| TBMM Genel Kurulu tutanaklarından Gül'ün konuşması:
AKP GRUBU ADINA ABDULLAH GÜL (Kayseri) - Sayın Başkan, değerli
milletvekili arkadaşlarım; sözlerime başlamadan önce AK Parti Grubu adına
hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Değerli arkadaşlar, 11 Eylül 2001 tarihinde, New York ve Washington'da,
tahayyülü bile imkânsız olan terör olayında 7 bin masum insanın hayatını
kaybettiğini hepimiz biliyoruz. Bu olayı, hepimiz, o gün televizyonlarımızda
canlı bir şekilde seyrettik ve dünyanın nasıl ufak bir köy haline geldiğini
bir kez daha idrak etmiş olduk.
Tabiî ki, geçen bu süre içerisinde, bu olay unutulamaz. Amerika Birleşik
Devletleri ve Amerikan halkının acısını yok farz etmek, böyle bir şey olmamış
gibi davranmak mümkün değildir. Dolayısıyla, bir kez daha, böyle bir terörü
lanetliyoruz. Kim tarafından yapılırsa yapılsın, hangi amaçla olursa olsun,
terörün hiçbir şekilde hoş görülemeyeceğini, hiçbir şekilde makul görülemeyeceğini
bir kez daha burada teyit etmek istiyorum.
Ayrıca, terörü kınamanın, terörü lanetlemenin de yetersiz olduğunu,
terörle ortak bir mücadele zemininin bulunması gerektiğini, terör ve teröristlere
karşı işbirliği yapılmasının gerekliliğine de inanıyoruz; çünkü, terör,
insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur, nerede ortaya çıkacağı, kimi vuracağı
hiçbir zaman bilinmemektedir.
Değerli arkadaşlar, binlerce insanın ölümüne sebep olan 11 Eylül'den
sonra, Amerika Birleşik Devletleri, süratle, Birleşmiş Milletlerin 51 inci
maddesini ve NATO'nun 5 inci maddesini devreye sokmuş ve bu doğrultuda
kararlar çıkarmıştır. Bunları Türkiye de desteklemiştir; ama, burada, not
etmemiz gereken bir şey vardır ki, Türkiye de uzun süredir terörle mücadele
etmiştir, çok farklı terörlerle mücadele etmiştir Türkiye; uluslararası
boyutu olan terörle mücadele etmiştir, kendi içinden çıkan terörle mücadele
etmiştir ve bu mücadele süresi içerisinde de 35 000'e yakın insanını kaybetmiştir,
100 milyar dolara yakın bir ekonomik kaynağını kaybetmiştir, bu süre içerisinde
binlerce eve ateş düşmüştür.
Bütün bunlar olurken, Türkiye, NATO'nun 5 inci maddesinin devreye girmesi
gerekliliğini defalarca izah etmiştir, müttefiklerine anlatmıştır; ama,
ne yazık ki, bunlardan bir cevap bulamamıştır. Hatta, çok da ileri gidilmiştir,
bırakın Türkiye'nin terörle mücadelesini anlayışla karşılamak, desteklemek,
yeri gelmiştir, Türkiye'nin terör ve teröristlerle mücadelesine karşı açık
ve gizli ambargolar bile konulmuştur; parası ödenen helikopterler verilmemiştir,
parası ödenen gemiler verilmemiştir, parası ödenen çeşitli silahlar verilmemiştir.
Aslında, sadece Türkiye karşı karşıya kalmamıştır, dünyanın başka coğrafyalarında
da terör olayları ortaya çıkmıştır. Bu olaylar karşısında da uluslararası
camia harekete tam geçememiştir. Sabra ve Şatila kamplarındaki 5 000 kişiye
yakın katliamı yapanların kimler olduğunu dünya kamuoyu çok iyi bildiği
halde, gerekli olan müdahale yapılmamıştır. Bosna'da bile, 250 000 kişi
katledildikten sonra Uluslararası Topluluk harekete geçmiştir ve asker
gönderilmiştir.
Bütün bunları en iyi şekilde bilen Türkiye, muhakkak ki, terörle mücadelede
samimî bir işbirliğini ortaya koyması gerekir. Ak Parti olarak biz buna
inanıyoruz.
Değerli arkadaşlar, Birleşmiş Milletlerden ve NATO'dan bu kararlar çıktıktan
sonra, Afganistan'a karşı büyük bir askerî operasyon içerisine girilmiş
ve geçen bu süre içerisinde çevre ülkelere ve çevreye büyük askerî yığınaklar
yapılmış; 7 Ekim Pazar akşamı da, beklenen saldırı başlamıştır.
Bu gelişmeler Türkiye'yi yakından ilgilendirmekte ve ülkemizin güvenliği
ve gelecekteki çıkarları açısından çok önem arz etmektedir. Güvenlik konseptlerinin
çöktüğü, terörün yeni bir anlam kazandığı ve yeni terör tarifinin yapılmasının
gerekliliğiyle karşı karşıyayız. Bu nedenle, biz, Ak Parti olarak, Türkiye
Büyük Millet Meclisinde bir genel görüşmenin, gizli bir oturum içerisinde
yapılmasını ilk gün istedik. Bundaki ısrarımız şuydu; hükümetin oluşturacağı
politikaya, Türkiye Büyük Millet Meclisinin katkısını sağlamaktı. Çünkü,
bir tarafta müttefik ülkeler, diğer tarafta Türkiye'nin tarihî gerçeklerle
bağlı olduğu bir coğrafya; böyle bir coğrafya içerisinde ve böyle bir çıkmaz
içerisinde, samimî duygular ve görüşler, hükümete güç vermek için bir gizli
oturumda ele alınabilirdi; ama, görüyoruz ki sayın hükümet buna sıcak bakmıyor.
Pazar ve pazartesi günlerinden beri, olayın boyutunun tamamen başka
bir mecraya kaymaya başladığını görüyoruz. Son üç gün içerisinde, başta,
Afganistan'ın Kâbil, Kandahar, Celalabat, Mezarışerif, Herat gibi birçok
yerleşim bölgelerinin çok yoğun bir şekilde bombardımana tabi tutulduğunu,
bütün dünya görüyor; hatta, gazetelerde, sınırlı bir nükleer saldırıdan
bile bahsediliyor. Biraz önce konuşan değerli arkadaşımın "böyle olacağını
hiç zannetmiyorum, hiç ihtimal vermiyorum" dediği bir gelişme söz konusu
olabilirse, böyle bir gücün de devreye gireceğinden bahsediliyor. Dolayısıyla,
Türkiye, çok ciddî bir gelişmeyle karşı karşıya.
Aslında, bütün dünyada ve hepimizde, Afganistan'da teröristlere dönük
nokta operasyonlardan hareket edileceği, nokta operasyonlar yapılacağı
beklentisi vardı; ama, koskoca bir ülkenin bu kadar geniş bir alana yayılan
bombardımana tabi tutulması, sonunun nereye varacağı belli olmayan bir
tehlikeyi de ortaya koymaya başlamıştır. Şimdiden, sivil insanların hayatını
kaybetmeye başladığı haberleri gelmeye başlamıştır. Birleşmiş Milletlerde
görevli olan insanların bile hayatını kaybettiği ilk haberler içerisindedir.
Zaten, fakru zaruret içerisinde kıvranan ve yirmiiki yıldır savaşan,
daha doğrusu savaştırılan bu dost Afgan halkını da hatırlamanın zamanının
geldiği kanaatindeyiz ve çok dikkati çekici bir husus vardır ki, kaderin
çok garip bir cilvesidir, bugün bombalanan ve yıkılmak istenen, gerçekten
de baskıcı ve otoriter olan Afgan rejimi, bugün kendilerini bombalayanlar
sayesinde Afganistan'a da hâkim olmuştur. O zamanki Türkiye Cumhuriyeti
hükümeti, benim de içerisinde bulunduğum Refahyol hükümeti işbaşındaydı
ve bunun yanlış olduğunu, dar ve katı anlayıştaki Taliban hareketinin Afganistan'da
sıkıntı getireceğini, Müslümanlığın da bütün dünyada imajını bozacağını
ısrarla söylemiş, yeni bir diktatörlüğün Afganistan'a hâkim olmaması gerektiğini
savunmuştu ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin politikası buydu.
Bundan dolayıdır ki, Taliban rejimini ve hükümetini Türkiye Cumhuriyeti
hükümeti tanımamıştır ve hâlâ Burhaneddin Rabbani'nin başkanlığındaki hükümet
temsilcisi, Türkiye'deki Afgan sefaretinde ülkesini temsil etmektedir.
Ne yazık ki, başta Amerika Birleşik Devletleri, Pakistan, Suudi Arabistan
desteğiyle ve binlerce Afgan mücahidinin canına mal olan iç çatışmalardan
sonra, Usame Bin Ladin destekli Taliban, Afganistan'a yerleşmiştir. İşte
isyan edilecek nokta aslında budur; çünkü, dün de akan Müslüman kanıydı,
bugün de akan, yarın da akacak ne yazık ki fakir, fukara, zavallı, kimsesiz
Afgan halkıdır.
Halbuki, Afganistan, Birinci Dünya Harbinden sonra bağımsız olan birkaç
İslam ülkesinden birisiydi. İstiklal Harbine sembolik de olsa yardım etmiş
bir ülkeydi ve hatta hatta, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Ankara'da
açılan ilk sefaret Afganistan'a aitti.
Bu ülke, bugün perişan halde. Öyle ki Birleşmiş Milletler istatistiklerine
göre 400 000'e yakın Afgan çocuğunun mayınlar sayesinde bacaklarını kaybettiği
söylenmektedir. Büyük bir dram yaşanmaktadır ve dünya, daha düne kadar
bu dramın farkında değildi.
Uzun süreceği söylenen bu savaşta, bizim kaygımız, İleride, Taliban'ın
unutulup, Afganistan'ın zihinlerde kalacağıdır. Bugün, Taliban'la, Bin
Ladin'le mücadele ediyoruz denilebilir; ama, bu uzun sürerse, zihinlerde
Afganistan kalacaktır. Afgan halkına karşı, Afganistan'a karşı bir savaşın
yürütüldüğü zihinlerde kalacaktır.
Türkiye'nin, böyle bir olayın içerisinde sıcak savaşa girmesi, Türkiye'yi,
Asya'ya yabancı düşürecektir; Türkiye, Asya'ya yabancılaşacaktır. Önemli
olan, rejimlerle işbirliği değil, önemli olan, o coğrafyanın halkıyla işbirliğidir,
o coğrafyanın halkının gönlünü ve desteğini kazanmaktır. Maalesef, Türkiye,
bu hatayı, Ortadoğu'da yaptığı için, Ortadoğu'ya yabancılaşmıştır. Her
ne kadar, son senelerde, bu yanlış politikanın farkına varılıp, bir değişik
strateji izlenmeye başlanmış ise de, Türkiye, ne yazık ki, Ortadoğu'ya
yabancılaşmıştır. Aynı tehlike, Asya için de geçerlidir.
Başka bir kaygımız da, bu yoğun bombardımanlar karşısında, Müslüman
coğrafyanın farkına varmadan, Taliban ve Bin Ladin sempatizanı olma tehlikesidir.
Bu, çok önemli bir gelişmedir. İster istemez, aynı coğrafyaya, aynı kültüre,
aynı tarihe ve aynı dine bağlı insanlar, farkına varmadan, teröristlere,
diktatör rejimlere sempati duymaya başlarlar. Bu, Müslümanlığın da, Müslümanların
da çıkarına olan bir gelişme değildir.
Değerli arkadaşlar, Türkiye, aslında, başından beri, bu olayda çok aktif
hareket edebilirdi; çünkü, Türkiye, gerçekten bir köprü burada; bir taraftan
NATO'nun içerisinde -ve müttefik ülkeler- diğer taraftan, sadece din, Müslümanlık
olarak değil, etnik olarak da ilişkisi olduğu bir bölge. Burada, aktif
bir politika takip edebilirdi. Üstelik, elinde bir araç da vardı bunun
için; şimdiye kadar -hayret ediyorum- hiç dile alınmayan, Ekonomik İşbirliği
Teşkilatı (ECO)... Şimdi, bakarsanız, bu bölgedeki bütün ülkelerin üyesi
olduğu tek teşkilat budur; Afganistan'ın da, Özbekistan'ın da, Tacikistan'ın
da, Pakistan'ın da, İran'ın da, Türkiye'nin de... Ve Türkiye'nin öncülüğünde,
Özbekistan da, Tacikistan da, Afganistan da ECO'ya üye olmuştur. Eğer hiçbir
işlevi olmayacaksa, niçin bu teşkilatlar durur?! Elimizde bir araçtı bu,
bu bir imkândı; birden, bir atağa geçilebilirdi, yoğun bir diplomasi başlatılabilirdi.
Türkiye'nin sadece tecrübeleri değil, Türkiye'nin o bölgeyle olan ilişkileri
devreye sokulabilirdi ve bu, gerçekten, barışa da çok katkısı olan bir
hareket olurdu. Böyle bir aktif diplomasi içerisinde olunmuş olsaydı, o
zaman, Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı değil, Amerika Birleşik
Devletlerinin Başkanı, Sayın Cumhurbaşkanını arardı.
Savaşın nereye varacağı belli değil dedik. Hepimiz kaygıyla takip ediyoruz
ki, yarın, bu, Irak'ı da, Sudan'ı da, Yemen'i de ve hatta hatta İran'ı
da içine alır mı... Çünkü, inanamayacağımız senaryoları gazetelerden okuyoruz;
bunların bir kısmı magazinvari olsa da, bir kısmı gerçek olabilir. Bu,
tabiî, çok daha tehlikeli bir gelişmedir.
Ekonomik açıdan ise, Türkiye, ne yazık ki, çok kötü şartlarda yakalanmıştır,
ekonomik bağımsızlığını âdeta kaybetmiş bir ülke olarak yakalanmıştır.
Belki de, Türkiye'nin, bazı şeylere "hayır, öyle değil şöyle olsun" diyememesinin
altında bu da yatabilir. Şimdi, düşünün, Irak'ta bir cephenin açılmasının
Türkiye'ye yükleyeceği ekonomik zararı... Türkiye'nin, Körfez Savaşından
bu yana, 45 milyar dolara yakın zararı vardır, bunu da kimseye dinletememiştir.
Bütün heyetler, gittikleri toplantılarda, başta Amerika Birleşik Devletleri
olmak üzere, müttefiklerine, hiç kimseye anlatamamıştır. Türkiye'ye karşı
çok sembolik yardımlarla geçiştirilmiştir. Türkiye, bu sayede, âdeta, çıkmaz
bir sokağa dönmüştür. Doğu ve güneydoğuda, Suriye ile, Irak ile, İran ile,
Ermenistan ile bütün sınırları kapalı bir ülkenin düşünün nasıl bir çıkmaz
sokağa girdiğini. Çıkmaz sokakta dükkân açmazsınız, çıkmaz sokakta işyeri
açmazsınız. Bütün bu ekonomik yükler bundan gelmiştir. Şimdi, sonunun nereye
varacağı belli olmayan böyle bir gelişme Türkiye'yi çok yakından tehdit
edecektir.
Değerli arkadaşlar, başka bir nokta da, nedense, hepimizin gözünden
kaçmaktadır. Âdeta, Çeçenistan tamamen unutulmuştur. Şimdi, herkes, kendi
teröristinin başını ezsin zihniyeti içerisinde, kimin terörist, kimin terörist
olmadığı ayrılmadan, herkes, fırsattan istifade peşine düşmüştür. Unutmayın
ki, Çeçenistan'da sadece gerillalarla savaşılmadı. 250 000 tane gerilla
yoktu Çeçenistan'da veyahut da Rusya'nın tabiriyle terörist yoktu. Çeçenistan'da
250 000 kişi ölmüştür, Grozni'de 40 000 kişi ölmüştür; sivildir bunlar.
Terörden de öteyedir, toplu katliamdır âdeta. Şimdi, büyük bir pragmatizm
içerisinde bunları dünya yok göremez. Eğer, bunları yok görürseniz, o zaman,
o gün aldanırsınız.
Başka bir gelişme, yine, şudur ki; bu sayede, dün yapılan hatalar, Taliban'a
karşı dün yapılan hatalar bugün de yapılmaktadır. Bölgenin otoriter, diktatör
rejimlerinde "aman, bugün bana yardım et, ben seni burada sağlamlaştırayım"
zihniyeti de vardır. Bunlarla barış gelmez dünyaya. Barışın gelebilmesi
için, gerçekten, her insanın hakkının eşit olduğunu bilmemiz gerekir. Hangi
coğrafyada yaşarsa yaşasın, hangi dinden olursa olsun, hangi ırktan olursa
olsun, herkesin insan hakları standartlarının aynı olduğunu kabul etmeniz
gerekir; bunu yapmazsanız, üç sene önce desteklediğiniz rejimi, bugün yıkmak
için uluslararası destek ortaya çıkarmaya çalışırsınız.
Değerli arkadaşlar, şimdi karşımızda bir Başbakanlık tezkeresi vardır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi için, hükümet,
Yüce Meclisten izin istemektedir.
Şimdi, pazartesi gününü hatırlayın. Pazartesi günü akşamı sayın hükümet,
takdir edilecek bir davranış içerisinde, parti başkanlarını Başbakanlığa
davet etmiş ve olup bitenler hakkında bilgi vermek istemiştir ve burada
da parti başkanları zihinlerindeki çeşitli soruları yöneltmişlerdir; ama,
şu bir gerçektir ki, çok fazla bir bilginin olmadığı, aslında, kamuoyunda
söylenenlerden öteye, gazetelerin yazıp çizdiğinden de öteye, hükümetin
elinde çok fazla bir bilginin olmadığı da ortaya çıkmıştır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Efendim, toparlar mısınız...
ABDULLAH GÜL (Devamla) - Sayın Başkanım, toparlayacağım...
Arkadaşlarımızın naklettiğine göre, o gün hükümetin asker göndermeyle
ilgili bir izin talebi de olmamıştır; hatta, böyle bir şeyin şu anda düşünülmediği
dolaylı bir şekilde de ifade edilmiştir. Hemen arkasından, Bakanlar Kurulunda,
Bakanlar Kurulu kararı çıkarılmak için imza toplanmaya başlanmıştır. Dün
Türkiye Büyük Millet Meclisine gelip gelmediği de tartışmalı olan tezkere,
nihayet bugün gelmiştir.
Değerli arkadaşlar, eğer şuna inansak ki, yarın, Ortaasya'nın dizaynında
Türkiye aktif bir rol alacak, Türkiye çok dinamik bir rol alacak, Türkiye
orada yeni çizilmesi muhtemel olan haritalarda aktif olacak, bunu anlayışla
karşılayabilirdik; ama, bırakın uluslararası krizi, Türkiye üç senedir
kendi krizini yönetemeyen bir hükümetle karşı karşıyadır. Kendi krizini
yönetemeyen, kendi krizini kontrol edemeyen bir hükümetin uluslararası
krizi yönetebilmesi veyahut da takip edebilmesini, biz mümkün görmüyoruz.
Yine, tezkerede ortaya konulan şu ki: "Kapsamı, sınırı, zamanı ve süresi
hükümetçe belirlenmek üzere, terörizme karşı başlatılan sürekli özgürlük
operasyonu çerçevesinde Silahlı Kuvvetlerin yabancı ülkeye gönderilmesi..."
Kapsamı, sınırı ve zamanı, süresi belirsiz. Böyle bir yetkiyi almak, aslında,
hükümet için de tehlikelidir; çünkü, bu işin nereye gideceğini hükümet
de bilmiyor, samimî olarak bilmiyor. Böyle, samimî olarak nereye gittiği
bilinmeyen bir hareket karşısında, böyle bir yetkinin peşinen alınmasını
mahzurlu buluyoruz. Ayrıca, Anayasanın da buna tam yetki vermediği kanaati
bizde hâkim; çünkü, Türkiye Büyük Millet Meclisinin temel fonksiyonlarından
biri, âdeta, bir çarşaf liste gibi bir çarşaf yetkiye devredilmektedir.
Kapsamı iyice bilinmiş olsaydı, sınırları çok iyice bilinmiş olsaydı, Bosna'da,
Kosova'da olduğu gibi polis gücü mü yapacak, nerede duracak, ne kadar olacak,
nereye yerleştirilecek, bütün bunlar hakkında bir bilgi olsaydı belki farklı
düşünülebilirdi...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Efendim, süreyi biraz daha uzatayım. Lütfen... İkinci
süreyi de bitirdiniz.
ABDULLAH GÜL (Devamla) - Sayın Başkan, bitiriyorum.
Değerli arkadaşlar, biz, tabiî ki halkı yönlendireceğiz, halka liderlik
yapacağız; ama, başka bir görevimiz de, halkın düşüncelerini de yansıtmamız
gerekir. Bu konuda yapılan kamuoyu anketlerine baktığınızda; iki bağımsız
kuruluştan biri olan KONDA'nın anketinde, Türk Halkının yüzde 71'i böyle
bir olayı şu anda tasvip etmiyor. İkincisi de, yine bağımsız bir kuruluş
olan ANAR'ın anketinde de Türk Halkının yüzde 86'sı böyle bir olayı yanlış
buluyor. Bizler de bu sorumluluğu taşıyoruz ve bu kadar geniş, kapsamı
belli olmayan, sınırı belli olmayan, süresi belli olmayan bir yurtdışına
Türk Silahlı Kuvvetlerinin gönderilmesini uygun bulmuyoruz.
Hepinize saygılar sunuyorum. (AKP sıralarından alkışlar)
|