TBMM Genel Kurulu'nda yasa teklifinin tümü üzerinde yapılan
görüşmeler şöyle:
(23 Şubat 2005 - 22.Dönem 3.Yasama Yılı 62. Birleşim)
BAŞKAN (Başkanvekili Sadık YAKUT) –
Teklifin tümü üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Denizli
Milletvekili Mustafa Gazalcı; AK Parti Grubu adına İzmir Milletvekili Mehmet
Tekelioğlu.
Şahısları adına söz isteyenler: Denizli Milletvekili Ümmet Kandoğan,
Ordu Milletvekili Hamit Taşçı, Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya, Ankara
Milletvekili Ersönmez Yarbay ve Sivas Milletvekili Nurettin Sözen.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Denizli Milletvekili Sayın Mustafa
Gazalcı; buyurun.
CHP GRUBU ADINA MUSTAFA GAZALCI (Denizli) – Teşekkür ederim Sayın
Başkanım.
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; kamuoyunda “öğrenci
affı” diye bilinen, üniversiteden ilişiği kesilmiş 2000 yılından sonraki
öğrencilere yeniden öğrenci hakkını veren teklifle ilgili Cumhuriyet Halk
Partisi Grubu adına söz aldım; tümünüzü saygıyla selamlıyorum.
Peşinen söylüyorum: Cumhuriyet Halk Partisi, bu konuda engelleyici bir
tutum sergilemeyecek; ancak, kaygılarını, düşüncelerini ve uyarılarını
yapacak. Tuttuğumuz yolun bir yol olmadığını, konunun bir eğitim konusu
olduğunu, teknik bir konu olduğunu sizlere sergilemeye çalışacağım.
Değerli arkadaşlarım, birleşimin başında da söylendi, 10 uncu kez aynı
doğrultuda bir af geliyor buraya; ama sorun çözülmüyor. Böyle giderse,
11 incisini, 12 ncisini, daha birçoğunu önümüzdeki yıllarda göreceğiz.
1983’ten bu yana, bu konu, her ikibuçuk yılda bir buraya gelmiş, her ne
sebeple olursa olsun, hemen hemen aynı cümlelerle, toptancı bir anlayışla,
Meclis kendisini üniversitenin yerine koyarak öğrenciyle ilgili, eğitimle
ilgili bir konuda karar vermiş.
Değerli arkadaşlar, gerekçeyi okuyorsunuz, hepimiz okuduk. Gerçekten,
rahat bir gerekçe değil; hatta, sonuna doğru denilmiş ki: “Bu son olsun.”
Bunu yazanlar da biliyor ki, bu, son olmayacak; yani, bu biçimdeki bir
çözüş, iki maddeyle eklenme bir son değildir.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz diyoruz ki, gelin, bu işi üniversitelere
bırakalım, onlar çözsün. Bu, bir teknik konudur, pedagojik bir konudur,
eğitimle ilgilidir, üniversite, öğrencisini bizden iyi tanır, biz, bunların
kim olduklarını, niçin ilişiklerini kestiklerini hiçbirimiz bilemeyiz,
bu kadar insanı bilmek mümkün de değildir; o yüzden, bu iş üniversitenin
konusudur diyoruz. Anayasada da zaten böyle deniyor, biz böyle bir dilekte
bulunduğumuz için değil. Anayasanın 130 ve 131 inci maddelerinde, bu tür
konuların üniversite tarafından verileceği, yapılacağı bize emrediliyor.
O yüzden, Parlamentonun kesinlikle kendisini üniversite yerine koyarak,
ikide bir her ne sebeple olursa olsun ilişiği kesilen bütün öğrencileri
kapsayan toptancı bir anlayışla çözdüm sanması yanlıştır diyoruz.
Değerli arkadaşlar, yoksa, her şey elbette ki, öğrenci içindir, eğitimin
niteliği içindir, çocuklarımız içindir, gençler içindir; ama, eğitim konusundaki
sorunları çözme yeri burası değildir.
Bakın, ortaöğretimde de zaman zaman çocuklara bir hak daha verilir;
ama, hiçbir zaman buradan yasa çıkmaz. Millî Eğitim Bakanı, görüşler toplar
ve bir karar verir. Ortaöğretimle ilgili verilecek bir kararı biz vermiyoruz
da, niçin üniversiteyle ilgili olan bir konuda karar veriyoruz?
Bakın, üniversiteler bu konuya nasıl yaklaşıyorlar, isterseniz buna
bir göz atalım.
Değerli arkadaşlar, elimde, Üniversitelerarası Kurulun 16.2’de yaptığı
bir açıklama var, kısaca ondan söz etmek istiyorum size. “Yükseköğrenim
kurumlarımızın, son yirmibeş yılda, Türk gençliğine yararlı olmak amacıyla,
tüm kuralları yerine getirerek ve anayasal eşitliği gözeterek titizlikle
uyguladıkları eğitim öğretim çabaları, bu yasa tasarısıyla yok sayılmaktadır.
Bugüne kadar kamuoyunda öğrenci affı diye bilinen bu nitelikteki kanunların,
gençlerimize yarar getirmediği, üniversitelerde yürütülmekte olan eğitime
büyük bir yük getirdiği ve vicdanlarda eşitlik ilkesinin ciddî olarak zedelendiği
görülmüştür. Türk yükseköğretim sistemi, bugünkü durumuyla, geçmiş yirmibeş
yılda yükseköğretim kurumlarıyla ilişkisi kesilmiş milyonlarca öğrenciyi
yeniden üniversitelere alma imkânına kesin olarak sahip değildir. Böyle
bir girişimi, bir taraftan büyük güçlüklerle sürdürülen eğitimi işlemez
hale getireceği bir taraftan da başarılı öğrenciyi cezalandırma sonucu
doğurabilecek bu kanunun, konusu açısından da, hukuka ve kamu yararına
aykırı bir sebebiyle geçerli şekilde savunulması mümkün değildir” diyor
Üniversitelerarası Kurul. YÖK’te buna benzer birkaç kez açıklama yaptı.
Bugün, üniversite öğretim üyelerinden birisi bir makale yazmış. Sayın
Prof. Dr. İlhan Tomanbay. Şöyle bir baktım ne yazıyor diye: “Bu affın,
bu biçimiyle gençlerimize de bir yararı yok, ülkeye de bir yararı yok;
böyle bir af çıkmasın” diyor.
20 000 öğrenciyi okutan, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Rektörü Prof.
Dr. Yaşar Akbıyık da şunları söylüyor: “Beş yılda yalnızca 4 öğrenci disiplin
suçuyla okulumuzdan ayrıldı. Yüzde 20 gibi bir başarısızlık oranı var.
Bu öğrencilere -seçmene selam kabilinden- her gelen hükümet bir af yasası
çıkarıyor. Bu, âdeta köklü bir gelenek haline gelmiş. Biz, bu noktada,
başarıyı artırmak yerine başarısız öğrencilere ödül vermiş oluyoruz.”
Değerli arkadaşlar, bakın, Üniversitelerarası kurullar, YÖK, üniversiteler
ve bu işin uzmanları, bu biçimdeki bir çözümün çözüm olmadığını söylüyorlar.
Üniversitelerin birçok sorunu var; fizikî sorunu var, kaynak sorunu
var, öğretim üyelerini ücreti konusu var, öğrencilerimizin bir sürü sorunu
var; yurt sorunu, beslenme sorunu, kitap sorunu, boş zamanlarını değerlendirme
sorunu, üniversitelerin önünde her yıl yığılan 2 milyona yakın öğrenci
sorunu, üniversiteye girdikten sonra kredi sorunu, burs sorunu... Bunların
hiç birisine, bu, bir çözüm getirmiyor. En kolay yol, ikibuçuk yılda bir,
iki satırlık bir yasa teklifi getirmek ve çözdüm sanmak! Hayır; biz bu
yasayı yürürlüğe koyduğumuz an yeni mağdurlar birikecek bu biçimde ve onlar
bizim kapımızı çalmaya başlayacaklar.
Değerli arkadaşlar, asıl sorunun kaynağı başka bir yerde, sistemde.
Bakın, ortaöğretim –yani liseler- bugün 79 çeşit lise var, onların niteliğini
yükseltmeyi düşünmüyoruz; oysa, üniversitenin tabanı ortaöğretimdir. Millî
Eğitim Bakanlığının, şûra kararlarını gözönüne alarak, önce ortaöğretime
bakması gerekir.
Bir dersane konusu var. Bakın, Ankara Ticaret Odasının geçen yılki verilerine
göre 3 katrilyon lirayı aşıyor dershanelere giden paralar. Siz de biliyorsunuz
ki, dershaneye gidemeyen, özel kurs alamayan çocukların üniversiteye girmeleri
çok zordur. Deniliyor ki, işte ekonomik bunalımlar oldu, çocuklarımızın
kimileri bu işten mağdur oldu; doğru. gerçekten, ekonomik nedenlerle harcını
yatıramayanlar varsa, biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, köklü olarak
öneriyoruz, onların kaydı hiç silinmesin, en azından dondurulsun; ama,
bu, onu getirmiyor ki... Yani, 9 tanesinde ekonomik bunalım yoktu; 2001
yılında, 2002 yılında olan bunalım yoktu; o, gerekçe gösterilemez. Yani,
bu, bir çözüm değil; çözüm... Öğrenci de başarısız değil aslında büyük
bir kısmı, sistemde de bir başarısızlık var, bunun sorgulanması gerekiyor;
ama, nedense, hükümet, bu köklü sorunları inceleyip yapacağı yerde, işin
kolayına kaçıyor, ucuz bir biçimde... Geçen yıllar, katsayıyı bu Meclise
belirtmeye çalıştı. Önce bir üniversiteler yasa tasarısı getireceğiz dedi;
sonra, ondan vazgeçti; bir imam-hatip konusunu ve katsayı konusunu getirdi
üç beş madde, sonra ondan da vazgeçti. Şimdi, yine, dağ fare doğuruyor;
güya, üniversite sorunları ele alınıyormuş gibi yapılıyor ve iki maddelik
bir geçici maddeyle, öğrencilerin sorunlarını çözdük sanıyoruz. Çözmeyecektir;
bu çocuklar için de bu çözüm değildir; rakamlar onu gösteriyor, gerçekler
onu gösteriyor.
Değerli arkadaşlar, bakın, Türkiye’de üniversiteler... Cumhuriyet kurulduğunda,
bir tek Darülfünun vardı. Bir yıl sonra, 1924’te tüzelkişilik verildi Darülfünuna
ve İstanbul Darülfünunu oldu adı. Yıllar içerisinde, 1933’te, yeniden,
İstanbul Üniversitesi olarak kuruldu orası. Batı’daki üniversitelerin özerkliği
13 üncü Yüzyıldan başlıyor; bizde ise, eski medreseler evrim geçirerek
üniversite olmadılar. Üniversitenin bütün dünyada anlamı, bilim üreten
bir yerdir ve toplumun geleceğini orada biçimlendiririz. Bütün dünyada,
üniversite, böyle, parlamentonun müdahalesi, hele hele niteliğini düşürecek,
başarısızlığı ödüllendirecek bir müdahale, bir karışma olmaz.
Ben, Hasan Ali Yücel’in, birkaç gün sonra, 26 Şubatta, ölümünün 44 üncü
yıldönümünde anacağımız büyük eğitimcinin, 1946 yılında 4936 sayılı Yasayla
ilk kez üniversitelere özerklik getirmesi var. Tam dört yıl, yerli ve yabancı
uzmanlar ve üniversitelerle o yasanın hazırlığı yapılmış, arkadaşlar; dört
yıl... Dört yıl sonra Meclise gelmiş, günlerce tartışılmış, konuşulmuş
ve üniversite gerçekten özerk olmuş. Kişilerden, rektörlerden alınarak
kurullara kararlar bırakılmış. 12 Eylüldeki müdahale sonucunda getirilen
YÖK düzenini kastetmiyorum. Ondan sonra, hep, üniversiteler, cumhuriyet
döneminde gelişmiştir.
Birkaç tane daha örnek vermek istiyorum size. Bakın, 1931 yılında Cenevre’den
bir profesör geliyor; adı da Prof. Albert Malche. İstanbul Darülfünununda,
İstanbul Üniversitesinde üniversitelerin yeniden yapılanması için bir rapor
hazırlanması isteniyor bu profesörden, Cenevre Üniversitesinden gelenden
ve raporu hazırlıyor. Raporu Atatürk okuyor. Atatürk, kendi el yazılarıyla,
değerli arkadaşlar, raporun kıyısına, üniversite öğretiminin gerçekten
akademik özgürlüğe kavuşmasını söylüyor; öğrencinin en az bir yabancı dili
okuyup yazarak bilmesi gerektiğini söylüyor, kütüphaneleri önemli kılıyor;
ama, bir şey daha ekliyor Atatürk; “başarısız öğrencilerin birinci yıldan
sonra cesareti kırılmalıdır” diyor. Şimdi, değerli arkadaşlar, bu konuda
Cumhurbaşkanının söyledikleri bu.
Şimdi, isterseniz, o zamanki Başbakandan da bir örnek vermek istiyorum
size. 8 Temmuz 1924’te Ankara Hukuk Mektebinin diploma töreninde Başbakan
İsmet İnönü konuşuyor. “Bir toplumda her türlü suiistimal meydana gelebilir
ve her biri ayrı ayrı zararlıdır; çekinilmeye değer, fakat, suiistimallerin
en fenası, hayata yeni atılan öğrenciye haksız olarak not vermektir; nedeni
ne olursa olsun, haksız ve fena numara veren adama bir toplumda en büyük
fenalığı yapmaya el atmış bir insan gözüyle bakmak gerekir. Fena öğrenci
yetiştirmek, o öğrenciye hak etmediği halde numara vermektir. Hayata yeni
başlayan bir genç zorluklarla karşılaştıkça kendi yeteneğinin ve eğiliminin
dayanacağı yolu sonunda bulur. Bunu ona gösterecek olan, ona numarayı verenlerin
istikamet ve dürüstlüğüdür. Efendiler, elinde yanlış bir diplomayla topluma
çıkan insanın ülkeye zararı sizin tasavvur edebileceğinizden çok fazladır.
Bir toplumda en zararlı insan, ehliyetsiz olduğu halde salâhiyet sahibi
olandır. Ehliyetsiz ve salâhiyet sahibi -yani yetki sahibi insan- öğrenciliği
sırasında ıslah olmazsa, yaşamın gidişi içinde güç ıslah olur. Bu insan,
bütün yaşamında bilimin, liyakatin ve çalışkanlığın düşmanı olacaktır”
diyor. Yani, şu bir öz söz gibi olmuştur: Ehliyetsiz ve yetkisiz bir insanın
ne kadar zararlı olacağını...
Yine aynı mektebin açılmasında, İsmet İnönü, o zamanki Başbakan diyor
ki: “Arkadaşlar, ilimde eksik adamların toplanması tamam adamlar veremez.
Bin yarım ve bin cahil, bir yarımdan daha faydalı olamaz; fakat, daha zararlı
olur. Bin yarım adam, bir tam adam değildir. İlim müesseselerinden çıkanlar
daima iyi yetişmelidir.”
Şimdiki Başbakanımız ne diyor? Bakın, Gaziantep’te, bundan üç gün önce,
kadın il kongresinde bir açıklamasını duydum Sayın Başbakanın, Tayyip Recep
Erdoğan’ın ve şaştım kaldım. Diyor ki: “Bu öğrenci affına farklı yaklaşanlar,
farklı yerlere çekenler kötü niyetlidir, art niyetlidir, çirkin niyetlidir.”
Değerli arkadaşlar, şimdi, bir şeye değişik bakmak, farklı bakmak, niye
art niyetlilik olsun, niye kötü niyetlilik olsun?! Aylarca, siz, bizi hep
niyet okumakla suçladınız; ama, bakın, niyet okuyan asıl kendinizsiniz.
Bakın, üniversite öğrencileriyle kavga etmek, üniversite öğretim üyeleriyle
kavga etmek, toplumun anayasal kuruluşlarıyla kavga etmek hiçbir şey, yarar
getirmez.
Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, yeniden söylüyorum; üniversite
konularının... Bu Mecliste eğer onlara yapılacak bir iyilik varsa, onların
araştırma, inceleme için kaynaklarını artıralım. Yıllar içinde üniversitelere
verilen pay artmamıştır, azalmıştır. Dünya üniversiteleri içerisinde son
yıllarda bilimsel yayın yapmakta 26 ncı sıraya geldi üniversitelerimiz.
Bu, alkışlanacak bir durum ve cumhuriyetin ilk yıllarında çok az öğrencimiz
vardı.
Bakın, ilk yıllarda yalnız bir üniversitemiz var Darülfünun -demin söylediğim
gibi- 2 939 öğrenci var, 328 öğretim üyesi bulunuyor ve 2004 yılına göre
söylüyorum; bugün, vakıf üniversiteleriyle beraber –53’ü devlet üniversitesi
bendeki bilgilere göre- 78 tane üniversitemiz var, 77 065 öğretim elemanı
var.
Değerli arkadaşlar, siz, kendi öğrencisini, yani, bu 77 000’den fazla
öğretim elemanından, bizim onlardan daha fazla mı öğrencileri düşündüğümüzü
sanıyorsunuz, daha iyi tanıdığımızı mı söylüyorsunuz? Bırakın bu işi üniversite
çözsün ve ikide bir kapımıza gelip, bu sorun böyle çözülmesin. Üniversiteye
bir katkı yapacaksak, bizim araştırma önergelerimiz var. O konuda komisyonlar
kuralım, güzelce incelemeler yapalım, üniversiteye nasıl yararlı olabiliriz
diye bakalım.
Geçende bir gazetemizde, bir kaçak villayı satın almış bir zengin adam
konuşuyordu; siz de anımsarsınız. “Neden bu parayı verdiniz bu kaçak villaya”
diyorlar adama. Adam diyor ki: “Nasıl olsa af çıkacak.”
Şimdi, değerli arkadaşlar, toplumda böyle bir düşünce egemen olmuşsa,
daha öğrenci başlarken “nasıl olsa ben affolurum” diyorsa, bunda gerçekten
büyük bir şey var. O zaman, başarılı olanı biz cezalandırıyoruz. Bu, yanlış
bir izlenim. Eh, bugüne kadar yapıldı, ses çıkmadı; hayır, 9 kere yapıldığında
da uyarılmış. Şimdi siz çoğunluksunuz.
Bakın, biz, bu yasada size bırakıyoruz her şeyi. Böyle bir seçmene selam
kabilinden iş yapılmayacaksa, bu çocuklarımızı da koruyan köklü bir şeyi
üniversiteyle beraber yapalım diyoruz. Ucuz yapılan, kolay yapılan işlerin
ileride zararı büyük olur. Bunlar ülkemizi yönetecekler. Başka bir okul
yoktur üniversiteden başka. Bu tasarıda, master öğrencileri, doktora öğrencileri
de affediliyor.
Değerli arkadaşlar, böyle bir toptancılık olmaz, böyle bir anlayış olmaz.
Lütfen, inceleyelim, karar verelim diyoruz ve bunun bir yanlış olduğunu,
yeniden yeniden söylüyorum.
Bakın, üniversitede var olan öğrenciler hangi haklarla okuyorlar; iki
yıllık önlisans dört yıl, dört yıllık lisans için yedi yıl, beş yıllık
program için sekiz yıl, altı yıllık program için dokuz yıllık bir hakkı
var üniversite öğrencilerinin. Bunlar yetmiyor; bunlardan sonra, başka
sınav hakları var. Üç derse indirmişse son sınıf öğrencisi, sonsuz sınav
hakkı var.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Gazalcı, toparlayabilir misiniz.
Buyurun.
MUSTAFA GAZALCI (Devamla) – Sayın Başkanım, diyebilirsiniz ki,
ne olursa olsun, çocuklar bir beklenti içine girdi ve bunların içerisinde
gerçekten ekonomik nedenlerle, şu nedenle, bu nedenle, gerçekten kazanılması
gereken bir iş vardır. Biz, bu yaklaşıma tümden hayır dememekle birlikte,
yine de diyoruz ki, bu, üniversiteyle birlikte olsun; bu, Parlamentonun
işi olmasın.
Gelin, arkadaşlar, bu yasama gücünü devretmek değildir; biz üniversiteye
yetki verelim, üniversiteye daha çok özerk olması için bir şeyler yapalım.
Bunlar, ne bu affetmeye çalıştığımız -ki, onlar suç işlemedi, affetmek
de kötü bir sözcük, öğrenci affı dememek gerekir- onlara da bir yarar getirmeyecek,
ülkeye de bir yarar getirmeyecek ve sonra, yine kapımızda yığılmaya başlayacaklar
diyorum ve o yüzden de belki, hükümet, bu işi tasarı olarak getirmedi,
Millî Eğitim Bakanı üzerinde fazla durmadı, öğretim üyesi olarak ben bu
işin sakıncasını biliyorum dedi. 6 milletvekili arkadaşımızın önerisi var,
2 bağımsız arkadaşımızın önerisi var. Saygıyla karşılıyorum; ama, bir çözüm
olmadığını söylüyoruz. Yoksa, bizim amacımız, özerk üniversitede, özerk
üniversiteden nitelikli eğitimle geleceğimizi belirleyecek iyi öğrencilerin
çıkmasını istemektir.
Hepinize saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Gazalcı.
Tasarının tümü üzerinde, AK Parti Grubu adına söz isteyen İzmir Milletvekili
Mehmet Tekelioğlu; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)
AK PARTİ GRUBU ADINA MEHMET S. TEKELİOĞLU (İzmir) – Sayın Başkan,
değerli milletvekili arkadaşlarım; 799 sıra sayılı kanun teklifi hakkında
AK Parti Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi,
saygıyla selamlıyorum.
Değerli arkadaşlarım, bugün aslında zor bir iş yapıyoruz; çünkü, ele
aldığımız konu, gerçekten, toplumun önemli bir kesimini ilgilendiriyor;
diğer taraftan, tabiî ki, üniversitelerimizi de ilgilendiriyor. Ben üniversitelerde
uzun yıllar çalışmış bir arkadaşınızım; dolayısıyla, böyle bir işin üniversitelere
getireceği yükü biliyorum; onları da anlayışla karşılıyoruz. Ancak unutmayalım
ki, toplumda mağdur olan çok geniş bir kesim var ve bu kesim için çok önemli
bir beklenti ortaya çıkarıldı; dolayısıyla, biz siyasetçiler olarak bu
beklentiyi karşılamak, bu beklentiyi değerlendirmek durumundaydık. Yaptığımız
iş bundan ibarettir. Bu Meclis çok çareler üretti, bu konuda da önemli
bir adım attığına inanıyoruz.
Şimdi, niçin böyle bir kanun teklifi gündeme geldi, kısaca onun üzerinde
durmamız lazım. Türkiye 1980 sonrasında Anavatan Partisi İktidarıyla bir
tek parti iktidarı yaşamış oldu ve çok düzgün işler yapıldı. Daha sonra
gelen koalisyonlar dönemi, maalesef, ülkemizde derin bunalımlara yol açtı
ve bu bunalımların etkisiyle, bunların neticesinde 2000 ve 2001 ekonomik
krizleri ortaya çıktı. Ayrıca, 1999 depremi de bunların üzerine binmiş
oldu. Dolayısıyla, toplumda hem ekonomik yaralar hem sosyal yaralar açılmış
oldu. Bunların etkisiyle üniversitelerimizde -ben içinden geldiğim için
yakında biliyorum- kendi isteğiyle üniversitelerden ayrılanlar oldu, devam
edemediler vesaire. Derken böyle çok önemli bir sosyal yara ortaya çıktı
ve bunun neticesinde de çok garip sayılarla bugün karşımıza çıkan birtakım
mağduriyetler oluştu.
Hepimiz biliyoruz ki, neredeyse -açıköğretimi katmayacak olursak eğer-
224 000’e yakın bir öğrenci kitlesi var ki, bunlar, çok önemli bir rakam
oluşturuyor. Burada üzerinde önemle durulacak bir nokta var, o da şu: Kayıt
yenilememe ve kendi isteğiyle ayrılanların sayısı 150 000’i buluyor. Bu
çok açık bir şekilde gösteriyor ki, kayıt yenilememe ekonomik ve sosyal
yaralardan, gene kendi isteğiyle üniversitelerden ayrılma da gene ekonomik
ve sosyal yaralardan meydana geliyor. Dolayısıyla, 150 000’i bulan bir
sayıyla karşı karşıyayız. Bunun dışında başarısızlık var ki, bunların sayısı,
başarısızlık, disiplin cezası gibi ve diğer kalemleri altında toplananların
sayısı az. Hatta devamsızlığı bile bu ekonomik yaralara verebiliriz.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, acaba ele aldığımız iş gerçekten bir af
mı, nedir? Biz, hiçbir zaman, bunu af olarak nitelendirmek istemiyoruz.
Aslında, yaptığımız iş, üniversitelerde, üniversitelerle ilişkisi kesilmiş
öğrencilere yeni bir şans vermek, yeni bir imkân vermek ve bunları yeniden
üniversitelerle ilişki kurar hale getirmekten ibarettir.
Biz, kimseyi mezun edip de, eline doktor diploması vermiyoruz, eline
mühendis diploması vermiyoruz; sadece bir imkân tanıyoruz ve bu imkânı
eğer iyi kullanırsanız, işte, size doktor olma, mühendis olma imkanı diyoruz.
Dolayısıyla da, bunun bir ceza affıyla benzer bir tarafı da yoktur. Eğer,
öyle olsaydı, o zaman, bu kanunun geçmesi için, çıkması için nitelikli
çoğunluk, yani 330 gerekirdi. Oysa, böyle de bir durum yok. Aynı şekilde,
mastır ve doktora öğrencileri için bu özellikle çok gündeme getiriliyor,
onun için söylüyorum, bilim adamı nasıl olacak bunlar diye. Biz, kimseye
doktora unvanı vermiyoruz, kimseye yüksek lisans diploması vermiyoruz.
Biz, sadece, bu konuda mağdur olmuş olan, bu konuda imkânını kaybetmiş
olanlara yeni bir imkân veriyoruz ve bu imkânı kullanıp kullanmamak onların
elinde, başarılı olmak yine onların elinde diyoruz.
Biraz önce söylediğim gibi, üniversitelere bu kanunun neticesinde birtakım
yükler gelecek, bunu ben biliyorum. Uzun yıllar, bu aflar dolayısıyla gelen
öğrencilerin intibak komisyonlarında da çalıştım, dolayısıyla nasıl bir
yük olduğunu biliyorum; ancak, bu kanunu geçmişteki aflarla karşılaştırmak
ve onlar gibi mütalaa etmek de yanlıştır diyorum; çünkü, bu ekonomik krizler
ve sosyal yaralar, farklı bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Şimdi, bu teklifin altında benim de imzam var; dolayısıyla, bunun nasıl
ortaya çıktığı üzerinde de biraz konuşmamız gerekiyor. Biliyorsunuz, bu
mağdur öğrenciler AK Parti Grubuna da, Cumhuriyet Halk Partisi Grubuna
da müracaat ettiler; biz, her zaman, durumu değerlendirebileceğimizi söyledik
AK Parti Grubu olarak, Cumhuriyet Halk Partisi de, hiçbir zaman, böyle
bir şeye karşıyız demedi; ama, bugün, buradaki konuşmalardan anlıyorum
ki, bu kanuna müspet oy vermeyecekler, o tabiî ki, kendi bilecekleri bir
iş.
Arkadaşlarımızın, Yükseköğretim Kuruluyla bu konuda temasları oldu,
Sayın Komisyon Başkanımızın temasları oldu. Dolayısıyla da, bu işin üniversiteler
ve YÖK’le birlikte götürülmesi için çok önemli gayretlerimiz oldu; ancak,
bunlarda tam bir netice elde edemedik. Ben, en azından şunu biliyorum:
Bu teklifin komisyonda görüşüleceği günlerde Üniversitelerarası Kurulun
da bir toplantısı vardı. Sayın Başkanın, o Üniversitelerarası Kurul toplantısından
önce, bu teklifi Yükseköğretim Kurulu Başkanına ilettiğini ve Yükseköğretim
Kurulu Başkanının da, bunu üniversite rektörleriyle görüşebileceğini söylediğini
ben biliyorum. Dolayısıyla, üniversiteler ve YÖK bütünüyle burada devredışı
bırakılmıştır diye bir şey yoktur. Biz, bu konuda onların görüşlerini her
zaman almak istedik, özellikle de bu nasıl olsa çıkacak, buna karşı olabilirler,
onu da saygıyla karşılarız; bu, onların fikirleridir; ancak, bu çıkacağı
zaman, birtakım teknik aksaklıklar olmaması için, bu konuda yardımcı olabilirlerdi,
bu konuda görüş beyan edebilirlerdi, böyle bir şey olmadı. Böyle bir şey
olmamanın ötesinde, üstelik de Sayın Komisyon Başkanımız, Yükseköğretim
Kurulunu ve üniversiteleri komisyon toplantısına davet ettiği halde, gelip,
orada da görüş beyan etmediler. Dolayısıyla, biz de oradan şunu anladık:
Demek ki, hazırladığımız teklif uygundur, üniversitelere herhangi bir ekstra
yük getirmeyecektir sonucuna vardık. Bundan, biz kendi adımıza, memnuniyet
duyarız; ancak, her zaman için bu katılıma da açık olduğumuzu belirtmemiz
gerekiyor.
Değerli arkadaşlarım, burada, elbette ki, böyle bir kanunu bekleyen
herkesin beklentisini karşılamak mümkün değil; ancak, biz, hiçbir zaman
kişiye özel bir kanun çıkarmakla, kişiye özel bir düzenleme yapmakla mükellef
değiliz; çoğunluk neyle mağdursa, daha çok onun üzerinde durduk ve onu
karşılayacak bir düzenleme yaptığımızı düşünüyoruz.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu kanun teklifine karşı çıkanlara, bu
kanun teklifinin uygun olmadığını, bunun üniversitelerin işi olduğunu söyleyenlere
benim birkaç sözüm var.
Önce şunu söylememiz lazım: Eğer, bu, üniversitelerin işiyse, bu üniversite
reformu gerekiyorsa, o zaman, bizim AK Parti olarak gösterdiğimiz kararlılığa
katkı vermeliler ve üniversite kanununun yeniden düzenlenmesi konusunda
bir çalışma yapmalılar. Şimdiye kadar, ne Yüksek Öğretim Kurulundan ne
de bu kanunu tenkit edenlerden bu yolda herhangi bir teklif almış, herhangi
bir gayret görmüş değiliz. Dolayısıyla, YÖK’e düşen, öncelikle, üniversite
kanununun yeniden düzenlenmesi gerektiğini kabul etmektir. Eğer bu kararlılık
yoksa, o zaman da, hiçbir zaman, yeni bir üniversite kanununu yapmak onların
eliyle olmayacak demektir; ama, bu kararlılık bizde olduğu müddetçe, bu
konuda gerekeni yapmaya çalışacağız ve yerine getireceğiz.
Şimdi, çok önemli bir noktaya gelmek istiyorum. Üniversite reformunun
gerekliliği konusunda birkaç söz etmem gerekiyor.
Günümüz dünyasında, teknoloji, küreselleşme ve rekabet dinamiklerinin
etkisiyle yepyeni bir dönüşüm yaşanmaktadır. Üniversiteler, daha önce hiç
olmadığı kadar, dikkatlerini dış dünyaya çevirmektedirler. Yirmi otuz yıl
öncesine kadar, akademik dünyadaki gelenekte, eğitim ve araştırmanın niteliği;
yani, kalitesi, bizzat eğitim veren üniversitelerin ve eğiticilerin sorumluluğu
altındaydı. Bu durum uzun yıllar fena da işlemedi, iyi işledi; ancak, araştırma
sonuçları farklı durumlar ortaya çıkarıyor. Malî kaynak da hükümet tarafından
garanti edilmiş olduğu için, üniversitenin tanınmışlığı, esas itibariyle,
kendi araştırma ve eğitim sonuçlarının kalitesine dayanıyordu. Fakat, şimdi
farklı bir durum ortaya çıkıyor. Son yıllarda, yükseköğretimde, birçok
ülkede, öğrenci sayısında çok büyük ölçüde artış, bununla birlikte, yükseköğretim
kurumları aşırı ölçüde esneklik kazanmış, buna karşın da, hükümetlerin
ayırdıkları bütçe o ölçüde artmamıştır. Öğrenci sayısı artıyor; ancak,
bütçe, elbette ki, sınırlı ve artmıyor. Bu eğilimlerin bir sonucu olarak
yükseköğretim giderek kitleselleşmekte, yükseköğretim alanı, öğrenciler
için ve kaynak sağlanması bakımından çetin bir yarışma alanına dönüşmektedir.
Bu durumda düşük nitelikli eğitim ve araştırmanın riski açıktır. Bu olguyla
akademik dünya bir sürprizle karşılaşmış gibi görünüyor.
Türkiye’de yükseköğretimdeki toplam okullaşma oranı -örgün öğretim ve
yaygın öğretim birlikte olmak üzere- yüzde 30 civarında, örgün öğretimdeki
okullaşma oranı ise yüzde 20 civarındadır. Buna göre, Türk yükseköğretimi
kitleselleşme aşamasında bulunmaktadır. Yükseköğretimde riski azaltmanın
yolu, eğitimde minimum nitelik; yani, kalite ölçütleri için standartlar
tanımlamaktır. İşte, bu, YÖK’ün görevi olmalıdır; ancak, YÖK’te, Yüksek
Öğretim Kurulunda ve Türkiye’deki üniversiter anlayışta böyle bir eğilim
göremiyoruz.
Küreselleşme dolayısıyla öğrencilerin ve öğretim üyelerinin uluslararası
mobilitesi; yani, serbest dolaşıma olan talebi giderek artmaktadır. Bu
yüzden, mobilite ve nitelik güvencesi için günümüzde, dünya ölçeğinde,
Avrupa ölçeğinde ve ülkemiz ölçeğinde minimum nitelik ölçütlerinin tanımı
en önemli bir değer olmuştur. Yine, YÖK’ün bu konularla hiçbir ilgisi yoktur,
böyle bir gayreti de yoktur. Üniversite öğretim üyeleri, üniversite mensubu
olmakla kendilerini üniversite teorisi alanında uzman olarak algılamaktadırlar.
Bu yanlış algılama dolayısıyla bir düzenleme veya üniversite modeli geliştirmek
için gerekli olan entelektüel ve akademik bilgi ve yetkinlik söz konusu
olamamaktadır. Bu, bir yetmezliktir. Bu yetmezlik dolayısıyla siyasal kaygıların
öne çıktığı, birbirini tekrarlayan, derinliksiz ve içeriksiz bir tartışma
süregelmektedir. Üniversite yasasının değiştirilmesi taleplerine rağmen,
Türkiye üniversitelerinin tüm potansiyeline, tasarruf yetkisine sahip olan
YÖK, kurulduğu günden beri eleştiriye uğrayan yasal statü için toplumun
önüne ciddî bir öneri koyamamıştır. Bugün de böyle bir gayreti yoktur,
böyle bir kararlılığı yoktur. Üniversitenin dönüşümünün önündeki birinci
engel bu yetmezliktir.
Türkiye üniversiteleri, sadece yasal statü itibariyle değil, etrafı
yüksek beton duvarlarla çevrelenmiş, kapısından ancak kimlik kontrolüyle
girilebilen, toplumdan fiziksel olarak da tecrit edilmiş bir yasaklar ve
otorite alanı olarak durmaktadır; bu, bizim çok büyük bir problemimizdir.
Üniversitede yeni bir yapılanmanın yasal bir statüye kavuşturulması
için sağlanması en zor koşul, siyasî iradenin mevcut olmasıdır. Türkiye
üniversitelerinin yapısını belirleyen 2547 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği
1981 yılından bu yana, üniversite içinden ve dışından, bu yasanın değiştirilmesi
gerektiğine dair sürekli eleştiriler dile getirilmesine rağmen, yakın geçmişte
yaşadığımız tutum, alışkanlıkları içgüdü düzeyine çıkarılmış bir kapalı
toplum davranışının benzersiz bir örneği gibidir.
Türkiye’de, günümüzde siyasî irade potansiyelinin mevcut olmasına rağmen
-çünkü, AK Parti, bu siyasî iradeyi gösteriyor ve bununla ilgili kaç tane
teşebbüsü var- Türkiye üniversiteleri, mevcut statükoyu savunan bir tutum
sergilemişlerdir. Buna kimi çevreler de dahildir tabiî ki, sadece üniversitelerden
ibaret değildir. Üniversite içinden, daha çok da yönetici kesimden gelen
akıl almaz bir direniş dolayısıyla yeni bir yapılanma gerçekleştirilememiştir.
Bu durum, kapalı toplumların, dış müdahalelere karşı duruşu, düşmana karşı
gösterilen topluca bir direniş refleksi olarak açıklanabilir. Dış müdahalenin
gücü iç direnişi aşamazsa değişim mümkün olmaz.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, bunları niçin söyledim; işte, eğer, gerçek
bir üniversite reformuna ihtiyacımız varsa, bu hususları mutlaka göz önüne
almalıyız. Yoksa, bu kanun işi, bu üniversitelerde öğrencilerle ilgili
iş, üniversitelerle ilgili iş, üniversitelerin işidir af işi gibi birbirinden
çok farklı iki şeyi burada konuşmanın bir anlamı olamaz. Bizim yaptığımız
iş farklıdır, üniversiteleri düzenlemek farklı bir iştir. Dolayısıyla da,
sapla samanı birbirine karıştırmamamız lazım. Evet, biz, üniversitelerle
ilgili gerekli çalışmaları yapalım, onun düzenlenmesi için gerekli adımları
atalım, bu reformları yapalım; bu konuda, yeter ki, bizim kararlılığımızı,
muhalefet partisi de, başka kesimler de göstersin, öncelikle YÖK, bunun
bir ihtiyaç olduğunu görsün. Eğer, bunu bir ihtiyaç olarak görmezse, o
zaman, tabiî ki, yapılacak farklı şeyler vardır, onların da sırası gelecektir;
ancak, ele aldığımız konu, bütünüyle farklı bir şeydir.
Değerli arkadaşlarım, bu kanunun muhtevası üzerinde birkaç kelime söyleyerek
konuşmamı sonlandırmak istiyorum. Şimdi burada getirdiğimiz düzenlemeyle,
bir defa, her ne sebeple olursa olsun, kendi isteğiyle de dahil olmak üzere
ayrılanlara üç sınav hakkı veriyoruz. Böylece, çok önemli bir kesimin ihtiyacı
karşılanmış oluyor. Tekrar söylüyorum, sınav hakkı vermek, hiç kimseyi
üniversiteden mezun etmek demek değildir. Bunlar, yine, devam şartlarını
yerine getirecekler, gene sınavlara girecekler; dolayısıyla da, eğer başarılı
olurlarsa o hakları elde etmiş olacaklar.
Sınıf geçme sistemi uygulayan bölümlerle ilgili düzenlemeler var, azamî
öğrenim süresiyle ilgili düzenlemeler var, bunun dışında, bu tür öğrencilerin
askerlikten tecilli olmalarını düzenleyen maddeler, hükümler var; dolayısıyla
da, ele aldığımız kanun teklifi, bütünüyle bu ihtiyaçları karşılayacak
düzeydedir.
Burada, bir de, yüksek lisans ve doktorayla ilgili düzenleme getirmiş
oluyoruz. Bu düzenleme neticesinde de, biraz önce dediğim gibi, hiç kimseye
doktora diploması yahut da yüksek lisans diploması veriyor değiliz. Bunlara
sadece birer hak sağlıyoruz ve bu hak çerçevesinde gerekli yükümlülüklerini
yerine getirenlerin başarılı olmalarını diliyoruz tabiî ki.
Değerli arkadaşlarım, burada bizim de bir önergemiz olacak, o önerge
de denklikle ilgilidir. Denklikle ilgili olarak Yüksek Öğretim Kurulu tarafından
bir seviye tespit sınavı yapılmaktadır. Bu seviye tespit sınavları, maalesef,
biraz da sübjektif bir anlayışla icra edilmektedir; dolayısıyla, orada
da mağdur olan bir kesim vardır. Bunların da mağduriyetlerini gidermek
amacıyla bir önergemiz vardır. Bu önergenin de destekleneceğini umuyoruz.
Ben, bu duygular içerisinde, hepinize saygılar sunuyorum.
Kanunun, öğrencilerimize ve üniversite hayatımıza hayırlı olmasını temenni
ediyorum.
Teşekkür ediyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Tekelioğlu.
(.................)
Tasarının tümü üzerinde şahsı adına söz isteyen Denizli Milletvekili
Sayın Ümmet Kandoğan; buyurun.
ÜMMET KANDOĞAN (Denizli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum; görüşülmekte olan kanun teklifi
üzerinde şahsım adına söz almış bulunuyorum.
Değerli milletvekilleri, bu kanun teklifi, bundan yaklaşık dört ay önce,
önce İstanbul Milletvekilimiz Emin Şirin ve hemen akabinde de benim tarafımdan
gündeme getirilen bir kanun teklifi; yaklaşık dört ay önce vermiş olduğum
bir kanun teklifi.
Tabiî, bu konunun Türkiye’de gündeme gelişi yaklaşık bir yıllık süreyi
içine alıyor. Geçen sene, Meclisin yaz tatiline girmesinden önce, Meclisimize
gelen ve mağdur olduklarını ifade eden üniversite öğrencilerimizle görüştük.
Bu öğrencilerimiz, AK Parti Grubuyla da, gittiler, görüştüler; CHP Grubuyla
da, gittiler, görüştüler ve o günlerde, kendilerine, AK Parti Grubu tarafından
“biz, bu konuyu, tasarı şeklinde veya kanun teklifi şeklinde Meclis gündemine
getireceğiz; siz, gidin, derslerinizi çalışın” şeklinde, AK Parti Grubundan
geri gönderildiler.
Fakat, aradan uzunca bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Adalet ve Kalkınma
Partisi Grubu tarafından, bu konu, bir kanun tasarısı veya kanun teklifi
halinde, Meclis gündemine, maalesef, getirilmedi.
EYÜP FATSA (Ordu) – Neyi görüşüyoruz yahu!
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Bu arada, bu konunun Adalet ve Kalkınma
Partisi tarafından gündeme getirilmeyeceği, gündemlerinde böyle bir konunun
olmadığı daha sonra bu öğrencilere ifade edildi ve hatta, daha enteresandır,
Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu tarafından ve bazı AK Partili milletvekilleri
tarafından, bu öğrenciler bana yönlendirildi. “Bu kanun teklifini, Meclis
gündemine taşırsa, Doğru Yol Partisi Denizli Milletvekili Ümmet Kandoğan
taşır; siz, gidin, kendisiyle görüşün” şeklinde...
AHMET IŞIK (Konya) – Allah allah!..
EYÜP FATSA (Ordu) – Kimmiş o?..
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Biraz sonra isimler verirsem şaşıracaksınız
Sayın Milletvekili. Evet, çok örnekleri vardır bunun. İsim isim de verebilirim;
hangi gruptan hangi milletvekillerimizin, bu konuyla ilgili, bana bu öğrencileri
yönlendirdiklerini, isim isim, bu Mecliste zikredebilirim.
Bu arada, Sayın Millî Eğitim Bakanı da “bu kanun teklifi -Cumhuriyet
Halk Partisi tarafından demedi; ama- muhalefet tarafından verilsin” dedi.
Sayın Millî Eğitim Bakanımız burada.
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Öyle bir şey demedim.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Ben kanun teklifini verince, basın
mensupları sordular Sayın Millî Eğitim Bakanına “işte muhalefet diyordunuz,
bir muhalefet partisi milletvekili bu kanun teklifini verdi. Haydi bakalım,
AK Parti olarak, Millî Eğitim Bakanı olarak buyurun.” O zaman dedi ki Sayın
Millî Eğitim Bakanı “benim muhalefetten kastım, Cumhuriyet Halk Partisidir.”
Bakınız, bunun altını çiziyorum; basında ve televizyonda bu ifadeler aynen
yer almıştır.
Sayın Millî Eğitim Bakanı, bir süre Doğru Yol Partisi milletvekilliği
de yaptı. Bugün, Mecliste 5 tane milletvekili var, sayısal bir azlık var;
ama, Doğru Yol Partisinin siyasî gücünün Türkiye’de ne kadar ağır olduğunu
en iyi bilenlerden birisi de Sayın Millî Eğitim Bakanıdır.
EYÜP FATSA (Ordu) – 3 Kasımda gördük.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – 3 Kasımdan sonra, 4 Haziranda, Türkiye’nin
16 beldesinde, 50 bin kişinin katıldığı belediye başkanlığı seçimleri oldu;
Doğru Yol Partisi 9 beldede seçime girdi, aldığı oy oranı yüzde 28, sizin
aldığınız oy oranı yüzde 26.
EYÜP FATSA (Ordu) – 3 Kasım, 28 Mart...
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Evet, o 3 Kasımdan sonra, 28 Marttan
sonra, 4 Haziranda bir seçim daha yapıldı. Şimdi, 2 bin kişilik uydurma
anketlere itibar ediyorsunuz da, 50 bin kişinin oy kullandığı belediye
seçimlerinin sonuçlarına niye itibar etmiyorsunuz Sayın Fatsa?
EYÜP FATSA (Ordu) – 28 Martta 70 milyonluk anket yaptık.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, Sayın Millî
Eğitim Bakanının bu sözlerinden sonra, biz, bu konuyu, Adalet ve Kalkınma
Partisi Grup Başkanvekili Sadullah Ergin’le beraber NTV’de, canlı yayında
konuştuk. Sayın Sadullah Ergin, o gün “Sayın Ümmet Kandoğan’ın ve Sayın
Emin Şirin’in vermiş olduğu teklifler, genelse, objektifse, hakkaniyet
kurallarına uygunsa, biz, Adalet ve Kalkınma Partisi olarak bunu destekleyeceğiz”
dedi; canlı yayında, NTV’de, beraber çıktığımız programda bunu ifade etti.
Fakat, her ne hikmetse, iki gün sonra, aynı Grup Başkanvekilinin gazetelerde
çarşaf çarşaf ifadeleri var: “Bizim gündemimizde öğrencilerle ilgili bu
düzenleme yoktur.” Aynen ifade böyle Sayın Fatsa.
Bunun üzerine, vermiş olduğumuz kanun teklifinin, İçtüzüğün 37 nci maddesine
göre, Türkiye Büyük Millet Meclisince doğrudan gündeme alınmasıyla ilgili
bir talebimiz oldu. O talebimiz, burada görüşüldü ve o günkü görüşmede,
Millî Eğitim Komisyonu Başkanı Sayın Tayyar Altıkulaç -kendileri de burada-
aynen şu ifadelerde bulundu: “Biz, CHP’lilerle de görüşüyoruz. Her ne kadar
iki tane kanun teklifi var; ama, biz, bunun arkasında bir siyasî destek
var mı yok mu, bir siyasî güç var mı yok mu onu arıyoruz; CHP ile de bir
konsensüs sağlamak düşüncesindeyiz.” Ben, buradan soruyorum: Bugüne kadar,
bu Meclise, Cumhuriyet Halk Partisinin şiddetle muhalefet ettiği birçok
kanun tasarısını sizler getirdiniz. O kanun tasarıları gelirken CHP ile
konsensüs sağlamayı düşünmüyorsunuz, öğrencilerle ilgili bu düzenleme geldiğinde,
CHP ile bir konsensüs sağlama düşüncesindesiniz; niye?! Bu, sadece -şimdiki
rakamlara bakarsak- 600 000 kişiyi ilgilendiren bir husus. Milyonlarca
insanı ilgilendiren kanun tasarılarında görüşme talebiniz yok CHP ile veya
bizlerle; ama, 600 000 kişiyle ilgili bir kanun teklifinde, CHP ile konsensüs
sağlayacaksınız. Niye; bunun sebebi çok açık, bütün kamuoyu biliyor. Bunun
içerisinde, bundan istifade edecek, bir miktar başörtülü öğrenciler var.
Başörtülü öğrenciler olması nedeniyle, kamuoyunda bu konuda eleştirileceğinizi
düşünerek, o endişeden yola çıkarak, CHP’nin desteğini alarak, bunu, bu
şekilde getirmeye çalışıyorsunuz.
Peki, sizin, başörtüsüyle ilgili çok söylenmiş...
İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) - Başörtüsü değil, türban... Başörtüsü
ayrı şey, türban ayrı şey.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) - ...türbanla ilgili sözleriniz var,
çok sözleriniz var. Sadece endişeniz, korkunuz, CHP ile konsensüs aramanın
altında yatan gerçek, bu konuyla ilgili, kamuoyunda eleştirilecek düşüncesinden
kaynaklanmaktadır.
Peki, bu türbanlı öğrenciler bizim öğrencilerimiz değil mi; onlar bizim
evladımız değil mi?! Niçin, onlar da bu tasarının veya teklifin içerisinde
yer alacaktır düşüncesiyle, böyle bir şeyde konsensüs arıyorsunuz.
EYÜP FATSA (Ordu) - Sayın Kandoğan, bu teklifin içerisinde bu
yoktur. Lütfen...
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Sayın Altıkulaç o gün şunu söyledi:
“Biz bunun arkasında siyasî destek arıyoruz.”
Sayın Başkanım, bu yetkiyi size kim verdi allahaşkına?! Bu yetkiyi siz
nereden alıyorsunuz?! İçtüzüğün 74 üncü maddesi çok açık; milletvekillerinin
kanun tekliflerini vermesiyle ilgili hükmü düzenliyor 74 üncü madde: “Kanun
teklifleri, Başkanlıkça komisyonlara doğrudan doğruya havale edilir.” Sizin
yetkiniz, size havale edilen bu; kanun teklifini alıp komisyonda görüşmenizdir.
Eğer, arkasında bir siyasî güç, destek arıyorsanız, hiçbir milletvekilinin
bu Mecliste bir kanun teklifi verememesi gerekir. Aynı şeyi bundan bir
ay önce Maliye Bakanı da söyledi burada. Maliye Bakanı geldi, dedi ki:
“Biz, memurlara bir derece verilmesiyle bir kanun teklifi vermiştim, o
gün çıktım, konuştum, dedi ki: “Sayın milletvekili, bunu, siz “verdim”
falan diyorsunuz; ama, bunu hükümet istemeseydi, işte, burada bekleyen
bir sürü kanun teklifi var, buraya gelmezdi.” Bu nasıl bir parlamenter
demokrasi anlayışı sevgili Komisyon Başkanım, sevgili Maliye Bakanım?!
Yani, biz, zaten bundan şikâyet ediyoruz; hükümetin, komisyonların Parlamentoyu
bir kuşatma altına aldığını iddia ediyoruz, bizim iddiamız zaten bu. Sizin
bu sözleriniz, bu davranışlarınızla bizim ne kadar iddialı, bu sözlerin
arkasında ne kadar iddialı durduğumuzun da açık bir göstergesi.
Şimdi, Sayın Komisyon Başkanı bizim kanun tekliflerini almış, YÖK’e
yazmış, Millî Eğitim Bakanlığına da yazmış. Millî Eğitim Bakanlığı cevap
veriyor: “Bizim hükümetin bu konuyla ilgili bir çalışması yok.” Millî Eğitim
Bakanının Komisyona verdiği cevap bu. YÖK’ün verdiği cevap: “Gerekli altyapı
hazırlıkları yapılmaksızın hazırlanmış –Sayın Altıkulaç’ın ifadesi, YÖK
böyle diyor- problemin boyutu, çerçevesi hakkında dokümanlara ve bilgilere
erişilmeden hazırlanmış.” Peki, bizim vermiş olduğumuz kanun teklifini
ben o gün burada geldim, söyledim; eksiği varsa, yanlışı varsa, gelin,
burada düzeltelim. Şimdi, sizin bugün Meclis gündemine getirdiğiniz kanun
teklifi ile bizimkinin arasında altyapısının...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Kandoğan, toparlayabilir misiniz.
Buyurun.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Bu kadar süre içerisinde altyapısını
nasıl hazırladınız Sayın Komisyon Başkanım?! Bu kadar kısa süre içerisinde
nasıl hazırladınız, nasıl ulaştınız?!
Değerli milletvekilleri, şimdi bu çocukların, bu gençlerin çektiği bir
başka sıkıntı var. Bunlar Meclisin kapısına her geldiklerinde beni aradılar;
her seferinde onları içeri ben aldırdım; ama, ne yazıktır ki, bakın -burada
söylemeyecektim; ama, söylemek istiyorum- bunların gelişlerinde -kim tarafından
talimat verildi bilmiyorum, ama- her gelişlerinde yanlarında bir polis
memuru benim kapıma kadar bunları getiriyor; kapımın önünde bekliyor, benimle
görüşmelerinden sonra tekrar bunları alıyor, Meclisin dışarısına çıkarıyor.
Bu nasıl Meclistir sayın milletvekilleri?! Biz, burada halkın temsilcileriyiz,
halkın dertlerine deva bulmak için buradayız. Siz, Meclise gelen bu öğrencilerin
bir milletvekiliyle görüşmesini nasıl polis marifetiyle sağlıyorsunuz?!
AHMET IŞIK (Konya) – Nereden çıkarıyorsunuz Ümmet Bey?
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Bugün koruma müdürünü aradım.
AHMET IŞIK (Konya) – Kendiniz soruyorsunuz; kendiniz cevap veriyorsunuz!
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Hayır, bak, söylüyorum. Örnekleri
bu. Koruma müdürünü aradım bugün.
AHMET IŞIK (Konya) – Böyle bir şey olur mu?!
BAŞKAN – Sayın Işık, lütfen...
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Hayır, Mecliste polis memurları “biz
utanıyoruz sayın milletvekilim senin yanında; ama, bize böyle talimat verildi”
dediler.
AHMET IŞIK (Konya) – Böyle bir usul yok ki.
BAŞKAN – Lütfen Sayın Işık...
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Değerli milletvekilleri, yani, bu
çocuklarımız, bu gençlerimiz millete, memlekete hizmet etmek için, tahsil
hayatlarına devam etmek için ve bir üniversite bitirebilmek maksadıyla
buradalar. Biz, bu Meclisten kimleri affettik. Kaldı ki, bu, bir af da
değildir.
Şimdi, bu teklifin gerekçesini de okuduk, dinledik. Efendim, 2000’de,
2001’de bir kriz varmış da, bir kriz olmuş da o krizden dolayı bu affın
–af da değil ya, öğrencilere yeni bir hak daha tanınması- bunun çıkması
lazımmış.
Değerli milletvekillerim, eğer siz bu mantıkla hareket ederseniz, bakın,
bugünlerde bir veriler açıklandı. Türkiye’deki en alt gelir grubundaki
yüzde 20’nin 2000 yılındaki millî gelirden aldığı pay yüzde 6,5’ken, yüzde
6,3’e düşmüştür...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Kandoğan...
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) – Son cümlelerim... Son cümlelerim...
En üst gelir dilimi de yüzde 20 gelir grubunun da 2000’deki yüzde 44,4
olan payı yüzde 47,6 olmuş
Bakınız, elimde, Denizli’den gönderilmiş, Sanayi Odası Başkanı Süleyman
İlgeri, Denizci Ticaret Odası Başkanı Nail Kalemci, Denizli Ticaret Borsası
Başkanı İlter Panayır, DETKİB Yönetim Kurulu Başkanı Raşit Güntaş, Başbakana
gönderdikleri bir rapor var; ocak ayı içerisinde Denizli Organize Sanayi
Bölgesinden 1 800 işçinin işine son verilmiş. Sadece ocak ayı içerisinde...
Denizli, tekstilin, ihracatın en önemli merkezlerinden birisidir. Denizli’de
ocak ayında 1 800 kişinin işine son verilmiştir.
Eğer, siz, sadece kriz dolayısıyla öğrencilere böyle bir hak tanınmasını
gerekçenize yazarsanız; önümüzdeki yıl, sonraki yıllarda yeni öğrencilerle
ilgili böyle kanun tekliflerini, tasarılarını, Meclise getirmeye hazır
olun.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Kandoğan.
Hükümet adına, Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik.
Buyurun Sayın Bakanım. (AK Parti sıralarından alkışlar)
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Van) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; görüşülmekte olan yasa teklifiyle ilgili olarak, hükümet
adına konuşmak üzere söz almış bulunuyorum; Yüce Heyetinizi saygılarımla
selamlıyorum.
Adalet ve Kalkınma Partisi Grubunu temsilen konuşan değerli milletvekilimiz,
İzmir Milletvekilimiz Sayın Mehmet Tekelioğlu, aslında, çok veciz bir şekilde
belirtti. İki şeyi birbirine karıştırmamamız lazım. Ceza Kanununun hükümlerine
tabi olarak mahkemeler tarafından mahkûm edilip de cezaevine atılan mahkûmların
affedilmesiyle; yani, mahkemenin, bağımsız yargının mahkûm ettiği insanları
affetmesi ile adı aftır diye öğrenci affını birbirine karıştırmamamız gerekiyor.
Muhalefetin değerli sözcüleri dediler ki; efendim, bu işi üniversiteye
bırakmamız lazım, bu bir akademik meseledir, bunun kararını da üniversite
vermelidir; biz niçin siyasî irade olarak bu işe müdahil oluyoruz. Siyasî
irade, eğer, düşük not almış olan bir öğrencinin notunu yükseltse, bir
dersten kalmış bir öğrenciyi geçmiş kabul etse veyahut da yüksek lisansını
bitirememiş olan bir öğrenciye mastır payesi verse, doktorasını tamamlamamış
olan bir doktora öğrencisine doktora unvanı verse, değerli arkadaşlarımın
itirazları yerden göğe kadar haklı olur. Bu, akademik hayata müdahale olur,
bilimsel olan bir meselede siyasî iradenin üzerine vazife olmayan bir işe
karışması anlamına gelir; buna, katılırım. Ancak biz burada, bu anlamda
bir af çıkarmıyoruz. İster ekonomik sebeplerden ister başka sebeplerden
dolayı üniversitelerle şu veya bu şekilde ilişiği kesilmiş olan öğrencilerimize
yeni bir imkân veriyoruz, yeni bir fırsat veriyoruz. Onların geçip geçmeyeceğine,
mastır öğrencisinin mastır programına dönüp dönmeyeceğine, daha doğrusu
oradan başarılı olup olmayacağına karar verecek olan yine üniversitelerimizdir,
yine oradaki akademisyenlerimizdir. Öncelikle, bunu çok net bir şekilde
tespit etmemiz gerekiyor.
Değerli milletvekilleri, bu konu gündeme geldiği zaman biz şunu söyledik;
eğer, hükümet programımızı değerli arkadaşlarım okuduysa, orada, başarısız
olan öğrenciler affedilecektir diye bir şey bulmayacaklardır. Hükümetin
gündeminde de böyle bir mesele yoktu ve öğrenciler, özellikle mağdur olduğunu
ifade eden öğrenciler, milletvekillerimize geliyorlardı, basın kuruluşlarına
gidiyorlardı, sivil toplum örgütlerini devreye sokuyorlardı; mesela, bana,
sadece, Ankara Ticaret Odası Başkanı 25 000 imzadan oluşan iki büyük klasör
takdim etti medyanın huzurunda: “Bu, öğrencilerimizin talepleridir; Sayın
Bakan, bunu sizden istirham ediyoruz” dediler. Ben şunu söyledim, her seferinde
şunu söyledim, dedim ki: Öncelikle bu affa konu olan öğrencilerimizin sayısı
kaçtır; hangi sebeplerden dolayı bunlar başarısız duruma düşmüşlerdir veya
üniversitelerle ilişikleri kesilmiştir; ekonomik sebeplerden dolayı mıdır;
devamsızlık dolayısıyla mıdır; disiplinsizlik dolayısıyla mıdır veyahut
da üniversitelerin yapmış oldukları uygulamaların mağdurları mıdırlar;
bunu, net bir şekilde tespit etmemiz gerekiyor. Bir veriye dayanmadan,
hani altyapısını... Sayın Millî Eğitim Komisyonu Başkanımız “altyapısını
oluşturuyoruz” derken, değerli bir milletvekilimiz diyor ki “peki nasıl
oluşturdunuz altyapısını?” Bu teklifler gündeme geldiği zaman, komisyon
tarafından bu teklifler bize görüş bildirmek üzere gönderildiği zaman,
bizim yapacağımız şey şuydu, Yüksek Öğretim Kuruluna biz bunu resmen yazdık
ve Yüksek Öğretim Kuruluna şunu sorduk, dedik ki: 2000 yılından, yani son
öğrenci affından bu yana üniversitelerden ne kadar öğrencinin ilişiği kesilmiştir
ve ilişik kesilme sebepleri nelerdir, lütfen bunu bize bildirin.
AHMET IŞIK (Konya) – Ümmet Bey telefonla konuşuyor!
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Şimdi, bunlar,
Yüksek Öğretim Kurulu önce bu istediğimiz şeye cevap vermek yerine, affa
katılmadıklarını, affın doğru olmayacağını bildiren bir yazı yazdılar.
Biz teyiden bir yazı daha yazdık, dedik ki, biz sizden sayısal veriler
istiyoruz ve neticede değerli arkadaşlarım bu sayısal veriler geldi. Sonuç
şu: 677 000 öğrencinin üniversitelerden şu veya bu sebepten dolayı ilişiği
kesilmiştir. Bunun 450 000 küsuru açıköğretim öğrencisidir, 224 000’e yakını
da örgün öğrenimden, önlisans, lisans ve lisans üstü programlardan bir
şekilde kaydı silinen öğrencilerdir.
Şimdi, biz bu manzarayı gördükten sonra, işin ebadını bu şekilde tespit
ettikten sonra, biz, bir tasarı olarak yine bir şey getirmedik; çünkü,
zaten, daha bu veriler elimize geçmeden önce bazı arkadaşlarımızın vermiş
oldukları kanun teklifleri vardı.
Sayın Kandoğan diyor ki “önce kahramanlığı biz yaptık ve önce teklifi
biz verdik.” Sayın Kandoğan’ın ve İstanbul Milletvekili Değerli Arkadaşımız
Sayın Emin Şirin Beylerin vermiş oldukları kanun teklifleri -değerli arkadaşlar
buraya lütfen dikkat çekelim, çok büyük emek harcanarak bir şey yaptıklarını
belki iddia ediyorlar- 2000 yılında çıkan affın, tarih hariç, kelimesi
kelimesine aynısıdır.
İLYAS ARSLAN (Yozgat) – Kopyacı bunlar, kopyacı!
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Şimdi, bir de,
bana gazeteciler sordular “AK Parti yöneticilerine her sorduğumuzda ‘muhalefetten
de böyle bir yaklaşım gelirse, muhalefet de bu işe katılırsa, biz bu işe
sıcak bakarız’ diyorlar, ne diyorsunuz; bakın, Doğru Yol Partisinin değerli
bir mensubu, böyle bir kanun teklifi vermiş” dediler. Ben de o zaman dedim
ki, bizim muhalefetten kastımız -evet, doğru söylüyor- Cumhuriyet Halk
Partisidir. Elbette, bir partinin Meclisteki sayısı, o partinin etkinliği,
o partinin önemi veya önemsizliği anlamına gelmez; ben, bütün partileri
bundan tenzih ederim; ancak, Mecliste bir Anamuhalefet Partisi vardır ve
muhalefet olarak Meclisin işleyişinde de bu parti etkindir; bunu kastettim.
Bir de, niçin muhalefet ne düşünüyor meselesini soruyorsunuz; onu da
cevaplandırayım.
Değerli arkadaşlarım, öğrenci afları ne zaman gündeme getirilmişse,
bu, popülist bir yaklaşımdır şeklinde bir itirazla karşılaşılmış. Biz,
hükümet olarak, bugüne kadar, popülizm anlamına gelebilecek her şeyden
kaçındık; bundan sonra da, böyle, basit, sığ popülist hesaplar yapmayacağız.
Geniş halk kitlelerini ilgilendiren ve birçok değerli Cumhuriyet Halk Partili
milletvekili arkadaşımın da... Ben, bunu komisyonda da söyledim; hatta,
orada bazı arkadaşlarımız “evet, benim” dediler; bu, bir yanlış olduğu
için değil; onlar da, bana, defalarca “Sayın Bakan, birçok mağdur öğrenci
var, ekonomik sebeplerden veya başka sebeplerden dolayı; lütfen, bir an
önce bu meseleyi ele alalım ve bu affı çıkaralım” dediler. Dolayısıyla,
biz, eğer Türkiye Büyük Millet Meclisinden konsensüs halinde böyle bir
şey çıkarsa, bunun daha şık olacağını söyledik. Fakat, Cumhuriyet Halk
Partili arkadaşlarımız tavırlarını belirledikten sonra, affa taraftar olmadıklarını
ifade ettikten sonra, biz dedik ki, biz, Türkiye Büyük Millet Meclisinde
çoğunluğu olan bir partiyiz, bir hükümetiz; biz, kimsenin arkasına da sığınmayız;
bu anlamda destek verirlerse müteşekkir oluruz, vermezlerse onlardan da
imdat falan istemeyiz, biz bunu çıkarırız dedik. Aslında, bunun gizli saklı
veyahut da topu taca atan bir tarafı yok; fakat, Sayın Kandoğan’ın söylediği
bir şey var; AK Parti Grubundan, bu öğrencilere “siz, Sayın Ümmet Kandoğan’a
gidin, çıkarsa çıkarsa, bu teklifi verse verse, o verir” demişler.
ÜMMET KANDOĞAN (Denizli) – Doğru...
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Sayın Kandoğan,
siz, tek başınıza bir arkadaşımızsınız, bu Parlamentonun saygıdeğer bir
üyesisiniz, elbette nezdimizde sizin değeriniz büyüktür; ancak, unutmayın
ki, siz, tek başınıza He-man falan değilsiniz, böyle bir yasa teklifini
de çıkaramazsınız. (AK Parti sıralarından alkışlar)
İ. SAMİ TANDOĞDU (Ordu) – Ama, hiç kıymetini bilemediniz!
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) – Şimdi, bu Parlamento
çoğunluğu, buradaki siyasal irade, buna “evet” demedikten sonra, bunu kabul
etmedikten sonra, siz, istediğiniz kadar teklif verin, istediğiniz kadar
başka şeyler yapın, bu yine çıkmaz. Onun için, çok da “ben” demekten hoşlanmayın,
bu da çok hoş bir şey değil değerli arkadaşlar. Bütün bu mağdur öğrenciler
geldiği zaman, hepsi, doğrudan zatıâlinize gelmiş, bu da çok garip. Türkiye
Büyük Millet Meclisinde 550 milletvekili var. Birçoğu size gelmiş olabilir.
Size gelmiş olmaları, başkalarına gitmedikleri anlamına gelmez. Dolayısıyla,
lütfen, meseleyi bu şekilde ele almayalım.
Değerli arkadaşlar, kaldı ki, burada, size hemen şunu ifade edeyim:
Bu af, 2000 yılında çıkan affın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir
süreyi kapsıyor; hangi sebeple olursa olsun, hangi gerekçeyle olursa olsun
veya kendi arzusuyla üniversitelerden ilişiği kesilmiş olan bütün öğrencileri
kapsamaktadır, buna göre hazırlanmıştır. Burada, başörtüsü polemiği yapmak,
başörtüsü üzerinden... Genellikle, bizim Grubumuz, bizim Partimiz, bu tür
değerler üzerinden siyaset yapmakla bazıları tarafından suçlanır; ama,
lütfen, bunlar üzerinden birileri siyaset yapmasın ve bunu da ayıplıyorum.
Ben, bir kez... Bakın burada bir Cumhuriyet Halk Partili arkadaşımın bir
konuşması üzerine söyledim. Başta Sayın Başbakan olmak üzere Partimizin
bütün yöneticileri, genel başkan yardımcıları, grup başkanvekilleri, bütün
yetkilileri, seçim meydanlarında, kutsal değerler üzerinden, başörtüsü
üzerinden siyaset yapan, vaatte bulunan bir söylemle kesinlikle halka muhatap
olmamışlardır.
ALİ ARSLAN (Muğla) – Yine başörtüsü siyaseti yapıyorsun.
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Her zaman şunu
söyledik: Başörtüsü meselesi, toplumda konsensüsle halledilebilecek olan,
bireysel hak ve özgürlükler, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında ele alınabilecek
olan bir meseledir. Bunu hep böyle söyledik, bundan sonra da böyle söylemeye
devam edeceğiz.
Bu vesileyle, Yüce Heyetinizi saygılarımla tekrar selamlıyorum. (AK
Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Bakan.
Tasarının tümü üzerinde şahsı adına söz isteyen, Ordu Milletvekili Hamit
Taşcı.
Buyurun Sayın Taşcı. (AK Parti sıralarından alkışlar)
HAMİT TAŞCI (Ordu) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama
başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.
1980’den sonra çocuklarımız için 10 uncu kez Türkiye Büyük Millet Meclisinde
bir konuyu görüşüyoruz; çocuklarımıza yeni bir imkân, yeni bir fırsat tanımak.
Buradan, ben, biraz farklı bir açıdan konuya yaklaşmak istiyorum. Bir genç
kız ile bir delikanlı evleniyorlar, yaşamı anlamlı kılmak için ve soylarını
devam ettirmek için bu evlilikten dünyaya nurtopu gibi çocuklar geliyor.
O yavru dünyaya geldiği andan itibaren sağlıklı ise, o evde neşe, o evde
huzur, o evde mutluluğun sınırına söz söylemek mümkün değil ve hayat devam
ediyor, peşinden, o yavru, ilk sözcükleri söylüyor; anne diyor, baba diyor.
Onun ilk anne deyişi, onun ilk baba deyişi başka bir anlam, başka bir güzellik
taşıyor. Daha sonra ilk adımı atıyor. Düşe kalka yürümeye ve emeklemeye
başlıyor ve gündeme kreş geliyor ve eğitim böylece başlıyor. Kreşten sonra
ilköğretim, ortaöğretim, dershane derken, yükseköğretimin kapısına dayanıyor
bu yavru. Anne-babanın yavrusu için yapamayacağı hiçbir fedakârlık yok,
yavrusu için veremeyeceği hiçbir bedel yok. Canından daha çok sevdiği,
geleceğinin teminatı olan, soyunun devamı olan yavrusu için her şeyi göze
alıyor, her meşakkate, her masrafa katlanıyor ve bugünkü şartlar altında
yükseköğretime gidiyor. Okurken, bir gün haber alıyor, o gözünün nuru,
kalbinin meyvesi, geleceğinin ümidi okulundan atılmış, fakültesinden atılmış;
dünya başına yıkılıyor.
Evet, hepimiz anne-babayız, hepimizin çocukları var ve bu ülkede bizi
bugün dinleyen 70 milyon vatandaşımızın bu sevgisi, bu coşkusu, bu ümidi
ve 2000’den sonra okullarından atılmış 677 000 küsur evladımız var. Bu
çocukların, annelerinin, babalarının yıkılan hayalleri var, ümitleri var,
geleceğe bakışlarının yok oluşları var. Evet, konuya bu açıdan girelim.
Pedagojide bir altın kural var, eğitimci arkadaşların hepsi bunu bilir,
nedir bu altın kural, her eğitimci pedagoji dersinde bunu görür: Öğretilemeyen
çocuk yoktur, eğitilemeyen insan yoktur. Her fert, her birey, her çocuk,
zekasında bir sakatlık yoksa, eğitilebilir. Yalnız insanlar mı eğitiliyor,
bugün, hayvanlar da eğitilebiliyor. Öyleyse, 677 000 çocuğumuz, son dört
yılda, neden üniversitelerden atıldı neden fakültelerden ilişkisi kesildi
neden ümitleri, hayalleri, gelecekleri yıkıldı bunların? Pedagojide bir
kural daha var, bu da bir altın kuraldır, eğitimci arkadaşlar bunu bilir;
eğitilemeyen çocuk yoktur, eğitemeyen eğitimciler vardır, öğretemeyen öğretmenler
vardır, öğretemeyen akademisyenler vardır, öğretemeyen, sevemeyen, çocukla
iletişim kuramayan, bilgisini, bilimini ona aktaramayan eğitim üyeleri
vardır; evet, bu da pedagojide bir kuraldır. Öyleyse, bu bir af değil,
çocuklarımıza yeni bir imkân, yeni bir fırsat; ama, bu bir aftır; kime
af; çocuklarımızı sevemeyenlere aftır, çocuklarımızla iletişim kuramayanlara
aftır, çocuklarımıza bilgilerini aktaramayanlara aftır, bu çocuklarımıza
bilimsel ve akademik eğitim ve öğretimi yaptıramayanlara aftır.
Evet, çok değerli meslektaşlarım, eğitimci kardeşlerim, sizlere sesleniyorum:
Sizlere yeni bir fırsat daha veriyoruz, sizleri af ediyoruz, bağışlıyoruz;
başarısız oldunuz, başaramadınız, çocuklarımızı yetiştiremediniz, eğitemediniz;
size bir fırsat daha veriyoruz, gelin çocuklarımızı sevin, gelin çocuklarımızı
anlayın, gelin çocuklarımızla iletişim kurmayı becerin, gelin çocuklarımıza
bilginizi ve biliminizi aktarın, gelin onlara öğretin, gelin onları eğitin,
gelin onları geleceğe hazırlayın.
Hepiniz annesiniz, hepiniz babasınız; düşünün, okullardan, fakültelerden
atılan, eğitim hakkı elinden alınan bu çocukların dünyaları nasıl yıkılıyor,
anne babalarının dünyaları nasıl yıkılıyor; kendinizi o anne ve babaların
yerine koyun, kendi çocuklarınızı bu çocukların yerine koyun.
Evet, bu, bir aftır; ama, öğrencilerimizi değil; bu, bir aftır; ama,
çocuklarımızı değil; çocuklarımızı sevemeyen, çocuklarımızla iletişim kuramayan,
onlara bilgilerini aktaramayan, onlara akademik eğitimi yaptıramayanlara
aftır.
Eğitimci arkadaşımız Gazalcı dedi ki: “Bu, bir sistem sıkıntısıdır.”
Evet, bu, bir sistem sıkıntısıdır, sistemden kaynaklanan sıkıntılar vardır;
25 yılda 10 uncu defa, Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu meseleyi ele alıyorsa,
sistemden kaynaklanan bir sıkıntı vardır.
Bu çalışmamızın arkasından Muhalefet Partisi, İktidar Partisi grupları
bir araya gelmeli, yükseköğretim kurumundaki yöneticiler ve öğretim elemanları
bir araya gelmeli, sistemdeki bu sıkıntı nerededir, nedir bunu bulmalı
ve bunu gidermeli; bu, 11 inci kez bu Meclisin gündemine bir daha gelmemeli.
Dediler ki: “Bu, akademisyen arkadaşların işi; bunu, üniversitelere
bırakalım.”
Arkadaşlar, görüyoruz ki, 10 uncuyu burada görüşüyorsak, üniversiteler
bunu beceremediler, başaramadılar, kendi eksikliklerini, aksaklıklarını
bulamadılar, göremediler. Bu, bir zihniyet problemidir; bu, kireçlenmiş
zihinlerin problemidir; bu, kilitlenmiş zihinlerin problemidir; bu bakımdan
konuya bakalım ve çözümü hep birlikte bulalım. Konuya bu açıdan bakmaz,
bu yöneyle düşünmezsek, burada 11 inciyi de yaparız, 12 nciyi de yaparız,
13 üncüyü de yaparız; yetiştirdiğimiz çocuklar da bu ülkenin ufkunu açacak
kaliteyi, niteliği yakalayamazlar.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Taşçı.
|