Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
YASA METNİ
TEKLİF METNİ
TBMM GÖRÜŞMELERİ

ÖĞRENCİ AFFINA İLİŞKİN YASA...
TBMM Genel Kurulu görüşmeleri...
23 Şubat 2005
Yükseköğretim kurumlarından her ne sebeple olursa olsun ilişiği kesin öğrencilere yeni haklar getiren yasa teklifi, TBMM Genel Kurulu'nda 23 Şubat 2005'de görüşüldü ve bazı değişiklerle yasalaştı.
 

Teklifin tümü üzerinde CHP Grubu'nun görüşlerini açıklayan Denizli Milletvekili Mustafa Gazalcı, Meclis'in 10. kez üniversite öğrencilerine affı ele aldığını belirterek, getirilen afların sorunu çözmediğini söyledi.

Gazalcı, "10. kez aynı doğrultuda bir af geliyor buraya; ama sorun çözülmüyor. Bu işi üniversitelere bırakalım, onlar çözsün. Bu, bir teknik konudur, pedagojik bir konudur, eğitimle ilgilidir, üniversite, öğrencisini bizden iyi tanır. Bütün dünyada, üniversiteye, böyle, parlamentonun müdahalesi, hele hele niteliğini düşürecek, başarısızlığı ödüllendirecek bir müdahale, bir karışma olmaz" dedi.

AKP adına söz alan İzmir Milletvekili Mehmet Tekelioğlu, yasa teklifinin bir "af" olarak değerlendirilmesinin yanlış olduğunu savunarak, "Biz kimseye doktor, mühendis diploması vermiyoruz. Yaptığımız iş, çeşitli nedenlerle başarısız olanlara bir imkan sağlamaktan ibarettir" diye konuştu. Öğrenci affının, ceza affıyla karşılaştırılmasının yanlış olacağını ifade eden Tekelioğlu, bu yüzden teklifin yasalaşması için nitelikli çoğunluk olan 330 oya gereksinim bulunmadığını söyledi.

Teklifin tümü üzerinde hükümet adına söz alan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, öğrenci affının ceza affıyla karıştırılmasının doğru olmadığını ifade ederek, "Biz, bu yasa ile kimseye lisans, yüksek lisans ve doktora diploması vermiyoruz. Sınıfta kalanlara geçme hakkı getirmiyoruz. Sadece üniversiteden ilişiği kesilenlere yeni imkanlar veriyoruz" dedi.

Afla üniversitelere dönen öğrencilerin başarılı ya da başarısız olduklarına, yine üniversitelerin karar vereceğini belirten Çelik, başarısız öğrencilere af getiren bir hüküm bulunmadığını söyledi. YÖK'ün verdiği bilgiye göre, 2000 yılından sonra üniversitelerden 677 bin öğrencinin ilişiğinin kesildiğini bildiren Çelik, 4 yılda bu kadar kişinin üniversite ile ilişiğinin kesilmesinin düşündürücü olduğunu kaydetti. Çelik, şöyle konuştu:

"Bu af, bütün öğrencileri kapsıyor. Bazıları bunun üzerinden başörtüsü polemiği yürütmek istiyor. Bunun üzerinden birileri siyaset yapıyor. Bunu, ayıplıyorum. Sayın Başbakan ve bütün AK Parti milletvekilleri, kutsal değerler ve başörtüsü üzerinden, halka bir şey söylememişlerdir. Başörtüsünü kişisel bir hak, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında ele alınması gereken bir mesele olarak görüyoruz. Bundan önce de böyle görüyorduk, bundan sonra da böyle görmeye devam edeceğiz."
 

TBMM Genel Kurulu'nda yasa teklifinin tümü üzerinde yapılan görüşmeler şöyle:
(23 Şubat 2005 - 22.Dönem 3.Yasama Yılı 62. Birleşim)

BAŞKAN (Başkanvekili Sadık YAKUT) –
Teklifin tümü üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Denizli Milletvekili Mustafa Gazalcı; AK Parti Grubu adına İzmir Milletvekili Mehmet Tekelioğlu.

Şahısları adına söz isteyenler: Denizli Milletvekili Ümmet Kandoğan, Ordu Milletvekili Hamit Taşçı, Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya, Ankara Milletvekili Ersönmez Yarbay ve Sivas Milletvekili Nurettin Sözen.

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Denizli Milletvekili Sayın Mustafa Gazalcı; buyurun.

CHP GRUBU ADINA MUSTAFA GAZALCI (Denizli) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.

Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; kamuoyunda “öğrenci affı” diye bilinen, üniversiteden ilişiği kesilmiş 2000 yılından sonraki öğrencilere yeniden öğrenci hakkını veren teklifle ilgili Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz aldım; tümünüzü saygıyla selamlıyorum.

Peşinen söylüyorum: Cumhuriyet Halk Partisi, bu konuda engelleyici bir tutum sergilemeyecek; ancak, kaygılarını, düşüncelerini ve uyarılarını yapacak. Tuttuğumuz yolun bir yol olmadığını, konunun bir eğitim konusu olduğunu, teknik bir konu olduğunu sizlere sergilemeye çalışacağım.

Değerli arkadaşlarım, birleşimin başında da söylendi, 10 uncu kez aynı doğrultuda bir af geliyor buraya; ama sorun çözülmüyor. Böyle giderse, 11 incisini, 12 ncisini, daha birçoğunu önümüzdeki yıllarda göreceğiz. 1983’ten bu yana, bu konu, her ikibuçuk yılda bir buraya gelmiş, her ne sebeple olursa olsun, hemen hemen aynı cümlelerle, toptancı bir anlayışla, Meclis kendisini üniversitenin yerine koyarak öğrenciyle ilgili, eğitimle ilgili bir konuda karar vermiş.

Değerli arkadaşlar, gerekçeyi okuyorsunuz, hepimiz okuduk. Gerçekten, rahat bir gerekçe değil; hatta, sonuna doğru denilmiş ki: “Bu son olsun.” Bunu yazanlar da biliyor ki, bu, son olmayacak; yani, bu biçimdeki bir çözüş, iki maddeyle eklenme bir son değildir.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz diyoruz ki, gelin, bu işi üniversitelere bırakalım, onlar çözsün. Bu, bir teknik konudur, pedagojik bir konudur, eğitimle ilgilidir, üniversite, öğrencisini bizden iyi tanır, biz, bunların kim olduklarını, niçin ilişiklerini kestiklerini hiçbirimiz bilemeyiz, bu kadar insanı bilmek mümkün de değildir; o yüzden, bu iş üniversitenin konusudur diyoruz. Anayasada da zaten böyle deniyor, biz böyle bir dilekte bulunduğumuz için değil. Anayasanın 130 ve 131 inci maddelerinde, bu tür konuların üniversite tarafından verileceği, yapılacağı bize emrediliyor. O yüzden, Parlamentonun kesinlikle kendisini üniversite yerine koyarak, ikide bir her ne sebeple olursa olsun ilişiği kesilen bütün öğrencileri kapsayan toptancı bir anlayışla çözdüm sanması yanlıştır diyoruz.

Değerli arkadaşlar, yoksa, her şey elbette ki, öğrenci içindir, eğitimin niteliği içindir, çocuklarımız içindir, gençler içindir; ama, eğitim konusundaki sorunları çözme yeri burası değildir.

Bakın, ortaöğretimde de zaman zaman çocuklara bir hak daha verilir; ama, hiçbir zaman buradan yasa çıkmaz. Millî Eğitim Bakanı, görüşler toplar ve bir karar verir. Ortaöğretimle ilgili verilecek bir kararı biz vermiyoruz da, niçin üniversiteyle ilgili olan bir konuda karar veriyoruz?

Bakın, üniversiteler bu konuya nasıl yaklaşıyorlar, isterseniz buna bir göz atalım.

Değerli arkadaşlar, elimde, Üniversitelerarası Kurulun 16.2’de yaptığı bir açıklama var, kısaca ondan söz etmek istiyorum size. “Yükseköğrenim kurumlarımızın, son yirmibeş yılda, Türk gençliğine yararlı olmak amacıyla, tüm kuralları yerine getirerek ve anayasal eşitliği gözeterek titizlikle uyguladıkları eğitim öğretim çabaları, bu yasa tasarısıyla yok sayılmaktadır. Bugüne kadar kamuoyunda öğrenci affı diye bilinen bu nitelikteki kanunların, gençlerimize yarar getirmediği, üniversitelerde yürütülmekte olan eğitime büyük bir yük getirdiği ve vicdanlarda eşitlik ilkesinin ciddî olarak zedelendiği görülmüştür. Türk yükseköğretim sistemi, bugünkü durumuyla, geçmiş yirmibeş yılda yükseköğretim kurumlarıyla ilişkisi kesilmiş milyonlarca öğrenciyi yeniden üniversitelere alma imkânına kesin olarak sahip değildir. Böyle bir girişimi, bir taraftan büyük güçlüklerle sürdürülen eğitimi işlemez hale getireceği bir taraftan da başarılı öğrenciyi cezalandırma sonucu doğurabilecek bu kanunun, konusu açısından da, hukuka ve kamu yararına aykırı bir sebebiyle geçerli şekilde savunulması mümkün değildir” diyor Üniversitelerarası Kurul. YÖK’te buna benzer birkaç kez açıklama yaptı.

Bugün, üniversite öğretim üyelerinden birisi bir makale yazmış. Sayın Prof. Dr. İlhan Tomanbay. Şöyle bir baktım ne yazıyor diye: “Bu affın, bu biçimiyle gençlerimize de bir yararı yok, ülkeye de bir yararı yok; böyle bir af çıkmasın” diyor.

20 000 öğrenciyi okutan, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yaşar Akbıyık da şunları söylüyor: “Beş yılda yalnızca 4 öğrenci disiplin suçuyla okulumuzdan ayrıldı. Yüzde 20 gibi bir başarısızlık oranı var. Bu öğrencilere -seçmene selam kabilinden- her gelen hükümet bir af yasası çıkarıyor. Bu, âdeta köklü bir gelenek haline gelmiş. Biz, bu noktada, başarıyı artırmak yerine başarısız öğrencilere ödül vermiş oluyoruz.”

Değerli arkadaşlar, bakın, Üniversitelerarası kurullar, YÖK, üniversiteler ve bu işin uzmanları, bu biçimdeki bir çözümün çözüm olmadığını söylüyorlar.

Üniversitelerin birçok sorunu var; fizikî sorunu var, kaynak sorunu var, öğretim üyelerini ücreti konusu var, öğrencilerimizin bir sürü sorunu var; yurt sorunu, beslenme sorunu, kitap sorunu, boş zamanlarını değerlendirme sorunu, üniversitelerin önünde her yıl yığılan 2 milyona yakın öğrenci sorunu, üniversiteye girdikten sonra kredi sorunu, burs sorunu... Bunların hiç birisine, bu, bir çözüm getirmiyor. En kolay yol, ikibuçuk yılda bir, iki satırlık bir yasa teklifi getirmek ve çözdüm sanmak! Hayır; biz bu yasayı yürürlüğe koyduğumuz an yeni mağdurlar birikecek bu biçimde ve onlar bizim kapımızı çalmaya başlayacaklar.

Değerli arkadaşlar, asıl sorunun kaynağı başka bir yerde, sistemde. Bakın, ortaöğretim –yani liseler- bugün 79 çeşit lise var, onların niteliğini yükseltmeyi düşünmüyoruz; oysa, üniversitenin tabanı ortaöğretimdir. Millî Eğitim Bakanlığının, şûra kararlarını gözönüne alarak, önce ortaöğretime bakması gerekir.

Bir dersane konusu var. Bakın, Ankara Ticaret Odasının geçen yılki verilerine göre 3 katrilyon lirayı aşıyor dershanelere giden paralar. Siz de biliyorsunuz ki, dershaneye gidemeyen, özel kurs alamayan çocukların üniversiteye girmeleri çok zordur. Deniliyor ki, işte ekonomik bunalımlar oldu, çocuklarımızın kimileri bu işten mağdur oldu; doğru. gerçekten, ekonomik nedenlerle harcını yatıramayanlar varsa, biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, köklü olarak öneriyoruz, onların kaydı hiç silinmesin, en azından dondurulsun; ama, bu, onu getirmiyor ki... Yani, 9 tanesinde ekonomik bunalım yoktu; 2001 yılında, 2002 yılında olan bunalım yoktu; o, gerekçe gösterilemez. Yani, bu, bir çözüm değil; çözüm... Öğrenci de başarısız değil aslında büyük bir kısmı, sistemde de bir başarısızlık var, bunun sorgulanması gerekiyor; ama, nedense, hükümet, bu köklü sorunları inceleyip yapacağı yerde, işin kolayına kaçıyor, ucuz bir biçimde... Geçen yıllar, katsayıyı bu Meclise belirtmeye çalıştı. Önce bir üniversiteler yasa tasarısı getireceğiz dedi; sonra, ondan vazgeçti; bir imam-hatip konusunu ve katsayı konusunu getirdi üç beş madde, sonra ondan da vazgeçti. Şimdi, yine, dağ fare doğuruyor; güya, üniversite sorunları ele alınıyormuş gibi yapılıyor ve iki maddelik bir geçici maddeyle, öğrencilerin sorunlarını çözdük sanıyoruz. Çözmeyecektir; bu çocuklar için de bu çözüm değildir; rakamlar onu gösteriyor, gerçekler onu gösteriyor.

Değerli arkadaşlar, bakın, Türkiye’de üniversiteler... Cumhuriyet kurulduğunda, bir tek Darülfünun vardı. Bir yıl sonra, 1924’te tüzelkişilik verildi Darülfünuna ve İstanbul Darülfünunu oldu adı. Yıllar içerisinde, 1933’te, yeniden, İstanbul Üniversitesi olarak kuruldu orası. Batı’daki üniversitelerin özerkliği 13 üncü Yüzyıldan başlıyor; bizde ise, eski medreseler evrim geçirerek üniversite olmadılar. Üniversitenin bütün dünyada anlamı, bilim üreten bir yerdir ve toplumun geleceğini orada biçimlendiririz. Bütün dünyada, üniversite, böyle, parlamentonun müdahalesi, hele hele niteliğini düşürecek, başarısızlığı ödüllendirecek bir müdahale, bir karışma olmaz.

Ben, Hasan Ali Yücel’in, birkaç gün sonra, 26 Şubatta, ölümünün 44 üncü yıldönümünde anacağımız büyük eğitimcinin, 1946 yılında 4936 sayılı Yasayla ilk kez üniversitelere özerklik getirmesi var. Tam dört yıl, yerli ve yabancı uzmanlar ve üniversitelerle o yasanın hazırlığı yapılmış, arkadaşlar; dört yıl... Dört yıl sonra Meclise gelmiş, günlerce tartışılmış, konuşulmuş ve üniversite gerçekten özerk olmuş. Kişilerden, rektörlerden alınarak kurullara kararlar bırakılmış. 12 Eylüldeki müdahale sonucunda getirilen YÖK düzenini kastetmiyorum. Ondan sonra, hep, üniversiteler, cumhuriyet döneminde gelişmiştir.

Birkaç tane daha örnek vermek istiyorum size. Bakın, 1931 yılında Cenevre’den bir profesör geliyor; adı da Prof. Albert Malche. İstanbul Darülfünununda, İstanbul Üniversitesinde üniversitelerin yeniden yapılanması için bir rapor hazırlanması isteniyor bu profesörden, Cenevre Üniversitesinden gelenden ve raporu hazırlıyor. Raporu Atatürk okuyor. Atatürk, kendi el yazılarıyla, değerli arkadaşlar, raporun kıyısına, üniversite öğretiminin gerçekten akademik özgürlüğe kavuşmasını söylüyor; öğrencinin en az bir yabancı dili okuyup yazarak bilmesi gerektiğini söylüyor, kütüphaneleri önemli kılıyor; ama, bir şey daha ekliyor Atatürk; “başarısız öğrencilerin birinci yıldan sonra cesareti kırılmalıdır” diyor. Şimdi, değerli arkadaşlar, bu konuda Cumhurbaşkanının söyledikleri bu.

Şimdi, isterseniz, o zamanki Başbakandan da bir örnek vermek istiyorum size. 8 Temmuz 1924’te Ankara Hukuk Mektebinin diploma töreninde Başbakan İsmet İnönü konuşuyor. “Bir toplumda her türlü suiistimal meydana gelebilir ve her biri ayrı ayrı zararlıdır; çekinilmeye değer, fakat, suiistimallerin en fenası, hayata yeni atılan öğrenciye haksız olarak not vermektir; nedeni ne olursa olsun, haksız ve fena numara veren adama bir toplumda en büyük fenalığı yapmaya el atmış bir insan gözüyle bakmak gerekir. Fena öğrenci yetiştirmek, o öğrenciye hak etmediği halde numara vermektir. Hayata yeni başlayan bir genç zorluklarla karşılaştıkça kendi yeteneğinin ve eğiliminin dayanacağı yolu sonunda bulur. Bunu ona gösterecek olan, ona numarayı verenlerin istikamet ve dürüstlüğüdür. Efendiler, elinde yanlış bir diplomayla topluma çıkan insanın ülkeye zararı sizin tasavvur edebileceğinizden çok fazladır. Bir toplumda en zararlı insan, ehliyetsiz olduğu halde salâhiyet sahibi olandır. Ehliyetsiz ve salâhiyet sahibi -yani yetki sahibi insan- öğrenciliği sırasında ıslah olmazsa, yaşamın gidişi içinde güç ıslah olur. Bu insan, bütün yaşamında bilimin, liyakatin ve çalışkanlığın düşmanı olacaktır” diyor. Yani, şu bir öz söz gibi olmuştur: Ehliyetsiz ve yetkisiz bir insanın ne kadar zararlı olacağını...

Yine aynı mektebin açılmasında, İsmet İnönü, o zamanki Başbakan diyor ki: “Arkadaşlar, ilimde eksik adamların toplanması tamam adamlar veremez. Bin yarım ve bin cahil, bir yarımdan daha faydalı olamaz; fakat, daha zararlı olur. Bin yarım adam, bir tam adam değildir. İlim müesseselerinden çıkanlar daima iyi yetişmelidir.”

Şimdiki Başbakanımız ne diyor? Bakın, Gaziantep’te, bundan üç gün önce, kadın il kongresinde bir açıklamasını duydum Sayın Başbakanın, Tayyip Recep Erdoğan’ın ve şaştım kaldım. Diyor ki: “Bu öğrenci affına farklı yaklaşanlar, farklı yerlere çekenler kötü niyetlidir, art niyetlidir, çirkin niyetlidir.”

Değerli arkadaşlar, şimdi, bir şeye değişik bakmak, farklı bakmak, niye art niyetlilik olsun, niye kötü niyetlilik olsun?! Aylarca, siz, bizi hep niyet okumakla suçladınız; ama, bakın, niyet okuyan asıl kendinizsiniz. Bakın, üniversite öğrencileriyle kavga etmek, üniversite öğretim üyeleriyle kavga etmek, toplumun anayasal kuruluşlarıyla kavga etmek hiçbir şey, yarar getirmez.

Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, yeniden söylüyorum; üniversite konularının... Bu Mecliste eğer onlara yapılacak bir iyilik varsa, onların araştırma, inceleme için kaynaklarını artıralım. Yıllar içinde üniversitelere verilen pay artmamıştır, azalmıştır. Dünya üniversiteleri içerisinde son yıllarda bilimsel yayın yapmakta 26 ncı sıraya geldi üniversitelerimiz. Bu, alkışlanacak bir durum ve cumhuriyetin ilk yıllarında çok az öğrencimiz vardı.

Bakın, ilk yıllarda yalnız bir üniversitemiz var Darülfünun -demin söylediğim gibi- 2 939 öğrenci var, 328 öğretim üyesi bulunuyor ve 2004 yılına göre söylüyorum; bugün, vakıf üniversiteleriyle beraber –53’ü devlet üniversitesi bendeki bilgilere göre- 78 tane üniversitemiz var, 77 065 öğretim elemanı var.

Değerli arkadaşlar, siz, kendi öğrencisini, yani, bu 77 000’den fazla öğretim elemanından, bizim onlardan daha fazla mı öğrencileri düşündüğümüzü sanıyorsunuz, daha iyi tanıdığımızı mı söylüyorsunuz? Bırakın bu işi üniversite çözsün ve ikide bir kapımıza gelip, bu sorun böyle çözülmesin. Üniversiteye bir katkı yapacaksak, bizim araştırma önergelerimiz var. O konuda komisyonlar kuralım, güzelce incelemeler yapalım, üniversiteye nasıl yararlı olabiliriz diye bakalım.

Geçende bir gazetemizde, bir kaçak villayı satın almış bir zengin adam konuşuyordu; siz de anımsarsınız. “Neden bu parayı verdiniz bu kaçak villaya” diyorlar adama. Adam diyor ki: “Nasıl olsa af çıkacak.”

Şimdi, değerli arkadaşlar, toplumda böyle bir düşünce egemen olmuşsa, daha öğrenci başlarken “nasıl olsa ben affolurum” diyorsa, bunda gerçekten büyük bir şey var. O zaman, başarılı olanı biz cezalandırıyoruz. Bu, yanlış bir izlenim. Eh, bugüne kadar yapıldı, ses çıkmadı; hayır, 9 kere yapıldığında da uyarılmış. Şimdi siz çoğunluksunuz.

Bakın, biz, bu yasada size bırakıyoruz her şeyi. Böyle bir seçmene selam kabilinden iş yapılmayacaksa, bu çocuklarımızı da koruyan köklü bir şeyi üniversiteyle beraber yapalım diyoruz. Ucuz yapılan, kolay yapılan işlerin ileride zararı büyük olur. Bunlar ülkemizi yönetecekler. Başka bir okul yoktur üniversiteden başka. Bu tasarıda, master öğrencileri, doktora öğrencileri de affediliyor.

Değerli arkadaşlar, böyle bir toptancılık olmaz, böyle bir anlayış olmaz. Lütfen, inceleyelim, karar verelim diyoruz ve bunun bir yanlış olduğunu, yeniden yeniden söylüyorum.

Bakın, üniversitede var olan öğrenciler hangi haklarla okuyorlar; iki yıllık önlisans dört yıl, dört yıllık lisans için yedi yıl, beş yıllık program için sekiz yıl, altı yıllık program için dokuz yıllık bir hakkı var üniversite öğrencilerinin. Bunlar yetmiyor; bunlardan sonra, başka sınav hakları var. Üç derse indirmişse son sınıf öğrencisi, sonsuz sınav hakkı var.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Gazalcı, toparlayabilir misiniz.

Buyurun.

MUSTAFA GAZALCI (Devamla) – Sayın Başkanım, diyebilirsiniz ki, ne olursa olsun, çocuklar bir beklenti içine girdi ve bunların içerisinde gerçekten ekonomik nedenlerle, şu nedenle, bu nedenle, gerçekten kazanılması gereken bir iş vardır. Biz, bu yaklaşıma tümden hayır dememekle birlikte, yine de diyoruz ki, bu, üniversiteyle birlikte olsun; bu, Parlamentonun işi olmasın.

Gelin, arkadaşlar, bu yasama gücünü devretmek değildir; biz üniversiteye yetki verelim, üniversiteye daha çok özerk olması için bir şeyler yapalım. Bunlar, ne bu affetmeye çalıştığımız -ki, onlar suç işlemedi, affetmek de kötü bir sözcük, öğrenci affı dememek gerekir- onlara da bir yarar getirmeyecek, ülkeye de bir yarar getirmeyecek ve sonra, yine kapımızda yığılmaya başlayacaklar diyorum ve o yüzden de belki, hükümet, bu işi tasarı olarak getirmedi, Millî Eğitim Bakanı üzerinde fazla durmadı, öğretim üyesi olarak ben bu işin sakıncasını biliyorum dedi. 6 milletvekili arkadaşımızın önerisi var, 2 bağımsız arkadaşımızın önerisi var. Saygıyla karşılıyorum; ama, bir çözüm olmadığını söylüyoruz. Yoksa, bizim amacımız, özerk üniversitede, özerk üniversiteden nitelikli eğitimle geleceğimizi belirleyecek iyi öğrencilerin çıkmasını istemektir.

Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Gazalcı.

Tasarının tümü üzerinde, AK Parti Grubu adına söz isteyen İzmir Milletvekili Mehmet Tekelioğlu; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)

AK PARTİ GRUBU ADINA MEHMET S. TEKELİOĞLU (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; 799 sıra sayılı kanun teklifi hakkında AK Parti Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi, saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bugün aslında zor bir iş yapıyoruz; çünkü, ele aldığımız konu, gerçekten, toplumun önemli bir kesimini ilgilendiriyor; diğer taraftan, tabiî ki, üniversitelerimizi de ilgilendiriyor. Ben üniversitelerde uzun yıllar çalışmış bir arkadaşınızım; dolayısıyla, böyle bir işin üniversitelere getireceği yükü biliyorum; onları da anlayışla karşılıyoruz. Ancak unutmayalım ki, toplumda mağdur olan çok geniş bir kesim var ve bu kesim için çok önemli bir beklenti ortaya çıkarıldı; dolayısıyla, biz siyasetçiler olarak bu beklentiyi karşılamak, bu beklentiyi değerlendirmek durumundaydık. Yaptığımız iş bundan ibarettir. Bu Meclis çok çareler üretti, bu konuda da önemli bir adım attığına inanıyoruz.

Şimdi, niçin böyle bir kanun teklifi gündeme geldi, kısaca onun üzerinde durmamız lazım. Türkiye 1980 sonrasında Anavatan Partisi İktidarıyla bir tek parti iktidarı yaşamış oldu ve çok düzgün işler yapıldı. Daha sonra gelen koalisyonlar dönemi, maalesef, ülkemizde derin bunalımlara yol açtı ve bu bunalımların etkisiyle, bunların neticesinde 2000 ve 2001 ekonomik krizleri ortaya çıktı. Ayrıca, 1999 depremi de bunların üzerine binmiş oldu. Dolayısıyla, toplumda hem ekonomik yaralar hem sosyal yaralar açılmış oldu. Bunların etkisiyle üniversitelerimizde -ben içinden geldiğim için yakında biliyorum- kendi isteğiyle üniversitelerden ayrılanlar oldu, devam edemediler vesaire. Derken böyle çok önemli bir sosyal yara ortaya çıktı ve bunun neticesinde de çok garip sayılarla bugün karşımıza çıkan birtakım mağduriyetler oluştu.

Hepimiz biliyoruz ki, neredeyse -açıköğretimi katmayacak olursak eğer- 224 000’e yakın bir öğrenci kitlesi var ki, bunlar, çok önemli bir rakam oluşturuyor. Burada üzerinde önemle durulacak bir nokta var, o da şu: Kayıt yenilememe ve kendi isteğiyle ayrılanların sayısı 150 000’i buluyor. Bu çok açık bir şekilde gösteriyor ki, kayıt yenilememe ekonomik ve sosyal yaralardan, gene kendi isteğiyle üniversitelerden ayrılma da gene ekonomik ve sosyal yaralardan meydana geliyor. Dolayısıyla, 150 000’i bulan bir sayıyla karşı karşıyayız. Bunun dışında başarısızlık var ki, bunların sayısı, başarısızlık, disiplin cezası gibi ve diğer kalemleri altında toplananların sayısı az. Hatta devamsızlığı bile bu ekonomik yaralara verebiliriz.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, acaba ele aldığımız iş gerçekten bir af mı, nedir? Biz, hiçbir zaman, bunu af olarak nitelendirmek istemiyoruz. Aslında, yaptığımız iş, üniversitelerde, üniversitelerle ilişkisi kesilmiş öğrencilere yeni bir şans vermek, yeni bir imkân vermek ve bunları yeniden üniversitelerle ilişki kurar hale getirmekten ibarettir.

Biz, kimseyi mezun edip de, eline doktor diploması vermiyoruz, eline mühendis diploması vermiyoruz; sadece bir imkân tanıyoruz ve bu imkânı eğer iyi kullanırsanız, işte, size doktor olma, mühendis olma imkanı diyoruz. Dolayısıyla da, bunun bir ceza affıyla benzer bir tarafı da yoktur. Eğer, öyle olsaydı, o zaman, bu kanunun geçmesi için, çıkması için nitelikli çoğunluk, yani 330 gerekirdi. Oysa, böyle de bir durum yok. Aynı şekilde, mastır ve doktora öğrencileri için bu özellikle çok gündeme getiriliyor, onun için söylüyorum, bilim adamı nasıl olacak bunlar diye. Biz, kimseye doktora unvanı vermiyoruz, kimseye yüksek lisans diploması vermiyoruz. Biz, sadece, bu konuda mağdur olmuş olan, bu konuda imkânını kaybetmiş olanlara yeni bir imkân veriyoruz ve bu imkânı kullanıp kullanmamak onların elinde, başarılı olmak yine onların elinde diyoruz.

Biraz önce söylediğim gibi, üniversitelere bu kanunun neticesinde birtakım yükler gelecek, bunu ben biliyorum. Uzun yıllar, bu aflar dolayısıyla gelen öğrencilerin intibak komisyonlarında da çalıştım, dolayısıyla nasıl bir yük olduğunu biliyorum; ancak, bu kanunu geçmişteki aflarla karşılaştırmak ve onlar gibi mütalaa etmek de yanlıştır diyorum; çünkü, bu ekonomik krizler ve sosyal yaralar, farklı bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Şimdi, bu teklifin altında benim de imzam var; dolayısıyla, bunun nasıl ortaya çıktığı üzerinde de biraz konuşmamız gerekiyor. Biliyorsunuz, bu mağdur öğrenciler AK Parti Grubuna da, Cumhuriyet Halk Partisi Grubuna da müracaat ettiler; biz, her zaman, durumu değerlendirebileceğimizi söyledik AK Parti Grubu olarak, Cumhuriyet Halk Partisi de, hiçbir zaman, böyle bir şeye karşıyız demedi; ama, bugün, buradaki konuşmalardan anlıyorum ki, bu kanuna müspet oy vermeyecekler, o tabiî ki, kendi bilecekleri bir iş.

Arkadaşlarımızın, Yükseköğretim Kuruluyla bu konuda temasları oldu, Sayın Komisyon Başkanımızın temasları oldu. Dolayısıyla da, bu işin üniversiteler ve YÖK’le birlikte götürülmesi için çok önemli gayretlerimiz oldu; ancak, bunlarda tam bir netice elde edemedik. Ben, en azından şunu biliyorum: Bu teklifin komisyonda görüşüleceği günlerde Üniversitelerarası Kurulun da bir toplantısı vardı. Sayın Başkanın, o Üniversitelerarası Kurul toplantısından önce, bu teklifi Yükseköğretim Kurulu Başkanına ilettiğini ve Yükseköğretim Kurulu Başkanının da, bunu üniversite rektörleriyle görüşebileceğini söylediğini ben biliyorum. Dolayısıyla, üniversiteler ve YÖK bütünüyle burada devredışı bırakılmıştır diye bir şey yoktur. Biz, bu konuda onların görüşlerini her zaman almak istedik, özellikle de bu nasıl olsa çıkacak, buna karşı olabilirler, onu da saygıyla karşılarız; bu, onların fikirleridir; ancak, bu çıkacağı zaman, birtakım teknik aksaklıklar olmaması için, bu konuda yardımcı olabilirlerdi, bu konuda görüş beyan edebilirlerdi, böyle bir şey olmadı. Böyle bir şey olmamanın ötesinde, üstelik de Sayın Komisyon Başkanımız, Yükseköğretim Kurulunu ve üniversiteleri komisyon toplantısına davet ettiği halde, gelip, orada da görüş beyan etmediler. Dolayısıyla, biz de oradan şunu anladık: Demek ki, hazırladığımız teklif uygundur, üniversitelere herhangi bir ekstra yük getirmeyecektir sonucuna vardık. Bundan, biz kendi adımıza, memnuniyet duyarız; ancak, her zaman için bu katılıma da açık olduğumuzu belirtmemiz gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, burada, elbette ki, böyle bir kanunu bekleyen herkesin beklentisini karşılamak mümkün değil; ancak, biz, hiçbir zaman kişiye özel bir kanun çıkarmakla, kişiye özel bir düzenleme yapmakla mükellef değiliz; çoğunluk neyle mağdursa, daha çok onun üzerinde durduk ve onu karşılayacak bir düzenleme yaptığımızı düşünüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu kanun teklifine karşı çıkanlara, bu kanun teklifinin uygun olmadığını, bunun üniversitelerin işi olduğunu söyleyenlere benim birkaç sözüm var.

Önce şunu söylememiz lazım: Eğer, bu, üniversitelerin işiyse, bu üniversite reformu gerekiyorsa, o zaman, bizim AK Parti olarak gösterdiğimiz kararlılığa katkı vermeliler ve üniversite kanununun yeniden düzenlenmesi konusunda bir çalışma yapmalılar. Şimdiye kadar, ne Yüksek Öğretim Kurulundan ne de bu kanunu tenkit edenlerden bu yolda herhangi bir teklif almış, herhangi bir gayret görmüş değiliz. Dolayısıyla, YÖK’e düşen, öncelikle, üniversite kanununun yeniden düzenlenmesi gerektiğini kabul etmektir. Eğer bu kararlılık yoksa, o zaman da, hiçbir zaman, yeni bir üniversite kanununu yapmak onların eliyle olmayacak demektir; ama, bu kararlılık bizde olduğu müddetçe, bu konuda gerekeni yapmaya çalışacağız ve yerine getireceğiz.

Şimdi, çok önemli bir noktaya gelmek istiyorum. Üniversite reformunun gerekliliği konusunda birkaç söz etmem gerekiyor.

Günümüz dünyasında, teknoloji, küreselleşme ve rekabet dinamiklerinin etkisiyle yepyeni bir dönüşüm yaşanmaktadır. Üniversiteler, daha önce hiç olmadığı kadar, dikkatlerini dış dünyaya çevirmektedirler. Yirmi otuz yıl öncesine kadar, akademik dünyadaki gelenekte, eğitim ve araştırmanın niteliği; yani, kalitesi, bizzat eğitim veren üniversitelerin ve eğiticilerin sorumluluğu altındaydı. Bu durum uzun yıllar fena da işlemedi, iyi işledi; ancak, araştırma sonuçları farklı durumlar ortaya çıkarıyor. Malî kaynak da hükümet tarafından garanti edilmiş olduğu için, üniversitenin tanınmışlığı, esas itibariyle, kendi araştırma ve eğitim sonuçlarının kalitesine dayanıyordu. Fakat, şimdi farklı bir durum ortaya çıkıyor. Son yıllarda, yükseköğretimde, birçok ülkede, öğrenci sayısında çok büyük ölçüde artış, bununla birlikte, yükseköğretim kurumları aşırı ölçüde esneklik kazanmış, buna karşın da, hükümetlerin ayırdıkları bütçe o ölçüde artmamıştır. Öğrenci sayısı artıyor; ancak, bütçe, elbette ki, sınırlı ve artmıyor. Bu eğilimlerin bir sonucu olarak yükseköğretim giderek kitleselleşmekte, yükseköğretim alanı, öğrenciler için ve kaynak sağlanması bakımından çetin bir yarışma alanına dönüşmektedir. Bu durumda düşük nitelikli eğitim ve araştırmanın riski açıktır. Bu olguyla akademik dünya bir sürprizle karşılaşmış gibi görünüyor.

Türkiye’de yükseköğretimdeki toplam okullaşma oranı -örgün öğretim ve yaygın öğretim birlikte olmak üzere- yüzde 30 civarında, örgün öğretimdeki okullaşma oranı ise yüzde 20 civarındadır. Buna göre, Türk yükseköğretimi kitleselleşme aşamasında bulunmaktadır. Yükseköğretimde riski azaltmanın yolu, eğitimde minimum nitelik; yani, kalite ölçütleri için standartlar tanımlamaktır. İşte, bu, YÖK’ün görevi olmalıdır; ancak, YÖK’te, Yüksek Öğretim Kurulunda ve Türkiye’deki üniversiter anlayışta böyle bir eğilim göremiyoruz.

Küreselleşme dolayısıyla öğrencilerin ve öğretim üyelerinin uluslararası mobilitesi; yani, serbest dolaşıma olan talebi giderek artmaktadır. Bu yüzden, mobilite ve nitelik güvencesi için günümüzde, dünya ölçeğinde, Avrupa ölçeğinde ve ülkemiz ölçeğinde minimum nitelik ölçütlerinin tanımı en önemli bir değer olmuştur. Yine, YÖK’ün bu konularla hiçbir ilgisi yoktur, böyle bir gayreti de yoktur. Üniversite öğretim üyeleri, üniversite mensubu olmakla kendilerini üniversite teorisi alanında uzman olarak algılamaktadırlar. Bu yanlış algılama dolayısıyla bir düzenleme veya üniversite modeli geliştirmek için gerekli olan entelektüel ve akademik bilgi ve yetkinlik söz konusu olamamaktadır. Bu, bir yetmezliktir. Bu yetmezlik dolayısıyla siyasal kaygıların öne çıktığı, birbirini tekrarlayan, derinliksiz ve içeriksiz bir tartışma süregelmektedir. Üniversite yasasının değiştirilmesi taleplerine rağmen, Türkiye üniversitelerinin tüm potansiyeline, tasarruf yetkisine sahip olan YÖK, kurulduğu günden beri eleştiriye uğrayan yasal statü için toplumun önüne ciddî bir öneri koyamamıştır. Bugün de böyle bir gayreti yoktur, böyle bir kararlılığı yoktur. Üniversitenin dönüşümünün önündeki birinci engel bu yetmezliktir.

Türkiye üniversiteleri, sadece yasal statü itibariyle değil, etrafı yüksek beton duvarlarla çevrelenmiş, kapısından ancak kimlik kontrolüyle girilebilen, toplumdan fiziksel olarak da tecrit edilmiş bir yasaklar ve otorite alanı olarak durmaktadır; bu, bizim çok büyük bir problemimizdir.

Üniversitede yeni bir yapılanmanın yasal bir statüye kavuşturulması için sağlanması en zor koşul, siyasî iradenin mevcut olmasıdır. Türkiye üniversitelerinin yapısını belirleyen 2547 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 1981 yılından bu yana, üniversite içinden ve dışından, bu yasanın değiştirilmesi gerektiğine dair sürekli eleştiriler dile getirilmesine rağmen, yakın geçmişte yaşadığımız tutum, alışkanlıkları içgüdü düzeyine çıkarılmış bir kapalı toplum davranışının benzersiz bir örneği gibidir.

Türkiye’de, günümüzde siyasî irade potansiyelinin mevcut olmasına rağmen -çünkü, AK Parti, bu siyasî iradeyi gösteriyor ve bununla ilgili kaç tane teşebbüsü var- Türkiye üniversiteleri, mevcut statükoyu savunan bir tutum sergilemişlerdir. Buna kimi çevreler de dahildir tabiî ki, sadece üniversitelerden ibaret değildir. Üniversite içinden, daha çok da yönetici kesimden gelen akıl almaz bir direniş dolayısıyla yeni bir yapılanma gerçekleştirilememiştir. Bu durum, kapalı toplumların, dış müdahalelere karşı duruşu, düşmana karşı gösterilen topluca bir direniş refleksi olarak açıklanabilir. Dış müdahalenin gücü iç direnişi aşamazsa değişim mümkün olmaz.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bunları niçin söyledim; işte, eğer, gerçek bir üniversite reformuna ihtiyacımız varsa, bu hususları mutlaka göz önüne almalıyız. Yoksa, bu kanun işi, bu üniversitelerde öğrencilerle ilgili iş, üniversitelerle ilgili iş, üniversitelerin işidir af işi gibi birbirinden çok farklı iki şeyi burada konuşmanın bir anlamı olamaz. Bizim yaptığımız iş farklıdır, üniversiteleri düzenlemek farklı bir iştir. Dolayısıyla da, sapla samanı birbirine karıştırmamamız lazım. Evet, biz, üniversitelerle ilgili gerekli çalışmaları yapalım, onun düzenlenmesi için gerekli adımları atalım, bu reformları yapalım; bu konuda, yeter ki, bizim kararlılığımızı, muhalefet partisi de, başka kesimler de göstersin, öncelikle YÖK, bunun bir ihtiyaç olduğunu görsün. Eğer, bunu bir ihtiyaç olarak görmezse, o zaman, tabiî ki, yapılacak farklı şeyler vardır, onların da sırası gelecektir; ancak, ele aldığımız konu, bütünüyle farklı bir şeydir.

Değerli arkadaşlarım, bu kanunun muhtevası üzerinde birkaç kelime söyleyerek konuşmamı sonlandırmak istiyorum. Şimdi burada getirdiğimiz düzenlemeyle, bir defa, her ne sebeple olursa olsun, kendi isteğiyle de dahil olmak üzere ayrılanlara üç sınav hakkı veriyoruz. Böylece, çok önemli bir kesimin ihtiyacı karşılanmış oluyor. Tekrar söylüyorum, sınav hakkı vermek, hiç kimseyi üniversiteden mezun etmek demek değildir. Bunlar, yine, devam şartlarını yerine getirecekler, gene sınavlara girecekler; dolayısıyla da, eğer başarılı olurlarsa o hakları elde etmiş olacaklar.

Sınıf geçme sistemi uygulayan bölümlerle ilgili düzenlemeler var, azamî öğrenim süresiyle ilgili düzenlemeler var, bunun dışında, bu tür öğrencilerin askerlikten tecilli olmalarını düzenleyen maddeler, hükümler var; dolayısıyla da, ele aldığımız kanun teklifi, bütünüyle bu ihtiyaçları karşılayacak düzeydedir.

Burada, bir de, yüksek lisans ve doktorayla ilgili düzenleme getirmiş oluyoruz. Bu düzenleme neticesinde de, biraz önce dediğim gibi, hiç kimseye doktora diploması yahut da yüksek lisans diploması veriyor değiliz. Bunlara sadece birer hak sağlıyoruz ve bu hak çerçevesinde gerekli yükümlülüklerini yerine getirenlerin başarılı olmalarını diliyoruz tabiî ki.

Değerli arkadaşlarım, burada bizim de bir önergemiz olacak, o önerge de denklikle ilgilidir. Denklikle ilgili olarak Yüksek Öğretim Kurulu tarafından bir seviye tespit sınavı yapılmaktadır. Bu seviye tespit sınavları, maalesef, biraz da sübjektif bir anlayışla icra edilmektedir; dolayısıyla, orada da mağdur olan bir kesim vardır. Bunların da mağduriyetlerini gidermek amacıyla bir önergemiz vardır. Bu önergenin de destekleneceğini umuyoruz.

Ben, bu duygular içerisinde, hepinize saygılar sunuyorum.

Kanunun, öğrencilerimize ve üniversite hayatımıza hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Teşekkür ediyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Tekelioğlu.

(.................)

Tasarının tümü üzerinde şahsı adına söz isteyen Denizli Milletvekili Sayın Ümmet Kandoğan; buyurun.

ÜMMET KANDOĞAN (Denizli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum; görüşülmekte olan kanun teklifi üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum.

Değerli milletvekilleri, bu kanun teklifi, bundan yaklaşık dört ay önce, önce İstanbul Milletvekilimiz Emin Şirin ve hemen akabinde de benim tarafımdan gündeme getirilen bir kanun teklifi; yaklaşık dört ay önce vermiş olduğum bir kanun teklifi.

Tabiî, bu konunun Türkiye’de gündeme gelişi yaklaşık bir yıllık süreyi içine alıyor. Geçen sene, Meclisin yaz tatiline girmesinden önce, Meclisimize gelen ve mağdur olduklarını ifade eden üniversite öğrencilerimizle görüştük. Bu öğrencilerimiz, AK Parti Grubuyla da, gittiler, görüştüler; CHP Grubuyla da, gittiler, görüştüler ve o günlerde, kendilerine, AK Parti Grubu tarafından “biz, bu konuyu, tasarı şeklinde veya kanun teklifi şeklinde Meclis gündemine getireceğiz; siz, gidin, derslerinizi çalışın” şeklinde, AK Parti Grubundan geri gönderildiler.

Fakat, aradan uzunca bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu tarafından, bu konu, bir kanun tasarısı veya kanun teklifi halinde, Meclis gündemine, maalesef, getirilmedi.

EYÜP FATSA (Ordu) – Neyi görüşüyoruz yahu!

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Bu arada, bu konunun Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından gündeme getirilmeyeceği, gündemlerinde böyle bir konunun olmadığı daha sonra bu öğrencilere ifade edildi ve hatta, daha enteresandır, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu tarafından ve bazı AK Partili milletvekilleri tarafından, bu öğrenciler bana yönlendirildi. “Bu kanun teklifini, Meclis gündemine taşırsa, Doğru Yol Partisi Denizli Milletvekili Ümmet Kandoğan taşır; siz, gidin, kendisiyle görüşün” şeklinde...

AHMET IŞIK (Konya) – Allah allah!..

EYÜP FATSA (Ordu) – Kimmiş o?..

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Biraz sonra isimler verirsem şaşıracaksınız Sayın Milletvekili. Evet, çok örnekleri vardır bunun. İsim isim de verebilirim; hangi gruptan hangi milletvekillerimizin, bu konuyla ilgili, bana bu öğrencileri yönlendirdiklerini, isim isim, bu Mecliste zikredebilirim.

Bu arada, Sayın Millî Eğitim Bakanı da “bu kanun teklifi -Cumhuriyet Halk Partisi tarafından demedi; ama- muhalefet tarafından verilsin” dedi. Sayın Millî Eğitim Bakanımız burada.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Öyle bir şey demedim.

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Ben kanun teklifini verince, basın mensupları sordular Sayın Millî Eğitim Bakanına “işte muhalefet diyordunuz, bir muhalefet partisi milletvekili bu kanun teklifini verdi. Haydi bakalım, AK Parti olarak, Millî Eğitim Bakanı olarak buyurun.” O zaman dedi ki Sayın Millî Eğitim Bakanı “benim muhalefetten kastım, Cumhuriyet Halk Partisidir.” Bakınız, bunun altını çiziyorum; basında ve televizyonda bu ifadeler aynen yer almıştır.

Sayın Millî Eğitim Bakanı, bir süre Doğru Yol Partisi milletvekilliği de yaptı. Bugün, Mecliste 5 tane milletvekili var, sayısal bir azlık var; ama, Doğru Yol Partisinin siyasî gücünün Türkiye’de ne kadar ağır olduğunu en iyi bilenlerden birisi de Sayın Millî Eğitim Bakanıdır.

EYÜP FATSA (Ordu) – 3 Kasımda gördük.

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – 3 Kasımdan sonra, 4 Haziranda, Türkiye’nin 16 beldesinde, 50 bin kişinin katıldığı belediye başkanlığı seçimleri oldu; Doğru Yol Partisi 9 beldede seçime girdi, aldığı oy oranı yüzde 28, sizin aldığınız oy oranı yüzde 26.

EYÜP FATSA (Ordu) – 3 Kasım, 28 Mart...

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Evet, o 3 Kasımdan sonra, 28 Marttan sonra, 4 Haziranda bir seçim daha yapıldı. Şimdi, 2 bin kişilik uydurma anketlere itibar ediyorsunuz da, 50 bin kişinin oy kullandığı belediye seçimlerinin sonuçlarına niye itibar etmiyorsunuz Sayın Fatsa?

EYÜP FATSA (Ordu) – 28 Martta 70 milyonluk anket yaptık.

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, Sayın Millî Eğitim Bakanının bu sözlerinden sonra, biz, bu konuyu, Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili Sadullah Ergin’le beraber NTV’de, canlı yayında konuştuk. Sayın Sadullah Ergin, o gün “Sayın Ümmet Kandoğan’ın ve Sayın Emin Şirin’in vermiş olduğu teklifler, genelse, objektifse, hakkaniyet kurallarına uygunsa, biz, Adalet ve Kalkınma Partisi olarak bunu destekleyeceğiz” dedi; canlı yayında, NTV’de, beraber çıktığımız programda bunu ifade etti. Fakat, her ne hikmetse, iki gün sonra, aynı Grup Başkanvekilinin gazetelerde çarşaf çarşaf ifadeleri var: “Bizim gündemimizde öğrencilerle ilgili bu düzenleme yoktur.” Aynen ifade böyle Sayın Fatsa.

Bunun üzerine, vermiş olduğumuz kanun teklifinin, İçtüzüğün 37 nci maddesine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisince doğrudan gündeme alınmasıyla ilgili bir talebimiz oldu. O talebimiz, burada görüşüldü ve o günkü görüşmede, Millî Eğitim Komisyonu Başkanı Sayın Tayyar Altıkulaç -kendileri de burada- aynen şu ifadelerde bulundu: “Biz, CHP’lilerle de görüşüyoruz. Her ne kadar iki tane kanun teklifi var; ama, biz, bunun arkasında bir siyasî destek var mı yok mu, bir siyasî güç var mı yok mu onu arıyoruz; CHP ile de bir konsensüs sağlamak düşüncesindeyiz.” Ben, buradan soruyorum: Bugüne kadar, bu Meclise, Cumhuriyet Halk Partisinin şiddetle muhalefet ettiği birçok kanun tasarısını sizler getirdiniz. O kanun tasarıları gelirken CHP ile konsensüs sağlamayı düşünmüyorsunuz, öğrencilerle ilgili bu düzenleme geldiğinde, CHP ile bir konsensüs sağlama düşüncesindesiniz; niye?! Bu, sadece -şimdiki rakamlara bakarsak- 600 000 kişiyi ilgilendiren bir husus. Milyonlarca insanı ilgilendiren kanun tasarılarında görüşme talebiniz yok CHP ile veya bizlerle; ama, 600 000 kişiyle ilgili bir kanun teklifinde, CHP ile konsensüs sağlayacaksınız. Niye; bunun sebebi çok açık, bütün kamuoyu biliyor. Bunun içerisinde, bundan istifade edecek, bir miktar başörtülü öğrenciler var. Başörtülü öğrenciler olması nedeniyle, kamuoyunda bu konuda eleştirileceğinizi düşünerek, o endişeden yola çıkarak, CHP’nin desteğini alarak, bunu, bu şekilde getirmeye çalışıyorsunuz.

Peki, sizin, başörtüsüyle ilgili çok söylenmiş...

İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) - Başörtüsü değil, türban... Başörtüsü ayrı şey, türban ayrı şey.

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) - ...türbanla ilgili sözleriniz var, çok sözleriniz var. Sadece endişeniz, korkunuz, CHP ile konsensüs aramanın altında yatan gerçek, bu konuyla ilgili, kamuoyunda eleştirilecek düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

Peki, bu türbanlı öğrenciler bizim öğrencilerimiz değil mi; onlar bizim evladımız değil mi?! Niçin, onlar da bu tasarının veya teklifin içerisinde yer alacaktır düşüncesiyle, böyle bir şeyde konsensüs arıyorsunuz.

EYÜP FATSA (Ordu) - Sayın Kandoğan, bu teklifin içerisinde bu yoktur. Lütfen...

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Sayın Altıkulaç o gün şunu söyledi: “Biz bunun arkasında siyasî destek arıyoruz.”

Sayın Başkanım, bu yetkiyi size kim verdi allahaşkına?! Bu yetkiyi siz nereden alıyorsunuz?! İçtüzüğün 74 üncü maddesi çok açık; milletvekillerinin kanun tekliflerini vermesiyle ilgili hükmü düzenliyor 74 üncü madde: “Kanun teklifleri, Başkanlıkça komisyonlara doğrudan doğruya havale edilir.” Sizin yetkiniz, size havale edilen bu; kanun teklifini alıp komisyonda görüşmenizdir. Eğer, arkasında bir siyasî güç, destek arıyorsanız, hiçbir milletvekilinin bu Mecliste bir kanun teklifi verememesi gerekir. Aynı şeyi bundan bir ay önce Maliye Bakanı da söyledi burada. Maliye Bakanı geldi, dedi ki: “Biz, memurlara bir derece verilmesiyle bir kanun teklifi vermiştim, o gün çıktım, konuştum, dedi ki: “Sayın milletvekili, bunu, siz “verdim” falan diyorsunuz; ama, bunu hükümet istemeseydi, işte, burada bekleyen bir sürü kanun teklifi var, buraya gelmezdi.” Bu nasıl bir parlamenter demokrasi anlayışı sevgili Komisyon Başkanım, sevgili Maliye Bakanım?! Yani, biz, zaten bundan şikâyet ediyoruz; hükümetin, komisyonların Parlamentoyu bir kuşatma altına aldığını iddia ediyoruz, bizim iddiamız zaten bu. Sizin bu sözleriniz, bu davranışlarınızla bizim ne kadar iddialı, bu sözlerin arkasında ne kadar iddialı durduğumuzun da açık bir göstergesi.

Şimdi, Sayın Komisyon Başkanı bizim kanun tekliflerini almış, YÖK’e yazmış, Millî Eğitim Bakanlığına da yazmış. Millî Eğitim Bakanlığı cevap veriyor: “Bizim hükümetin bu konuyla ilgili bir çalışması yok.” Millî Eğitim Bakanının Komisyona verdiği cevap bu. YÖK’ün verdiği cevap: “Gerekli altyapı hazırlıkları yapılmaksızın hazırlanmış –Sayın Altıkulaç’ın ifadesi, YÖK böyle diyor- problemin boyutu, çerçevesi hakkında dokümanlara ve bilgilere erişilmeden hazırlanmış.” Peki, bizim vermiş olduğumuz kanun teklifini ben o gün burada geldim, söyledim; eksiği varsa, yanlışı varsa, gelin, burada düzeltelim. Şimdi, sizin bugün Meclis gündemine getirdiğiniz kanun teklifi ile bizimkinin arasında altyapısının...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kandoğan, toparlayabilir misiniz.

Buyurun.

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Bu kadar süre içerisinde altyapısını nasıl hazırladınız Sayın Komisyon Başkanım?! Bu kadar kısa süre içerisinde nasıl hazırladınız, nasıl ulaştınız?!

Değerli milletvekilleri, şimdi bu çocukların, bu gençlerin çektiği bir başka sıkıntı var. Bunlar Meclisin kapısına her geldiklerinde beni aradılar; her seferinde onları içeri ben aldırdım; ama, ne yazıktır ki, bakın -burada söylemeyecektim; ama, söylemek istiyorum- bunların gelişlerinde -kim tarafından talimat verildi bilmiyorum, ama- her gelişlerinde yanlarında bir polis memuru benim kapıma kadar bunları getiriyor; kapımın önünde bekliyor, benimle görüşmelerinden sonra tekrar bunları alıyor, Meclisin dışarısına çıkarıyor. Bu nasıl Meclistir sayın milletvekilleri?! Biz, burada halkın temsilcileriyiz, halkın dertlerine deva bulmak için buradayız. Siz, Meclise gelen bu öğrencilerin bir milletvekiliyle görüşmesini nasıl polis marifetiyle sağlıyorsunuz?!

AHMET IŞIK (Konya) – Nereden çıkarıyorsunuz Ümmet Bey?

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Bugün koruma müdürünü aradım.

AHMET IŞIK (Konya) – Kendiniz soruyorsunuz; kendiniz cevap veriyorsunuz!

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Hayır, bak, söylüyorum. Örnekleri bu. Koruma müdürünü aradım bugün.

AHMET IŞIK (Konya) – Böyle bir şey olur mu?!

BAŞKAN – Sayın Işık, lütfen...

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Hayır, Mecliste polis memurları “biz utanıyoruz sayın milletvekilim senin yanında; ama, bize böyle talimat verildi” dediler.

AHMET IŞIK (Konya) – Böyle bir usul yok ki.

BAŞKAN – Lütfen Sayın Işık...

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, yani, bu çocuklarımız, bu gençlerimiz millete, memlekete hizmet etmek için, tahsil hayatlarına devam etmek için ve bir üniversite bitirebilmek maksadıyla buradalar. Biz, bu Meclisten kimleri affettik. Kaldı ki, bu, bir af da değildir.

Şimdi, bu teklifin gerekçesini de okuduk, dinledik. Efendim, 2000’de, 2001’de bir kriz varmış da, bir kriz olmuş da o krizden dolayı bu affın –af da değil ya, öğrencilere yeni bir hak daha tanınması- bunun çıkması lazımmış.

Değerli milletvekillerim, eğer siz bu mantıkla hareket ederseniz, bakın, bugünlerde bir veriler açıklandı. Türkiye’deki en alt gelir grubundaki yüzde 20’nin 2000 yılındaki millî gelirden aldığı pay yüzde 6,5’ken, yüzde 6,3’e düşmüştür...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Kandoğan...

ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Son cümlelerim... Son cümlelerim...

En üst gelir dilimi de yüzde 20 gelir grubunun da 2000’deki yüzde 44,4 olan payı yüzde 47,6 olmuş

Bakınız, elimde, Denizli’den gönderilmiş, Sanayi Odası Başkanı Süleyman İlgeri, Denizci Ticaret Odası Başkanı Nail Kalemci, Denizli Ticaret Borsası Başkanı İlter Panayır, DETKİB Yönetim Kurulu Başkanı Raşit Güntaş, Başbakana gönderdikleri bir rapor var; ocak ayı içerisinde Denizli Organize Sanayi Bölgesinden 1 800 işçinin işine son verilmiş. Sadece ocak ayı içerisinde... Denizli, tekstilin, ihracatın en önemli merkezlerinden birisidir. Denizli’de ocak ayında 1 800 kişinin işine son verilmiştir.

Eğer, siz, sadece kriz dolayısıyla öğrencilere böyle bir hak tanınmasını gerekçenize yazarsanız; önümüzdeki yıl, sonraki yıllarda yeni öğrencilerle ilgili böyle kanun tekliflerini, tasarılarını, Meclise getirmeye hazır olun.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kandoğan.

Hükümet adına, Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik.

Buyurun Sayın Bakanım. (AK Parti sıralarından alkışlar)

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan yasa teklifiyle ilgili olarak, hükümet adına konuşmak üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.

Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunu temsilen konuşan değerli milletvekilimiz, İzmir Milletvekilimiz Sayın Mehmet Tekelioğlu, aslında, çok veciz bir şekilde belirtti. İki şeyi birbirine karıştırmamamız lazım. Ceza Kanununun hükümlerine tabi olarak mahkemeler tarafından mahkûm edilip de cezaevine atılan mahkûmların affedilmesiyle; yani, mahkemenin, bağımsız yargının mahkûm ettiği insanları affetmesi ile adı aftır diye öğrenci affını birbirine karıştırmamamız gerekiyor.

Muhalefetin değerli sözcüleri dediler ki; efendim, bu işi üniversiteye bırakmamız lazım, bu bir akademik meseledir, bunun kararını da üniversite vermelidir; biz niçin siyasî irade olarak bu işe müdahil oluyoruz. Siyasî irade, eğer, düşük not almış olan bir öğrencinin notunu yükseltse, bir dersten kalmış bir öğrenciyi geçmiş kabul etse veyahut da yüksek lisansını bitirememiş olan bir öğrenciye mastır payesi verse, doktorasını tamamlamamış olan bir doktora öğrencisine doktora unvanı verse, değerli arkadaşlarımın itirazları yerden göğe kadar haklı olur. Bu, akademik hayata müdahale olur, bilimsel olan bir meselede siyasî iradenin üzerine vazife olmayan bir işe karışması anlamına gelir; buna, katılırım. Ancak biz burada, bu anlamda bir af çıkarmıyoruz. İster ekonomik sebeplerden ister başka sebeplerden dolayı üniversitelerle şu veya bu şekilde ilişiği kesilmiş olan öğrencilerimize yeni bir imkân veriyoruz, yeni bir fırsat veriyoruz. Onların geçip geçmeyeceğine, mastır öğrencisinin mastır programına dönüp dönmeyeceğine, daha doğrusu oradan başarılı olup olmayacağına karar verecek olan yine üniversitelerimizdir, yine oradaki akademisyenlerimizdir. Öncelikle, bunu çok net bir şekilde tespit etmemiz gerekiyor.

Değerli milletvekilleri, bu konu gündeme geldiği zaman biz şunu söyledik; eğer, hükümet programımızı değerli arkadaşlarım okuduysa, orada, başarısız olan öğrenciler affedilecektir diye bir şey bulmayacaklardır. Hükümetin gündeminde de böyle bir mesele yoktu ve öğrenciler, özellikle mağdur olduğunu ifade eden öğrenciler, milletvekillerimize geliyorlardı, basın kuruluşlarına gidiyorlardı, sivil toplum örgütlerini devreye sokuyorlardı; mesela, bana, sadece, Ankara Ticaret Odası Başkanı 25 000 imzadan oluşan iki büyük klasör takdim etti medyanın huzurunda: “Bu, öğrencilerimizin talepleridir; Sayın Bakan, bunu sizden istirham ediyoruz” dediler. Ben şunu söyledim, her seferinde şunu söyledim, dedim ki: Öncelikle bu affa konu olan öğrencilerimizin sayısı kaçtır; hangi sebeplerden dolayı bunlar başarısız duruma düşmüşlerdir veya üniversitelerle ilişikleri kesilmiştir; ekonomik sebeplerden dolayı mıdır; devamsızlık dolayısıyla mıdır; disiplinsizlik dolayısıyla mıdır veyahut da üniversitelerin yapmış oldukları uygulamaların mağdurları mıdırlar; bunu, net bir şekilde tespit etmemiz gerekiyor. Bir veriye dayanmadan, hani altyapısını... Sayın Millî Eğitim Komisyonu Başkanımız “altyapısını oluşturuyoruz” derken, değerli bir milletvekilimiz diyor ki “peki nasıl oluşturdunuz altyapısını?” Bu teklifler gündeme geldiği zaman, komisyon tarafından bu teklifler bize görüş bildirmek üzere gönderildiği zaman, bizim yapacağımız şey şuydu, Yüksek Öğretim Kuruluna biz bunu resmen yazdık ve Yüksek Öğretim Kuruluna şunu sorduk, dedik ki: 2000 yılından, yani son öğrenci affından bu yana üniversitelerden ne kadar öğrencinin ilişiği kesilmiştir ve ilişik kesilme sebepleri nelerdir, lütfen bunu bize bildirin.

AHMET IŞIK (Konya) – Ümmet Bey telefonla konuşuyor!

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Şimdi, bunlar, Yüksek Öğretim Kurulu önce bu istediğimiz şeye cevap vermek yerine, affa katılmadıklarını, affın doğru olmayacağını bildiren bir yazı yazdılar. Biz teyiden bir yazı daha yazdık, dedik ki, biz sizden sayısal veriler istiyoruz ve neticede değerli arkadaşlarım bu sayısal veriler geldi. Sonuç şu: 677 000 öğrencinin üniversitelerden şu veya bu sebepten dolayı ilişiği kesilmiştir. Bunun 450 000 küsuru açıköğretim öğrencisidir, 224 000’e yakını da örgün öğrenimden, önlisans, lisans ve lisans üstü programlardan bir şekilde kaydı silinen öğrencilerdir.

Şimdi, biz bu manzarayı gördükten sonra, işin ebadını bu şekilde tespit ettikten sonra, biz, bir tasarı olarak yine bir şey getirmedik; çünkü, zaten, daha bu veriler elimize geçmeden önce bazı arkadaşlarımızın vermiş oldukları kanun teklifleri vardı.

Sayın Kandoğan diyor ki “önce kahramanlığı biz yaptık ve önce teklifi biz verdik.” Sayın Kandoğan’ın ve İstanbul Milletvekili Değerli Arkadaşımız Sayın Emin Şirin Beylerin vermiş oldukları kanun teklifleri -değerli arkadaşlar buraya lütfen dikkat çekelim, çok büyük emek harcanarak bir şey yaptıklarını belki iddia ediyorlar- 2000 yılında çıkan affın, tarih hariç, kelimesi kelimesine aynısıdır.

İLYAS ARSLAN (Yozgat) – Kopyacı bunlar, kopyacı!

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Şimdi, bir de, bana gazeteciler sordular “AK Parti yöneticilerine her sorduğumuzda ‘muhalefetten de böyle bir yaklaşım gelirse, muhalefet de bu işe katılırsa, biz bu işe sıcak bakarız’ diyorlar, ne diyorsunuz; bakın, Doğru Yol Partisinin değerli bir mensubu, böyle bir kanun teklifi vermiş” dediler. Ben de o zaman dedim ki, bizim muhalefetten kastımız -evet, doğru söylüyor- Cumhuriyet Halk Partisidir. Elbette, bir partinin Meclisteki sayısı, o partinin etkinliği, o partinin önemi veya önemsizliği anlamına gelmez; ben, bütün partileri bundan tenzih ederim; ancak, Mecliste bir Anamuhalefet Partisi vardır ve muhalefet olarak Meclisin işleyişinde de bu parti etkindir; bunu kastettim.

Bir de, niçin muhalefet ne düşünüyor meselesini soruyorsunuz; onu da cevaplandırayım.

Değerli arkadaşlarım, öğrenci afları ne zaman gündeme getirilmişse, bu, popülist bir yaklaşımdır şeklinde bir itirazla karşılaşılmış. Biz, hükümet olarak, bugüne kadar, popülizm anlamına gelebilecek her şeyden kaçındık; bundan sonra da, böyle, basit, sığ popülist hesaplar yapmayacağız. Geniş halk kitlelerini ilgilendiren ve birçok değerli Cumhuriyet Halk Partili milletvekili arkadaşımın da... Ben, bunu komisyonda da söyledim; hatta, orada bazı arkadaşlarımız “evet, benim” dediler; bu, bir yanlış olduğu için değil; onlar da, bana, defalarca “Sayın Bakan, birçok mağdur öğrenci var, ekonomik sebeplerden veya başka sebeplerden dolayı; lütfen, bir an önce bu meseleyi ele alalım ve bu affı çıkaralım” dediler. Dolayısıyla, biz, eğer Türkiye Büyük Millet Meclisinden konsensüs halinde böyle bir şey çıkarsa, bunun daha şık olacağını söyledik. Fakat, Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımız tavırlarını belirledikten sonra, affa taraftar olmadıklarını ifade ettikten sonra, biz dedik ki, biz, Türkiye Büyük Millet Meclisinde çoğunluğu olan bir partiyiz, bir hükümetiz; biz, kimsenin arkasına da sığınmayız; bu anlamda destek verirlerse müteşekkir oluruz, vermezlerse onlardan da imdat falan istemeyiz, biz bunu çıkarırız dedik. Aslında, bunun gizli saklı veyahut da topu taca atan bir tarafı yok; fakat, Sayın Kandoğan’ın söylediği bir şey var; AK Parti Grubundan, bu öğrencilere “siz, Sayın Ümmet Kandoğan’a gidin, çıkarsa çıkarsa, bu teklifi verse verse, o verir” demişler.

ÜMMET KANDOĞAN (Denizli) – Doğru...

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Sayın Kandoğan, siz, tek başınıza bir arkadaşımızsınız, bu Parlamentonun saygıdeğer bir üyesisiniz, elbette nezdimizde sizin değeriniz büyüktür; ancak, unutmayın ki, siz, tek başınıza He-man falan değilsiniz, böyle bir yasa teklifini de çıkaramazsınız. (AK Parti sıralarından alkışlar)

İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Ama, hiç kıymetini bilemediniz!

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Şimdi, bu Parlamento çoğunluğu, buradaki siyasal irade, buna “evet” demedikten sonra, bunu kabul etmedikten sonra, siz, istediğiniz kadar teklif verin, istediğiniz kadar başka şeyler yapın, bu yine çıkmaz. Onun için, çok da “ben” demekten hoşlanmayın, bu da çok hoş bir şey değil değerli arkadaşlar. Bütün bu mağdur öğrenciler geldiği zaman, hepsi, doğrudan zatıâlinize gelmiş, bu da çok garip. Türkiye Büyük Millet Meclisinde 550 milletvekili var. Birçoğu size gelmiş olabilir. Size gelmiş olmaları, başkalarına gitmedikleri anlamına gelmez. Dolayısıyla, lütfen, meseleyi bu şekilde ele almayalım.

Değerli arkadaşlar, kaldı ki, burada, size hemen şunu ifade edeyim: Bu af, 2000 yılında çıkan affın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir süreyi kapsıyor; hangi sebeple olursa olsun, hangi gerekçeyle olursa olsun veya kendi arzusuyla üniversitelerden ilişiği kesilmiş olan bütün öğrencileri kapsamaktadır, buna göre hazırlanmıştır. Burada, başörtüsü polemiği yapmak, başörtüsü üzerinden... Genellikle, bizim Grubumuz, bizim Partimiz, bu tür değerler üzerinden siyaset yapmakla bazıları tarafından suçlanır; ama, lütfen, bunlar üzerinden birileri siyaset yapmasın ve bunu da ayıplıyorum. Ben, bir kez... Bakın burada bir Cumhuriyet Halk Partili arkadaşımın bir konuşması üzerine söyledim. Başta Sayın Başbakan olmak üzere Partimizin bütün yöneticileri, genel başkan yardımcıları, grup başkanvekilleri, bütün yetkilileri, seçim meydanlarında, kutsal değerler üzerinden, başörtüsü üzerinden siyaset yapan, vaatte bulunan bir söylemle kesinlikle halka muhatap olmamışlardır.

ALİ ARSLAN (Muğla) – Yine başörtüsü siyaseti yapıyorsun.

MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Her zaman şunu söyledik: Başörtüsü meselesi, toplumda konsensüsle halledilebilecek olan, bireysel hak ve özgürlükler, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında ele alınabilecek olan bir meseledir. Bunu hep böyle söyledik, bundan sonra da böyle söylemeye devam edeceğiz.

Bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygılarımla tekrar selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.

Tasarının tümü üzerinde şahsı adına söz isteyen, Ordu Milletvekili Hamit Taşcı.

Buyurun Sayın Taşcı. (AK Parti sıralarından alkışlar)

HAMİT TAŞCI (Ordu) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

1980’den sonra çocuklarımız için 10 uncu kez Türkiye Büyük Millet Meclisinde bir konuyu görüşüyoruz; çocuklarımıza yeni bir imkân, yeni bir fırsat tanımak. Buradan, ben, biraz farklı bir açıdan konuya yaklaşmak istiyorum. Bir genç kız ile bir delikanlı evleniyorlar, yaşamı anlamlı kılmak için ve soylarını devam ettirmek için bu evlilikten dünyaya nurtopu gibi çocuklar geliyor. O yavru dünyaya geldiği andan itibaren sağlıklı ise, o evde neşe, o evde huzur, o evde mutluluğun sınırına söz söylemek mümkün değil ve hayat devam ediyor, peşinden, o yavru, ilk sözcükleri söylüyor; anne diyor, baba diyor. Onun ilk anne deyişi, onun ilk baba deyişi başka bir anlam, başka bir güzellik taşıyor. Daha sonra ilk adımı atıyor. Düşe kalka yürümeye ve emeklemeye başlıyor ve gündeme kreş geliyor ve eğitim böylece başlıyor. Kreşten sonra ilköğretim, ortaöğretim, dershane derken, yükseköğretimin kapısına dayanıyor bu yavru. Anne-babanın yavrusu için yapamayacağı hiçbir fedakârlık yok, yavrusu için veremeyeceği hiçbir bedel yok. Canından daha çok sevdiği, geleceğinin teminatı olan, soyunun devamı olan yavrusu için her şeyi göze alıyor, her meşakkate, her masrafa katlanıyor ve bugünkü şartlar altında yükseköğretime gidiyor. Okurken, bir gün haber alıyor, o gözünün nuru, kalbinin meyvesi, geleceğinin ümidi okulundan atılmış, fakültesinden atılmış; dünya başına yıkılıyor.

Evet, hepimiz anne-babayız, hepimizin çocukları var ve bu ülkede bizi bugün dinleyen 70 milyon vatandaşımızın bu sevgisi, bu coşkusu, bu ümidi ve 2000’den sonra okullarından atılmış 677 000 küsur evladımız var. Bu çocukların, annelerinin, babalarının yıkılan hayalleri var, ümitleri var, geleceğe bakışlarının yok oluşları var. Evet, konuya bu açıdan girelim.

Pedagojide bir altın kural var, eğitimci arkadaşların hepsi bunu bilir, nedir bu altın kural, her eğitimci pedagoji dersinde bunu görür: Öğretilemeyen çocuk yoktur, eğitilemeyen insan yoktur. Her fert, her birey, her çocuk, zekasında bir sakatlık yoksa, eğitilebilir. Yalnız insanlar mı eğitiliyor, bugün, hayvanlar da eğitilebiliyor. Öyleyse, 677 000 çocuğumuz, son dört yılda, neden üniversitelerden atıldı neden fakültelerden ilişkisi kesildi neden ümitleri, hayalleri, gelecekleri yıkıldı bunların? Pedagojide bir kural daha var, bu da bir altın kuraldır, eğitimci arkadaşlar bunu bilir; eğitilemeyen çocuk yoktur, eğitemeyen eğitimciler vardır, öğretemeyen öğretmenler vardır, öğretemeyen akademisyenler vardır, öğretemeyen, sevemeyen, çocukla iletişim kuramayan, bilgisini, bilimini ona aktaramayan eğitim üyeleri vardır; evet, bu da pedagojide bir kuraldır. Öyleyse, bu bir af değil, çocuklarımıza yeni bir imkân, yeni bir fırsat; ama, bu bir aftır; kime af; çocuklarımızı sevemeyenlere aftır, çocuklarımızla iletişim kuramayanlara aftır, çocuklarımıza bilgilerini aktaramayanlara aftır, bu çocuklarımıza bilimsel ve akademik eğitim ve öğretimi yaptıramayanlara aftır.

Evet, çok değerli meslektaşlarım, eğitimci kardeşlerim, sizlere sesleniyorum: Sizlere yeni bir fırsat daha veriyoruz, sizleri af ediyoruz, bağışlıyoruz; başarısız oldunuz, başaramadınız, çocuklarımızı yetiştiremediniz, eğitemediniz; size bir fırsat daha veriyoruz, gelin çocuklarımızı sevin, gelin çocuklarımızı anlayın, gelin çocuklarımızla iletişim kurmayı becerin, gelin çocuklarımıza bilginizi ve biliminizi aktarın, gelin onlara öğretin, gelin onları eğitin, gelin onları geleceğe hazırlayın.

Hepiniz annesiniz, hepiniz babasınız; düşünün, okullardan, fakültelerden atılan, eğitim hakkı elinden alınan bu çocukların dünyaları nasıl yıkılıyor, anne babalarının dünyaları nasıl yıkılıyor; kendinizi o anne ve babaların yerine koyun, kendi çocuklarınızı bu çocukların yerine koyun.

Evet, bu, bir aftır; ama, öğrencilerimizi değil; bu, bir aftır; ama, çocuklarımızı değil; çocuklarımızı sevemeyen, çocuklarımızla iletişim kuramayan, onlara bilgilerini aktaramayan, onlara akademik eğitimi yaptıramayanlara aftır.

Eğitimci arkadaşımız Gazalcı dedi ki: “Bu, bir sistem sıkıntısıdır.” Evet, bu, bir sistem sıkıntısıdır, sistemden kaynaklanan sıkıntılar vardır; 25 yılda 10 uncu defa, Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu meseleyi ele alıyorsa, sistemden kaynaklanan bir sıkıntı vardır.

Bu çalışmamızın arkasından Muhalefet Partisi, İktidar Partisi grupları bir araya gelmeli, yükseköğretim kurumundaki yöneticiler ve öğretim elemanları bir araya gelmeli, sistemdeki bu sıkıntı nerededir, nedir bunu bulmalı ve bunu gidermeli; bu, 11 inci kez bu Meclisin gündemine bir daha gelmemeli.

Dediler ki: “Bu, akademisyen arkadaşların işi; bunu, üniversitelere bırakalım.”

Arkadaşlar, görüyoruz ki, 10 uncuyu burada görüşüyorsak, üniversiteler bunu beceremediler, başaramadılar, kendi eksikliklerini, aksaklıklarını bulamadılar, göremediler. Bu, bir zihniyet problemidir; bu, kireçlenmiş zihinlerin problemidir; bu, kilitlenmiş zihinlerin problemidir; bu bakımdan konuya bakalım ve çözümü hep birlikte bulalım. Konuya bu açıdan bakmaz, bu yöneyle düşünmezsek, burada 11 inciyi de yaparız, 12 nciyi de yaparız, 13 üncüyü de yaparız; yetiştirdiğimiz çocuklar da bu ülkenin ufkunu açacak kaliteyi, niteliği yakalayamazlar.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Taşçı.
 
 


(28 ŞUBAT 2005)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2005 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.