Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı'nın Genel Gerekçesi şöyle:
(29 Aralık 2003)
GENEL GEREKÇE
Küreselleşme ve sanayi toplumu şartlarından bilgi toplumuna geçiş şeklinde
özetlenebilecek olan dünyadaki gelişmeler ile halkımızın artan ve çeşitlenen
talepleri, etkililiğin artırılması ve katılımcılık ekseninde kamu yönetiminde
kapsamlı bir yeniden yapılanma ihtiyacını gündeme getirmiştir.
Esasen ülkemizde kamu yönetiminde yeniden yapılanma çabaları uzun bir
geçmişe sahiptir. 1930’lu yıllarda başlayan bu yöndeki çalışmalar, 1950’li
yıllarda devam etmiş, 1960 sonrası “Merkezi Hükümet Teşkilatı Araştırma
Projesi” (MEHTAP) başta olmak üzere çeşitli çabalar ile sürdürülmüş, 1988
yılında VI. Plan hazırlıkları kapsamında, ilk kez AB’ye uyumu ve vatandaş
odaklı olmayı gündeme getiren Kamu Yönetimi Araştırması (KAYA) projesi
ile belli bir olgunluğa ulaşmıştır. Çeşitli plan ve programlarda olduğu
gibi 2001-2005 dönemini kapsayan VIII. Plan kapsamında da yönetimde yeniden
yapılanma ihtiyacı dile getirilmiş ve bu amaçla özel ihtisas komisyonlarınca
çalışmalar yapılmıştır.
Ancak, tüm bu çabalar çeşitli nedenlerle başarısız kalmış ve kamu yönetiminde
arzu edilen kaliteye ulaşılamamıştır. Yapılan çeşitli araştırmalara, yayınlanan
raporlara ve alınan kararlara karşılık, ülkemizin 1980 sonrası ekonomi
alanında gerçekleştirdiği serbestleşmeyi ve değişimi kamu yönetimi alanında
tam olarak başardığı söylenemez. Bugün yaşadığımız sorunların temelinde
bu kısmi değişimin doğurduğu uyum sorunları önemli bir yer tutmaktadır.
1990’lı yıllarda daha belirgin hale gelen kamuda yeniden yapılanma ihtiyacı
ihmal edilmiş ve ülkemiz bu alanda diğer ülkelerin gerçekleştirdikleri
değişimin oldukça gerisine düşmüştür. Dünya genelinde yaşanan hızlı değişim
ve özellikle ülkemizin son yıllarda yaşanan krizlerle sürdürülemez olduğu
belirginleşen mevcut yönetim anlayışı ve yapısı dikkate alındığında, kamuda
yeniden yapılanmanın vaktinin çoktan gelip geçtiği, bu alanda ihtiyacın
da ötesinde bir gerekliliğin oluştuğu gözlenmektedir.
Bu genel çerçeve içinde hazırlanan Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı
yeni ve kapsamlı bir perspektif içinde kamu yönetiminde yeniden yapılanma
sürecini başlatmak ve bu sürece rehberlik etmek üzere hazırlanmıştır. Kamu
yönetimi zihniyetinde, yaklaşımında ve yöntemleri ile organizasyon yapısında
köklü değişiklikler öngören Tasarı; kapsamlı bir çerçeve ve uzun vadeli
bir perspektif içinde, merkezi idare ve mahalli idarelerde “iyi yönetişim”
ilkelerini hayata geçirmeyi hedeflemektedir.
Dünyada yaşanan hızlı ve çok yönlü değişim özellikle yönetim anlayışında
ve klasik bürokratik yapılarda köklü bir yeniden yapılanmayı gündeme getirmiştir.
Dünyada yönetim anlayışını ve yapılarını köklü bir şekilde etkileyen veya
uyaran değişim faktörleri dört ana başlık altında özetlenebilir:
-
Ekonomi teorisinde değişim,
-
Yönetim teorisinde değişim,
-
Özel sektörün rekabetçi yapısı ve kaydettiği ilerlemeler,
-
Toplumsal eleştiri ve değişim talebi ile sivil toplumun gelişimi.
Bütün bu teorik ve reel değişimler doğrultusunda kamu yönetiminin toplumsal
rolü ve işlevleri ile bunları yerine getirirken uygulayacağı yöntemler
ve oluşturacağı kurumsal yapılar tartışma konusu haline gelmiştir. Genel
olarak ifade edilecek olursa, toplumun taleplerine karşı daha duyarlı,
katılımcılığa önem veren, hedef ve önceliklerini netleştirmiş, hesap veren,
şeffaf, daha küçük ancak daha etkin bir kamu talebi dile getirilmiştir.
Kamu kurum ve kuruluşlarının üretimden çekilmesi, düzenleyici işlevinin
güçlendirilmesi, özel sektör ve toplum ile paydaşlık ilişkisi geliştirmesi
öngörülmüştür.
Yaşanan bu değişimler kısaca küreselleşme ve bilgi toplumuna geçiş çerçevesinde
açıklanabilir. İç ve dış arasındaki ayrımın göreli olarak kolay çizilebildiği
bir dünyanın yerini, sınırların gittikçe belirsizleştiği ve etkileşimin
yoğunlaştığı bir ortamda dışarısı ile içerisinin kaynaşması almıştır. Üretim
faktörleri içinde bilginin ve teknolojik gelişmenin katkısı belirleyici
hale gelmiştir. Sonuç olarak; iç pazar ağırlıklı ve sanayi toplumuna özgü
kurumlarda köklü bir değişim ihtiyacı ortaya çıkmıştır.
Kamunun rolünün yeniden tanımlanması ihtiyacını doğuran bu değişimler,
özellikle özelleştirme, sivilleşme ve yerelleşme şeklinde gelişen eğilimleri
desteklemektedir. Kamu kuruluşları özel sektörün daha verimli üretim yaptığı
alanları terk etmekte, eskiden “doğal tekel” olarak düşünülerek devletin
kontrolüne bırakılan alanlar dahi düzenleyici yapılar kurulmak suretiyle
özel kesime açılmakta, bazı kamu hizmetleri sivil toplum kuruluşlarına
devredilmekte, merkezi yapılar yerine yerinden yönetim anlayışı hakim hale
gelmektedir. ABD, İngiltere, Kanada, İrlanda, Yeni Zelanda gibi birçok
gelişmiş ülke küreselleşme ve bilgi toplumu şartları tarafından ana çerçevesi
çizilen bu yeniden yapılanma sürecinde öncü bir rol oynamıştır. Eski Doğu
Bloku ülkeleri ile gelişmekte olan ülkelerden bir çoğu da bu sürece katılmış
ve yönetim yapılarında köklü reformlar yapma yönünde adımlar atmışlardır.
Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı dünyada yaşanan bu gelişmeler ve
çeşitli ülkelerde yaşanan tecrübeler ışığında ülkemizi 21. yüzyılda çağdaş
bir yönetim zihniyetine ve yapısına kavuşturmak amacıyla hazırlanmıştır.
İyi yönetişim olarak da tarif edilebilecek bu çağdaş yönetim zihniyeti
ve yapısı;
-
Katılımcı ve paylaşımcı bir anlayışa sahiptir.
-
Pro-aktif ve gelecek yönelimli bir bakışı esas alır.
-
Girdi odaklı olmaktan sonuç ve hedef odaklı olmaya yönelir.
-
Kendine odaklı olmaktan vatandaş odaklı olmaya geçişi hedefler.
Bu yeni anlayış içinde, 21. yüzyılda kamu yönetimi;
-
Şeffaf olmak,
-
Katılımcı olmak,
-
Düşük maliyetle çalışmak,
-
Etkili olmak,
-
İnsan haklarına saygılı olmak,
-
Belirsizliği ve ayrımcılığı azaltacak şekilde hukuka dayanmak ve
-
Öngörülebilir olmak zorundadır.
Rekabete açık bir dünyada, halkın rızasına dayalı olmayan bir yönetim;
insanlarını mutsuz kılmakta, nitelikli insan gücünü başka ülkelere kaçırabilmekte;
buna karşılık, artan yabancı sermaye yatırımlarından faydalanamamakta ve
sonuçta uluslararası rekabette ülkenin nispi konumunu kötüleştirmektedir.
Yukarıda ana hatları ortaya konan yeni yönetim zihniyetine sahip ülkeler
ise insanlar, sermaye, bilgi ve teknoloji için bir çekim merkezi oluşturmakta,
hızlı bir şekilde gelişerek halkın refahını artırabilmektedir.
Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısının temel aldığı bu yeni yönetim
anlayışı ve uygulaması;
-
Piyasaya saygılıdır ve mümkün olduğu ölçüde piyasa araçlarını kullanır,
-
Hukukun güvencesi altında sivil toplum kuruluşlarına geniş bir alan tanır,
-
Yerel ve yerinden yönetim yapılarını öne çıkarır,
-
Stratejik yönetim anlayışı içinde öncelikli alanlara yoğunlaşır, performansa
ve kaliteye dayanır,
-
Bilgi teknolojilerini yönetimin bütün süreçlerine yayar ve kullanır,
-
Mevzuatta kısalıktan ve sadelikten yanadır,
-
Yatay organizasyon yapısı ve yetki devrini gerektirir,
-
Katılımın gelişmesi için gerekli güvenli ortamı ve mekanizmaları oluşturur,
-
Hesap verebilirliği artırır,
-
Herkesin bilgi edinme hakkı olduğuna inanır,
-
Her şeyin başı olan insan kaynaklarını geliştirmeye ve güçlendirmeye çalışır.
İnsanlığın ortak tecrübesine dayanan bu olumlu hedefler ve araçlar, ülkemizde
yaşayan milyonlarca insanın özgür ve müreffeh yaşaması kadar, gelecek nesillerin
mutluluğu açısından da son derece önemlidir.
1980’li yıllarda diğer birçok gelişmekte olan ülkeden önce başlatılan
yenilikler, ülkemizin uzun yıllara dayalı ithal ikameci ve içe dönük gelişme
stratejisini değiştirmiştir. Yeni dönemde serbest piyasa mekanizması ve
rekabete dayalı bir strateji içinde dışa açılma hedefi benimsenmiş, 1990’lı
yıllara kadar başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Ne var ki ülkemiz 1990’lı
yıllarda hızlanan değişim sürecini 1980’li yıllarda olduğu kadar zamanında
ve doğru algılamakta zorlanmış, gerekli uyumu gösterememiştir. 1980’li
yıllarda uygulanan ve daha çok engelleri kaldırma üzerine kurulu “birinci
dalga” yapısal uyum politikaları, yeniden yapılanmayı gerektiren ve daha
zorlu olan “ikinci dalga” yapısal uyum politikaları ile tamamlanamamıştır.
Diğer bir ifade ile, daha çok “engellerin kaldırılması ve serbestleşme”
üzerine kurulu reformlar yapılmış, ancak devletin rolünü yeniden tanımlayıcı
ve genel olarak “yeniden yapılanma” gerektiren ikinci dalga reformlarda
tam olarak başarıya ulaşılamamıştır.
Sağlanan serbestleşmeye rağmen doğrudan yabancı sermaye girişlerinde
son derece kısıtlı kalan gelişmeler, ülkemizin küreselleşmenin oluşturduğu
fırsatları değerlendiremediğini, buna karşılık risklerine açık bir yapıda
kaldığını göstermektedir. Doğrudan yabancı sermaye konusunda 2001 yılındaki
istisnai performans hariç, ülkemizin bir milyar dolar sınırını bir türlü
aşamadığı gözlenmektedir. 1991 yılında gelişmekte olan ülkelere yapılan
toplam doğrudan yabancı sermaye yatırımları içinde ülkemizin payı % 1,8
iken, bu pay 1999 yılına gelindiğinde binde 3’lere gerilemiştir. Bu düşük
performans ülkemizin küresel rekabet şartlarına adapte olamadığını ve oldukça
yüksek düzeylerde seyreden sermaye hareketlerinden üretimi ve istihdamı
artıracak şekilde yararlanamadığını göstermektedir.
1991 yılında 150 milyar dolar olan GSYİH 2000’li yıllara gelindiğinde
180 milyar dolarlara ulaşmış, ancak aynı dönemde nüfus artışının etkisi
dikkate alındığında kişi başına gelir yıllık ortalama % 0,3 oranında gerileyerek
2681 dolardan 2607 dolara düşmüştür. Bu sonuç halkımızı yoksullaştırırken,
ülkemizi de dünya ölçeğinde gelişmişlik sıralamasında geri noktalara götürmüştür.
Aynı dönemde OECD ortalamalarına (Slovenya, Macaristan ve Polonya hariç)
bakıldığında, kişi başına gelirin 11.141 dolardan 22.100 dolara çıktığı
görülmektedir. Bu rakamlar ülkemizin 1991-2002 döneminde neler kaybettiğinin,
potansiyelini kullanması halinde ise nerelerde olabileceğinin özet göstergeleri
olarak değerlendirilebilir.
Kısaca, ülkemiz 1990’lı yıllarda artan rekabet ortamı içinde yeniden
yapılanmasını gerçekleştirerek potansiyelini kullanamamış, bunun sonucunda
geçmişe ve diğer ülkelere göre konumunu iyileştirmek bir yana, koruyamamıştır.
Bu çerçevede, ülkemizde kamu yönetiminde yeniden yapılanmayı gerekli kılan
dört temel açık oluştuğu gözlemlenmektedir:
-
Stratejik açık,
-
Bütçe açığı,
-
Performans açığı,
-
Güven açığı.
Bu dört açık aynı zamanda yönetimde değişim çabalarının temelinde yatan
sorunlara kapsamlı bir çerçeve sunmaktadır. Stratejik bir bakış açısından
ve uzun vadeli planlamadan yoksun bir çerçevede aşırı büyüyen ve merkezileşen
kamu idaresi, gelirlerini aşan harcamalara yönelmekte ve kaynakları verimli
kullanamayarak bütçe açığı oluşturmakta; halkın beklentilerini karşılamayarak
performans açığı vermekte; bu verimsiz yönetim süreci çeşitli yozlaşma
ve yolsuzluk olayları ile birleştiğinde ise halkın yönetime olan güvenini
eritmektedir.
Bütün bu açıklar arasında en fazla görünür olanı mali açıktır. Rasyonel
kaynak tahsisi yapamayan ülkemiz sonuçta gelirlerinin çok üzerinde harcama
yapan bir mali yapı ile baş başa kalmıştır. Toplumsal talepleri zamanında,
sağlam kaynaklarla ve verimlilik esasına göre çalışarak karşılayamayan
kamu kurumlarının harcamaları borçlanma ile finanse edilerek, yeniden yapılanma
gereği bir süre için de olsa ertelenebilmiştir. Ancak, artan mali açıkların
beslediği güvensizlik içinde yüksek faiz oranları ile borçlanma limitlerine
gelen kamu kesimi zamanında yapamadığı uyumun maliyetini fazlasıyla ödemeye
başlamıştır. Özellikle transfer harcamalarına bağlı olarak bütçe harcamalarında
yaşanan çarpıcı artış bütçe gelirlerindeki artış ile dengelenememiş ve
1991-2002 döneminde bütçe dengeleri belirgin bir şekilde bozulmuştur. 1991
yılında, GSMH’ya oranla % 5,3 olarak gerçekleşen bütçe açığı 2002 yılında
% 4,6 olmuş, kamu kesimi borçlanma gereği ise % 15 seviyelerinin üzerine
çıkmıştır.
Yapılan geniş kapsamlı kamuoyu araştırmalarının da gösterdiği gibi,
vatandaşlarımız mevcut sosyo-ekonomik koşullardan ve yönetim kalitesinden
derin bir memnuniyetsizlik içindedirler. Sadece verimsiz hizmetten değil,
hizmet alırken herkese eşit davranılması konusunda da toplumda yaygın bir
şikayet hali oluşmuştur. Halkın yönetime duyduğu güvenin azalmasında ve
memnuniyetsizliğinin artmasında; ortaya koyduğu tercihlerin kamu politikalarına
yansımayışı, verim kayıpları ve menfaat ilişkilerinin kamu kaynaklarının
kullanımında genel faydanın önüne geçmesi etkili olmuştur. Adalet hizmetleri,
sağlık ve vergi gibi alanlar başta olmak üzere bir çok alanda kamu hizmetleri
yetersiz ve kalitesiz olarak algılanmaktadır. Özellikle merkezi hükümette
reform isteyenlerin oranı % 90’ların üzerine çıkmaktadır. Kamu hizmetlerinden
duyulan memnuniyetsizliğin kişisel yaşam koşullarından duyulan genel memnuniyetsizliğin
üstüne çıktığı bu ortamda; başta ekonomi olmak üzere eğitim, sağlık ve
adalet hizmetlerinde gelişme sağlanması talep edilmektedir.
Kapalı bir ekonomik yapı içinde, yönetim hatalarının üstü örtülebilmektedir.
Açık bir ekonomide ise yönetim hatalarının bedeli çok ağır olmaktadır.
Ağırlaşan ekonomik şartlar ve birbiri peşi sıra ortaya çıkan krizler daha
derinlerde bir yönetim krizi yaşadığımızın en açık göstergesi olmuştur.
1950-1993 dönemine bakıldığında Türkiye’nin sadece 1954 yılında % 3, 1979
yılında % 0,5 ve 1980 yılında % 2,8 küçüldüğü gözlenmektedir. 1994-2001
yılları arasında ise ekonomi üç ayrı dönemde küçülmüş ve küçülme oranları
geçmişe kıyasla çok daha yüksek boyutlarda gerçekleşmiştir. 1994 ve 1999
yıllarında ülke ekonomisi % 6,1, 2001 yılında ise % 9,4 küçülmüştür. Yıllar
boyu sağlanan kazanımların bir anda ortadan kalkması anlamına gelen bu
olumsuz gelişmeler toplumun düşük gelirli kesimlerine yansımaları itibariyle
daha ağır sosyal sorunlara yol açmış ve istihdam olanaklarını büyük ölçüde
daraltmıştır. Dünyada enflasyon ile yaşamak zorunda olan ender ülkeler
arasında kalmayı sürdüren, kesimler ve bölgeler arası gelir dağılımı gittikçe
bozulan, işsizliğin olağanüstü boyutlara ulaştığı, sağlıklı bir şekilde
şehirleşemeyen, dış ticarette sürekli sorun yaşayan, teknoloji üretemeyen
bir ülke konumundan kurtulunamamıştır. Ekonomimiz iç ve dış şoklara karşı
kırılganlığını defalarca göstermiş, ağır borç yükü altında kamu maliyesi
halkın taleplerini karşılamaktan uzaklaşmış, insanımızın geleceğe dair
umutları kırılmıştır.
1971 yılında yüzde 17,4 ile başlayan çift haneli enflasyon oranı bugüne
kadar tek haneli enflasyona geri düşmemiştir. 30 yılı aşkın bir süredir
enflasyon ile birlikte yaşamak zorunda kalan halkımız ve iş dünyamız enflasyonu
adeta bir kader olarak algılar hale gelmiş, oluşan bu beklenti kırılamadığı
için enflasyon kronik bir problem olarak günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.
1994 yılında % 100’ün üzerine tırmanan bu oran 1999-2001 döneminde % 50’lere
gerilemiştir. 2002 yılı itibariyle bakıldığında ise bu oranın % 30’lar
düzeyine indiği ve 2003 yılında % 20’nin altına düşeceği anlaşılmaktadır.
Yaşanan ekonomik krizler sosyal dengeleri de bozmuştur. Devlet İstatistik
Enstitüsü tarafından en son 1994 yılında yapılan hesaplamalara göre hanehalkları
bazında en düşük % 20’lik kesim toplam gelirin sadece % 4,9’unu alırken
en yüksek gelir kesimi % 54,9’unu almaktadır. Bu rakamlar en düşük gelir
dilimi ile en yüksek gelir dilimi arasında 11 katı aşan bir fark olduğunu
ortaya koymaktadır. 1994 sonrası yaşanan krizlerin ve sosyal boyutu ihmal
edilen politikaların sonucunda bu tablonun daha da kötüleştiği tahmin edilmektedir.
1991-2002 döneminde Türkiye ekonomisi istihdam üretememiş ve buna bağlı
olarak işsizlik oranı artmıştır. Tarım kesiminde 2 milyon civarında istihdam
azalması gerçekleşirken, sanayide sadece 1 milyon, hizmetler sektöründe
ise 2,8 milyon istihdam olanağı ortaya çıkmıştır. Nüfus artışına bağlı
olarak istihdam edilmeye ihtiyaç duyan insanların sayısındaki artış sonucunda
işsizlik oranı % 7,8’den % 10,6’ya yükselmiştir. Eksik istihdam da dahil
edilirse işsizlik rakamları çok daha yüksek düzeylere çıkmaktadır.
Kamu yönetiminin yeterli performansı gösteremeyişinde özellikle 1990’lı
yıllarda yaşanan siyasi istikrarsızlıklar ve koalisyonlar da etkili olmuştur.
Etkili bir koalisyon kültürü üretemeyen bir siyasi yapılanma içinde koalisyon
ortakları arasında kamu yönetiminin rasyonel olmayan bir şekilde paylaşımı
ve ortak politika oluşturma zorlukları kamu yönetimini olumsuz etkilemiştir.
Ayrıca, ülkemizde siyaset ile kamu yönetimi arasındaki ilişki sağlıklı
bir temele oturtulamamıştır. Bir yandan siyaset kurumu bürokrasinin gündelik
işleyişine gereğinden fazla müdahil olurken, diğer yandan bürokrasi esasen
siyaset kurumu tarafından belirlenmesi gereken politika ve stratejiler
konusunda siyasetten yeterli girdi almadan çalışma alışkanlığını sürdürmüştür.
Sonuçta politika ile uygulama farklılaşmış, siyaset kurumu kendisinin ürünü
olarak görüp sahiplenmediği politikaları ihmal etmiş, bürokrasi ise gündelik
çalışmalarında sık siyasi müdahaleler nedeni ile rasyonel olmayan kararlar
almaya zorlanmıştır.
Diğer yandan, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefi doğrultusunda yönetim
yapısını katılmayı hedeflediği topluluk standartlarına kavuşturma çabası,
kamu yönetiminde yeniden yapılanma açısından önemli bir değişim faktörü
olarak gündeme gelmektedir. Coğrafi ve tarihsel ilişkilerimiz ile ekonomik
bağlarımızın yanı sıra, milyonlarca insanımızın fiili olarak yaşadığı bu
birliğe katılma hedefi 40 yılı aşkın bir zamandır ülke olarak benimsediğimiz
temel bir tercih olarak ortaya konmuştur.
Küreselleşme sürecinin de bir parçası olarak görülebilecek olan bu bölgesel
entegrasyon çabası, piyasa ve demokratik değerler üzerine kurulu bir birliktelik
ve yönetim anlayışını yansıtmaktadır. Demokratikleşme ve gelişmiş bir piyasa
düzeni kurma, ekonomik gelişmenin nimetlerini adil bir şekilde paylaşma
hedefleri ile de uyum içinde olan AB’ye tam üyelik sürecinde, yönetim yapımızın
çağdaş standartlara kavuşturulması bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.
Kamu yönetiminde yaşanan sorunların ve krizlerin temelinde yatan en
önemli nedenlerin başında ülkemizin çağın koşullarına ve halkımızın taleplerine
yeterince cevap veremeyen yönetim anlayışı ve yapısı gelmektedir. Bu sorunların
temelindeki mevcut yönetim anlayışının özelliklerini özetlemek gerekirse;
-
Gelecek Yönelimli Değil Geçmiş Yönelimli,
-
Amaç Yönelimli Değil Sorun Çözme Yönelimli,
-
Teşhis Yönelimli Değil Çözüm Yönelimli,
-
Tek Taraflı ve Kapalı bir Yaklaşım,
-
Ödüllendirme Yerine Cezalandırma Yönelimli.
Bütün bu özellikler aşırı büyüme ve merkezileşme sorunu ile pekişmektedir.
20. yüzyıl boyunca kamu yönetiminde merkezi idare ile taşra ve mahalli
idareler arasında işbölümüne bakıldığında, ülkemizin önemli oranda merkezileştiği
görülmektedir. 1950’li yıllardan önce mahalli idarelerin toplam kamu harcamaları
içindeki payı oldukça yüksek iken, bu oran 1950 sonrası giderek düşmüştür.
1980 sonrası belediyelere sağlanan imkanlar ve büyükşehir belediyeciliği
sonucunda artan mahalli idare katkısı bu bozulan dengenin onarılmasına
ve uluslararası standartlara uyumu sağlayamamıştır.
Toplam kamu harcamaları içinde göreli olarak düşük paya sahip olmanın
yanı sıra;
-
Merkezi idare ile mahalli idareler arasında uygun olmayan görev dağılımı,
-
Yetersiz mali kaynaklar,
-
Örgütlenme ve personel sorunları,
-
Merkezi idarenin mahalli idareler üzerinde gereksiz vesayet uygulamaları,
-
Şeffaflık ve katılım yetersizliği ile
-
Merkezi hükümete aşırı bağımlılık,
temel sorunlar olarak ortaya çıkmaktadır.
Aşırı merkezi bir yapı içinde bir yandan merkezi birimler kendilerinden
beklenen stratejik liderliği ve politika belirleme özelliğini yitirerek
gereksiz ayrıntılara ve kırtasiyeciliğe boğulurken, diğer yandan sağlıklı
bir işbölümünden ve görev tanımından yoksun yapılar birbirleriyle uyumsuz
bir şekilde değişmiş ve büyümüş, aynı alanda hizmet sunan kurumların sayısı
artmış, kurumsal kargaşa ve çatışmalar yoğunlaşmıştır. Koordinasyonun zayıfladığı,
kaynak israfının arttığı ve hizmet kalitesinin düştüğü bu ortamda, halkın
beklentilerine ve ihtiyaçlarına uygun kamu hizmeti üretimi nicelik ve nitelik
olarak gerilemiştir.
Aşırı büyüme ve merkezileşme ile paralel olarak giden bir süreç ise
mahalli idarelerin sayısında optimum ölçeği dikkate almayan bir büyüme
olmuştur.
Diğer yandan, aşırı merkezi ve rasyonaliteden uzak kamu bütçesi temel
olarak ücret ve faiz ödemeleri ağırlıklı bir yapı kazanmıştır. Ücret ve
faiz ödemelerinin merkezi hükümet harcamaları içindeki payı OECD ortalaması
olarak % 20,7 düzeyinde kalırken, bu oran ülkemiz için % 59,5 gibi son
derece yüksek bir seviyeye çıkmıştır. Bu rakamlar bütçenin esas itibariyle
kamu görevlilerine maaş dağıtılan ve faiz ödemelerinin yapıldığı bir mekanizmaya
dönüştürüldüğünü belgelemektedir. Bütçe büyüklük ve kompozisyon açısından
olduğu kadar şeffaflık bakımından da sorunludur. Örneğin 1999 yılında resmi
bütçe GSMH’nın % 36’sı iken, bu oran bütçe dışı fonlar, döner sermayeli
kuruluşlar, sosyal güvenlik kuruluşları ve mahalli idareler dahil edildiğinde
% 46’ya ulaşmaktadır. Yarı mali harcamalar da eklendiğinde bu oran % 56’ya
kadar çıkmaktadır. Bu durum TBMM’ne sunulan bütçenin kamunun gerçek harcamalarının
oldukça altında bir büyüklüğü kapsadığını göstermektedir.
Kamu mali yönetiminde ortaya çıkan sorunların kaynaklarına bakıldığında
bütçelerin stratejik bir perspektife dayanmayışı önemli bir faktör olarak
ortaya çıkmaktadır. Geleceğe dönük amaç ve hedeflerin belirlenmediği ve
bütçelerin bu amaç ve hedefleri gerçekleştirmeye yönelik bir şekilde hazırlanmadığı
gözlenmektedir.
Yönetimde yaşanan sorunların ana kaynakları arasında mevcut kamu personel
rejimi de önemli bir unsur olarak yer almaktadır.
-
Liyakat sisteminin kurulamayışı ve gereği gibi işletilemeyişi,
-
Performansa dayalı olmayan çalışma ve ücret sistemi,
-
Verimliliğe dayalı olmayan ve haksız ücret farklılıkları,
-
Aşırı ve dengesiz personel yapısı,
-
Hizmet içi eğitime gereken önemin verilmeyişi,
-
Personel konusunda aşırı ve karmaşık mevzuat düzenlemeleri,
kamu personel rejiminde yaşanan bazı temel sorunlardır.
Yönetimin temel fonksiyonları arasında denetim önemli bir yer tutmaktadır.
Özellikle özelleştirme ve yerinden yönetimin gündeme geldiği bir ortamda
denetimin anlamı ve önemi daha da artmaktadır. Devletin düzenleyici ve
denetleyici olarak halkın yararını koruyacak bir işlev üstlendiği günümüz
dünyasında yönetimin kalitesi denetimin kalitesi ile yakından ilişkili
hale gelmektedir.
Ne var ki ülkemizde arzu edilen nitelikte bir denetim sistemi oluşturulamamıştır.
Mevcut denetim sistemine bakıldığında ilk akla gelenler;
-
Fazla sayıda ama etkisiz denetim,
-
Kurallara uygunluğa ve geçmişe dönük denetim,
-
Hedeflerden ve performans göstergelerinden yoksun bir denetim ve
-
Yetersiz kamuoyu denetimidir.
Çok sayıda, birbiriyle zaman zaman örtüşen, kurallara göre çalışma üzerinde
yoğunlaşan ve hata bulma mantığı ağırlıklı denetim sonucunda yöneticiler
iş yapamaz hale getirildikleri gibi, israf ve yolsuzluklara da herhangi
bir çözüm üretilmemektedir. Denetimde keyfilik ve denetim sisteminin siyasi
tercihler ile amaç dışı kullanımı da eklendiğinde denetim sistemi son derece
sorunlu bir haldedir. Aksi taktirde, ülkemizde bu ölçüde israf ve yolsuzlukların
yaşanması ve halkın ihtiyaçlarının karşılıksız kalması gerçeği ile karşı
karşıya kalınmazdı.
Sonuçları itibariyle bakılınca, israf ve yolsuzlukları aynı kategoride
düşünmek gerekmektedir. Her iki sorun da kamu kaynaklarının rasyonel ve
amaca uygun kullanımını engellemekte, toplumun genel yararı için kullanılması
gereken kaynakların verimsiz ve haksız bir şekilde belli kesimler lehine
kullanımını ifade etmektedir. İsraf denince gereksiz yere kullanılan makam
aracı, lojman, hizmet binası ve dinlenme tesisleri ilk akla gelen kalemlerdir.
Performansa dayalı, yeterli ve dengeli bir ücret sistemi kurarak kamu görevlilerine
uygun bir ödüllendirme sağlayamayan mevcut yönetim anlayışımız ve yapımız,
bu harcamaların kaynağını teşkil etmektedir. 2003 yılı bütçesinde ortaya
konan resmi rakamlara bakıldığında sadece konsolide bütçe kapsamı içine
giren kuruluşlarda 85.000’in üzerinde taşıt, 2.645 sosyal tesis ve 224.401
lojman bulunduğu görülmektedir. Bu harcamalar sadece yatırım maliyetleri
itibariyle değil, işletme dönemi içinde ortaya çıkan büyük giderlerle de
bütçe üzerinde olumsuz bir etkide bulunmaktadır. Ayrıca, bu varlıkların
kamu çalışanları arasında dengeli ve adil dağılımı sağlanamamakta ve bu
nedenle çalışma barışı olumsuz etkilenmektedir.
Çeşitli sektörlerde gerçekleşen gereksiz yatırımlar da israf olarak
görülmelidir. Mevcut kamu yatırım stokunun stratejik bir perspektifle oluşmadığı,
planlarda ortaya konan önceliklerin proje bazına yeterince yansımadığı,
fizibilitesi ortaya konmamış çok sayıda projenin programa alındığı, bütün
bunların sonucunda ise kamu yatırım programının aşırı genişlediği artık
genel kabul gören bir durumdur. Yetersiz kaynakların çok sayıda proje arasında
dağıtıldığı bu yapı içinde, kamu yatırımlarının tamamlanma süreleri uzamakta,
maliyetleri artmakta, toplumun beklediği hizmetler ise gecikmektedir. Kamu
yatırım programının yeterli bir stratejik çerçeve ve önceliklendirmeden
hareketle oluşturulamayışı, faiz baskısı altında bulunan bütçeden yatırımlara
yeterli kaynak ayrılamayışı ve yıllık tahsisat fazlaca değişmezken kamu
proje stokunun büyümesi sonucunda; 1994-2000 döneminde kamu projelerinin
ortalama tamamlanma sürelerinin yaklaşık iki katına çıktığı gözlenmektedir.
2001-2003 döneminde programdan birçok projenin çıkarılması ile sonuçlanan
rasyonalizasyon çabalarına karşılık, kamu yatırım projelerinin ortalama
tamamlanma süreleri henüz kabul edilebilir bir düzeye düşmemiştir.
Kamuda rasyonel olarak çalışmayan ve kara delik oluşturan noktalar yatırımlardan
ibaret değildir. Ayrıntılı bazda incelenmesi halinde Maliye Bakanlığı tarafından
yürütülmekte olan cari harcamalarda ve Hazine Müsteşarlığı tarafından idare
edilen borçlanmalarda ve transfer harcamalarında da benzer bir yapı ile
karşılaşmak mümkündür. Dış borçlarımızın ne miktarda olduğu konusunda bile
çok farklı rakamların telaffuz edildiği bir ortamda borçlanma stratejisinin
ve politikalarının sağlıklı yürütüldüğü düşünülemez. Tasarruf genelgeleri
ve harcamalara genel geçer kesintiler uygulanan bir yapı içinde ise sonuçlara
odaklı bir bütçe ve harcama sürecinden bahsedilemez.
İsraf ve stratejik olmayan kararlar dışında şeffaf olmayan bir ortamda
yolsuzlukların da ciddi boyutlara ulaştığı görülmektedir. 2001 krizi sonrasında
sadece bankacılık sektöründe yaşananların maliyeti hala zihinlerdeki tazeliğini
korumaktadır. Bu olay yolsuzlukların makro ekonomik dengeleri sarsacak
boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından dikkatle incelenmelidir. Ayrıca,
ihale, enerji başta olmak üzere çeşitli alanlarda yapılan uluslararası
sözleşmeler, gümrük ve vergi alanları gibi birçok konuda yolsuzlukların
önemli boyutlara ulaştığı belirlenmektedir.
Kıt kaynaklarını gelişme ve halkın taleplerine dönük olarak kullanma
durumunda olan bir ülkede israf ve yolsuzlukların ulaştığı bu boyut devam
ettiği sürece sürdürülebilir bir gelişme ortamının oluşturulması mümkün
olmadığı gibi, halk ile devlet arasındaki güvenin de tam olarak sağlanması
son derece güçtür. Şeffaflığa, hesap verme sorumluluğuna, katılımcılığa
ve kamuoyu denetimine açık olmayan bir yönetim anlayışı ve yapılanması
devam ettiği sürece de bu sorunların üstesinden kalıcı bir şekilde gelinmesi
düşünülemez.
Uzun yıllardır tartışılan, zaman zaman bürokrasi ve siyasi otoriteler
tarafından çeşitli şekillerde gündeme getirilen yeniden yapılanma ihtiyacı,
artık ihtiyaç olmanın ötesine geçmiş ve bir gerekliliğe dönüşmüştür. Ülkemizin
küresel rekabet ortamı içinde hak ettiği yere gelmesi ve halkımızın refah
düzeyinin yükselmesi bu değişim ile birebir ilişkilidir. Uzun yıllardır
tartışılan, hayata geçirilmemiş çeşitli tasarılara konu olan yeniden yapılanmanın
daha fazla geciktirilmemesi gerekmektedir. Mevcut verimsiz yapının maliyetlerinin
birikimi ve geç kalmış bir yeniden yapılanmanın daha fazla uyum sorunu
doğuracağı dikkate alındığında, siyasi kararlılık ve toplumsal destek gösterilerek
bu reformun biran önce hayata geçirilmesi bütün kesimlerin ortak sorumluluğudur.
Ülkemiz son yıllarda belirgin hale gelen strateji açığını, mali açığı,
performans açığını ve güven açığını kapatmak ve yaşanan olumsuz süreci
tersine çevirmek zorundadır. Bu kapsamda, özelleştirme, sivil toplumu güçlendirme
ve yerelleşme yoluyla;
-
Hantal merkezi birimler daha küçük ama daha etkin bir yapıya dönüştürülecek
ve performansları artırılacak,
-
Yüklerinden arınan merkezi yapılarda stratejik düşünme boyutu güçlendirilecek,
-
Kaynak kullanımında stratejik planlar esas alınarak verimlilik sağlanacak,
-
Her şeyden önemlisi, halkın yönetime olan katılımı artırılarak, güveni
tazelenecektir.
Yeniden yapılanma süreci mekanik bir şekilde sadece yasaların ve kurumsal
yapıların değiştirilmesi anlamına gelmemektedir. En az bunlar kadar anlayışların,
düşünüş ve davranış kalıplarının değişimini de içermektedir. Daha sistematik
olarak ifade edilecek olursa, temelde bir değişim süreci olan yeniden yapılanma
üç ana aşamada ele alınmaktadır:
-
Yönetim zihniyetinin değişmesi,
-
Stratejik tasarım,
-
Örgütsel tasarım.
Bu çerçevede, dış çevreye açık ve rekabetçi bir ortamın ve bilgi toplumunun
gereklerine uygun bir şekilde bu Kanun ve bu Kanunu takip edecek tamamlayıcı
nitelikteki diğer düzenlemelerle;
-
Geçmiş yönelimli bir yönetimden gelecek ve amaç yönelimli bir yönetime,
-
Çözüm yönelimli bir anlayıştan, teşhis yönelimli bir anlayışa,
-
Kapalı ve tek taraflı bir yaklaşımdan, açık ve katılımcı bir yaklaşıma,
-
Ceza yönelimli bir uygulamadan ödül yönelimli bir uygulamaya,
geçilmesi öngörülmektedir.
Bu yeni zihniyetin gereği olarak gelecek yönelimli ve katılımcı bir
anlayış içinde “stratejik yönetim” yaklaşımına geçilmektedir. Stratejik
yönetim kapsamında;
-
Ortaya konan yeni zihniyete uygun bir şekilde geleceğe dair tasarım geliştirme,
-
Misyon ve vizyon belirleme,
-
Temel amaç, politika ve öncelikleri şekillendirme,
-
Ölçülebilir başarı göstergeleri oluşturma ve önceden ilan etme,
-
İnsan kaynaklarını geliştirme,
unsurları vurgulanmaktadır.
Örgütsel tasarımda ise değişimin izlenmesi ve zaman geçirilmeden uyum
sağlanması küçük, etkin ve esnek yapıların önemini artırmaktadır. Bu kapsamda,
dinamik ve bilgi temelli bir anlayışın gereği olarak;
-
Merkezi yönetim yerine yerinden yönetim,
-
Esnek ve yatay organizasyon yapıları,
-
Çakışmaların ve çatışmaların engellenmesi,
-
Gereksiz hizmetlerin tasfiyesi, hizmet satın alımı,
gibi unsurlar desteklenmektedir.
Yukarıda ortaya konan yeniden yapılanmada aşamalandırma esas olarak
“sistem” bakış açısının ürünüdür. Değişimin parçalardan hareketle değil
sistemin bütününden başlatılması, değişime temel bir istikamet verilmesi
ve değişim sürecindeki uyumsuzlukların en aza indirilmesi hedeflenmektedir.
Aksi taktirde kamuda yeniden yapılanmanın beklenen yararları üretmesi ve
kalıcı hale gelmesi mümkün olamayacaktır.
Bütün bu değişim ve dönüşüm süreçleri sonucunda hedeflenen, etkili ve
katılımcı bir devlet ve kamu yönetimini yerleştirmektir. Etkili ve katılımcı
bir kamu yönetimi halkımızın refahına olduğu kadar ülkemizin uluslararası
alanda etkinliğine ve saygınlığına da büyük katkıda bulunacaktır.
Yeniden yapılanmada;
-
Daha katılımcı,
-
Daha saydam ve
-
İnsan hak ve özgürlüklerine saygılı,
bir kamu yönetimi ile kamu hizmetlerinin;
-
Adil,
-
Etkili ve verimli,
-
Süratli,
-
Kaliteli
sunumu amaçlanmaktadır.
Daha kapsamlı olarak ifade edilecek olursa, Kamu Yönetimi Temel Kanunu
Tasarısı;
-
Kamuyu yeniden yapılandıran diğer bir çok ülkede olduğu gibi değişim sürecine
rehberlik yapacak bir çerçeve oluşturmak,
-
Öngörülen kapsamlı yeniden yapılanma alanlarını bütünleştirmek,
-
Yeniden yapılanmaya sistemin bütünü içinde yaklaşmak (tüm idare, merkezi
ve mahalli idareler) ve böylece değişik alanları arasında çıkabilecek uyumsuzlukları
engellemek,
amacıyla hazırlanmıştır.
Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı ile öncelikle kamu hizmetlerinin
amacı ve temel ilkeleri ortaya konmakta, merkezi idare ve mahalli idareler
reformu için gerekli hukuki altyapı oluşturulmakta, bu kapsamda merkezi
idare ile mahalli idareler arasındaki işbölümü netleştirilmektedir. Kamu
Yönetimi Temel Kanunu ile yeniden yapılanma süreci bitmemekte, tam aksine
başlamış olmaktadır. Tüm bakanlıkların, bağlı ve ilgili kuruluşların bu
Kanunda ifade edilen anlayış ve yapı çerçevesinde kendi kuruluş kanunlarını
ve kamu hizmetleri ile ilgili diğer kanunları gözden geçirmeleri gerekecektir.
Bu Kanun Tasarısı ile;
-
Kamuda ilk kez bütün kamu kurumlarının uyması gereken temel ilkeler bir
bütün olarak ortaya konmakta,
-
Kamuda katılımcılık, şeffaflık, hesap verebilirlik, etkililik, hizmetlerin
sonucuna odaklılık, insan haklarına saygı, bürokratik işlemlerde ve mevzuatta
sadelik, bilgi teknolojilerinden yararlanma, vb. ilkeler uygulanabilir
hale getirilmekte,
-
Teşkilat yapıları yatay organizasyon ve yetki devri esası uyarınca yeni
ve etkin bir çerçeveye kavuşturulmakta,
-
Bakanlıklar ve kuruluşlar arasındaki görev dağılımı netleştirilerek mükerrerliklerin
önlenmesi öngörülmekte,
-
Gereksiz hale gelmiş kuruluşların veya işlevlerin tasfiyesi veya uygun
birimlere devri gündeme getirilmekte,
-
Merkezi idare ile mahalli idareler arasında yetki ve görev paylaşımı netleştirilerek,
merkezi idarenin stratejik düzeyde etkinliği artırılırken, mahalli idarelerin
operasyonel düzeyde esneklikleri ve kaynakları genişletilmekte,
-
Devletin asli hizmetleri dışında bakanlıkların taşra teşkilatı ortadan
kaldırılarak yerel ve yerinden yönetim birimleri güçlendirilmekte,
-
Kamuda stratejik yönetim anlayışı benimsenmekte ve kaynak tahsisi mekanizmaları
ile ilişkisi kurulmakta,
-
Denetim sistemi performans esaslı ve iç denetim boyutu güçlendirilmiş hale
getirilmekte,
-
Halk denetçisi (ombudsman) mekanizması dahil olmak üzere kamuoyu denetimi
güçlendirilmektedir.
Bu kapsamda, merkezi idarenin görev ve fonksiyonları belirlenmekte, mahalli
müşterek nitelikli görev ve hizmetler mahalli idarelere bırakılmaktadır.
Bu kapsamda;
-
Merkezi birimlerin strateji geliştirme, genel koordinasyon ve yönlendirme
kapasitesi artırılırken, mahalli idarelerin inisiyatif kullanma ve operasyonel
esnekliği vurgulanmaktadır.
-
Değişen koşulların gerektirdiği farklılaşma ihtiyacını giderecek esneklikler
verilirken, bütünlük içinde uyumlu çalışmanın gerektirdiği minimum genel
standart birliği de korunmaktadır.
-
Etkililik ve ekonomiklik ilkelerinden vazgeçmeden, mahalli ihtiyaçların
yerel düzeyde karşılanması ilkesinden hareket edilmektedir.
Kamu Yönetimi Temel Kanunu ile birlikte;
-
Büyükşehir Belediyesi,
-
Belediye ve
-
İl Özel İdaresi,
Kanunlarının yenilenmesi kapsamlı bir yeniden yapılanmanın temelini oluşturmaktadır.
Bütün bu süreçte kamu yönetiminde bütünlük ilkesinin korunmasına, merkezi
yapılar ile mahalli idareler arasında tamamlayıcı bir anlayış ile işbirliği
ve koordinasyona azami önem verilmektedir.
Ayrıca, idari usul, saydamlık ve vatandaşın bilgi edinme hakkı, e-dönüşüm
Türkiye projesi ve e-devlet, bürokrasinin azaltılması ve basitleştirilmesi,
vatandaş memnuniyetinin ölçülmesi, performans sistemine ve ödüllendirmeye
geçiş, kamuda etik kurallarının gözden geçirilmesi gibi bir çok alanda
yapılacak düzenlemelerle bu Kanunda öngörülen çağdaş yönetim anlayışı hayata
geçirilecektir.
21. yüzyılın başlarında yeniden şekillenmekte olan bir dünyada saygın
bir yer edinmemiz ve halkımızın refahını en üst noktaya taşımamız kamuda
yeniden yapılanma sürecinin başarısı ile yakından ilgilidir. “Yön duygusundan,”
stratejik bakış açısı ile uzun vadeli hedefler geliştirmekten ve bunları
somut programlara dönüştürerek uygulamaya yansıtmaktan yoksun toplumlar,
21. yüzyılın yeni güç dengeleri ve paylaşım süreçlerinde arzu edilmeyen
sonuçlara maruz kalırken; bütün bunları başaranlar, topluma ve toplumun
dinamizmine dayananlar ve güvenenler hiç kuşkusuz yeni koşullar altında
uzun zamandır biriken sorunlarını en hızlı şekilde çözme yoluna gireceklerdir.
21. yüzyılda, halkı özgür, saygın ve müreffeh bir ülkeye layık, etkili
ve katılımcı bir kamu yönetimi için Kamu Yönetimi Temel Kanununda öngörülen
yeni anlayışın ve yapılanmanın çeşitli unsurlarıyla en kısa sürede hayata
geçirilmesi şarttır.
|