| TBMM Genel Kurulu tutanaklarından Andican'ın konuşması:
ANAP GRUBU ADINA A. AHAT ANDİCAN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; son birkaç gündür, Afganistan merkezli; ama, içeriği itibariyle,
21 inci Yüzyılın başlangıcında oluşacak dünya dengelerini büyük ölçüde
etkileyecek olan bir olayla karşı karşıyayız ve birbiriyle örtüşen, üst
üste örtüştüğü için de bazı ayrıntılarının gözden kaçtığı bu konuyu, izin
verirseniz, dört boyutlu olarak huzurlarınızda değerlendirmek istiyorum:
Bunlardan birinci boyut, terör boyutudur; ikinci boyut, Taliban yönetimi
ve Afganistan sürecidir; üçüncü boyut, Taliban sonrası bölgede oluşacak
olan dengelerdir; dördüncü boyut da, kuşkusuz, Türkiye ve Türkiye'nin bu
gelişmelerle ilgili pozisyonudur.
21 inci Yüzyılın başında, daha ilk senesi içerisinde, küresel terör
diyebileceğimiz bir olayla karşı karşıya kaldık ve aynen ekonominin küreselleşmesi
gibi, bilginin küreselleşmesi gibi, terörün de, küreselleşme ortamını veya
tabanını, zeminini kullanarak ciddî bir biçimde dünya genelinde küreselleştiğini
görüyoruz.
Fakat, olayın bir başka boyutu var. Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin
küresel terörde hedef olarak tanımladığı listeye baktığınızda, ne yazık
ki, bu listenin içerisinde, neredeyse tamamına yakınının İslam ülkelerinde
örgütlenmiş gruplar olduğunu görüyorsunuz.
Buradan hemen 1990'lara, yani, Doğu Blokunun dağıldığı döneme dönmek
istiyorum. Çoğunuzun bildiği Olivier Roy isimli bir siyasal İslam uzmanı,
"Siyasal İslamın İflası" adlı kitabının ilk cümlesine şöyle başlar: "Çağımızın
sonuna yaklaştığımız bu dönemde, Batı kamuoyunda bir İslam tehdidi algısı
ortaya çıkmıştır..." der, sonra devam eder. On yıl geçtikten sonra bugün
karşı karşıya kaldığımız durum da, bir anlamda, Afganistan'a yönelik hareketin
gerçekleşmesini sağlayan Anglosakson veya Anglo-Amerikan grubu da, bu olayda
bir din çatışması olmadığını vurgulama noktasında çok ciddî bir hassasiyet
göstermektedir.
Olayın tarihçesine çok kısa göz atmazsak, bugünkü olayı, sanki, El-Kaide
örgütü birdenbire ortaya çıkmışçasına, sanki, hiç yoktan var olmuşçasına
düşünürsek, meseleleri anlama imkânını bulamayacağımızı düşünüyorum. 20
nci Yüzyıl, geçen yüzyıl, İslam dünyası, siyasal İslamı, kendi bölgelerinde
emperyalist emellerle o bölgelerde sömürgecilik politikaları uygulayan
bazı Batılı güçlere karşı kurtuluş savaşının aracısı olarak kullanmıştır
ve o dönemde, sözgelimi, 1926'da kurulan Müslüman Kardeşler örgütü gibi
örgütler, siyasal bir ideoloji olarak İslamı gündeme getirmişlerdir ve
bağımsızlıkta aracı olarak kullanmışlardır; ama, 1950'li yıllara gelindiğinde,
siyasal İslamın bir ılımlı ve bir de radikal boyutlarının ortaya çıktığını
görüyoruz.
Doğudaki siyasal İslamın ideologlarından Mevdudi, Batıdaki ideologlarından
meşhur Seyyid Kutub, hak ile batıl arasındaki çatışmanın batıl boyutuna
sadece sömürgeci güçleri değil, Batı ile işbirliği yaptığı sürece o ülkeleri
yöneten milliyetçi, laik, seküler kuvvetleri de koymuştur...
NURETTİN AKTAŞ (Gaziantep) - Ne alakası var!
A. AHAT ANDİCAN (Devamla) - İşte, çatışma bu noktada başlıyor
ve 1979 yılına geldiğimizde bir başka boyut ortaya çıkıyor; Kutub'un talebesi
Abdusselam Farac, cihada başka bir tanım getiriyor -çok radikal bir tanım-
sadece saldırıya uğradığı zaman Müslüman toplulukların birbirleriyle yardımlaşması
anlamında olan cihadı, farklı bir boyuta götürerek, siyasal İslama karşı
olan her güce karşı yapılacak bir savaş boyutuna indirgiyor "Unutulan Farz
Cihat" kitabında.
İşte El Kaide, işte Hamas, işte Yemen, Aden Müslüman birlikleri, işte
Hizbullah -Türkiye bağlamında söylüyorum- ve benzeri örgütler, bu farklılaşma
sonrasında siyasî olarak ortaya çıkan gruplar ve bunlardan biri olan El
Kaide, bugün Afganistan'da yerleşmiş olması nedeniyle, bugün Afganistan'ın
da bu meselenin odağına gelip yerleşmesini sağlıyor.
Bu açıklamayı sadece bilgi aktarımı için yapmadım. Bu liste bu şekilde
kaldıkça ve eğer Bush'un ifadesinde söylediği gibi "terörizmle mücadele
sonuna kadar, sonsuza kadar, gerektiği kadar devam edecektir" iddiası da
doğruysa, sonuçta, bugün için El Kaide örgütü ve Talibanla sınırlı gibi
görünen hareketin, İslam dünyasının başka bölgelerine taşması ve sonuçta,
her ne kadar yapanlar tarafından "bu, İslam-Hıristiyan çatışması değildir"
deniliyor ise bile, uzun vadede, gerçekten bir İslam-Hıristiyan çatışması
olarak algılanma riskini taşıyabileceği açısındandır. Bu açıklamam, bunu
iyi değerlendirmemiz lazımgeldiğini düşündüğüm içindir.
Nitekim Irak, Yemen gibi ülkelere de girişim yapılabileceği şeklinde
Amerikan yönetimi bir tabloyu önümüze koyuyor ve baba Bush döneminde, 1991
harekâtını yapan ve "Şahinler Grubu" diye tanımlanan grup, bugün oğul Bush'un
etrafında. Yarın Irak'ta da benzeri bir harekâtın olma ihtimali var. Irak
eski muhaberat başkanının, gerek Muhammed Atta ile gerek Usame Bin Ladin'le
Afganistan ve Çekoslovakya'da görüştüğü iddiasıyla, yarın Irak'a da yönelecek
bir harekâtın ortaya çıkma ihtimali gündeme gelmiştir. Tabiî ki, bu durum,
Türkiye'yi kendisinden 4 bin kilometre uzakta, belli boyutlarda ilgilendiren;
ama, çok hayatî olarak görmediği bir bölgeden Irak'a taşınması durumunda
çok ciddî sonuçlarla karşı karşıya bırakacaktır.
İkinci hedef taliban. Taliban, Afganistan'ın etnik mozaik yapısından
kaynaklanan bir örgüt. 1979'da, Sovyet işgali sonrasında, bölgede var olan
etnik gruplar ki, bu gruplar -hatırlatmak açısından söylüyorum; kuzeyde
Türkler, yani Özbekler, Türkmenler ve Tacikler, ortada Hazaralar ve Peştular-
hem Sovyetlere hem de komünist yönetime karşı ciddî bir mücadele vermişler
ve 1987'lerde Sovyetler ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır; ama, kalan
kukla Necibullah yönetimi mücadeleyi sürdürmüştür; 1992'li yıllara geldiğimizde
Necibullah hükümetinin de devrilmesiyle Afganistan'da, bu kez, biraz önce
söylediğim etnik grupların birbirleriyle uzlaştıkları bir geçici hükümet
kurulmuştur. Peştu radikalizmin temsilcisi olan bazı grupların, kendilerine
başbakanlık verilmiş olmasına rağmen (Hikmetyar örneğinde olduğu gibi)
olayı kabul etmeyerek savaşa devam etmeleri ve Afganistan'ın kurulduğu
günden beri hakimiyette olan Peştuların hakimiyette kalma talepleri -temsilcisi
olmaları nedeniyle- nedeniyle maalesef, üç yıl dört yıl devam eden iç savaşta
bir denge ortaya çıkmış ve bu denge Afganistan'da kendisine yandaş bir
yönetim olmasını arzulayan Pakistan'ın ve Afganistan'da, niteliği ne olursa
olsun, tek bir gücün hâkim olmasını isteyen Batılı güçlerin, başta Amerika
olmak üzere, işine gelmemiştir. Çünkü, Pakistan bir tarafta Peştu nasyonalizmine
endekslenmiş bir Afganistan istemektedir o dönemde, başta Amerika olmak
üzere, batı gücü de, Orta Asya ve Hazar petrollerinin, İran dışında, doğu-batı
koridoru, Türkiye'nin içerisinde bulunduğu bu koridorun dışında, Hint Okyanusuna
indirilmesi ve Pasifik Havzasına taşınması, bir diğer deyişle, bu havzaların
dış dünyaya taşınmasında enerji güvenliğinin sağlanması, çeşitliliğin sağlanması
ve tabiî ki, etkinliğin sağlanması bakımından o dönemde Talibanla görüşmüşler,
hatta bazı Amerikalı firmalar, Taliban yetkililerini Amerika'ya davet ederek,
Kaliforniya'da merkezlerinde ağırlamışlardı; fakat, işte, Taliban'ın ortaya
çıkma gerekçesi bu; tek bir güç hâkim olsun. Pakistan, Taliban'a ciddî
bir destek vermiş, neredeyse onu yaratmış, eğitmiş, lojistik destek sağlamış,
maddî destek sağlamış, asker vermiş; Taliban kıyafetinde Pakistanlı askerler
Afganistan'da Kuzey İttifakına karşı savaşmışlar. Sonuçta, 1998'e gelindiğinde
Taliban'da bir farklılık ortaya çıkmış, Arap ülkelerinin desteğiyle Taliban'ın
artık Pakistan'a ihtiyacı kalmamış, kontrolden çıkmış ve 4 özellik Taliban'la
özdeşleşmiş:
1. Taliban, artık, bölgede saf İslamı uygulamak iddiasıyla köktendinci
bir uygulama gündeme getirmiştir.
2. Taliban, bölgede, dünyada terörle ilişkili olan grupların şemsiyeliği
görevine soyunmuştur.
3. Taliban, bölgede, sadece Afganistan içinde sınırlı olmanın ötesinde,
Özbekistan'da, Keşmir'de bazı hareketlere, oralara mücahit gönderiyor bağlamında
o mücadelelere, oradaki yönetimleri tehdit eder hale gelmiştir. Ayrıca,
Pakistan'ın kuzey bölgelerinde, medreselerde ve bölgedeki Peştu grupları
içerisinde çok ciddî bir cihat felsefesini uygulayarak Pakistan'ın iç stabilitesini
dahi tehdit eder hale gelmiştir.
4. Taliban, bunların ötesinde, tabiî, içsavaşı finanse edebilmek amacıyla,
hepinizin bildiği, Laos-Kamboçya-Tayland üçgenini, o altın üçgeni dahi
arka planda bırakacak bir uyuşturucu ticaret merkezi haline gelmiştir.
11 Eylül, hadiseyi başka bir boyuta sürükleyerek, işte, bugün burada
tartışmakta olduğumuz konunun gündeme gelmesini sağlamıştır.
Değerli arkadaşlarım, bu noktada, bu özellikleriyle Taliban ikinci hedef
halindedir. Burada, bu bölgeye yönelik uygulamada, bölgedeki ülkelerin
durumuna da çok kısa değinmek durumundayım; çok ayrıntılı giremeyeceğim;
çünkü, vaktim hayli azaldı.
Pakistan bu konuda ciddî bir rahatsızlık içerisinde; ama, Pakistan,
bu noktada, ABD ile olan ilişkilerinde -kendisine uygulanan ambargoyu kaldırtmıştır,
yardım almaktadır- kendi idaresini, hükümetini güçlendirecek şekilde, bu
grupla beraber olmaktadır.
İran ise, başlangıçta, karşı olduğu Taliban'a yönelik Amerikan hareketini
destekler bir eğilim göstermişse de, daha sonra, Hıristiyan güçlerle birlikte
Müslüman dünyasına yönelik bir harekette taraf olmamış olma noktasında
pozisyonunu almış ve bugün, Amerika'ya karşı çıkmaktadır.
Özbekistan'ın durumunu biliyorsunuz; hadiseye yardımcı olmaktadır.
Burada önemli bir faktör olan Rusya, başlangıçta, olaya sıcak bakmamış;
fakat, Özbekistan ile Kazakistan'ın kendi etki alanına girmeksizin ve ondan
etkilenmeksizin doğrudan Amerika'yla temas kurmasından dolayı, hızla pozisyon
almış ve bu pozisyonunun karşılığında da, Dünya Ticaret Örgütü üyeliğinden
tutun -yani bazı ekonomik ödünler- ve AKKA Antlaşmasının genişletilmesiyle
ilgili sıkıntılarına ve Çeçenistan'daki mücadelenin bir terör mücadelesi
olarak kabul edilmesi noktasında kadar, avantajları elde edecek biçimde
bu harekâta destek vermektedir ve bu olay, Kafkaslar'da da uzantılarını
göstermeye hemen başlamıştır; daha, dün, Gürcistan'da -hatırlayacaksınız
belki- kimliği belli olmayan 2 uçak, Acara bölgesinde, bir bombalama işlemi
yapmıştır ve bugün, orada, sıkıyönetim ilan edilmiştir ve Rusya Gürcistan'ı,
Gürcistan Rusya'yı suçlamaktadır. Yarın bir gün, Çeçenistan, zaten ateş
içerisinde... Dolayısıyla, bu olayın uzantılarını bu bölgede de görmeye
devam edeceğiz.
Doğu Türkistan'da da, Çin, ayrılıkçı Uygur hareketini tanımlayarak,
benzer bir psikoloji içerisinde hadiseyi kontrol altına almak, legalleştirmek
arayışı içerisindedir.
Değerli arkadaşlarım, burada, tabiî, müdahaleyle ilgili teknik ayrıntılara
çok girecek değilim; vaktim de yok; ama, müdahale sonrasına değinmemiz
gerekiyor; çünkü, müdahale sonrası oluşacak dünya, Türkiye'yi, bölgeyi
çok yakından ilgilendirmekte. Başarılı olamaması durumunda -zannetmiyorum
ama- Amerika harekâtının -hiç düşünmek istemiyorum- ama, Taliban'ın, bölgede,
korkunç dizginlenemez bir güç haline geleceğini, Pakistan yönetiminin radikal
dinci bir yapıya kavuşacağını, kayacağını, Türk cumhuriyetlerinin pozisyonunun
içe kapanık ve savunmacı bir şeyle daha otoriter yönetimler haline dönüşeceklerini
söylemeye gerek yok; ama, başaralı olduğu noktasından hareket ettiğimizde,
yeni bir hükümet kurulacak kuşkusuz, dileğimiz, bu bölgede kurulacak hükümetin,
bütün etnik grupları, oradaki varlıkları boyutunda temsil edecek nitelikte
olması ve radikal köktendinci bir anlayış dışında kurulmuş olmasıdır; başına
Zahir Şah mı gelir, başka birisi mi gelir, bunun çok da önemi yoktur; ama,
kurulacak olan hükümet, tek bir milliyetin etki alanına girerse, Afganistan'da
içsavaş bitmez.
Değerli arkadaşlarım, yine, geniş tabanlı bir hükümetin kurulduğu varsayımından
baktığımızda, bölgede oluşacak olaylara bir bakalım.
1- Bölge dengeleri, bölgenin tanımı değişecektir; çünkü, artık, Ortadoğu,
Ortaasya ve Kafkasya tek bir bölge olarak algılanmak zorundadır. Bölge
ülkeleri, İsrail'inden tutun Türkiye'ye kadar bütün bölge ülkeleri, güvenlik
ve ekonomik alanlarını buna göre tanımlamak zorunda kalacaklardır. Demokratik
niteliğe uygun, çok geniş tabanlı ve Batı değerlerine daha yatkın bir hükümetin
kurulduğu noktasından yola çıkarak konuşuyorum.
2- Ortaasya petrolleri ve doğalgazı için, bölge, Hint Okyanusuna açılacak
ve burada, Amerikan şirketleri ve Batılı şirketler bu işlemi hızla gerçekleştireceklerdir.
Böylece, enerjiye yeni bir yol bulunacaktır; bu, Türkiye'yi bir boyutuyla
ilgilendirir, ayrıntısına girmeme gerek yok sanıyorum; ama, daha da önemli
bir şey olur, bölgede yeni bir ekonomik alan ortaya çıkar. ABD eksenli
olmak üzere, Pakistan ve diğer ülkelerin katıldığı yeni bir ekonomik alan
ortaya çıkar ve bu ekonomik alan, aynı zamanda, bu bölgede, Rusya, Çin,
Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan ve Özbekistan'ın katılımıyla oluşturulmak
istenilen Şanghay altılısı ekonomik alanının da büyük ölçüde rakibi haline
gelir ve bunun belki sonlanmasına yol açar ve bir başka şey olur; bölgede
yeni bir güvenlik anlayışı, güvenlik alanı ortaya çıkar. Bu güvenlik alanında,
artık, Rusya da, Çin de, Amerika Birleşik Devletleri de, yeniden tanımlamak
durumundadırlar. Belki dikkatlerden kaçtı; ama, bir şey var, Bakın, Japonya,
1945'ten bu yana, ilk defa uluslararası bir harekâta, tarihinde ilk defa,
tam donanımlı bir destroyerle katılma isteğini gündeme getiriyor ve bu
istekle beraber Japon Başbakanı Koizumi diyor ki "güvenlik anlayışımız,
konseptimiz değişmiştir; artık, aynen Atlantik'te olduğu gibi bir güvenlik
örgütüne ihtiyaç vardır. Amerika, Güney Kore, Japonya, Singapur gibi ülkelerin
içinde olacağı bir doğu NATO'su kurulmalıdır." Ve Amerika Birleşik Devletlerinin
bu bölgede etkin bir hale gelmesi durumunda, ikinci adım olarak da bunu
beklemek durumundayız.
Analitik olarak daha çok nokta var; ama, vakit daralıyor. Burada, bir
şeyi hatırlatmak istiyorum; meşhur Henry Kissenger'in "Diplomasi" diye
bir kitabı var -okuyan arkadaşlarımız vardır- orada bir şey söyler Kissenger:
"Doğu bloğu dağıldı, Amerika Birleşik Devletleri tek ülke, tek güç haline
geldi ve tek kutuplu bir dünya ortaya çıktı askerî açıdan vesaire; ama,
bu özelliğini uzun süre devam ettiremeyecektir. Hindistan ve Çin gibi güçler
dünya devletleri haline gelmektedirler; Avrasya'da bu özelliğini devam
ettirebilmesinin tek yolu, bu bölgede ittifaklar oluşturmasıdır. Bu özelliğini
ancak iki 10 yıl sürdürebilir" der ve bugün gelişen olaylar, Kissenger'in
bu kehanetini büyük ölçüde doğruluyor.
Türkiye açısından da olayı değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum,
yine çok çerçeve olarak değerlendireceğim izin verirseniz. Yine, önce terör
boyutuna baktığımızda, Türkiye, terör mücadelesi adı altında yapılan bu
çalışmadan veya bu uygulamadan yararlanacaktır. Yirmi yıldır Batı kamuoyuna
açıklayamadığı, daha doğrusu anlamak istemedikleri terör olayının uluslararası
niteliğini ve bir gün dönüp kendilerine de bu şekilde zarar verebileceğini
bu olay gösterdiği için, artık, Türkiye, uluslararası terör mücadelesinde
ön alma imkânına sahip olmuştur.
Ve daha başka bir şey olmuştur; laik, demokratik, Müslüman Türkiye modelinin
İslam dünyası için ne kadar geçerli, ne kadar tutarlı bir model olduğu
bir kere daha ortaya çıkmıştır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Efendim, toparlar mısınız lütfen.
A. AHAT ANDİCAN (Devamla) - Sayın Başkan, 3-4 dakika izin verirseniz
memnun olurum.
BAŞKAN - Efendim, 3-4 dakika veremem. Biraz toparlarsanız memnun
olurum; çünkü, her grup 3-4 dakika alırsa, bundan sonra da 3 tane gensoru
var efendim...
A. AHAT ANDİCAN (Devamla) - Dezavantajları var. Bunların üzerinde
durmadan, o zaman, hemen, harekâtla ilgili satırbaşlarına değinelim. Burada
temel sorunumuz, NATO üyesi olan tek Müslüman ülke olmamız nedeniyle, bölgede
yürütülecek bir müdahalenin İslam ülkeleri tarafından farklı algılanarak,
Türkiye'nin gelecekte İslam ülkeleriyle olan ilişkilerinde sıkıntıların
doğması riskidir. Hükümetin bu noktada, bunun avantajlarını -yani, NATO
üyesi olarak bu konudaki sorumlulukları ve onun avantajlarını- dezavantajlarla
teraziye koyup en doğru kararı vereceğine inanıyorum; ama, burada bir şeyi
yapmak durumunda; Taliban sonrası kurulacak hükümette, oradaki Türklerin
var olması noktasında ciddî bir çaba göstermek zorunda. Mezarışerif merkezli
bu bölgeye insanî yardımı ve teknik yardımı, Türkiye, oraya müdahale gücü
olarak gitmese bile, yardımı başlatmak zorunda ve bu noktada, orada oluşacak
yeni hükümet içerisinde Türklerin temsil edilmelerini sağlamak zorunda.
Tabiî, olayın Irak'a taşması durumunda Türkiye'nin sorunları çok daha
farklı boyutlara taşınacaktır. Burada da önemli olan, Irak'ın bugünkü konumunun
korunup korunmayacağı sorunudur. Eğer bugünkü konumu korunacak, toprak
bütünlüğü korunacak ise Türkiye, bugüne kadar uyguladığı Irak'ın toprak
bütünlüğünün devam ettirilmesi, oradaki Türkmenlerin haklarının korunması
ve oradaki teröre karşı mücadele etme noktasında, terörün kurutulması,
üç temel sac ayağına oturan politikasını devam ettirecektir; ama, eğer
bölgede, yani, Batılı güçlerin bu bölgeye yönelik müdahalesi sonrasında
sınır değişiklikleri olacak ve bu bölgede hiç istemediğimiz yeni bazı devletlerin,
şu anda embriyo halinde olan bazı bölgelerin ortaya çıkması söz konusu
olacaksa, o zaman, Türkiye'nin, bu değerlendirmeye, bu stratejiye uygun
bir yaklaşımla, bu değişikliklerden azami derecede Türkiye'nin çıkarlarına
uygun bir sonuç çıkmasını sağlayacak bir çalışmaya girmesi gerekir diyorum
ve hükümet tarafından getirilen talebin, avantajları ve dezavantajlarının
hükümetimiz tarafından en uygun bir biçimde, Türkiye'nin millî çıkarlarına
uygun bir biçimde değerlendireceğini ümit ediyor, Grup olarak buna destek
vereceğimizi bildiriyorum.
Saygılarımla. (ANAP, DSP ve MHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Andican.
|