|
Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı
ve Adalet Komisyonu Raporu'nun tümü üzerindeki görüşmeleri şöyle:
(30 Temmuz 2003 - TBMM 113. Birleşim)
BAŞKAN (Başkanvekili İsmail ALPTEKİN) -
Tasarının tümü üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, İstanbul
Milletvekili Sayın Onur Öymen; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA ONUR B. ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, çok
değerli milletvekilleri; Yedinci Uyum Paketi olarak anılan, bazı yasalarda
değişiklik yapılmasına ilişkin, hükümetin önerdiği yasa tasarısı hakkında
Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere söz almış
bulunuyorum.
Bilindiği gibi, bu uyum paketleri, hükümetin Ulusal Programında da açıklıkla
ifade edildiği gibi, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle üyelik müzakerelerine
başlaması için kaçınılmaz olan yasa değişikliklerini içeriyor. Biz, bu
paketleri, bu anlayışla, şimdiye kadar destekledik. Cumhuriyet Halk Partisi,
yapıcı bir yaklaşımla, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle bütünleşmesi yolundaki
hukukî ve diğer tedbirleri, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da
desteklemeye devam edecektir. Bu konuyu çok açıklıkla ifade edeyim.
Yalnız, şu noktanın altını çizmek istiyorum: Uyum paketleriyle, Türkiye’de
demokrasinin derinleştirilmesi, çağdaşlaşma yolunda yapılacak hukuk reformlarını
birbiriyle karıştırmamak lazımdır. Uyum paketleri, demin de dediğim gibi,
Ulusal Programda da söyleniyor, ifade ediliyor, Türkiye’nin üyelik müzakerelerine
başlaması için olmazsa olmaz koşulları kapsaması gereken yasa değişiklikleridir.
Şimdi, huzurunuzdaki yasa tasarısına baktığımız zaman, öyle anlaşılıyor
ki, öze ilişkin, temele ilişkin yasalar ile aynı nitelikte olmayan bazı
başka yasa değişikliği önerileri bir arada sunulmuştur. Ayrıca, bu tasarıların
bazılarına baktığınız zaman, bunların yerine getirilmesinin Türkiye’nin
üyeliğiyle doğrudan ilgisi olmadığını “bunları yapmazsak, bizi üyelik masasına
oturtmazlar” denilemeyeceğini görüyorsunuz.
Şimdi, bütün ayrıntıları, hepsini huzurunuzda arz etmek istemiyorum;
ama, bunlardan bir örnek vereyim sizlere. Mesela, yapılan değişiklikle,
terör suçundan mahkûm olanların, şimdiye kadar dernek kurma hakkı yokken,
mahkûmiyetlerinden iki yıl geçtikten sonra dernek kurma hakkı veriliyor
kendilerine.
Şimdi, şunu söyleyebilir miyiz; biz, terör suçu işleyenlere dernek kurma
hakkı vermezsek Avrupa Birliğine giremeyiz” diyebilir miyiz; yoksa,
şunu mu diyebiliriz: Acaba bu terörün siyasallaştırılması yolunda bir
adım mıdır; böyle bir kuşku ifade edenler haksız mı olur?! O bakımdan,
bizim, bir bütün olarak baktığımızda gördüğümüz şudur: Bu paketin içinde
gerçekten öze ilişkin olan, AB üyeliği açısından yararlı olan, önemli olan,
zorunlu olan hususlar vardır, böyle olmayanlar vardır. Bu ayırımı baştan
yapalım.
İkincisi, bazı değişiklikler gerçekten çok olumludur; yani, bilim ve
sanat eserlerine sansür uygulanmayacağı gibi, Dernekler Yasasında, Vakıflar
Yasasında yapılan iyileştirmeler gibi, demokratik haklar, özgürlükler alanında
öngörülen bazı adımlar gibi. Bunlar çok olumludur.
Şimdi, öyle anlaşılıyor ki değerli arkadaşlar, bu paketin özü, Millî
Güvenlik Kurulu ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğiyle ilgili olarak
yapılan düzenlemelerden oluşmaktadır. Şimdi, ulusal güvenlik, hepimizin
birinci önceliği verdiği konudur. O bakımdan, tasarının bu maddesine büyük
bir dikkatle eğileceğiz. Yalnız, bu vesileyle, şunu hatırlatayım: Dün,
Yüce Mecliste, teröristlere af yasa tasarısını görüşürken bazı kuşkularımızı
dile getirmiştik. Bu af yasa tasarısı kabul edildiği takdirde terörün artabileceği,
teröristlerin Kuzey Irak’ta yakalanmayabileceği yolundaki kuşkularımızı
dile getirmiştik. Bunun üzerinden 24 saat geçmeden, ne yazık ki, bu kuşkularımızın
gerçek olduğunu görüyoruz. Basın haberlerine bakarsanız, Amerikan sözcüleri
bu yasayı büyük bir coşkuyla, olumlu bir şekilde karşılıyorlar ve “biz
de, Kuzey Irak’ta teröristleri barındırmayacağız” diyorlar. Gazetelerde
havadis çıkıyor, oradaki terörist liderleri Norveç’e göndereceklermiş.
Arkadaşlar, siz, bu düşünceyle mi bu yasayı kabul ettiniz; anlayışınız
bu muydu; yoksa, bu yasayı çıkarırsak oradaki terör liderlerini Amerikalılar
derhal yakalayarak Türkiye’ye iade edecekler, bunların yargılanmasına imkân
sağlayacaklar diye mi onayladınız? Biz, böyle anladık; ama, öyle anlaşılıyor
ki, herkes böyle anlamamış. Bu konuya dikkatinizi çekiyorum. Güvenlik konularından
bahsederken, Yüce Meclisin, her zaman, her konuda belki olduğundan daha
büyük bir duyarlılık göstermesi gerektiğine işaret ediyorum.
Şimdi, gündemimizde olan yasa değişiklikleri, Millî Güvenlik Kurulu
ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğiyle ilgili değişiklikleri de
büyük bir özenle ve dikkatle değerlendirmemiz gerekiyor.
Şimdi, Avrupa Birliği bizden ne istiyor, önce ona bakalım: Avrupa Birliği
14 Nisan 2003 tarihli Katılım Ortaklığı Belgesinde diyor ki: “Ordu üzerindeki
sivil denetimin AB üyesi ülke uygulamalarıyla uyumlu hale getirilmesi için,
Millî Güvenlik Kurulunun işleyişinin, bu ülkelerinkine uyarlanması gerekir.”
Yani, Avrupa ülkelerine benzer bir uyarlama yapalım diyor. Bir de, 2002
yılında yayımladığı İlerleme Raporu var; o, daha ilginç; orada, “Millî
Güvenlik Kurulu, resmen, bir tavsiye organıdır; ama, oradan çıkan kararlar
tavsiyeden daha büyük ağırlık taşır” diyor. “Kurulun sivil üyelerinin sayısını
artırdınız; fakat, bunun çok fazla etkisi yoktur; çünkü, sivillerin sayısının
artırılması uygulamada değişiklik yapmamıştır, askerlerin büyük bir etkinliği
vardır” diyor. Peki, Avrupa Birliği, şimdi çıkaracağımız yasadan sonra
da aynı değerlendirmeyi yaparsa ne diyeceksiniz?! İlerleme Raporunda diyor
ki: “Türkiye’de askerî şahsiyetler, dışpolitika konularında, siyasî konularda,
sosyal konularda demeçler veriyor.” Sanki, Avrupalı askerî yetkililer,
hiçbir yerde hiçbir konuda konuşmuyorlarmış gibi, sadece Türk askeri konuşuyormuş
gibi, askerî yetkililerin konuşmasından şikâyet ediyorlar. Yani, şunun
için söylüyorum: Biz, bu yasayı çıkardığımız zaman da, zannetmeyin ki,
işte, tamam, beklediğimiz buydu, tamamen tatmin olduk, yarın sabah masaya
oturmaya hazırız diyeceklerdir; bir de uygulamayı görelim diyeceklerdir;
bir de bakalım yine böyle beyanlar veriliyor mu diyeceklerdir. O bakımdan,
hükümete, çok dikkatli olmayı tavsiye ediyoruz. Avrupa Birliğinin daha
önce bize verdiği belgelerdeki ifadeler, bizi, bu konularda çok dikkatli
olmaya sevk ediyor.
Şimdi, biraz önce de ifade ettim, biz, bu yasadaki değişikliklerin uyum
içinde hazırlanmış olduğunu tahmin ediyorduk. Sayın Genel Başkanımıza,
Sayın Dışişleri Bakanı, bu metnin ilk taslağını sunduğunda bunu teşekkürle
karşıladık, bunu değerlendireceğimizi söyledik ve zannettik ki, bu tasarı
üzerinde bütün ilgili makamların, kuruluşların da görüşü alınmıştır.
Şimdi, ondan sonra, gerçekten hükümet ile askerî makamlar arasında,
diğer kuruluşlar arasında yazışmalar, görüşmeler olduğunu anlıyoruz; ancak,
şunu da anlıyoruz ki, bugün Meclisin huzuruna sunulan yasa tasarısı metni
üzerinde ilgili kuruluşlarımızın tam bir görüş birliği yoktur. Eğer varsa
ve hükümet de, bunu, bu Meclisten açıklarsa, bunu öğrenmekten memnunluk
duyacağız; ama, basında yer alan haberlerden, bazı sayın bakanların ifadelerinden
anlıyoruz ki, şu anda, daha bu metin üzerinde görüş birliği oluşmamıştır.
Bu doğal karşılanabilir; netice itibariyle, Meclise karşı, halka karşı
sorumlu olan hükümettir; gayet tabiî ki, Meclise sunulan metinler, hükümetin
görüşlerini yansıtacaktır. Hükümet dilediği öneriyi sunmaya özgürdür; ama,
güvenlik gibi, ülkemizde yaşayan insanların can güvenliği gibi konularda,
bütün ilgili kuruluşlarımızın görüşünün dikkatle değerlendirilmesi ve mümkün
olduğu ölçüde uyum sağlanması, görüş birliği sağlanması, sanıyorum, çok
daha iyi olurdu. Öyle anlaşılıyor ki, bu, henüz sağlanabilmiş değildir.
Peki, bu tasarı, Avrupa Birliğinin bizden beklediği gibi, Avrupa Birliğindeki
uygulamalarla uyum içinde midir; Avrupa Birliğinin diğer üyelerinde, bu
konular, bize sunulan tasarıdaki gibi düzenlenmiştir? Değerli arkadaşlar,
bu konuda bazı çalışmalar yapıldığını biliyoruz, ilgili komisyonlara bu
konuda bazı bilgiler verildiğini biliyoruz. Biz de bir araştırma yaptık,
bugünkü dünyada internet yoluyla ulaşılamayacak bilgi azdır. Bizim vardığımız
sonuçlar, biraz farklıdır.
Size bir örnek vereyim; bu yasa tasarısında deniliyor ki, Millî Güvenlik
Kurulu, şimdiki gibi her ay değil, iki ayda bir toplanacaktır. Acaba, Avrupa
Birliği mi bizden bunu bekliyor, böyle mi dediler; bütün Avrupa ülkelerinde
iki ayda bir mi toplanır; böyle değil, Avrupa Birliği ülkelerinde benzeri
kuruluşlar değişik zamanlarda toplanıyor. Daha seyrek toplananlar da var;
ama, her ay toplanan da var. Örnek vereyim size, mesela, Litvanya’da, Millî
Güvenlik Kurulu benzeri kuruluş her ay toplanıyor. Şunu diyebilir miyiz
ki, Litvanya’nın coğrafî konumu, stratejik durumu, Türkiye’den daha önemlidir,
orada her ay toplanması doğaldır; ama, Türkiye’de buna ihtiyaç yoktur;
bunu söyleyebilir miyiz. Şunu söyleyebilir miyiz; biz, Millî Güvenlik Kurulunu
iki ayda bir toplarsak, daha demokratik ülke oluruz, Avrupa Birliğine girişimiz
kolaylaşır; ama, her ay toplanırsak, bu, demokratik sayılmaz, bizim üyeliğimiz
güçleşir; bunu söyleyebilir miyiz.
Demek ki, bu gibi değişiklikler, Avrupa Birliği ülkelerindeki bütün
uygulamaları yansıtmıyor; bir kere, bunu bilmemizde fayda var. Öyle anlaşılıyor
ki, bu konu özellikle, Avrupa Birliğinin bir telkininden ziyade, hükümetin,
bu konuları, askerlerle daha seyrek görüşme ihtiyacından kaynaklanıyor.
Biz, bazı sayın bakanların basındaki demeçlerini böyle yorumluyoruz, böyle
anlıyoruz. Bunu, bir eksiklik olarak görüyoruz. Daha sık görüşmekte bir
sakınca yok. Efendim, denilebilir ki, ihtiyaç duyulduğunda, daha sık da
toplanabilecek; tasarı bunu öngörüyor. Bu, diğer ülkelerin kanunlarında
da var; diğer ülkelerin yasaları da aynen diyor ki “gerektiğinde daha sık
toplanabilir.” Bütün mesele ilke; siz, ilke olarak, bugünkünden daha seyrek
toplanmayı öngörüyorsunuz; bunu söylüyoruz.
İkincisi nedir: Efendim, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri, askerlerden
de olabilir, sivillerden de olabilir. Normaldir, doğaldır, Avrupa’daki
uygulamalara uygundur; biz, buna karşı çıkmıyoruz; ama, şu zannedilmesin
ki, Avrupa Birliği ülkelerinde -komisyon raporunda gördüğümüz gibi- genel
sekreter sadece sivillerden oluşur; öyle değil. Avrupa Birliği ülkelerinde,
bazılarında askerlerden oluşuyor veya üyeliğe kabul edilen ülkelerde, üyeliği
yakında gerçekleşecek ülkelerde. Mesela, Bulgaristan’da, bu komitenin genel
sekreteri askerdir. Mesela, Portekiz’de, şu anda, bu komitenin genel sekreteri
bir korgeneraldir. Demek ki, şu izlenimi almayalım: Yani, bütün Avrupa
ülkelerinde sivildir, bir tek Türkiye’de askerdir; bunu değiştiriyoruz;
bu değil. Biz, karşı olduğumuz için söylemiyoruz; ama, bunların altını
çiziyoruz; çünkü, uyum paketi demek, Avrupa Birliğiyle uyumlaştırma paketi
demek.
Efendim, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri, halen, Bakanlar Kurulu
tarafından seçiliyor, tayin ediliyor; şimdi, Başbakanın onayıyla Cumhurbaşkanı
tarafından seçilecek, atanacak.
Değerli arkadaşlar, hükümet bu gibi değişiklikler yapabilir, buna itirazımız
olmaz; ama, şunu söyleyelim: Bu, Türkiye’nin daha demokratik olduğunu kanıtlama
anlamına gelmiyor. Genel Sekreter Başbakan tarafından atanırsa, önerilirse
Cumhurbaşkanına, Türkiye demokratik bir ülke olacak; ama, Bakanlar Kurulunun
onayıyla seçilirse, demokrasi sayılamayız! Bunu söyleyemeyiz.
Bunun ötesinde, en önemlisi, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin
yetkileri konusu vardır. Şimdi, bu yetkilerin içinde, gerçekten, çağın
gerisinde kalmış olanlar bulunabilir ve vardır, değiştirilmesi gerekenler
vardır. Biz demiyoruz ki, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin yetkileri
aynen olduğu gibi muhafaza edilmelidir, bir kelimesi değiştirilemez. Bunu
söylemiyoruz; ama, şuna dikkat ediyoruz, şunu söylüyoruz: Bu tasarıyla
bu yapılmıyor. Bu tasarıyla, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Yasasındaki
yetkilerin tümü kaldırılıyor ortadan, hepsi kaldırılıyor. Ne kaldırılıyor
mesela; Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin ilgili kamu kuruluşlarıyla
birlikte ülke güvenliğiyle ilgili araştırmalar yapması, incelemeler yapması,
planlar yapması, bu yetki de kaldırılıyor. Buna benzer pek çok yetki kaldırılıyor.
Yani, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, tamamen işlevsiz, anlamsız
bir hale getiriliyor.
Değerli arkadaşlar, hükümetin önerdiği metinde, Millî Güvenlik Kurulu
Genel Sekreterliği şunu yapacak: “Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği,
Millî Güvenlik Kurulunun sekreterlik hizmetini yürütür.” Sekretarya hizmeti
yapacak. Başka; “Millî Güvenlik Kurulunca ve kanunlarla verilen görevleri
yerine getirir.” Şimdi, kanunla verilen görevleri tamamen kaldırmışsınız.
Yani, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kanununda bir tek yetki
bırakmamışsınız. Bu, o anlama geliyor; çünkü, yetki veren 13 üncü maddeyi
tamamen kaldırıyorsunuz, onun yerine bu iki cümleyi koyuyorsunuz. Bu doğru
mudur?!
Anlıyoruz, hükümetin ihtiyaçlarını, sıkıntılarını, değişiklik ihtiyacını.
Zannetmeyin ki, biz, bütün bunları anlayışsızlıkla karşılıyoruz. Zannetmeyiniz
ki, biz, sizden daha az demokrasi yanlısıyız, sizden daha az sivilleştirme
yanlısıyız; tam tersine, Cumhuriyet Halk Partisi, bu ülkede sivilleşmenin,
demokrasinin, çok partili rejimin öncülüğünü yapmış partidir, Cumhuriyet
Halk Partisi, Avrupa Birliğiyle üyeliği hedefleyen ortaklık anlaşmasını
imzalayan partidir. Bizim Genel Başkanımız, o zamanki Başbakan Sayın İsmet
İnönü imzalamıştır bunu. Yanlış anlamayın bizim sözlerimizi; ama, Millî
Güvenlik Kuruluna, böyle bir örgüte pek çok ülkenin ihtiyacı vardır, bizim
de ihtiyacımız vardır, Türkiye’nin de ihtiyacı vardır, sizin de ihtiyacınız
vardır, bir gün herkese lazım olur. Böyle kuruluşlar, böyle örgütler bir
gün herkese lazım olur, bu, ülke güvenliğiyle ilgili çalışmalar yapan bir
örgüttür. Bütün yetkilerini çıkarırsanız yasadan, bunu anlamsız, işlevsiz,
her sabah kendisine verilecek görevi bekleyen bir kuruluş haline getirirsiniz,
yanlış olan budur. Bu konuda hükümeti uyarmak istiyoruz.
Şimdi, burada, esasa ilişkin olarak söylemek istediğimiz şudur: Biz,
bütün bunları niçin yapıyoruz? Hükümet, gerçekten, baktı ki, bu yasanın
hiçbir maddesinin tutar tarafı yoktur, hepsini değiştirelim de, yeni bir
anlayış getirelim. Böyle mi yola çıktı? Yoksa, Avrupa Birliği, bizden bunları
talep ediyor –demin metinlerini okudum- uyum için, Türkiye’nin üyelik müzakerelerine
başlaması için bunları yapmamız lazım, onun için mi yola çıktı?
Arkadaşlar, görüyoruz ki, hükümetin yaklaşımının arkasında daha çok
Avrupa ülkelerinin, bazı Avrupalı yetkililerin Türkiye’den beklentileri
var. Bunlar, acaba niçin rahatsız oluyorlar Türkiye’deki askerin rolünden
buna bakalım. Niçin rahatsız oluyorlar? Biz, çeşitli görüşmeler yapıyoruz
Avrupa Birliği yetkilileriyle. Bize iki şey söylüyorlar; bir, askerin rolü,
iki, Türkiye’de azınlıkların din özgürlüğünün olmadığı iddiası. Şimdi,
bu iddiaları hükümet kabul ediyor mu? Ben, size soruyorum, Yüce Meclisin
üyeleri olarak, siz kabul ediyor musunuz? Türkiye’de en yüksek karar alma
mercii Türkiye Büyük Millet Meclisi değil midir? Biz, aylardan beri sizinle
birlikte çalışıyoruz. Elinizi vicdanınıza koyarak şunu diyebilir misiniz
ki: “Bu Meclisin aldığı kararları askerler yönlendirir. Her kararımızı
askerlerin talimatıyla alıyoruz.” En hassas konularda burada karar aldık,
bir tanesinde askerlerin baskısıyla hareket ettik mi?! Şimdi, biz “Türkiye’de,
siyasete askerler tahakküm ediyor” yolundaki iddiaları kabul edebilir miyiz?!
Bizim hükümetten beklediğimiz şudur; Avrupalılara deyiniz ki: “Türkiye’de,
siyaseti askerlerin yönlendirdiği, siyasete askerlerin tahakküm ettiği
iddiası tamamen gerçekdışıdır. Türkiye’de, siyasete Türkiye Büyük Millet
Meclisi yön verir ve o da, halkın egemen iradesini temsil eder.” Hükümeti,
maalesef, bu konularda yeterince açık bir dille konuşur görmüyoruz. Türkiye’nin
bu konudaki gerçeklerini, Avrupalılara hiç çekinmeden anlatmamız lazım.
Düzenlemeler gerekiyorsa, düzeltelim; yasaları değiştirelim, askerlikle
ilgili, Millî Güvenlik Kuruluyla ilgili yasalar da dahil hepsini değiştirelim;
ama, şu izlenime karşı çıkalım: “Bu ülkeyi askerler yönetiyor.” Bu, doğru
değildir; doğru olmadığını, sanıyorum ki, Adalet ve Kalkınma Partisine
mensup arkadaşlarımız da kabul edecektir.
Şimdi, biz, Yedinci Uyum Paketini desteklerken, ilke olarak, bu söylediğim
düşüncelerle destekliyoruz ve bu değişiklikler Yüce Meclis tarafından onaylanırsa,
uygulamada, hükümetin, bu düşüncelerimize gereği gibi değer vereceğini
ümit ediyoruz.
Değerli arkadaşlar, Avrupa Birliğine üyelik gibi millî bir davada, biz,
iktidar ve muhalefet, el ele çalışmamız gerektiğini düşünüyoruz; bu konuda
bizim hiçbir kompleksimiz yoktur, hiçbir sıkıntımız yoktur ve biz, Meclisin
birlik halinde olmasından Türkiye’nin kazançlı çıkacağına inanıyoruz.
Saygılarla selamlıyorum Yüce Meclisi. (Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Öymen.
Tasarının tümü üzerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına, Düzce
Milletvekili Sayın Yaşar Yakış; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)
AK PARTİ GRUBU ADINA YAŞAR YAKIŞ (Düzce) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; 262 sıra sayılı -Yedinci Uyum Paketi olarak adlandırılan-
Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı konusunda
AK Parti Grubumuzun görüşlerini sunmak için huzurunuzda bulunuyorum; hepinizi
saygıyla selamlıyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önce, Yedinci Uyum Paketinin
ne olduğu konusunda birkaç kelime söyledikten sonra, içeriği hakkında da,
Grubumuzun düşüncelerini sizlerle paylaşacağım. Yedinci Uyum Paketi, Avrupa
Birliği müktesebatına uyum sürecimizin bir aşamasından ibarettir; yani,
bundan sonra da çok sayıda yasa tasarıları gelecektir. Bunların her birinde
de, şu anda İngilizce metni 83 000 sayfadan ibaret olan Avrupa Birliğinin
o büyük müktesebatına uyum için, adım adım ilerleyeceğiz. Dolayısıyla,
Yedinci Uyum Paketi, işte o süreçte bir aşamadan ibarettir; ne herhangi
bir sürecin başlangıcıdır ne de herhangi bir sürecin sonudur.
Bu yasa tasarılarını neden bir paket halinde sunuyoruz? Pek tabiî ki,
bu yasa tasarısında yer alan hususları, Cumhuriyet Halk Partisinin değerli
temsilcilerinin çeşitli vesilelerle dile getirdikleri gibi, ilgili yasalardayasanın
bütünlüğünü bozmadan yasanın tümünde, belki Yüce Meclise sunmak suretiyle,
değişiklikler yapmak da mümkündü. Evet, böyle bir yöntem vardır. Örneğin,
bugün, Türk Ceza Kanunu Avrupa Birliği normlarına, Kopenhag Kriterlerine
uymamaktadır. Dolayısıyla, Türk Ceza Kanununun tümünü veya Dernekler Kanununu
veya Vakıflar Kanununu da, zamanı gelince değiştirmek gerekir; fakat, bunların
büyük hacimli kanunlar olduğu hepinizin malumlarıdır. Dolayısıyla, o hazırlıkları
tamamlayıp da, o büyük yasaları değiştirerek, Avrupa Birliği için, Kopenhag
Kriterlerine uyum açısından olmazsa olmaz sayılan unsurları, bir an önce
-biran önce derken neyi kastediyoruz- 2003’ün sonunda yapılacak olan Avrupa
Birliği zirvesine yetiştirecek şekilde yapmamız mümkün olmadığı için, hükümetin
şu anda öncelikli gördüğü hususları, çeşitli yasalardan çıkararak, bir
paket haline getirmek suretiyle, Yüce Meclisin huzuruna sunmuş bulunuyoruz.
Dolayısıyla, paket olmasının nedeni, o bütünlüğü bozmak amacında olduğumuz
için değil veya o paket, AK Partinin, kendi çıkarları açısından öncelikli
gördüğü ve oraya sıkıştırmak istediği hususlara da yer açmak için oluşturulmuş
değildir; tamamen zamana karşı olan yarışın doğal bir gereğidir.
Peki, bu paketi, neden bu kadar aceleye getirerek, Meclisin kapanmasından
önceki iki günlük dar çerçeveye sıkıştırmak zorunda kaldık; bunun tarihçesinin
değerli milletvekillerinin malumu olduğunu tahmin ediyorum. Biliyorsunuz,
2003 yılının sonunda yapılacak olan Avrupa Birliği zirvesinde, Türkiye’nin,
Avrupa kriterlerine -Kopenhag Kriterlerine- uyup uymadığının bir değerlendirmesi
yapılacaktır. Değerlendirme, 2004 sonunda yapılacak, müzakerelere başlanılıp
başlanılmayacağı belirlenecektir; ama, bizim, 2004’ün sonunu değil, bu
iş için 2003 yılının sonunu hedeflediğimiz daha geçen sene, o zamanki Avrupa
Birliğinin Dönem Başkanı olan Danimarka’nın Başbakanı Rasmussen’in huzurunda,
o zaman, Parti Genel Başkanı sıfatıyla Danimarka’yı ziyaret etmiş olan
şimdiki Başbakanımız tarafından ifade edilmişti ve Sayın Başbakanımız demişti
ki: “Biz, Türkiye’nin giriş müzakerelerinin 2003 yılında başlaması gerektiğini
düşünüyoruz. Neden; çünkü, öteki ülkelerle müzakereler, daha Kopenhag kriterlerinin
tümüne uyacak noktaya gelmeden başlamıştı. Hatta, bazı ülkelerin müzakerelerin
başlamasından iki yıl sonra o ülkeler için hazırlanan gelişme raporlarında
-filanca ülke, ismini burada zikretmek istemiyorum- “üyelik müzakerelerinin
başlamasından itibaren iki yıl geçmiş olduğu halde, o ülke, henüz Kopenhag
kriterlerine uyumlu hale getirmemiştir mevzuatını” diye o ülkeyle ilgili
değerlendirme raporlarında bu çeşit hükümler yer alıyordu. Biz de, Sayın
Başbakanımızla, o zaman dönem başkanına “madem, o ülkeler henüz Kopenhag
kriterlerine uymadan müzakerelere başlayabildiğine göre; hatta, müzakereler
başladıktan iki yıl sonra dahi Kopenhag kriterlerine uyma açısından eksiklikler
arz ettiğine göre, o zaman Türkiye’yle de müzakerelere 2003 başında -yani,
birkaç hafta sonraydı o tarihe göre- başlayabilmeniz lazımdır” demiştik;
fakat, Avrupa Birliğinin buna henüz hazır olmadığını gördük ve “eğer 2003
yılının başında bunu sağlayamıyorsanız 2003’ün ortasında başlayabilirsiniz
müzakerelere, o da olmazsa 2003’ün sonunda başlayabilirsiniz; çünkü, biz
o tarihe kadar şu anda mevcut olan eksikliklerimizi de tamamlayabileceğimize
inanıyoruz” demiştik. Dolayısıyla, biz, Avrupa Birliğine uyum açısından,
daha doğrusu Kopenhag kriterlerine uyum açısından mevcut olan eksikliklerimizi
2003 sonuna kadar tamamlayabileceğimizi o tarihte Avrupa Birliği Dönem
Başkanı Rasmussen’e bildirmiştik. Kendi açımızdan tutarlı olmak için bu
vaadimizi yerine getirmeyi arzu ediyoruz; yani, 2003 yılı sonunda çıkacak
olan raporda “Türkiye’nin, artık Kopenhag kriterlerine uyum açısından bir
eksiği kalmamıştır” diye bir ibarenin, bir ifadenin değerlendirme raporunda
yer almasını arzu ediyoruz.
Peki, diyeceksiniz ki “daha yıl sonuna üç dört ay var, dört beş ay var;
niye bu kadar acele ediyorsunuz?” Acelenin sebebi basittir; 2003 yılının
sonunda, aralık ayında değerlendirilecek olan veya müzakerelere temel teşkil
edecek olan Avrupa Birliği Raporu ekim ayında yayınlanacaktır. Peki, diyeceksiniz
ki, o zaman, ekim ayını bekleseydiniz; ama, ekim ayında hazırlanacak olan
raporun bilgileri, rapora mesnet teşkil edecek olan bilgiler, Türkiye tarafından,
ağustos ayında en geç Avrupa Birliğine iletilecektir. Dolayısıyla, Yüce
Meclis tatildeyken, ilgili makamlarımız, Avrupa Birliği Komisyonuna diyeceklerdir
ki “şimdiye kadar şu şu yasaları çıkardık; böylelikle, Avrupa Birliği Kopenhag
kriterlerine uyum açısından size vaat ettiğimiz noktaya gelmiş bulunuyoruz.”
Bunu söyleyebilmek istiyoruz. Bunun, yetkili makamlarımızın Avrupa Birliği
Komisyonuna ağustos ayında göndereceği raporda yer alabilmesi için de,
Meclisin, tatile girmeden önce bu yasaları çıkarması gerekiyordu; dolayısıyla,
neden şimdi, neden bu kadar acele sorusunun cevabı burada yatmaktadır.
Efendim, paketin içeriğinde ne var? Sayın Büyükelçi Öymen, Cumhuriyet
Halk Partisinin değerli sözcüsü, paketin içerisinde önem verdikleri hususlara
değindiler. Nitekim, en önemli hususlar, kendilerinin de altını çizdiği
hususlardı. Pek tabiî ki, bunun dışında başka hususlar da var; ama, en
önemlileri oydu. Bunlar arasında Millî Güvenlik Kuruluyla ilgili söyledikleri,
nitekim, çeşitli müzakerelerde de üzerinde en fazla durulan konulardan
biri oldu.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, Millî Güvenlik Kuruluyla ilgili, Millî
Güvenlik Kurulunun kendisi ve Millî Güvenlik Kurulunun Sekretaryası, yine,
ona sekretarya hizmeti veren Genel Sekreterlikle ilgili olarak yaptığı
değişikliklerin özü nedir; özü gayet basit, nitekim, Sayın Büyükelçi Öymen’in
söylediği gibi, Avrupa Birliği ülkelerinde Millî Güvenlik Kuruluna tekabül
eden kuruluşlar yeknesak değil, hepsi birbirine benzer şekilde değil; bazılarında,
esasen, bizdeki Millî Güvenlik Kuruluna benzeyen, ona tekabül edecek bir
kuruluş yok. Bu ülkeler arasında Fransa, İsveç, Danimarka, Finlandiya ve
Lüksemburg var. Bu ülkelerde millî güvenlik kurulu adıyla faaliyet gösteren
bir kuruluş olmadığı gibi, ona benzer hizmetler ifa eden kuruluş da yok.
Peki, başka ülkelerde nasıl; başka ülkelerin birçoğunda millî güvenlik
kurulu sivillerden oluşuyor, yani, bünyesinde asker barındırmıyor; bunlar
da, Belçika, Estonya, Macaristan ve Portekiz.
Peki, millî güvenlik kurulu içinde asker bulunduran ülkeler var mı;
var, Almanya bulunduruyor, Belçika bulunduruyor.
Dolayısıyla, Türkiye, bu modeller arasında, yani, hiç millî güvenlik
kurulunun isminin dahi bulunmadığı yelpazenin bir ucundaki ülkelerden kalkarak,
bünyesinde asker de bulunduran ülkelere kadar olan bu yelpaze içinde kendisine
ve ihtiyaçlarına en fazla uyan model hangisiyse onu seçmiştir ve bir adım
daha ileri gitmiştir. Sayın Büyükelçi Öymen’in de belirttiği gibi, Türkiye’nin
kendine özgü koşulları vardır. Türk toplumunda askeriyenin kendisine özgü
çok saygın bir yeri vardır, cumhuriyetimizin kurulmasında, yaşatılmasında
askeriyenin çok önemli rolü vardır. Bütün bunlar da göz önüne alınarak...
Örneğin, içinde, bünyesinde, üyeleri arasında en çok asker bulunduran millî
güvenlik kurulu Türkiye’dedir; yani, Genelkurmay Başkanımız, 3 kuvvet kumandanı
ve jandarma kumandanı olmak üzere 5 general bulundurmaktadır. Hükümetimiz,
bünyesinde bu kadar çok asker bulunduran bir Millî Güvenlik Kurulunu neden
tercih etti; çünkü, Türkiye’nin ihtiyaçları böylesini gerektiriyor. Onun
için, biz, başka ülkeler şöyle yapıyor, böyle yapıyor diye değil, Avrupa’nın
genel gidişine bakıyoruz; o veriler karşısında, bizim bünyemize hangisi
en çok uyuyorsa, o modeli almış bulunuyoruz ve ona Türkiye’nin koşullarının
gerektirdiği düzeltmeleri yapmak suretiyle.
Bir de, Millî Güvenlik Kurulu Sekreteryasının görev tanımıyla ilgili
bir değişiklik oldu. Bu da bazen tartışmalar yarattı. Millî Güvenlik Kurulu
Sekreteryasının görevleriyle ilgili olarak yapılan değişiklik, aslında,
öze dokunan bir değişiklik değil. Millî Güvenlik Kurulu ve Millî Güvenlik
Kurulu Genel Sekreterliği Kanununun 2 nci maddesinde verilen görevleri
şu şekilde yapar diye -2 nci maddesinde belirtilen hususları- 4 üncü maddesinde
tekrar sayıyordu. Biz, o yasanın 2 nci maddesindeki o görev tanımını, Millî
Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin kuruluşuyla ilgili yasanın 2 nci
maddesinde ayrıntılı olarak belirlenmiş olan o görevi nasıl yerine getireceği
hususunu 4 üncü maddede belirlemek suretiyle, yasa tekniğine daha uygun
bir yazım getirmiş bulunuyoruz. Esas itibariyle, Millî Güvenlik Kurulu
Genel Sekreterliğinin işlevleri ve görevleriyle ilgili yapılmış olan değişiklik
bundan ibarettir.
Pek tabiî ki -Cumhuriyet Halk Partisinin de çeşitli zamanlarda dile
getirdiği gibi- Avrupa’da, temel hak ve hürriyetlerin uygulanması, yararlanılması
açısından bizden daha geri olan ülkeler vardır. Onları da örnek alabiliriz;
fakat, biz, acaba, bu açıdan en geri olan, temel hak ve hürriyetlerin en
kısıtlı olduğu ülkeleri mi örnek almalıyız; yoksa, Türk toplumunun gelişmişlik
düzeyini nazarı itibara alarak, Türk toplumu hangisine layıktır bu örneklerden,
ona bakarak mı bir mevzuat geliştireceğiz. Buna bakarak, hükümetimiz, Türkiye’nin
bugünkü koşullarına en uygun olanına -yoksa, Avrupa
Birliği, müzakerelere başlamak için bize yeşil ışık yaksın endişesiyle
değil- Türk toplumu, hangi düzeyde temel hak ve hürriyetlere daha layıktıra
bakmak suretiyle, temel hak ve hürriyetlerin alanını o ölçüde genişletmiş
bulunuyoruz. Bu, pakette hangi maddelerle alakalı; bu, Dernekler Kanunuyla
ilgili getirdiğimiz değişikliklerde var, askerî harcamaların denetlenmesiyle
ilgili bir madde var. Biliyorsunuz, pek tabiî ki, Meclis, askerî harcamaları
da izin verirken, istediği gibi tartışabiliyor, orada bir sorun yok; fakat,
denetlenmesinde, askerî harcamaların denetlenmesinin gerektirdiği gizlilik
kuralına özellikle uymak suretiyle, Sayıştayın denetleme alanına askerî
masrafları da sokmuş bulunuyoruz; bu, esasen, dünyadaki uygulamaya da uygun
bir yasa değişikliğidir.
Vakıflar Kanununda bazı değişiklikler öngörüyor.
Bir de, Türkiye’de anadil olarak konuşulan Türkçe dışındaki dillerde
yayın yapılmasıyla ilgili hususlar var. Bu konu, bundan önceki paketlerde
de ele alınmıştı; fakat, uygulamada ortaya çıkan bazı güçlükleri bertaraf
etmek için yasaya bazı açıklıklar getirilmiştir; dolayısıyla, 7 nci Uyum
Paketi, esas itibariyle bunları içermektedir.
Biz, AK Parti Grubu olarak, yukarıda açıkladığım nedenlerle, bu yasaya
olumlu oy vereceğiz.
Sözlerime son verirken, Yüce Meclisinizi saygıyla selamlıyorum. (AK
Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Yakış.
Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.
Tasarının TBMM Genel Kurulu'nda kabulünün ardından
Adalet Bakanı Cemil Çiçek teşekkür konuşması yaptı, CHP Grup Başkanvekili Mustafa Özyürek
de görüşlerini açıkladı.
Çiçek ve Özyürek'in konuşmaları şöyle:
ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK (Ankara) – Sayın Başkan, çok değerli
milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bugün, Meclis gündemi son derece yüklü; o sebeple, birkaç cümleyle bu
tasarı hakkındaki düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.
Yasalaştırdığımız bu paketle, Türkiye, Avrupa Birliği yolunda bir önemli
adımı daha atmış bulunmaktadır. Bu yasa, daha kaliteli bir demokrasi için
de, daha özgür bir toplum için de önemli bir adımdır. Hepimiz biliyoruz
ki, dünyada gelişmiş ülkeler grubunda yer alanların hemen tamamı, yüksek
demokrasi standardına sahip ülkelerdir. Biz, bu düzenlemeleri yaparken,
Türkiye’nin demokrasi tarihine birlikte not düşerken yapmak istediğimiz
şey, çağı yakalamak, hak ve özgürlükler açısından birinci lig ülkeler arasında
yer almaktır; esas hedefimiz budur. Bu yasalar dolayısıyla, ülkemiz için,
milletimiz için, devletimiz için herhangi bir endişeye de mahal yoktur.
Bu değişiklikler ve bu değişikliklerin içeriğini Avrupa Birliği uğruna
verilmiş tavizler olarak görüp pişmanlık duymak yerine, Türkiye’nin ihtiyacı
olan düzenlemeler olarak görmek, ülkenin hep ertelediği sorunlarını kalıcı
çözümlere kavuşturmak için gerekli iklimi ve ortamı hazırlayan düzenlemeler
olarak görmek daha doğru olacaktır. Şimdi, belki, bu Meclise düşen en önemli
görevlerden bir tanesi, sadece yasalarda değişiklik yapmak değil, bu yasaların
hedeflediği, demokrasi adına, demokrasi için, bireyin hak ve özgürlüklerini
öne çıkaran, çağdaş bir anayasayı yapmaktır. Zannediyorum, yeni dönemde,
belki, en öncelikli meselemiz, yine, iktidarıyla ve muhalefetiyle, bu Parlamento
içerisinden, günün ihtiyaçlarına uygun, beklentilerine uygun bir çağdaş
anayasayı yapmaktır. (AK Parti sıralarından alkışlar) Ümit ediyorum ki,
bunu da, birlikte başaracağız.
Bu düşünce ve bu inançla, bu tasarılara destek veren herkese, siyasî
parti gruplarına, teker teker milletvekillerimizin hepsine, Başkanlık Divanına
teşekkür ediyor, bu yasanın, ülkemiz için, milletimiz ve demokrasimiz için
hayırlı olmasını temenni ediyorum.
Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
MUSTAFA ÖZYÜREK (Mersin) – Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri;
gösterdiğiniz anlayışa teşekkür ederim.
(...............)
Değerli arkadaşlarım, oyumun rengi anlamında söz istemiştim; ama, oyumuzu
zaten verdik, oyumuzun olumlu olduğunu hep birlikte gördünüz. (AK Parti
sıralarından alkışlar)
Hep ifade ettiğimiz gibi, Avrupa Birliği, Türkiye’nin batılılaşma idealinin
son aşamasıdır. O nedenle, bu aşamaya ulaşmamızı kolaylaştıracak bütün
adımları, bütün girişimleri, biz, sonuna kadar destekledik ve desteklemeye
devam ediyoruz ve bunu, sadece, bizi Avrupa Birliğine alırlar, almazlar
anlamında değil, Türkiye’nin, halkımızın ihtiyacı olduğu için de destekliyoruz.
Varsayalım ki - inşallah üye oluruz, inşallah o camianın bir parçası oluruz-
bu gerçekleşmese bile, attığımız demokratikleşme adımları, kesinlikle,
bizim için, halkımız için, daha uygar, daha demokrat, daha çağdaş bir toplum
ideali için zorunlu adımlardır. O nedenle, biz, bu adımları her zaman destekledik,
destekliyoruz.
Burada sözcülerimiz de ifade etti, zaman zaman kamuoyuna da yansıyan
görüşlerimiz var; bu yasaların, takvimin verdiği sıkışıklık içinde önemli
eksiklerle hazırlandığını biz de fark ediyoruz, biz de görüyoruz; yani,
bu yasaları destekliyor olmamız, bu yasaların mükemmel olduğu anlamına
gelmez. Bu yasalarda önemli eksikler var, sözcülerimiz de açıkladı, biz
de açıklıyoruz. Meclisin tatil döneminden sonra, daha rahat, daha geniş
bir ortam içinde, bu eksikliklerin de tamamlanması gerektiğini ifade ediyorum
ve bu yolda temennimi de söylemek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, tabiî, yasa çıkarmak biraz kolay. Özellikle iki
partili bir Parlamentoda ve Cumhuriyet Halk Partisi gibi uygar, katılımcı
bir anlayışla olaylara bakan bir muhalefet partisinin bulunduğu bir Parlamentoda
yasa çıkarmak kolay; ama, yasaları uygulamak o kadar kolay değil.
Örneğin, anadilde yayın ve anadilin öğretilmesi konusu, çok uzun zamandır
Türkiye'nin gündemindedir. Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, 1989 yılında
bir rapor hazırlamıştık. O zaman “Kürt Raporu” diye anılmıştı ve şimdiki
Genel Başkanımız o zaman Genel Sekreterdi, DGM’de bu nedenle yargılanmıştı.
Biz, o zaman da, herkesin anadilini özgürce öğrenmesinden yana olduğumuzu
ifade etmiştik.
Şimdi, bununla ilgili, bunca zaman geçti, kanunlar çıkardık, bu pakette
de bu yönde düzenlemelerimiz var. Ben, Hükümetimizden özellikle rica ediyorum,
artık bu konuyu, konuşulan, durmadan kanunları bekleyen, yönetmelikleri
bekleyen bir konu olmaktan çıkaralım. Kim özel televizyon kurup da
anadilini öğretmek istiyorsa, buyursun, kursun, öğretsin. Kim, hangi kursta
anadilini öğretmek istiyorsa, açsın, öğretsin. Bu konularda, artık bir
komplekse kapılmaktan “acaba, şu dil öğrenilirse, şu dil konuşulursa, ülke
tehlikeye girer mi” kompleksinden kesinlikle kurtulmamız gerekiyor. Bu
iletişim çağında, herkes, istediği dilde, istediği yayınları uzaydan izliyor;
ama, biz, kanunları çıkardık; ama, hâlâ, RTÜK, beklenen yönetmeliği çıkarmadığı
için bu televizyonları kuramadık. Öyle zannediyorum ki, Sayın Dışişleri
Bakanımız, yurt dışına her gittiğinde, bu eksikliğin yüzüne vurulmasından
büyük bir eziklik duyuyordur; yani, uygulama çok önemlidir, bu adımları
bir an önce atalım. Bu ana dil konusunu -ana dilde eğitim, ana dilde televizyon
ve radyo yayını meselesini- sorun olmaktan çıkaralım.
Değerli arkadaşlarım, bunu, herkesin kafasına, özellikle, emniyet kuvvetlerinin
kafasına yerleştirmeliyiz ki, bu işler yasak olmaktan çıkmıştır.
İstanbul’da, zaman zaman, buna benzer kurslar açılıyor. Kürtçe öğrenmek
isteyen
insanlar var. Kendi ana dilini merak edenler var, yurt dışından gelip bunu
öğrenmek isteyenler var. Benim kızım da bunlardan biri; başına gelenleri
anlatsam, burada, saatlerce hikâye olur.
Değerli arkadaşlarım, artık, bunları, yasak olmaktan, polis baskısıyla,
polis tehdidiyle eğitim yapılan yerler olmaktan çıkaralım. Bu konuda, Meclis,
üstüne düşen görevi yaptı. Her türlü adımı attı ve uygulama; hükümetimizin
bu uygulamayı bir an önce hayata geçirmesini bekliyorum.
Bu konuda bir endişemi, bir korkumu da ifade etmek istiyorum. Kabul
ettiğimiz kanunun 23 üncü maddesinde bir hüküm var; orada Bakanlar Kurulu
hangi dilde eğitim yapılacağını belirler deniyor. Umarım, burada bir yasakçı
anlayışı sergilemeyiz. Belli, Kürtçe var, Lazca var, Çerkezce var. Yarın,
birisi, az duyulan bir dilde kurs açmak istediği zaman “hayır, Bakanlar
Kurulu buna izin vermiyor, böyle bir anadili biz tanımıyoruz” demeyelim;
geniş bir tanım içerisinde, isteyen, istediği dilde eğitimini yapsın, yayınını
yapsın, bir yasaklamayı kesinlikle yapmayalım diye düşünüyoruz.
Değerli arkadaşlarım, Millî Güvenlik Kuruluyla ilgili, Millî Güvenlik
Kurulu Genel Sekreterliğinin görevleriyle ilgili konular tartışıldı. Burada,
gerçekten, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin görevleri çok kısıtlanmış
bir hale geldi.
Sayın Adalet Bakanımız, bu konudaki eleştirilere komisyonda cevap verirken
“evet, tasarıda bir sınırlama getiriyoruz, saydığımız görevler azalıyor;
ancak, Millî Güvenlik Kurulu, Genel Sekreterliğe dilediği görevleri verebilir.
O bakımdan, bu Genel Sekreterliğin bazı görevlerinin tasarıda sayılmamış
olması, o görevlerin yapılmasına engel teşkil etmez. Kurul, böyle bir görevlendirme
yapabilir” demişlerdi. -hafızam beni yanıltmıyorsa- ama, şimdi, burada,
verilen bir önergeyle, bu görevlerin önemli kısmının bir Başbakan yardımcısına
aktarılacağını öğrendik, gördük ve kanun olarak gerçekleşti.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, baştan sona katılıp komisyonda müzakereleri
izleyen bir milletvekili olarak, doğrusu, Sayın Bakanımızın oradaki açıklaması
ile bu önerge arasında, benim açımdan çok ciddî bir çelişki oldu. Bunlara
gerek yok.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Mikrofonu açıyorum, buyurun.
MUSTAFA ÖZYÜREK (Devamla) – Hemen bitiriyorum Sayın Başkan.
Böyle bir ihtiyaç varsa, niçin Bakanlar Kurulundan gelen tasarıda yer
almadı? Böyle bir ihtiyaç varsa, komisyonda önerilip, oradaki üyelerin
geniş geniş tartışmasına niçin fırsat verilmedi; burada, son anda getirilen
bir önergeyle, böylesi bir önemli konuda düzenleme yapıldı?! Bunlar ne
oluyor biliyor musunuz arkadaşlar; böylesine önemli, kurumlararası güven
ortamını sağlama açısından hassas konularda, sanki, son anda bir şeyler
yapmak istiyormuşuz izlenimi doğuyor. Böyle bir niyetiniz olmayabilir;
Sayın Bakanımızın böyle bir niyeti olduğuna ihtimal vermem; ama, görüntü,
bu izlenimi doğuruyor. Bundan kaçınalım.
Elbette özgürlükler önemli, elbette demokrasi önemli; ama, güvenlik
de önemli değerli arkadaşlarım. Özellikle, bizim gibi hassas bir bölgede
yaşayan, etrafında devamlı darbelerin, savaşların, işgallerin olduğu bir
ülkede, silahlı kuvvetlerimizi hırpalayan, sanki onları hırpalamaktan zevk
alan bir havayı kesinlikle vermeyelim. (AK Parti sıralarından “hayır, hayır”
sesleri) Böyle bir hava olduğunu söylemiyorum; ama, buna dönük, çok insafsız
yayınlar olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Bunlara fırsat vermeyelim.
Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri... Geçmiştekileri severiz, sevmeyiz;
ama, yeni dönemde getirdik, bundan sonra Sayın Başbakan önerecek, Cumhurbaşkanı
atayacak. Artık, bu insana da güvenmezsek, bu insanın yetkilerini de kısarsak,
bunun bir gereği yok ki! Kimsenin bir rolü yok. Sayın Başbakanın önermediği
hiç kimsenin, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri olması söz konusu değil.
Kendinizin atayacağı kişiye de, biraz daha yetki, biraz daha sorumluluk
vermemiz gerekirdi diye düşünüyorum.
Bu yasanın kabul edilmiş olmasından, Cumhuriyet Halk Partisi olarak
mutluluk duyduğumuzu ifade ediyorum ve umarım ki, artık, ekim ayında hazırlanacak
olan Avrupa Birliği ilerleme raporu açısından, biz, Türkiye Büyük Millet
Meclisi olarak, iktidarıyla muhalefetiyle, elimizden geleni yaptık; bundan
sonrası hükümete kalıyor. Uygulamayı eksiksiz olarak gerçekleştirmek gerekiyor
ve burada yapılanları, Avrupa Birliği üyelerine rahat bir şekilde, en iyi
şekilde anlatma ihtiyacı doğuyor. Bunların yapılmasını diliyorum.
Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, Avrupa’da, içinde yer aldığımız
Sosyalist Enternasyonalde, Türkiye’nin, Kopenhag kriterlerinin gereklerini
yerine getirme noktasında hiçbir eksiği olmadığını geçmişte anlattık, bundan
böyle de anlatmaya devam edeceğiz.
Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
|