Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
YASA METNİ
TASARI METNİ
TASARI GEREKÇESİ
KOMİSYON RAPORLARI

BASIN YASASI...
TBMM Görüşmeleri
9 Haziran 2004
59. Hükümet tarafından 24 Mart 2004'de TBMM'ye sevkedilen Basın Yasa Tasarısı, 9 Haziran 2004'de TBMM Genel Kurulu'nda görüşüldü ve kabul edildi.
 
Görüşmeler sırasında, tasarının, 5680 sayılı Yasaya göre çok daha özgürlükçü ve ileri nitelikte olduğu, daha katılımcı bir yaklaşımla hazırlandığı belirtildi. Buna karşın, tasarının basında tekelleşme ile basın çalışanlarının sorunlarına çözüm getirmediği kaydedildi.

Hükümet adına konuşan Devlet Bakanı Beşir Atalay, "Basın Kanunu'nun, Avrupa Birliği uyum sürecindeki önemli kanunlardan biri olduğunu" belirtti. Atalay, "basın özgürlüğü, sadece basına verilen bir özgürlük veya sadece basına verilen bir hak değil, yeni yaklaşımlarda, vatandaşın temel bir insan hakkı olarak algılanmaktadır; yani, vatandaşın bilgi edinme hakkı, vatandaşın doğru haber alma hakkı... Bugün, bu, insan hakları çerçevesinde değerlendirilmektedir; yani, vatandaş olup bitenleri öğrenecek. Bu, temel bir insan hakkı. Basına verdiğimiz özgürlük, aslında, vatandaşa bu imkânı daha fazla sağlamak anlamına geliyor" dedi.

Atalay, basın çalışanları ile ilgili 5953 sayılı yasadaki aksaklıkları giderici bir çalışma da başlattıklarını söyledi.
 

TBMM Tutanaklarından Basın Yasası Tasarısının tümü üzerinde yapılan görüşmeler şöyle:
(9 Haziran 2004 - 22. Dönem 2.Yasama Yılı 99. Birleşim)

BAŞKAN (Başkanvekili Sadık YAKUT)- Basın Kanunu Tasarısı ile Avrupa Birliği Uyum ve Adalet Komisyonları raporlarının müzakerelerine başlıyoruz.

(...............)

Tasarının tümü üzerinde söz isteyen, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Niğde Milletvekili Orhan Eraslan; buyurun.

CHP GRUBU ADINA ORHAN ERASLAN (Niğde) - Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin değerli üyeleri, 456 sıra sayılı Basın Kanunu Tasarısı üzerine Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; şahsım ve Cumhuriyet Halk Partisi adına, hepinize saygılar, sevgiler sunarım.

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi, günümüzde basın özgürlüğü, bilgi edinme ve haber alma özgürlüğüyle koşut olan bir özgürlüktür. Basın özgürlüğü, aslında düşünce ve ifade özgürlüğünün bir türevidir, ondan kaynaklanmıştır.

Şu anda görüşmekte olduğumuz tasarı, yürürlükte bulunan 5680 sayılı Yasaya göre çok daha özgürlükçü, çok daha ileri niteliktedir. Bu yönüyle yasayı destekliyoruz; ama, bir adım ileride olmak, noksansız olmak anlamına gelmiyor. Burada, birtakım eksikliklerinin olduğunu tespit etmek ve bunları, düzeleceği, düzeltileceği umuduyla tutanağa geçirmek durumundayız.

Değerli milletvekilleri, yeni bir kanun hazırlanıyor, sıfırdan hazırlanıyor. Eldeki bütün olanaklarla eksiklerinden arındırılması gerekirdi; ama, nedense, çeşitli uyarılarımıza rağmen, bu eksikliklerden arındırılmamıştır, bu eksiklikleriyle gelmiştir; fakat, bir hakkı da teslim etmek mecburiyetindeyiz; bu tasarı, daha katılımcı bir yaklaşımla hazırlanmıştır, daha özgürlükçü bir anlayışla hazırlanmıştır, 5680 sayılı Yasayla kıyaslanamayacak kadar özgürlükçüdür, iyidir; ama, bu eksikliklerini de bilmemiz, bilmeniz gerekir.

Benim naçizane tespit edebildiğim, görebildiğim, görebildiğimiz eksiklikler şunlardır:

Değerli arkadaşlarım, bu tasarıda, basın çalışanlarıyla ilgili bir düzenleme yoktur, iyileştirme yoktur, basın çalışanlarının durumunun iyileştirilmesi söz konusu değildir. Her ne kadar basın çalışanlarının durumu başka yasayla düzenlenmiş olsa da, bu tasarıda onların durumunu iyileştirecek birkısım düzenleme başlıklarının yer alması daha doğru olurdu, hiç olmazsa, basın kurum ve kuruluşlarında çalışacak asgarî kadroların belli edilmesi yararlı olurdu diye düşünüyorum.

Değerli milletvekilleri, tasarı, basında taşeronlaşmayı engellememektedir. Kimi gazeteler, haberciliğin en temel unsuru muhabir olmasına rağmen, hiç muhabir çalıştırmadan, grup gazetelerine gelen ve başka gazetelerin muhabirlerinin haberlerini, kendi yayım politikalarına uygun hale getirerek, yani, değiştirerek kullanmaktadır. Bu durum, önemli hukukî sorunlar ve haksızlık yaratmaktadır. Tasarı, bu konuya ilişkin bir düzenleme taşımamaktadır.

Değerli arkadaşlarım, basın özgürlüğü diyoruz. Basın özgürlüğünün önünde, artık, günümüzde, hep iki temel engel vardır; bunlardan bir tanesi, kamu otoritesidir, diğeri ise, tekelleşme olgusudur. Basın özgürlüğü kavramının, düşünce ve ifade özgürlüğünün bir türevi olduğunu ve bundan kaynaklandığını dikkate aldığımızda, tekelleşme olgusunun, günümüzde, kamu otoritesinden daha çok basın özgürlüğünü engeller nitelikte olduğunu görmek durumundayız. Tasarıda, tekelleşme olgusunu sınırlandıran ve disipline eden hükümlerin bulunmaması önemli bir eksikliktir. Oysa, günümüzde, kamu otoritesinden ziyade, basın özgürlüğünü, tekelleşme zedelemektedir. Hatta, kamu otoritesini de, tekelleşme, kimi zaman, baskı altına alabilmektedir.

Değerli arkadaşlarım, tasarıda, basın etik kurallarına etkinlik ve işlerlik kazandıracak hükümler bulunmamaktadır. Bugün, pekçok gazetede, basın etik kuralları yerine, şirket kuralları geçerlidir, holding kuralları geçerlidir. Basın etik kurallarının etkin kılınabilmesi için, gerekli düzenlemelerin ve bu doğrultudaki yaptırımların tasarıda yer alması lazım gelirken, buna dikkat edilmemiştir.

Değerli arkadaşlarım, önemli gördüğümüz bir diğer eksiklik de, demokrasimize ve çoğulculuğa önemli boyutlar ekleyen yerel basınımız düşünülmemiştir bu tasarıda; yerel basınımız yeterince desteklenmemiştir. Oysa, yerel basının varlığı şu açılardan çok önemlidir: Demokrasiye ve çoğulculuğa katkı sunabilmektedir. Ayrıca, ulusal meselelerde, çoğu kez, yaygın basından daha duyarlı davranabilmekte ve doğrunun bulunmasına katkıda bulunabilmektedir.

Şöyle bir örnek vermek istiyorum: Yakın zamanda, 1 Mart tezkeresi Meclisimizin önüne geldi. O zamanki anlayışa göre, yaygın basının önemli bir ekseriyeti "aman efendim, tarihî fırsat geçiyor; Irak'ta, mutlaka müdahaleye taraf olmalıyız, katılmalıyız; katılmazsak, tarihte bize sunulan en büyük fırsatı kaçırırız" biçiminde, savaş tamtamları çalarken, birkısım yerel basın, bunun yanlış olduğunu, ulusal çıkarlarımıza uygun olmadığını savunabildi ve biz de -savaş tamtamlarının uygun olmadığını söyleyebilen insanlar- ancak yerel basın aracılığıyla sesimizi duyurabildik. Şimdi yaşananı görüyoruz. Irak savaşına Türkiye'nin katılmamasının ne kadar hayırlı bir iş olduğunu, ne kadar isabetli olduğunu görüyoruz. Bugün, hiç kimse, keşke savaşta olsaydık, biz fırsat kaçırdık, Felluce'de bizim askerlerimiz de olsaydı, keşke her gün birkaç tabut gelseydi, biz de o rezilliğin içinde, o çukurda olsaydık diyemez. İşte, yaygın basın bunu -tam tersini- savunurken, yerel basın, bu ulusal meselede dimdik durabilmeyi bilmiştir.

Kıbrıs meselesi dediğimiz noktada da, yerel basın, ulusal konularda duyarlı davranmıştır. Ne yazık ki, kimi yaygın basın, o konuda duyarlılık göstermemiştir. Yerel basının hem demokrasiye, çoğulculuğa böyle bir katkısı vardır hem de ulusal meselelerde duyarlılık, muhalif ses çıkarabilme şansı vardır.

Bir düşünün, her ilimizde, ilçemizde, farklı görüşlerde beşer altışar gazete çıkmış olsa, oradaki demokratik gelişme başka bir şeydir, başka bir noktaya gelir; çıkmaması halinde, başka bir noktaya gelir. Böyle bir işlevi olan yerel basın, ne yazık ki, tasarıda düşünülmemiştir, yerel basına herhangi bir destek sağlanmamıştır. Bugün, yerel basın hem kamu otoritelerinin baskısı altında hem de tekelleşme olgusunun ağır baskısı altında ezilmektedir. Ayrıca, öngörülen para cezaları da yerel basın açısından değerlendirildiğinde inanılmaz derecede fahiştir.

Değerli arkadaşlarım, tasarıda, yine, eksiklik olarak gördüğümüz bir husus, tasarı özgürlükçü olmasına rağmen, kültürel çoğulculuk hükümleri yer almamıştır; bu açıdan bir eksiklik olduğunu da işaret etmek durumundayız.

Değerli arkadaşlarım, bir diğer eksiklik de, medya-siyaset-ticaret ilişkisi tasarıda düzenlenmemiştir. Oysa, biliyoruz ki, en tehlikeli şey, medya-siyaset-ticaret ilişkisidir. Esas itibariyle, ülkemizde demokrasimizin ve yönetimin yozlaşmasının önemli sebeplerinden biri de budur. Tasarının bu konuda hükümler içermemesini önemli bir eksiklik olarak görüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bir diğer konu da, ceza hükmünü taşıyan konular, Türk Ceza Kanunu yerine bu tasarıda düzenlenmiş; ama, tabiatı itibariyle ceza kanunu olmadığı için, bir basın kanunu olduğu için, cezanın genel ilkelerine çok uygun olamamıştır ve yeni yapılan Türk Ceza Kanununun genel ruhuyla, mantığıyla da çelişir durumdadır. İşte, bu da -19 uncu ve 20 nci maddeleri söylüyorum- kimi zaman basın özgürlüğünü sınırlama doğrultusundadır kimi zaman da Türk Ceza Kanunu değişiklik tasarısıyla çelişir durumdadır. Gönlümüz arzu ederdi ki, Basın Kanununda ceza hükümlü maddeler olmasın, ceza hükümlü maddeler Türk Ceza Kanununda yer alsın ve cezanın genel bütünlüğü içerisinde olsun. Bu konuda komisyondaki görüşmeler sırasında gerekli uyarılar yapıldığı halde dikkate alınmamıştır.

Değerli arkadaşlarım, yine, para cezalarıyla ilgili bir konu vardır, bunların hürriyeti bağlayıcı cezaya dönüşüp dönüşmemesi; bunlar, Türk Ceza Kanunundan ayrılan ve eksiklik teşkil eden, yanlışlık teşkil eden şeylerdir.

Bunun dışında, çok özgürlükçü olmakla beraber, yeni Basın Kanunu Tasarısında önemli sınırlamalar da vardır. 3 üncü maddede, kamu düzeni ve ahlak gibi yuvarlak kavramlar vardır. Bunlar, göreceli ve devirden devire, kişiden kişiye, zamandan zamana değişebilen kavramlardır; bunların doğru tanımlanmasına ihtiyaç vardır. Kimi zaman, bu, basın özgürlüğünün önüne engel teşkil edecek şekilde getirilebilir.

Değerli arkadaşlarım, yine, 11 inci maddeyle, matbaacı esnafı ceza sorumluluğuna tabi tutulmaktadır, bu doğru değildir; matbaacının sorumluluğu, 10 uncu maddedeki teslim sorumluluğuyla sınırlı olmalıdır. Yoksa, teslim sorumluluğunun dışında, 11 inci maddedeki gibi, basımcıya, yani matbaacı esnafına cezaî müeyyide uygulamak çok doğru değildir, yanlışlıklar içermektedir diye düşünüyorum.

Değerli arkadaşlarım, diğer taraftan, eser sahibinin hukukî sorumluluğu meselesi vardır. Hukukî sorumlulukta eser sahibinin sorumlu olabilmesi için, eserin değiştirilmemesi lazım gelir. Oysa, bugün, uygulamada, kimi gazeteler muhabir çalıştırmamakta, başka grup gazetelerinin muhabirlerinin yazdığı haberleri kendi yayım politikalarına uygun hale getirip değiştirerek yayımlamaktadır; burada, eser sahibi olarak gözüken muhabir, yazmadığı, kendi yorumlamadığı, aslında sahibi olmadığı bir şeyden dolayı sorumlu olabilmektedir.

Aynı şekilde, cezaî sorumluluk da, eser sahibinin sorumluluğu biçiminde getirilmiştir. Doğrudur; ceza hukukunda aslolan, gerçek failin sorumluluğudur, kusursuz sorumluluk halleri gittikçe cezanın genel gelişimine doğru azaltılmıştır; ama, eser sahibinin cezaî sorumluluğunun olabilmesi için, eserin hakikaten değiştirilmemiş olması lazım. Oysa, günümüzde sıkça rastladığımız şey, eser değiştiriliyor, yazmadığı bir eserden dolayı eser sahibi cezaî sorumlulukla muhatap oluyor ve hukukî sorumlulukla, tazminat davalarıyla karşı karşıya geliyor. Böyle bir durumda da, gazete, kimi zaman, tazminat davalarından kurtulabilmek için ya da bu tür sıkıntıları atabilmek için, öteleyebilmek için, muhabiri işten çıkarıyor, değiştirdiği eserden dolayı, muhabir, hem cezaî ve hukukî sorumlulukla hem de işini kaybetmekle karşı karşıya kalmaktadır.

Genel hatlarıyla özgürlükçü olan ve desteklediğimiz, kabul ettiğimiz bu tasarının bu tür eksikliklerinin olduğunu bildirmek istiyorum sizlere. Bunun da, yeri geldikçe, zamanı geldikçe düzeltilmesi konusunda Yüce Meclisimizin çalışmalar yapmasını diliyor, hepinize saygılar, sevgiler sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Eraslan.

SALİH KAPUSUZ (Ankara) - Sayın Başkan, tasarının tümü üzerinde, AK Parti Grubu adına, Konya Milletvekili Sayın Kerim Özkul konuşacak.

BAŞKAN - Buyurun Sayın Özkul.

AK PARTİ GRUBU ADINA KERİM ÖZKUL (Konya) - Sayın Başkan, Yüce Meclisin kıymetli üyeleri; hükümetimiz tarafından hazırlanarak Meclis Genel Kuruluna gönderilen Basın Kanunu Tasarısıyla ilgili görüşmelere başlamış bulunmaktayız. Tasarıyla ilgili görüşlerimizi sunmak üzere Grubum adına söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle, şahsım ve Grubum adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, teknolojinin ilerlemesi, iletişim alanında akıl sınırlarını zorlayan gelişmelerin yaşanması, düşüncenin açıklanmasını ve yayılmasını sıradan sınırların ötesine taşımıştır. Bilgi paylaşımı ve bilginin yayılmasının kolaylaşması, kitle iletişim araçlarında yaşanan ilerleme, medyanın daha geniş kitlelere daha hızlı ulaşabilmesi gibi gelişmeler, basın özgürlüğü konusunun bütün modern toplumlarda benimsenmiş normlar seviyesine çıkarılmasını zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda, basını özgür kılmak, basın aracılığıyla bilgi edinen tüm insanların da beklentisi olmuştur. Basın özgürlüğü, gerçekleri öğrenmek özgürlüğüne sahip bireyler ve kitleler için de temel bir hak niteliğindedir; fakat, burada belirtilmesi gereken bir nokta var ki, o da, bu hakkın, sadece benimsenen düşünceler için değil, halkın bir kısmı tarafından benimsenmeyen, hatta endişe verici olarak değerlendirilen düşünceler için de gerekli olduğudur; zira, demokratik, hoşgörülü ve özgürlükçü toplum bilinci bunu gerektirmektedir.

Düşünceye tahammül bile edilemeyen, kendi düşünceleri dışındaki görüşlere yaşam hakkı tanınmayan toplumların ne kadar demokratik olduğu, tartışmasız ortadadır!.. Öyleyse, beğenilen ya da beğenilmeyen bütün düşünce ve bilgilerin halkın takdirine sunulması, sadece basın için değil, vatandaş için, hatta demokrasiler için de bir zarurettir.

Yukarıda ifade ettiğim gibi, düşüncelerin özgürce ifade edilmesi, bir toplum için olmazsa olmaz koşullardandır. Düşüncenin yayılması ve toplumda kullanılması, demokrasi kültürüne olduğu gibi, toplumlara da canlılık kazandırır. Düşünceyi açıklamak ve yayılması önündeki engelleri kaldırmak ne denli önemliyse, başkalarına zarar vermesinin önlenmesi, kişilik haklarına, toplumun temel değerlerine, inançlarına saygılı olmasını sağlamak da o kadar önemlidir. Bu doğrultuda, düşünceyi açıklamanın da, toplumun temel değerlerine saygılı olmanın esas ölçütü olduğu kuşkusuzdur; ancak, toplumun temel değerleri korunurken, resmî makamlarca yapılacak müdahalenin en aza indirgenmesi de oldukça önemlidir. Hatta, müdahaleye, sadece, özgürlüğün kötüye kullanılmasına müsaade etmeyecek kadar izin verilmesi gereklidir.

Sayın Başkan, Meclisimizin kıymetli üyeleri; bireysel özgürlüğün ne denli önemli olduğunu hepimiz biliyoruz; fakat, şunu da belirtmeliyim ki, günümüzde bireylerin düşüncelerini açıklama özgürlükleri önemini yitirmiş ve kitle iletişim araçları ciddî bir güç kazanmıştır. Kitle iletişim araçlarının önem kazanması, bilgi akışına hız kazandırmıştır; fakat, bu gelişmeler, gücün dengesiz ve şahsî çıkarlar uğruna kullanılması gibi bir tehlikeyi de beraberinde getirmiştir. Kitle iletişim araçlarının tekelleşmesi ve çıkar grupları tarafından kullanılması halinde, güçlerini halktan almayan yeni iktidarların oluşması hiç de zor olmayacaktır. Bu durumda, ortaya çıkan yönetimler, halkın sorunlarını ve yaşanan dengesizlikleri ortadan kaldırmak yerine, daha ciddî farkların oluşmasına sebep olacaklardır. Bu durum ise, kültürel çarpıklıklara, toplumsal gerginliklere, siyaset kurumunun itibar kaybetmesine, yasama ve yürütme makamlarına duyulan güvenin zafiyetine, şiddet eğilimlerine ve yabancılaşmaya neden olabileceği gibi, medyanın inandırıcılığını kaybetmesini de beraberinde getirecektir.

Yukarıda saydığım gerekçeler, kitle iletişim araçlarının sahipliği ve saydamlığı konusunda bazı tereddüt ve önlem alma gerekliliğini zorunlu kılmaktadır. Toplum, kamuoyu oluşturan yazılar ve sözlerin arkasındaki kişi ve menfaatları bilmek istemektedir; ki, bu talebin, basının şeffaflığı açısından oldukça haklı bir istek olduğu ortadadır.

Tabiî, burada şu noktaya da değinmek isterim: Böyle bir yasa çalışmasında yasanın muhatabı olan her kesimi memnun etmenin de ne kadar güç bir iş olduğunu, gerek Genel Kurulumuz gerekse halkımız takdir edecektir. Şimdi, iktidar olarak öyle bir yasa hazırlayacaksınız ki, bu yasa, gerek basın kuruluşları ve çalışanlarının haklarını koruyacak gerekse toplum özgürlüğü ve kişilik haklarının güvence altına alınmasını sağlayacak ve üzerinde maksimum uzlaşma olacak bir yasa modeli olma özelliklerini üzerinde taşıyacak. Bu uzlaşmanın sağlanması ne kadar zor olsa da, önümüze getirilen tasarıda bu hususun maksimum olarak sağlandığını görmekteyiz.

Bu uzlaşmaya dayalı olarak, toplumun haber alma özgürlüğü merkezinde, düşünen kanun koyucular, iletişim araçlarının en önemlisi olan basınla ilgili basın özgürlüğünü ayrı bir özgürlük türü olarak düzenlemeyi uygun görmüşler ve Anayasanın 28 inci maddesinde bulunan "basın hürdür, sansür edilemez" ifadesiyle bu anlayışı perçinlemişlerdir.

Basın özgürlüğü önündeki ciddî bir tehlike de, basının iktidarlar tarafından kullanılmasıdır. Bu bağlamda "basın hürdür, sansür edilemez" düzenlemesindeki amaçlardan birisi de, iktidarlar tarafından basının etkilenmesi ve baskı altında tutulmasını engellemek, basının özgür kalmasını sağlamaktır.

Yüce Meclisimizin sayın üyeleri, Türkiye, son dönemde ciddî bir demokratikleşme sürecine girmiştir. Bu anlayış, toplumsal yaşamın her alanını olumlu etkilemektedir. Muhalefet ve İktidar, elbirliğiyle, Avrupa Birliğine uyum için gerekli düzenlemelerin Meclisimiz tarafından kabul edilmesini sağlamış, böylece, demokratikleşmenin gelişmesi sağlanmış ve Avrupa Birliğine ülkemiz bir adım daha yaklaştırılmıştır. Avrupa ve dünyayla pek çok alanda entegrasyona önem veren hükümetimiz, pek çok uluslararası sözleşmeye de taraf olmuştur. Ülkemizde demokrasi kültürüne katkıda bulunacağını umduğum bu sözleşmeler nedeniyle, yeni bir basın kanununun yapılması zorunluluğu ortaya çıkmıştır.

İşte bütün bu gerekçelerden dolayı, toplumsal yaşam ve iletişim hayatımız için oldukça önem arz eden Basın Kanunu Tasarısını Genel Kurulun gündemine getirmiş bulunmaktayız; yasanın çıkması halinde, şimdiden, hayırlı olsun diyorum.

Değerli arkadaşlar, basın özgürlüğü, yukarıda da ifade ettiğim gibi, gelinen nokta itibariyle, artık, salt basını ilgilendiren bir konu olmaktan çıkmış ve toplumun her kesimini alakadar eden bir hal almıştır. Bunu sağlayan ise, birey ve toplumun haber alma özgürlüğüyle ilgili hassasiyetlerin gerekli olduğu şekilde artması ve önem kazanmasıdır. Yasa koyucuların, vatandaşın bilgiye ulaşması yönündeki engellerin kaldırılmasından sorumlu olduğu hiç şüphesiz bir gerçektir. Nitekim, bilgi edinme hakkıyla ilgili Meclisimizden geçtiğimiz günlerde çıkan yasanın da, Basın Kanunuyla direkt ilişkisi olduğu düşüncesindeyim. Vatandaşımızın yaşamını kolaylaştıran pek çok çalışma birbirini izlemektedir.

Ayrıca, yıllardır her hükümetin temel hedefi olan, ancak ilk defa bu kadar yaklaşmayı başardığımız Avrupa Birliğiyle ilgili de, gerek Meclis olarak gerekse hükümet olarak, muhalefetle birlikte ortaya koyduğumuz efor ortadadır. Pek çok yasal düzenlemede bu bakış açısına maksimum dikkati gözettiğimiz açıktır. Basın Kanununda da, Avrupa Birliği ülkelerinin basın kanunları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları, Avrupa Komisyonunun basın uzmanları grubunun görüşleri, bizim çalışmalarımızda da gözönüne alınması gereken hususların başında geliyordu; ki, bu hazırlanan tasarıda bu hassasiyeti görebilmekteyiz. Yapılan çalışmaya Avrupa Birliği uyum sürecinin de ışık tuttuğu da görülebilmektedir.

Yasada, yine dikkat edilen bir nokta, toplumsal mutabakatın sağlanması noktasıdır ki, gerek Sayın Bakanın tasarı komisyonda görüşülürken ifade ettikleri gerekse pek çok meslek örgütünün yasa hakkındaki olumlu görüşleri, bu hususun dikkate alındığını göstermektedir.

Yine, Sayın Bakanın ifadelerinden, önümüze gelen metnin hazırlanma sürecinin uzunca bir zaman aldığını ve yasaya taraf olan tüm kesimlerin dinlenildiğini ve yasa hakkında görüşlerine başvurulduğunu; bu çerçevede, toplumsal mutabakatın sağlanmasına azamî derecede hassasiyet gösterildiğini de anlayabiliyoruz.

Kıymetli arkadaşlar, konuşmamın başında, neden yeni bir basın kanununa ihtiyacımız olduğuna dair birkaç temel meseleye değinmeye çalıştım. Bu noktaya şunu da eklemek isterim: Şu an yürürlükte olan Basın Kanunu, 1950 yılında çokpartili hayata geçişin hemen ardından yapılarak çıkarılmış bir kanundur. Elbette, günün şartları açısından oldukça sağduyulu olduğuna ve yine, toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş olduğuna dair hiç şüphe taşımıyorum; fakat, ilerleyen dönemlerde, kanuna yapılan birtakım eklemeler ve demokrasinin kesintiye uğraması sonucu yapılan düzenlemeler bu kanunun bütünlüğünü bozmuş, sonuçta ortaya çıkan kanunun son şekli, basın özgürlüğünü kısıtlayan garip bir hal alarak bugüne kadar gelmiştir.

Değerli arkadaşlar, medya konusu oldukça geniş bir kapsam ifade etmektedir. Nitekim, Türkiye'de, medya hukuku, basın hukuku, oldukça dağınık bir görüntü içerisindedir.

Bunun yanında, basın çalışanlarıyla ilgili birtakım düzenlemelerin gerekliliği de ortadadır. Nitekim, hükümetimizin bu konudaki çalışmayı da yakın zamanda önümüze getireceği konusunda hiç şüphem yoktur.

Bu yasanın hazırlanma aşamasında ve komisyon çalışmaları sırasında sık sık dile getirilen birkaç konu var ki, izin verirseniz, onlara da kısaca değinmek istiyorum.

Basın Yasasının yanında, Türkiye, acilen, bir RTÜK yasasına da ihtiyaç duymaktadır; temennim, bu konudaki düzenlemelerin bir an evvel yapılması doğrultusundadır.

Basında tekelleşmeyle ilgili endişeleri sık sık dile getiren halkımızın, bu yasa da, beklentisi haline gelmiştir. Ayrıca, hükümetimizin bu konuyla ilgili hazırlıkları olduğunu da bilmekteyim.

Bu çalışmalardan sonra ise, TRT kanununun gündeme geleceği, yine, Sayın Bakanın bize komisyonda aktardığı bilgiler arasında yer almaktadır.

Basın özgürlüğünü ele alan ve toplumun bilgi alma ihtiyacını ve haklarını gözeten bu yasaların ardından yapılacak diğer düzenlemelerle, medya ve iletişim alanında özgürlüklerin pekişmesi ve toplumun haber alma haklarının güvence altına alınmasıyla ilgili tüm çalışmalar nihayete ermiş olacaktır.

Değerli arkadaşlar, Basın Kanunu Tasarısıyla ilgili bazı görüşlerimi aktardıktan sonra, kanunun neler getireceğine ve bunların sonuçlarıyla ilgili birtakım konulara da değinmek istiyorum.

Bildiğiniz gibi, yasanın en başında, basın özgürlüğünün tanımı değiştirilmektedir. Bu değişim, basın özgürlüğü konusundaki tartışmalara nokta koyacak şekilde yapılmıştır. Basın özgürlüğü, objektif bir şekilde tanımlanarak netleştirilmiştir. Bu çerçevede, bu özgürlüğün, bilgi edinme, yayma, eleştirme ve eser yaratma haklarını içerdiği vurgulanmaktadır.

Yine, basın özgürlüğüyle ilgili hususlar düzenlenirken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 uncu maddesi esas alınmıştır. Özet olarak, basın özgürlüğüne, bu maddedeki düzenlemelerle, uluslararası bir standart getirilmektedir.

Komisyonda tartışılan ve üzerinde durulan konulardan bir tanesi de, sorumlu müdürlük konusudur. Eski yasada, sorumlu müdür olunabilmenin kriterleri oldukça karmaşıktı; fakat, yapılan çalışmayla, sorumlu müdür olunabilirlik şartı, Avrupa Birliği normları gözetilerek yeniden ele alınmış ve öncelikle sorumlu müdürlük için önkoşul olan 21 yaş kısıtlaması 18 olarak değiştirilmiştir. Bunun dışında, bir kişinin sorumlu müdür olabilmesi için, kamu hizmetlerinden yasaklı olmama ve en az ortaöğretim veya dengi bir eğitim kurumundan mezun olması dışındaki bütün engeller ortadan kaldırılmıştır.

Basın Kanunu Tasarısında ele alınan ve önemli olduğunu düşündüğüm bir başka husus ise, cezalar konusudur. Yasa tasarısında, cezaî sorumluluklar da yeniden ele alınmış ve eser sahibi sorumlu kabul edilmiştir. Bu çerçevede, basılmış eserler yoluyla işlenen suçun yayım anında oluşacağı, süreli ya da süresiz yayın yoluyla işlenen suçlarda ise eser sahibinin sorumlu tutulması öngörülmüştür. Süreli yayınlarda eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da yurt dışında bulunması nedeniyle Türkiye'de yargılanamaması veya verilecek cezanın, eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hallerinde ise, sorumlu müdürün sorumlu olacağı; ancak, bu eserin sorumlu müdürün karşı çıkmasına rağmen yayımlanması halinde ise, bundan doğan sorumluluğun yayımlatana ait olacağı belirtilmiştir.

Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; basın kuruluşlarımızın sık sık şikâyetçi oldukları ve bürokrasi nedeniyle güçlük yaşadıkları bir başka alan ise, beyannameler konusudur. Şu anda yürürlükte olan yasada beyannameyle ilgili birtakım karışıklıklar bulunmaktadır. Yasayı okuduğumuzda, mülkî amirlere teslimi açıkça yazılmasına rağmen, ayrıntılarla ve yapılan değişikliklerle beyanname verilmesi ve sonrasıyla ilgili işlemler karışık bir hal almıştır. Bu durum gözönünde bulundurularak, yeni yasada beyanname verilmesine de bir kolaylık getirilmiş, beyannamenin ve basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmesi yeterli görülmüştür. Bu düzenlemeyle, beyanname verilmesi bir işleme indirilerek süreçte kolaylıklar sağlanmıştır.

Yeni yasanın getirdiği önemli düzenlemelerden bir tanesi de, gazetecilerin, haber kaynaklarını açıklama ve mahkemede tanıklık yapmaya zorlanmaması konusudur. Getirilen düzenlemeyle, süreli  yayın sahibi, sorumlu müdür ve eser sahibi, bilgi ve belge dahil her türlü haber kaynaklarını açıklamaya ve bu konuda tanıklık yapmaya zorlanamayacağı kesin olarak belirtilerek, gazeteciler bu konuda rahatlatılmıştır. Basılmış eserler yoluyla işlenen fiillerden doğan maddî ve manevî zararlardan dolayı süreli yayınlarda eser sahibi ile yayın sahibi; süresiz yayınlarda ise, eser sahibi ile yayıncının sorumlu olacağı belirtilmiştir.

Değerli arkadaşlar, bütün bu yeniliklerin basınımıza açılımlar kazandıracağını, hiç kuşkusuz, hepiniz takdir edeceksiniz; fakat, en çok üzerinde durulması gereken konulardan bir iki hususun üzerinde durmak istiyorum. Bunlardan bir tanesi, düzeltme ve cevap hakkı konusudur. Hepimiz biliyoruz, belki, aramızda da bu konuda mağdur edilen sayın arkadaşlarımız bile vardır. Manşetten verilen ve arkası iyi araştırılmadan ortaya atılan kimi iddialar, haberin muhatabını mağdur pozisyona düşürdüğüne pek çok defa şahit olduk. Ortaya atılan iddiaların tekzip edilmesine rağmen, gazetenin en ücra noktasında, hiç dikkat edilmeyecek sayfalarında yayımlandığını defalarca gördük. Bu yasada, bu konunun kesinlikle düzeltilmesi gerekliliği ortak kanaat olsa gerek. Nitekim, yasada, bu hassasiyetin gözönünde bulundurulması bizi hayli sevindirmiştir.

Bu çerçevede, yasada da getirilen "süreli yayınlarda kişilerin şeref ve haysiyetini ihlal edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayın yapılması halinde, bundan zarar gören kişinin yayım tarihinden itibaren iki ay içerisinde göndereceği suç unsuru içermeyen, üçüncü kişilerin hukuken korunan menfaatlarına aykırı olmayan düzeltme ve cevap yazısını; sorumlu müdür, varsa yardımcısı hiçbir düzeltme ve ekleme yapmaksızın, günlük süreli yayınlarda, yazıyı aldığı tarihten itibaren  en geç üç gün içinde, diğer süreli yayınlarda, yazıyı aldığı tarihten itibaren üç günden sonraki ilk nüshada, ilgili yayının yer aldığı sayfa ve sütunlarda, aynı puntolarla ve aynı şekilde yayımlamak zorundadır" düzenlemesi, bu tür haber mağdurlarını ciddî şekilde rahatlatmış ve temel hakları da garanti altına almıştır.

Değerli arkadaşlar, alınan tüm önlemlere ve hukukî sürecin sonucuna rağmen düzeltme ve cevabın yayımlanmaması halinde ise, kesinleşmiş hâkim kararına uymayan sorumlu müdürün ağır para cezasına çarptırılacağı hükmü de getirilmiştir. Yasada bulunan bu maddenin pek çok mağduriyeti ortadan kaldıracağı açıktır; zira, gazete, düzeltmeyi bu maddelere aykırı şekilde yayımlarsa, masrafları yayın sahibi tarafından karşılanmak üzere, tirajı 100 000'in üzerinde olan iki gazetede, ilan şeklinde yayımlanmasına da hâkimin karar verebileceği hükmü getirilmiştir.

Tabiî, bu noktada bazı itirazlar da olmuştur. İtirazların odak noktasında, hâkimin, ilan olarak yayımlanmasına karar verdikten sonra, yayımlanacak gazetenin tirajının daha aşağıda, mümkünse, bu rakamın da 50 000 olarak değiştirilmesi noktasında olmuştur. Belki, düşük tirajlı gazetelerin maddî olarak desteklenmesi yönünde yapılan itiraz mantıklıdır; fakat, ortada bir mağduriyet varsa, bunun geniş kitlelere duyurulması açısından "100 000 tirajlı gazete" olarak kalmasının daha adaletli bir düzenleme olacağı kesindir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir başka konu ise, basında tekelleşme sorunudur. Basında tekelleşme denildiğinde, akla, hiç kuşkusuz, birkaç basın organının tek bir şahsın elinde toplanması gelecektir. Bu durumun kötü niyetle kullanıldığında ne denli ciddî tehlikeler içereceği ortadadır.

Benzeri bir durum, basın dağıtım şirketlerinin sahibi olunmasında da yaşanabilmektedir. Dağıtım şirketlerinin tekelleşmesi ve bu alandaki kanunî boşluklar, zaman zaman, kimi gazeteleri yok olma noktasına bile getirmiştir. Şu an Genel Kurulumuzda görüştüğümüz Basın Kanunu Tasarısının bu konuyu yeniden düzenleyerek, dağıtım alanındaki hukuksuzlukların önüne geçmek adına birtakım önlemler alınması benim de beklentilerim arasında idi. Nitekim, beklentilerimizin karşılandığını görebilmekteyim. Yasa kapsamında, basında dağıtım konusunda getirilen düzenlemeyle, süreli yayınların dağıtımını yapan kişiler, kendilerinden dağıtımı istenen yayınları, dağıtımını yaptıkları diğer yayınlar için aldıkları satış fiyatı, tiraj ve sayfa sayısına göre belirlenen dağıtım ücretini aşmayacak bir bedel karşılığında dağıtmakla yükümlü olacaklardır. Bu yükümlülüğe aykırı davrananlar, dağıtımından kaçındıkları yayının toplam bedelinin yarısı oranında ağır para cezasıyla cezalandırılacaklardır.

Süreli yayınları perakende olarak satışa sunan gerçek veya tüzelkişiler, aynı anda, diledikleri kadar dağıtım şirketiyle anlaşıp, diledikleri yayınları satabilecekler; hiç kimse, bu kişilere rakip yayınları satmama yükümlülüğü getiremeyecek ve bu yayınları satmama koşullarına bağlı olan veya bu sonucu doğuracak şartlarda bulunamayacaktır.

23 üncü maddedeki bu düzenlemenin, artık, dağıtım noktasında tekelleşmenin tehlikeli bir boyut olmaktan çıkmasını sağlayacağı açıktır.

Değerli arkadaşlar, yine, 25 inci maddede yapılan yeniliklerle, süreli yayınların dağıtımının durdurulması, makinelere el konulması, yayınların kapatılması gibi uygulamalara da son verilerek, bu konu yeniden ele alınmıştır. Soruşturma için, her türlü basılmış eserin en fazla 3 adedine cumhuriyet savcısı ve gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kolluk kuvvetlerinin el koyabileceği, Türkiye dışında basılan süreli veya süresiz yayın ve gazetelerin, yukarıda belirtilen suçları içerdiklerine ilişkin kuvvetli delil bulunması halinde, bunların, Türkiye'de dağıtılması veya satışa sunulması, Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine, sulh ceza hâkiminin kararıyla yasaklanabileceği şeklinde yeniden düzenlenmiştir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından  kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Özkul, tamamlayabilir misiniz.

Buyurun.

KERİM ÖZKUL (Devamla) - Değerli arkadaşlar, elbette, görüşmekte olduğumuz Basın Kanunu Tasarısıyla, sadece bu konularda yenilikler getirilmemektedir; basılmış eserleri tahrip ve bozma, yeniden yayım, dava süreleri gibi pek çok konuda yenilikler yapılmış ve basınımızı rahatlatacak özgürlük alanları genişletilirken, halkımızın doğru bilgiyi alması noktasında da önlemler alınmıştır.

Sayın Başkan, çok kıymetli milletvekilleri; gerek yasanın muhatabı basın kuruluşlarının gerek basınla ilgili meslek örgütlerinin yaptığı yorumlar da gösteriyor ki, görüşmüş olduğumuz yasa tasarısının, toplumsal uzlaşmayı maksimum derecede sağlayabildiğini, basın kanunları açısından dünyadaki örnekler arasında başarılı bir yasa olarak yerini alacağını söylemek hiç de zor olmayacaktır.

Bu duygu ve düşüncelerle, görüşmekte olduğumuz Basın Kanunu Tasarısına Grup olarak destek vereceğimizi belirtir, Genel Kurulumuzu saygıyla selamlarım. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Özkul.

(....................)

Tasarının tümü üzerinde, söz sırası, şahsı adına, Tokat Milletvekili Resul Tosun'a aittir.

Buyurun Sayın Tosun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

RESUL TOSUN (Tokat) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum. 456 sıra sayılı Basın Kanunu Tasarısı üzerinde, şahsım adına söz almış bulunuyorum.

AK Parti, Türkiye'deki hem Anayasanın hem de ona bağlı olarak çok sayıdaki yasanın, tüm yasaların, yönetmeliklerin gözden geçirileceğini programına derc etmiş ve söylemişti. 22 nci Dönemde Büyük Millet Meclisi, hakikaten, belki son yılların en önemli değişikliklerini yapmış, demokratikleşme istikametinde çok ciddî adımlar atmış, içeride ve dışarıda her kesimden takdir toplayan fevkalade değişiklikler yapmıştır. Bu itibarla, muhalefetiyle İktidar Partisiyle bu dönem Meclisini en içten duygularımla bir kez daha kutlamak istiyorum.

Bu yeni düzenleme 456 sıra sayılı Basın Kanunu Tasarısı ki, bu tasarı kanunlaştığı takdirde, basılı eserlerle, basınla ilgili temel sayılabilecek yasalardan en önemlisi olacaktır. Bu yeni düzenleme de, yine, AK Partinin programında yapacağını vaat ettiği düzenlemelerin en önemlilerinden birisidir. Bunu, elbirliğiyle Meclise getirildikten sonra, iktidarıyla muhalefetiyle tartışarak bugüne kadar getirdik.

Halen yürürlükte olan 5680 sayılı Yasa, hepinizin bildiği gibi, ellidört yıllık bir yasa. Bugüne kadar birçok değişiklik yapılmış, yamalı bohçaya dönmüş, hatta, bazen bu değişikliklerin dozajı artmış ve basın mensuplarının, artık, yakasından düşmesi gereken bir yasa haline dönüşmüştür, eskimiştir. Aksak topal giden bu yasa, nihayet bugün değiştirilmek üzere önümüze getirilmiştir.

Basın için Anayasamızda da, mevcut yasalarda da "hürdür" denilmesine rağmen şunu da üzülerek belirtmemizde fayda vardır ki, Meclis her ne kadar son derece demokratik yasalar çıkarsa da, yasaları uygulayanların kafalarında demokratikleşme gerçekleşmediği zaman, yasaya rağmen birtakım insanların, yazarların, düşünürlerin, fikir adamlarının -ki, hâlâ bugün bir arkadaşımızın mahkeme kapısında olduğunu biliyorum, duruşmaya çıkmıştır- mahkûm olduğunu ve şu anda da kimi yazarların, fikir adamlarının, maalesef, cezaevlerinde bulunduğunu hep birlikte biliyoruz, görüyoruz, üzülerek okuyoruz. Bu münasebetle, biz, bu değişen yasaların ruhuna uygun şekilde uygulanmasının da en samimî takipçileri ve talipleri olmak durumundayız.

Bu arada şunu da ilave etmekte fayda var: Bazı internet sitelerinde "şu anda hapishanededir" diye, biryığın, yüzlerce isim listesi yayımlanmaktadır ki, bunlar da aldatıcı olmasın; çünkü, şu anda hapiste bulunan gerçek gazetecilerin sayısının kaç olduğunu kesin olarak bilmiyoruz. Bunların çok fazla olmadıklarını biliyoruz; ama, takip eden davalar var; maalesef, sayısını bilemiyoruz, tespit edemiyoruz. Sivil toplum örgütlerimizden, cemiyetlerimizden, konseyimizden talep ettik, sayısını tam olarak bilemiyoruz; ama, bazı sitelerde "bunlar gazetecidir, şu anda hapishanededir" diye yayımlanan ve ülkemize, özellikle dış dünyada, âdeta, tüm gazetecileri kodese tıkıyormuş izlenimini verdiren bu isimlerin aldıkları cezalara baktığınız zaman da, çoğunun, Terörle Mücadele Yasasından yargılandığını ve gazetecilik yaptığı için değil de, gazeteci sıfatıyla başka bir suç işlediği için hapishaneye düştüğünü görüyoruz.

Şimdi, değerli arkadaşlar, 456 sıra sayılı yasa tasarısı hazırlandı. Yeni yasa tasarısı hazırlanırken, biz, Değerli Bakanımızın ve deneyimli bürokratlarının, bu konuda, hakikaten, çok ciddî mesailer sarf ettiklerini biliyoruz. Bu yasa tasarısı üzerinde -Mecliste sarı basın kartı taşıyan belki birkaç gazeteciden biriyim- her maddesinde uzun uzun çalışmış bir arkadaşınızım.

Bu noktada, ben, Bakanlığımızı ve Bakanlığın bürokratlarını, uzmanlarını, yaptıkları çalışmalardan dolayı da, unutmadan, her şeyden önce kutlamak istiyorum, kendilerine teşekkür etmek istiyorum.

Ayrıca, bu yasa tasarısı hazırlanırken, basınla ilgili tüm sivil toplum örgütlerinin görüşlerinin alındığını ve onların da bu yasa tasarısına katkıda bulunduklarını, katılımcı bir yasa tasarısı olduğunu da bütün arkadaşlarımız, komisyonların üyeleri biliyorlar.

Ben, burada bir de itirafta bulunmak istiyorum: Adalet Komisyonuna bu tasarı geldiğinde, görüşmeye başladık ve bir müddet sonra denildi ki: "bu tasarıyı alt Komisyona sevk edelim." Ben fevren, hemen, geçmiş dönemlerde  altkomisyonun ne anlama geldiğini bildiğim için, altkomisyona sevk edilen yasa nasıl olsa çıkarılmıyor diye bildiğim için itiraz ettim; şimdi bitirelim bunu, altkomisyona giderse bu tasarı kalacak dedim. Adalet Komisyonunun AK Partili, CHP'li bütün üyeleri ayağa kalktılar "hayır, sana katılmıyoruz, bizim komisyonumuz öyle bir komisyon değildir" dediler. Ben görmeden inanmam dedim ve altkomisyona sevk edildi ve altkomisyonda ben de bulundum. Adalet Komisyonuna bütün sivil toplum örgütleri de geldiler, bu tasarıyla ilgili görüşlerini belirttiler, tekliflerini getirdiler, eleştirilerini getirdiler. Onların da katılımı kayıtlarda vardır; tutanakları aldığınızda göreceksiniz. Bu tasarı, sadece hükümet tarafından, sadece vekiller tarafından dayatılan, getirilen bir tasarı olmayıp, aynı zamanda, Türkiye'deki ilgili tarafların, resmî-sivil tamamının görüşlerine başvurularak hazırlanmış bir tasarı olması hasebiyle de bugüne kadar getirilen tasarılar içerisinde son derece katılımcı bir şekilde hazırlanmış tasarıdır.

Altkomisyonun çalışmalarına da katıldım.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) -  Bu bir itiraf, değil mi?

RESUL TOSUN (Devamla) - İtiraf ediyorum dedim ya Sayın Anadol, baştan. Dinlemiyorsun ama, bak; dinliyorum dedin, orada şimdi...

K. KEMAL ANADOL (İzmir) - Dinliyorum... Dinliyorum...

RESUL TOSUN (Devamla) - Altkomisyonda değerli arkadaşlarımızla oturduk. Ben de bir milletvekili olarak çalışmalara katıldım ve altkomisyonda -ben tespit ettim- irili ufaklı tam 19 tane değişiklik yaptık. Şimdi itiraf ediyorum ve kutluyorum; Adalet Komisyonunun altkomisyonları hakikaten yasaları çıkarmama değil, yasayı daha güzel bir şekilde çıkarma komisyonuna dönüşmüştür. Bu, hem Adalet Komisyonumuz için hem de 22 nci Dönem Millet Meclisimiz için bir kıvanç vesilesidir.

Bu münasebetle, bu itibarla, yeni yasa, daha çağdaş, daha özgürlükçü, daha insaflı ve hem basın kuruluşlarını hem de toplumu daha fazla düşünen, yararını koruyan, çıkarını koruyan bir yasa olmuştur, öncekiyle mukayese edilemeyecek kadar faydalı bir yasadır.

Burada ben İktidar Partisi mensubu bir milletvekili olarak bu yasanın güzelliklerinden, getirdiği artılardan, kendi tespitlerimi söylemek istemiyorum; bir sivil toplum örgütümüzün Adalet Komisyonunda yaptığı tespitleri madde madde, müsaadenizle okuyorum. Diyor ki bu sivil toplum örgütümüz: "Katılımcı tasarı kesinlikle yeni açılımlar getiriyor.

Örneğin:

1- 12 Eylül askerî rejiminden kalan ek ve geçici maddeleri kaldırıyor.

2- Süreli yayınların kapatılması, dağıtımının durdurulması, baskı makinelerine el konulması dönemi son buluyor.

3- Sorumlu müdürün eser sahibiyle birlikte yargılanması yolu kapatılıyor.

4- Bildirimler güvenlik birimlerine değil Cumhuriyet Başsavcılığına veriliyor.

5- Soruşturma için en çok üç gazete ya da dergiye el konulabiliyor.

6- Haber kaynağını açıklamama ve tanıklığa zorlamama hakkı yasal bir güvenceye bağlanıyor."

Bence, bu tasarının en güzel maddesi, en mükemmel maddesi de 12 nci maddesidir. Bu sivil toplum örgütümüz de bunu buraya açıkça derc etmiş.

Basın suçlarında hapis cezası yerine -bu da çok önemli, değerli arkadaşlar- para cezası uygulaması getiriliyor. Hapis cezası kalkıyor; sadece iki maddede var, yeri gelince onunla ilgili de konuşacağım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN- Sayın Tosun, toparlar mısınız.

RESUL TOSUN (Devamla) - Ayrıca, düzeltme ve cevabı yayımlamama, basılmış eserleri tahrip eylemleri dışında para cezaları hapis cezasına çevrilemiyor. Kişilik haklarının korunması, düzeltme ve cevap hakkına işlerlik kazandırılması amaçlanıyor. Sorumlu müdürlük için kısıtlılık ve kamu hizmetinden yasaklılık dışında hapis cezasına çarptırılmamış olmak koşulu terk ediliyor, sorumlu müdürlerde yurttaşlık koşulu da kaldırılıyor, Türkiye'de ikamet koşulu yeterli sayılıyor. Beyanname vermemeyle ilgili yine bir son madde var ki... Değerli arkadaşlar, şu okuduğum tespitlerin tamamı benim tespitim değil bir milletvekili olarak; basınla ilgilenen, hepinizin bildiği bir sivil toplum örgütünün, yasa tasarısıyla ilgili tespit ettiği olumlu hususlardır.

Bu yasa tasarısı, hakikaten, çok daha çağdaş, çok daha modern, hem basın kuruluşlarını hem toplumu düşünen, adalete, eşitlik ilkesine riayet eden, öncesiyle mukayese edilemeyecek kadar güzel bir yasa tasarısıdır.

Ben, Sayın Eraslan'ın, burada getirdiği eleştirilerden bir kısmına katılıyorum; onu da söyleyeyim. Bu yasayı yaptık; ama "tamamıyla mükemmeldir" diye iddia edersek orada yanılırız; çünkü, arada, bazı, basını ilgilendirdiği halde, buraya koyma imkânını bulamadığımız maddeler de oldu; ki, bir kısmına Sayın Eraslan temas etti.

Ben, süremi tamamladım; ilerleyen maddelerde, yine, lüzum ettikçe söz alacağım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Tosun.

Tasarının tümü üzerinde şahsı adına Artvin Milletvekili Yüksel Çorbacıoğlu; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

YÜKSEL ÇORBACIOĞLU (Artvin) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sözlerimin başında, Grup adına konuşan Sayın Eraslan gibi, bizim de, Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu yasa tasarısını desteklediğimizi açıklamakta fayda görüyorum.

Değerli arkadaşlar, yaklaşık ellidört yıldır yürürlükte olan 5680 sayılı Yasa, 1950'den bugüne kadar 17 kez değişikliğe uğramış. Tabiî, Türkiye Cumhuriyetinin zor dönemlerinde yapılan değişikliklerle, Basın Yasası, basın özgürlüğünü kısıtlayan ve insanların haber alma özgürlüğünü de bu bağlamda kısıtlayan bir yasa haline dönmüş; o nedenle, ciddî bir değişiklik yapılması gereği ortaya çıkmış. Bu değişiklik, İktidar ve Anamuhalefet Partisinin ortak çalışmasıyla, desteğiyle Genel Kurula gelmiş bulunuyor.

Yasa tasarısının temelinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade özgürlüğü bölümünü düzenleyen 10 uncu maddesi vardır. Yani, bu yasa tasarısının Meclise gelişinde, Mecliste Komisyondaki değerlendirmelerde, bu 10 uncu madde esas alınmıştır. Bu, bütün dünyada, basınla ilgili yapılan düzenlemelerde de esas alındığından, bu şekilde yapılan düzenlemenin daha özgürlükçü, daha demokratik ve çağdaş dünyayla daha entegre olacak bir düzenleme olduğunu da söylemekte fayda görüyorum.

Biraz önce konuşan Değerli Milletvekilimiz Sayın Resul Tosun'un söylediği ayrıntılara teker teker girmeyeceğim; bu tasarıyla yapılan düzenlemeleri çok güzel saydı.

Temelde, demokratikleşme yönündeki bu düzenlemelerin içerisinde, Sayın Tosun'un dediği gibi, ben, bir konuyu da çok önemli sayıyorum; 7 ve 8 inci maddeler, basın alanını idarenin muhatap veya denetiminden çıkarıp direkt yargının denetimine sokmaktadır. Böylelikle, herkesin muhatap olmasının, herkesin hak ve adaletinin korunmasının gerektiği... Bunu sağlayan yargıya böyle bir görevin verilmesiyle basın özgürlüğü de daha kolay sağlanmış olacaktır.

Ancak, bazı konularda, karşı olduğum demeyeyim de, değerlendirilmesi gereken, kısmen karşı olduğum konular var; bunlar para cezalarıyla ilgili. Tasarının 15 ve 21 inci maddeleri arasındaki toplam 7 maddede para cezaları öneriliyor. Bu cezalarla ilgili, kural olarak, yerel süreli yayın, bölgesel süreli yayın ve yaygın süreli yayın ayırımı yapılmış ve bütün maddelerde, bölgesel ve yaygın süreli yayınlarla ilgili alt sınırlar konulmuştur; ancak, bu yayınlara konulan alt sınır ile yerel süreli yayınlara konulan alt sınır arasındaki oran, bugün, Türkiye'deki gazetelerin gücü, malî olanakları, tirajları dikkate alındığında, çok da adaletli değildir. Neden değildir; örneğin, 18 inci maddeye göre, cevap ve düzeltme hakkının yasaların gösterdiği şekilde yerine getirilmemesi durumu karşısında 10 milyar liradan 150 milyar liraya kadar ceza veriyoruz; bölgesel süreli yayınlarda en az 20 milyar liradan, yaygın süreli yayınlarda da 50 milyar liradan aşağı olmamasını düzenliyoruz. Şimdi, sonuç olarak, yaygın süreli yayın 50 milyar lira, yerel yayın 10 milyar lira... Yani, düşünüyorum, işte, ulusal yayınlardan, yaygın süreli yayınlardan bir Milliyet Gazetesinin, 300 000 - 500 000 tiraj yapan bir gazetenin 50 milyar lira cezaya muhatap olduğu bir yerde, Artvin'in Livaneli Gazetesinin, yani 1 000 veya 2 000 tiraj yapan ve basacak parayı bile bulmakta zorlanan bir yerel gazetenin 10 milyar lira gibi bir rakamla cezalandırılmasının, hak ve nasfet ölçülerine uymadığı kanaatindeyim. Bu nedenle, bu 7 maddede -teker teker söyleyeyim; alt sınır 15 inci maddede 500 000 000 lira, 16 ncı maddede 1 milyar lira, 18 inci maddede 10 milyar lira, 19 uncu maddede 2 milyar lira, 20 ve 21 inci maddelerde 1'er milyar liradır- bu alt sınırın, bu koşullar dikkate alınarak, 500 000 000 lirayla sınırlandırılmasını öneriyorum.

Tasarı, tabiî, komisyona geldiği halinden farklı çıktı; ancak, sanıyorum 5 inci maddeyle ilgili bir hata yaptık. 5 inci maddenin (b) bendinde, gazetelerin, yayın organlarının sorumlu müdürüyle ilgili olan koşullardan biri "Türkiye'de ikametgâh sahibi olmak ve devamlı oturmak" şeklindeydi. Bu, Türk vatandaşları için konulan bir koşuldu. Biz, bu değişikliği yaparken, yabancılarla ilgili düzenleme yapalım derken, Türk vatandaşlarıyla ilgili bu koşulu kaldırmış olduk. Yani, bugün, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup Türkiye'de oturmayan, ikametgâhı olmayan veya devamlı oturmayan bir kişi sorumlu müdür olur; ancak, bunun sakıncaları var. O nedenle, sanıyorum bir hata yaptık; (b) bendinin tekrar gündeme alınarak, Türk vatandaşları için aranan koşulların içerisinde, ikametgâh ve devamlı oturmak...

RESUL TOSUN (Tokat) - O şekilde bir önerge verdik.

YÜKSEL ÇORBACIOĞLU (Devamla)- Yani, verildiyse ben de memnun olurum; bunun, bu şekilde düzeltilmesinde fayda var.

Diğer taraftan, bu, milletvekilliğiyle ilgili, sorumlu müdür olma konusunda da, komisyondaki değerlendirmede bazı problemler yaşandı. Komisyona gelen halinde, sorumlu müdür milletvekili ise, dokunulmazlığı söz konusu olduğu için, dokunmamızı gerektiren durumda birine dokunabilmek için, ona bir sorumlu müdür yardımcısı atanması önerilmişti. Bu paragraf tamamen çıkarıldı; yani, artık, milletvekili sorumlu müdür olabilir; ancak,  dokunulmazlık nedeniyle, sorumlu müdüre uygulanacak cezaî müeyyidenin muhatabı da olmayacak. Efendim, bu, basın özgürlüğüne uygun değil... Tabiî, basın özgürlüğü deyince; bir, basın-yayın sahibi veya çalışanı veya eser sahibi olarak bir özgürlük var; bir de, kullanılan bu özgürlüğün zarar verdiği kişilerin haklarını koruyan özgürlük var; yani, bu ikisinin arasındaki denge... Bu anlamda, bir milletvekili, böyle bir sorumlu müdür olarak üçüncü kişilerin haklarına zarar verirse ona dokunmamak, üçüncü kişiler açısından basın özgürlüğünün kısıtlanması sonucunu doğurmaktadır; ama, benim görüşüm, bu paragrafın burada düzenlenmemesi yönünde; çünkü, bu kadarını göze almamız lazım. Eğer bir yabancıya, yani, Türk vatandaşı bile olmayan yabancı birine sorumlu müdür olma hak ve yetkisini veriyorsak, milletvekilinden bunu sakınmamamız lazım. Her ne kadar, yeni düzenlemede, aslında, milletvekiline sorumlu müdürlüğün önünü kapatmıyoruz deniliyorsa da, benim görüşüm kapatıldığı yönünde; ama, sanıyorum, bu konuda da bir önerge var; zaten, bu önerge de verilmek zorunda; çünkü, kanun tasarısının gerekçeleri ile maddeleri arasında çelişki var. Biz, bu paragrafın varlığına göre gerekçelerimizi yazmışız. Çünkü, gerekçelerimize bakarsanız, sorumlu müdürler var; oysaki, madde metinlerinde sorumlu müdür yok; zaten o çelişkinin de giderilmesi lazım.

Değerli arkadaşlar, son olarak -fazla da vaktim kalmadı- bu yasanın adı Basın Yasası. Eğer bu yasanın adı basın özgürlüğü yasası olsaydı, şimdi söyleyeceklerimi talep etmeyecektim; ama, eğer bu, Basın Yasası ise, sadece basının devletle olan ilişkisini ve basınla hakları zayi olan üçüncü kişilerin ilişkilerini düzenlemek yeterli olurdu. Bu yasanın adı Basın Yasası ise, bence bu yasanın içerisinde -bunları da tartıştık; her ne kadar özel yasalarda düzenlenmesi önerilmiş ise de- bana göre, editöryal bağımsızlığın sağlanmasının da, basında tekelleşmenin önlenmesinin de ve 5953 sayılı Yasada düzenlenen basın çalışanlarının haklarının da -basının anayasası içerisinde- düzenlenmesinin daha doğru olacağı kanaatindeyim.

Benim diyeceklerim bu kadar. Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Bu yasayı destekliyoruz.

Saygılar, sevgiler sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Çorbacıoğlu.

Hükümet adına, Devlet Bakanı Sayın Beşir Atalay söz istemişlerdir.

Buyurun Sayın Bakan. (AK Parti sıralarından alkışlar)

DEVLET BAKANI BEŞİR ATALAY (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, görüşülmekte olan Basın Kanunu Tasarısı üzerinde Hükümetimizin görüşlerini ifade etmek için huzurunuzdayım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Gerçekten, toplumsal hayat için çok temel yasalardan birini bu akşam görüşmekteyiz. Aynı zamanda, demokratikleşme sürecinde de çok önemli bir adım atacağız, bu yasayı geçirerek.

Ben, komisyonda değerlendirmeler yapan, katkıda bulunan, burada konuşmalarıyla katkı sağlayan değerli arkadaşlarımın hepsine teşekkür ediyorum.

Hükümet olarak biz, hükümet programımızda ve hatta Partimizin seçim beyannamesinde hep şunu ifade ettik: Daha açık bir toplum oluşturmak için elimizden gelen çabayı göstereceğiz; daha açık, daha şeffaf, daha demokratik bir toplum... İşte, Yüce Meclisimizin büyük katkılarıyla, desteğiyle, bu yönde çok önemli adımlar atılmıştır, önemli yasalar çıkarılmıştır ve bunların birçoğunun uygulamalarının sonuçlarını da şu anda görüyoruz.

İşte, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, bilindiği gibi, bu önemli kanunlardan biridir. Vatandaşın, devlette, kamuda, yerel yönetimlerde ne olup bittiğini öğrenmesinin yolunu açmıştır ve kamu kurumlarımız ve yöneticileri de, vatandaşa her tür bilgi ve belgeyi verme zorunluluğundadır.

Şimdi, bunu niçin ifade ediyorum; Basın Kanunu, aslında, buna paralel, birbirini tamamlayan, önemli kanunlardan biri; yani, esas olarak, basını daha özgür kılma, basına daha fazla faaliyet alanı açma ve vatandaşın daha fazla bilgi edinmesini sağlama, vatandaşın olup bitenleri öğrenme, doğru haberleri, doğru bilgileri alma hakkının, yine, başka bir boyutu.

Esasen, bilindiği gibi, artık, basın özgürlüğü, sadece basına verilen bir özgürlük veya sadece basına verilen bir hak değil, yeni yaklaşımlarda, vatandaşın temel bir insan hakkı olarak algılanmaktadır; yani, vatandaşın bilgi edinme hakkı, vatandaşın doğru haber alma hakkı... Bugün, bu, insan hakları çerçevesinde değerlendirilmektedir; yani, vatandaş olup bitenleri öğrenecek. Bu, temel bir insan hakkı. Basına verdiğimiz özgürlük, aslında, vatandaşa bu imkânı daha fazla sağlamak anlamına geliyor.

Görüşmekte olduğumuz bu Basın Kanunu Tasarısı üzerinde konuşan değerli konuşmacılar, gerçekten -çok teşekkür ederim- önemli özelliklerini ifade ettiler. Ben, konuşmamı çok uzun da tutmayacağım; sadece, süreci biraz ifade etmek istiyorum.

Bu tasarı hazırlanırken mümkün olabildiğince paylaşmacı, her kesimin görüşünü alan ve o şekilde olgunlaştırarak bu safhaya getiren bir yöntem izledik. Bildiğiniz gibi, 2003 yılında, 20-21 Şubat tarihleri arasında bir "İletişim Şûrası" toplanmıştır. Bu şûraya, hemen hemen, basınla ilgili bütün kesimler, basın mensupları, basın meslek kuruluşları, iletişim hukukçuları, akademisyenler ve kamu kurumlarında bu işle ilgilenenler davet edilmiştir ve bu çalışmaların temeli orada atılmıştır; yani, iletişim hukukumuzu, iletişim hayatımızı ilgilendiren bütün konular bu şûrada tartışılmıştır ve bu şûrada ortaya çıkan görüşler, hem doküman olarak, iki büyük cilt kitap olarak yayımlanmış -şu anda çok önemli bir referans kaynağıdır- hem de bu tasarılara temel görüşler bu şûradan çıkmıştır. Daha sonra, önce Basın Kanunu Tasarısı hazırlanmış ve kamuoyuna açıklanmış, gelebilecek bütün görüşlere açık olduğumuz ifade edilmiş ve gelen bütün görüşler de, yine değerlendirilmiştir. Yani, kısaca şunu ifade etmek istiyorum: Bu kanun tasarısının hazırlanmasında olanca çaba gösterilmiş, demokratik süreç işletilmiş ve bütün katkılar alınmaya çalışılmıştır. Onun için, bugün, gerçekten, genelde paylaşılan, hem ülkemizden hem de ülke dışından olumlu tepkiler aldığımız bir tasarı ortaya çıkmıştır.

Tabiî, bu, iletişim hukukumuzun temel yasasıdır; yani, yazılı basınla ilgili, basılı malzemeyle ilgili temel yasadır. RTÜK Kanunu, TRT Kanunu gibi diğer kanunlarımız vardır; onlar da huzurunuza, Meclisimize getirilecektir; onlar üzerindeki çalışmalarımız devam ediyor.

Burada ifade edildiği gibi, şu anda yürürlükte olan 5680 sayılı Basın Kanunu, çok partili hayata geçildiği 1950 yılında yasalaşmıştır. Gerçekten, o günün şartlarında çok ileri bir adımdır, büyük bir boşluğu doldurmuştur, basına çok geniş bir alan tanımıştır; fakat, bu geçen süre içerisinde, özellikle demokrasinin kesintiye uğradığı devrelerde Basın Kanununa müdahalede bulunulmuştur ve bu müdahaleler de genelde olumsuz şekildedir; yani, özgürlükleri biraz daha kısıtlayan şekildedir. Zaten, bütünlüğü de bozulmuştur. Onun için, bu kanunun bir an önce yeniden hazırlanması gerekiyordu. Biz, burada, bu tasarıyla eski Basın Kanununu değiştirmiyoruz, yepyeni bir Basın Kanunu Tasarısı huzurunuza getirmiş bulunuyoruz.

Peki, Basın Kanunu Tasarısında önplana çıkarabileceğimiz temel yenilikler nelerdir diye şöyle kısaca değinecek olursak -bir kısmını arkadaşlarımız ifade ettiler- şunları söyleyebiliriz: Mevcut Basın Kanununda, 2002 yılında yapılan değişiklikle, cezalar çok ağırlaştırılmıştı, gerçekten, basın özgürlüğünün özünü zedeleyecek derecede ağırlaştırılmıştı; burada, bu cezalar önemli oranda hafifletiliyor ve düşürülüyor.

Burada, özellikle yerel medyanın korunmasıyla ilgili önemli adım atılıyor. Değerli konuşmacılarımız Sayın Eraslan ve Sayın Çorbacıoğlu, yerel medyayla ilgili konuları gündeme getirdiler. Yani, bakın, Hükümet olarak bizim ve Meclis olarak sizin hep beraber katkınızla, yerel basına getirdiğimiz iki önemli kolaylık vardır; birincisi, biliyorsunuz, Devlet İhale Kanunu, yerel basının ihale limitlerini çok düşürmüştü. Hep beraber, çabayla, bu kanunu değiştirerek yerel basının ihale limitlerini yükselttik -bu, yerel basının en önemli gelir kaynağıdır- yerel basın o imkâna kavuştu ve yerel basın, o sayede rahatlamıştır.

Şimdi, biz, burada ikincisini getiriyoruz; yerel basın, bölgesel basın ve yaygın basın -ulusal basın diye de niteleniyor- diye bir ayırımı getiriyoruz ve bunu netleştiriyoruz, bunun tanımını getiriyoruz. Bu tanımı niye getiriyoruz; daha sonra uygulanacak müeyyideleri de, ona göre, hem kanunda belirleyelim hem de yargı önüne geldiğinde bu ayırımı gözönüne alsın diye. Onun için, burada, para cezalarını düşürürken, özellikle alt tabanlar, daima, yerel basın içindir.

Şimdi, bu cezalar, halen, biraz yüksek görülüyor olabilir. Aslında, ben, mevcut kanun ile bizim getirdiğimiz tasarı arasında, uygulanan veya öngörülen ceza miktarlarıyla ilgili şöyle örnekler vereyim:

Basılmış eserde zorunlu bilgileri göstermeme... Yani, formalitelerden birisi aslında. Mevcut kanunda bunun cezası 10 milyar liradan 50 milyar liraya kadar ağır para cezasıdır, bizim getirdiğimiz tasarıda 500 000 000 liradan 20 milyar liraya kadar ağır para cezasıdır. Bu kadar büyük düşüşler var.

Yine, beyanname vermeme 10 milyar liradan 30 milyar liraya kadar para cezasıyken; bizim tasarımızda 1 milyar liradan 10 milyar liraya kadar düşürülmüştür. Böyle ciddî bir düşürme vardır ve maddelerde de bu görülecektir. Bu tabanlar, yani, en düşük olanlar yerel basını gözeterek düşük alınmıştır; onu özellikle ifade etmek istiyorum.

Bu tasarıda ikinci önemli özellik şu: Mevcut kanunda bu saydığıma benzer cezalar, eğer, ödenmediği takdirde hürriyeti bağlayıcı cezaya çevriliyordu, hapis cezasına; bu tasarıda bunların hepsi kaldırılıyor. Bir istisnası var; cevap ve düzeltme hakkını yayımlamama... Yargı kararı olduğu halde cevap ve düzeltme hakkını yayımlamama durumunda yüksek para cezası getiriliyor ve aynı zamanda, ödenmezse de, bu, hürriyeti bağlayıcı cezaya çevrilebiliyor. Yani, böyle çok önemli bir değişiklik getiriyoruz. Para cezasıyla yetiniliyor ki, bunlarda uygulama oranı da oldukça yüksektir, bizim tespitlerimize göre.

Değerli milletvekilleri, burada üçüncü olarak özellikle üzerinde durmak istediğim konu şu: Tabiî, basın özgür olmalı, basına mümkün olabildiğince özgürlük verilmeli. Biz de, bu tasarıda, çalışan bütün arkadaşların katkısıyla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 uncu maddesinin ikinci paragrafında öngörüleni sınır olarak aldık. Zaten, bütün Avrupa hukukunda da, basın hukukunda da, genelde, o madde ya aynen yer alıyor veya atıfta bulunuluyor. Onun dışında bir sınır yok özgürlüğe; fakat, bir konu çok önemli, takdir edersiniz; özgürlüğün sorumsuz kullanılması halinde, özellikle kişilerin ve toplumun zarar görmesini engelleyecek tedbirleri de almak gerekiyor. İşte, buradaki tek tedbir, cevap ve düzeltme hakkının, bu hakkın kullanılmasının güçlendirilmesi şeklindedir. Bu, çok önemlidir. Basın özgürlüğü kadar, toplumda yaşayan bireylerin, toplumun, insanların haysiyet ve şerefinin korunması da önemlidir. Bir defa, basında, bir insanla ilgili, haksız yere, yanlış bir haber çıkarsa, o insanın hayatı, ondan sonra değişebilmektedir, etkilenebilmektedir. Onun için de, cevap ve düzeltme hakkı çok insanî bir haktır. Yanlış bir haber, yalan bir haber çıktıysa, insanlar bunu düzeltme imkânına sahip olmalıdır ve basın-yayın kuruluşları da bunu yayımlamalıdır.

Bugün uygulamada şöyle örnekler var: Bazen, basın etik ilkelerine bağlı basın kuruluşları veya kişiler, zaten, yargıya intikal etmeden, gelen düzeltme taleplerini yayımlıyorlar; bu, güzel bir şey. Yani, etik içinde değerlendirilebilecek güzel bir uygulama. Fakat, bazen de, yargı kararıyla gelmiş cevap düzeltme metni bile şartlara uygun şekilde yayımlanmıyor; ya yeri değiştiriliyor ya puntosu değiştiriliyor veya zamanında yayımlanmıyor. Onun için, bu tasarıda bunlar garantiye alınıyor ve basın özgürlüğü ile insan ve toplumun korunması arasındaki o hassas denge böylece sağlanmaya çalışılıyor ve tek cezası düşürülmeyen, bir miktar yüksek tutulan cevap ve düzeltme hakkını yayımlamama cezasıdır. O yüksek tutulmuştur gerçekten ve ayrıca, hatta bir ek müeyyide getirilmiştir; cevap ve düzeltme hakkı yayımlanmazsa, şartlara uygun şekilde yayımlanmazsa, başka iki gazetede yayımlanmakta bu cevap ve düzeltme hakkı ve bunun da bedeli, yayımlamayan basın-yayın kuruluşundan alınmaktadır.

Ayrıca, hatırlayacaksınız, daha yeni yapılan anayasa değişikliğinde, matbaa araçlarına el koyma, müsadere gibi müeyyideler zaten Anayasadan da çıkarılmıştı. İşte, artık, ilkel sayabileceğimiz, gazete kapatma, matbaa araçlarına el koyma gibi müeyyideler burada da kaldırılıyor, öngörülmüyor ve tabiî, basın mesleğinde çalışanlar için, özellikle, haber kaynağını saklı tutma hakkı özenle burada korunuyor; hatta, mahkemede tanıklıktan bile kaçınabilir, tanıklık yapmayabilir, haber kaynağını saklı tutabilir; bu, gazetecilik mesleğinin uluslararası standartları içinde özenle korunan bir ilkesidir.

Dağıtım tekelini engelleyecek tedbirler alınmıştır, güçlendirilmiştir.

Burada, tabiî -dile getirildi- eser sahibinin sorumluluğu bu tasarıda esas alınıyor; yani, basılı malzemelerde eser sahibi sorumlu. Aslında, mevcut kanunda da esas olarak eser sahibi sorumlu; fakat, orada, aynı zamanda, sorumlu müdür de dahil oluyor. Burada ise, özellikle Avrupa hukukunda yeni, yaygınca benimsenen ve yerleşen, bir yazıyı yazan, bir haberi yazan esas olarak sorumlu tutuluyor.

Burada şöyle bir yanlış anlama var... Tabiî, muhabirler esas basın emekçileridir, onlar hepimiz için çok değerlidir, bu işin en meşakkatli yükünü taşıyanlardır "muhabirlerin haberleri editörlerce değiştirilirse" diye muhabirlerimizden bu tür düşünceler geldi; bu, değerlendirildi, üzerinde çalışıldı, fakat, buna, kolay da çözüm bulamıyorsunuz. Yani, neticede, haberi yazan, haberinin kaynağına, haberinin unsurlarına ve haberinin doğruluğuna dikkat etmek durumundadır. Eğer haberi değiştirildiyse editörlerce, zaten, o sorumlu değildir o zaman, onun cezaî bir sorumluluğu da yoktur. "Sorumlu müdür sorumludur" deseniz bile, orada, eser sahibinin sorumluluğu zaten kalkmıyor; ama, her iki durumda da eser sahibi, özellikle muhabirler için, kendi haberinin değiştirildiğini ispatlamanın bir yolunun bulunması gerekiyor. Yani, yeni tasarıyla getirilen fazla bir şey yok; her zaman eser sahibi sorumlu, ama, bir ortak sorumluluk.

Şimdi, biz, Avrupa hukukuna uyum açısından, eser sahibini özellikle sorumlu tutuyoruz; yani, her satırını yazan, onun farkında olsun ve sorumluluğunu da taşısın anlamında.

Genel olarak, tabiî, başka özellikler sayılabilir; burada, arkadaşlarımız da belirttiler. Tabiî, özellikle iki husus üzerinde Sayın Eraslan, Sayın Çorbacıoğlu durdular; bunlardan biri, tekelleşmeyle ilgili konudur. Basında yoğunlaşma sorunu, önemli bir konudur; doğrudur; fakat, biz, bunu, özellikle, tabiî, bu tasarıyı hazırlarken gözönünde tutmak zorunda olduğumuz Avrupa iletişim hukuku içerisinde de çok değerlendirdik, örnekleri inceledik, incelettik. Esasen, Basın Kanunu, bizim, şu anda, Avrupa Birliği uyum sürecimizin de önemli kanunlarından biridir. Bu konu, genelde, ticarî bir olay ve ticarî bir hak ve genelde de, rekabet hukuku içerisinde değerlendiriliyor.

Radyo ve televizyonlarla ilgili konu, radyo ve televizyonların yayınını düzenleyen kanunlarda düzenleniyor; onun için, Basın Kanunu içerisinde bunun bir örneği yok. Onun için, bu konu burada değerlendirilmemiştir.

İkinci konu ise, basın çalışanlarının haklarıyla ilgili editöryal bağımsızlık konusu. Bunu, aslında, Sayın Milletvekilimiz de ifade ettiler; bu, ayrı bir kanun, 5953 sayılı Kanun. Bu kanun, aslında, çok olumsuz bir kanun değil; şu anda aksaklıklar varsa, uygulamadan geliyor. Bu kanun iyi bir kanun; fakat, biz, yine de, bu kanun üzerinde, şu anda...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Bakan, toparlayabilir misiniz.

Buyurun.

DEVLET BAKANI BEŞİR ATALAY (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkan.

... çalışmalarımızı başlattık, onu da yakında huzurunuza getireceğiz.

Yine, aynı, paylaşımcı, demokratik süreç içerisinde, basın çalışanlarıyla ilgili, basın çalışanlarının haklarıyla ilgili tasarı üzerinde de çalışıyoruz.

Ben, tekrar, bu önemli toplumsal kanun tasarısıyla ilgili destekleriniz için, emekleriniz için teşekkür ediyor, hayırlı olsun diyor, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN -Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.
 
 


(10 TEMMUZ 2004)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2004 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.