Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
YASA METNİ
ADALET KOMİSYONU RAPORU
NE ÖNGÖRÜYOR
TASARI METNİ
TASARI GEREKÇESİ
1. UYUM YASALARI PAKETİ
2. UYUM YASALARI PAKETİ
3. UYUM YASALARI PAKETİ
4. UYUM YASALARI PAKETİ
5. UYUM YASALARI PAKETİ
AB ANA SAYFA

6. UYUM YASALARI...
TBMM Genel Kurulu görüşmeleri...
12 Aralık 2003
Avrupa Birliği'ne uyum sürecinde çeşitli yasalarda değişiklik yapan 6. tasarı, 12 Haziran 2003'de 59. Hükümet tarafından TBMM'ye sevkedildi. Tasarı, 18 Haziran 2003'de Adalet Komisyonu'nda görüşüldü. Komisyonda üzerinde bazı değişiklikler yapılan tasarı, TBMM Genel Kurulu'nun 19 Haziran 2003 tarihli 96. Birleşiminde kabul edildi.
 
TÜMÜ ÜZERİNDE GÖRÜŞMELER...

- CHP'li Yergök: "1982 Anayasası'na mahkum olmasaydık, Kopenhag kriterlerini çoktan yakalamıştık. Olan oldu, bundan sonra hata yapmayalım"

- CHP'li Koç: "Türkiye'de din özgürlüğü vardır ama dini siyasete alet etme özgürlüğü yoktur. Türkiye'yi yabancılara şikayet edenler, yanlış yapmaktadır"

Koç, Avrupalı'lara, "Siz Türk askerlerini başka ülkelerin askerleriyle karıştırıyorsunuz. Türk askeri, tarih boyunca demokrasinin ve çağdaşlaşmanın öncüsü olmuştur" diye seslendi.

- AKP'li Akçam: "Tasarının yasalaşmasıyla Kopenhag kriterleri yakalanmış olacaktır"

"Meclis 6. Uyum Paketi'ni kabul etmekle AB konusundaki kararlılığını bir kez daha gösterecektir"
 

Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu'nun tümü üzerindeki görüşmeleri şöyle:
(19 Haziran 2003 - TBMM 96. Birleşim)
 

BAŞKAN (Başkanvekili Sadık YAKUT) - Tasarının tümü üzerinde söz isteyen Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Sayın Ziya Yergök; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

Konuşma süreniz, 20 dakikadır.

CHP GRUBU ADINA MEHMET ZİYA YERGÖK (Adana) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kamuoyunda Avrupa Birliği uyum paketi olarak tartışılan Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüş ve düşüncelerini açıklamak üzere, söz almış bulunmaktayım. Öncelikle, konunun geneli ve Avrupa Birliği boyutuna değinmek istiyor ve Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olması, demokratikleşme, gelişme ve kalkınma yolunda toplumun özlediği büyük bir adımdır. Bugün aday ülkeyiz; bu adaylık, içinde bulunduğumuz günlerin çok köklü atılımları, esaslı değişim ve dönüşümleri gerektiren bir dönem olduğu anlamına da gelmektedir.

Avrupa Birliği yolunda ülkemizde en önemli değişikliklerin, hukuk alanında olması gerekmektedir. Birliğe tam üyelik için Kopenhag siyasî kriterleri başta olmak üzere, Türkiye’nin, tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerden ve bu sözleşmelerle kurulup tanınmış devletlerüstü otoritelerin karar ve işlemlerinden ilham alarak, mevzuat ve uygulamalarını evrensel ölçüde kabul edilmiş asgarî standartlara uygun biçime getirmesi zorunluluğu vardır. Bugün, altıncısını görüşmekte olduğumuz uyum yasalarıyla da bu gereklerin yerine getirilmesi doğrultusunda bir adım daha atılmış olmaktadır. Yapılan bütün bu düzenlemelere karşın, uygulamada hepimizi rahatsız eden, çağdaş ve evrensel standartlara uymayan durumlarla karşılaşıyor ve üzülüyoruz. Daha dün Hakkâri’de bir tiyatro oyununun engellenmesi, İstanbul’daki kitap yakma kararı bunlara örnek gösterilebilir. Bu da mevzuatımızda daha değiştirilmesi gereken pek çok hususun bulunduğunu ortaya koymaktadır; ancak, söz konusu standartlara sadece mevzuat değişikliğiyle ulaşılamayacağı da açıktır. Başta, uygulayıcılar olmak üzere, tüm yurttaşların, çağdaş ve evrensel standartlara ve zihniyete kavuşabilmesi için gerekli ortam ve olanaklar mutlaka sağlanmalıdır. Bunun için, yapılacak ilk iş, genel ve meslek içi eğitime önem vermek, eğitimin seviyesini yükseltmek olmalıdır.

Türkiye, cumhuriyetle birlikte, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı kendisine hedef koymuştur. Cumhuriyet zaten bir çağdaşlık ve uygarlık projesidir. Cumhuriyetle birlikte gerçekleştirilen hukuk devrimi toplumu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmayı amaçlamıştır. Tüm temel yasalarımız Batı ülkelerinden aynen alınmıştır. Avrupa kültürünün ürünü olan bu yasalar, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hukuk temelini oluşturmuştur. Başta, büyük önder Atatürk olmak üzere, devrimin önderleri şunu kesinlikle biliyorlardı ki: Batı kültürü, Batı uygarlığı tüm insanlığın yüzyıllarca verdiği büyük mücadeleler ve ödedikleri ağır bedellerle oluşmuş ortak değerlerdir; tüm insanlığın üzerinde hak iddia edeceği evrensel değerlerdir. Bu inançla, başta hukuk devrimi olmak üzere, toplumsal yaşam açısından çok önem taşıyan devrimler ardı ardına gerçekleştirilmiştir. 1923’lü yıllarda büyük bir inançla ve coşkuyla başlayan ve on yıl içerisinde tamamen kök salarak tüm yurdu kapsayan atılımlar aynı heyecan ve kararlılıkla günümüze kadar sürdürülebilseydi, kuşkusuz, ülkemiz bugün bulunduğu durumdan çok daha ileri bir durumda olurdu.

Yine, 1961 özgürlükçü anayasasıyla kurmayı başardığımız hukuk devleti çatısını, 1980 yılında kesintiye uğratmadan koruyabilseydik, anayasa olmaktan çok, bir “ana yasak” olan 1982 Anayasasına mahkûm olmasaydık, bugün, Kopenhag siyasî kriterleri diye karşımıza çıkarılan ölçütleri çoktan yakalamış olurduk. Ancak, olan oldu; hiç olmazsa, bundan sonra hata yapmayalım, zaman kaybetmeyelim.

Çağdaş toplum anlayışına, yaşamın her alanında işlerlik kazandırmayı amaç edindiğimize göre, uygar ve demokratik bir devlet olmanın tüm gereklerini yerine getirecek, köklü, kapsamlı ve hızlı yapısal değişiklik ve düzenlemelerin bir an önce yapılması gerekmektedir. Aslında, bu anlamda, gerek Anayasamızda gerek yasalarımızda bugüne kadar pek çok düzenleme de yapılmıştır. Görüşmekte olduğumuz tasarıyla yapılmakta olan düzenlemeler de, esas itibariyle, bu amacın gerçekleşmesine katkı sağlayacak düzenlemelerdir.

Değerli milletvekilleri, içinde yer almak istediğimiz Avrupa Toplumu, bir demokrasi ve hukuk toplumudur. Biz de, ülkemizde, tüm kurum ve kurallarıyla işleyen eksiksiz bir demokrasiyi yerleştirmeliyiz; insan haklarını, hukukun üstünlüğünü egemen kılmalıyız, üretimi ve refahı artırmalıyız, hakça paylaşımı ve sosyal devleti gerçekleştirmeliyiz. Çağdaş demokrasilerde hukuk devleti, Anayasanın açık hükümlerinden önce, hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğu ilkelere, evrensel hukukun üstün kurallarına, yasaların üzerinde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkelerine bağlı olan devlettir. Hukuk devleti olmanın gereklerini yerine getirmek için de buna uygun düzenlemeleri yapmamız kaçınılmazdır. Yüce Meclisimiz de, bu konuda üzerine düşen görevi yapmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz kanun tasarısı hakkında da bazı değerlendirmelerde bulunmak istiyorum. Tasarıyla, bir yandan, Anayasada yapılan değişikliklere uyum sağlanması, diğer yandan, Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı çerçevesinde alınması gereken tedbirlerle ilgili olarak, çeşitli kanunlarda değişiklik yapılması amaçlanmaktadır.

Öncelikle, bir yanlış uygulamaya ben de dikkati çekmek istiyorum; bu tasarı, günlerdir, kamuoyunda, daha çok basın üzerinden ve basına yansıyan bilgilerle tartışıldı, konuşuldu; gerilimler yaratıldı ve daha dün, Adalet Komisyonunda görüşülüp, kabul edildi; bugün de, İçtüzüğün öngördüğü kırksekiz saatlik süre bile geçmeden, Genel Kurulun önüne getirildi.

Değerli milletvekilleri, Yüce Meclisin aslî görevi, yasama görevidir. Kuşkusuz, kamuoyundaki tartışmalar ve oradan gelen katkılar da değerlidir; fakat, asıl tartışma ve konuşma zemini, Parlamentodur; ancak, sayın milletvekillerinin komisyon raporunu ve tasarıyı incelemelerine olanak sağlanmadan, katkılarına yeteri kadar fırsat tanınmadan, tasarı, Genel Kurula getiriliyor ve yasalaştırılmaya çalışılıyor. Bu, doğru değildir. Bu durum, milletvekilinin bilgi edinme hakkının, yasama çalışmalarına etkin biçimde katılma ve katkıda bulunmak hakkının ihlalidir. Bu konuda, gerekli özeni ve duyarlılığı göstermek için, illa Avrupa Birliğinden uyarı ve eleştiri mi almamız gerekiyor?! Lütfen, bu yanlış uygulamadan ve alışkanlıklardan vazgeçelim.

Ayrıca, esas komisyon olarak sadece Adalet Komisyonunda görüşülerek Genel Kurula sevk edilen bu tasarının, ilgisi nedeniyle, Anayasa Komisyonunda da görüşülmesi doğru ve yerinde olurdu. Nitekim, bu durum, Anayasa Komisyonu Başkanı, Adalet Komisyonu Başkanı ve Meclis Başkanı arasında birtakım yazışmalara ve itirazlara da konu olmuştur. Kaldı ki, kısa süre önce, Meclisimizce, Avrupa Birliği Komisyonu oluşturuldu. Bu tasarı, keşke o komisyonda da tartışılıp konuşulmuş olsaydı; bundan zarar değil, yarar gelirdi. Kısaca, bu sürecin işlememesi de yanlış olmuştur.

Değerli milletvekilleri, Altıncı Uyum Paketi sürecinde bir diğer yanlış da, Avrupa Birliğine uyum açısından, Anayasaya uyum açısından gerekli olmayan, talep edilmeyen düzenlemelere pakette yer verilmesi, bununla da gereksiz gerilim ve tartışma yaratılması olmuştur. Başbakanlığa gönderilen ilk metinde, 10 uncu maddenin son fıkrasında, kat mülkiyetine tabi veya müstakil binalarda, ihtiyaç olması halinde ibadet yeri açılmasına imkân veren bir düzenleme bulunmaktaydı. Büyük tartışma yaratan, haklı tepki ve itirazlara neden olan ve zaman kaybına yol açan bu düzenlemenin Avrupa Birliğiyle ne ilgisi vardı!.. Avrupa Birliğine uyumla, Kopenhag Kriterleriyle ne alakası vardı!.. Vardıysa, sonradan, tasarı metninden neden çıkarıldı?! Demek ki, yoktu ve gerçekten de yoktu. Bunlar, yanlış yaklaşımlardır. Ben, o günlerde, bu uyum paketiyle ilgili olarak, uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Sayın Hasan Köni’yle birlikte bir televizyon programına katılmıştım. O programda, Sayın Köni’ye “Hocam, Avrupa Birliği apartmanların altında ibadet yeri istiyor mu” diye soruldu. Hoca, aynen “hayır, istemiyor; Avrupa Birliği, apartmanların altında otopark yapılmasını istiyor” diye, çok veciz ve esprili bir yanıt vermişti. Umarım hükümet, bunu, sonraki paketlerde değerlendirir.

Ayrıca, görüşmekte olduğumuz tasarıda, 298 sayılı Kanuna bir madde eklenerek, seçimlerde yabancı gözlemci bulunması ve seçimin tüm aşamalarını izlemeleri hükmü getirilmektedir. Böyle bir düzenlemenin Seçim Kanununa taşınması zorunluluğu bulunmadığı görüşündeyiz. Türkiye, bu konuda, AGİT çerçevesinde bir taahhütte bulunmuş ve bu taahhüt yerine getirilmiştir; 3 Kasım seçimleri, uluslararası heyetler tarafından izlenmiştir. Bosna-Hersek, Ukrayna, Romanya ve Hollanda’nın dışında, hiçbir ülkenin seçim kanununda böyle bir düzenleme yoktur. Ancak, ilgili maddenin gerekçesi de yanıltıcıdır. Gerekçede “İspanya, Fransa ve Almanya’da olduğu gibi” denilmiştir. Halbuki, bu ülkelerin hiçbirinin seçim kanunlarında böyle bir düzenleme bulunmamaktadır.

Avrupa Birliğinin istemediği şeyleri veya istediğinden daha fazlasını yasalarımıza koyarak, daha fazla göze gireriz, ön alırız anlayışı doğru değildir. Bu anlayış, bizi yüceltmez ve bize saygınlık kazandırmaz. Dik kafalılık yapmayalım; ancak, başımızı dik tutmasını da bilelim. Büyük bir devlet olduğumuzu unutmayalım.

Yine, tasarıyla, 3984 sayılı Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunun 4 üncü maddesinde, ayrıca kamu ve özel radyo ve televizyon kuruluşlarınca Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde yayın yapılabilir şeklinde değişiklik yapılmaktadır. Bu konuda gereken düzenleme esas itibariyle Anayasada da yapılmıştır. İçinde yaşadığımız dünyada, herkesin kendi anadilini konuşma, anadilinde yayın yapma, anadilini öğrenme hakkı tartışma götürmez bir haktır. Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu sorunun çözülmesi gerektiğini her zaman dile getirdik, konuyla ilgili iyiniyetle yapıcı öneriler ortaya attık. Türkiye, anadil konusunda hiç kimseye engel çıkarma durumunda olamaz. Bütün dünyada kullanılan haklar ülkemizde de rahatlıkla kullanılmalıdır. Burada önemli gördüğümüz, Türkiye’yi oluşturan çeşitli etnik grupların anadillerini öğrenme görevinin bir kamu hizmetine dönüşmemesi ve bunun özel alana bırakılmasıdır.

Değerli milletvekilleri, mevcut tasarıyla Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinin kaldırılması da isabetli bir düzenlemedir. Terörle Mücadele Yasasının antidemokratik 8 inci maddesine dayanılarak verilen kararlarla mağdur edilenlerin durumları yurtiçinde ve yurtdışında yıllarca tartışıldı, konuşuldu. Türkiye, bilim adamlarını, yazarlarını, gazetecilerini, aydınlarını düşüncelerinden ötürü yargılayan ve adî suçların çok üstünde ceza veren ülke konumunda görüldü. 1994 yılında kurulan 50 inci Koalisyon Hükümetinin Protokolünde ve Uygulama Programında da bu konuya yer verilmesine rağmen, ne yazık ki, Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesinin kaldırılması bugünlere kalmıştır. Doğru olan, düşünce özgürlüğüne, ancak şiddet kullanılan hallerde bir sınırlama getirilmesidir. Zaten, eğer bir şiddet varsa, ortada düşünce özgürlüğü de yok demektir.

Sayın milletvekilleri, sonuç olarak, insan haklarını, hukuk devletini, demokrasiye egemen kılmayı aynı ulusun bireyleri ve aynı devletin yurttaşları olarak, herkesin kimliğine, etnik kökenine, dinî inancına ve anadiline saygılı olmayı, 12 Eylül yönetiminden günümüze yansıyan hukuk anlayışını, antidemokratik kurum ve uygulamaları tasfiye etmeyi, tüm özgürlüklerin, öncelikle, düşünceyi açıklama, yayma ve örgütlenme özgürlükleri önündeki yasal ve idarî engelleri kaldırarak, örgütlü sivil toplumun önünü açmayı, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile Avrupa Sosyal Şartı, Paris Şartı ve Helsinki Nihaî Senedini ve Kopenhag Kriterlerini ülkemiz hukukuna ve uygulamalarına yansıtmayı amaçlayan ve bunlara seçim beyannamelerinde yer veren bir siyasî parti olarak, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, görüşmekte olduğumuz tasarıyı, yukarıda belirttiğimiz düşünce ve çekinceler ile parti Grubumuz adına tasarının maddeleri hakkında konuşacak değerli milletvekillerimizin dile getireceği düşünce ve çekincelerle desteklediğimizi belirtir, Yüce Meclise saygılarımı sunarım. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yergök.

Tasarının tümü üzerinde, şahsı adına söz isteyen Ağrı Milletvekili Mehmet Kerim Yıldız?.. Yok.

İstanbul Milletvekili Onur Öymen...

A. HALUK KOÇ (Samsun) – Sayın Öymen’in yerine ben konuşacağım Sayın Başkan.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Koç.

Konuşma süreniz 10 dakikadır.

A. HALUK KOÇ (Samsun) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükümetin Yüce Meclise sunduğu Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı hakkında görüşlerimi arz etmek üzere söz almış bulunuyorum.

Kamuoyunda ve Avrupa Birliği çevrelerinde “Avrupa Birliğine Altıncı Uyum Paketi” olarak adlandırılan bu yasa değişikliklerinin her biri hakkında, partimizin sözcüleri, görüşlerimizi Yüce Meclise sunacaklardır. Bu konuşmada, hükümetin, bu yasa tasarıları ve genel olarak Avrupa Birliği üyelik süreciyle ilgili yaklaşımı hakkında bazı düşüncelerimi arz etmek istiyorum.

Türk yasalarının çağdaşlaştırılması ve Avrupa Birliğinin 80 000 sayfayı aşan mevzuatıyla uyumlu hale getirilmesi, başlı başına önemli bir projedir. Bu projeyi, dikkatli ve süratli bir şekilde gerçekleştirmek en önemli hedeflerimiz arasındadır.

Çağdaş bir ülke olmak ve Avrupa ailesiyle bütünleşmek istiyorsak çağın gereklerine uymayan yasalarımızı değiştirmek zorundayız; ancak, en acil meselemiz, ülkemizin Avrupa Birliğiyle tam üyelik müzakerelerine başlayabilmesi için Kopenhag Kriterlerinin siyasî bölümündeki yükümlülüklerimizi yerine getirdiğimizi kanıtlama olayıdır. Bizim kanaatimizce, 2002 yılının ağustos ayında yapılan köklü anayasa değişiklikleriyle, Türkiye, bu yükümlülüğünü büyük ölçüde yerine getirmiştir. Daha sonra, Yüce Meclisin kabul ettiği bazı yasa değişiklikleriyle de geriye kalan noktalarda gerekli hukuk düzenlemeleri yapılmıştır.

Bu defa, hükümetin sunduğu yasa paketinin içerisinde, gerçekten, Kopenhag Kriterleriyle ilgili sayılabilecek bazı maddeler mevcuttur. Örneğin, Terörlü Mücadele Yasasının 8 inci maddesinin kaldırılması, özel televizyon kanallarının yerel dillerde yayın yapabilme olanağına kavuşturulması bu çerçevede sayılabilecek girişimlerdir. Diğer değişiklik önerilerinin önemsiz olduğunu söylemek istemiyorum; ama, bunlar, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle üyelik müzakerelerine başlaması için olmazsa olmaz nitelikteki yasa değişiklikleri değildir. Buna karşılık, gerçekten, Türk demokrasisi açısından eksiklik sayılabilecek bazı konularda, örneğin, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın seçme hakkına kavuşturulması konusunda bu pakette herhangi bir öneri yer almamaktadır.

Bazı hükümet üyelerinin zaman zaman belirttikleri gibi, eğer, amacımız, Avrupa Birliği üyeliğinden bağımsız olarak, Türk Halkını her bakımdan çağdaş uygarlık düzeyine yükseltecek yasalar çıkarmaksa, o zaman bu eksiklikleri izah etmek kabil değildir. Eğer, amaç, Avrupa Birliğiyle üyelik müzakerelerine bir an önce başlamak için gerekli yasal düzenlemeleri yapmaksa, biraz önce de belirttiğim gibi, bu öneri paketindeki birçok yasa değişikliği önerisinin Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlaması için zorunlu yasa değişiklikleri olmadığı da aşikârdır.

Daha önce de vurgulandı, Sayın Grup Başkanvekili de ifade ettiler; öyle anlaşılıyor ki, bu altıncı paketin arkasından bir yedinci belki de sekizinci paket gündeme gelecektir. O zaman, sormak istiyoruz: Niçin bütün değişiklikler tek bir paket içerisinde Yüce Meclisin huzuruna getirilmemiştir? Niçin milletvekillerinin resmin bütününü görmelerine olanak sağlanmamaktadır? Sanıyorum ki, gerek iktidara gerek muhalefete mensup bütün milletvekilleri, Türkiye’nin, hangi yasal değişiklikleri tamamladığında, Avrupa Birliği Komisyonunun hukuk alanındaki beklentilerini yerine getirmiş sayılacağını bilmek istemektedirler. Yanılıyor muyum, bilmiyorum.

Yüce Meclis, yolun sonunu ne zaman görecek değerli arkadaşlarım? Avrupa Birliği yetkilileri, bize, ne zaman, işte şimdi tatmin olduk, istediğimiz buydu deme noktasına gelecekler? Bunları yüksek sesle söylüyorum, yüksek sesle de düşünmek gerekiyor, her birimiz açısından.

Korkarım ki, biz bu paketi onayladıktan sonra, Avrupa Birliğinin tepkisi, daha önceki reform paketlerinden sonra gösterdikleri tepkilerden pek farklı olmayacaktır. Yani, diyeceklerdir ki, klasik, basında yer alan şekliyle -geçmiş dönemleri bir düşünün, bir hatırlayın- Türkiye çok olumlu bir adım atmıştır, bunu takdirle karşılıyoruz; ama, Türkiye'nin hâlâ eksikleri vardır, katetmesi gereken yol vardır, bunu gidermesi lazımdır; ayrıca, bizim için de önemli olan uygulamalardır, hele bir uygulamaları görelim, bunları görmeden karar veremeyiz. Klasik bir Avrupa Birliği yanıtı, bu paketin onayından sonra da, bu şekilde tecelli edecektir.

Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliğinden bu tip tepkileri almak, artık bizi tatmin etmemeli. Bizim amacımız, Avrupa’dan bir “aferin” almaktan ibaret değildir. Bizim amacımız, Avrupa Birliği üyeliğinin siyasî alandaki zorunlu şartlarını yerine getirip, bir an önce masaya oturmaktır. İktidarın da, muhalefetin de bu konuda görüş birliği içinde olduklarını görüyoruz. Bu, Türkiye için büyük bir şanstır. Meclis olarak, bu şansı birlikte değerlendirerek üzerimize düşen işleri bir an önce sonuçlandırmalı ve başka nedenlerle Türkiye'nin üyeliğini geciktirmek isteyenlere, bunun için bahane arayanlara koz vermemeliyiz. Yoksa, bizim çıkardığımız her yasa değişikliğinden sonra, yeni beklentilerle karşımıza geleceklerdir; buna fırsat vermemeliyiz.

Değerli arkadaşlarım, ciddî bir devlet, kendisine saygısı olan bir devlet, böyle oyunlara da zaten gelmez. Yapılacak iş, en üst düzeyde ve mutlaka siyasî düzeyde, Avrupa Birliği Komisyonu yetkilileriyle ve Avrupa Birliği hükümetleriyle görüşüp, hukukî reform meselesini kesin bir sonuca bağlamaktır.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin, sonu bilinmeyen, ucu bucağı belli olmayan, hedefi açıkça belli olmayan, sınırı çizilmemiş bir hukuk süreciyle oyalanmaya tahammülü yoktur. Bunu, hepiniz adına söyleme cesaretini buluyorum kendimde. Hükümetten de beklediğimiz, Meclise, çok açık ve net bir şekilde, Avrupa Birliğinin üyelik müzakerelerine başlamak için olmazsa olmaz nitelikte gördüğü değişiklikleri eksiksiz bir paket olarak sunmasıdır. Avrupa Birliği üyesi devletlerin hükümlerinden ve Avrupa Birliği Komisyonu yetkililerinden beklediğimiz de, taleplerini, hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek, açık, net ve somut bir şekilde ortaya koymaları ve ondan sonra da sözlerinin arkasında durmalarıdır. Tabiî, bunu yaparken, diğer adaylardan ne istedilerse, bizden de onu istemelidirler. Zira, Türkiye’nin, artık, çifte standartlara tahammülü kalmamıştır.

Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliği yetkililerinin ve Avrupa Parlamentosu bazı üyelerinin, son zamanlarda, çeşitli toplantılarda dile getirdikleri veya basına yansıttıkları görüşlerden bizim anladığımız şudur: Avrupa Birliği, şimdiye kadar yapılanların ötesinde, iki konuda duyarlılık ve beklenti içerisindedir. Bunlardan birincisi, Türkiye’deki din özgürlükleriyle ilgilidir. Diğeri ise, askerlerin, Türkiye’deki rolüne ilişkindir. Öyle anlaşılıyor ki, her iki konudaki Avrupa Birliğinin hassasiyeti büyük ölçüde yanlış ve abartmalı bilgilerden kaynaklanmaktadır. Türkiye’deki azınlıkların yeterince din özgürlüğüne sahip olmadıklarını düşünüyorlar. Bu, tamamen gerçek dışıdır. Lozan Anlaşmasıyla varlığını kabul ettiğimiz gayrimüslim azınlıkların, tam bir özgürlük içerisinde dinî vecibelerini yerine getirdikleri, aksi iddia edilemeyecek bir gerçektir.

Tabiî ki, bütün dünyada din adamları, bulundukları ülkelerdeki yasalara, kurallara riayet etmek zorundadırlar. Ne yazık ki, Türkiye’deki bazı din adamları için bunu söyleyebilecek durumda değiliz. Bakın, Lozan Anlaşmasına göre, İstanbul’daki Fener – Rum Patriği, sadece Rumların patriğidir; ekümenik, yani evrensellik sıfatı yoktur. Ne yazık ki, Lozan’ın bu hükmünün, Ankara’daki bazı yabancı diplomatik misyonlar tarafından ihlal edildiğini ve patrik için ekümenik sıfatının kullanıldığını görüyoruz. Bu konuyu, bir soru önergesiyle Yüce Meclisin de bilgisine sunduk.

Ne yazık ki, hükümetimiz, din özgürlüğünün istismar edildiği bu konuda, derin bir sessizlik içerisindedir. Lozan’a sahip çıkmak için, sadece kançılaryalar düzeyinde yapılan girişimler yeterli değildir Sayın Bakanım.

Başka vesilelerle de söyledik; halkımız, bu gibi haksızlıklara karşı, Türkiye’nin gür sesini duymak istiyor. Biz, muhalefet olarak bu sesi çıkarıyoruz, sizi de buna katkı yapmaya davet ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bugün, Türkiye’de 280 kilise ve 36 sinagog var. Bu kiliselerdeki ve sinagoglardaki ayinler, dinî törenler, hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan gerçekleştirilmektedir. O dinlerin mensupları, din kitaplarını serbestçe sağlayabilmektedirler. O zaman, bu konudaki kuşkular ve eleştiriler nereden kaynaklanıyor?! Biz, yakın geçmişte, hep buna benzer iddialara muhatap olduk. Özellikle Alman Hıristiyan Demokratları, Türkiye’de Hıristiyanlara baskı yapıldığını, kiliselerin kapatıldığını, din kitaplarına el konulduğunu iddia ederek, Türkiye’ye eleştirilerde bulunmuşlardır.

Şimdi, özellikle şunu da ilave etmek istiyoruz; Türkiye’yi eleştiren Avrupa Birliği ülkelerinde, acaba, başka dinlere tanınan özgürlükler ne durumdadır?! İstanbul’daki patrik Rumlar tarafından seçiliyor; ama, Batı Trakya’daki Türk müftüsünün oradaki Türkler tarafından seçilmesine izin verilmiyor. Halkın seçtiği müftü, yasaları ihlal ettiği gerekçesiyle daha önce yargılandı ve mahkûm oldu. Bir örnek olarak yine belirtebiliriz; bugün, bir Avrupa Birliği ülkesi olan Yunanistan’ın başkenti Atina’da bir tek cami yoktur. Bizzat Yunan Dışişleri Bakanı, verdiği bir demeçte, bu durumdan şikâyetçi olduğunu söylemiştir.

Türkiye’deki bazı Hıristiyan vakıflarının sorunlarından bahsediyorlar. Gerekli yasa değişiklikleriyle, bu vakıflar için kolaylık getiriyoruz. Peki, Yunanistan’daki Türk vakıflarının durumunu acaba değerlendiriyor muyuz...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

A. HALUK KOÇ (Devamla) – Sayın Başkanım, 5 dakikalık bir süre istirham edebilir miyim.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Koç, 2 dakika süre veriyorum.

A. HALUK KOÇ (Devamla) – Söylediklerimin önemli olduğuna inanıyorum ve bütün Meclisin de paylaşmasını diliyorum.

Uluslararası anlaşmalara göre, özgürce faaliyet göstermesi gereken Türk vakıflarının, yıllardır, Yunan hükümetleri tarafından tayin edilen kayyımlarca yönetildiğini biliyor musunuz değerli arkadaşlar? İşte, din özgürlüğü eksikliği nedeniyle bizi eleştirenlerin ülkesindeki durum da aynen bu şekildedir. Meşhur sözdür: “İki taşı, eli temiz olan atsın” derler. Tavsiye ediyoruz, Avrupa Birliğindeki dostlarımız, Türkiye’yi herhangi bir konuda eleştirmeden önce, kendi ülkelerindeki yasalara ve uygulamalara baksınlar, ellerini yıkasınlar.

Biz, 500 yıl önce Yahudileri İspanya’daki engizisyon zulmünden kurtarıp, Türkiye’ye getirmiş insanların torunlarıyız. 500 yıldan beri, Türkiye’de, Yahudiler güvenlik içerisinde yaşıyorlar ve dinlerinin gereklerini hiçbir güçlükle karşılaşmadan yerine getirebiliyorlar. Dünyada tarih boyunca Yahudilerin zulme uğramadığı kaç ülke vardır acaba?

Geçenlerde vefat eden Rodos eski Başkonsolosumuz Selahattin Ülkümen, Yahudileri savaş yıllarında Nazi zulmünden kurtarmak için hayatını tehlikeye atmış ve eşini şehit vermiş bir diplomatımızdı. Biz, böyle bir gelenekten geliyoruz ve Türklerin dinî alanda hoşgörüye sahip olmadıkları yolundaki iddiaları da Cumhuriyet Halk Partisi olarak reddediyoruz. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, askerlerimizle ilgili iddialar da yanlış bilgilerden ve mübalağalı değerlendirmelerden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de siyasî kararları askerlerin aldığını iddia ediyorlar. Devlet yönetiminde sadece askerlerin sözünün geçtiğini söylüyorlar. Meclisin, savunma bütçesini hiç tartışmadan onayladığını söylüyorlar. MGK’yı antidemokratik bir kurum gibi göstermeye çalışıyorlar. Bize karşı bu iddiaları ileri sürenlere şunları söylemek gerekir: Siz, Türk askerlerini başka ülkenin askerleriyle karıştırmayın. (Alkışlar) Türk askeri, tarih boyunca, çağdaşlaşmanın, batılılaşmanın, demokratikleşmenin öncülüğünü, destekçiliğini yapmıştır. Cumhuriyetimizi kuran insan –ki, Cumhuriyet Halk Partisinin de kurucusudur- bir askerdi; unutmayalım. Türkiye’yi çok partili seçime geçiren Cumhurbaşkanı İsmet İnönü –ki, Partimizin ikinci Genel Başkanıydı, lideriydi- askerdi; yine, aynı İsmet Paşa, 1963 yılında, Avrupa Birliğiyle Ortaklık Anlaşmasını imzalayan liderdi.

Kendilerine şunu da hatırlatmak gerekir: İstiklal Savaşından sonra, Atatürk, komutanlara, siyaset ile askerliğin bir arada yürüyemeyeceğini söylemiş ve onlardan ya milletvekilliğini veya ordudaki görevlerini seçmelerini istemişti.

Batılı dostlarımıza şunu hatırlatıyoruz: Türkiye’de en yüksek karar mercii Yüce Meclistir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir ve Yüce Mecliste Başkanlık Divanının arkasında Atatürk’ün bir sözü vardır: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Meclis, hiçbir etki altında kalmadan karar alır ve askerler de Atatürk’ün bu sözüne sadık kalarak Meclisin kararlarını saygıyla karşılarlar. Bunun son örneğini Irak konusundaki tezkere meselesinde gördük. Silahlı kuvvetlerimizin farklı bir eğilimde olmasına rağmen, bizzat Genelkurmay Başkanımız Yüce Meclisin kararına saygılı olduğunu söylemiştir. Millî Güvenlik Kurulu da, Anayasamızda uzun yıllardan beri yer alan bir kurumdur ve yetkisi, hükümete tavsiyede bulunmaktır. Hangi ülke vardır ki, ülkenin varlığını, güvenliğini, asayişini ilgilendiren önemli konularda askerlerine hiç danışılmasın. Biz, bu gibi iddiaların sahiplerinin, hiç değilse bir kısmının, başka nedenlerle Türkiye’nin üyeliğini geciktirmek istedikleri için bahane aramak maksadıyla bunları dile getirdiklerini düşünmeden geçemiyoruz.

Değerli arkadaşlarım, özetle belirtmek istiyoruz. Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak Avrupa Birliği üyeliğinden yanayız, Türkiye’yi Avrupa Birliği üyeliğine taşıyacak yasal düzenlemeleri de destekliyoruz. Uygulamada da, Türkiye’nin eksikliklerinin giderilmesi için,  her türlü özeni gösteririz, denetleme görevini yaparız; ama, haksız ve ölçüsüz eleştiriler karşısında da boynumuzu bükmeyiz, dimdik dururuz. Biz, böyle bir partinin mensuplarıyız. Dileriz ki, İktidar Partisi de aynı kararlı çizgiyi göstersin ve haksız eleştirilere karşı bizimle birlikte aynı kararlı tavrı sergilesin. Biz, abartmalı eleştiri sahipleriyle bir olup da, Türkiye’de yalnız azınlıkların değil, Müslüman çoğunluğun da din özgürlüğü olmadığını söylersek, kendimize karşı haksızlık da yapmış oluruz. Fikir, inanç ve din özgürlüğüne saygı gösteren, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetini kuranlara da saygısızlık yapmış oluruz. Türkiye’de din özgürlüğü vardır, vardır; ama, dini siyasete alet etme özgürlüğü yoktur; ikisini ayırt etmemiz gerekir. (CHP sıralarından alkışlar) Dinî sembollerle siyaset yapma özgürlüğü de yoktur; bunu da ayırt etmemiz gerekir. Türkiye’yi bu konuda yabancılara şikâyet etmek isteyenler çok yanlış bir iş yapmaktadırlar. Kendi alamadıkları siyasî kararların sorumluluğunu başkalarına yüklemek isteyen politikacılar geçmişte görülmüştür, dinî konuları istismar etmek isteyenler de görülmüştür; ama, Türk Halkı, bu yaklaşımları sergileyenleri hiçbir zaman desteklememiştir, ödüllendirmemiştir.

Değerli arkadaşlarım, bu düşüncelerle, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Koç.

Tasarının tümü üzerinde, şahsı adına söz isteyen İzmir Milletvekili Sayın Zekeriya Akçam; buyurun efendim. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Konuşma süreniz 10 dakikadır.

HALUK İPEK (Ankara) – Sayın Başkan, Grup adına...

BAŞKAN – Sayın Başkan, burada, Zekeriya Akçam’ın şahsı adına söz istediği belirtilmiş

ZEKERİYA AKÇAM (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; öncelikle, benden önceki konuşmacı olan Cumhuriyet Halk Partisinden arkadaşlara çok teşekkür ediyorum; fakat, kendilerine birkaç hatırlatmada bulunacağım.

En başta, Sayın Özyürek rasyonel bir teklifte bulundu ve dedi ki: “Her seferinde, biz, paket halinde bunları getirmek yerine, tek bir paket getirsek, mesela, benim ifademle, bütün paketleri sona erdirecek son paketi getirsek.” Buna biz de katılıyoruz; fakat, kendilerinin de baştan beri şikâyet ettiği bir husus vardı; bu tasarıların, düzenlemelerin ve uyum yasalarının Mecliste yeterince tartışılmadığı konusunda. Bizim peyderpey getirmemizin en büyük sebebi de: Bunlar oldukça kapsamlı ve toplumu, devleti, siyaseti derinden etkileyen hadiseler; bu açıdan dolayı da, parti olarak biz, bu çeşit tasarıların peyderpey getirilmesinin daha faydalı olacağı, en azından kamuoyunda olsun, siyasal partiler arasında olsun daha fazla tartışma imkânı yaratacağı kanaatindeyiz. Bu açıdan, bunu peyderpey getirme konusunda Sayın İpek de açıklama yaptı; belki bundan sonrakiler daha kapsamlı olacaktır; ama, en azından şimdilik böyle.

İkincisi de, şimdi, Türkiye’nin önünde olan, kriter olarak, sadece Kopenhag Kriterleri değildir; aynı zamanda, Türkiye’nin ezikliğini hissettiği, siyaseten kendinde eksiklik bulduğu hadiselerin başında -sizden bizimle aynı şekilde Avrupa Konseyinde üye olan arkadaşlarımız da bilirler ki- Türkiye, kurucu üyesi olmasına rağmen, Avrupa Konseyinde hâlâ izlenme aşamasında olan bir ülkedir. Bu açıdan da, belki, bu pakette direkt olarak Kopenhag Kriterleriyle ilgili olarak pek bir şey yer almasa da –belki, sizin iddialarınız kısmen doğru olabilir; ancak- aynı zamanda, Monitoring Komitesinden, yani İzleme Komitesinden gelecek olan raporun da Avrupa Birliği sürecinde önemli bir katkı olacağı kanaatindeyim ve bu açıdan da, bu tasarının, bu şekilde getirilip burada görüşülmesinin taraftarıyım.

Son olarak, Sayın Koç, özellikle bu sürecin bir sonu var mıdır, niçin, bize, herkese, bu resmin tamamını görme imkânı tanınmıyor” diye bir eleştiride bulundu Partimize ilişkin olarak. Bunun bir süreç olduğunu, 1962-1963’lerden başlayan bir süreç olduğunu, hepimizin kabul etmesi gerekiyor; çünkü, konvansiyon üyesi olarak, tecrübemden de aktarabilirim ki, son olarak Avrupa Birliğinin kendisi için hazırlamış olduğu anayasa da, aynı zamanda, bu anlamda, kendileri için de bir süreçtir ve bitmeyen bir süreçtir bu. Dolayısıyla, bizim için önemli olan, 2004’ün sonuna kadar müzakere tarihi alabilmektir. Bu açıdan da, bunun bir süreç olduğunu hatırlatıyor, peyderpey önümüze gelen bu tasarıların bu şekilde devam etmesi konusunda da, bizim için kriter teşkil eden Kopenhag Kriterleri olsun, Avrupa Konseyinin kriterleri olsun, önemli olduğu kanaatindeyim.

Son olarak, çok güzel örnekler verdi Sayın Koç. Ben de, son olarak, Metin Toker’in “Tek Partiden Çok Partiye” adlı kitabından Sayın İsmet İnönü ile ilgili bir alıntı yapacağım sizlere “etrafımızdaki memleketlerin serbest seçimler yaptıklarını görür ve utancımdan odamın duvarlarına bakamazdım...” Bunu da bir yere mutlaka not ederiz hepimiz. Tek Partiden Çok Partiye, sayfa 17.... Çok teşekkür ediyorum.

Tasarı üzerinde konuşmama geçerken... Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlama sürecinin bir parçası olarak bugün huzurlarınıza getirilen ve kamuoyunda Altıncı Uyum Paketi olarak adlandırılan Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı, Katılım Ortaklığı Belgesinin en önemli bölümünü oluşturmaktadır. Söz konusu belgede belirtilen, tüm bireylerin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, din ve inanca dayanan ayırım ve ayırımcılığa maruz kalmaksınız, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası ve Avrupa düzeyindeki normlara uygun olarak temel haklar ve insan haklarına sahip olmalarının yasal düzeyde ve uygulamada güvence altına alınması, ifade özgürlüğüne ilişkin reformların yürürlüğe konulması ve sürdürülmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10, 17, 18 inci maddelerine uygun olarak yasal kısıtlamaların kaldırılması, görüşlerini şiddet içermeyen şekilde ifade etmelerinden dolayı suçlanan ve tahkikata uğrayan kişilerin durumlarının düzeltilmesi açık olarak belirtilmiş ve Katılım Ortaklığı Belgesinin uygulanmasının ortaklık anlaşması çerçevesinde izleneceği, söz konusu belgenin yedinci bölümünde açıkça ifade edilmiştir.

3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinde, propaganda suçu başlı başına terör suçu olarak kabul edilmiştir. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu nedenle, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinden mahkûm olanlarla ilgili yapılan başvurularda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 uncu maddesinin ihlal edildiğine karar vermiş olup, ülkemiz aleyhine aynı gerekçelerle mahkûmiyet kararı vermeye devam etmektedir.

Arz ettiğim gibi, Katılım Ortaklığı Belgesinde öngörülen hususlara ilişkin yapılacak düzenlemelerde Yüce Meclisimizin, Anayasamızın 3 üncü maddesinde yer alan “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmünü esas alacağından asla şüphemiz bulunmamaktadır.

Bilindiği üzere, Terörle Mücadele Kanununun 7 nci maddesinin ikinci fıkrasında, terör yöntemlerine başvurmayı özendirecek şekilde propaganda yapanlara uygulanacak müeyyideler gösterilmiştir. Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrasında “sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir” hükmü yer almaktadır. Öte yandan, Türk Ceza Kanununun 311 inci maddesinde de, bir suçun işlenmesini alenen tahrik eden kişi de cezalandırılmaktadır. Bu nedenle, Anayasamızdaki değişmez ilkeler arasında yer alan “devletin, ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” bu kanun hükümleriyle de korunmaktadır.

Söz konusu 8 inci maddenin yürürlükten kaldırılmasıyla, devletin bölünmezliği aleyhine propaganda suçunun tamamen cezasız kalacağı ve bu konuda boşluk doğacağı yolunda endişe taşıyan görüşlere karşı şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, aynı konuda, Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu gibi ceza kanunlarımızda “hukukî değerler” açısından birbirini tekrar eder mahiyette ifadeler yer almıştır. Dolayısıyla da, uygulamada en yakın ve kolay uygulanabilirliği düşünülen maddeler işletilmiştir. Örneğin, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrası yerine, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesi uygulana gelmiştir.

Değerli milletvekilleri, bu alandaki evrensel kural, şiddet kullanımını öngörmeyen ve savunmayan, kişi haklarına da saldırmayan düşünce ve ifadenin serbest kılınmasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ilk olarak İngiltere’yle ilgili almış olduğu kararında ifade özgürlüğü kapsamını belirleyerek, “ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en esaslı temellerinden birisini oluşturur. Bu özgürlük, sadece toplumda beğeni ve hoşgörüyle karşılanan bilgi ve düşüncelerin açığa vurulmasını değil, devleti veya halkın bir kesimini rahatsız eden fikirleri de kapsar. Çoğulculuğun, hoşgörü ve açık fikirliliğin gereği olan bunlar olmaksızın demokratik bir toplum düşünülemez” şeklinde temel ilkeyi tespit etmiştir.

Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinden mahkûm olanlarla ilgili başvurularda, yukarıda belirtilen temel görüşüne işaretle, sözleşmenin 10 uncu maddesinin ihlal edildiğine dair kararlarını sürdürmektedir.

Demokratik bir hukuk devletinde, kişinin salt aklını kullanarak fikir üretmesi ve bunları medya aracılığıyla açığa vurması ilke olarak cezalandırılmamalıdır. Açığa vurulan düşünceler, ancak suçu övmesi, suçu ve şiddeti teşvik edici nitelikte olması veya toplum ahlakını bozması gibi nedenlerle cezalandırılabilir.

Türkiye’nin, adaylık statüsü kazandığı ve tam üyeliğe doğru yol aldığı süreçte yükümlülükleri, Kopenhag Kriterlerinde belirtilen siyasî ve ekonomik standartları karşılamak; mevzuatını Avrupa Birliği müktesebatıyla uygunlaştırmak ve bu uyumlaştırılmış mevzuatın hayata geçirilebilmesi için gerekli her türlü yapılanmayı oluşturmaktır.

Avrupa Birliği sürecinde, Türkiye’nin, ifade hürriyetinin hayata geçirilmesine yönelik engelleri aşması gerekmektedir. Bu bağlamda, Anayasanın düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini düzenleyen 26 ncı maddesi 2001 tarihinde 4709 sayılı Kanunla değiştirilmiş, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinde de 2002 tarihinde ve 4744 sayılı Kanunla değişiklik yapılmıştır; ancak, bu alandaki engellerden biri olarak görülen 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinin de gözden geçirilmesi zarureti doğmuştur.

Düşünce ve ifade özgürlüğü alanındaki engellerin kaldırılması yolunda Anayasanın 26 ve Türk Ceza Kanununun 312 nci maddelerinde yapılan değişikliklerden sonra Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinin kaldırılmasıyla, Kopenhag Kriterlerinin yerine getirilmesi konusunda, 2003 yılı Katılım Ortaklığı Belgesinin öngördüğü ilkelerden  biri daha yerine getirilmiş bulunmaktadır.

Değerli milletvekilleri, tasarının 5 inci maddesiyle 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanuna ek 8 inci madde eklenmektedir. Söz konusu düzenlemede: “Türkiye Cumhuriyetinin üye olduğu uluslararası ve bölgesel kuruluşlar ile bu kuruluşlara üye ülkelerin gözlemcileri ve hükümet tarafından uygun görülen uluslararası hükümet dışı kuruluşların gözlemcileri, seçimlerin tüm aşamalarını sadece izleyebilirler” hükmü öngörülmektedir.

Yüzyılın son zirvesi olarak nitelendirilen ve 57 AGİT üyesi ülkenin devlet veya hükümet başkanlarının katılımıyla 1999 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen AGİT Zirvesinde imzalanan Avrupa Güvenlik Şartının 25 inci maddesi aynen şöyledir: “AGİT yükümlülükleri ve özellikle 1990 Kopenhag Belgesine uygun olarak hür ve adil seçimler gerçekleştirmesi taahhüdümüzü yeniden teyit ediyoruz. Seçim mevzuatımızın geliştirilmesi ve uygulanmasında Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosunun üye devletlere sağlayabileceği desteğin bilincindeyiz.

Bu yükümlülükler çerçevesinde üye ülkeler, Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosunun, AGİT Parlamenterler Asamblesi ve diğer ilgili özel kurum ve kuruluşlardan seçimleri izlemek isteyen gözlemcileri davet edeceğiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun.

ZEKERİYA AKÇAM (Devamla) – Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosunun, seçimlere ilişkin değerlendirme ve tavsiyelerini, vakit kaybetmeksizin takip etmeyi kabul ediyoruz.

Sair mevzuatın, Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosunun üye devletlere sağlayabileceği desteğin bilincindeyiz. Bu yükümlülükler çerçevesinde üye devletler AGİT Parlamenterler Asamblesi ve ilgili diğer kurum ve kuruluşlardan seçimleri izlemek isteyen temsilcileri davet edeceğiz. Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosunun seçimlere ilişkin değerlendirme ve tavsiyelerini, vakit kaybetmeksizin takip etmeyi kabul ediyoruz.

Bu şarta göre, seçimlerin adil yapılması, yardımlaşma ve uluslararası bölgesel kurum ve kuruluşlardan seçimleri izlemek isteyen gözlemcileri davet zorunluluğu vardır. Bu şartı imzalamamıza rağmen, seçimlerde gözlemcilik yapmak için gelen uluslararası kuruluşların temsilcilerinin görevlerini yapmalarında çeşitli sorunlarla karşılaşıldığı bir vakadır. Avrupa Güvenlik Şartı, bir sözleşme değil, bir siyasî yükümlülüktür.

Bizim toplum olarak, ancak ve ancak, kanunda yazılı bir hususu yerine getirme şeklinde bir alışkanlığımız vardır. Dolayısıyla, Avrupa Güvenlik Şartının 25 inci maddesinin uygulanabilirliği için de, bunun kanunlaştırılmasında zaruret ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki, düzenlemedeki “sadece izler” ibaresiyle, gözlemcilerin görevlerini yaptıkları sırada hangi çerçevede hareket edecekleri belirtilerek, hukukî bir zemine oturtulmuştur.

Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı bünyesinde yer alan bazı Avrupa ülkelerinde, örneğin, İspanya, Fransa ve Almanya’da olduğu gibi, ülke genelinde yapılan seçimlerin, bu kuruluşça gönderilecek gözlemciler marifetiyle izlenme olanağını getiren benzer düzenlemeler yer almaktadır. Nitekim, AGİT İstanbul Zirvesi kararları sonrasında, Arnavutluk, Makedonya ve Rusya’ya ülkemiz de gözlemci göndermiştir. Bu düzenlemeyle, Anayasada yer alan seçimlerin açık sayım ve döküm esaslarına göre yapılması ilkesinin uluslararası platformlarda uygulanabilirliğinin sağlanması amaçlanmaktadır.

Değerli Başkanım ve değerli milletvekilleri; tasarının 15 inci maddesiyle, kamu ve özel radyo ve televizyon kuruluşlarınca Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde de yayın yapılabilmesine imkân veren düzenleme getirilmektedir.

2003 yılı Katılım Ortaklığı Belgesi 3 üncü bölümünde, her aday ülke için belirlenen alanlar, bu ülkelerin her birinin Kopenhag Kriterlerinden doğan yükümlülüklerini yerine getirme kapasitelerine göre saptanmıştır.

Aday ülkede, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, insan haklarının, azınlıkların korunması ve azınlıklara saygıyı garanti altına alan kurumların istikrarının sağlanması öngörülmektedir. Kültürel çeşitliliğin ve menşei ne olursa olsun tüm vatandaşların kültürel haklarının güvence altına alınması, mevcut düzenlemelerin ortaya konulması ve bu alanlarda kalan kısıtlamaların esnekleştirilmesiyle, radyo ve televizyon yayınlarıyla somut bir biçimde erişimlerinin güvence altına alınması ifade edilmiştir.

Değerli milletvekilleri, arz ettiğim düzenleme gerekçesi, Katılım Ortaklığı Belgesinin bir gereğidir. Tasarının 17 nci maddesinde de, bu hakkın kullanılmasına ilişkin esas ve usullerin, kanunun yayımı tarihinden itibaren dört ay içerisinde, Radyo ve Televizyon Üst Kurulunca hazırlanacak yönetmelikle yürürlüğe konulacağına ilişkin hüküm de getirilmiştir. Dolayısıyla, bu hakkın özüne dokunulmaksızın kullanılmasına ilişkin esas ve usuller de, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu tarafınca tespit edilecektir.

Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının kanunlaşmasıyla, Kopenhag Kriterlerinin ve 2003-2004 yılları Katılım Ortaklığı Belgesinin öncelik tanıdığı hususlar yerine getirilmiş olacaktır.

Yüce Meclisimiz, bu tasarıyı kanunlaştırmak suretiyle, Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa Birliğine üye olma yolundaki iradesini bir kere daha tezahür ettirmiş olacaktır.

Bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum; teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Akçam.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.

Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
 

Maddeler üzerindeki görüşmelerin tamamlanması ve yasa tasarısının kabul edilmesinden sonra, Adalet Bakanı Cemil Çiçek teşekkür konuşması yaptı. Adalet Bakanı'nın konuşması şöyle:

 
ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Ankara)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biraz evvel, çok değerli oylarınızla ve ittifakla yasalaştırdığımız bu düzenlemelerle çok önemli bir adım atmış bulunuyoruz. Türkiye’nin demokratik standardının yükseltilmesi, temel hak ve özgürlüklerin kullanım alanının genişletilmesi, insanı esas alan, insanı insan olduğu için saygıya değer bulan bir anlayışla, bu yasaları geçirmiş bulunuyoruz ve böylece, bu anlayışa da yasal destek sağlamış oluyoruz.

Bu yasayla, Türkiye’nin siyasî, sosyal ve kültürel alanda gelişmişlik çapını büyüten, genişleten gayretlere, Meclis, önemli bir destek vermiş oluyor ve yine bu yasayla, 164 yıllık çağdaşlaşma, medenî dünyayla beraber olma ve bunun somut hedefi olan Avrupa Birliğine ümit ediyorum ki, bir adım daha yaklaşmış oluyoruz.

İnanıyorum ki, ileride, Türkiye’nin siyasî tarihini yazanlar, 22 nci Dönem Parlamentosu için, onun siz değerli milletvekilleri ve değerli üyeleri için ayrı bir bölüm ayıracaklardır. Bu onur hepimize aittir. Bu onur, AK Partiye, Cumhuriyet Halk Partisine ve bugün bu yasanın gerçekleştirilmesi için çaba sarf eden tüm milletvekillerine ait olacaktır; çünkü, Avrupa Birliği hedefi hepimizin hedefidir. Avrupa Birliği politikası, 44 yıllık bir devlet politikasıdır ve millî bir politikadır.

Birlikte bu politikaya katkı sağladığınız için, hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum. Bu kanun, hepimiz için, milletimiz için hayırlı olsun.

Çok teşekkür ederim. (Alkışlar)
 


(25 HAZİRAN 2003)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2003 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.