Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
İlgili Sayfalar
CUMHURBAŞKANLARI
CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ SÜRECİ

10. Cumhurbaşkanı seçimi

DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'in TBMM Grup konuşması

12 NİSAN 2000

     DYP’nin çok değerli milletvekilleri yine bugün aranızda gördüğüm Niğde’den gelmiş olan dava arkadaşlarım ve Erzurum’dan geldiğini gördüğüm dava arkadaşlarım, gençlik kollarının temsilcilerini pırıl pırıl aramızda görüyorum. Kadın kollarımızın bazı temsilcilerini görüyorum. Kocaeli’nden gelen dava arkadaşlarımın hepsini sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Hoşgeldiniz.  
     Geçen hafta Meclis’de ülkemizin geleceği açısından son derece önemli bir konuyu oyladık. Çıkan sonucu bugün hepimiz saygıyla karşılama gibi bir durumdayız. Açıkça ifade edeyim ki, sayın cumhurbaşkanına yeniden seçilme yolunun açılmayışı Türkiye’yi zora sokmuştur. Ama siyaset olumsuzluklardan bile olumlu sonuçlar pozitif sonuçlar çıkarabilme sanatıdır. Şimdi hep birlikte geldiğimiz bu noktaya ilişkin sağlıklı bir değerlendirme yapmak ve ileriye dönük olarak da Türkiye’nin ihtiyaçları ile örtüşen gerçekçi bir prodüksiyonu üretmek durumundayız.  
     O makama seçilecek kim olursa olsun cumhurbaşkanlığı seçimi Türkiye için belki de gerçekçiliğin ötesinde önemli bir mesele olmuştur. Makamın sadece sembolik bir anlamı olduğu dönemlerde bu böyle olduğu gibi şimdi de bu böyledir. Hiç kuşkusuz kurumsallaşmış demokrasi açısından bu bir zaaftır. Türkiye’nin demokratikleşme düzeyi ve siyasetin kurumsallaşma düzeyi ile kurumsallaşma düzeyi ile alakalı bir zaaftır. Son iki cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi siyasetin sistemi ve kendisini krize sokmadan bu meseleyi çözmesi gerekmektedir. Umuyoruz ve diliyoruz ki, hep birlikte demokrasimizin kurumsallaşmasına katkıda bulunacak bir süreci bir siyasi olgunlukla ve sorumluluk duygusuyla başlatabilelim.  
     Zaten gölgeli olan demokrasimizi büsbütün kuşkulu hale getirecek yöntemlerden mutlaka kaçınmak gerekiyor. Kendisine saygısı olan bir siyaset kurumunun başta gelen görevi de esasen budur. Bir anayasal mekanizmayı sağlıklı bir şekilde işletebilecek ve anayasal bir süreci olgunluk içinde sonuçlandırabilecek bir sınavla karşı karşıyayız. Önümüzde Avrupa Birliği’ne tam üyelik gibi bir süreç var. Türkiye’nin atak, cesur, kişilikli, kendi değerlerini, milli manevi değerlerini ve Türkiye için bir büyük devlet görüntüsünü elden bırakmadan geleceğimiz açısından ve Türkiye'yi önümüzdeki yüzyıldaki iddiaları açısından taşıyabilecek bir seçim yapma durumundayız.  
     Her ne kadar bu sorumluluk hükümetlerin omuzunda ise de devlet süreci topyekün uyumu açısından, devletin çalışmasının topyekün uyumu açısından cumhurbaşkanlığı makamının önderliğini de ihtiyaç vardır. Keza Türkiye’nin yapısal birtakım dönüşümleri gerçekleştirmesi, kendisini çağa uydurması, toplum ve devlet hayatımızın her alanında çağdaş standartları yakalayabilmesi açısından da doğru bir cumhurbaşkanının önderliği elbette önem kazanmaktadır.  
     Nihayet siyaset kurumunun kendi içinde sağlıklı bir diyalog geliştirmesi elbette öne çıkan bir durum olduğuna göre istikrarsızlığı da gözeten bir yaklaşımı mutlaka meclis sergileme gibi bir durumla karşı karşıyadır. Sorunlar dağ gibi birikmiştir. Kabul etmek gerekir ki, bir hükümet boşluğu da vardır. Demokrasi de siyasettir. Halkımızda biliyor sizde takdir edersiniz ki, siyaset kurumun acil çözüm bekleyen sorunlarının üstesinden gelebilmesi için bir istikrar ortamına da ihtiyaç duyulur.  
     Mesele o gelsin bu gitsin meselesi değildir. Mesele biri gelsin de kim gelirse gelsin de diyerek geçiştirilebilecek bir mesele de değildir. Cumhurbaşkanlığı makamı oldu bittiye getirilebilecek bir kurum olarak da görülemez.  
     Hepimiz önemli bir sınav vereceğiz. Buradaki başarımız, buradaki kaydedeceğimiz isabet veya isabetsizlik Türkiye’nin yeni yüzyıla avantajlı ya da dezavantajlı girmesine yol açabilecektir.  
     Değerli milletvekillerim,  
     Şuna inanıyoruz ki, Türkiye’de bu makamı hakkıyla dolduracak bir rical sıkıntısı yoktur. Kim vardır derse Türkiye’ye haksızlık eder. Türkiye Cumhuriyeti’nin 75 yıllık birikimine haksızlık eder. Az evvel çerçevesini çizmeye çalıştığımız problem açısından esas olan arkasında halk desteği bulunan ve işte bu benim cumhurbaşkanımdır denilebilecek bir kişiyi bulup çıkarabilmektir. Son iki cumhurbaşkanımız doğrudan halk desteği olan cumhurbaşkanları kategorisine girebilir.  
     Bu yüzden de hem içeride hem dışarıda temsil ve etkinlik yetenekleri olabilmiştir. Devletin işleyişine katkıları olabilmiştir. Pasif bir seyirci konumunda kalmamışlardır. Aktif bir önderlik yapabilmişlerdir. Her iki dönemi de şu veya bu yönle de eleştirebilirsiniz. Ancak unutmamak gerekir ki, arkasında hiçbir halk desteği olamadan gelip o makamlara oturanların ardından başarılı ya da başarısız deme imkanı yoktur. Elbette uzlaşacağız. Elbette uzlaşmacıyız.  
     Biz diyoruz ki, uzlaşma adına uzlaşmanın bir anlamı da pek fazla yoktur. Bizim aradığımız şey nitelikli bir uzlaşmadır. Türkiye’nin aktüel şartlarını ve ihtiyaçlarını dikkate alan bir uzlaşmadır. Meclis’in çok parçalı yapısı böyle bir uzlaşmaya engel gibi görülebilir. Ama bu bizi kolaycı çözümlere de yönlendirmemelidir. Açıkça ifade edeyim ki o zaman bir yanlış olur. Bu yılı, önümüzdeki yılları aşan bir yapılmış olur.  
     Böyle bir işin üzerinde Meclis’in ortak iradesi oluşamaz. Biz böyle bir meselenin ciddiyetle ele alınacağına inanmak istiyoruz. Ayrıca lokal uzlaşmaların cumhurbaşkanlığı makamını da yaralayacağını düşünüyoruz. Bu itibarla bütün partileri içine alan bir uzlaşma arayışını takdirle karşılıyoruz. Yaşanan tecrübelerden olumlu sonuçlar çıkarabilmişsek yapılması gereken de budur.  
     Bu doğrultuda DYP’nin ortaya koymuş olduğu çizgi doğrudur, sağlıklıdır. Buradan söylediğimiz şey açıktır. Söylediğimiz şey de şudur; bir hükümet kurulur ama hükümetler geçicidir. Cumhurbaşkanlığı makamı hükümetleri de aşan bir meseledir. Yeni bir bin yılın yeni girişimini ve Türkiye’nin şekillendirilmesini ortaya koyar. Ne açıdan? Bütün Meclis ile birlikte düşünülmesi gereken ve o doğrultuda ele alınması gereken bir konudur.  
     Hele hele böyle parçalı bir Meclis’te, hele hele en azla en çok oy alan arasında birkaç puanın bulunduğunu göz önüne alırsak en çok ile en az arasındaki bu puanlama farkından sonra en çok olanın bir büyük çoğunluk oluşturmadığını hatta Meclis’in çeyreğini dahi oluşturmadığı göz önüne alınırsa bu uzlaşmanın Meclis’i arkasına alması ve Meclis’in içinden aynı zamanda milletin desteğini alması açısından da denklem olduğu açıktır.  
     İkinci mesele DYP her zaman şunu söylemiştir; Meclis’i doğrudan hatta bırakın Meclis’i cumhurbaşkanını doğrudan halk seçebilmelidir. Doğrudan milletin temsilini ve milletin oyunu alabilmelidir. Ama bu olmadığına göre Meclis’in milletin iradesini temsil eden ve milli egemenliği temsil eden en üst kurul olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalırız. O zamanda böyle bir seçimin meclis içinden oluşması demokratik çizgimiz ve DYP’nin ortaya koyduğu ilkeler açısından da geçerli olur.  
     Bu Meclis’in içinden kimse çıkamaz demek, milletin iradesini ve milli egemenliği en üst biçimde temsil eden bir kurumdan hiç kimse buna laik değil demekle eş anlamlı hale gelir ki, bunu milletvekillerimizin içine sindirmesi bir yana milletimizin demokratik şuuru ile bağdaştırması da mümkün değildir. O zaman demokratik çizginin gereği kurumsallaşmış bir demokrasinin gereği meclis içinde bu arayışı sürdürmeyi olağan bir çizgi yapar.  
     Şimdi bütün bunların içerisinde DYP sağduyulu hareket edecektir. Meclis içi ve muhalefeti de kapsayan bir uzlaşmanın gerekliliği de açıktır. Bunu yaparken bu uzlaşmanın nitelikli olması meselesi ve meselenin hükümetleri aşan bir boyutta ele alınması gereği de ortadadır. Nitelikli bir uzlaşma içerisinden çıkacak olan cumhurbaşkanının işte bu benim cumhurbaşkanım, bu benim hakkımı korur her hal karşısında, her durum karşısında haklarımı savunur, dürüst, her türlü testten geçmiş ve nitelikli birisidir. Ülkeyi iyi temsil eder, iradesi ile temsil eder, milli manevi değerleri ile temsil eder ve ülkenin çıkarlarını bir büyük devlet gibi bu jeopolitik coğrafyada korur diyebilecek bir kanıyı da mutlaka bu nitelikli uzlaşma çerçevesine oturmamız gerekiyor.  
     Değerli arkadaşlarım,  
     Bütün bunlar DYP’nin uzunca bir süredir ortaya koymuş olduğu, kişilikli, uzlaşmacı tavrının, nitelikli uzlaşmacı tavrının bir çerçevesidir. Bu çerçeve içerisinde DYP veya başka partilerin bu süreç içerisinde çeşitli görüşleri adayları olabilecektir. Bu da partilerin doğa hakları çerçevesinde demokratik süreç içerisinde de değerlendirilecektir. Ancak tekrar ediyorum DYP’nin ciddi, tutarlı ve gerçekçi platformdan uzaklaşmayan, ülkenin çıkarlarını her şeyin üstünde tutan sağduyulu tutumun Meclis’e de aksedecektir. İnanıyorum ki, sonuçta bu sağduyu, sonuçta ülkenin sorunlarına cevap verecek bir çözüm bu Meclis’in içerisinden çıkacaktır.  
     DYP bu süreç içerisinde kurumsal bir düzeyde meseleye bakacak ve partimizin tek vücut olarak kurumsal düzeyde bu meseleyi kucakladığı kamuoyuna da mal olacaktır.  
     Bu meselelere bakarken üzülerek söylüyorum ki aslında milletin gündemini de yavaş yavaş meclis kaybetmektedir. Bunu son derece vahim görüyorum.  
     Değerli milletvekilleri,  
     Siyasetin gündemi uzunca bir süredir Meclis’in gündemi ile adeta milletin gündemini bağdaştıracak bir tavır koyamamıştır. Siyaset halkın gündeminden adeta kopmuştur. Üzülerek ifade edeyim ki bütün Meclis’in çalışmaları da aşağı yukarı bu boşluk içerisinde bir liderlik, bir iticilik gücünden yoksun kalmıştır. Dolayısıyla halkında siyasetinde gündemini yeniden birleştirmek gibi bir görevimiz önümüzdedir.  
     Halkımız siyasetçilerin kendini unuttuğunu düşünmeye başlamıştır. Bu siyaset kurumunun saygınlığı açısından tehlikeli bir gelişmedir. Siyasetin sosyal meşruiyetini erezyona uğratan bir kopuştur. Türkiye’nin içine sürüklendiği şudur; adeta dilsiz hale getirilen veya öyle görülmek istenen bir halk ve sağır bir siyaset vardır. Halkın feryadı hükümetin kapılarına ulaşamıyor. Ne tütün üreticisinin feryadı ulaşabildi, ne patates üreticisinin sıkıntıları gerçek anlamda ele alınabildi, ne pancar üreticisinin, ne pamuk üreticisinin, memurların hiç birinin hatta işçilerimizin seslerini hükümete duyurmaları dahi mümkün olamayan bir baskıcı hava siyasetin üzerinde halen egemen.  
     Şimdi can yakma sırası işçilere gelmiş gözüküyor. Bize gelen bir takım sıkıntılardan bunu görüyoruz. Yüzde 25 gibi, 20 gibi hayal unsuru bir takım hedeflerle mesele geçiştirilmeye çalışılıyor. Hayal katacaksınız karşılığında fakir fukaranın sofrasından ekmeğini alacaksınız. İşte DYP’nin müsaade etmeyeceği budur. Açıkça söylüyorum müsaade etmeyeceği budur.  
     Hedefler doğru olabilir. Elbette Türkiye enflasyonu düşürecektir, düşürmelidir. Ama bunu yaparken sadece belirli kesimleri ve aslında çoğunluğun geniş bir kitlesini temsil eden, bütün herkesi rahatsız eden ama sadece hayal tacirliğini bir takım çıkar hesaplarının üzerine oturtursanız o zaman ifade etmek gerekir ki, toplumsal istikrar siyasi istikrarı aşan bir boyutta önem kazanır ve toplumdaki istikrarın bozulması, siyasetteki istikrarın bozulmasından daha da vahim sonuçlar verebilir.  
     Değerli arkadaşlarım,  
     Alım gücü sıfırlanmış bir halk. Hangi piyasayı, hangi sektörü ayakta tutabilecektir? İşin mantıksızlığı açıktır. 3 yıldır halkın alım gücü geriliyor. Ekonominin açığı da bununla birlikte büyüyor. Büyüyen açığı kapatmak için halkı daha da fakirleştirmeye zorluyorsunuz. Bu bir kısır döngüdür. Ücret artışına sınır koyuyorsunuz, üreticiye maliyetinin altında fiyat veriyorsunuz. Yine yıllık enflasyon hedefini yarını ilk 3 ayda aşıyorsun. Pekiyi neden? Çünkü Türkiye dışa açılan rekabetçi, şeffaf, geniş hak kitlelerini koruyan ama piyasa ekonomisi içerisinde haklının kazandığı, hakkını aldığı bir düzen yavaş yavaş içeri kapanan, hakkının arandığı dahi ortamın adeta baskı altına alındığı geniş hak kitlelerinin unutulduğu, uluslar arası rekabet de Türkiye’nin bilinçli bir biçimde geride bırakıldığı bir kapalı ekonomi, bir haksız rekabete dayanan ekonomi çerçevesinde ele alınıyor.  
     Bakın gerçeklere iyi bakalım Türkiye bugün yüzde 6.4 küçüldü. Geçen yıl itibariyle rekor kırdı. Bunun altında enflasyonda ciddi bir oranda yukarı doğru çıktı. Yüzde 69.7 yani 70’lere doğru 2-3 yıllık her defasında enflasyonu indiriyoruz aman sizlerden mutlaka fedakarlık istiyoruz denerek bu noktaya gelindi.  
     Bunun anasol ekonomi yönetiminin uyguladığı bütün politikaların sonucu olduğu unutulmamalıdır. Şimdi bugün yine fedakarlık isteniyor. Bugün yine kısıtlama isteniyor. Ama istenen insanların artık alım güçleri bir yana takatı kalmamıştır. Her 3 kişiden birisi borçludur. Eğer çiftçiye bakacak olursanız diğer birisi de haciz altındadır. Böyle bir ortamda da Türkiye’yi üretim açısından belli bir noktaya taşımakta mümkün değildir.  
     Şimdi daha vahim bir iki gelişmeye işaret edeceğim. Türkiye’de enflasyonu düşüreceğiz. Ama hep birlikte görme durumundayız ki, bu çerçevede döviz kurlarına narh koydunuz, enflasyondaki artış döviz kurlarının artışının üstüne geldi geçti ve geçen yıl 10 milyar dolar olan ihracat ve ithalat arasındaki açık bu yıl bakın daha senenin başındayız ve yine tahminde bulunuyorum ve yaptığımız her tahminde doğru çıkmıştır 25 milyar dolarlık bir açığa doğru gider.  
     Bugün hükümetin ortaya koymuş olduğu hedef 17-18 milyar dolarlık açığı göstermektedir. Yani geçen senenin 10 milyarından 17 milyara çıkacaklarını biliyorlar. Ama iddia ediyoruz ki bu açık 25 milyarlara doğru seyretmeye başlamıştır. Çünkü ihracattaki sıkıntı daha önümüzdeki yıllarda daha gerçek bir biçimde ele alınmazsa eğer buradaki tıkanıklığı vahim görüyorum.  
     İhracatın 25 milyar dolarda duraksaması, ithalatın 50 milyar dolara doğru gitmesi bu hükümet programının 3-5 milyar dolar daha dışarıdan bulacağız derken elindeki imkanlardan mahrum kalmasına doğru gidebileceğinden ciddi endişelerimiz var. Bu doğrultuda diğer bir mesele özelleştirmedir. 7.6 milyar dolar olacağı söylenen özelleştirmenin aşağı-yukarı GSM'den gelecek olan bir bölümü esasen DYP iktidarlarında yıllarca uğraşıp da aman şu PTT’nin T’sini özelleştirelim dediğimiz zaman bugünkü ANAP ve DSP gibi partilerin Anayasa Mahkemesi'ne giderek bozdurdukları meseleydi. Bu o gün geçmiş olsaydı Türkiye’ye 40 milyar dolar gelecekti.  
     DYP’nin ufkuna 10 yıl önceki ufkuna ancak bugün yetişmeye çalışanlar Türkiye''ye sanki bir büyük açılım getiriyorlarmışçasına aslında Türkiye’yi en az 30 milyar dolarlık bir kayba koyanlardır. O zaman Türkiye’nin iç borcu 20 milyar dolardı. Bugün 40 milyar dolarda. 40 milyar dolarda iken 10 milyar dolar alacağız diye hedef koyanlar sanki bir büyük başarıya imza atıyormuşcasına aslında Türkiye’nin kurtuluşunu önleyenlerle ve o gün gaflet içinde olanlarla aynı kişilerdir.  
     Bugün bu ülkede ne tarım konusu kalırdı, bugün bu ülkede ne sübvansiyon konusu kalırdı, ne memurun kesintisi kalırdı ne tütündeki, patatesteki, pancardaki bugün çalışan kesimin yüzde 45’ini temsil eden insanımızın giderek dar boğaza sokularak adeta boğazlanıyor hale getirilmesi gündemde kalırdı. Her şeyi aşmış bir Türkiye olabilirdi. Ender gelen fırsatlardan bir tanesiydi. Bu özelleştirme sonucunda 2 milyar dolar getirebileceklerini düşünüyorlar. O da taksit taksit gelecektir. Yarım milyar dolar POAŞ’dan geleceği söyleniyor. Bunun ötesinde biliyoruz ki TÜPRAŞ’dan da halka arz yüzde 15 yapılacaktı ve 1 milyar dolar toplanacaktı ama yüzde 31 satılarak ancak aynı parayı alabilmiştir. Halka açılmaya karşı değil. Ama yüzde 15’ini satacağız 1 milyarını alacağız derken yüzde 31’i satarak 1 milyar dolar alınması da hedefle ve ülkenin uzun vadeli imkanlarıyla da kıyaslandığında bu olumsuzluğun gözlerden kaçması dolu olmaz.  
     Bütün bunlarla beraber eder 3.5 milyarlık özelleştirme. Diyelim ki, 1.5 milyar dolar daha girecek onun da gireceğini göremiyorum. Bu 5 milyar etap etap taksitle gelecek. 7.6 milyar dolar gelmesi lazım. Şimdi ben söylüyorum bakın bir yerden özelleştirmeden bu kadar para gelecek, bir yandan elinizdeki ihracat kapasitesini kısıtlıyorsunuz, ithalat ucuzluyor ve böyle bir ortamda 25 milyar dolarlar açık gündemde öbür tarafta aman 2-3 milyar dolar daha IMF kanadıyla acaba borç bulabilir miyiz hesabına giriyorsunuz.  
     Şimdi 5 banka. 5 bankaya 5 milyar dolar. Bir bankaya sadece 1.7 milyar dolar. Türkiye bir banka için boşaltılmış bir bankaya vereceği ile bütün SSK açığını kapatabilirdi. Türkiye içi boşaltılmış tek bir bankaya vereceği ile bugün 410 trilyon yani bir bankaya verilenen yarısı bile değil kime veriliyor?  
     Bütün birlikler özelleştirilecek. Onca açık onca borç var, yıllardan beri gelen bir birikim, milyonlarca üreticiye 410 trilyon vereceksiniz bunun iki mislini tek bir bankaya vereceksiniz.  
     Değerli arkadaşlarım,  
     Bu haklı bir rekabet değildir. Bu haklı bir düzen değildir. Bu milletin çıkarlarını korumak değil. Bu bilgisizliğin, bu yönetim boşluğunun, bu zaman zaman içinde bulunan bir çıkar ve art niyet hesaplarının millete mal olan sonucudur açıkça söylüyorum.  
     Açıkça söylüyorum DYP’ye çok büyük bir haksızlık yapılmıştır. DYP herşeye rağmen en olumsuz şartlarda dört bir taraftan kuşatıldığı günlerde bu haksızlıkları aşacak gücü kendinde bulmuştur. Çünkü doğrudur, çünkü kırmıştır, çünkü milletin çıkarını herşeye rağmen herşeyin üzerinde tutabilmiştir. Ama DYP’ye yapılan haksızlıkla beraber millete haksızlık yapılmıştır. Bugün o haksızlık devam etmektedir. O haksızlığa karşı yine çıkan, yine gücü milletinde bulan tek felsefe, tek siyasi çizgi ve tek dava Kırat’ın davasıdır.  
     Bugün 14 katrilyonluk bir bütçe açığı ilk üç aya bakıyoruz her türlü vergi toplanıldı, herkesten toplanıldı, deprem vergisi diye toplanıldı. Tek bir kuruş orada acı içinde yaşamlarını en zor şartlar altında sürdürmeye çalışan acaba deprem bölgesine gitti mi? Deprem bölgesinden gelen milletvekillerimiz her türlü meseleyi anlatıyor. Ek vergiyi topladınız, deprem vergisi diye topladınız, yetmedi bütün belediyelerden kestiniz deprem katkısı diye sonra tuttunuz bunu kendi yandaşlarınız olan bir takım belediyelere vermeye kalkıştınız ve verdiniz. Pekiyi oradaki vatandaşlar deprem bölgesindeki vatandaşlar sizin vatandaşınız değil mi? Milletten ek vergi dediniz aldınız, daha fazlasını aldınız, deprem vergisi dediniz aldınız KDV’yi yükselttiniz ilk üç ayda bunları topladınız.  
     Pekiyi nerede bu topladığınız vergiler? 10’dan fazlasını sadece 10’dan fazlasını faizlere verdiniz. Faizler hep böyleydi diyebilir misiniz? Bıraktığımız Türkiye’de yüzde 7’nin altındaydı kamu borçlanma gereği. Çıkardınız bunu yüzde 14’lere cumhuriyet tarihinin rekoru. Bu boşluğun, bu beceriksizliğin, bu bilgisizliğin faturası da Meclis’e çıkıyor. Bugün Türkiye’de en önemli mesele bilgi eksikliğidir. DYP’nin kadroları başka hiçbir kadroda olmayan bu birikime sahiptir ve yegane çözüm tekrar ediyorum Kırat’tır.  
     Üç ayda bu kadar vergi topladınız ne yapalım ziyanı yok. Bu da gitti bundan sonrasına bakalım diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Niye diyemezsiniz söyleyeyim. Çünkü 14 katrilyona koyduğunuz hedef 18’e doğru gidiyor. Bakın söylüyorum 18 katrilyona doğru gidiyor. Bu açık Türkiye’nin kaldırabileceği bir açıksa eğer niye baştan bunu yapmadınız, niye o programları yapmadınız? Endişemiz şudur ki, tekrar ediyorum bugün millet boşu boşuna bir yıl daha bedel ödemesin. Endişemiz ve uyarılarımız bu doğrultudadır. Türkiye üç yıldır hayaller peşinde koşturuluyor, üç yıldır kandırılıyor. Üç yıldır haksızlıklara uğruyor millet, üç yıldır bedel ödüyor. Bir yıl daha ödesin onu da öder benim milletim ama yine kandırılmasın, yine hayal peşinde koşturulmasın. Yine ondan alınıp, yine haksızlıklara, yine boşaltılan bankalara, yine çıkar politikalarına verilmesin.  
     Ortalama enflasyon hedefi bu hükümetin yüzde 20-25 değildir ortalama enflasyon hedefi yüzde 44.3’tür. Yani bu benim söylediğim değil, ilan edilen hedeftir. Madem ortalama enflasyon yüzde 44.3 madem ki ilk üç ayda aşağı yukarı memura verilmesi gerekli olan yüzde 15 veriliyor 6 ay içinde neredeyse onu üç ayda yakaladınız yüzde 13,5 o zaman oturun taahhüt ettiğiniz kanuna koyduğunuz ama yine ayak oyunlarına açık, yoruma açık bir uygulamadan vazgeçin. Gelin milletin hakkını verin, gelin memurun hakkını da verin, gelin çiftçinin hakkını da verin.  
     Mevduat sigorta fonunda 2,5 milyar dolar var idi. Bu yarım milyar dolara indi. 5 bankanın açıklarının artık buradan karşılanamayacağı açık. Bu milletin cebinden toplanacak, şöyle veya böyle çıkacak paralarla ödenecek. Bu konuda halen yapılan hiçbir şeyi görmekte mümkün değil. Şimdi tarım kesiminde aşağı yukarı 10 milyar dolar alınarak başka kesimlere geçen yıl içerisinde verilmiştir. Yani 10 milyar dolar çiftçinin cebinden alındı, bir başka kesime verildi.  
     Bütün bunlar devam ederken bakıldığı zaman açıkça görülüyor ki fakirleşmede Türkiye dünyanın kişi başına gelirde 90’lığına geriledi daha da gerileyecektir. Niye diyorsunuz yüzde 11 kişi başına gerileme daha yeni açıklandı. 3000 doların altına Türkiye’deki gelir düşürülmüştür. Ama 3000 doların altına düştü 2800 dolar deyip de bitirmek de mümkün değildir. Çünkü o cinsten düşürdüğünüz zaman yüzde 20’ye yakın Türk lirasının değeri yüksek, dolayısıyla bir yüzde 20 daha bundan aslında düşmeniz lazım. Türkiye 90’lıga geriledi kişi başına gelirde. Bunu ben demiyorum dünya bankası istatistikleri yeni açıklandı 2 ay önce açıklandı. Dünyada enflasyon birincisi bu fakirleşme de açıktır.  
     Şimdi buğday fiyatları ilan edilecek, bizim zamanımızda 2 kg buğday 1 litre mazot alabiliyordu. Bugün 4 kg ile bir litre alınmıyor, çiftçinin durumu budur. Şimdi fiyat verilecek geçen seneki fiyata eş değer olması tartışılıyor. Değerli arkadaşlarım böyle bir şeyi Türkiye’nin kaldırması mümkün mü? Maliyetler artmış, benzin fiyatları, enerji fiyatları hepsi dünyadakinin çok üstünde ondan sonra sen hepsi gidecek reel olarak giderek gerileyen fiyatlar vereceksin nereden çıkardın bu fiyatları çiller IMF’ye imza atarken söylediğiniz şeyler bunlar. Acaba bilerek mi attılar? Tekrar ediyorum bu bilgi yoksulluğu Türkiye’yi buraya getirendir. Hiçbirinin bilerek bir şey yaptığına inanmak mümkün değil.  
     3 kg mısırla bir litre mazot alınıyordu. Bıraktığımız Türkiye’de 8 kg mısırla bir litre mazot zor alınıyor. Bırakılan rakamlar ve Türkiye’nin geldiği fakirlik endişe edicidir. Tarım politikalarında uygulama IMF düzeyinde ele alınacaksa bilinen bir kişinin dünya mallarını ortaya koyarak dünyada ne yapılıyorsa biz de yapalım, uyum sağlayalım diyebilecek bilgiye sahip olması gerekiyor. Bugün AB’de ortak tarım politikasında 1990’la 2006 yılı arası için program belirlendi. İyi de ilk önce sübvansiyonu düşürebilmek için sübvansiyonu arttıracak kararı verdiler. Türkiye’de de kurumsal bazda yapın dünyada çiftçi üretici ne alıyorsa benim çiftçim onu aynen almaya hazırdır. Ama enerji fiyatını da aynıdan verin sübvansiyonu da aynı verin 2500 dolarla 4500 dolar kişi başına üreticiye verilen imkandır. AB’de ve Amerika’da benim çiftçim öyle olsa kasketleri çoktan havaya fırlatır ama bilen lazım bilen. Bunları masaya koyacak, milletin çıkarını savunacak, dünyanın lisanıyla çağdaşlık normlarıyla bunu ortaya koyacak yaklaşımlara ihtiyacımız var.  
     Değerli arkadaşlar  
     Bakın bir müddetten beri zaman zaman satır aralarında yazılıyor, hepiniz bilirsiniz, 1993 yılında ve 1991 yılında aslında biz DYP olarak iktidara geldiğimiz yıllarda bize ondan önceki ANAP’ın bırakmış olduğu açık kamu borçlanma gereği açısından 1991’de yüzde 10.2, 1993 yılında bir cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel başkanlık seçimi oldu. Bize bırakılan yüzde 12 kamu borçlanma gereği. Geldik SHP ile ortaklığa Sayın Erdal İnönü genel başkanlığı değiştirdi. Üç ayda 1993’te yeni bir seçime gidiliyor belediye seçimleri. Ancak nisan ayında 1994’ün Türkiye’nin önüne bir program çıkardık. O uygulanan programla yüzde 149’a düşmüş olan enflasyon 65’e düştü. O programla yüzde 12 olan kamu borçlanma gereği bir yılda 5.2’ye düştü. O uygulamayla eksi 6’ya inmiş olan büyüme artı 8’e çıktı. O uygulamayla Türkiye terör mücadelesine ödün vermeden bütün imkanları seferber etti. O yıllarda Türkiye Avrupa Parlamentosu'ndan gümrük birliği kararını çıkardı. Bütün gümrükler indi. Türkiye çöker, Türkiye bununla rekabet edemez denen yerde üretim patlaması yaşandı. Ve ihracat 16 milyardan, 23 milyar dolarlara çıktı. Ama ortağımız bir yıl daha sabretmeden seçime gitmek istedi.  
     DYP’nin ne yaptığının hesabını biz bir yıl için 1,5 yıl için uygulandıktan sonraki rakamlarla hepsi bunların söylediklerimizin devlet istatistik enstitüsünün rakamlarıdır, hepsini koyarız. Karşımıza da üç yılın hesabını verecek bir tek bilen çıksın.  
     Değerli arkadaşlarım,  
     Türkiye’de bir futbol cinayetiyle ilgili gelişmeleri de esefle ilgilediğimizi söylemek isterim. Taksim meydanında ülkemize maç izlemeye gelen iki İngiliz vatandaşı öldürüldü. Global basın günlerdir bu konuyu işliyor. İngiltere’de Türk vatandaşlarına ve onlara ait iş yerlerine de saldırıldığını görüyoruz. Galatasaray’ın büyük başarısına gölge düşürüldü buna mı yanarsınız yoksa tam bir turizm sezonuna girerken Türkiye’nin imajının yeniden zedelenmesine yol açacak bir gelişmeye mi yanarsınız. Bu İngiliz holiganları zaten her yerde bir olay çıkarırlar diyerek bir büyük devletin bu meseleyi görmezden gelmesi de mümkün değildir.  
     Şimdi öyle yaparsanız o zaman hangi tedbirleri aldınız diye de bir soruya muhatap olunur o zamanda ona herkesi rahatlatacak bir cevap verme gibi bir konumla karşı karşıya kalırsınız. Bütün dünya basını bunu konuşuyor, bizim hükümetimizde hiç ses yok. Sanki bahsi geçen Türkiye’yi bu hükümet yönetmiyor. Kendi halkınıza kendi kamuoyunuza karşı duymazlıktan geliyorsunuz ama bir büyük devlete yakışan bir davranışı bu hükümetten de beklemek, inisiyatif almasını beklemek elbette Türkiye’nin büyük devlet imajı açısından gereklidir. Hükümeti davet ediyoruz göreve davet ediyoruz. Çıkın dünya kamuoyunu rahatlatın denecek şey açıktır. Bu hiçbir etkinlik veya onun sonucu bir insanın hayatının değeri ile ölçülemez ve bu doğrultuda bir inisiyatif sergileyin, bir büyük devlet olarak dünya kamuoyuna kararlı, meseleyi adil bir biçimde ortaya koyan ama inisiyatif olarak sürükleyen bir biçimde meselede boşluk bırakmayın. Galatasaray’ın yarın öbür gün bir tehdit altında bir oyun oynaması da son derece sakıncalıdır. Bir inisiyatif alınması lazım. Bir devlet güvencesi isterken hükümetin bu konuda görevini yerine getirmesini milletçe bekliyoruz ve gereğinin yapılması için de tekrar liderlik konumunun, boşluk konumunun iyi değerlendirilerek bırakılan boşluğun doldurulacak bir inisiyatifle yerine getirilmesine ve bu görevin de yerine getirilmesine takipçi olacağımızı ifade ediyoruz.  
     Değerli milletvekilleri,  
     Son 1-2 yıldır bu kürsüden Kuzey Irak’taki gelişmelere de devamlı dikkat çekiyoruz. Bugüne kadar dile getirdiğimiz endişeleri giderecek sırf bir hükümet açıklaması duymadık. Türkiye gerek Kuzey Irak, gerekse PKK konusundaki inisiyatifi elinden kaçırmış bir görüntü arzetmektedir. Buna elinden kaçırmak da denemez. Her iki konumdaki inisiyatifi başkalarına devretmiş görünüyor. Devretmiş görünüyor altını çiziyorum. Devretmiş görünüyor.  
     Ankara’nın göbeğinde yaşanan bayram resepsiyonu boşluğundan sonra yaptığımız uyarılar ve ondan sonraki gelişmeler bir hükümet boşluğunu teyit eder niteliktedir. Son olarak Washington’da bir konferans düzenlenmesi söz konusudur. Bütün bu gelişmeler etap etap ve sistematik bir şekilde bizim dikkat çektiğimiz istikamete doğru gidiyor. Biz bu gidişin Türkiye’nin toprak bütünlüğü üniter devlet yapısı ve ulusal güvenliği açısından olduğu kadar bölge barışı açısından da içerdiği tehlikelere dikkat çekmeyi tarihi bir görev addediyoruz. Çünkü o mücadeleyi yaparken, sorumluluğu yüklenen bir ekip olarak milletçe doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi her şeyiyle bunu göğüslemiş bir ekip olarak bu bizim görevimizin ötesinde hakkımızdır bu soruyu sormak.  
     Şimdi eğer Türkiye bir stratejik konsept değişimi yaptıysa ve artık bu konudaki geleneksel duyarlılığı terkettiyse bunu da açıklasınlar onu öğrenmek de bu milletin hakkıdır. Aksi halde hükümetin Kuzey Irak’taki gelişmeler karşısındaki tutumu vurdumduymazlık sınırını aşmış gaflet ve dalalet sınırına ulaşmıştır.  
     Bu hükümetten veya sevgili dışişleri bakanlarından Türkiye’yi ferahlatacak bir açıklama beklemekteyiz.  
     Değerli arkadaşlarım,  
     Önümüzdeki günlerde yine milletin bağrına, yine meydanlara gitmeye devam edeceğiz. Biz millete hasretiz. Milletin hakkını, hukukunu korumaktan da daha önemli hiçbir görevimiz olamaz. Siyasette yaratılmış olan ve sanki milleti siyasetten koparan bu boşluğa DYP düşemez yeniden meydanlara çıkıyoruz, yeniden milletin bağrına çıkıyoruz.  
     Hepinizi saygıyla selamlıyorum. 
 
 
 
 


(17.4.2000) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş