Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
DİĞER KONUŞMALAR
HÜKÜMET TEZKERESİ (9.10.2001)
HÜKÜMET TEZKERESİ GÖRÜŞMELERİ (10.10.2001)

ABD'NİN AFGANİSTAN OPERASYONU...
Hükümet Tezkeresi TBMM görüşmeleri... (3)
10 Ekim 2001
Hükümet Tezkeresi ile ilgili Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Grubu'nun görüşlerini Kayseri Milletvekili Abdullah Gül açıkladı.
 
 
TBMM Genel Kurulu tutanaklarından Gül'ün konuşması:

AKP GRUBU ADINA ABDULLAH GÜL (Kayseri) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; sözlerime başlamadan önce AK Parti Grubu adına hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, 11 Eylül 2001 tarihinde, New York ve Washington'da, tahayyülü bile imkânsız olan terör olayında 7 bin masum insanın hayatını kaybettiğini hepimiz biliyoruz. Bu olayı, hepimiz, o gün televizyonlarımızda canlı bir şekilde seyrettik ve dünyanın nasıl ufak bir köy haline geldiğini bir kez daha idrak etmiş olduk.

Tabiî ki, geçen bu süre içerisinde, bu olay unutulamaz. Amerika Birleşik Devletleri ve Amerikan halkının acısını yok farz etmek, böyle bir şey olmamış gibi davranmak mümkün değildir. Dolayısıyla, bir kez daha, böyle bir terörü lanetliyoruz. Kim tarafından yapılırsa yapılsın, hangi amaçla olursa olsun, terörün hiçbir şekilde hoş görülemeyeceğini, hiçbir şekilde makul görülemeyeceğini bir kez daha burada teyit etmek istiyorum.

Ayrıca, terörü kınamanın, terörü lanetlemenin de yetersiz olduğunu, terörle ortak bir mücadele zemininin bulunması gerektiğini, terör ve teröristlere karşı işbirliği yapılmasının gerekliliğine de inanıyoruz; çünkü, terör, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur, nerede ortaya çıkacağı, kimi vuracağı hiçbir zaman bilinmemektedir.

Değerli arkadaşlar, binlerce insanın ölümüne sebep olan 11 Eylül'den sonra, Amerika Birleşik Devletleri, süratle, Birleşmiş Milletlerin 51 inci maddesini ve NATO'nun 5 inci maddesini devreye sokmuş ve bu doğrultuda kararlar çıkarmıştır. Bunları Türkiye de desteklemiştir; ama, burada, not etmemiz gereken bir şey vardır ki, Türkiye de uzun süredir terörle mücadele etmiştir, çok farklı terörlerle mücadele etmiştir Türkiye; uluslararası boyutu olan terörle mücadele etmiştir, kendi içinden çıkan terörle mücadele etmiştir ve bu mücadele süresi içerisinde de 35 000'e yakın insanını kaybetmiştir, 100 milyar dolara yakın bir ekonomik kaynağını kaybetmiştir, bu süre içerisinde binlerce eve ateş düşmüştür.

Bütün bunlar olurken, Türkiye, NATO'nun 5 inci maddesinin devreye girmesi gerekliliğini defalarca izah etmiştir, müttefiklerine anlatmıştır; ama, ne yazık ki, bunlardan bir cevap bulamamıştır. Hatta, çok da ileri gidilmiştir, bırakın Türkiye'nin terörle mücadelesini anlayışla karşılamak, desteklemek, yeri gelmiştir, Türkiye'nin terör ve teröristlerle mücadelesine karşı açık ve gizli ambargolar bile konulmuştur; parası ödenen helikopterler verilmemiştir, parası ödenen gemiler verilmemiştir, parası ödenen çeşitli silahlar verilmemiştir.

Aslında, sadece Türkiye karşı karşıya kalmamıştır, dünyanın başka coğrafyalarında da terör olayları ortaya çıkmıştır. Bu olaylar karşısında da uluslararası camia harekete tam geçememiştir. Sabra ve Şatila kamplarındaki 5 000 kişiye yakın katliamı yapanların kimler olduğunu dünya kamuoyu çok iyi bildiği halde, gerekli olan müdahale yapılmamıştır. Bosna'da bile, 250 000 kişi katledildikten sonra Uluslararası Topluluk harekete geçmiştir ve asker gönderilmiştir.

Bütün bunları en iyi şekilde bilen Türkiye, muhakkak ki, terörle mücadelede samimî bir işbirliğini ortaya koyması gerekir. Ak Parti olarak biz buna inanıyoruz.

Değerli arkadaşlar, Birleşmiş Milletlerden ve NATO'dan bu kararlar çıktıktan sonra, Afganistan'a karşı büyük bir askerî operasyon içerisine girilmiş ve geçen bu süre içerisinde çevre ülkelere ve çevreye büyük askerî yığınaklar yapılmış; 7 Ekim Pazar akşamı da, beklenen saldırı başlamıştır.

Bu gelişmeler Türkiye'yi yakından ilgilendirmekte ve ülkemizin güvenliği ve gelecekteki çıkarları açısından çok önem arz etmektedir. Güvenlik konseptlerinin çöktüğü, terörün yeni bir anlam kazandığı ve yeni terör tarifinin yapılmasının gerekliliğiyle karşı karşıyayız. Bu nedenle, biz, Ak Parti olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisinde bir genel görüşmenin, gizli bir oturum içerisinde yapılmasını ilk gün istedik. Bundaki ısrarımız şuydu; hükümetin oluşturacağı politikaya, Türkiye Büyük Millet Meclisinin katkısını sağlamaktı. Çünkü, bir tarafta müttefik ülkeler, diğer tarafta Türkiye'nin tarihî gerçeklerle bağlı olduğu bir coğrafya; böyle bir coğrafya içerisinde ve böyle bir çıkmaz içerisinde, samimî duygular ve görüşler, hükümete güç vermek için bir gizli oturumda ele alınabilirdi; ama, görüyoruz ki sayın hükümet buna sıcak bakmıyor.

Pazar ve pazartesi günlerinden beri, olayın boyutunun tamamen başka bir mecraya kaymaya başladığını görüyoruz. Son üç gün içerisinde, başta, Afganistan'ın Kâbil, Kandahar, Celalabat, Mezarışerif, Herat gibi birçok yerleşim bölgelerinin çok yoğun bir şekilde bombardımana tabi tutulduğunu, bütün dünya görüyor; hatta, gazetelerde, sınırlı bir nükleer saldırıdan bile bahsediliyor. Biraz önce konuşan değerli arkadaşımın "böyle olacağını hiç zannetmiyorum, hiç ihtimal vermiyorum" dediği bir gelişme söz konusu olabilirse, böyle bir gücün de devreye gireceğinden bahsediliyor. Dolayısıyla, Türkiye, çok ciddî bir gelişmeyle karşı karşıya.

Aslında, bütün dünyada ve hepimizde, Afganistan'da teröristlere dönük nokta operasyonlardan hareket edileceği, nokta operasyonlar yapılacağı beklentisi vardı; ama, koskoca bir ülkenin bu kadar geniş bir alana yayılan bombardımana tabi tutulması, sonunun nereye varacağı belli olmayan bir tehlikeyi de ortaya koymaya başlamıştır. Şimdiden, sivil insanların hayatını kaybetmeye başladığı haberleri gelmeye başlamıştır. Birleşmiş Milletlerde görevli olan insanların bile hayatını kaybettiği ilk haberler içerisindedir.

Zaten, fakru zaruret içerisinde kıvranan ve yirmiiki yıldır savaşan, daha doğrusu savaştırılan bu dost Afgan halkını da hatırlamanın zamanının geldiği kanaatindeyiz ve çok dikkati çekici bir husus vardır ki, kaderin çok garip bir cilvesidir, bugün bombalanan ve yıkılmak istenen, gerçekten de baskıcı ve otoriter olan Afgan rejimi, bugün kendilerini bombalayanlar sayesinde Afganistan'a da hâkim olmuştur. O zamanki Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, benim de içerisinde bulunduğum Refahyol hükümeti işbaşındaydı ve bunun yanlış olduğunu, dar ve katı anlayıştaki Taliban hareketinin Afganistan'da sıkıntı getireceğini, Müslümanlığın da bütün dünyada imajını bozacağını ısrarla söylemiş, yeni bir diktatörlüğün Afganistan'a hâkim olmaması gerektiğini savunmuştu ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin politikası buydu.

Bundan dolayıdır ki, Taliban rejimini ve hükümetini Türkiye Cumhuriyeti hükümeti tanımamıştır ve hâlâ Burhaneddin Rabbani'nin başkanlığındaki hükümet temsilcisi, Türkiye'deki Afgan sefaretinde ülkesini temsil etmektedir.

Ne yazık ki, başta Amerika Birleşik Devletleri, Pakistan, Suudi Arabistan desteğiyle ve binlerce Afgan mücahidinin canına mal olan iç çatışmalardan sonra, Usame Bin Ladin destekli Taliban, Afganistan'a yerleşmiştir. İşte isyan edilecek nokta aslında budur; çünkü, dün de akan Müslüman kanıydı, bugün de akan, yarın da akacak ne yazık ki fakir, fukara, zavallı, kimsesiz Afgan halkıdır.

Halbuki, Afganistan, Birinci Dünya Harbinden sonra bağımsız olan birkaç İslam ülkesinden birisiydi. İstiklal Harbine sembolik de olsa yardım etmiş bir ülkeydi ve hatta hatta, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Ankara'da açılan ilk sefaret Afganistan'a aitti.

Bu ülke, bugün perişan halde. Öyle ki Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre 400 000'e yakın Afgan çocuğunun mayınlar sayesinde bacaklarını kaybettiği söylenmektedir. Büyük bir dram yaşanmaktadır ve dünya, daha düne kadar bu dramın farkında değildi.

Uzun süreceği söylenen bu savaşta, bizim kaygımız, İleride, Taliban'ın unutulup, Afganistan'ın zihinlerde kalacağıdır. Bugün, Taliban'la, Bin Ladin'le mücadele ediyoruz denilebilir; ama, bu uzun sürerse, zihinlerde Afganistan kalacaktır. Afgan halkına karşı, Afganistan'a karşı bir savaşın yürütüldüğü zihinlerde kalacaktır.

Türkiye'nin, böyle bir olayın içerisinde sıcak savaşa girmesi, Türkiye'yi, Asya'ya yabancı düşürecektir; Türkiye, Asya'ya yabancılaşacaktır. Önemli olan, rejimlerle işbirliği değil, önemli olan, o coğrafyanın halkıyla işbirliğidir, o coğrafyanın halkının gönlünü ve desteğini kazanmaktır. Maalesef, Türkiye, bu hatayı, Ortadoğu'da yaptığı için, Ortadoğu'ya yabancılaşmıştır. Her ne kadar, son senelerde, bu yanlış politikanın farkına varılıp, bir değişik strateji izlenmeye başlanmış ise de, Türkiye, ne yazık ki, Ortadoğu'ya yabancılaşmıştır. Aynı tehlike, Asya için de geçerlidir.

Başka bir kaygımız da, bu yoğun bombardımanlar karşısında, Müslüman coğrafyanın farkına varmadan, Taliban ve Bin Ladin sempatizanı olma tehlikesidir. Bu, çok önemli bir gelişmedir. İster istemez, aynı coğrafyaya, aynı kültüre, aynı tarihe ve aynı dine bağlı insanlar, farkına varmadan, teröristlere, diktatör rejimlere sempati duymaya başlarlar. Bu, Müslümanlığın da, Müslümanların da çıkarına olan bir gelişme değildir.

Değerli arkadaşlar, Türkiye, aslında, başından beri, bu olayda çok aktif hareket edebilirdi; çünkü, Türkiye, gerçekten bir köprü burada; bir taraftan NATO'nun içerisinde -ve müttefik ülkeler- diğer taraftan, sadece din, Müslümanlık olarak değil, etnik olarak da ilişkisi olduğu bir bölge. Burada, aktif bir politika takip edebilirdi. Üstelik, elinde bir araç da vardı bunun için; şimdiye kadar -hayret ediyorum- hiç dile alınmayan, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO)... Şimdi, bakarsanız, bu bölgedeki bütün ülkelerin üyesi olduğu tek teşkilat budur; Afganistan'ın da, Özbekistan'ın da, Tacikistan'ın da, Pakistan'ın da, İran'ın da, Türkiye'nin de... Ve Türkiye'nin öncülüğünde, Özbekistan da, Tacikistan da, Afganistan da ECO'ya üye olmuştur. Eğer hiçbir işlevi olmayacaksa, niçin bu teşkilatlar durur?! Elimizde bir araçtı bu, bu bir imkândı; birden, bir atağa geçilebilirdi, yoğun bir diplomasi başlatılabilirdi. Türkiye'nin sadece tecrübeleri değil, Türkiye'nin o bölgeyle olan ilişkileri devreye sokulabilirdi ve bu, gerçekten, barışa da çok katkısı olan bir hareket olurdu. Böyle bir aktif diplomasi içerisinde olunmuş olsaydı, o zaman, Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı değil, Amerika Birleşik Devletlerinin Başkanı, Sayın Cumhurbaşkanını arardı.

Savaşın nereye varacağı belli değil dedik. Hepimiz kaygıyla takip ediyoruz ki, yarın, bu, Irak'ı da, Sudan'ı da, Yemen'i de ve hatta hatta İran'ı da içine alır mı... Çünkü, inanamayacağımız senaryoları gazetelerden okuyoruz; bunların bir kısmı magazinvari olsa da, bir kısmı gerçek olabilir. Bu, tabiî, çok daha tehlikeli bir gelişmedir.

Ekonomik açıdan ise, Türkiye, ne yazık ki, çok kötü şartlarda yakalanmıştır, ekonomik bağımsızlığını âdeta kaybetmiş bir ülke olarak yakalanmıştır. Belki de, Türkiye'nin, bazı şeylere "hayır, öyle değil şöyle olsun" diyememesinin altında bu da yatabilir. Şimdi, düşünün, Irak'ta bir cephenin açılmasının Türkiye'ye yükleyeceği ekonomik zararı... Türkiye'nin, Körfez Savaşından bu yana, 45 milyar dolara yakın zararı vardır, bunu da kimseye dinletememiştir. Bütün heyetler, gittikleri toplantılarda, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, müttefiklerine, hiç kimseye anlatamamıştır. Türkiye'ye karşı çok sembolik yardımlarla geçiştirilmiştir. Türkiye, bu sayede, âdeta, çıkmaz bir sokağa dönmüştür. Doğu ve güneydoğuda, Suriye ile, Irak ile, İran ile, Ermenistan ile bütün sınırları kapalı bir ülkenin düşünün nasıl bir çıkmaz sokağa girdiğini. Çıkmaz sokakta dükkân açmazsınız, çıkmaz sokakta işyeri açmazsınız. Bütün bu ekonomik yükler bundan gelmiştir. Şimdi, sonunun nereye varacağı belli olmayan böyle bir gelişme Türkiye'yi çok yakından tehdit edecektir.

Değerli arkadaşlar, başka bir nokta da, nedense, hepimizin gözünden kaçmaktadır. Âdeta, Çeçenistan tamamen unutulmuştur. Şimdi, herkes, kendi teröristinin başını ezsin zihniyeti içerisinde, kimin terörist, kimin terörist olmadığı ayrılmadan, herkes, fırsattan istifade peşine düşmüştür. Unutmayın ki, Çeçenistan'da sadece gerillalarla savaşılmadı. 250 000 tane gerilla yoktu Çeçenistan'da veyahut da Rusya'nın tabiriyle terörist yoktu. Çeçenistan'da 250 000 kişi ölmüştür, Grozni'de 40 000 kişi ölmüştür; sivildir bunlar. Terörden de öteyedir, toplu katliamdır âdeta. Şimdi, büyük bir pragmatizm içerisinde bunları dünya yok göremez. Eğer, bunları yok görürseniz, o zaman, o gün aldanırsınız.

Başka bir gelişme, yine, şudur ki; bu sayede, dün yapılan hatalar, Taliban'a karşı dün yapılan hatalar bugün de yapılmaktadır. Bölgenin otoriter, diktatör rejimlerinde "aman, bugün bana yardım et, ben seni burada sağlamlaştırayım" zihniyeti de vardır. Bunlarla barış gelmez dünyaya. Barışın gelebilmesi için, gerçekten, her insanın hakkının eşit olduğunu bilmemiz gerekir. Hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, hangi dinden olursa olsun, hangi ırktan olursa olsun, herkesin insan hakları standartlarının aynı olduğunu kabul etmeniz gerekir; bunu yapmazsanız, üç sene önce desteklediğiniz rejimi, bugün yıkmak için uluslararası destek ortaya çıkarmaya çalışırsınız.

Değerli arkadaşlar, şimdi karşımızda bir Başbakanlık tezkeresi vardır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi için, hükümet, Yüce Meclisten izin istemektedir.

Şimdi, pazartesi gününü hatırlayın. Pazartesi günü akşamı sayın hükümet, takdir edilecek bir davranış içerisinde, parti başkanlarını Başbakanlığa davet etmiş ve olup bitenler hakkında bilgi vermek istemiştir ve burada da parti başkanları zihinlerindeki çeşitli soruları yöneltmişlerdir; ama, şu bir gerçektir ki, çok fazla bir bilginin olmadığı, aslında, kamuoyunda söylenenlerden öteye, gazetelerin yazıp çizdiğinden de öteye, hükümetin elinde çok fazla bir bilginin olmadığı da ortaya çıkmıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Efendim, toparlar mısınız...

ABDULLAH GÜL (Devamla) - Sayın Başkanım, toparlayacağım...

Arkadaşlarımızın naklettiğine göre, o gün hükümetin asker göndermeyle ilgili bir izin talebi de olmamıştır; hatta, böyle bir şeyin şu anda düşünülmediği dolaylı bir şekilde de ifade edilmiştir. Hemen arkasından, Bakanlar Kurulunda, Bakanlar Kurulu kararı çıkarılmak için imza toplanmaya başlanmıştır. Dün Türkiye Büyük Millet Meclisine gelip gelmediği de tartışmalı olan tezkere, nihayet bugün gelmiştir.

Değerli arkadaşlar, eğer şuna inansak ki, yarın, Ortaasya'nın dizaynında Türkiye aktif bir rol alacak, Türkiye çok dinamik bir rol alacak, Türkiye orada yeni çizilmesi muhtemel olan haritalarda aktif olacak, bunu anlayışla karşılayabilirdik; ama, bırakın uluslararası krizi, Türkiye üç senedir kendi krizini yönetemeyen bir hükümetle karşı karşıyadır. Kendi krizini yönetemeyen, kendi krizini kontrol edemeyen bir hükümetin uluslararası krizi yönetebilmesi veyahut da takip edebilmesini, biz mümkün görmüyoruz.

Yine, tezkerede ortaya konulan şu ki: "Kapsamı, sınırı, zamanı ve süresi hükümetçe belirlenmek üzere, terörizme karşı başlatılan sürekli özgürlük operasyonu çerçevesinde Silahlı Kuvvetlerin yabancı ülkeye gönderilmesi..." Kapsamı, sınırı ve zamanı, süresi belirsiz. Böyle bir yetkiyi almak, aslında, hükümet için de tehlikelidir; çünkü, bu işin nereye gideceğini hükümet de bilmiyor, samimî olarak bilmiyor. Böyle, samimî olarak nereye gittiği bilinmeyen bir hareket karşısında, böyle bir yetkinin peşinen alınmasını mahzurlu buluyoruz. Ayrıca, Anayasanın da buna tam yetki vermediği kanaati bizde hâkim; çünkü, Türkiye Büyük Millet Meclisinin temel fonksiyonlarından biri, âdeta, bir çarşaf liste gibi bir çarşaf yetkiye devredilmektedir. Kapsamı iyice bilinmiş olsaydı, sınırları çok iyice bilinmiş olsaydı, Bosna'da, Kosova'da olduğu gibi polis gücü mü yapacak, nerede duracak, ne kadar olacak, nereye yerleştirilecek, bütün bunlar hakkında bir bilgi olsaydı belki farklı düşünülebilirdi...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Efendim, süreyi biraz daha uzatayım. Lütfen... İkinci süreyi de bitirdiniz.

ABDULLAH GÜL (Devamla) - Sayın Başkan, bitiriyorum.

Değerli arkadaşlar, biz, tabiî ki halkı yönlendireceğiz, halka liderlik yapacağız; ama, başka bir görevimiz de, halkın düşüncelerini de yansıtmamız gerekir. Bu konuda yapılan kamuoyu anketlerine baktığınızda; iki bağımsız kuruluştan biri olan KONDA'nın anketinde, Türk Halkının yüzde 71'i böyle bir olayı şu anda tasvip etmiyor. İkincisi de, yine bağımsız bir kuruluş olan ANAR'ın anketinde de Türk Halkının yüzde 86'sı böyle bir olayı yanlış buluyor. Bizler de bu sorumluluğu taşıyoruz ve bu kadar geniş, kapsamı belli olmayan, sınırı belli olmayan, süresi belli olmayan bir yurtdışına Türk Silahlı Kuvvetlerinin gönderilmesini uygun bulmuyoruz.

Hepinize saygılar sunuyorum. (AKP sıralarından alkışlar)
 



DİĞER KONUŞMALAR
ANAP GRUBU
AKP GRUBU
DSP GRUBU
MHP GRUBU
SP GRUBU
DYP GRUBU
MİLLİ SAVUNMA BAKANI
BAŞBAKAN
KİŞİSEL KONUŞMALAR


(11 EKİM 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2001 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.