| E: 1989/1 K: 1989/12
IV- ESASIN İNCELENMESİ :
Davanın esasına ilişkin rapor, dava dilekçesi ve ekleri, iptali istenilen
yasa maddesi ile dayanılan Anayasa kuralları, bunların gerekçeleri ve öteki
yasama belgeleri okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
İptali istenilen yasa kuralı iki tümceden oluşmaktadır. Birinci tümcede,
yükseköğretim kurumlarının dershane, laboratuar, klinik, poliklinik ve
koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunluluğu getirilmiş,
böylece yükseköğretim kurumlarının doğrudan eğitim ve Öğretim yapılan alanlarıyla
bu alanlara ulaşmak için kullanılan koridorları bilimin ciddiyet ve onuruna
uygun düzeyde ve çağdaş görünümde tutulmak istenmiştir. Öğretim üyesi;
öğrenci ve görevli ayrımı yapılmadan giysi ve görünüm çağdaşlığı ile amaçlanan
durum, yükseköğretim kurumlarının topluma örnek olması gereken düzeninin
yansıtılmasıdır. İkinci tümce, birinci tümceyle öngörülen çağdaş giyim
ve görünümde bulunmak zorunluluğuna dinî inanç sebebiyle boyun ve saçların
örtü veya türbanla kapatılması serbestliğini ekleyerek ayrık bir kural
getirmiştir. Yapı ve içerik yönünde birbiriyle bağdaşmayan "zorunluluk"la,
"serbestlik" yanyana getirildiği gibi, genelde köy, kasaba ve kentlerde
dinsel inanç gereğinden çok, koşullara ve geleneklere göre kadınların kullandığı
değişik biçim tür ve addaki başörtülerinin artık yükseköğretim kurumlarında
"dinî inanç sebebiyle" boyun ve saçları kapatmak için kullanılması olanağı
sağlanmış ve kapatmanın "örtü" ya da "türban"la yapılacağı belirtilmiştir.
Anayasaya uygunluk denetiminin konusu, yükseköğretim kurumlarında, dinsel
inanç sebebiyle, boyun ve saçların örtü ya da türbanla kapatılması serbestisini
getiren yasa maddesidir. Yalnızca boyun ve saçın birlikte kapatılması biçimiyle
değil, açıkça "Dinî inanç sebebiyle" denilerek kapatmanın dinsel amaçla
yapılacağı belirgin olarak gösterilmiştir. Uygulama alanı yükseköğretim
kurumlarıdır ve kural bu alan içindeki ilgilileri kapsamaktadır. Bu yasayla
Türkiye'deki kadınların giyinmeleri ve örtünmeleriyle ilgili genel bir
düzenleme yapılmamıştır. Devlet birimlerindeki giysilerle özelliği gereği
kimi meslek giysileri dışında kadınlar, evde, sokakta, özel iş yerlerinde,
tarlada, bağda-bahçede, yazlıkta inançları gelenek ve görenekleri gereği
istediklerini giyinebilmektedirler. Düzenleme, devlet kuruluşları olan
yükseköğretim kurumlarında, giysinin bir parçası da sayılabilecek başörtüsü
kullanımıyla ilgilidir. Sorun, bir yasal düzenlemenin din kurallarına,
dinsel inançlara ve gereklere göre yapılıp yapılamayacağı noktasında yoğunlaşmaktadır.
Madde içeriğinin, dinsel inanç gereği yapılan düzenlemenin konusunun başörtüsü
ya da başka bir şey olması önemli değildir. Önemli olan bir düzenlemenin
dine göre yapılıp yapılamayacağıdır.
Ayrıca, iptali istenen Yasa maddesinin belirtilen özü ve içeriği gözönünde
tutularak Anayasa'nın, Türkiye Cumhuriyeti'nin dayandığı temel esaslar
arasında kabul ettiği "Atatürk ilke ve inkılâplarıyla medeniyetçiliği"
yönünden de incelenmesi de gereklidir.
Hiç kuşku yok ki, yeni düzenleme kamu kuruluşlarının bir bölümünde,
dinsel kökenli bir kurula geçerlilik tanımakta, giyimle din arasında doğrudan
ilişki kurmaktadır. Bu nedenlerle inceleme iptal isteminin dayanağını oluşturan
Anayasa kurallarına göre yapılacaktır.
A. Anayasa'nın Başlangıç Bölümü Yönünden İnceleme:
Anayasa'nın 176. maddesine göre, Anayasa'nın dayandığı temel görüş ve
ilkeleri belirten Başlangıç kısmı Anayasa metni kapsamındadır. Başlangıç
Anayasa'nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri içermekle Anayasa maddelerinin
amacını ve yönünü belirleyen bir kaynaktır. Anayasa'nın Başlangıç'ında,
Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O'nun inkılâp ve ilkeleri
doğrultusunda; Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma
azmi yönünde; hiçbir düşünce ve görüşün Atatürk milliyetçiliği, ilke ve
inkılâplarıyla medeniyetçiliği karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik
ilkesi gereği kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle
karıştırılmayacağı; her Türk vatandaşının medeniyet ve hukuk düzeni içinde
onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirmek
hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması,
sözüne ve ruhuna bu yönlerde de saygı gösterilmesi, mutlak bir sadakatle
yorumlanıp uygulanması gerektiğini bildirmesi bu niteliğinin kanıtıdır.
Kurtuluş Savaşı sonrasında saltanat kaldırılmış, hanedan üyelerinin
yurt dışına çıkarılması gerçekleştirilmiş, Cumhuriyetin ilânını izleyen
yıllarda da hilâfet kurumu ile "Şer'iye ve Evkaf Vekâleti" kaldırılarak
devlet, yapısına ve işlevlerine egemen olan teokratik özelliklerden arındırılıp,
böylece uygar ve çağdaş devrimler süreci başlatılarak modern Türkiye'nin
temeli atılmıştır. Aynı zamanda Atatürk Devrimi olarak da adlandırılan
Türk Devrimi'nin bu en büyük aşamasını öbür devrimler izlemiştir. Aşağıda,
Anayasa'nın 174. maddesi kapsamında değinilecek devrim yasaları, Türkiye
Cumhuriyeti'nin temelini oluşturan öğelerdendir. Bunlar, lâik devletin
sağlıklı ve güçlü yapısını kurmakla kalmamışlar, böylece Dünya uluslar
ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak ulusun uygarlık yönünden
geleceğini de güvenceye almış, günümüzdeki uygar toplum yaşamını sağlamışlardır.
Atatürk ilke ve devrimlerinin böylesine önemli ve vazgeçilmez yeri, ulusal
varlığımızın birer parçası olmaları, tarihsel gelişimle özetlenebilir.
Ulusa ve ülkeye her yönden kazandırdıkları değerlerle, geleceğe etkileri,
onlara saygı ve bağlılığı gerektirmektedir.
Atatürk ilkelerinin en önemlisi lâikliktir. Gerçekleştirilen devrimlerle
eylemli olarak uygulamaya konulan lâiklik ilkesi, 1921 Teşkilâtı Esasiye
Kanunu'nda bulunmayan devlet dininin, İslâm olduğuna ilişkin açıklığın
29.10.1923 günlü, 364 sayılı Yasa ile 2. madde olarak getirilmesi ve bu
kuralın 1924 Teşkilâtı Esasiye Kanunu'nun 2. maddesi olarak alınmasıyla
etkinliğini yitirmiş değildir. Günün koşullan gereği yapılan bu düzenlemeye
karşın, lâiklik ilkesinin yaşama geçirilmesi çalışmaları sürdürülerek 3.3.1924
günlü, 431 sayılı "Hilafetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti
Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun" çıkarılmış, Anayasa'nın 174.
maddesinde sayılanlar dışında, dinsel sömürüyü önleyen 26.4.1920 günlü,
2 sayılı "Hıyaneti Vataniye Kanunu" 1923 ve 1925 yıllarında 334 ve 556
sayılı Yasalarla değiştirilmiş, 4.3.1925 günlü, 578 sayılı "Takrir-i Sükûn
Kanunu"yla dinin siyasete araç kılınması yasaklanmış, 17.2.1926 günlü,
743 sayılı "Türk Kanunu Medenisi"yle kişi varlığının korunması, medenî
nikâh kadın-erkek eşitliği, mirasta eşit pay gibi düzenlemelerle de kişi
ve aile yaşamında lâikliğin gerekleri yerine getirilmiştir. Anayasa'da
devlet dininin İslâm olduğuna ilişkin kural 9.4.1928 günlü, 1228 sayılı
Yasa ile kaldırılmış, ayrıca Anayasa'nın 26. maddesindeki "Ahkâm-ı Şeriyenin
Tenfizi" hükmü çıkarılmış, 16. ve 38. maddelerindeki andlarda yer alan
"vallahi" sözcüğü, "Namusum üzerine söz veririm"e dönüştürülerek, kadınlara
seçme ve seçilme hakkı sağlayan yasalardan sonra 5.2.1937 günlü, 3115 sayılı
Yasa'yla yapılan Anayasa değişikliğiyle de Anayasa'nın 2. maddesinde, öbür
ilkeler yanında lâiklik ilkesine de yer verilmiştir. Anlaşılmaktadır ki
bu ilke Anayasa kuralı olmadan önce, Anayasa'daki devlet dini açıklığına
karşın, dinsel alanda bir zorlamaya asla gidilmeyip lâiklik uygulamaları
sürdürüldüğü gibi, lâiklik ilkesinin açıkça kabulüne karşın da yurttaşların
dinsel inançlarına asla karışılmamış, ibadetleri sınırlanmamıştır. Devlet
dininin İslâm olduğuna ilişkin kural kaldırılarak, devletin tüm dinler
karşısında yansız tutumu ve lâik yapısı vurgulanmıştır. Lâiklikle vicdan
özgürlüğü birbirinden ayrı kurumlar olduğu halde, lâiklik vicdan özgürlüğünün
elverişli ortamını ve güvencesini oluşturarak ulusal yaşamda özgün yerini
almıştır.
Kadın-erkek tüm yurttaşları kapsayan devrim yasalarından ayrı olarak
2 Eylül 1925 günlü, 2414 sayılı "Bilumum Devlet Memurlarının Kıyafetleri
Hakkında Kararname" den sonra, 3.2.1935 günlü, 2/1958 sayılı Bakanlar Kurulu
kararıyla "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun Tatbiki Suretini
Gösterir Nizamname", 7.12.1981 günlü, 17537 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla
"Millî Eğitim Bakanlığı ile Diğer Bakanlıklara Bağlı Okullardaki Görevliler
ile Öğrencilerin Kılık ve Kıyafetlerine Dair Yönetmelik", 21.1.1982 günlü,
8/4219 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla da "Kamu Kurum ve Kuruluşlarında
Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetlerine Dair Yönetmelik" yürürlüğe konulmuştur.
12.5.1982 günlü, 2670 sayılı Yasa ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'na
eklenen "Kıyafet Mecburiyeti" başlıklı "Ek Madde 19"la, devlet memurlarının
yasa, tüzük ve yönetmeliklerin öngördüğü biçimde giyinmeleri zorunluluğu
getirilmiştir.
Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği'nin 7. maddesine,
8.1.1987 günlü değişiklikle eklenen (h) fıkrasıyla, çağdaş kıyafet ve görünüm
amaçlanarak daha önce 10.5.1984 günlü, 15.527 sayılı Yükseköğretim Kurulu
kararıyla kız öğrencilerin türban kullanması yolundaki uygulama kaldırılmışsa
da 3.12.1988 günlü, 88.10.29 sayılı kararla şimdi incelenmekte olan kuralın
aynısı bu kez bağımsız bir fıkra olarak Disiplin Yönetmeliğine konulmuştur.
Tüm bu düzenlemeler, konunun önemini ve lâiklik ilkesi yönünden özelliğini
ortaya koymaktadır. Temelde sosyal, kültürel ve estetik nedenlere dayalı
bir toplumsal olgu niteliğini taşıyan giyim, çevre koşulları, kişisel görüşler,
kültür ve gelenekle biçimlenir. Değişip gelişmesi de bu nedenlere bağlıdır.
Bunların dışında dinsel inanç ya da dinsel kurallarla doğrudan ilişki ve
bağlantı kurularak yapılan düzenleme, hem devrim yasalarını, hem de lâiklik
ilkesini ilgilendirir. Devrim Yasalarının 174. madde kapsamında ele alınacağı
yukarda belirtildiğinden bu bölümde yalnızca lâiklik ilkesi yönünden değerlendirme
yapılmakta, özellikle dinsel gereklere göre yasal düzenlemeler yapılıp
yapılamayacağı konusunda yargıya varılmaktadır.
Lâiklik, ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı
ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını, uluslaşmanın, bağımsızlığın,
ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli kıları bir uygar yaşam
biçimidir. Çağdaş bilim, skolâstik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş
ve gelişmiştir. Dar anlamda, devlet işleriyle din işlerinin birbirinden
ayrılması olarak tanımlansa, değişik tanım ve yorumlan yapılsa da, gerçekte,
toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması olduğu görüşü,
öğretide de paylaşılmaktadır. Lâiklik; egemenliğe, demokrasiyle özgürlüğe
ve bilgi bileşimine dayanan toplumsal bir atılım; siyasal, sosyal ve kültürel
yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. Onurunu üstün tutarak bireye kişilik ve
özgür düşünce olanaklarım veren, bu yolla siyaset-vicdan ayrımını gerekli
kılarak vicdan ve dinsel inanç özgürlüğünü sağlayan ilkedir. Dinsel düşünce
ve değerlendirmelerin geçerli olduğu dine dayalı toplumlarda siyasal örgütlenme
ve düzenlemeler dinsel niteliklidir. Lâik düzende din, siyasallaşmadan
kurtarılır, yönetim, aracı olmaktan çıkarılır, gerçek, saygın yerinde tutularak
kişilerin vicdanlarına bırakılır. Böylece, siyasal yaşamın dayanağı bilim
ve hukuk olur. Düşünce ve inanç alanlarının ayrılması dinin kutsallığına
en uygun durumdur. Dünya işlerinin hukukla, din işlerinin de kendi kurallarıyla
yürütülmesi ilkesi, batı demokrasilerinin dayandığı temellerden birisidir.
Lâik anlayış, devletin, göreviyle ilgili düzenlemelerinin salt günlük
yaşamla ilgili olmasını gerektirdiği gibi içeriklerinin de mutlaka dinsel
doğrultuda olmasını gerektirmemektedir. Dine uygunluğunun aranması, zorunluluğu
yoktur. Düzenlemenin kaynağı din değildir. Din ve dünya işlerinin ayrılmasıyla
vicdan, din ve ibadet özgürlükleri daha belirginleşmekte ve özgür biçimde
korunmuş olmaktadır.
Türkiye'de lâiklik ilkesinin uygulanması, rejimleri değişik kimi batılı
ülkelerdeki lâiklik uygulamalarından farklıdır. Lâiklik ilkesinin, her
ülkenin içinde bulunduğu koşullarla her dinin özelliklerinden esinlenmesi,
bu koşullarla özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların lâiklik
anlayışına da yansıyarak değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması
doğaldır. Klâsik anlamda, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması
tanımına karşın, İslâm ve Hıristiyan dinlerinin özelliklerindeki ayrılıklar
gereği, ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar
da ayrı olmuştur. Dini ve din anlayışı tümüyle farklı bir ülkede lâiklik
uygulamasının, batıyla geniş ilişkiler içinde bulunulsa da batı ülkelerindeki
gibi olması, lâikliğin aynı anlam ve düzeyde benimsenmesi beklenemez. Bu
durum, koşullar ve kurallar arasındaki ayrılığın olağan karşılanması gereken
sonucudur. Kaldı ki, aynı dini benimseyen batı ülkelerinde bile devletlerin
lâiklik anlayışı ayrılıklar göstermiştir. Lâiklik kavramı, değişik ülkelerde
ayrı ayrı yorumlandığı gibi, kimi dönemlerde, kimi kesimlerce de kendi
anlayışları ve siyasal tercihleri gereği değişik biçimde yorumlanabilmiştir.
Yalnızca felsefî ve ideolojik bir kavram olmayıp yasalarla yaşama geçirilerek
hukuksal bir kurum niteliğini kazanan lâiklik, uygulandığı ülkenin, dinsel,
sosyal ve siyasal koşullarından etkilenmekte, kendisi de onları etkilemektedir.
Türkiye için lâiklik anlayışı, tarihsel gelişimi nedeniyle özellik taşımakta,
Anayasa ile benimsenen yapısıyla, batıdan ayrı biçimde ele alınsa da, özenle
korunması zorunlu bir ilke olarak yaşatılmaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin
21.10.1971 günlü, 53/76 sayılı; 3.7.1980 günlü, 19/48 sayılı; 25.10.1983
günlü, 2/2 sayılı ve 4.11.1986 günlü, 11 / 26 sayılı kararlarında lâikliğin
hukuksal, sosyal, siyasal tanımları yanında, ulusal ve hukuksal değeri
geniş biçimde belirtilmiş, özenle korunması gereken anayasal ilke niteliği
vurgulanmış, Türk Ulusu'nun yücelmesi bakımından lâikliğin Anayasa'da öngörülen
kimi sınırlamaları zorunlu kılan bir neden, Anayasa'da benimsenmiş bütün
temel ilkelere egemen bir düşünce olduğu yinelenerek ortaya konulmuştur.
1961 Anayasası'nın 153. maddesi, 1982 Anayasası'na 174. madde olarak,
olduğu gibi alınmış, ayrıca 1982 Anayasası'nın Başlangıcıyla kimi maddelerinde
gereklerine açıkça yer verilerek lâiklik anlayışı benimsenmiştir. Bu nedenle,
Anayasa Mahkemesi'nin lâiklik konusunda 1961 Anayasası dönemindeki tüm
yargıları günümüzde de geçerlidir. Bu kararlara göre:
a) Dinin devlet işlerinde etkili ve egemen olmaması,
b) Dinin, bireyin manevî yaşamına ilişkin olan dini inanç bölümünde,
aralarında ayrım gözetilmeksizin, sınırsız bir özgürlük tanınarak dinlerin
anayasal güvence altına alınması,
c) Dinin, bireyin manevî yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkileyen
eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini, güvenliğini
ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapılması ve dinin kötüye kullanılmasının
ve sömürülmesinin yasaklanması,
ç) Kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu sıfatıyla, dinsel hak ve
özgürlükler konusunda devlete denetim, yetkisi tanınması, lâiklik ilkesinin
gereği olarak anlaşılmaktadır.
Modern devlet, değişik din ve mezheplere inananlara, bunlara ilişkin kuruluşlara
yapısı içinde yer vermekte, bireyler arasında inançlarına göre ayrım gözetmemektedir.
Herkes dinini seçmekte, inançlarını açıklamakta, tanınmış olan din ve vicdan
özgürlüğü sınırları içerisinde serbesttir. Lâik bir toplumda bireyin istediği
dine ve inanca sahip olması, yasakoyucunun her türlü etki ve el atmasının
dışındadır. Devletin dinlerden birini tercih fikri, ayrı dinlere bağlı
yurttaşların yasa önünde eşitliğine de aykırı düşer. Lâik ülkelerde gerçek
vicdan özgürlüğünden söz edilebilmesi de, lâikliğin vicdan özgürlüğü yönünden
de yararını açıklamaktadır.
Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi'nin kaynağı olan lâiklik ilkesi
toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle yargılardan uzak kalmasını amaçlar.
Böylece Devlet, bilimsel gereklere uygun biçimde, kurumlaşmış, hukukla
düzenlenmiş, karşılıklı saygı, hoşgörü ve anlayışa katkıda bulunan lâiklik,
ulusal birliği sağlamıştır. Düşünce ve inanç özgürlüğü, kişileri ve toplum
kesimlerini birbirine güvenle bağlayan uluslaşmayı sağlayan, ulusal dayanışmayı
da güçlendiren özgür düşünce, özgür inanç, çağdaş uygarlığa yöneliş ulusal
yaşamda önemli bir aşamadır. Lâikliğin, insana, dine saygısı, dini kendi
yerinde tutan anlayışı, akla, bilime, sanata, çağdaş yönetim biçimine ve
tüm uygar gereklere kapıyı açmıştır. Atatürk'ün din hakkındaki sözleri
anımsanacak olursa, lâiklik uygulamasının dine karşı olmadığı, dini kötülemediği,
din düşmanlığı anlamına gelmediği ve dini asla yadsımadığı açıktır. Cumhuriyet
ve demokrasi, şeriat düzeninin karşıtıdır. Genelde bir tür düşün ve anlayış
biçimi, dünya görüşü sayılan bu ilke, "ümmet"ten, "ulus"a geçmenin itici
gücü olmuştur.
Bu yolla dogmatik değerlerin yerine akılcı ve insancıl değerler geçmiş,
dinsel duygular sahibinin vicdanında dokunulmaz yerini almıştır. Değişik
din ve mezheplere inananlar, bu ayrımlara karşın birlikte yaşama gereğini
benimseyerek devletin kendilerine karşı eşit yaklaşımından güven duymuşlardır.
Böylece bölünmeler durmuş, iç barış sağlanmış, yurttaşlar, ulus bilinciyle,
Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk Ulusu'nun bireyleri olmuşlardır. Hukuk
devleti, hukukun üstünlüğü ilkesi gücünü lâiklikten almış, milliyetçilik
ilkesi lâiklikle tamamlanmış, Türk Devrimi lâiklikle anlam kazanmıştır.
Bu ilkenin Anayasa'dan çıkarılması da olanaksızdır. Lâiklik, dinsellikle
bilimselliği birbirinden ayırmış, özellikle dinin, bilimin yerine geçmesini
önleyerek uygarlık yürüyüşünü hızlandırmıştır. Gerçekte lâiklik din-devlet
işleri ayrılığı biçiminde daraltılamaz. Boyutları daha büyük, alanı daha
geniş bir uygarlık, özgürlük ve çağdaşlık ortamıdır. Türkiye'nin modernleşme
felsefesi, insanca yaşama yöntemidir, insanlık idealidir. Lâik düzende
özgün bir sosyal kurum olan din, devlet kuruluşuna ve yönetimine egemen
olamaz. Devlete egemen ve etkin güç, dinsel kurallar ve gerekler değil,
akıl ve bilimdir. Din, kendi alanında, vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insan
arasındaki inanış olgusudur. Kişinin iç-inanç dünyasının düzenleyicisi
olan dinin, devlet işlerinde söz sahibi ve çağdaş değerlerle, hukukun yerine
geçerek yasal düzenlemelerin kaynağı ve dayanağı olması düşünülemez.
Hukukun ikiliğini, ayrıcalık ve eşitsizlikleri kaldıran, dinsel sömürüyü
önleyen, siyasal ve sosyal kurumları güçlendiren lâiklik, öğretim ve eğitime
de ışık tutmuştur. Lâik öğretim ve eğitim bilimsel çalışmaların en olumlu
ortamıdır. Dine karşı yansızlık nasıl dine karşıtlık olarak alınamazsa,
lâik öğretim-eğitim de inanç özgürlüğü engeli sayılamaz. Öğretim ve eğitimin
zorunluluk koşulları, inanç özgürlüğünü ortadan kaldırmaz. Bu özgürlük
de anayasal güvenceye bağlanmıştır. Ancak, din ve ahlâk eğitim ve öğretimi
devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.
Devlete, dinsel konularda denetim ve gözetim hakkı tanınması, din ve
vicdan özgürlüğünün demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı bir
sınırlama sayılamaz. Devlet-din özdeşliğinin yol açtığı zararlar lâiklikle
önlenmiş çağdaş uygarlık yolu lâiklik ilkesiyle açılmış bağımsız bir hukuk
kurumu olarak yeni yapısına kavuşmuştur. Demokrasiye geçişin de aracı olan
lâiklik, Türkiye'nin yaşam felsefesidir. Lâik devlette, kutsal din duyguları
politikaya, dünya işlerine, hukuksal düzenlemelere kesinlikle karıştırılamaz.
Bu tür düzenlemeler, dinsel gerekler ve düşüncelerle değil, bilimsel verilerden
yararlanılarak kişi ve toplum gereksinimlerine göre yapılır. Bireyin özgür
iradesine bağlı din duygularının zorlamadan korunması da bu biçiminde sağlanmış
olmaktadır. Eğitsel ve kültürel yaşantıyı yönlendirmek amacıyla lâikliğe
aykırı eğitim ve öğretim de gerçekleştirilemez.
Anayasa'nın 130. maddesinde öngörülen "çağdaş eğitim-öğretim esaslarına
dayanan" düzen, laiklik ilkesinin gözardı edildiği bir ortam olamaz. Devletin
varlığı ve bağımsızlığı, ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhine
davranılamayacağını da içeren bu maddenin, ulusallık, bağımsızlık ve ulusal
birlik için katkılarının lâikliği dışarda bırakması düşünülemez. Aklın
ve gözlemin yönlendirdiği bilimsel çalışmaya katılacak kimselerin bilimsel
gerekler dışında bir etkiyle karşılaşmaksızın yetiştirilmeleri gerekir.
Eğitim, yalnız bilimsel istemler doğrultusunda yapılması, doğmalardan ye
bilime ters düsen etkilerden uzak tutulmasıyla sağlanır.
İncelenen kural, kamu kuruluşlarından sayılan yükseköğretim kurumlarındaki
bayanların giyimlerini düzenlerken, dinsel gereklere uygunluğu nasıl olursa
olsun, başörtüsü kullanımına dinsel inanç nedeniyle geçerlik tanımakla,
kamu hukuku alanındaki bir düzenlemeyi dinsel esaslara dayandırmak suretiyle
lâiklik ilkesine aykırılık oluşturmuştur. Dinsel kurallardan arındırılmış,
akla ve bilime dayanan, dinsel inancı kişilerin vicdanlarına bırakan lâik
devlette, hukuk düzeninin dinsel gereklerle sağlanıp sürdürülmesi benimsenemez.
Lâik devlet ancak, yurttaşların din ve vicdan özgürlüğünü sağlayıcı ve
koruyucu önlemleri alır, bu konulardaki hak ve özgürlükleri güvenceye bağlar.
Dinsel eğitim bile lâik devlet anlayışına uygun biçimde yapılır. Tüm devlet
kuruluşlarında ve işlemlerinde olduğu gibi öğretim ve eğitimin her düzeyinde
lâiklik ilkesine özenle uyulur. Tevhid-i Tedrisat Kanunu bu gereğin belgesidir.
Lâiklik ilkesine uygun çalışmalar yapmakla yükümlü üniversitelerde bu çalışmalara
katılacakların, hangi statüde olurlarsa olsunlar, dinsel gereklere göre
biçimlendirilmemelidir.
İki tümcesi birbiriyle çelişen dava konusu maddenin lâik hukuk düzenine
aykırılığı belirgindir. Lâik hukuk düzeni, lâik eğitim-öğretim ve lâik
yönetim birbirinden ayrı düşünülemez. Lâik eğitimde dinsel inançlara göre
hiçbir ayrım gözetilemez. Anayasa'nın "Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi"
başlıklı 42. maddesinin üçüncü fıkrasında "Eğitim ve öğretim Atatürk ilkeleri
ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin
gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim
yerleri açılamaz." denildikten sonra, dördüncü fıkrasında "Eğitim ve öğretim
hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldıramaz." denilerek Başlangıçtaki
ilkelere bağlılık pekiştirilmiştir. Yükseköğretim kurumlan, bu yükümlülükler
dışında tutulmamışlardır. Dersliklerde, laboratuarlarda, klinik, poliklinik
ve koridorlarda bilimsel yöntemlerle yetiştirilerek gerçeği bulmak için
birlikte çalışmalar yapanların kardeşlikleri, arkadaşlıkları, dayanışmaları,
yarınları için bile gerekli iken, onları dinsel gereklerle ayırmak, kimin
hangi inançtan olduğunu gösteren bir işaretle belli etmek, onların yakınlaşmalarını,
birlikte çalışıp karşılıklı yardımlaşmalarını ve işbirliğini önler; ayrılıklara,
dinsel inanç ve görüşler nedeniyle çatışmalara yol açar.
Türkiye için yalnız sözlük anlamıyla değil, tarihsel evrimi bakımından
da değeri olan lâiklik, Anayasa'nın "Diyanet İşleri Başkanlığı" başlıklı
136. maddesinde de vurgulanmıştır. Anılan başkanlığın, lâiklik ilkesi doğrultusunda,
tüm siyasal görüş ve düşünüşlerin, dışında kalarak, ulusça dayanışmayı
ve bütünleşmeyi amaç edinerek görevlerini yerine getireceğini öngören maddenin
bu içeriği bir anlamda yükseköğretim kurumlarındaki ortamın özelliklerini
de belirlemektedir. Eğitim ve öğretimde, dinsel inanca devlet gücünün özel
bir katkı vermesi düşünülemez. Lâiklik bir bütündür. Özellikle eğitim-öğretim
alanında lâikliğe bağlılık ve saygı, ulusun geleceği açısından da üzerinde
önemle durulacak bir konudur. Siyasal alanda dinsel çabalar, dinsel geleneklere
uygunluğu aranan düzenlemeler, eylem ve işlemler ne kadar geçersizse, öğretim
ve eğitim alanında da din buyruklarıyla ilişki kurulamaz. Demokrasinin
güvencesini ve Cumhuriyetin özgün niteliğini oluşturan bu ilkenin büyük
bir duyarlık ve özenle korunması Anayasa gereğidir. Dersliklerde ve ilgili
yerlerde dinsel inançları simgeleyen belirtilerden uzak kalınması zorunluluğu
nedeniyle yükseköğrenim kurumlarında dinsel gereğe bağlanan başörtüleri
lâik bilim ortamıyla bağdaştınlamaz.
Lâikliğin, Türk Devrimi'nin, Cumhuriyetin özü ve
ulusal yaşamın
temeli olduğu bir gerçektir. "Dinsel inanç gereği" sözcükleri kullanılmasa
da Cumhuriyetin niteliklerine yönelik, bu amaç ve anlamdaki dinsel kaynaklı
düzenlemelerle girişimler Anayasa karşısında geçerli olamaz. Özgürlükler
Anayasa ile sınırlıdır. Anayasa'daki lâiklik ilkesine ve lâik eğitim kuralına
karşı eylemlerin demokratik bir hak olduğu savunulamaz. Anayasal ayrıcalığa
sahip lâiklik ilkesi; demokrasiye aykırı olmadığı gibi tüm hak ve özgürlüklerin
de bu ilke temel alınarak değerlendirilmesi zorunludur.
Bu nedenlerle, incelenen Yasa kuralı, Anayasa'nın Başlangıç Bölümü'ne
aykırıdır.
B. Anayasa'nın 2. Maddesi Yönünden İnceleme:
Cumhuriyetin niteliklerini açıklayan Anayasa'nın 2. maddesinde, Başlangıç'taki
temel ilkelere yollama yapılmakla kalınmamış, Türkiye Cumhuriyeti'nin Atatürk
milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu
da belirtilmiştir.
Bu Bağlamda:
l- Atatürk milliyetçiliği, gelişme ve ilerleme yolunda, uluslararası
işlem ve ilişkilerde çağdaş uluslara uygun ve onlarla uyum içinde yürümekle
birlikte, Türk toplumunun özel yeteneklerini ve bağımsız kimliğini koruması
olarak tanımlanan Türk milliyetçiliğinin Türk olmak mutluluğunu duyan herkesi
kapsayan biçiminin adıdır. Atatürk'ün 5.11.1925 günlü söylevinde belirttiği
gibi din ve mezhep bağının yerini Türk ulusçuluğu bağı almıştır. Bu tanıma
göre, ulusu oluşturan öğeler arasında dil birliği, ulusal duyguyla yan
yana insanlık duygusu, siyasal varlıkta birlik, yurt birliği, köken birliği,
tarihsel ve ahlaksal yakınlıklar sayılır. Geçmiş ortaklığı, gelecek ve
amaç birliği de öğeler arasına alınmaktadır. Türkiye Cumhuriyetini kuran
Türkiye halkına Türk ulusu diyerek başka ayrımlara yer vermeyen Atatürk
milliyetçiliğinde dinsel öğe esas alınmamıştır. Lâiklik, devlet ve toplumun
karşılıklı lâik tutumunu da içerir. Bu da birleştiricilikle sonuçlanır.
Birleştiricilik dinsel bağda değil, Atatürk milliyetçiliğinde, ulus bağında,
ulusal değerlerdedir, incelenen Yasa maddesi ise dinsel inanç gereğine
yer vererek Atatürk milliyetçiliği ilkesiyle çelişmektedir.
2- Dava konusu madde "Dini inanç sebebiyle. .." ibaresini taşıdığından
demokratiklik ilkesine ters düşmektedir. Ulusal egemenlik kavramı, demokratik
yapının temelidir. Demokratik düzen ise, dinsel gerekleri egemen kılmayı
amaçlayan şeriat düzeninin karşıtıdır. Dinsel gereklere yönetimle ağırlık
veren bir düzenleme demokratik olamaz. Demokratik devlet, ancak lâik devlettir.
Dinsel gerekli düzenlemeler dinsel çabaları, zorlamaları, bunlar da dinsel
ayrılıkları getirir. Sonuçta demokrasinin özgürlükçü, çoğulcu, hoşgörücü
niteliği kalmaz.
3- Lâiklik ilkesi yönünden Başlangıç bölümünde yapılan inceleme,
Anayasa'nın 2. maddesi için de geçerlidir. Gerçekten lâiklik, kurtuluş,
kuruluş ve yeniden doğuş evrelerini kapsayan, insan haklarına dayalı olarak
geleceğe uzanan bağımsızlık, özgürlük, uygarlık ve barış yürüyüşünü, ulusal
gücü özetleyen Türk Devrimi'nin kaynağı ve temelidir. Lâiklik, bireysel,
toplumsal düzeyde ve devlet işlerinde metafizik dışında özgür düşünce gereklerine
bağlanır. Kişisel ve toplumsal yaşamın siyasal yönden düzenlenmesinde aklın
ve bilimin gereklerini zorunlu kılar. Herhangi bir dinin teolojik baskısına
uyulmasını önler. Bu nedenlerle, incelenen kural, lâiklik ilkesiyle uyuşmamaktadır.
4- Sosyal hukuk devletinin Anayasa Mahkemesi'nin önceki kararlarında
da belirtilen özellikleri, toplum yararının gözetilmesi, güçsüzlerin korunması
ve hukuka uygun yasalarla, yargı denetimine açık işlem ve eylemler olarak
özetlenebilir.
Devletin temsil ettiği ve egemenlik gereği olarak kullandığı siyasal
gücün düzenleyicisi hukuktur. Gerçekte hukuksal bir kurum olan devletin
tüm işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğu başlıca geçerlik koşuludur.
Devlet yönetiminde tüm düzenlemeler ancak hukuk kurallarına göre yapılır.
Din kurallarına göre yapılan düzenlemeler hukuksal nitelik taşımaz. Din
kurallarının kaynağı Tanrı'dır. "İlâhi istenç, (irade)" tanrı buyrukları,
din kurallarının başlıca dayanağıdır. Hukukun kaynağı ise, hukuku yaratan
istenç olarak kendi ulusunun istencidir. Din, ulustan kaynaklanan bir değer
olmadığından temelini ulusal istencin oluşturduğu bir düzende hukuk kaynağı
sayılması olanaksızdır. Egemenliğin ulusta oluşuna dayanan hukuk düzeniyle
tanrısal buyruklara dayalı ilâhi istenç arasında ilişki kurulamaz. Hukuk
düzeni, dinsel düzeni dışarda bırakan, varlığını hukuktan alıp hukukla
sürdüren devlettir. Egemenlik insana dayalıdır. Özünde insan değeri bulunan
egemenliğin hukuksal biçimlenmeyle devlet gücüne dönüşmesi, hukuk devletinin
uygar yapısını açıklamaktadır. Bu yapıyı etkileyecek olumsuzluklar, hukuk
devleti ilkesini tartışma konusu yapar. Yasalar dine dayanamaz ve bağlanamaz.
Yasalar ilkelerini dinden değil, yaşamdan ve hukuktan almazlarsa hukuk
devleti niteliği zedelenir. Dine dayanan yasalar, vicdan özgürlüğünü benimsemediğinden,
her din için ayrı yasa gereğini ortaya çıkarır; ulusal bir devlette bu
tür bir düzenleme olamaz. Böyle düzenlemeler din kurallarını benimsemeyenler
için baskı aracı sayılabileceği gibi ayrı dinler için de ayrılık aracı
olur. Gelişmek ve ilerlemek için durağan din kurallarına değil insanlığa
ayak uydurmak, akla ve bilime öncülük tanımak gerekir. Siyasal düzenlemelerin
kaynağı hukuk, dayanağı Anayasa'dır. Başka kaynak ve dayanak aranamaz.
Hukuksal düzenlemeler dünya işidir, din işi değildir. Bu nedenle incelenen
madde, içeriği bakımından hukuk devleti ilkesine bağdaşmamaktadır. Yasalar
dinsel temele oturtulamaz.
Egemenliğin bağsız koşulsuz ulusta olması ilkesi, dinde olmadığının
kanıtıdır. Cumhuriyet, ulusal egemenliğin hukuksal biçimi olduğundan dinsel
olguların etkisi dışındadır. Teokratik devlet düzeni lâik olamaz ama dinlere
hoşgörülü bakabilir.
Demokrasi, insan haklan, hukuk konularında da Anayasa düzeyi ve sınırları
geçerlidir. Dilek ve öneri türünde ya da özlem niteliğinde görüşlerle,
Anayasa'nın öngördüğü sınırlamaları, lâikliğin korunması için getirilen
kuralları hiçe saymak olanaksızdır. Dava konusu somut olayı soyutlaştırarak
sınırsız bir demokrasi anlayışıyla açıklanan görüşler Anayasa ile çatışır.
Herkesin her istediğini yapması en eski ve en yeni demokrasilerde bile
söz konusu değildir. Özgürlükleri yıkmak için özgürlüklerden yararlanılması
da düşünülemez. Özelde korunması gerekli görülen lâiklikle bağdaşmayan
özgürlük savunulamaz ve korunulamaz.
Bu nedenlerle, dava konusu madde, Anayasa'nın 2. maddesine aykırı bulunmuştur.
C. Anayasa'nın 10. Maddesi Yönünden İnceleme:
Anayasa'nın 10. maddesindeki eşitlik kavramıyla yasalar önünde eşitlik,
yani hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Bu kuralla kimi kişilere ya da topluluklara
aynı durumda bulunan yurttaşlardan daha çok, daha geniş, hak ve yetkiler
tanıyarak yasa karşısında eşitlik ilkesinin çiğnenmesi yasaklanmıştır.
Güdülen amaç, aynı durumdaki kimselerin yasalarla aynı işleme bağlı tutulmasını
sağlamak ve yasalar karşısında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasal düşünce,
felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri nedenlerle yurttaşlar arasında ayrım
gözetilmesini önlemektir. Ayrı durumda olanlar için ayrı uygulama ise eşitlik
ilkesine aykırılık oluşturmaz.
Anayasa'nın Başlangıç Bölümü'yle ilgili incelemede değinildiği gibi
Anayasa yönünden din, kimi haklara sahip olmanın koşulu değildir. Değişik
dinlere inananlarla hiçbir dine inanmayanlar için, din ve vicdan özgürlüğü
sınırları içinde inancını açıklamak serbesttir. Din konusunda inançlarına,
bakmaksızın tüm yurttaşlara eşit davranan lâik devlette, diri. ve mezhep
farklılığı kişiler arasında hiçbir ayrıma neden olamaz. Dava konusu kural
ise, giyim konusunda İslâmî olduğu ileri sürülen başörtüsüne ayrıcalık
tanımakla eşitlik ilkesine biçimsel yönden ters düşmektedir. Özde başka
dinlerin gerektirdiği örtülere olanak tanımak ela lâikliğe aykırılığı ortadan
kaldıramaz.
Dinsel nedenle başörtüsü ve türbanla boyun ve saçların örtülmesine serbestlik
tanınması, bu tür yönlendirme, bir anlamda zorlamadır. Kişileri şu ya da
bu yönde giyinip başını örtmeye zorlamak, ayrı ve hattâ aynı dinlerden
olanlar bakımından ayrılık yaratacaktır.
Bu nedenle, dava konusu madde Anayasa'nın 10. maddesine de aykırıdır.
D. Anayasa'nın 24. Maddesi Yönünden İnceleme:
Denetlenen Yasa maddesi, dinsel inançları simgeleyen başörtüsü ya da
türbanla yükseköğrenim kurumlarına gelip öğrenimlerini ve bilimsel çalışmalarını
bu durumda sürdürmelerine olur vermekle yükseköğrenim ilgilileri, özellikle
gençler arasında sosyal görüş, inanç, din ve mezhep ayrılığını kışkırtarak
bölünmelerine yol açabilecek, sonuçta devlet ve ulus bütünlüğünü, kamu
düzenini ve güvenini bozabilecek niteliktedir. Böylece, dinin, bireyin
manevî yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara
neden olmasına izin verilmiş, din özgürlüğünün anayasal sınırları kaldırılmış
olmaktadır.
Vicdan özgürlüğü, dinsel yaşamın gereklerini de kapsayan manevî değerlerle
çevrilidir. Lâiklik, herkesin vicdan, dinî inanç ve kanaat özgürlüğüne
saygılı olmasını da gerektirir. İnançların ayrı olmasının doğallığı, demokrasilerde
düşünce ve inanç özgürlüğüyle doğrulanır; bu iki tür özgürlük birbirini
tamamlar, güçlendirir ve birbirinin güvencesidir. Dinsel inancı ne olursa
olsun insanların birlikteliklerini sürdürmeleri uygarlık gereğidir. Vicdan
özgürlüğünü kimi simgelerle kullanılamaz, yararlanılamaz duruma düşürmek
Anayasal ilkelere aykırılık oluşturur. Din seçimine, ibadete kimse karışamazken,
dinsel simgelerle yaratılacak ayrılıklarla toplumun bu haklardan yoksun
kalması tehlikesi doğabilir. Her hakkın kaynağı insan olduğuna göre, eski
çağlarda doğaya, yönetenlere, kendi yaptıklarına tapan, bunlardan korkan
insanlar, düşünerek kabul ettiği, özgürce seçtiği dinlere inanarak belli
bir aşamaya gelmişken bu düzeyi yıkacak eylemleri vicdan ve dinsel inanç
özgürlüğüyle bağdaştırmak olanaksızdır. Yükseköğretim kurumlarında giysilerin
başörtü ve türbanın dinsel inanca dayandırılması çağın gereklerine aykırıdır.
Çağa, güne, ortama, koşula, duruma uygun olarak herkes istediği biçimde
giyinir. Dinî, çağdışı, güne ters düşen bir kurum olarak tanıtan, başörtüsü
kullanımında belli biçim ve zorunluluk, vicdan ve dinsel inanç özgürlükleriyle
uyuşmamaktadır. Sosyal ve dinsel değerlere, geleneklere saygı ayrı, başörtüsü
için çıkan yasayı dinsel inançlara dayandırmak ayrıdır. Toplumun ahlâk
kuralları ve gelenekleriyle yön verdiği içtenlikli uygulamaları, yükseköğretim
kurumlarında dinsel gereklere bağlamak dinsel özgürlüğü saptırmaktır. Belli
biçimde giyinmek özgürlüğü, dinsel inancı aynı, ayrı olanlar ve olmayanlar
arasında farklılık yaratmaktadır. Vicdan özgürlüğü, istendiğine inanma
hakkıdır. Lâiklikle vicdan özgürlüğü karıştırılarak dinsel giyinme özgürlüğü
savunulamaz. Giyim konusu Türk Devrimi ve Atatürk İlkeleriyle sınırlı olduğu
gibi vicdan özgürlüğü konusu da değildir. Zorlamayı uygun bulmayan din
alanında, hukuk kuralları gibi nesnel yaptırımlar niteliğinde kural getirilmesi
dinsel inanç özgürlüğüne ters düşmektedir.
İncelenen yasa kuralı ise, yükseköğrenim kurumlarında bayanların giyimlerine
ilişkin getirdiği yeni düzenlemeyle dinsel inanca dayalı başörtüsüne olanak
tanımıştır. Böylece, islamî esaslara uygun olup olmadığı bir yana, dinsel
inanç gereği boyun ve saçların örtülmesine olanak vermekle, devlet kamu
hukuku alanında bu hukukun gereklerine göre yapılabilecek giyimi düzenleme
yetkisini, dinsel olura bağlamış olmaktadır. Yükseköğrenim kurumlarında
dinsel giyim esaslarını içeren düzenleme, dinsel kurallardan arındırılmış
devlet düzenine, giyim nedeniyle dinsel bir elatmada bulunmadır. Bu biçimde
de olsa dinin siyasal alana çekilmesi ve siyasal araç durumuna getirilmesi
sakıncası yaratılmıştır. Dine dayalı kurallar hukuk kuralı yerine geçirilmekle
temelde siyasal ve hukuksal bir kurum olan devletin din özgürlüğü yönünden
yansızlığı bozulmaktadır.
İncelenen Yasa maddesi, Anayasa'nın 24. maddesine bu nedenlerle aykırıdır.
E. Anayasa'nın 174. Maddesi Yönünden İnceleme:
"İnkılâp kanunlarının korunması" başlığını taşıyan Anayasa'nın 174.
maddesi, kimi sözcük değişiklikleriyle 1961 Anayasası'nın 153. maddesinin
yinelenmesi biçimindedir. Maddede, sıralanan sekiz Yasa'nın Anayasa'ya
aykırı- olduğu biçimde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı öngörülürken
bu Yasaların Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma ve
Türkiye Cumhuriyeti'nin lâiklik niteliğini koruma amacını güden devrim
yasaları olduğu belirtilmiştir.
Kararın, yasa metinleri bölümünde dayanılan Anayasa kuralları arasına
olduğu gibi alınan 174. maddenin içeriğinde sıralanan yasaların adları,
Türkiye Cumhuriyeti için önemlerini açıklamaktadır. Çağdaş uygarlık düzeyini
aşmak ve Türkiye Cumhuriyeti'nin lâik niteliğini korumak amacını taşıdıkları
Anayasa'da kabul edilip "inkılâp kanunları" olarak anılmaları Türk Devrimi
ve Atatürk ilkelerinin gerçekleşme aracı olduklarını göstermektedir. Anlaşılmaktadır
ki lâik düşünce, tüm anayasal ilkelere egemendir. Lâikliğe aykırı biçimde
yorumlanıp değerlendirilmeleri söz konusu olamaz. Anayasa'da öngörülen,
düzenlenen ve güvenceye bağlanan hak ve özgürlüklerin lâik niteliğini güçlendiren
devrim yasalarının aykırılığı savında bulunulamaz. 174. maddenin bağımsız
olarak, ayrıca Başlangıç bölümü, 2. ve 24. maddelerle birlikte değerlendirilmesi
Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik anlayışını açık biçimde ortaya koyar. Ülkemize
özgü ve tarihsel nedenleri bulunan, klâsik ve bilimsel tanımlarından ayrılıkları
bulunan anlayış ve uygulama modeli, kararın Başlangıç kesiminde açıklanmıştır.
Bu açıklamalar ve aykırılık gerekçeleri, genelde, 174. madde yönünden yapılan
inceleme için de geçerlidir.
Giysi durumu, salt bir biçimsel görünüm konusu değildir. Lâiklik, düşünsel
yapının değiştirilmesidir. Çağdaş, sağlıklı toplum oluşturmanın koşuludur.
Kişi, iç ve dış dünyasıyla, duygu ve düşünceleriyle, beden ve ruh yapısıyla
bir bütündür. Giysi, kişiliği yansıtan bir araçtır. Dinsel olsun olmasın,
çağdaşlığa aykırı, devrim yasalarının öngördüğü düzenlemeyle çelişen giysiler
uygun karşılanamaz. Dinsel nitelikteki giysiler ayrıca lâiklik ilkesine
ters düştüğünden daha yoğun bir aykırılık oluşturur.
174. maddede belirtilen Devrim Yasaları birbiriyle sıkı ilişki içindedir.
Hepsi lâiklik konusunda ayrı bir alanı düzenleyerek ülkenin çağdaş yapısını
kurmuşlardır. Her biri başlı başına büyük önem taşıyan ve birer devrim
anıtı olan bu Yasalar, Türkiye Cumhuriyeti'ni sonsuza dek yaşatacak değerdedir.
25.11.1925 günlü, 671 sayılı Şapka îktisâsı Hakkında Kanun'un 1. maddesindeki
"memurin ve müstahdemin" sözcükleriyle "Türk milleti ....." ve "Türkiye
halkı" tamlamaları kadın-erkek ayrımı gözetilmediğini, uygar düzeninin
herkesi kapsadığını anlatmaktadır. Şapka, bir giyim öğesi olmakla birlikte
genelde tüm giyimin simgesidir. Nitekim, 25.11.1925 günlü Adalet Komisyonu
raporunda, Türk ulusunun, uygar ulusların ortak giysilerinin belirgin niteliği
olan şapkayı taşımaya nasıl can attığının belirtilerini saptamaktan söz
edilmiştir. Bu yasa, giyimle din arasında kurulmak istenen bağı kopararak
günlük yaşamla uyum içinde kullanılacak, çağdaş giysi düzenine geçilmesini
sağlamış, bu alanda devrim yapmıştır. Dinsel gerekler yerine toplumsal
gerekler alınarak konu doğal konumuna sokulmuştur. Daha sonra çıkanlar,
bu kararın ilk bölümünde açıklanan Bakanlar Kurulu kararlarıyla kamu kesimindeki
giyinme durumu düzenlenmiştir. Kadın erkek eşitliğini benimseyen Türk Devrimi'nin,
kadın giysilerinin çağdaşlığını savsakladığı kabul edilemez. Kamu yaşamında
ve özel yaşamda kadın-erkek giyimleri, dinsel gerekler gözetilerek yasayla
düzenlenemeyeceği gibi özellikle kamu kesiminde giyinmeyi düzenleyen kurallar
ancak hukuksal gereklere göre düzenlenir. Devletin kendi kurumlarında düzenleme
yapması en doğal hakkıdır. Lâiklik ilkesine aykırı durumların önlenmesi,
uygun durumların sağlanması devletin yükümlülüğüdür. Derslere çağdaş görünüme
aykırı giysi ve örtülerle girmenin özgürlük ve özerklikle ilgisi olmadığı
gibi devletin düzen sağlayacak kurallar getirmesi de özgürlük ve özerkliğe
aykırı değildir. Kaldı ki giyim özgürlüğü ve özerklik, lâiklik üstün tutularak,
lâiklikle birlikte gözetilir. Lâikliği ortadan kaldıran ya da zedeleyen
bir özgürlük ya da özerklik geçerlik kazanamaz. Bu bağlamda, devlet dinine
ilişkin kuralı Anayasa'dan çıkaran 10.4.1928 günlü, 1222 sayılı Yasa'nın
gerekçesin-deki. "..... Din ile devletin işlerinin birbirinden ayrılması
dinlerin devleti idare edenlerle edecekler elinde bir âlet olmaktan kurtuluş
teminatıdır" sözlerinin tarihsel gerçekleri dile getirdiği kuşkusuzdur.
3.12.1934 -günlü, 2596 sayılı "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair
Kanun"un gerekçesinde "Din ile Devletin ayrılığını ve dini akidelerin Devlet
hayatı haricinde sırf vicdani bir mahiyette kalıp memleketin Devlet hayatında
dinin hiçbir tesiri olmamasını yani lâiklik esasını inkılâbın ve rejimin
ana umdesi tanımış olan Cumhuriyet Hükümeti ...." denildikten sonra, Yasanın
amacı belirtilirken "Teşkilâtı Esasiye Kanunumuzla müeyyet ve ekalliyetler
için de ayrıca hususi hükümleriyle tanınmış olan ve esasen Türk inkılâbının
ana umdelerinden bulunan vicdan serbestisi hakkını tahdit yollu bir müdahale
mevzubahis olmayıp bu hüküm ile takip edilen gaye bilâkis vicdan hürriyetini
takviyeye matuftur, çünkü ehemmiyetsiz kıyafet müsavatsızlıkları dolayısıyle
memleket amme nizamını muhil olabilecek ihtimallerde halkın huzur ve sükûnunu
korumaktan ve Türkiye'de yan yana yaşayan insanların birbirlerine karşı
medenî ve insanî saygılarla yaşayabilmelerini ve her türlü soğukluk ve
geçimsizlik bahanelerinin bertaraf edilmesini teminden ibarettir. Binaenaleyh
bu kanunun hedefi, Cumhuriyetin sınırları içinde yaşayan insanların hangi
din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar serbesti vicdan hususunda tam
bir müsavata mazhariyetlerini ekseriyetten olsun,, ekalliyetten olsun,
yabancı bulunsun, yerli olsun Türkiye'de vicdanî hürriyetin lüzumsuz bir
kasru tahdidi asla düşünülmeksizin Türkiye'de herkesin dinî hürriyetin
tazimi hususunda müsavat üzerine nizamı âmmenin icaplarına tâbi tutulmasını
temin etmektedir." görüşlerine yer verilmiş, daha sonra sözü edilen eşitliği
ve lâiklik ilkesini zedelemeden düzenleme yapıldığı belirtilerek amacın,
ulusal birliği incitici, ulusal duyguyu kışkırtıp kızdıracak durumlara
engel olmak olduğu açıklanmıştır. Bu Yasa yürürlükteyken, dinsel inanç
gereği örtüyü getiren dava konusu madde, açık biçimde, lâiklik ilkesini
güçlendirip koruyan kurallarla çatışmaktadır. Her tür baskıyı reddeden
demokrasiyle, yükseköğrenim kurumlarında ayrılıklar yaratarak zamanla toplumun
öbür kesimlerine sıçrayıp kutuplaşmalara neden olacak, başka eğitim, öğretim
yerleri ve kamu kurumlan için kötü örnek sayılacak dinsel baskılı uygulamaları
bağdaştırmak olanaksızdır. Devlet lâik olunca, ulus çoğunluğunun belli
bir dine bağlı olması da düzenlemelerin dinsel gereğe dayanmasını haklı
kılamaz. İçtenlik, sadelik isteyen, temizlik, sevgi ve saygı kaynağı olması
gereken dinin gösteri niteliğinde bir- belirtiye gereksinimi olduğu da
düşünülemez. Dinler, doğaları gereği lâik değillerdir. Ancak lâikliğe karşı
olmaları da zorunlu değildir. Başka dinlere, dinsel inancı olmayanlara
hoşgörüsü olanaklıdır ve İslâm dininde, özellikle Türklerin İslâmiyeti
kabulünden sonra, bu soylu yaklaşımın tarihsel örnekleri çoktur. Her tür
aşırılık, bağnazlık ve zorlamaya uzak kalmayı, kolaylık ve ölçülülüğü öngören
İslâm dini, zamanı gelişmeleri, koşulları gözetmeyen, akla dayanmayan yorum
ve değerlendirmelerden kaçınmayı gerektirir. Çağdaş uygarlık düzeyinin
üstüne çıkma, Türk Devrimin amaçladığı ulusal aşamadır. Anayasa'nın 174.
maddesi kapsamındaki 29,11 1934 günlü, 2590 sayılı Yasa'nın gerekçesinde,
Türk Devrimi'nin en belirgin niteliğinin demokratlık olduğu, Türk Devrimi
ve Cumhuriyeti'nin yasalar önünde herkesi eşit kıldığı anlatılmaktadır.
Özellikle Tevhid-i Tedrisat Kanunu, aklın ve bilimin öncülük ettiği tek
tür eğitini düzeni içinde duygu ve görüş birliğini, dayanışmayı amaçlayarak
lâik eğitim ve öğretime dayanak olmuştur. Önyargılardan arınmış, araştırıcı,
akla ve bilime bağlı, bağnazlığa karşı, ulusal değerlere saygılı, özgür
düşünceli, özgür vicdanlı, çağdaş görüşlü insan, yetiştirme ereği Anayasa'nın
42. ve 130. maddeleriyle de doğrulanmaktadır.
Çağdaş bir görünüm taşımayan başörtüsü ve onunla birlikte kullanılan
belli biçimdeki giysi, bir ayrıcalıktan ötede bir ayrım atacı niteliğindedir.
Şimdiye kadar başörtüsü kullanmadan yükseköğretim kurumlarını bitirmiş
bayanlarla şimdi yükseköğretim kurumlarında bulunan bayanları dine karşı
ya da dinsiz göstermek için kullanılma olasılığı da kaçınılmazdır. Çağdışı
bir görünüm veren bu durumun giderek yaygınlaşması Cumhuriyet, devrim ve
lâklik ilkesi yönünden sakıncalara da açıktır. Demokrasiden yararlanarak
lâikliğe karşı çıkışlar din özgürlüğünün kötüye kullanılmasıdır. Dinin
birleştiriciliğine, hoşgörüsüne, inandırarak benimsetme özenine aykırı
yanlış yorum ve değerlendirmelere dayalı bölücülükler, dinden soğutmaya
neden olacak tutumlar din saygısıyla da bağdaşmaz. Türk Devrimi temeline
oturan ve bu yapıda lâiklik ilkesine özel bir önem ve üstünlük tanıyan
Anayasa, özgürlüklere karşın lâiklik ilkesini özenle korumayı amaçlamış
ve bu ilkenin özgürlüklere kıydırılmasına olanak tanımamıştır. 174. maddede
korunan lâiklik ilkesiyle bu madde kapsamındaki devrim yasalarının amaç,
erek ve içeriklerinin öngördüğü nitelikleri gözardı ederek dinsel inanç
gereğine dayalı bir düzenleme getiren dava konusu kural, Anayasa'nın 174.
maddesine de aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle incelenen madde İPTAL edilmelidir. Mehmet ÇINARLI
bu görüşe katılmamıştır.
V- SONUÇ:
10.12.1988 günlü, 3511 sayılı "2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 44
üncü Maddesinin Değiştirilmesi ve Bu Kanuna Bir Ek ve Dört Geçici Madde
Eklenmesine Dair Kanun"un 2. maddesiyle 4.11.1981 günlü, 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanunu'na eklenen "Ek Madde 16"nın Anayasa'ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
Mehmet ÇINARLI'nın karşıoyu ve oyçokluğuyla,
7.3.1989 gününde karar verildi.
Başkan
Mahmut C. CUHRUK
|
Başkanvekili
Yekta Güngör ÖZDEN
|
Üye
Necdet DARICIOGLU
|
Üye
Muammer TURAN
|
Üye
Mehmet ÇINARLI
|
Üye
Servet TÜZÜN
|
Üye
Mustafa ŞAHİN
|
Üye
İhsan PEKEL
|
Üye
Selçuk TUZUN
|
Üye
Ahmet N. SEZER
|
Üye
Erol CANSEL
|
|