TÜRKİYE'DE DEMOKRATİKLEŞME PERSPEKTİFLERİ
VE AB KOPENHAG SİYASAL KRİTERLERİ
Görüşler ve Öncelikler
GİRİŞ
10 - 11 Aralık 1999'da Helsinki'de
toplanan AB Konseyi "Komisyon'un ilerleme raporunda belirtildiği üzere
Türkiye'de .... kaydedilen olumlu gelişmeleri ve Kopenhag ölçütlerine uyum
sağlama doğrultusundaki reformları devam ettirme" niyetini memnuniyetle
karşıladığını açıkladı ve Türkiye'yi "diğer aday Devletlerin tabi olduğu
ölçütlerin aynısına tabi olarak Birliğe katılma doğrultusunda ilerleyen
bir aday devlet" olarak niteledi.
Helsinki'de alınan bu karar AB - Türkiye ilişkilerinde önemli bir dönüm
noktası oldu. Türkiye'de, uzun bir dönemden beri, bazı siyasal ve hukuksal
reformların yapılması yönündeki istemlere hukuksal ve siyasal bir taban
ve "meşruluk anlayışı" kazandırdı.
Bu çerçevede, diğer aday ülkeler gibi, Türkiye de, mevcut Avrupa Birliği'ne
üyelik stratejisi temelinde söz konusu reformları gerçekleştirmek durumundadır.
Bu noktada, bu reformların yapılacağı bir ön katılım süreci yaşanmaktadır.
Avrupa Birliği'ne üyelik yolundaki bu ön katılım stratejisinin önemli
halkalarından biri olan Katılım
Ortaklığı Belgesi (KOB), Türkiye'nin adaylığının temel koşullarını
belirlemiştir.
Bu belgede yer alan ve "Kopenhag
Kriterleri"nin Türkiye'de uygulamaya geçirilmesine yönelik "siyasal
kriterler", Avrupa Komisyonunun Düzenli İlerleme Raporlarında ve özellikle
2000
Yılı Düzenli İlerleme Raporunda yer aldığı biçimi ile Katılım Ortaklığı
Belgesi'nde belirlenmiştir.
Bu ön katılım stratejisinin ana hatları, katılım müzakerelerine başlayabilmek
için bir "ön koşul" oluşturmakta ve Kopenhag kriterlerine uygunluğu hedefleyen
bir dizi siyasal, hukuksal ve ekonomik reformu ya da değişikliği gerçekleştirmeyi
temel almaktadır.
Diğer bir söyleyişle, bu "siyasal kriterler", AB ve diğer Avrupa ülkeleri
için bir "acquis communautaire" niteliğinde olup, tüm Avrupa ülkelerinin
paylaştığı ortak demokratik değerleri temsil etmektedir. Bu nedenle, yukarıda
belirtildiği üzere, ekonomik ve idari kriterlerin tersine müzakere sürecinin
konusunu oluşturmamakta, bu sürecin başlayabilmesi için bir önkoşul oluşturmaktadır.
Oldukça genel bir çerçeveye sahip olan siyasal kriterlerin değerlendirilmesinde,
üye ülkelerin ve çeşitli siyasal görüşlerin algılayışları arasında farklılıklar
olduğu muhakkaktır. Özellikle demokrasi, seçim hukuku, temel hak ve özgürlüklerin
güvence altına alınması gibi konularda daha belirgin temellere oturan "siyasal
kriterler" anlayışı, "azınlık haklan, azınlıkların korunmasının ve saygı
görmesinin anayasal güvenceleri" gibi konularda, farklı görüş ve uygulamalara
yol açabilmektedir. [1]
Bu nedenle, tüm aday ülkeler için, "siyasal kriterler" listesi farklılaşmakta,
her aday ülke için, yeni kriterler, bu listenin içinde yer almakta ya da
dışında kalmaktadır.
Türkiye'nin adaylığına ilişkin olarak ise, Katılım Ortaklığı Belgesi'nde
yer alan ve Ulusal
Programda düzenlenmesi zorunlu kabul edilen kriterler, 4.1 sayılı paragrafın
"kısa vadeli siyasal kriterler (2001) ve "orta vadeli siyasal kriterler
(2004) bölümlerinde belirlenmektedir.
"Kısa vadeli siyasal kriterler (2001);
Düşünce özgürlüğü
Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü
İşkence uygulamaları ile mücadele
Yargı öncesi gözaltı prosedürü
İnsan haklan ihlallerine karşı düzenlemeler
İnsan hakları eğitimleri
DGM'lerin uluslararası standartlara çıkarılması
Yargının işlerliğinin ve işleyişinin geliştirilmesi
Ölüm cezasının fiilen askıya alınması
Anadilde TV - Radyo yayın yasağı"
"Orta vadeli siyasal kriterler (2004);
Temel hak ve özgürlüklerden yararlanmada kanun önünde eşitlik ilkesinin
uygulanması
Türkiye Anayasasının ve ilgili yasaların, hak ve özgürlüklerin gerçekleştirilmesi
yönünde gözden geçirilmesi
Ölüm cezasının kaldırılması
Birleşmiş
Milletler İkiz Sözleşmelerinin yürürlüğe konulması
Cezaevlerinde gözaltı koşullarının düzeltilmesi
MGK'nin Anayasal statüsünün ve rolünün değiştirilmesi
Güneydoğu'da olağanüstü halin kaldırılması
Kültürel çoğulculuğun ve kültürel hakların, eğitim alanı dahil, güvence
altına alınması"
Bu yönde, Türkiye, Katılım Ortaklığı Belgesi'nde yer alan hususlara yönelik
olarak Ulusal Programını hazırlamıştır.
Türkiye'nin hazırladığı bu program, Katılım Ortaklığı Belgesi ile birlikte
değerlendirildiğinde, bazı "siyasal kriterlerin" neredeyse, tamamen gözardı
edilmiş olduğu ve Türkiye'nin, yukarıda belirlenen nedenlerle, gerçekten
düzeltmesi gereken eksikliklerin bir bölümüne neredeyse hiç cevap verilmeden,
bir anlamda geçiştirilmiş olduğu gözlenmektedir.
Oysa, Ulusal Program'da bazı zorunlulukların gözardı edilmesi bir yana,
bir takım soyut ifadelerde bulunulması dahi yeterli olmamalıdır. Türkiye'nin
demokratikleşmesi ve hukuk devleti yönünde de çok önemli olan bu değişikliklerin
yapılması, gerçekleştirilmesi ve özellikle yaşama geçirilmesi zorunlu kabul
edilmelidir. Dolayısıyla, bu yönde, önemli olan, Ulusal Program'da bazı
soyut ilkelere yer verilmesi değil, bunların somutlaştırılmasını sağlayan
Anayasal, yasal ve idari düzenlemelerin belirlenmesi ve bu yöndeki değişikliklerin
bir an önce TBMM tarafından gerçekleştirilmesini ya da İdare tarafından
yürürlüğe sokulmasını sağlamaktır.
Kaldı ki, Türkiye açısından, bu siyasal kriterler, Avrupa Birliği'ne
adaylık aşamasında müzakerelere başlayabilmek için, bir "ön koşul" oluşturmanın
ötesinde bir anlam taşımaktadır. Nitekim, Türkiye'de uzun yıllardan beri
değişik kesimler ve örgüder tarafından savunulan "demokratikleşme ve "hukuk
devleti" anlayışının yerleşmesi yönündeki istekler ve çabalarla tamamen
örtüşmektedir.
Dolayısıyla, bu siyasal kriterlerin uygulanması yönündeki istekler,
sadece Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girişini kolaylaştırmak amacına yönelik
değildir. Tam tersine, çok uzun bir süreden beri Türkiye'de ileri sürülen
ve şiddetle arzu edilen bir demokratikleşme çabasını da sonuca ulaştırma
gayretinin bir aracıdır.
Bu yönde, Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinde, Katılım Ortaklığı Beİgesi'nde
yer alan siyasal kriterlerin uygulanması ve yaşama geçirilmesi, -örneğin
TÜSİAD tarafından Ocak 1997 tarihinde yayınlanmış ve Prof. Dr. Bülent Tanör
tarafından kaleme alınmış olan "Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri"
raporundaki toplam 212 öneri çerçevesinde dile getirildiği gibi-, Türkiye'de
yıllardan beri sürdürülen ve gerçekten "demokratikleşme" ve "Hukuk Devleti
anlayışını tüm kurumları ile eksiksiz gerçekleştirme" istemleri içerisinde
tümüyle kapsanmakla birlikte, çok temel diğer bazı Anayasal ve yasal değişikliklerin
de, siyasal kriterlere ilişkin reformlarla bir arada ele alınması uygun
olacaktır.
SİYASAL KRİTERLERİN AB'NE UYUM İÇİN TÜRKİYE'NİN
ULUSAL PROGRAMINDA ELE ALINMASI VE SİYASAL REFORMLAR
I. Siyasal Partiler
1982 Anayasası, aynen 1961 Anayasasında olduğu gibi, "siyasal partileri,
demokratik siyasi sistemin vazgeçilmez unsurları" olarak tanımlamış olmakla
birlikte, son dönemlerde özellikle siyasal partilerin örgütlenme modellerinin
ve iç işleyişlerinin çözümsüzlüğe ve giderek "siyasal krizlere" yol açtığı
bilinmektedir.
Bu siyasal krizlerin en önemli nedeni, uzun zamandan beri üzerinde durulduğu
ve ileri sürüldüğü gibi "siyasal sisteme, siyasal kadrolara duyulan güvensizliktir".
Diğer bir söyleyişle, "ağır bir güven bunalımı" toplumla siyasal kadroların
birbirlerinden ayrıldıkları görüntüsünü ortaya çıkarmış ve bu kadroların
Türkiye'nin sorunlarına çözüm getirebileceği yönündeki umut ve beklentileri
erozyona uğratmıştır.
Ayrıca, demokratik sistemlerin vazgeçilmez unsuru olan, milletvekillerinin
"accountable (hesap verir)" olmaları zorunluluğunun Türkiye'de geçerli
olmadığı düşüncesi, tam tersine bir takım Anayasal formüllerle korundukları
inancı, genel bir kabul görmektedir.
Bu hususta yapılan tüm araştırma ve kamuoyu yoklamalarında, toplumun
temsilcilerine güvenmediği, aynı zamanda, temsilcilerinin yolsuzluk iddiaları
karşısında dahi cezalandırılabileceklerini düşünmedikleri biçiminde sonuçlar
çıkmaktadır.
Siyasal partilerin iç işleyişlerinin demokratik esaslara göre biçimlenmemesi,
"liderler sultası" olarak adlandırılan olgunun tüm partiler açısından geçerliliği,
siyasal partilerin ekonomik kaynakların yeterli ve etkin kullanımını ve
denetimini sağlayamamaları, tam tersine bu kaynakların iyi kullanılmadığı
ve "clienteliste" ilişkilerin geçerli olduğu düşüncesinin toplumda egemen
olması, ve milletvekillerinin ne siyasal, ne hukuksal anlamda "hesap verebilir"
konumda olmadıkları yönündeki genel kanı, siyasal sisteme duyulan güvensizliğin
temel nedenleri arasındadır.
Dolayısıyla, demokratikleşme açısından da, ilk ve derhal yapılması gereken,
siyasal sisteme, siyasal aktörlere duyulan bu güven erozyonunun ortadan
kaldırılması, güven duygusunun tekrar tesis edilmesi, diğer bir söyleyişle
toplum ve Devlet arasında yeni bir "toplum sözleşmesinin" ana hatlarının
yeniden çizilmesidir.
1) Bu noktada, siyasal partilerin iç işleyişlerinin demokratik
esaslara uygunluğunu sağlamak, lider hegemonyasının "parti yapısını" ve
giderek siyasal sistemin işleyişini bozacak biçimde ortaya çıkışını engellemek
amacıyla, bazı değişiklikler yapılmalıdır.
Bu yönde, Siyasi Partiler Kanununun, üye yazımlarına, Genel Başkanlığa,
il ve ilçe teşkilatlarının düzenlenmesi ve delege sistemlerine, partilerin
antidemokratik işleyişlerinin temel göstergelerinden birini oluşturan parti
adaylarının (aday yoklaması ya da merkez yoklaması usulleri ile) tespiti
hususuna, aday adaylığı ve merkez adaylığına, partilere yapılan bağışların
düzenlenmesi ve denetlenmesi konularına, bu hususlara ilişkin ceza hükümlerinin
güncelleştirilmesine ilişkin maddelerinin yeniden düzenlenmesi zorunludur.
2) Bunun yanı sıra, Siyasi Partiler Kanununun, "Siyasi Partilerle
İlgili Yasakları" düzenleyen Dördüncü Kısmı ile "Siyasi Partilerin Kapatılmasını"
düzenleyen Beşinci Kısmının, "siyasal partileri demokratik siyasal yaşamın
vazgeçilmez unsuru olarak kabul eden anayasal düzenleme" ve Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi'nin ilgili kararları doğrultusunda yeniden ele alınması
gereklidir.
3) Siyasal partilerin, siyasal iktidara talip olurken, bu siyasal
sistemin işleyişini çarpıtmamaları, hukuka uygun, demokratik bir işleyişi
sağlayabilmeleri, "şeffaf bir sistem ve işleyiş" gerçekleştirmeleri için,
en önemli ve demokratik ülkelerde en iyi düzenlenen hususlardan biri "parti
hesaplarının ve seçim harcamalarının şeffaflığı ve denetimidir". Nitekim,
Avrupa ülkelerinde, örneğin Fransa'da seçimlere ilişkin mevzuatta, bu denetim
çok ayrıntılı olarak yer almaktadır.
Türkiye'de de, bu doğrultuda, gerek Siyasi Partiler Kanununa, gerek
Milletvekili Seçimi Kanununa, Fransa, İngiltere gibi demokratik ülkelerin
mevzuatlarında yer aldığı biçimi ile, "seçimlerde alınacak ve harcanacak
paraların düzenlenmesi ve denetlenmesine" kısaca "seçimlerin finansmanı"
konusuna ilişkin ayrıntılı bazı hükümlerin yerleştirilmesi, bu konuda yapılması
gerekli değişiklikler arasında yer almaktadır.
II. Seçim Sistemi (*)
Yönetim istikrarsızlığını kolaylaştırdığı hatta teşvik ettiği görülen
seçim sistemiz, Türkiye'de son on yılda sıklıkla yaşanan ekonomik krizlerde
küçümsenmeyecek bir paya sahiptir. Mevcut seçim sistemi ne temsilde adaleti
sağlayabilmekte ne de adaletten vazgeçme pahasına yönetimde istikrara olumlu
katkı yapabilmektedir. Uygulamakta olduğumuz olağanüstü yüksek barajlı
ve nisbi karakterli D'Hont seçim sisteminin aksaklıklarını ve sakıncalarını
şöyle özetleyebiliriz.
1) Çok parçalı / bölünmüş siyasal yapımıza özgü koşullar nedeniyle
mevcut seçim sistemi yıkıcı bir siyasal rekabeti ve popülizmi teşvik etmektedir.
Çok partili koalisyon hükümetleri seçmenlerin çoğunluğunun tercihine bakılmaksızın
kurulmakta, genellikle de kısa vadeli dar çıkarlar gözetilerek hükümet
programları oluşturulmaktadır. Siyasal partiler seçimlerden önce aralarında
ortak hükümet programları oluşturarak seçmen karşısına çıkmaya teşvik edilmediklerinden,
ülkenin içinde bulunduğu koşullara uygun gerçekçi programlar yapılamamakta,
seçim kampanyaları temelsiz ve aşırı iyimser vaadler etrafında şekillenmektedir.
2) Mevcut seçim sisteminin özellikleri, siyasetin ve siyasal
partilerin itibarlarını ciddi ölçüde kaybettikleri ve bu nedenle katılımın
çok düşük kalacağı bir ortamda yapılacak bir seçimde, seçmenlerin çoğunluğunun
yönetimde görmek istemediği bir partinin, kabul edilebilir ölçülerin altında
oy almasına rağmen tek başına iktidara gelmesine yol açabilir. Böyle bir
sonuç, Türkiye açısından düşünülebilecek en büyük siyasal istikrarsızlık
durumudur.
3) Milletvekilliklerinin seçim bölgelerine (illere) dağılımındaki
eşitsizlikler giderek artmıştır. Bu dağılım siyasette gözetilmesi gereken
kır ve kent dengesini giderek bozmaktadır. Ayrıca bu eşitsiz dağılım nedeniyle
gelecekte yapılacak bir seçimde birinci çıkan parti ile parlamentoda en
çok sandalyeye sahip olacak parti farklı olabilir. Bu durumda hangi partinin
liderinin meşru olarak başbakan atanması gerektiği tartışması gündeme gelebilir.
Yine aynı nedenlerle, iki radikal sağ parti, toplam oy oranları itibariyle
diğer koalisyon alternatiflerine kıyasla azınlıkta olmalarına rağmen parlamentoda
çoğunluğa sahip olabilirler ve hükümeti kurabilirler.
4) Mevcut seçim sistemi yönetimde istikrara olumlu bir katkı
yapmayıp aksine istikrarsızlık kaynaklarını arttırırken, temsil adaletiyle
de bağdaşmayan özelliklere sahiptir. Yüzde 10 barajı nedeniyle HADEP'in
adaylarının bir bölümü seçim bölgelerinde büyük miktarda oy almalarına
rağmen parlamentoya girememektedir. Dünya'da uygulanan başka hiçbir demokratik
seçim sistemi böyle bir sonuç vermez. Ayrıca son iki seçimde, 1995 seçimlerinde
MHP, 1999
seçimlerinde de CHP, kazandıkları iki küsur milyon oya rağmen parlamentoda
temsil edilememişlerdir. Her seçimde oyların yüzde 13-14'ü ziyan olmakta
ve temsil adaletini zedelemektedir. Bu oran yapılacak ilk seçimde daha
da artabilir.
Yukarıda belirtilen sakıncaları olabildiğince giderebilecek bir seçim
sistemi reformuna acilen ihtiyaç olduğu açıktır. Bu reform, temel ilkeleri
itibariyle partileri ittifaka ve ortak hükümet programları oluşturmaya
teşvik eden, seçmenlerin ilk parti tercihleri ile yetinmeyip diğer tercihlerini
de dikkate alarak sonuca giderek çoğunluk seçmenin istemediği azınlık iktidarlarına
izin vermeyen, makul bir barajın üstünde oy alan ya da birkaç seçim bölgesinde
milletvekilliği kazanan her partinin, aldığı oy oranına yakın olmasa bile,
en azından parlamentoda temsil edilmesini sağlayan özelliklere sahip olmalıdır.
Bu özelliklere sahip en yakın seçim sistemi nisbi takviyeli iki turlu dar
bölge seçim sistemidir. Nisbi takviyenin ağırlığı toplumsal uzlaşma konusu
olmalıdır.
III. Yasama Dokunulmazlığı ve Meclis Soruşturması
Siyasal rejimin demokratik olarak nitelendirilmesinin en önemli unsurlarından
biri, seçilen temsilcilerin "hesap verebilir (accountable)[2]
olmalarıdır.
Bu da, seçilenlerin, seçenler önünde sorumlu olmaları (seçimlerde),
Parlamento önünde sorumlu olmaları (siyasal sorumluluk) ve "hukuksal açıdan"
sorumlu olmaları (cezai ya da hukuksal sorumluluk) biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Türkiye'de 1982 Anayasasında uygulandığı (madde 83) biçimi ile, "yasama
dokunulmazlığı" kurumu, öngörüldüğü ve ortaya çıkış amacını aşarak, milletvekillerinin
"hesap verebilirliklerini" ortadan kaldıracak bir anlayış içinde uygulanmaktadır.
Bu uygulama, milletvekilleri ile "seçenler" arasındaki "güven" ilişkisini
ortadan kaldırdığı gibi, demokratikleşmenin önündeki engellerden bir tanesi
olarak karşımıza çıkmaktadır.
Nitekim, yasama dokunulmazlığı, genel olarak, yasama meclislerinin üyelerine,
yasama faaliyetlerini, herhangi bir baskı, tehdit, zorlama unsuru ve komplo
tehlikesi ile karşı karşıya kalmadan sürdürebilmeleri, yasama işlevini
yerine getirebilmeleri için tanınmış olan "yasama organı üyesi statüsünün"
bir gereği ve sonucudur.
Oysa, Türkiye'de, milletvekilleri açısından, yasama dokunulmazlığı kurumu,
hatta buna bağlı olarak Anayasa'nın 100. maddesinde düzenlenen "Başbakan
ve bakanları hedef alan meclis soruşturması" kurumu, uzun süredir tartışılmaktadır.
Mevcut Anayasal düzenlemeler (Anayasa mad. 83 ve 100), yasama ve yürütme
organı üyelerini, "suç işleme imtiyazına" sahip "ayrıcalıklı kişiler" konumuna
getirmekte, bu biçimi ile "amaç ve hedeflerinden saparak" kanun önünde
eşitlik kavramına [3]
aykırı düzenlemeler niteliğine dönüştürmektedir.
Demokratik Avrupa ülkelerinin bir çoğunda, gerek "yasama dokunulmazlığı"
kurumu, gerek "meclis soruşturması" kurumu, parlamenterlerin ve Bakanlar
Kurulu üyelerinin "düşünce ve oylarını" mutlak koruma altına almakta, bunun
dışındaki eylem ve faaliyetleri bu denli geniş bir koruma içine almamaktadır.
1) Bu yönde, Anayasanın 83. maddesi yasama dokunulmazlığını,
ancak maddenin 1. fıkrasında yer alan "yasama sorumsuzluğu" ile sınırlı
bir çerçeve içinde mutlak koruma altına almalı, bunun dışındaki düzenleme
için ise "sadece tutuklama ya da kişi özgürlüğünün sınırlanması" durumlarında
dokunulmazlık geçerli olmalı, bunun dışındaki adli takibat ve yargılama
işlemler ise, dokunulmazlık kapsamına girmemelidir.
2) Aynı doğrultuda, Anayasanın 100. maddesinde yer alan "Meclis
Soruşturması" düzenlenmesi değiştirilmeli, örneğin Fransa'da 1995 yılında
yapılan Anayasa değişikliği ile getirilen maddeye benzer bir düzenleme
ile, Kurum, "yargı organını da soruşturmaya katacak ve üstlenecek bir biçimde"
yeniden biçimlendirilmelidir.
IV. Düşünce ve İfade Özgürlüğü
Bu konuda Ulusal Program'da, bazı Anayasal ve yasal düzenlemeler üzerinde
gerekli değişiklikleri yapma yönünde bir irade ortaya koyulmaktadır. Bu,
olumlu bir gelişmedir, çünkü, bu husus Katılım Ortaklığı Belgesi'nde yer
aldığı gibi, Türkiye'nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde en sık
karşılaştığı ve mahkum olduğu konuların başında yer almaktadır.
Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir çok kararında, özellikle
Türkiye'ye ilişkin kararlarında, düşünce özgürlüğünün sınırlarını çizmiş
ve "şiddet içeren, vatandaşlar arasında düşmanlık, km ve nefrete teşvik
eden" [4],
"bir kişiye, bir Devlet görevlisine, ya da halkın bir bölümüne karşı
şiddet kullanımına çağrı, teşvik niteliğinde bulunan" [5],
"silahlı mücadeleye, silahlı başkaldırıya teşvik niteliğinde bulunan" [6],
"demokratik kuralları açıkça reddeden" [7]
ve ayrıca, "ırkçı söylemler içeren ve ırk düşmanlığına dayalı" [8]
ifadeleri yasaklamıştır. [9]
Mahkeme, bu doğrultuda, genel çerçeveyi çizerken, "söylenen sözlerin
tümünü, ifadelerin içerikleri ve kapsamlarını, ayrıca ifade edildikleri
ortamı, ifade ediliş biçimleri ve araçlarını" [10]
mutlaka gözönüne almakta, ve
"şiddete ya da düzeni bozmaya çağrı olup olmadığı yanı sıra, bu ifadeler
sonrası bir başkaldırının, silahlı eylemin olup olmamasını" [11]
da değerlendirmektedir.
Dolayısıyla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bu içtihadı karşısında,
bu konuda, mevzuatımızda yer alan ve özellikle tartışma konusu olan (Terörle
Mücadele Kanunu, madde 8 - TCK, madde 159, 312) bazı düzenlemelerin yeniden
değerlendirilmesi gereklidir. Ancak, bu düzenlemeler kadar, Türkiye'de
yargıçların tutumlarının ve kararlarının da bu maddeleri tartışmalı hale
getirdiği muhakkaktır.
Sözkonusu maddelerin, yargıçlar tarafından, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin
kararları doğrultusunda yorumlanması için, Anayasamıza göre de (md. 90),
hiçbir engel bulunmamaktadır. Tam tersine hukuksal bir zorunluluk bulunmaktadır.
Ancak yargıçlarımız, bugüne kadar, istisnalar dışında, ne düşünce özgürlüğü
alanında, ne de genel anlamda insan hakları alanında, uluslararası Sözleşmeleri
ve uluslararası hukuku göz önüne alan içtihat geliştirme yoluna gitmemişlerdir.
Tabi, bu eksikliğin değişik nedenleri vardır; yargıçların meslek içi
eğitim (yabancı dil bilgisi, eğitimin ilk başından başlayarak uluslararası
hukuka yatkınlık) eksikliği, psikolojik olarak uluslararası hukuku uygulamaya
hazır olmamaları, ya da bundan kaçınmaları, bu nedenlerin arasında yer
almaktadır.
Bu nedenle, Ulusal Program çerçevesinde şu değişiklikler gerçekleştirilmelidir.
1) Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan "genel sınırlama düzenlemesi"
kaldırılmalı, ve her hak ve özgürlük için, o hakkın niteliğine uygun "özel
sınırlamalar" getirilmelidir. Bu suretle, düşünce özgürlüğünün çok geniş
bir biçimde sınırlanması imkanı ortadan kaldırılacaktır. Ayrıca, mevcut
Anayasa'da nitelikleri gereği sınırlama imkanı bulunmaması gereken bazı
haklar yer almaktadır. Örneğin 25. maddede düzenlenen "Düşünce ve Kanaat
Hürriyeti" bu tür sınırlanması mümkün olmayan haklara bir örnektir. Ancak,
Anayasa'nın 13. maddesindeki genel sınırlama hükmü, hukuken, bu maddenin
dahi sınırlanabileceği sonucuna yol açmaktadır. Bu nedenle, 13. maddede
yer alan "genel sınırlama hükmünün" değiştirilmesi gereklidir.
Bu genel düzenleme kaldırılamadığı takdirde, 13. maddede yer alan; "temel
hak ve hürriyetler .... korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili
maddelerinde öngörülen özel sebeplerle" düzenlemesi yerine, " .... amacı
ile veya Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle" düzenlemesinin
getirilmesi gereklidir. Bunun yanı sıra, maddenin son fıkrasında yer alan
"bu maddede yer alan genel sınırlama sebepleri temel hak ve hürriyetlerin
tümü için geçerlidir" ibaresinin Anayasa metninden çıkartılması gereklidir.
Bu suretle, niteliğine göre bazı haklar genel sınırlama maddesi ile,
düşünceyi açıklama özgürlüğü gibi özel haklar, kendi maddelerinde yer alan
özel sınırlama sebepleri ile sınırlanacak, Anayasanın 25. maddesinde düzenlenen
"düşünce ve kanaat hürriyeti" gibi haklar da, nitelikleri gereği sınırlama
dışında kalacaklardır.
2) Bunun yanı sıra, Terörle Mücadele Kanununun 8. maddesine,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihadı doğrultusunda, "şiddeti hedef
alma" unsurunun ve "eylemin yapıldığı yer, zaman ve koşulların da dikkate
alınmasını gerektiren" bir nitelendirmenin eklenmesi gereklidir. Gerçi,
bu hususlar eklenmeden de, Türk yargıcı istese, "açık ve mevcut tehlike
(clear and present danger) ölçütü benzeri bir unsuru kullanabilirdi. Ancak,
yukarıda belirtilen nedenlerle, bunu kullanma ve maddeyi açıklığa kavuşturma
yoluna gitmemiştir. Bu nedenle, böyle bir düzenlemenin TMK madde 8' e eklenmesi
gereklidir. [12]
3) Bunun yanı sıra, düşünce özgürlüğü alanında en çok uygulama
alanı bulan düzenlemeler olmaları nedeniyle, TCK madde 159 ve 312'nin,
özellikle 312/1'in mutlaka değiştirilmesi zorunludur.
Türk Ceza Kanununun 159. maddesinde "Türklüğü, Cumhuriyeti....., hükümetin
manevi şahsiyetini alenen tahkir ve tezyif" ibareleri;
aynı kanunun 312/1 maddesinde "kanunun bir cürüm saydığı fiili açıkça
öven veya iyi gördüğünü söyleyen" ibaresi, ve
312/2 maddesinde "halkı..... kin ve düşmanlığa açıkça tahrik eden" unsuru
yer almaktadır.
Bu maddelerin esası kalmakla birlikte, "tahkir, tezyif, tahrik" unsurlarının
belirginleştirilmesi, "kişilere, bir Devlet görevlisine, ya da halkın bir
bölümüne karşı şiddet kullanımına çağrı, teşvik niteliğinde olup olmadığı"
hususunun, ayrıca "eylemin yeri, zamanı, etkisi" unsurlarının göz önüne
alınması zorunludur.
Bu hususta, Türk Ceza Kanununu değiştirmeye yönelik Tasarının süratle
TBMM'nde ele alınması ve bir an önce, yukarıda belirlenen hususlar göz
önüne alınmak suretiyle bu değişikliklerin gerçekleştirilmesi gereklidir.
Bu surede, hem bu maddelerin "genel, her durumda uygulanır maddeler"
olması engellenecek, hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki mahkumiyetlere
bir sınır çizilmiş olacaktır.
İfade özgürlüğü ile yakından ilgili olan basın yayın özgürlüğünü kısıtlayan
hükümler, Türk mevzuatından tamamen çıkarılmalı veya değiştirilmelidir.
V. Toplantı Hakkı ve Sivil Toplum
Dernek kurma hakkı ve toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının anayasal
ve yasal yönden güçlendirilmesi, bu yönde sivil toplumun gelişmesinin teşvik
edilmesi, Katılım Ortaklığı Belgesi'nin kısa vadeli siyasal kriterler bölümünde
yer almaktadır. Bu doğrultuda, Ulusal Program'da da, bu husus, "ilgili
mevzuatın gözden geçirilmesi" biçiminde öngörülmektedir.
1) Bu noktada, 2911 sayılı (6.10.1983) Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri
Kanununun belirli maddelerinin (özellikle 15-16-17-19-20-21-23) değiştirilmesi
gereklidir.
2) Dernekler Kanunu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 11. maddesine ilişkin verdiği kararlar da
gözönüne alınmak suretiyle gözden geçirilmeli, antidemokratik hükümlerden
arındırılmalıdır.
VI. Ölüm Cezası
Ulusal Program'da "ölüm cezalarının infaz edilmemesi tavrının devam
edeceği", orta vadede de "kaldırılması hususunun şekil ve kapsam olarak
ele alınacağı" gibi muğlak bir ifade yer almaktadır.
Ölüm cezalarının 1984 yılından beri infaz edilmediği tavrı yönünde,
en son olarak, 21.12.2000 tarih ve 4616 sayılı "23 Nisan 1999 tarihine
kadar işlenen suçlardan dolayı şartla salıverilmeye, dava ve cezaların
ertelenmesine dair Kanun", belirli suçlar (madde 1/5 de düzenlenen) dışındaki
suçlar nedeniyle ölüm cezası verilmeyeceği yönünde bir düzenleme getirmiştir.
Ancak hukuken değil, fiilen devam eden bir tavır ve sadece belirli bir
süreye kadar işlenmiş olan ve belirli suçlarla ilgili bu düzenlemeler,
hukuk açısından yeterli değildir.
Ayrıca, Ulusal Program'da, orta vade için yer alan "şekil ve kapsam"
ifadesi, TBMM'nin ileride bu cezayı kaldırırken dahi belli bir sınırlamaya
gidebileceği yani belli suç türlerinde ya da belli koşullarda, ölüm cezasını
geçerli olarak tutabileceği görüntüsünü vermektedir.
Oysa, Avrupa ülkeleri arasında ölüm cezasının kaldırılması ve 6. Ek
Protokol'ün 2. maddesi dışında istisnalara yer verilmemesi, bir ortak uygulama
haline gelmiştir. 43 ülke arasında, Rusya'nın 16.4.1997, Azerbaycan ve
Ermenistan'ın da 25.01.2001 tarihinde imzalamaları ile, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi'ne Ek 6 numaralı Protokol'ü imzalamayan tek
Avrupa Konseyi üyesi ülke Türkiye kalmıştır. Bu durum göz önüne alınarak,
ölüm cezası hususunda, orta vadede gerçekleştirilmesi zorunlu Anayasal
ve yasal değişikliklerin bir arı önce yapılması gereklidir.
Nitekim, TBMM'de bulunan Türk Ceza Kanununu değiştirmeye yönelik tasarıda
da, "ölüm cezasının" kaldırılması yoluna gidilmesi öngörülmektedir.
1) Bu doğrultuda, Anayasa'nın 15/2, 17/4 ve 87. maddelerinin
yeniden ele alınması ve idam cezasını kaldıracak biçimde değiştirilmesi
gereklidir.
Benzer değişikliklerin başta Türk Ceza Kanunu olmak üzere, değişik kanunlarda
yapılması da bir zorunluluktur. Nitekim, mevzuatımızda, 40 kadar suçun
cezası, ölüm cezası olarak öngörülmektedir. [13]
2) Bu Anayasal ve yasal değişiklikler yapılmadan da, idam cezasının
kaldırılması için, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 6. Protokolün imzalanarak
onaylanma yolu ile yürürlüğe sokulması yeterlidir ve mutlaka yapılmalıdır.
Ancak, Ek Protokol yürürlüğe girdikten sonraki aşamada, Anayasa değişikliklerinin
(15/2, 17/4, 87) yine de yapılması gereklidir. Bu değişiklikler, ileride
başka bir kanunla, belli suç tipleri ve koşullar için idam cezasının tekrar
getirilebilmesi olasılığını ortadan kaldıracaktır.
VII. Kültürel Yaşam ve Bireysel Özgürlükler
Ulusal Program'da, bu hususta bir açıklık yer almamakla birlikte, "Ana
dilde eğitim ve TV - Radyo yayını alanında serbestliği içeren "kültürel
haklar" konusu ve Türkiye'nin bu alanda bazı değişiklikler yapması gerekliliği,
Katılım Ortaklığı Belgesi'nde yer aldığı gibi, yukarıda belirtildiği üzere,
Avrupa Birliğine üyelik konusunda en temel kilometre taşlarından birini
oluşturmaktadır.
Ana dilde eğitim ve TV - Radyoda yayın konuları, birbirini tamamlayan
ve kültürel haklar listesinin iki temel unsurunu oluşturan haklar olmakla
birlikte, farklı nitelikler ve kapsam taşıyan haklardır.
Nitekim, ana dilde yayın konusunda, Devletin tek yükümlülüğü, kişilerin
istedikleri dilde yayın yapabilme özgürlüklerini yok eden hukuksal düzenlemelerin
ortadan kaldırılmasıdır. Bunun dışında, Devletin "pozitif bir yükümlülük"
altına girmesine gerek yoktur.
Ana dilde eğitim konusunda ise, iki yönlü bir yükümlülük söz konusudur.
Herşeyden önce, Devlet, her türlü engelleyici ve kısıtlayıcı hukuksal düzenlemeleri
kaldırmak zorundadır. Ancak, bunun yanı sıra, "eğitim hakkı" kapsamında,
bir de Devletin, talebe göre ana dilde eğitime destek olması ve bizzat
pozitif edimlerde bulunması gereklidir. Kısaca bazı "pozitif yükümlülüklerini"
yerine getirmesi gereklidir. Bu yükümlülük, yeni bir eğitim sisteminin
zorunlu olarak getirilmesi yönünde değil, ama en azından eğitim programının
değiştirilmesi, eğitim programı içinde seçimlik derslere yer verilmesi
ya da gözetim ve denetim altında bazı kurs ve programların düzenlenmesi
biçiminde gerçekleşebilir.
Kültürel hakların tanınması, "Kopenhag kriterleri" çerçevesinde, Katılım
Ortaklığı Belgesi'nde yer aldığı biçimi ile, sadece Türkiye için geçerli
olması istenen bir olgu değildir. Nitekim, uluslararası belgelerde (ve
son olarak Avrupa Birliği Temel Haklar Şartında) olduğu kadar, ulusal anayasalarda
ve yasal mevzuatlarda da, kültürel haklar konusu, günümüzde, Avrupa ülkelerinin
"ortak hukuksal malvarlığı" içine girmiştir.
Nitekim bu alanda, İspanya, Belçika gibi ülkelerin yanı sıra Fransa
gibi, "azınlık" ve "azınlık hakları" kavramını benimsemeyen (ve Anayasa
Konseyi kararında da bunu yansıtan) ülkelerde dahi, "farklı kültürlerin","farklı
dillerin" öğretilebilmesine, "resmi dil" ve "eğitim sisteminde resmi dilin
kullanılması" anlayışını ortadan kaldırmayacak biçimde, imkan tanınmaktadır.
Üstelik, sadece köklü demokrasiler değil, Sovyetler Birliğinin yıkılması
ile, 90'lı yılların başında ortaya çıkan ya da liberal demokratik esaslar
çerçevesinde, siyasal anlamda yeniden örgütlenen Orta Avrupa ve Doğu Avrupa
ülkelerinde de, bu yönde düzenlemeler anayasal ve yasal mevzuatta yer almaktadır.
Nitekim bazı örnekler vermek gerekirse;
Bulgaristan Anayasası, "resmi dil" anlayışı (madde 3) yanı sıra, "anadilini
geliştirme ve anadilde eğitim hakkını" (madde 36) ve "kendi kültürünü geliştirme
hakkını" (madde 37) tanımaktadır.
Macaristan Anayasası, "ana dilini kullanma, anadilinde eğitim, kendi
kültürünü geliştirme ve adını kendi dilinde belirleme haklarına" (madde
68) yer vermektedir.
Estonya Anayasası, "resmi dil" anlayışı (madde 52) yanı sıra, "etnik
azınlıklara, resmi dil yanında kendi dillerini kullanma" hakkını (madde
51-52), "kendi kültürlerini geliştirme hakkını" (madde 50), "kendi ana
dillerinde eğitim hakkını" (madde 37) tanımaktadır.
Romanya Anayasası, "resmi dili Rumence olarak belirlemekle" (madde 13)
birlikte, "kendi kültürlerini koruma ve geliştirme" hakkını (madde 6) ve
"kendi ana dilinde eğitim alma" hakkını (madde 32) tanımaktadır.
Çek Cumhuriyeti Temel Haklar ve Özgürlükler Bildirgesi, ulusal ve etnik
azınlıklara, "kendi kültürlerini geliştirme ve ana dillerinde eğitim görme"
haklarını (madde 25) vermektedir.
Slovakya Anayasası, "Devlet (resmi) dili" anlayışı (madde 6) yanı sıra,
"diğer diller" kavramına (madde 6) ve "kendi kültürünü geliştirme, kendi
eğitim kurumlarını kurma ve kendi ana dilinde eğitim alma" haklarına (madde
34) yer vermektedir.
Türkiye'de de, Katılım Ortaklığı Belgesi çerçevesinde, "kültürel hakların"
tanınması yönünde gerekli değişiklikler yapılmalıdır. Tabi ki bu hakların,
"ülkenin bölünmez bütünlüğüne" karşı kullanılması, Anayasalarda ve yasal
mevzuatta sınırlanabilecektir. Ayrıca, "Devlet, bu hakların nasıl kullanılacağını
belirleyeceği gibi, aynı şekilde, bu hizmetin, her aşamada yürütülmesini,
gözetim ve denetimini de" sağlayacaktır.
Bu yönde, 1739 sayılı ve 14.6.1973 tarihli Milli Eğitim Temel Kanunu
engel oluşturmadığı gibi;
5. maddedeki, "milli eğitim hizmeti, Türk vatandaşlarının istek
ve kabiliyetleri ile Türk toplumunun ihtiyaçlarına göre düzenlenir" hükmü;
6. maddedeki, "Fertler, eğitimleri süresince, ilgi .... doğrultusunda
çeşitli programlara ve okullara yöneltilerek yetiştirilirler" düzenlemesi;
56. maddedeki, "Eğitim ve öğretim hizmetinin, Devlet adına yürütülmesinden,
gözetim ve denetiminden Milli Eğitim Bakanlığı sorumludur" hükmü;
bu hakların verilmesi ve bu faaliyetin yürütülmesini kolaylaştırmaktadır.
1) Bu yönde, her şeyden önce, Anayasa'da gerekli değişildikleri
yapmak zorunludur.
Bu alanda, "ana dil" ile "resmi dil (Anayasa, madde 3 ve madde 42)"
arasındaki ayırımın belirginleştirilmesi, ve "resmi dil" kavramının korunması,
Anayasa'nırı 3. maddesindeki "dili Türkçedir" ve 42. maddesindeki "ana
dilleri" kavramlarının "resmi dil" olarak değiştirilmek suretiyle korunması,
ancak diğer Anayasal ve yasal düzenlemelerin değiştirilmesi,
42. maddenin 9. fıkrasında,"Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim
kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez"
hükmünün değiştirilmesi,
gereklidir.
2) Bunun yanı sıra, kültürel hakların bir diğer boyutu olarak
ortaya çıkan ve düşünceyi açıklama özgürlüğü ile basın özgürlüğünü de ilgilendiren
"ana dilde yayın hakkı" konusunda Ulusal Program, Katılım Ortaklığı Belgesi'nin
aksine, herhangi bir düzenleme getirmemektedir.
Bu alanda en önemli sınırlama nedeni olarak göze çarpan düzenlemeler
ve yasaklar Anayasa'nın 26. ve 28. maddelerinde "dile ilişkin yasaklar"
olarak anayasal düzeyde devam etmektedir.
Nitekim, Anayasa'nın 26. maddesinin 3. fıkrasında; "düşüncelerin açıklanması
ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz";
Anayasa'nın 28. maddesinin 2. fıkrasında; "kanunla yasaklanmış olan
herhangi bir dilde yayım yapılamaz";
42. maddenin 9. fıkrasında; "Türkçe'den başka hiçbir dil, eğitim ve
öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz
ve öğretilemez" düzenlemeleri yer almaktadır.
Bu Anayasal düzenlemeler devam ettiği sürece, "ana dilde TV - radyo
yayını" hususu sadece yasalara bağlı olarak serbestleşebilecektir ya da
12.4.1991 sayılı Kanun öncesi "Türkçeden başka dillerle yapılacak yayınlar
hakkında Kanun" (1983) ile olduğu gibi, getirilen yasaklarla engellenebilecektir.
Nitekim, 3984 sayılı "Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları
Hakkında Kanun'un" 4/t maddesi; "radyo ve televizyon yayınlarının Türkçe
yapılması, ancak, evrensel kültür ve bilim eserlerinin oluşmasında katkısı
olan yabancı dillerin öğretilmesi veya bu dillerde haber iletilmesi amacıyla
bu dillerin kullanılabilmesi" biçiminde bir düzenleme ile TV - radyo yayınlarında
Türkçe dışında bir dilin kullanılmasına son derece sınırlı bir uygulama
tanımaktadır.
Bu durumun hukuken giderilmesi ve Katılım Ortaklığı Belgesi'nde yer
alan koşullara uygun bir yön çizilmesi amacıyla;
Anayasa'nın 26 ve 28. maddelerinde yer alan ve yukarıda belirlenen ifadelerin
Anayasa metninden çıkartılması ve ilgili yasal mevzuatta yer alan (örneğin
3984 sayılı Kanunun 4/t maddesi) sınırlamaların kaldırılması gerçekleştirilmelidir.
VIII. Milli Güvenlik Kurulu
Türkiye'de gerek Anayasal boyutta, gerek fiilen Milli Güvenlik Kurulu'nun
siyasal sistem içindeki rolü, Avrupa Birliği tarafından sorgulanmaktadır.
Her ne kadar, "kısa vadeli siyasal kriterler" arasında yer almasa da,
Düzenli İlerleme Raporlarında olduğu gibi, Katılım Ortaklığı Belgesi'nin
"orta vadeli siyasal kriterlerinde" de, "Milli Güvenlik Kurulu'nun anayasal
rolünün, diğer Avrupa Birliği üyesi ülkelerde olduğu gibi, hükümetin danışma
organı olacak biçimde düzenlenmesi" hususu yer almaktadır.
1) Milli Güvenlik Kurulu, ilk kez 1961 Anayasasının 111. maddesi
ile Anayasal düzeye çıkarılmış, 1982 Anayasasının 118. maddesi ile anayasal
boyutta yerini korumuştur.
a) 1961 Anayasasının ilk biçiminde, Kurul şu şekilde düzenlenmiştir;
"Milli Güvenlik Kurulu, kanunun gösterdiği Bakanlar ile Genelkurmay Başkanı
ve Kuvvet temsilcilerinden kuruludur.
...............
Milli Güvenlik Kurulu, milli güvenlik ile ilgili kararların alınmasında
ve koordinasyonun sağlanmasında yardımcılık etmek üzere, gerekli temel
görüşleri Bakanlar Kurulu’na bildirir.”
b) 20.9.1971 tarih ve 1488 sayılı Anayasa değişikliği içeren
Kanun ile 118. madde şu şekilde değiştirilmiştir; “Milli Güvenlik Kurulu,
Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve kanunun gösterdiği Bakanlar ile Kuvvet
komutanlarından kuruludur.
...............
Milli Güvenlik Kurulu, milli güvenlik ile ilgili kararların alınmasında
ve koordinasyonun sağlanmasında gerekli temel görüşleri Bakanlar Kurulu’na
tavsiye eder.”
c) 1982 Anayasasının 118. maddesi şu düzenlemeyi getirmektedir;
“Milli Güvenlik Kurulu, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma, İçişleri,
Dışişleri Bakanları, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ve Jandarma
Genel Komutanından kurulur.
...............
Milli Güvenlik Kurulu, Devletin milli güvenlik siyasetinin tayini,
tespiti ve uygulanması ve gerekli koordinasyonun sağlanması konusundaki
görüşlerini Bakanlar Kurulu’na bildirir. Kurulun, Devletin varlığı ve bağımsızlığı,
ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin korunması
hususunda alınmasını zorunlu gördüğü tedbirlere ait kararlar Bakanlar Kurulunca
öncelikle dikkate alınır.”
Bu Anayasal süreç dışında, gerek 9.11.1983 tarih ve 2945 sayılı Milli
Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kumlu Genel Sekreterliği Kanunu, gerekse
de uygulama göz önüne alındığında, söz konusu Kurulun, "milli güvenlik
kavramını" çok geniş yorumladığı ve siyasal, ekonomik, kültürel, hukuksal
alanda tüm sorunlarla ilgilendiği ortadadır. Nitekim, ekonomi, bankaların
durumu, finans piyasaları, özelleştirme, dış politika gibi bir çok konudaki
temel siyasetin belirlenmesinde Milli Güvenlik Kurulunun etkili olduğu
muhakkaktır.
Bu konuda, Milli Güvenlik Kurulu’nun Anayasal statüsü, anayasalarda
yer alıp almaması, diğer ülkelerde varolup olmadığı hususları çok tartışılmıştır. [14]
Bu aşamada, Milli Güvenlik Kurulu'nun anayasal statüsünü tartışmak,
anayasadan çıkartılmasını istemek, Türkiye'deki tartışmayı sonu gelmez
yollara saptırmaktan öte bir işlev görmemektedir. Bu durumda, "Türkiye’nin
özel koşulları, Türkiye'de silahlı kuvvetlerin özel durumu, tarihsel gelenekler"
gibi gerekçeler ya da Anayasanın 118. maddesinde yer alan "bildirir ....
ve öncelikle dikkate alınır" ibarelerinin tavsiyeden öte bir anlam taşımadığı
yönünde hukuksal iddialar ileri sürülmektedir.
2) Bu durumda yapılması gereken, Milli Güvenlik Kurulu’nun tartışılması
değil, Kurul’un, Avrupa Birliği standartlarına ve Katılım Ortaklığı Belgesi’nde
yer alan siyasal kriterlere uygun bir duruma getirilmesidir.
Bu uyarlama için, herşeyden önce, "Kurul’un sivil üye sayısının arttırılması"
mutlaka sağlanmalıdır. Bu suretle, en azından, Kurum ve siyasal kadro üzerindeki
vesayet görüntüsü ve iddiaları ortadan kaldırılmalıdır.
Bu çerçevede, Genel Kurmay Başkanının, Silahlı Kuvvetlerin komutan sıfatıyla,
tüm silahlı kuvvetleri temsilen, Kurul'a tek başına katılması ve milli
güvenlik, milli savunma konularında görüş ve bilgilerini aktarması öngörülebilir.
Bunun dışında, gündem gerektirdiği takdirde, Kurul toplantılarına ilgili
Bakanlar, diğer Kuvvet Komutanları ve ilgili kişiler de çağrılabilmelidirler.
Ancak, sivil üye adedinin arttırılmasına yönelik bu düzenleme önemli
olmakla birlikte yeterli değildir.
Bunun yanı sıra, Anayasa'nın 118. maddesinin değiştirilmesi ve danışma
Kurulu niteliğinin vurgulanması gereklidir. Bu suretle, Kurul'un fiili
konumu, Türk siyasetindeki yeri bir yana bırakılıp, hukuksal konumunun
bile, bugünkü görünümü ile olduğu gibi, Avrupa Birliği standartlarının
dışında kalması engellenmiş olacaktır.
Bu doğrultuda, Anayasa'nın 118. maddesinin 3. fıkrası şu şekilde değiştirilebilir;
"Milli Güvenlik Kurulu, milli güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve
uygulanması ile ilgili kararların alınması ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğinin
korunması konularında, Bakanlar Kurulu'na görüş bildirir."
Aynı yönde, 9.11.1983 tarih ve 2945 sayılı Milli Güvenlik Kurulu ve
Milli Güvenlik Kumlu Genel Sekreterliği Kanununun da değiştirilmesi gereklidir.
Bu hususta, özellikle Kanun'un 1. maddesinin a bendindeki milli güvenlik
kavramının, şimdiki düzenlemede olduğu gibi, "milletlerarası alanda siyasi,
sosyal, kültürel ve ekonomik dahil bütün menfaatlerinin korunması" biçiminde
çok geniş bir alanı kapsamasını engelleyecek bir tanım getirilmelidir.
Ve sadece, milli savunma ve ülkenin bütünlüğünü hedef alan terör faaliyetleri,
Kurul gündemine girmelidir. Bunun dışında yer alan konuların, "milli güvenlik"
kavramının geniş tutulması yolu ile, Kurul gündeminde yer alması, sadece
uluslararası platformda değil, Türkiye'de dahi siyasal iktidarın siyasal,
sosyal, ekonomik tüm kararlarında, Milli Güvenlik Kurulu'nun etkili olduğu
görünümünü vermekte ve bu beklentiyi yaratmaktadır.
9. maddedeki Kurul’un kararlarının dağıtım ve takibi hususunda Milli
Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'ne tüm sorumluluk ve yetkiyi tanıyan
düzenlemeler değiştirilmeli, bu alanda ve "kararlara ilişkin uygulamaların
takibi" (madde 9/2 ve 3) konusunda Başbakanlık yetkili ve sorumlu kabul
edilmelidir.
13. maddedeki Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin görevlerine
ilişkin düzenlemede özellikle a - b - d - e - f - g ve h bendlerinde yer
alan görevler değiştirilmeli, Milli Güvenlik Kurulu'nun Anayasal "danışma
organı" niteliğine uygun biçimde yeniden düzenlenmelidir.
Ve 14. maddedeki Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği yetkilerinin
değiştirilerek, yapılacak Anayasa ve yasa değişikliğine uygun hale getirilmesi
zorunludur.
IX. İşkence ve Kötü Muamele
Katılım Ortaklığı Belgesi'nde yer alan bu hususlar, gerçekten Türkiye'de
insan haklarının korunması anlayışının ve hukuk devleti ilkesinin yerleşmesi
açısından önemli ve bir o kadar da eksik olan hususlardır.
1) Türkiye'de işkence ve kötü muamele konusu ve bunların genel
olarak yakalama ve gözaltı aşamasında sözkonusu olması, uluslararası kuruluşların,
Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi'nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin
kararlarına olduğu kadar, hem Düzenli İlerleme Raporlarına, hem de Katılım
Ortaklığı Belgesi'ne yansımış bir husustur.
Gerçi, son dönemlerde, işkence iddialarının ve olgusunun ortadan kaldırılabilmesi
için, hem yasal düzeyde (CMUK değişiklikleri (4229 sayılı yasa),Türk Ceza
Kanununun bazı maddelerinin (243-245-354) değiştirilmesi), hem idari düzenlemeler
alanında (Yakalama-Gözaltı Yönetmeliği), hem de uluslararası boyutta (Avrupa
İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesine Ek Protokoller) bir çok düzenlemeler
getirilmiştir.
Oysa, tüm bu hukuksal düzenlemelere karşın, işkence ve kötü muamele
olgusu ve bu yönde uluslararası örgütlerin kararları, raporlan ve Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları [15]
devam etmektedir.
Türkiye'de bu iddiaların ve olgunun önlenmesi yönünde, Türk Ceza Kanununda
ve ilgili yasalarda, ve bu iddialara konu olan Devlet görevlilerinin soruşturulmasını,
yargılanmasını ve işkence yapanın cezalandırılmasını kolaylaştıracak, gerekli
mevzuat değişikliklerinin yapılması zorunludur.
2) Bu alanda, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu,
Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri
Kanunu, Polis Vazife ve Salahiyet Tüzüğü gibi yasal ve idari düzenlemelerde
gerekli değişikliklerin yapılması zorunludur.
3) Bunun yanı sıra, işkence ya da kötü muamele iddiasına konu
olan görevlilerin soruşturulmalarını ve yargılanabilmelerini engelleyen
ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin "iç yargı yollarının tüketilmesi
gerekliliğinin bulunmadığı" değerlendirmesine sebebiyet veren [16]
düzenlemelerin kalkması gereklidir. Bu çerçevede, Memurin Muhakemat Kanunu
değiştirilmiş olmakla birlikte, 4483 sayılı (2.12.1999) Memurlar ve Diğer
Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un bazı hükümlerinin de
yeniden gözden geçirilmesi zorunludur.
X. Hukuk Devleti
Günümüz devleti, ülke, nüfus ve egemen güç unsurlarının yanı sıra, belirli
nitelikleri olan, belirli ölçütlere uygun olmak zorunda olan bir devlettir.
Bu niteliklerin başında da, "Devletin sınırlandırılmış olması, hukukla,
hukuk kuralları ile bağlı olması" gelmektedir. Diğer bir söyleyişle, "hukuk
devleti" olması gerekmektedir.
Demokratik hukuk devletinin üzerine inşa edildiği unsurlar arasında,
özellikle bir tanesi çok önemli ve temeldir;
"Devletin ve bireylerin hukuk kurallarına uygun davranması, sadece kendi
vicdanlarına ya da Devletin iyi niyetine bırakılmayıp, bağımsız yargı organları
tarafından denetlenecek ve bu doğrultuda, yasama organı dahil, tüm Devlet
organları, gerek örgütlenme esasları, gerek işleyiş yönünden, Anayasa ve
hukukun üstün kuralları ile bağlı olacak ve denetime tabi tutulacaklardır.
Bu çerçevede, bu önemli işlevi üstlenen yargı organlarının bağımsızlığı
ve tarafsızlığı gerek hukuksal düzenlemelerde, gerek uygulamada güvence
altında olacaktır."
Bu yorumu ve "bağımsız yargı organları tarafından gerçekleştirilen yargısal
denetimi", hukuk devletinin en temel unsuru olarak görme yönündeki eğilimi,
Anayasa Mahkemesi'nin kararlarında olduğu gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin
kararlarında da görmek mümkündür. [17]
Günümüz Devletinin bu özelliği, bütün uluslararası hukuk belgelerine
de yansımış durumdadır. Nitekim, bu doğrultuda, "yargının işlerliğinin
ve işleyişinin geliştirilmesi", Kopenhag Kriterlerinde, "hukukun üstünlüğüne
... saygı gösterilmesini ve korunmasını güvence altına alan kurumların
istikrarının gerçekleştirilmesi" biçiminde düzenlenmiştir. Aynı ilke, bu
kriterlerin Türkiye'de uygulamaya geçirilmesine yönelik olarak Katılım
Ortaklığı Belgesi'ne yansımış ve "kısa vadeli siyasal kriterlerin" arasında
yer almıştır.
Bu noktada, hukuk devletinin varlığı ve eksiksiz olarak işleyebilmesi
için, sadece yargı denetiminin olması, tek başına yeterli bir güvence oluşturmamaktadır.
Hukuk devletinden söz edebilmek için, "etkin, etkili, bağımsız ve tarafsız
bir yargı denetiminin" varolması zorunludur.
1) Bu doğrultuda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, Türkiye'de
hukuk devletinin işleyişine, "adil yargılanma hakkının" gerçek boyutlarına
ilişkin tüm kararları da gözönünde tutulmak suretiyle [18],
Anayasa'nın 105, 125/2, 129 son, 148, 159, Geçici 15. maddelerinin değiştirilmesi,
2) Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu ve Hukuk Mahkemeleri Usul Kanunu,
Hakimler ve Savcılar Kanunu, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu
dahil ilgili tüm mevzuatta gerekli değişikliklerin yapılması zorunludur.
Bunlar dışında, Ulusal Program'da yer alan hususlara aynen uyulması
ve söz konusu edilen değişikliklerin gerçekleştirilmesi, Türkiye’nin Avrupa
Birliği'ne girişini kolaylaştırmak dışında, çok uzun bir süreden beri Türkiye'de
ileri sürülen ve şiddete arzu edilen bir demokratikleşme çabasını da sonuca
ulaştıracak araçlar olarak kabul edilmektedir.
Sonuç
Türkiye’nin gelişmiş ülkeler arasında yerini alması için, sağlıklı işleyen
ve yönetebilen bir demokratik siyasal düzen kurmaya ihtiyaç duyduğu açıkça
görülmektedir. Günümüz dünyasında saygın bir ülke olmanın önkoşulu, ülke
içinde vatandaşlarına hak ve özgürlüklerle örülü siyasal ve sosyal bir
ortam sunmaktır.
Ülkemiz demokratik toplum olma yolunda önemli adımlar atmıştır. Fakat,
bu çalışmada da ele alındığı gibi atılması gereken daha çok adım vardır.
Vatandaşlarımız bu adımları atacak istek ve potansiyele sahiptir. İhtiyaç
duyduğumuz en önemli şey bu taleplerin siyaseti etkilemesi ve büyük siyasi
dönüşümün hayata geçirilmesidir.
Türkiye’nin çağdaş demokratik standartları yakalaması Türk insanının
hakkıdır ve bu amaç ülkemiz için bir onur meselesi haline getirilmelidir.
(1) "Avrupa Birliği'ne Tam Üyeliğe
Doğru. Siyasi Kıstaslar ve Uyum Süreci". TÜSİ4D yayını, Aralık 1999, yayın
no. TÜSİAD- T/99- 12/276
(2) A. Przeworskı "Democracy, Accountabilüy
and Reptvsentation (Cambridge stu.dies in the Theory of Democrary)" 1999-
Robert D. Behn, "Rethinking Democmtic Accountahility", 1995)
(3) S. BA TUM, "Yasama dokunulmazlığı
zırhının yeni boyutu", Görüş dergisi, sayı 25, Nisan 1996, sah. 61
(4) Piermont/Fransa, 27.4.1995 -
Zana /Türkiye, 25. 11.1997 - Sürek (4)/Türkiye, 8.7.1999 - Erdoğdu ve İnce/
Türkiye, 8.7.1999
(5) Sürek(2)/Türkiye, 8. 7.1999 -
Karataş/Türkiye, 8. 7.1999 - Sürek ve Özdemir, 8. 7.1999
(6) İncal/Tütkiye, 9.6.1998 Aslan/
Türkiye, 8.7.1999 - Gerger/Tütkiye, 8.7.1999
(7) Sosyalist Parti/Türkiye, 25.5.1998
(8) Jersild/Danimarka 23.9.1994 -Komisyon
kararları olarak, Honsik/Avusturya, 18.10.1995 - Remer/Almanya 6.9.1995
- Marais/Fransa, 24.6.1996
(9) Jurisprudence relative a l'article
10 de la Convention Européenne des Droits de l'Homme, Quarante années de
jurisprudence, Conseil de l'Europe, 1999
(10) Nilsen ve Johnsen, 25.11.1999
- Sürek(2), 8. 7.1999 - Aslan/Türkiye, 8.7.1999 - Sürek ve Özdemir/Türkiye,8.7.1999
- Sürek(4), 8.7.1999 - Karataş/Türkiye, 8.7.1999) - Gerger/Türkiye, 8.
7.1999
(11) Piermont/Fransa 27.4.1995
- İncal/Türkiye, 9.6.1998
(12) Oysa, bugün için, hiç dağıtılmamış
bildiriler (İncal/Türkiye, 9.6.1998), küçük bir grup önünde söylenmiş sözlerle
(Gerger/ Türkiye,8.7.1999), cidden tehlike yaratacak nitelikte ve ağırlıkta
eylemler, ayni madde önünde, aynı biçimde değerlendirilmektedir.
(13) Türkiye'de Demokratikleşme
Perspektifleri,TÜSİAD, 20 Ocak 1997 sah.92
(14) Bk. "Türkiye'de demokratikleşme
perspektifleri", sah. 72 ve d. - "Türkiye'de demokratik standartların yükseltilmesi.
Tartışmalar ve son gelişmeler", TÜSİAD, Aralık 1999, sah.100 ve d.
(15) Bazı örnekler için, Tekin/Türkiye,9.6.l998
- Çakıcı/Türkiye,8.7.1999 - Bilgin/Türkiye, 16.11.2000 - Büyükdağ/Türkiye,21.12.2000-Berktay/
Türkiye,1.3.2001.
(16) Türkiye'ye ilişkin tüm işkence,
kötü muamele, kayıp kişiler ve köy yakma iddiaları ile ilgili davalar.
(17) Bu konu ve kararlar için bak.
S. Batum, "Türkiye'de Hukuk Devleti Anlayışı ve Sorunları", Görüş Dergisi,
Kasım 1997, Sah. 63-64.
(18) Kararların gerekçeli olması,
tutuklama kararı için gerekli ölçütler, yargılama süresi, savunma hakları,
etkin ve ciddi bir soruşturma yükümlülüğü, Devlet Güvenlik Mabkemelerinin
ötgütlenme ve işleyiş esasları.
(*) Bu bölüm, Prof Dr. Seyfettin
Gürsel tarafından kaleme alınmıştır. Güısel, halen Galatasaray Üniversitesi'nde
Ekonomi Bölüm Başkanlığı ve öğretim üyeliği yapmaktadır. Gürsel'in, iktisat
tarihi iktisat teorisi iktisat politikaları ve seçim sistemleri üzerine
yurtiçi ve yurtdışında yayımlanmış çeşitli kitap, makale ve araştırmaları
bulunmaktadır. Özellikle, TÜSİAD için hazırlamış olduğu "Siyasal İstikrar
ve İki Turlu Dar Bölge Seçim Sistemi Simülasyon Modeli" çalışması bu bölümdeki
görüşlere temel teşkil etmektedir |