıcı madde nerede? Bu evrakın üzerinde tahrifat yapılmış; 23 tarihi
20 yapılmış, bir başka tarih 26 yapılmış; ama, en sonunda 24... 26'sında
operasyon yapılmış, 68 kilo plastik patlayıcı elde edilmiş; en sonunda
24... Dolayısıyla, İçişleri Bakanımız, bu konu üzerinde hassasiyetle durmalıdır.
Tabiî, bu olayda, devlet
organları töhmet altındadır. Devletin bu töhmet altından kurtarılabilmesi
için, bu hususların açıklığa kavuşturulması lazım.
Olayın devamı var; bu plastik
patlayıcı maddelerle yakalanan sanıklar... Olaydan altı gün sonra, 30 Ocak'ta,
bir tanık ortaya çıkmış, Yıldız Karakoluna gitmiş demiş ki: “Ben, bu eylemi
yapanları gördüm.” 13 Şubatta, İslamî Hareket Örgütü militanları İstanbul'dan
Ankara'ya getirilmiş, yüzleştirilmiş, iki tanesini de teşhis etmiş; Ayhan
Usta ve Mehmet Ali Şeker. Plastik patlayıcı maddeler de onların üzerinde
bulundu deniliyor. Arkadaşlarımız Bandırma Cezaevine gittiler. Bandırma
Cezaevinde tutuklu sanıklardan Mehmet Ali Şeker, kendilerinde plastik patlayıcı
madde bulunmadığını, böyle bir maddenin kendilerinden çıkmadığını söyledi.
Dolayısıyla, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı 19 Şubatta yazmış
olduğu yazıda, İstanbul'daki tutuklu sanıkların, Ankara'daki Uğur Mumcu
cinayetiyle ilgisinin olmadığını ifade etmiş; ama, bütün bunlardan sonra,
elde edilen bu patlayıcıların, en azından mahkeme kararıyla, ortadan kaldırılması,
imha edilmesi gerekirken, mahkeme kararına falan gerek görülmeden bunlar
ortadan kaldırılmış; dolayısıyla, bir tehlikesi de yok!
Tabiî, yine devletin töhmet
altında olmasının bir diğer sebebi var. Komisyonumuza ifade veren herkes
“bu C-4 plastik patlayıcı maddeler askerî malzemelerdir, sadece askerî
depolarda bulunur” dediler. Dolayısıyla, askerî depolarda bu konuyla ilgili
sayım, tespit vesaire yapılmamış; savcı soruşturmayı genişletmemiş, bu
konuda soruşturma genişletilmemiş. İstanbul savcısı, “bu sanıklarla ilgisi
yok” dediği halde, dosya, İrtica Masasında tutulmaya devam edilmiş.
Diğer bir konu, tabiî, yine
arkadaşlarımız işaret ettiler; Uğur Mumcu, telefonla sık sık tehdit alan
bir kişi; fakat, telefon trafiği Telekom'dan istenmemiş; evinde bir tespit
yapılmamış olaydan sonra; çalışma bürosunda bir tespit yapılmamış ve her
şeyden önemlisi, en yakın kişi olan eşinin ifadesi olaydan 26 gün sonra
alınmış. Yanında taksi durağı var; bu olayın olduğu yerde bir defa cinayet
işlenmesi mümkün değil. 60 metre ilerisinde GAP İdaresi var, devletin resmî
bekçileri var; 30 metre ilerisinde Tunus Büyükelçiliği Evi var, devletin
polisleri var; hemen ikisinin ortasında, 60 metreyle 30 metrenin ortasında
bir taksi durağı var 24 saat açık, 24 tane taksici var; ama, olayı gören
yok, duyan yok!.. Emniyet, her zaman insancıl davransa, kendilerine teşekkür
ederiz tabiî; ama, bazen, bazılarını bir hafta on gün içeride tuttukları
halde, taksi durağındaki çaycının ifadesini almamışlar. Oradaki taksicilere
“siz Uğur Mumcu'yu tanır mısınız” diye sormuşlar. Çoğu diyor ki, “biz,
Uğur Mumcu'yu tanımayız” Polis memurları da “biz, Uğur Mumcu'yu tanımayız”
diyor. Bekçi de “biz, Uğur Mumcu'yu tanımayız” diyor; hiç kimse tanımıyor.
Daha önce koruması olduğu
halde koruması alınmış. Neden; yönetmelik değiştirilmiş; fakat, korumaya
ilişkin yönetmelik Resmî Ga |