| E: 1989/1 K: 1989/12
KARŞIOY YAZISI
4 Kasım 1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na 10 Aralık
1988 tarihli ve 3511 sayılı Kanunla eklenen Ek 16. maddede aynen şöyle
denilmektedir: "Yükseköğretim Kurumlarında, dershane, laboratuar, klinik,
poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur.
Dinî inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir."
Bu ek maddenin Anayasa'nın Başlangıç kısmı ile 2., 10., 24. ve 174.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülerek iptali istenmiştir.
İptal isteminin gerekçeleri, ek maddenin birinci cümlesiyle getirilen
"çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak" mecburiyeti ile değil; ikinci cümlesinde
geçen "Dinî inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması"nın
serbest bırakılmasıyla ilgilidir.
Bir Kanun hükmünün Anayasa'nın Başlangıç kısmına aykırı olup olmadığına
karar vermek için, o Başlangıçsın bir ibaresine veya bir iki cümlesine
takılıp kalınmadan tümüyle dikkate alınması ve Anayasa'nın Başlangıç dışındaki
esas hükümlerinin de özellikle gözönünde tutulması gerekir.
Anayasa'nın Başlangıç'ını tümüyle incelediğimiz zaman, orada konumuzla
ilgili olarak:
"- Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartız Türk
Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmağa yetkili kılınan hiçbir
kişi ve kuruluşun, bu Anayasa'da gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun
icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
- Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının,
Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî
değerlerinin, Atatürk milliyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği
ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işleri ve politikaya
kesinlikle karıştırılmayacağı; hususlarının yer aldığını görürüz.
Dinî inanç sebebiyle boyun ve saçların örtüyle kapatılmasını serbest
bırakmanın Anayasa'nın Başlangıcında yer alan "hürriyetçi demokrasi"nin
icaplarından biri olduğu şüphe götürmez. Ninelerimiz, annelerimiz asırlardan
beri başörtüsü kullandıklarına göre, bu örtüyü serbest bırakmak, yine Başlangıçta
yer alan "Türklüğün tarihî ve manevî değerleri"ne de uygun düşer.
Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin "insan haklarına saygılı"
olacağı yazılıdır. Devletin temel amaç ve görevlerinden bahseden 5. maddesinde,
"kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle
bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri
kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları
hazırlamaya çalışmak" da temel amaç ve görevler arasında sayılmıştır.
Yine Anayasa'nın 12. maddesinde "Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz,
devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir" denilmektedir.
Bütün bu hükümlerde kişinin hak ve hürriyetleri esas alınmıştır. Bu
hürriyetleri kişinin istediği şekilde kullanması kaide, bu hürriyetlerin
bazı zaruretlerle sınırlandırılması istisnadır. Bu sınırlandırmaların ne
sebeple ve nasıl yapılabileceğini de Anayasa'nın 13. maddesi göstermiştir.
Bu maddede: "Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin,
genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması
amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle,
Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak sınırlanabilir" denilmektedir.
Bu maddede sayılan sınırlama sebeplerinin hiçbirisi dinî inanç dolayısıyla
boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılmasını yasaklamaya dayanak
olamayacağı gibi, Anayasa'nın öteki maddelerinde de Kanun Koyucuyu böyle
bir yasak getirmeye mecbur edecek bir hüküm yoktur. Aslında, yukarıda alınan
Anayasa hükmünün "sınırlanabilir" kelimesiyle bitmesinden, Kanun Koyucuya
bu konuda takdir hakkı tanındığı; yani, temel hak ve hürriyetlerde kullanmanın
esas olduğu, fakat maddede zikredilen sebeplerin bulunması halinde Kanun
Koyucu'nun "Anayasa'nın özüne ve sözüne uygun olarak" bu kullanmaya bir
sınırlama getirebileceği anlaşılmaktadır.
Anayasa'nın konumuzla yakından ilgili olan 24. maddesinde ise: "Herkes,
vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibâdet, dinî âyin
ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini
açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve
suçlanamaz" denilmektedir.
Dinî inanç ve kanaat hürriyeti" kişinin mensup olduğu dinin emrettiğine
inandığı bir başörtüsü veya türban kullanarak saçlarını ve boynunu kapatmasına
da izin verilmesini gerektirir. Anayasa'ya aykırı olan bu "kapatma". hakkını
tanımak değil; başörtüsü veya türban kullanan öğrencileri hor görmek, tedirgin
etmek, derse veya sınava sokmamaktır. Çünkü, Anayasa "Kimse ..... dinî
inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz" demektedir.
Anayasa'nın 24 üncü maddesinde din ve vicdan hürriyetinin, tanınamayacağı
haller için kendisine atıfta bulunulan 14 üncü maddesi, "Temel hak ve hürriyetlerin
kötüye kullanılması"ndan bahsetmektedir. Hangi hallerde kötüye kullanmanın
var sayılabileceği madde metninde sıralanmıştır. Anayasa'da yer alan hak
ve hürriyetler "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak,
Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığım tehlikeye düşürmek, temel hak
ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini
veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak
veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan
bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla" kullanılırsa
kötüye kullanmanın varlığını kabul etmek gerekecektir. Dinî inanç sebebiyle
boyun ve saçların kapatılmasını 14. maddede sayılan kötü amaçlardan biriyle
ilgili görmek imkânsızdır. Böyle olunca, Kanun Koyucu'nun bu konuda yasaklamaya
gitmeyip serbestlik tanımasının Anayasa'ya aykırı olduğunu ileri sürmek
de imkânsız olur.
Yeniden Anayasa'nın Başlangıç kısmına dönüp Atatürk ilke ve inkılâpları
ile lâiklik ilkesine de bir göz atalım: Atatürk ilke ve inkılâplarını anlamak
için tutulacak en doğru yol, Atatürk'ün söylediklerini ve yaptıklarım incelemektir.
Atatürk kadının örtünmesi hususunda ne söylemiş ve ne yapmış? Kitapları
karıştırdığımız zaman, 1923 yılında söylediği şu sözlerle karşılaşıyoruz:
"icabı din olan tesettür, kısaca ifade etmek lâzım gelirse, denebilir ki,
kadınların külfetini mucip ve muhalifi adap olmayacak şekli basitte olmalıdır.
Şekli tesettür kadını hayatından, mevcudiyetinden tecrit edecek bir şekilde
olmamalıdır" (Atatürkçülük -Birinci Kitap- Genelkurmay Başkanlığı, 1982,
Sayfa: 126).
"Tesettürü şer'i kadınlar için mucibi müşkülat olmayacak, kadınların
hayatı içtimaiyede, hayatı iktisadiyede, hayatı maişette ve hayatı ilimde
erkeklerle teşriki faaliyet etmesine mâni bulunmayacak bir şekli basittedir.
Bu şekli basit heyeti içtimayemizin ahlâk ve adabına mugayir değildir"
(Aynı kitap, aynı sayfa).
Bu sözleri incelediğimiz zaman, örtünmeyi Atatürk'ün dinin gereği olarak
kabul ettiği; ancak, bunun kadını hayatından, varlığından soyutlamayacak;
içtimaî, iktisadî ve ilmî yaşayışta ve geçim temini konusunda erkeklerle
işbirliği yapmaktan alıkoymayacak basit bir şekilde olmasını istediği anlaşılmaktadır.
Atatürk'ün yaptıklarına baktığımız zaman, O'nun kadın giyimiyle ilgili
hiçbir düzenlemeye, hiçbir yasaklamaya gitmediğini görürüz. Kendi eşinin
dahi başörtüsünü çıkarttırmamıştır.
Hal böyle iken, başörtüsü veya türban kullanmayı serbest bırakmanın
Atatürk'ün ilke ve inkılâpları ile medeniyetçiliğine ters düştüğünün ileri
sürülmesi yanlış olur.
Lâikliğe gelince: Anayasa'nın Başlangıç kısmında "... lâiklik ilkesinin
gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle"
karıştırılmayacağından bahsedilmekte; 24. maddesinin son fıkrasında da:
"Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukukî temel düzenini kısmen
de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut
nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını
yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz"
denilmektedir.
Din ve vicdan hürriyetinin gereği olarak boyun ve saçların örtü veya
türbanla kapatılmasının dinin Devlet işlerine karıştırılmasıyla bir ilgisi
yoktur. Giyim-kuşam bir Devlet işi değil, bir fert işidir. Zorunluluk bulunmadıkça
Devletin buna karışmaya hakkı yoktur. Başörtüsü veya türban kullanmayı
serbest bırakan kanun hükmüyle Devletin temel düzeninin din kurallarına
dayandırıldığı da ileri sürülemez. Başın örtülmesi veya açılması Devletin
temel düzeniyle değil, kişinin zevki ve inancıyla ilgilidir. Dava konusu
kanunla bu konuda kişiye serbestlik tanınmış olması Anayasa'nın lâiklik
ilkesini ihlâl etmez.
Dava dilekçesinde, boynu ve saçları örtü veya türbanla kapatma hakkının
yalnız bir dine mensup bayan öğrencilere, onun da çok azınlıkta bulunan
bir kesimine tanındığı, bunun da Anayasa'nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine
aykırı olduğu ileri sürülmektedir.
Anayasa Mahkemesi'nin birçok kararlarında belirtildiği gibi, eşitlik
ilkesi herkesin her yönden aynı kurallara tabi tutulması anlamında değildir.
Bir takım vatandaşların başka kurallara bağlanması haklı bir sebebe dayandırılıyorsa,
bu durum eşitlik ilkesini ihlâl etmez.
Dinî inançları sebebiyle boyunlarını ve başlarını örtmek zorunda kalan
yalnız müslüman bayan öğrenciler olduğundan, onların bu durumunun dikkate
alınmasında eşitlik ilkesine aykırılık yoktur. Erkek öğrenciler için böyle
bir problem söz konusu olmadığı gibi; başka dinlere mensup bayan öğrencilerin
de inançları gereği herhangi bir özel kıyafete bürün-dükleri görülmemiştir.
Kıyafetleri sebebiyle kendilerine güçlük çıkarılan, derslere, sınavlara
sokulmayan yalnızca saçlarını ve boyunlarını örten müslüman öğrencilerdir.
Kanun Koyucu'nun yalnız bu öğrencilerin haklarıyla ilgili bir tedbir almasında
eşitlik ilkesini bozmayacak haklı bir sebep vardır.
Kaldı ki, Kanunla getirilen serbestlik, dava dilekçesinde ileri sürüldüğü
gibi, müslüman öğrencilerin azınlıkta olan bir kesimi için değil, hepsi
için tanınmıştır. Hattâ, dinî inancı sebebiyle değil, zevk için türban
kullananlara da mani olunmak söz konusu değildir. Başörtüsü veya türban
kullanan öğrencilerin dinî inanç yönünden incelenip bir ayırıma tâbi tutulması
düşünülemez. Saçlarını ve boynunu isteyen açar, isteyen kapatır.
Öte yandan, dava konusu madde metninde, Yükseköğretim Kurumlarında çağdaş
kıyafet ve görünümde bulunmak mecburiyetinden, dinî inanç sebebiyle boyun
ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbestliğinden bahsedilmekte;
bu konuda öğretim üyesi ve öğrenci ayırımı yapılmamaktadır. O halde, sözü
geçen madde hükmü kıyafet serbestliğini öğrencilere tanıyıp öğretim üyelerine
yasaklıyor, bu yüzden Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırıdır denilemez.
Kaldı ki, madde, öğretim üyesi, öğrenci ayrımı bile yapsaydı; bu iki
zümre ayrı ayrı statülere tâbi bulunduklarından, haklarında ayrı ayrı hüküm
getirilmesi Anayasa'nın eşitlik ilkesine yine de aykırı düşmezdi.
Gelelim Anayasa'nın 174 üncü maddesine: Bu maddede hangi inkılâp kanunlarının,
Anayasa'nın kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasa'ya
aykırı olduğu şekilde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı gösterilmiştir.
Bu maddede sayılan kanunlar arasında, kadın giyimiyle uzaktan, yakından
ilgili olan yoktur. Bu kadar ilgisiz metinlerin kıyas yoluyla kadın giyimine
de uygulanarak, türban veya başörtüsü yasağına dayanak gösterilmesi hukuken
mümkün olamaz. Atatürk isteseydi kadın giyimiyle ilgili de bir kanun çıkarır,
belki bu da Anayasa'nın kabul ettiği hürriyet rejimi karşısında korunacak
kanunlar arasına alınarak 174. madde metnine dahil edilirdi. Ama böyle
bir şey yapılmamıştır. Olmayan bir şey bir iptal hükmüne de gerekçe olamaz.
Danıştay 8 inci Dairesi'nin dava dilekçesine alınan 13.12.1984 tarihli
kararında "..... kendi toplumsal çevrelerinin baskısına veya gelenek ve
göreneklerine boyun eğmeyecek ölçüde eğitim gören bazı kızlarımızın ve
kadınlarımızın sırf lâik Cumhuriyet ilkelerine karşı çıkarak dine dayalı
bir devlet düzenini benimsediklerini belirtmek amacı ile başlarını örttükleri
bilinmektedir. Bu kişiler için başörtüsü masum bir alışkanlık olmaktan
çıkarak kadın özgürlüğüne ve Cumhuriyetimizin Temel ilkelerine karşı bir
dünya görüşünün simgesi haline gelmektedir" deniliyor.
Bu karat da, başörtüsü konusunda, "gelenek ve görenek"ten, "masum bir
alışkanlık"taıı söz edilmiş, dinin emirlerine, din ve vicdan hürriyetine
hiç değinilmemiştir. Acaba, türban veya başörtüsü kullanmakta ısrar eden
bütün bayan öğrenciler lâik cumhuriyet ilkelerine karşı çıkmak amacı mı
güdüyorlar? Ben böyle bir şeye ihtimal vermiyor, bayan öğrencilerin büyük
bir kısmının siyasî amaçla değil, dinin emirlerine uymak düşüncesiyle boyunlarını
ve saçlarını örttüklerine inanıyorum.
Anayasa Mahkemesi'ndeki dava dosyasında, Diyanet İşleri Başkanlığı,
Din işleri Yüksek Kurulu'nun 30.12.1980 tarihli ve 77 sayılı kararı var.
Bu kararda, "Müslüman hanımların başlarını örtmeleri, vücutlarının el,
yüz ve ayakları dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlenme caiz
olan yabancı erkekler yanında açık bulundurmamaları, bazı çevrelerde sanıldığı
gibi belli bir zümrenin sonradan ortaya çıkardığı bir âdet veya işaret
değil, İslâm Dini'nin bir hükmüdür" denilmekte ve Kurul'u bu kanatta götüren
deliller gösterilmektedir.
Her ne kadar, Din isleri Yüksek Kurulu'nun Millî Eğitim Bakanlığı'nın
isteği üzerine bildirdiği bu görüş, İmam-Hatip liselerinde okuyan kız öğrencilerin
kıyafetleri ile ilgili ise de, varılan sonuç bütün "müslüman hanımları"
şümulü içine alacak bir genellik taşımaktadır.
O halde, Diyanet işleri Başkanlığı Kuruluş ve
Görevleri Hakkındaki
22.6.1965 tarihli ve 633 sayılı Kanun'un Din işleri Yüksek Kurulu ile ilgili
5. maddesinin (c) bendiyle kendisine "Din ile ilgili soruların cevaplarım
hazırlamak" görevi verilen bu Kurul'un verdiği mütalaayı benimseyen bayan
öğrencilerin, dinî inançları sebebiyle değil, siyasî amaçla başlarını örttüklerini
ileri sürmek yanlış olur.
Bu gibi inanç sahiplerinin arasına siyasî amaç, taşıyanların, yabancı
telkinlere uyanların, lâik Cumhuriyet rejimini devirmek isteyenlerin katılmadıklarını,
katılmayacaklarını ileri sürecek değilim. Ama, böyle bir durum, inanç sahiplerinin
inançlarına göre giyinmelerini engellemenin gerekçesi yapılmamalı, kurular
yanında yaşlar da yakılmamalıdır.
Üstelik, böyle bir engelleme, rejimin korunması açısından da doğru sayılamaz.
Dinî inançlara konan engel ve yasaklar, samimî inanç sahiplerinden bir
kısmını -ister istemez- kötü niyetlilerin saflarına kaydıracak; kötü niyetlilerin
eline önemli bir koz verecektir.
Yukarıda açıklanan gerekçelerle, "Dinî inanç sebebiyle boyun ve saçların
örtü veya türbanla kapatılması serbesttir" şeklindeki Kanun hükmünün Anayasa'ya
aykırı olmadığını düşündüğümden, bu hükmün yer aldığı Ek. 16. maddenin
iptali yolundaki çoğunluk kararına katılmıyorum.
|