|
Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı
ve Adalet Komisyonu Raporu'nun tümü üzerindeki görüşmeleri şöyle:
(19 Haziran 2003 - TBMM 96. Birleşim)
BAŞKAN (Başkanvekili Sadık YAKUT) - Tasarının tümü üzerinde söz
isteyen Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Sayın Ziya Yergök; buyurun.
(CHP sıralarından alkışlar)
Konuşma süreniz, 20 dakikadır.
CHP GRUBU ADINA MEHMET ZİYA YERGÖK (Adana) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; kamuoyunda Avrupa Birliği uyum paketi olarak tartışılan
Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı hakkında
Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüş ve düşüncelerini açıklamak üzere,
söz almış bulunmaktayım. Öncelikle, konunun geneli ve Avrupa Birliği boyutuna
değinmek istiyor ve Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olması, demokratikleşme, gelişme ve
kalkınma yolunda toplumun özlediği büyük bir adımdır. Bugün aday ülkeyiz;
bu adaylık, içinde bulunduğumuz günlerin çok köklü atılımları, esaslı değişim
ve dönüşümleri gerektiren bir dönem olduğu anlamına da gelmektedir.
Avrupa Birliği yolunda ülkemizde en önemli değişikliklerin, hukuk alanında
olması gerekmektedir. Birliğe tam üyelik için Kopenhag siyasî kriterleri
başta olmak üzere, Türkiye’nin, tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerden
ve bu sözleşmelerle kurulup tanınmış devletlerüstü otoritelerin karar ve
işlemlerinden ilham alarak, mevzuat ve uygulamalarını evrensel ölçüde kabul
edilmiş asgarî standartlara uygun biçime getirmesi zorunluluğu vardır.
Bugün, altıncısını görüşmekte olduğumuz uyum yasalarıyla da bu gereklerin
yerine getirilmesi doğrultusunda bir adım daha atılmış olmaktadır. Yapılan
bütün bu düzenlemelere karşın, uygulamada hepimizi rahatsız eden, çağdaş
ve evrensel standartlara uymayan durumlarla karşılaşıyor ve üzülüyoruz.
Daha dün Hakkâri’de bir tiyatro oyununun engellenmesi, İstanbul’daki kitap
yakma kararı bunlara örnek gösterilebilir. Bu da mevzuatımızda daha değiştirilmesi
gereken pek çok hususun bulunduğunu ortaya koymaktadır; ancak, söz konusu
standartlara sadece mevzuat değişikliğiyle ulaşılamayacağı da açıktır.
Başta, uygulayıcılar olmak üzere, tüm yurttaşların, çağdaş ve evrensel
standartlara ve zihniyete kavuşabilmesi için gerekli ortam ve olanaklar
mutlaka sağlanmalıdır. Bunun için, yapılacak ilk iş, genel ve meslek içi
eğitime önem vermek, eğitimin seviyesini yükseltmek olmalıdır.
Türkiye, cumhuriyetle birlikte, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı kendisine
hedef koymuştur. Cumhuriyet zaten bir çağdaşlık ve uygarlık projesidir.
Cumhuriyetle birlikte gerçekleştirilen hukuk devrimi toplumu çağdaş uygarlık
düzeyine ulaştırmayı amaçlamıştır. Tüm temel yasalarımız Batı ülkelerinden
aynen alınmıştır. Avrupa kültürünün ürünü olan bu yasalar, yeni kurulan
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hukuk temelini oluşturmuştur. Başta, büyük
önder Atatürk olmak üzere, devrimin önderleri şunu kesinlikle biliyorlardı
ki: Batı kültürü, Batı uygarlığı tüm insanlığın yüzyıllarca verdiği büyük
mücadeleler ve ödedikleri ağır bedellerle oluşmuş ortak değerlerdir; tüm
insanlığın üzerinde hak iddia edeceği evrensel değerlerdir. Bu inançla,
başta hukuk devrimi olmak üzere, toplumsal yaşam açısından çok önem taşıyan
devrimler ardı ardına gerçekleştirilmiştir. 1923’lü yıllarda büyük bir
inançla ve coşkuyla başlayan ve on yıl içerisinde tamamen kök salarak tüm
yurdu kapsayan atılımlar aynı heyecan ve kararlılıkla günümüze kadar sürdürülebilseydi,
kuşkusuz, ülkemiz bugün bulunduğu durumdan çok daha ileri bir durumda olurdu.
Yine, 1961 özgürlükçü anayasasıyla kurmayı başardığımız hukuk devleti
çatısını, 1980 yılında kesintiye uğratmadan koruyabilseydik, anayasa olmaktan
çok, bir “ana yasak” olan 1982 Anayasasına mahkûm olmasaydık, bugün, Kopenhag
siyasî kriterleri diye karşımıza çıkarılan ölçütleri çoktan yakalamış olurduk.
Ancak, olan oldu; hiç olmazsa, bundan sonra hata yapmayalım, zaman kaybetmeyelim.
Çağdaş toplum anlayışına, yaşamın her alanında işlerlik kazandırmayı
amaç edindiğimize göre, uygar ve demokratik bir devlet olmanın tüm gereklerini
yerine getirecek, köklü, kapsamlı ve hızlı yapısal değişiklik ve düzenlemelerin
bir an önce yapılması gerekmektedir. Aslında, bu anlamda, gerek Anayasamızda
gerek yasalarımızda bugüne kadar pek çok düzenleme de yapılmıştır. Görüşmekte
olduğumuz tasarıyla yapılmakta olan düzenlemeler de, esas itibariyle, bu
amacın gerçekleşmesine katkı sağlayacak düzenlemelerdir.
Değerli milletvekilleri, içinde yer almak istediğimiz Avrupa Toplumu,
bir demokrasi ve hukuk toplumudur. Biz de, ülkemizde, tüm kurum ve kurallarıyla
işleyen eksiksiz bir demokrasiyi yerleştirmeliyiz; insan haklarını, hukukun
üstünlüğünü egemen kılmalıyız, üretimi ve refahı artırmalıyız, hakça paylaşımı
ve sosyal devleti gerçekleştirmeliyiz. Çağdaş demokrasilerde hukuk devleti,
Anayasanın açık hükümlerinden önce, hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin
benimseyip uyduğu ilkelere, evrensel hukukun üstün kurallarına, yasaların
üzerinde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkelerine bağlı olan
devlettir. Hukuk devleti olmanın gereklerini yerine getirmek için de buna
uygun düzenlemeleri yapmamız kaçınılmazdır. Yüce Meclisimiz de, bu konuda
üzerine düşen görevi yapmaktadır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz kanun tasarısı
hakkında da bazı değerlendirmelerde bulunmak istiyorum. Tasarıyla, bir
yandan, Anayasada yapılan değişikliklere uyum sağlanması, diğer yandan,
Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı
çerçevesinde alınması gereken tedbirlerle ilgili olarak, çeşitli kanunlarda
değişiklik yapılması amaçlanmaktadır.
Öncelikle, bir yanlış uygulamaya ben de dikkati çekmek istiyorum; bu
tasarı, günlerdir, kamuoyunda, daha çok basın üzerinden ve basına yansıyan
bilgilerle tartışıldı, konuşuldu; gerilimler yaratıldı ve daha dün, Adalet
Komisyonunda görüşülüp, kabul edildi; bugün de, İçtüzüğün öngördüğü kırksekiz
saatlik süre bile geçmeden, Genel Kurulun önüne getirildi.
Değerli milletvekilleri, Yüce Meclisin aslî görevi, yasama görevidir.
Kuşkusuz, kamuoyundaki tartışmalar ve oradan gelen katkılar da değerlidir;
fakat, asıl tartışma ve konuşma zemini, Parlamentodur; ancak, sayın milletvekillerinin
komisyon raporunu ve tasarıyı incelemelerine olanak sağlanmadan, katkılarına
yeteri kadar fırsat tanınmadan, tasarı, Genel Kurula getiriliyor ve yasalaştırılmaya
çalışılıyor. Bu, doğru değildir. Bu durum, milletvekilinin bilgi edinme
hakkının, yasama çalışmalarına etkin biçimde katılma ve katkıda bulunmak
hakkının ihlalidir. Bu konuda, gerekli özeni ve duyarlılığı göstermek için,
illa Avrupa Birliğinden uyarı ve eleştiri mi almamız gerekiyor?! Lütfen,
bu yanlış uygulamadan ve alışkanlıklardan vazgeçelim.
Ayrıca, esas komisyon olarak sadece Adalet Komisyonunda görüşülerek
Genel Kurula sevk edilen bu tasarının, ilgisi nedeniyle, Anayasa Komisyonunda
da görüşülmesi doğru ve yerinde olurdu. Nitekim, bu durum, Anayasa Komisyonu
Başkanı, Adalet Komisyonu Başkanı ve Meclis Başkanı arasında birtakım yazışmalara
ve itirazlara da konu olmuştur. Kaldı ki, kısa süre önce, Meclisimizce,
Avrupa Birliği Komisyonu oluşturuldu. Bu tasarı, keşke o komisyonda da
tartışılıp konuşulmuş olsaydı; bundan zarar değil, yarar gelirdi. Kısaca,
bu sürecin işlememesi de yanlış olmuştur.
Değerli milletvekilleri, Altıncı Uyum Paketi sürecinde bir diğer yanlış
da, Avrupa Birliğine uyum açısından, Anayasaya uyum açısından gerekli olmayan,
talep edilmeyen düzenlemelere pakette yer verilmesi, bununla da gereksiz
gerilim ve tartışma yaratılması olmuştur. Başbakanlığa gönderilen ilk metinde,
10 uncu maddenin son fıkrasında, kat mülkiyetine tabi veya müstakil binalarda,
ihtiyaç olması halinde ibadet yeri açılmasına imkân veren bir düzenleme
bulunmaktaydı. Büyük tartışma yaratan, haklı tepki ve itirazlara neden
olan ve zaman kaybına yol açan bu düzenlemenin Avrupa Birliğiyle ne ilgisi
vardı!.. Avrupa Birliğine uyumla, Kopenhag Kriterleriyle ne alakası vardı!..
Vardıysa, sonradan, tasarı metninden neden çıkarıldı?! Demek ki, yoktu
ve gerçekten de yoktu. Bunlar, yanlış yaklaşımlardır. Ben, o günlerde,
bu uyum paketiyle ilgili olarak, uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr.
Sayın Hasan Köni’yle birlikte bir televizyon programına katılmıştım. O
programda, Sayın Köni’ye “Hocam, Avrupa Birliği apartmanların altında ibadet
yeri istiyor mu” diye soruldu. Hoca, aynen “hayır, istemiyor; Avrupa Birliği,
apartmanların altında otopark yapılmasını istiyor” diye, çok veciz ve esprili
bir yanıt vermişti. Umarım hükümet, bunu, sonraki paketlerde değerlendirir.
Ayrıca, görüşmekte olduğumuz tasarıda, 298 sayılı Kanuna bir madde eklenerek,
seçimlerde yabancı gözlemci bulunması ve seçimin tüm aşamalarını izlemeleri
hükmü getirilmektedir. Böyle bir düzenlemenin Seçim Kanununa taşınması
zorunluluğu bulunmadığı görüşündeyiz. Türkiye, bu konuda, AGİT çerçevesinde
bir taahhütte bulunmuş ve bu taahhüt yerine getirilmiştir; 3 Kasım seçimleri,
uluslararası heyetler tarafından izlenmiştir. Bosna-Hersek, Ukrayna, Romanya
ve Hollanda’nın dışında, hiçbir ülkenin seçim kanununda böyle bir düzenleme
yoktur. Ancak, ilgili maddenin gerekçesi de yanıltıcıdır. Gerekçede “İspanya,
Fransa ve Almanya’da olduğu gibi” denilmiştir. Halbuki, bu ülkelerin hiçbirinin
seçim kanunlarında böyle bir düzenleme bulunmamaktadır.
Avrupa Birliğinin istemediği şeyleri veya istediğinden daha fazlasını
yasalarımıza koyarak, daha fazla göze gireriz, ön alırız anlayışı doğru
değildir. Bu anlayış, bizi yüceltmez ve bize saygınlık kazandırmaz. Dik
kafalılık yapmayalım; ancak, başımızı dik tutmasını da bilelim. Büyük bir
devlet olduğumuzu unutmayalım.
Yine, tasarıyla, 3984 sayılı Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları
Hakkında Kanunun 4 üncü maddesinde, ayrıca kamu ve özel radyo ve televizyon
kuruluşlarınca Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak
kullandıkları farklı dil ve lehçelerde yayın yapılabilir şeklinde değişiklik
yapılmaktadır. Bu konuda gereken düzenleme esas itibariyle Anayasada da
yapılmıştır. İçinde yaşadığımız dünyada, herkesin kendi anadilini konuşma,
anadilinde yayın yapma, anadilini öğrenme hakkı tartışma götürmez bir haktır.
Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu sorunun çözülmesi gerektiğini her
zaman dile getirdik, konuyla ilgili iyiniyetle yapıcı öneriler ortaya attık.
Türkiye, anadil konusunda hiç kimseye engel çıkarma durumunda olamaz. Bütün
dünyada kullanılan haklar ülkemizde de rahatlıkla kullanılmalıdır. Burada
önemli gördüğümüz, Türkiye’yi oluşturan çeşitli etnik grupların anadillerini
öğrenme görevinin bir kamu hizmetine dönüşmemesi ve bunun özel alana bırakılmasıdır.
Değerli milletvekilleri, mevcut tasarıyla Terörle Mücadele Kanununun
8 inci maddesinin kaldırılması da isabetli bir düzenlemedir. Terörle Mücadele
Yasasının antidemokratik 8 inci maddesine dayanılarak verilen kararlarla
mağdur edilenlerin durumları yurtiçinde ve yurtdışında yıllarca tartışıldı,
konuşuldu. Türkiye, bilim adamlarını, yazarlarını, gazetecilerini, aydınlarını
düşüncelerinden ötürü yargılayan ve adî suçların çok üstünde ceza veren
ülke konumunda görüldü. 1994 yılında kurulan 50 inci Koalisyon Hükümetinin
Protokolünde ve Uygulama Programında da bu konuya yer verilmesine rağmen,
ne yazık ki, Terörle Mücadele Yasasının 8 inci maddesinin kaldırılması
bugünlere kalmıştır. Doğru olan, düşünce özgürlüğüne, ancak şiddet kullanılan
hallerde bir sınırlama getirilmesidir. Zaten, eğer bir şiddet varsa, ortada
düşünce özgürlüğü de yok demektir.
Sayın milletvekilleri, sonuç olarak, insan haklarını, hukuk devletini,
demokrasiye egemen kılmayı aynı ulusun bireyleri ve aynı devletin yurttaşları
olarak, herkesin kimliğine, etnik kökenine, dinî inancına ve anadiline
saygılı olmayı, 12 Eylül yönetiminden günümüze yansıyan hukuk anlayışını,
antidemokratik kurum ve uygulamaları tasfiye etmeyi, tüm özgürlüklerin,
öncelikle, düşünceyi açıklama, yayma ve örgütlenme özgürlükleri önündeki
yasal ve idarî engelleri kaldırarak, örgütlü sivil toplumun önünü açmayı,
Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile Avrupa Sosyal Şartı,
Paris Şartı ve Helsinki Nihaî Senedini ve Kopenhag Kriterlerini ülkemiz
hukukuna ve uygulamalarına yansıtmayı amaçlayan ve bunlara seçim beyannamelerinde
yer veren bir siyasî parti olarak, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, görüşmekte
olduğumuz tasarıyı, yukarıda belirttiğimiz düşünce ve çekinceler ile parti
Grubumuz adına tasarının maddeleri hakkında konuşacak değerli milletvekillerimizin
dile getireceği düşünce ve çekincelerle desteklediğimizi belirtir, Yüce
Meclise saygılarımı sunarım. (Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yergök.
Tasarının tümü üzerinde, şahsı adına söz isteyen Ağrı Milletvekili Mehmet
Kerim Yıldız?.. Yok.
İstanbul Milletvekili Onur Öymen...
A. HALUK KOÇ (Samsun) – Sayın Öymen’in yerine ben konuşacağım
Sayın Başkan.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Koç.
Konuşma süreniz 10 dakikadır.
A. HALUK KOÇ (Samsun) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Hükümetin Yüce Meclise sunduğu Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
İlişkin Kanun Tasarısı hakkında görüşlerimi arz etmek üzere söz almış bulunuyorum.
Kamuoyunda ve Avrupa Birliği çevrelerinde “Avrupa Birliğine Altıncı
Uyum Paketi” olarak adlandırılan bu yasa değişikliklerinin her biri hakkında,
partimizin sözcüleri, görüşlerimizi Yüce Meclise sunacaklardır. Bu konuşmada,
hükümetin, bu yasa tasarıları ve genel olarak Avrupa Birliği üyelik süreciyle
ilgili yaklaşımı hakkında bazı düşüncelerimi arz etmek istiyorum.
Türk yasalarının çağdaşlaştırılması ve Avrupa Birliğinin 80 000 sayfayı
aşan mevzuatıyla uyumlu hale getirilmesi, başlı başına önemli bir projedir.
Bu projeyi, dikkatli ve süratli bir şekilde gerçekleştirmek en önemli hedeflerimiz
arasındadır.
Çağdaş bir ülke olmak ve Avrupa ailesiyle bütünleşmek istiyorsak çağın
gereklerine uymayan yasalarımızı değiştirmek zorundayız; ancak, en acil
meselemiz, ülkemizin Avrupa Birliğiyle tam üyelik müzakerelerine başlayabilmesi
için Kopenhag Kriterlerinin siyasî bölümündeki yükümlülüklerimizi yerine
getirdiğimizi kanıtlama olayıdır. Bizim kanaatimizce, 2002 yılının ağustos
ayında yapılan köklü anayasa değişiklikleriyle, Türkiye, bu yükümlülüğünü
büyük ölçüde yerine getirmiştir. Daha sonra, Yüce Meclisin kabul ettiği
bazı yasa değişiklikleriyle de geriye kalan noktalarda gerekli hukuk düzenlemeleri
yapılmıştır.
Bu defa, hükümetin sunduğu yasa paketinin içerisinde, gerçekten, Kopenhag
Kriterleriyle ilgili sayılabilecek bazı maddeler mevcuttur. Örneğin, Terörlü
Mücadele Yasasının 8 inci maddesinin kaldırılması, özel televizyon kanallarının
yerel dillerde yayın yapabilme olanağına kavuşturulması bu çerçevede sayılabilecek
girişimlerdir. Diğer değişiklik önerilerinin önemsiz olduğunu söylemek
istemiyorum; ama, bunlar, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle üyelik müzakerelerine
başlaması için olmazsa olmaz nitelikteki yasa değişiklikleri değildir.
Buna karşılık, gerçekten, Türk demokrasisi açısından eksiklik sayılabilecek
bazı konularda, örneğin, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın seçme hakkına
kavuşturulması konusunda bu pakette herhangi bir öneri yer almamaktadır.
Bazı hükümet üyelerinin zaman zaman belirttikleri gibi, eğer, amacımız,
Avrupa Birliği üyeliğinden bağımsız olarak, Türk Halkını her bakımdan çağdaş
uygarlık düzeyine yükseltecek yasalar çıkarmaksa, o zaman bu eksiklikleri
izah etmek kabil değildir. Eğer, amaç, Avrupa Birliğiyle üyelik müzakerelerine
bir an önce başlamak için gerekli yasal düzenlemeleri yapmaksa, biraz önce
de belirttiğim gibi, bu öneri paketindeki birçok yasa değişikliği önerisinin
Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlaması için zorunlu yasa değişiklikleri
olmadığı da aşikârdır.
Daha önce de vurgulandı, Sayın Grup Başkanvekili de ifade ettiler; öyle
anlaşılıyor ki, bu altıncı paketin arkasından bir yedinci belki de sekizinci
paket gündeme gelecektir. O zaman, sormak istiyoruz: Niçin bütün değişiklikler
tek bir paket içerisinde Yüce Meclisin huzuruna getirilmemiştir? Niçin
milletvekillerinin resmin bütününü görmelerine olanak sağlanmamaktadır?
Sanıyorum ki, gerek iktidara gerek muhalefete mensup bütün milletvekilleri,
Türkiye’nin, hangi yasal değişiklikleri tamamladığında, Avrupa Birliği
Komisyonunun hukuk alanındaki beklentilerini yerine getirmiş sayılacağını
bilmek istemektedirler. Yanılıyor muyum, bilmiyorum.
Yüce Meclis, yolun sonunu ne zaman görecek değerli arkadaşlarım? Avrupa
Birliği yetkilileri, bize, ne zaman, işte şimdi tatmin olduk, istediğimiz
buydu deme noktasına gelecekler? Bunları yüksek sesle söylüyorum, yüksek
sesle de düşünmek gerekiyor, her birimiz açısından.
Korkarım ki, biz bu paketi onayladıktan sonra, Avrupa Birliğinin tepkisi,
daha önceki reform paketlerinden sonra gösterdikleri tepkilerden pek farklı
olmayacaktır. Yani, diyeceklerdir ki, klasik, basında yer alan şekliyle
-geçmiş dönemleri bir düşünün, bir hatırlayın- Türkiye çok olumlu bir adım
atmıştır, bunu takdirle karşılıyoruz; ama, Türkiye'nin hâlâ eksikleri vardır,
katetmesi gereken yol vardır, bunu gidermesi lazımdır; ayrıca, bizim için
de önemli olan uygulamalardır, hele bir uygulamaları görelim, bunları görmeden
karar veremeyiz. Klasik bir Avrupa Birliği yanıtı, bu paketin onayından
sonra da, bu şekilde tecelli edecektir.
Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliğinden bu tip tepkileri almak, artık
bizi tatmin etmemeli. Bizim amacımız, Avrupa’dan bir “aferin” almaktan
ibaret değildir. Bizim amacımız, Avrupa Birliği üyeliğinin siyasî alandaki
zorunlu şartlarını yerine getirip, bir an önce masaya oturmaktır. İktidarın
da, muhalefetin de bu konuda görüş birliği içinde olduklarını görüyoruz.
Bu, Türkiye için büyük bir şanstır. Meclis olarak, bu şansı birlikte değerlendirerek
üzerimize düşen işleri bir an önce sonuçlandırmalı ve başka nedenlerle
Türkiye'nin üyeliğini geciktirmek isteyenlere, bunun için bahane arayanlara
koz vermemeliyiz. Yoksa, bizim çıkardığımız her yasa değişikliğinden sonra,
yeni beklentilerle karşımıza geleceklerdir; buna fırsat vermemeliyiz.
Değerli arkadaşlarım, ciddî bir devlet, kendisine saygısı olan bir devlet,
böyle oyunlara da zaten gelmez. Yapılacak iş, en üst düzeyde ve mutlaka
siyasî düzeyde, Avrupa Birliği Komisyonu yetkilileriyle ve Avrupa Birliği
hükümetleriyle görüşüp, hukukî reform meselesini kesin bir sonuca bağlamaktır.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin, sonu bilinmeyen, ucu bucağı belli olmayan,
hedefi açıkça belli olmayan, sınırı çizilmemiş bir hukuk süreciyle oyalanmaya
tahammülü yoktur. Bunu, hepiniz adına söyleme cesaretini buluyorum kendimde.
Hükümetten de beklediğimiz, Meclise, çok açık ve net bir şekilde, Avrupa
Birliğinin üyelik müzakerelerine başlamak için olmazsa olmaz nitelikte
gördüğü değişiklikleri eksiksiz bir paket olarak sunmasıdır. Avrupa Birliği
üyesi devletlerin hükümlerinden ve Avrupa Birliği Komisyonu yetkililerinden
beklediğimiz de, taleplerini, hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek, açık,
net ve somut bir şekilde ortaya koymaları ve ondan sonra da sözlerinin
arkasında durmalarıdır. Tabiî, bunu yaparken, diğer adaylardan ne istedilerse,
bizden de onu istemelidirler. Zira, Türkiye’nin, artık, çifte standartlara
tahammülü kalmamıştır.
Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliği yetkililerinin ve Avrupa Parlamentosu
bazı üyelerinin, son zamanlarda, çeşitli toplantılarda dile getirdikleri
veya basına yansıttıkları görüşlerden bizim anladığımız şudur: Avrupa Birliği,
şimdiye kadar yapılanların ötesinde, iki konuda duyarlılık ve beklenti
içerisindedir. Bunlardan birincisi, Türkiye’deki din özgürlükleriyle ilgilidir.
Diğeri ise, askerlerin, Türkiye’deki rolüne ilişkindir. Öyle anlaşılıyor
ki, her iki konudaki Avrupa Birliğinin hassasiyeti büyük ölçüde yanlış
ve abartmalı bilgilerden kaynaklanmaktadır. Türkiye’deki azınlıkların yeterince
din özgürlüğüne sahip olmadıklarını düşünüyorlar. Bu, tamamen gerçek dışıdır.
Lozan Anlaşmasıyla varlığını kabul ettiğimiz gayrimüslim azınlıkların,
tam bir özgürlük içerisinde dinî vecibelerini yerine getirdikleri, aksi
iddia edilemeyecek bir gerçektir.
Tabiî ki, bütün dünyada din adamları, bulundukları ülkelerdeki yasalara,
kurallara riayet etmek zorundadırlar. Ne yazık ki, Türkiye’deki bazı din
adamları için bunu söyleyebilecek durumda değiliz. Bakın, Lozan Anlaşmasına
göre, İstanbul’daki Fener – Rum Patriği, sadece Rumların patriğidir; ekümenik,
yani evrensellik sıfatı yoktur. Ne yazık ki, Lozan’ın bu hükmünün, Ankara’daki
bazı yabancı diplomatik misyonlar tarafından ihlal edildiğini ve patrik
için ekümenik sıfatının kullanıldığını görüyoruz. Bu konuyu, bir soru önergesiyle
Yüce Meclisin de bilgisine sunduk.
Ne yazık ki, hükümetimiz, din özgürlüğünün istismar edildiği bu konuda,
derin bir sessizlik içerisindedir. Lozan’a sahip çıkmak için, sadece kançılaryalar
düzeyinde yapılan girişimler yeterli değildir Sayın Bakanım.
Başka vesilelerle de söyledik; halkımız, bu gibi haksızlıklara karşı,
Türkiye’nin gür sesini duymak istiyor. Biz, muhalefet olarak bu sesi çıkarıyoruz,
sizi de buna katkı yapmaya davet ediyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bugün, Türkiye’de 280 kilise ve 36 sinagog var.
Bu kiliselerdeki ve sinagoglardaki ayinler, dinî törenler, hiçbir kısıtlamaya
tabi olmadan gerçekleştirilmektedir. O dinlerin mensupları, din kitaplarını
serbestçe sağlayabilmektedirler. O zaman, bu konudaki kuşkular ve eleştiriler
nereden kaynaklanıyor?! Biz, yakın geçmişte, hep buna benzer iddialara
muhatap olduk. Özellikle Alman Hıristiyan Demokratları, Türkiye’de Hıristiyanlara
baskı yapıldığını, kiliselerin kapatıldığını, din kitaplarına el konulduğunu
iddia ederek, Türkiye’ye eleştirilerde bulunmuşlardır.
Şimdi, özellikle şunu da ilave etmek istiyoruz; Türkiye’yi eleştiren
Avrupa Birliği ülkelerinde, acaba, başka dinlere tanınan özgürlükler ne
durumdadır?! İstanbul’daki patrik Rumlar tarafından seçiliyor; ama, Batı
Trakya’daki Türk müftüsünün oradaki Türkler tarafından seçilmesine izin
verilmiyor. Halkın seçtiği müftü, yasaları ihlal ettiği gerekçesiyle daha
önce yargılandı ve mahkûm oldu. Bir örnek olarak yine belirtebiliriz; bugün,
bir Avrupa Birliği ülkesi olan Yunanistan’ın başkenti Atina’da bir tek
cami yoktur. Bizzat Yunan Dışişleri Bakanı, verdiği bir demeçte, bu durumdan
şikâyetçi olduğunu söylemiştir.
Türkiye’deki bazı Hıristiyan vakıflarının sorunlarından bahsediyorlar.
Gerekli yasa değişiklikleriyle, bu vakıflar için kolaylık getiriyoruz.
Peki, Yunanistan’daki Türk vakıflarının durumunu acaba değerlendiriyor
muyuz...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
A. HALUK KOÇ (Devamla) – Sayın Başkanım, 5 dakikalık bir süre
istirham edebilir miyim.
BAŞKAN – Buyurun Sayın Koç, 2 dakika süre veriyorum.
A. HALUK KOÇ (Devamla) – Söylediklerimin önemli olduğuna inanıyorum
ve bütün Meclisin de paylaşmasını diliyorum.
Uluslararası anlaşmalara göre, özgürce faaliyet göstermesi gereken Türk
vakıflarının, yıllardır, Yunan hükümetleri tarafından tayin edilen kayyımlarca
yönetildiğini biliyor musunuz değerli arkadaşlar? İşte, din özgürlüğü eksikliği
nedeniyle bizi eleştirenlerin ülkesindeki durum da aynen bu şekildedir.
Meşhur sözdür: “İki taşı, eli temiz olan atsın” derler. Tavsiye ediyoruz,
Avrupa Birliğindeki dostlarımız, Türkiye’yi herhangi bir konuda eleştirmeden
önce, kendi ülkelerindeki yasalara ve uygulamalara baksınlar, ellerini
yıkasınlar.
Biz, 500 yıl önce Yahudileri İspanya’daki engizisyon zulmünden kurtarıp,
Türkiye’ye getirmiş insanların torunlarıyız. 500 yıldan beri, Türkiye’de,
Yahudiler güvenlik içerisinde yaşıyorlar ve dinlerinin gereklerini hiçbir
güçlükle karşılaşmadan yerine getirebiliyorlar. Dünyada tarih boyunca Yahudilerin
zulme uğramadığı kaç ülke vardır acaba?
Geçenlerde vefat eden Rodos eski Başkonsolosumuz Selahattin Ülkümen,
Yahudileri savaş yıllarında Nazi zulmünden kurtarmak için hayatını tehlikeye
atmış ve eşini şehit vermiş bir diplomatımızdı. Biz, böyle bir gelenekten
geliyoruz ve Türklerin dinî alanda hoşgörüye sahip olmadıkları yolundaki
iddiaları da Cumhuriyet Halk Partisi olarak reddediyoruz. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, askerlerimizle ilgili iddialar da yanlış bilgilerden
ve mübalağalı değerlendirmelerden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de siyasî
kararları askerlerin aldığını iddia ediyorlar. Devlet yönetiminde sadece
askerlerin sözünün geçtiğini söylüyorlar. Meclisin, savunma bütçesini hiç
tartışmadan onayladığını söylüyorlar. MGK’yı antidemokratik bir kurum gibi
göstermeye çalışıyorlar. Bize karşı bu iddiaları ileri sürenlere şunları
söylemek gerekir: Siz, Türk askerlerini başka ülkenin askerleriyle karıştırmayın.
(Alkışlar) Türk askeri, tarih boyunca, çağdaşlaşmanın, batılılaşmanın,
demokratikleşmenin öncülüğünü, destekçiliğini yapmıştır. Cumhuriyetimizi
kuran insan –ki, Cumhuriyet Halk Partisinin de kurucusudur- bir askerdi;
unutmayalım. Türkiye’yi çok partili seçime geçiren Cumhurbaşkanı İsmet
İnönü –ki, Partimizin ikinci Genel Başkanıydı, lideriydi- askerdi; yine,
aynı İsmet Paşa, 1963 yılında, Avrupa Birliğiyle Ortaklık Anlaşmasını imzalayan
liderdi.
Kendilerine şunu da hatırlatmak gerekir: İstiklal Savaşından sonra,
Atatürk, komutanlara, siyaset ile askerliğin bir arada yürüyemeyeceğini
söylemiş ve onlardan ya milletvekilliğini veya ordudaki görevlerini seçmelerini
istemişti.
Batılı dostlarımıza şunu hatırlatıyoruz: Türkiye’de en yüksek karar
mercii Yüce Meclistir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir ve Yüce Mecliste
Başkanlık Divanının arkasında Atatürk’ün bir sözü vardır: “Egemenlik kayıtsız
şartsız milletindir.” Meclis, hiçbir etki altında kalmadan karar alır ve
askerler de Atatürk’ün bu sözüne sadık kalarak Meclisin kararlarını saygıyla
karşılarlar. Bunun son örneğini Irak konusundaki tezkere meselesinde gördük.
Silahlı kuvvetlerimizin farklı bir eğilimde olmasına rağmen, bizzat Genelkurmay
Başkanımız Yüce Meclisin kararına saygılı olduğunu söylemiştir. Millî Güvenlik
Kurulu da, Anayasamızda uzun yıllardan beri yer alan bir kurumdur ve yetkisi,
hükümete tavsiyede bulunmaktır. Hangi ülke vardır ki, ülkenin varlığını,
güvenliğini, asayişini ilgilendiren önemli konularda askerlerine hiç danışılmasın.
Biz, bu gibi iddiaların sahiplerinin, hiç değilse bir kısmının, başka nedenlerle
Türkiye’nin üyeliğini geciktirmek istedikleri için bahane aramak maksadıyla
bunları dile getirdiklerini düşünmeden geçemiyoruz.
Değerli arkadaşlarım, özetle belirtmek istiyoruz. Biz, Cumhuriyet Halk
Partisi olarak Avrupa Birliği üyeliğinden yanayız, Türkiye’yi Avrupa Birliği
üyeliğine taşıyacak yasal düzenlemeleri de destekliyoruz. Uygulamada da,
Türkiye’nin eksikliklerinin giderilmesi için, her türlü özeni gösteririz,
denetleme görevini yaparız; ama, haksız ve ölçüsüz eleştiriler karşısında
da boynumuzu bükmeyiz, dimdik dururuz. Biz, böyle bir partinin mensuplarıyız.
Dileriz ki, İktidar Partisi de aynı kararlı çizgiyi göstersin ve haksız
eleştirilere karşı bizimle birlikte aynı kararlı tavrı sergilesin. Biz,
abartmalı eleştiri sahipleriyle bir olup da, Türkiye’de yalnız azınlıkların
değil, Müslüman çoğunluğun da din özgürlüğü olmadığını söylersek, kendimize
karşı haksızlık da yapmış oluruz. Fikir, inanç ve din özgürlüğüne saygı
gösteren, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetini kuranlara da saygısızlık
yapmış oluruz. Türkiye’de din özgürlüğü vardır, vardır; ama, dini siyasete
alet etme özgürlüğü yoktur; ikisini ayırt etmemiz gerekir. (CHP sıralarından
alkışlar) Dinî sembollerle siyaset yapma özgürlüğü de yoktur; bunu da ayırt
etmemiz gerekir. Türkiye’yi bu konuda yabancılara şikâyet etmek isteyenler
çok yanlış bir iş yapmaktadırlar. Kendi alamadıkları siyasî kararların
sorumluluğunu başkalarına yüklemek isteyen politikacılar geçmişte görülmüştür,
dinî konuları istismar etmek isteyenler de görülmüştür; ama, Türk Halkı,
bu yaklaşımları sergileyenleri hiçbir zaman desteklememiştir, ödüllendirmemiştir.
Değerli arkadaşlarım, bu düşüncelerle, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
(Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Koç.
Tasarının tümü üzerinde, şahsı adına söz isteyen İzmir Milletvekili
Sayın Zekeriya Akçam; buyurun efendim. (AK Parti sıralarından alkışlar)
Konuşma süreniz 10 dakikadır.
HALUK İPEK (Ankara) – Sayın Başkan, Grup adına...
BAŞKAN – Sayın Başkan, burada, Zekeriya Akçam’ın şahsı adına
söz istediği belirtilmiş
ZEKERİYA AKÇAM (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım;
öncelikle, benden önceki konuşmacı olan Cumhuriyet Halk Partisinden arkadaşlara
çok teşekkür ediyorum; fakat, kendilerine birkaç hatırlatmada bulunacağım.
En başta, Sayın Özyürek rasyonel bir teklifte bulundu ve dedi ki: “Her
seferinde, biz, paket halinde bunları getirmek yerine, tek bir paket getirsek,
mesela, benim ifademle, bütün paketleri sona erdirecek son paketi getirsek.”
Buna biz de katılıyoruz; fakat, kendilerinin de baştan beri şikâyet ettiği
bir husus vardı; bu tasarıların, düzenlemelerin ve uyum yasalarının Mecliste
yeterince tartışılmadığı konusunda. Bizim peyderpey getirmemizin en büyük
sebebi de: Bunlar oldukça kapsamlı ve toplumu, devleti, siyaseti derinden
etkileyen hadiseler; bu açıdan dolayı da, parti olarak biz, bu çeşit tasarıların
peyderpey getirilmesinin daha faydalı olacağı, en azından kamuoyunda olsun,
siyasal partiler arasında olsun daha fazla tartışma imkânı yaratacağı kanaatindeyiz.
Bu açıdan, bunu peyderpey getirme konusunda Sayın İpek de açıklama yaptı;
belki bundan sonrakiler daha kapsamlı olacaktır; ama, en azından şimdilik
böyle.
İkincisi de, şimdi, Türkiye’nin önünde olan, kriter olarak, sadece Kopenhag
Kriterleri değildir; aynı zamanda, Türkiye’nin ezikliğini hissettiği, siyaseten
kendinde eksiklik bulduğu hadiselerin başında -sizden bizimle aynı şekilde
Avrupa Konseyinde üye olan arkadaşlarımız da bilirler ki- Türkiye, kurucu
üyesi olmasına rağmen, Avrupa Konseyinde hâlâ izlenme aşamasında olan bir
ülkedir. Bu açıdan da, belki, bu pakette direkt olarak Kopenhag Kriterleriyle
ilgili olarak pek bir şey yer almasa da –belki, sizin iddialarınız kısmen
doğru olabilir; ancak- aynı zamanda, Monitoring Komitesinden, yani İzleme
Komitesinden gelecek olan raporun da Avrupa Birliği sürecinde önemli bir
katkı olacağı kanaatindeyim ve bu açıdan da, bu tasarının, bu şekilde getirilip
burada görüşülmesinin taraftarıyım.
Son olarak, Sayın Koç, özellikle bu sürecin bir sonu var mıdır, niçin,
bize, herkese, bu resmin tamamını görme imkânı tanınmıyor” diye bir eleştiride
bulundu Partimize ilişkin olarak. Bunun bir süreç olduğunu, 1962-1963’lerden
başlayan bir süreç olduğunu, hepimizin kabul etmesi gerekiyor; çünkü, konvansiyon
üyesi olarak, tecrübemden de aktarabilirim ki, son olarak Avrupa Birliğinin
kendisi için hazırlamış olduğu anayasa da, aynı zamanda, bu anlamda, kendileri
için de bir süreçtir ve bitmeyen bir süreçtir bu. Dolayısıyla, bizim için
önemli olan, 2004’ün sonuna kadar müzakere tarihi alabilmektir. Bu açıdan
da, bunun bir süreç olduğunu hatırlatıyor, peyderpey önümüze gelen bu tasarıların
bu şekilde devam etmesi konusunda da, bizim için kriter teşkil eden Kopenhag
Kriterleri olsun, Avrupa Konseyinin kriterleri olsun, önemli olduğu kanaatindeyim.
Son olarak, çok güzel örnekler verdi Sayın Koç. Ben de, son olarak,
Metin Toker’in “Tek Partiden Çok Partiye” adlı kitabından Sayın İsmet İnönü
ile ilgili bir alıntı yapacağım sizlere “etrafımızdaki memleketlerin serbest
seçimler yaptıklarını görür ve utancımdan odamın duvarlarına bakamazdım...”
Bunu da bir yere mutlaka not ederiz hepimiz. Tek Partiden Çok Partiye,
sayfa 17.... Çok teşekkür ediyorum.
Tasarı üzerinde konuşmama geçerken... Avrupa Birliği müktesebatına uyum
sağlama sürecinin bir parçası olarak bugün huzurlarınıza getirilen ve kamuoyunda
Altıncı Uyum Paketi olarak adlandırılan Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
İlişkin Kanun Tasarısı, Katılım Ortaklığı Belgesinin en önemli bölümünü
oluşturmaktadır. Söz konusu belgede belirtilen, tüm bireylerin dil, ırk,
renk, cinsiyet, siyasî düşünce, din ve inanca dayanan ayırım ve ayırımcılığa
maruz kalmaksınız, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası ve Avrupa düzeyindeki
normlara uygun olarak temel haklar ve insan haklarına sahip olmalarının
yasal düzeyde ve uygulamada güvence altına alınması, ifade özgürlüğüne
ilişkin reformların yürürlüğe konulması ve sürdürülmesi, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin 10, 17, 18 inci maddelerine uygun olarak yasal kısıtlamaların
kaldırılması, görüşlerini şiddet içermeyen şekilde ifade etmelerinden dolayı
suçlanan ve tahkikata uğrayan kişilerin durumlarının düzeltilmesi açık
olarak belirtilmiş ve Katılım Ortaklığı Belgesinin uygulanmasının ortaklık
anlaşması çerçevesinde izleneceği, söz konusu belgenin yedinci bölümünde
açıkça ifade edilmiştir.
3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinde, propaganda
suçu başlı başına terör suçu olarak kabul edilmiştir. Nitekim, Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi, bu nedenle, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinden
mahkûm olanlarla ilgili yapılan başvurularda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
10 uncu maddesinin ihlal edildiğine karar vermiş olup, ülkemiz aleyhine
aynı gerekçelerle mahkûmiyet kararı vermeye devam etmektedir.
Arz ettiğim gibi, Katılım Ortaklığı Belgesinde öngörülen hususlara ilişkin
yapılacak düzenlemelerde Yüce Meclisimizin, Anayasamızın 3 üncü maddesinde
yer alan “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür”
hükmünü esas alacağından asla şüphemiz bulunmamaktadır.
Bilindiği üzere, Terörle Mücadele Kanununun 7 nci maddesinin ikinci
fıkrasında, terör yöntemlerine başvurmayı özendirecek şekilde propaganda
yapanlara uygulanacak müeyyideler gösterilmiştir. Türk Ceza Kanununun 312
nci maddesinin ikinci fıkrasında “sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge
farklılığına dayanak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli
olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden
kimseye, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir” hükmü yer almaktadır.
Öte yandan, Türk Ceza Kanununun 311 inci maddesinde de, bir suçun işlenmesini
alenen tahrik eden kişi de cezalandırılmaktadır. Bu nedenle, Anayasamızdaki
değişmez ilkeler arasında yer alan “devletin, ülkesiyle ve milletiyle bölünmez
bütünlüğü” bu kanun hükümleriyle de korunmaktadır.
Söz konusu 8 inci maddenin yürürlükten kaldırılmasıyla, devletin bölünmezliği
aleyhine propaganda suçunun tamamen cezasız kalacağı ve bu konuda boşluk
doğacağı yolunda endişe taşıyan görüşlere karşı şunu rahatlıkla söyleyebiliriz
ki, aynı konuda, Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu gibi ceza
kanunlarımızda “hukukî değerler” açısından birbirini tekrar eder mahiyette
ifadeler yer almıştır. Dolayısıyla da, uygulamada en yakın ve kolay uygulanabilirliği
düşünülen maddeler işletilmiştir. Örneğin, Türk Ceza Kanununun 312 nci
maddesinin ikinci fıkrası yerine, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesi
uygulana gelmiştir.
Değerli milletvekilleri, bu alandaki evrensel kural, şiddet kullanımını
öngörmeyen ve savunmayan, kişi haklarına da saldırmayan düşünce ve ifadenin
serbest kılınmasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ilk olarak İngiltere’yle
ilgili almış olduğu kararında ifade özgürlüğü kapsamını belirleyerek, “ifade
özgürlüğü, demokratik bir toplumun en esaslı temellerinden birisini oluşturur.
Bu özgürlük, sadece toplumda beğeni ve hoşgörüyle karşılanan bilgi ve düşüncelerin
açığa vurulmasını değil, devleti veya halkın bir kesimini rahatsız eden
fikirleri de kapsar. Çoğulculuğun, hoşgörü ve açık fikirliliğin gereği
olan bunlar olmaksızın demokratik bir toplum düşünülemez” şeklinde temel
ilkeyi tespit etmiştir.
Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Terörle Mücadele Kanununun
8 inci maddesinden mahkûm olanlarla ilgili başvurularda, yukarıda belirtilen
temel görüşüne işaretle, sözleşmenin 10 uncu maddesinin ihlal edildiğine
dair kararlarını sürdürmektedir.
Demokratik bir hukuk devletinde, kişinin salt aklını kullanarak fikir
üretmesi ve bunları medya aracılığıyla açığa vurması ilke olarak cezalandırılmamalıdır.
Açığa vurulan düşünceler, ancak suçu övmesi, suçu ve şiddeti teşvik edici
nitelikte olması veya toplum ahlakını bozması gibi nedenlerle cezalandırılabilir.
Türkiye’nin, adaylık statüsü kazandığı ve tam üyeliğe doğru yol aldığı
süreçte yükümlülükleri, Kopenhag Kriterlerinde belirtilen siyasî ve ekonomik
standartları karşılamak; mevzuatını Avrupa Birliği müktesebatıyla uygunlaştırmak
ve bu uyumlaştırılmış mevzuatın hayata geçirilebilmesi için gerekli her
türlü yapılanmayı oluşturmaktır.
Avrupa Birliği sürecinde, Türkiye’nin, ifade hürriyetinin hayata geçirilmesine
yönelik engelleri aşması gerekmektedir. Bu bağlamda, Anayasanın düşünceyi
açıklama ve yayma hürriyetini düzenleyen 26 ncı maddesi 2001 tarihinde
4709 sayılı Kanunla değiştirilmiş, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinde
de 2002 tarihinde ve 4744 sayılı Kanunla değişiklik yapılmıştır; ancak,
bu alandaki engellerden biri olarak görülen 3713 sayılı Terörle Mücadele
Kanununun 8 inci maddesinin de gözden geçirilmesi zarureti doğmuştur.
Düşünce ve ifade özgürlüğü alanındaki engellerin kaldırılması yolunda
Anayasanın 26 ve Türk Ceza Kanununun 312 nci maddelerinde yapılan değişikliklerden
sonra Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinin kaldırılmasıyla, Kopenhag
Kriterlerinin yerine getirilmesi konusunda, 2003 yılı Katılım Ortaklığı
Belgesinin öngördüğü ilkelerden biri daha yerine getirilmiş bulunmaktadır.
Değerli milletvekilleri, tasarının 5 inci maddesiyle 298 sayılı Seçimlerin
Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanuna ek 8 inci madde eklenmektedir.
Söz konusu düzenlemede: “Türkiye Cumhuriyetinin üye olduğu uluslararası
ve bölgesel kuruluşlar ile bu kuruluşlara üye ülkelerin gözlemcileri ve
hükümet tarafından uygun görülen uluslararası hükümet dışı kuruluşların
gözlemcileri, seçimlerin tüm aşamalarını sadece izleyebilirler” hükmü öngörülmektedir.
Yüzyılın son zirvesi olarak nitelendirilen ve 57 AGİT üyesi ülkenin
devlet veya hükümet başkanlarının katılımıyla 1999 tarihinde İstanbul’da
gerçekleştirilen AGİT Zirvesinde imzalanan Avrupa Güvenlik Şartının 25
inci maddesi aynen şöyledir: “AGİT yükümlülükleri ve özellikle 1990 Kopenhag
Belgesine uygun olarak hür ve adil seçimler gerçekleştirmesi taahhüdümüzü
yeniden teyit ediyoruz. Seçim mevzuatımızın geliştirilmesi ve uygulanmasında
Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosunun üye devletlere sağlayabileceği
desteğin bilincindeyiz.
Bu yükümlülükler çerçevesinde üye ülkeler, Demokratik Kurumlar ve İnsan
Hakları Bürosunun, AGİT Parlamenterler Asamblesi ve diğer ilgili özel kurum
ve kuruluşlardan seçimleri izlemek isteyen gözlemcileri davet edeceğiz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun.
ZEKERİYA AKÇAM (Devamla) – Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları
Bürosunun, seçimlere ilişkin değerlendirme ve tavsiyelerini, vakit kaybetmeksizin
takip etmeyi kabul ediyoruz.
Sair mevzuatın, Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosunun üye devletlere
sağlayabileceği desteğin bilincindeyiz. Bu yükümlülükler çerçevesinde üye
devletler AGİT Parlamenterler Asamblesi ve ilgili diğer kurum ve kuruluşlardan
seçimleri izlemek isteyen temsilcileri davet edeceğiz. Demokratik Kurumlar
ve İnsan Hakları Bürosunun seçimlere ilişkin değerlendirme ve tavsiyelerini,
vakit kaybetmeksizin takip etmeyi kabul ediyoruz.
Bu şarta göre, seçimlerin adil yapılması, yardımlaşma ve uluslararası
bölgesel kurum ve kuruluşlardan seçimleri izlemek isteyen gözlemcileri
davet zorunluluğu vardır. Bu şartı imzalamamıza rağmen, seçimlerde gözlemcilik
yapmak için gelen uluslararası kuruluşların temsilcilerinin görevlerini
yapmalarında çeşitli sorunlarla karşılaşıldığı bir vakadır. Avrupa Güvenlik
Şartı, bir sözleşme değil, bir siyasî yükümlülüktür.
Bizim toplum olarak, ancak ve ancak, kanunda yazılı bir hususu yerine
getirme şeklinde bir alışkanlığımız vardır. Dolayısıyla, Avrupa Güvenlik
Şartının 25 inci maddesinin uygulanabilirliği için de, bunun kanunlaştırılmasında
zaruret ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki, düzenlemedeki “sadece
izler” ibaresiyle, gözlemcilerin görevlerini yaptıkları sırada hangi çerçevede
hareket edecekleri belirtilerek, hukukî bir zemine oturtulmuştur.
Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı bünyesinde yer alan bazı Avrupa ülkelerinde,
örneğin, İspanya, Fransa ve Almanya’da olduğu gibi, ülke genelinde yapılan
seçimlerin, bu kuruluşça gönderilecek gözlemciler marifetiyle izlenme olanağını
getiren benzer düzenlemeler yer almaktadır. Nitekim, AGİT İstanbul Zirvesi
kararları sonrasında, Arnavutluk, Makedonya ve Rusya’ya ülkemiz de gözlemci
göndermiştir. Bu düzenlemeyle, Anayasada yer alan seçimlerin açık sayım
ve döküm esaslarına göre yapılması ilkesinin uluslararası platformlarda
uygulanabilirliğinin sağlanması amaçlanmaktadır.
Değerli Başkanım ve değerli milletvekilleri; tasarının 15 inci maddesiyle,
kamu ve özel radyo ve televizyon kuruluşlarınca Türk vatandaşlarının günlük
yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde de
yayın yapılabilmesine imkân veren düzenleme getirilmektedir.
2003 yılı Katılım Ortaklığı Belgesi 3 üncü bölümünde, her aday ülke
için belirlenen alanlar, bu ülkelerin her birinin Kopenhag Kriterlerinden
doğan yükümlülüklerini yerine getirme kapasitelerine göre saptanmıştır.
Aday ülkede, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, insan haklarının, azınlıkların
korunması ve azınlıklara saygıyı garanti altına alan kurumların istikrarının
sağlanması öngörülmektedir. Kültürel çeşitliliğin ve menşei ne olursa olsun
tüm vatandaşların kültürel haklarının güvence altına alınması, mevcut düzenlemelerin
ortaya konulması ve bu alanlarda kalan kısıtlamaların esnekleştirilmesiyle,
radyo ve televizyon yayınlarıyla somut bir biçimde erişimlerinin güvence
altına alınması ifade edilmiştir.
Değerli milletvekilleri, arz ettiğim düzenleme gerekçesi, Katılım Ortaklığı
Belgesinin bir gereğidir. Tasarının 17 nci maddesinde de, bu hakkın kullanılmasına
ilişkin esas ve usullerin, kanunun yayımı tarihinden itibaren dört ay içerisinde,
Radyo ve Televizyon Üst Kurulunca hazırlanacak yönetmelikle yürürlüğe konulacağına
ilişkin hüküm de getirilmiştir. Dolayısıyla, bu hakkın özüne dokunulmaksızın
kullanılmasına ilişkin esas ve usuller de, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu
tarafınca tespit edilecektir.
Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının
kanunlaşmasıyla, Kopenhag Kriterlerinin ve 2003-2004 yılları Katılım Ortaklığı
Belgesinin öncelik tanıdığı hususlar yerine getirilmiş olacaktır.
Yüce Meclisimiz, bu tasarıyı kanunlaştırmak suretiyle, Türkiye Cumhuriyetinin
Avrupa Birliğine üye olma yolundaki iradesini bir kere daha tezahür ettirmiş
olacaktır.
Bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum; teşekkür ediyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Akçam.
Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.
Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler... Kabul
etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Maddeler üzerindeki görüşmelerin tamamlanması ve yasa tasarısının
kabul edilmesinden sonra, Adalet Bakanı Cemil Çiçek teşekkür konuşması
yaptı. Adalet Bakanı'nın konuşması şöyle:
ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Ankara)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
biraz evvel, çok değerli oylarınızla ve ittifakla yasalaştırdığımız bu
düzenlemelerle çok önemli bir adım atmış bulunuyoruz. Türkiye’nin demokratik
standardının yükseltilmesi, temel hak ve özgürlüklerin kullanım alanının
genişletilmesi, insanı esas alan, insanı insan olduğu için saygıya değer
bulan bir anlayışla, bu yasaları geçirmiş bulunuyoruz ve böylece, bu anlayışa
da yasal destek sağlamış oluyoruz.
Bu yasayla, Türkiye’nin siyasî, sosyal ve kültürel alanda gelişmişlik
çapını büyüten, genişleten gayretlere, Meclis, önemli bir destek vermiş
oluyor ve yine bu yasayla, 164 yıllık çağdaşlaşma, medenî dünyayla beraber
olma ve bunun somut hedefi olan Avrupa Birliğine ümit ediyorum ki, bir
adım daha yaklaşmış oluyoruz.
İnanıyorum ki, ileride, Türkiye’nin siyasî tarihini yazanlar, 22 nci
Dönem Parlamentosu için, onun siz değerli milletvekilleri ve değerli üyeleri
için ayrı bir bölüm ayıracaklardır. Bu onur hepimize aittir. Bu onur, AK
Partiye, Cumhuriyet Halk Partisine ve bugün bu yasanın gerçekleştirilmesi
için çaba sarf eden tüm milletvekillerine ait olacaktır; çünkü, Avrupa
Birliği hedefi hepimizin hedefidir. Avrupa Birliği politikası, 44 yıllık
bir devlet politikasıdır ve millî bir politikadır.
Birlikte bu politikaya katkı sağladığınız için, hepinize ayrı ayrı teşekkür
ediyor, saygılar sunuyorum. Bu kanun, hepimiz için, milletimiz için hayırlı
olsun.
Çok teşekkür ederim. (Alkışlar)
|