|
GENEL GEREKÇE
Türk hukuk devriminin temel taşlarının en büyüğü olarak nitelendirilebilecek
olan "Türk Kanunu Medenîsi", Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 17
Şubat 1926 tarihinde kabul edilmiş, 4 Nisan 1926 tarihli Resmî Gazete'de
yayımlanmış ve Borçlar Kanunu ile birlikte 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe
girmiştir.
Türk Kanunu Medenisinin ve onun yerini alacak olan Yeni Türk Medeni
Kanununun amacını ve işlevini iyice kavrayabilmek, özellikle Türk Ulusu
için arzettiği önemi belirtmek üzere, dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat
Bozkurt imzasını taşıyan ve o günün diliyle ve mükemmel bir üslupla kaleme
alınmış olan gerekçenin yeni kuşakların anlayabileceği şekilde sadeleştirilmiş
hâlinden özetle aşağıya alınmıştır.
"Günümüzde Türkiye Cumhuriyetinin tevdin edilmiş bir Medenî Kanunu yoktur.
Yalnız, sözleşmelerin küçük bir kısmına değinebilen Mecelle vardır. 1851
maddedir. 20 Nisan 1869 tarihinde yazılmaya başlanmış ve 16 Ağustos 1876
tarihinde tamamlanarak yürürlüğe konulmuştur. Denilebilir ki: bu kanunun
günümüz ihtiyaçlarına uyan ancak 300 maddesidir. Geriye kalanı Ülkemizin
ihtiyaçlarını ifade edemeyecek kadar ilkel bir takım kurallardan oluştuğundan
uygulanamamaktadır....
Ulusal toplum yaşamının düzenleyicisi olan ve yalnız ondan esinlenilmesi
gereken tedvin edilmiş bir medenî kanundan Türkiye Cumhuriyeti'nin yoksun
kalması ne yüzyılımızın uygarlığının gerekleriyle ne de Türk devriminin
hedeflediği anlam ve kavramla bağdaştırılabilir. Yüzyılımızın devletini
ilkel siyasal kuruluşlardan ayıran niteliklerin birisi de, toplumun kaderine
uygulanan kanunların akılcı bir zihniyetle hazırlanıp tedvin edilerek konulmasıdır.
Göçebe dönemlerde hükümler tedvin edilmiş değildir. Hâkim gelenek ve göreneklere
dayanarak hüküm verir. Mecelle'nin anılan 300 maddesi bir yana bırakılmak
koşulu ile Medenî Kanun içine giren sorunları çözmek için Türkiye Cumhuriyeti
Hâkimleri derme çatma eski hukuk kitaplarından ve din esaslarından çıkartılan
bilgilerle yargı işini görmektedirler. Türk Hâkimi hükümlerinde belli bir
içtihat, bir söz ve bir esasla bağlı değildir. Bundan dolayı herhangi bir
sorunu çözmek için Ülkemizin bir yerinde verilen bir hüküm ile aynı koşullar
altında doğan aynı sorunda diğer bir yerde verilen hükümler ekseriya birbirinden
farklı ve çelişkili bulunmaktadır. Sonuç olarak Türkiye halkı, adaletin
uygulanmasında kuralsızlık ve sürekli kargaşa karşısındadır. Halkın kaderi
belli ve yerleşmiş bir adalet esasına değil, rastlantı ve talihe bağlı,
birbiriyle çelişkili ortaçağ fıkıh kurallarına bağlı bulunmaktadır. Cumhuriyet,
Türk adaletinin bu karışıklıktan, yokluktan ve pek ilkel durumdan kurtarılmasını
devrimin ve yüzyılımız uygarlığının gereklerine uyan yeni bir Türk Medenî
Kanununun hızla vücuda getirilmesini ve uygulamaya konulmasını zorunlu
kılmıştır. Bu amaçla hazırlanan Türk Medenî Kanunu, medenî kanunlar içinde
en yeni, en eksiksiz ve halkçı olan İsviçre Medenî Kanunundan alınmıştır.
Bu görevi Adalet Bakanlığı tarafından verilen direktifler içinde Ülkemizin
seçkin uzman hukukçularından oluşan özel bir komisyon yerine getirmiştir.
Yüzyılımızın uygarlık ailesine mensup olan ulusların ihtiyaçları arasında
esaslı bir fark yoktur. Toplumsal ve ekonomik sürekli ilişkiler insanlığın
büyük bir uygar bölümünü bir aile durumuna getirmiştir ve getirmektedir.
İlkeleri yabancı bir ülkeden alınmış olan Türk Medenî Kanunu Tasarısının
yürürlüğe konulmasından sonra yurdumuzun ihtiyaçları ile bağdaşmayacağı
savı geçerli görülmemiştir. Özellikle İsviçre Devleti'nin çeşitli tarih
ve geleneklere mensup Alman, Fransız ve İtalyan ırklarını içerdiği bilinmektedir.
Bu kadar, hattâ kültür bakımından bile birbirinden farklı bir ortamda uygulanma
esnekliğini gösteren bir kanunun Türkiye Cumhuriyeti gibi yüzde doksanı
bakımından aynı ırka sahip bir devlette uygulanma yeteneğini bulabilmesi
kuşkusuz görülmüştür. Bundan başka, uygar bir ulusun gelişmiş, ileri bir
kanunun Türkiye Cumhuriyetinde uygulanma ortamı bulamayacağı düşüncesi
sakat görülmüştür. Bu tez, Türk ulusunun uygarlık yeteneğine sahip bulunmadığını
belirten bir mantık dizisine varılmasıyla sonuçlanabilir. Halbuki olayların
gerçeği, durum ve tarih bu savın tamamen tersidir. Türk yenileşme tarihi
tanık tutularak denilebilir ki: Türk ulusu yüzyılımızın gereklerine uygun
olarak vücuda getirilen kabul edilebilir ve sağlam ve akıl ve zekâ ile
yoğrulmuş yeniliklerden hiçbirine karşı çıkmamıştır. Bütün bir yenileşme
tarihimiz sürecinde kamunun yararı düşüncesiyle vücuda getirilen yeniliklerle
yalnız çıkarları bozulmuş olan gruplar mücadele etmek durumunda kalmışlar
ve halkı din adına, yanlış ve geçersiz inançlar adına kandırıp düzensizliğe
sürüklemişlerdir. Unutmamak gerektir ki Türk ulusunun kararı çağdaş uygarlığı
kayıtsız ve koşulsuz bütün ilkeleri ile kabul etmektir. Bunun en açık ve
canlı kanıtı devrimimizin kendisidir. Çağdaş uygarlığın Türk toplumu ile
bağdaşmayan noktaları görülüyorsa bu, Türk ulusunun beceri ve yeteneğindeki
eksiklikten değil, onu gereksiz bir biçimde sarıp sarmalamış ortaçağ örgütü
ve dinsel bazı düzenlemeler ve kurumlardandır.
Gerçekten çağdaş uygarlıkla Mecelle hükümleri kuşkusuz bağdaşamaz. Fakat
Mecelle ve buna benzer diğer düzenlemeler ile Türk yaşamının uyuşmadığı
da açıktır. Adalet Bakanlığı en yeni ve en gelişmiş olan İsviçre Medenî
Kanununu ulusumuzun şimdiye kadar bağlı kalan geniş zekâ ve yeteneğini
doyuracak ve ona gerçek bir yarış yeri ve alan olabilecek bir uygarlık
yapıtı olarak görmektedir. Bu Kanunda ulusumuzun duygularına ters düşecek
hiç bir nokta düşünmemektedir.
Şu yanı da belirtmek gerektir ki: çağdaş uygarlığı almak ve benimsemek
kararıyla yürüyen Türk ulusu, çağdaş uygarlığı kendisine değil, kendisi
çağdaş uygarlığın gereklerine her neye mal olursa olsun ayak uydurmak zorundadır.
Yaşamak kararında olan bir ulus için bu şarttır. Hazırlanan Tasarı bu gereklerin
önemli bölümlerini içermektedir. Gelenek ve göreneklere kesin olarak bağlı
kalmak davası, insanlığın en ilkel durumundan bir adım dahi ileri götüremeyecek
kadar tehlikeli bir kuramdır. Hiç bir uygar ulus böyle bir inanç çevresinde
kalmamış ve yaşamın gereklerine uygun hareketle zaman zaman kendini bağlayan
gelenek ve görenekleri yıkmakta duraklamamıştır. (Gerçekler karşısında
babalardan ve atalardan gelen inançlara her ne olursa olsun bağlı kalmak
akıl ve zekâ gereklerinden değildir). Aslında devrimler bu konuda en etkili
bir araç olarak kullanılmışlardır....
Yüzyılımızın uygar uluslara tanıdığı bütün hukuku uygarlık dünyasından
kayıtsız koşulsuz isterken, bu hukukun yerine getirilmesi gereken uygarlık
görevlerini de Türk ulusu kendi eliyle kendisine yüklemiş bulunuyor. Bu
kanun tasarısının anlamlarından birisi de budur.
Türk ulusunun yüksek temsilcisi olan büyük Meclis'in uygun bulunmasına
ve onayına sunulan Türk Medenî Kanunu Tasarısı yürürlüğe konulduğu gün
ulusumuz on üç yüzyılın kendisini çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan
kurtulmuş, eski uygarlığın kapılarını kapayarak yaşam ve verimlilik getiren
çağdaş uygarlığın içine girmiş bulunacaktır."
İşte bu gerekçe ile kabul edilmiş olan ve Türk hukuk hayatında fevkalâde
önemli bir yeri ve işlevi olan Türk Kanunu Medenîsi -kısaca Medenî Kanun-
yürürlükte bulunduğu 74 yıllık uygulama sürecinde, ilki 1938 yılında olmak
üzere çeşitli tarihlerde pek çok değişiklikler geçirmiştir.
Canlı varlıkların, organizmaların zamanla yaşlanması ve beklenen performansı
göstermekten yavaş yavaş uzaklaşması gibi, sosyal varlıklar olan kanunlar
da zamanla yaşlanmakta ve günün ihtiyaçlarına gereği gibi cevap vermekte
zorlanmaktadırlar. Bu sebepledir ki kanunların, özellikle Medenî Kanun,
Ceza Kanunu, Ticaret Kanunu ve Usul Kanunları gibi temel kanunların belli
bir süre geçtikten sonra baştan aşağıya yeniden gözden geçirilmesi ve yaşanan
çağın ve gelişen teknolojinin ihtiyaçlarına cevap verebilir hâle getirilmesi
kaçınılmazdır. Nitekim son yıllarda Almanya ve İsviçre'de bu yola gidilmiş,
Alman Medenî Kanunu (BGB) ve Medenî Kanunumuzun kaynağını oluşturan İsviçre
Medenî Kanununda (ZGB) yapılan köklü değişikliklerle bazı kurumlar geliştirilerek
yeni sosyal görüşlere ve ihtiyaçlara cevap verebilir duruma getirilmişlerdir.
Türk Medenî Kanununun bu gelişmelerden uzak kalması düşünülemeyeceğinden,
Adalet Bakanlığı, yürürlükteki Kanunu baştan sona gözden geçirmek ve günümüzün
ihtiyaçlarına cevap verecek yeni bir tasarı hazırlamak üzere bilim adamları
ve uygulayıcılardan oluşan bir "Medenî Kanun Komisyonu"nun kurulmasına
karar vermiştir.
Oluşturulan Medeni Kanun Komisyonu, 4 yıl gibi oldukça uzun sayılabilecek
bir sürede hazırladığı "Türk Medenî Kanunu Tasarısı"nda yürürlükteki Türk
Kanunu Medenîsinin genel yapısını ve sistematiğinin bozulmamasına gayret
göstermiş ve böylece, bazı küçük değişiklikler dışında mevcut yapı ve sistematik
aynen korunmuştur.
Gerçekten Tasarı, aynen yürürlükteki Kanunda olduğu üzere, "Başlangıç"
ile "Kişiler Hukuku" başlığını taşıyan Birinci Kitap, "Aile Hukuku" başlığını
taşıyan İkinci Kitap, "Miras Hukuku" başlığını taşıyan Üçüncü Kitap ve
"Eşya Hukuku" başlığını taşıyan Dördüncü Kitap olmak üzere dört kitaptan
oluşmaktadır. Kitaplar "kısımlara", kısımlar "bölümlere", bölümler de "ayırımlara"
ayrılmıştır. Kitapların olduğu gibi, bölümlerin ve ayırımların da başlıkları
vardır. Ancak, bölümlere numara verilirken yürürlükteki Kanundan farklı
bir yol izlenmiştir. Yürürlükteki Kanun bölümlerin numaralarını her kısım
içinde ayrı ayrı vermemiş, sonuna kadar devam ettirmiş, böylece de "yirmibeş"
bölümden (Bab'tan) oluşmuştur. Oysa Tasarıda her kısıma ait bölümlere yeni
baştan numara verilmiş, böylece o kısmın kaç bölümden oluştuğu belirtilmek
istenmiştir. Örneğin Aile Hukuku Kitabının Birinci Kısmı olan "Evlilik
Hukuku" dört bölümden oluşmuş, onu izleyen ve "Hısımlık" başlığını taşıyan
İkinci Kısmın ilk bölümü "Beşinci Bölüm" şeklinde değil fakat "Birinci
Bölüm" olarak isimlendirilmiştir. Oysa aynı bölüm yürürlükteki Kanunda
"Yedinci Bab (Bölüm) olarak numaralandırılmıştır. Her kısmın ilk bölümünün
baştan beri gelen numarayı izleyeceği yerde, tekrar birden başlayarak numaralandırılması,
sistematiğe daha uygun görülmüştür. Böylece her kısma ait bölümler bir
bütün olarak ele alınmış olmaktadır.
Alışılmış olması bakımından yürürlükteki Kanunun madde numaralarının
aynen korunması, yeni maddelere a, b, c gibi harfler verilmesi düşünülmüş
ise de, zorunluluk karşısında bu düşüncenin gerçekleştirilmesi maalesef
mümkün olamamıştır. Böylece madde numaralarında da yürürlükteki Kanundan
ayrılınmak zorunda kalınmıştır. Çünkü yürürlükteki Kanun 937 maddeden oluştuğu
hâlde, Tasarı 1027 esas madde ile yürürlüğe ait 3 maddeden oluşmaktadır.
Tasarıya eklenen yeni maddeler o kadar çoktur ki, neredeyse alfabenin harfleri
bunları belirtmeye yetmeyecektir. Kaldı ki, yürürlükteki Kanunun pek çok
maddesi Tasarıya alınmayarak yürürlükten kaldırıldığı için, metinde bir
hayli boş madde kalmaktadır. Bu sakıncalar dikkate alınarak madde numaralarının
yeni baştan birbirini izler biçimde düzenlenmesi yoluna gitmek zorunlu
olmuştur.
Komisyonu bu yolu seçmeye yönelten bir diğer sebep de, Tasarının Türkiye
Büyük Millet Meclisinde görüşülmesindeki yöntemle ilgilidir. Tasarı yürürlükteki
Kanunun bazı maddelerinin değiştirilmesi, Kanuna bazı yeni maddeler eklenmesi
şeklinde düzenlenecek olursa, Tasarının tamamının görüşülerek oylanması
mümkün olmayacak, her madde tek tek görüşülerek oya sunulacaktır. Bu ise
yapılacak çeşitli değişiklik önerileriyle Tasarının bütünlüğünü ve sistematiğini
bozabilecektir.
Maddelerin konu ve kenar başlıkları yürürlükteki Kanunda olduğu gibi
aynen korunmuştur. Ancak madde metinleri kaynak İsviçre Medenî Kanununa
uydurulmak ve ifadeler günümüzde geçerli Türkçeye uygun şekilde arılaştırılmak
suretiyle maddelerin daha kolay anlaşılır hâle gelmesi sağlanmıştır.
Tasarı hazırlanırken Adalet Bakanlığının daha önce oluşturduğu komisyonlar
tarafından hazırlanarak Bakanlıkça 1971 ve 1984 tarihlerinde yayımlanmış
bulunan iki Öntasarı ile kaynak İsviçre Medenî Kanunu, Alman Medenî Kanunu,
Fransız Medenî Kanunu ve kısmen de İtalyan Medenî Kanunundan yararlanılmıştır.
Ayrıca gerek İsviçre gerek Türk doktrin ve yargı içtihatlarında ileri sürülen
görüşler ile sayılan ülkelerdeki gelişmeler de gözden geçirilmiş ve bunlar
olanak bulunduğu ölçüde maddelere yansıtılmıştır. Böylece yürürlükteki
Kanundan farklı pek çok yeni hükümleri içeren, özellikle kadın-erkek eşitliğine
her alanda yer veren çağdaş bir Tasarı ortaya çıkarılmıştır.
I- ŞEKLE VE İFADEYE İLİŞKİN YENİLİKLER
Yukarıda da açıklandığı üzere Tasarıda yürürlükteki Kanunun bölüm ve
madde numaralarından ayrılınmış, bölüm ve maddelere birbirini izleyen yeni
numaralar verilmiştir.
Tasarıda kullanılan dil oldukça arılaştırılmış, yürürlükteki Kanunun
günümüzde geçerli olan dile oranla eskimiş olan ifadeleri kolay anlaşılabilir
bir ifadeye dönüştürülmüştür. Daha önceki Öntasarıda olduğu gibi bu Tasarıda
da genellikle Anayasada kullanılan dil esas alınmıştır.
Tasarıda kullanılan kavram, deyim ve terimler olanak bulunduğu ölçüde
arılaştırılmış ve Tasarının tümünde "terim birliği"nin sağlanmasına büyük
çaba harcanmıştır. Bir çok kavram, deyim ve terim günümüzde yerleşmiş olan
yeni karşılıkları ile değiştirilmiştir. Ancak, bütün uğraşılara karşın
bazı kavram, deyim ve terimlere uygun arı Türkçe karşılık bulunamamış,
bunları aynen kullanmak zorunda kalınmıştır.
A) Yenileştirilen kavram, deyim ve terimler
Hüsnüniyet (objektif)=Dürüst davranma; Hüsnüniyet (sübjektif) =İyiniyet,
Beyyine külfeti=İspat yükü; Nısfet= Hakkaniyet; Şahıs=Kişi; Şahsiyet=Kişilik;
Şahsın Hukuku=Kişiler Hukuku; Medenî haklardan istifade=Hak ehliyeti; Medenî
hakları kullanma=Fiil ehliyeti; Temyiz kudreti=Ayırt etme gücü; Rüşt= Erginlik;
Reşit=Ergin; Kazaî rüşt=Ergin kılınma; Mahcur=Kısıtlı; Hacir=Kısıtlama;
İvazsız iktisap=Karşılıksız kazanma; Şahsa merbut haklar=Kişiye sıkı sıkıya
bağlı haklar; Kanunî mümessil = Yasal temsilci; Usul=Üstsoy; Füru = Altsoy;
Usul-füru hısımlığı=Üstsoy-Altsoy hısımlığı; Civar hısımlığı=Yan soy hısımlığı;
Sıhrî Hısımlık=Kayın hısımlığı; İkametgâh=Yerleşimyeri; Mesken=Konut; Tecavüz=Saldırı;
Ahvali şahsiye sicilleri=Kişisel durum sicili; Şahsî hâl=Kişisel durum;
Hükmî şahıs=Tüzel kişi; Cemiyet=Dernek; Nizamname=Tüzük; İstifa=Çıkma;
İhraç=Çıkarılma; Hata=Yanılma; Hile=Aldatma; Tehdit=Korkutma; Müşterek
ev=Aile konutu; Evlenme mukavelesi=Mal rejimi sözleşmesi; Nesep=Soybağı;
Kanunî mirasçı =Yasal mirasçı; Mahfuz hisse=Saklı pay; Tasarruf nisabı=Tasarruf
edilebilir kısım; Mirasçı nasbı=Mirasçı atama; Teberru=Karşılıksız kazandırma;
Mirastan ıskat=Mirasçılıktan çıkarma; Alalâde ikame=Yedek mirasçı atama;
Fevkalâde ikame= Artmirasçı atama; Muayyen mal vasiyeti= Belli mal bırakma;
Vasiyeti tenfiz memuru= Vasiyeti yerine getirme görevlisi; Mirasta iade=
Mirasta denkleştirme; Mirastan Mahrumiyet= Mirastan yoksunluk; Taksim=
Paylaşma; Gayrimenkul =Taşınmaz; Menkul= Taşınır; Mütemmim cüz= Bütünleyici
parça; Teferruat= Eklenti; Müşterek mülkiyet= Paylı mülkiyet; İştirak hâlinde
mülkiyet= Elbirliği mülkiyeti; Tabiî semere= Doğal ürün; Lükata= Bulunmuş
eşya; İştira hakkı= Alım hakkı; Şuf'a hakkı=Önalım hakkı; Vefa hakkı= Geri
alım hakkı; Hukukî tağyir= İşleme; Gayrimenkul mükellefiyeti= Taşınmaz
yükü; Sükna hakkı= Oturma hakkı; temettü=kâr payı gibi.
B) Aynen korunması zorunda kalınan kavram ve terimler
Aşağıdaki kavram, deyim ve terimlerin arı Türkçe tam karşılığı bulunamadığından
aynen korunması zorunda kalınmıştır:
Ehliyet, velâyet, veli, vasi, kayyım, nafaka, tazminat, vakıf, irat,
tasfiye, ret, miras, tereke, vasiyet, vasiyetname, mirastan feragat, iptal,
tenkis, miras sebebiyle istihkak davası, aynî hak, mülkiyet, istihkak davası,
define, zilyetlik, irtifak, intifa hakkı, üst hakkı, mecra, rehin, ipotek,
ipotekli borç senedi, irat senedi, hapis hakkı, tescil, şerh, beyan, terkin,
ihraz.
C) Arı Türkçe olarak karşılığı bulunamayan sözcükler
Feragat, temlik, tevdi, tasarruf, intifa, muacceliyet, gaip, menfaat,
takyit, müteselsil, miktar, ıslah, usul, ihbar, halefiyet, zanaatkâr, ibraz,
rücu, mahsup, gasp, fer'i, fiilî hâkimiyet, ihtar, tahsil, tebliğ, takip,
emtia, gibi.
II- ESASA İLİŞKİN YENİLİKLER
Tasarıda yürürlükteki Kanuna oranla çeşitli kurumlarda oldukça önemli
ve köklü değişiklikler yapılmıştır. Bunlardan bir kısmı, günümüzde ortaya
çıkan bir takım yeni ihtiyaçlara cevap vermek amacıyla; diğer bir kısım
ise, yabancı hukuk sistemlerinde, özellikle İsviçre ve Alman hukuklarında
gerçekleşen değişiklikler ve gelişmelerden esinlenmek suretiyle yapılmıştır.
Değişikliklerin önemli ve oldukça büyük bir kısmı aile hukuku alanında
ve özellikle kadın-erkek eşitliğini zedelediği iddia edilen hükümlerde
yapılmış, böylece bütün modern hukuk sistemlerinde benimsenmiş olan ve
yürürlükteki Kanunda da büyük ölçüde yer verilmiş bulunan "eşitlik ilkesi",
yeni düzenlemeyle daha da pekiştirilmiş, bu ilkeye ters düşen düzenlemelerin
hepsi değiştirilmiştir. Aşağıda bu değişiklikler yeri geldikçe açıklanacaktır.
A) BAŞLANGIÇ
Yürürlükteki Kanunda "Başlangıç" başlığını taşıyan kısımda yedi madde
hâlinde düzenlenen konular, Tasarıda da aynen korunmuştur. Bu kısımda "Medenî
hukukun kaynakları ve uygulanması"; "hakların kullanılması ve yükümlerin
yerine getirilmesinde uyulması gereken davranış biçimi" (objektif hüsnüniyet);
"hakların kazanılmasında aranılan iyiniyet (sübjektif hüsnüniyet)"; "hâkimin
takdir yetkisi"; "Borçlar Kanununun genel hükümlerinin medenî hukukun diğer
alanlarında da uygulanması şartları"; "ispat yükü" ile "resmî sicil ve
senetlerin ispat işlevi" düzenlenmektedir.
Bu konularda önemli değişiklikler yapılmıştır. Öncelikle birinci maddenin
kenar başlığı ile içeriği uyumlu hâle getirilmiş "Kanunu medenînin tatbiki"
biçimindeki başlık, maddenin içeriğini yansıtır şekilde "Hukukun uygulanması
ve kaynakları" olarak değiştirilmiştir.
İkinci ve üçüncü maddelerde geçen "Hüsnüniyet" terimi karışıklığa yol
açtığından farklı konulara ilişkin olmaları dikkate alınarak "Dürüstlük
kurallarına uymak" ve "İyiniyet" terimlerine dönüştürülmüştür.
Dördüncü maddedeki "hak ve nısfetle" deyimi "hukuka ve hakkaniyete"
şekline dönüştürülmüştür.
Beşinci maddenin ifade biçimi değiştirilerek Medenî Kanun ile Borçlar
Kanununun genel nitelikteki hükümlerinin uygun düştükleri ölçüde "tüm özel
hukuk ilişkilerine" uygulanacağı hükme bağlanmış, böylece maddenin uygulama
alanı genişletilmiştir.
B) KİŞİLER HUKUKU
Yürürlükteki Kanunda olduğu gibi Tasarıda da birinci kitap "Kişiler
Hukuku"nu oluşturmaktadır. Bu kitap iki bölüme ayrılmış olup birinci bölümde
"Gerçek Kişiler", ikinci bölümde "Tüzel Kişiler" düzenlenmiştir.
1) Gerçek Kişiler Bölümü
Bu bölüm biri "Kişilik", diğeri "Kişisel Durum Sicili" başlığını taşıyan
iki ayırımdan oluşmaktadır.
"Kişilik" başlığını taşıyan birinci ayırımda kişilere tanınan hak ve
fiil ehliyetleri, hısımlık, yerleşimyeri, kişiliğin korunması, kişiliğin
başlangıcı ve sonu gibi konular düzenlenmiştir.
Bu ayırımda yer alan hükümlerde terim, deyim ve ifadenin arılaştırılmasından
başka esasa ilişkin önemli değişiklikler yapılmıştır.
Hak ehliyetini düzenleyen 8 inci maddenin birinci fıkrasındaki "Her
şahıs.." deyimi "Her insan.." şeklinde değiştirilerek bu maddede düzenlenen
ehliyetin gerçek kişilerle ilgili olduğu vurgulanmıştır.
Ergin kılınmayı düzenleyen 12 nci maddede vasinin dinlenmesi şartına
yer verilmemiştir. Tasarının 463 üncü maddesi uyarınca, vesayet altındaki
küçüğün ergin kılınmasında vesayet ve denetim makamlarının izni gerekli
olduğundan, ayrıca vasinin dinlenmesine gerek görülmemiştir.
Yürürlükteki Kanunun ikametgâhı düzenleyen 21 inci maddesinin "Kanunî
ikametgâh" biçimindeki kenar başlığı arılaştırılarak "Yasal yerleşimyeri"
şeklinde değiştirilmiş, ancak kadın-erkek eşitliğinin sağlanması amacıyla
"Kocanın ikametgâhı karının ikametgâhı addolunur" hükmü Tasarıya alınmamıştır.
Kişilerin kısmen bile olsa vazgeçemeyecekleri hususun haklar değil,
hak ve fiil ehliyetleri olduğu 23 üncü maddenin birinci fıkrasında açıklığa
kavuşturulmuştur.
Saldırının hukuka aykırılık niteliğini ortadan kaldıran sebeplerden
bazıları 24 üncü maddenin ikinci fıkrasında örnek olarak belirtilmiş, bütün
sebeplerin sayılması yoluna gidilmemiştir.
Yürürlükteki Kanunun gaiplik kararının verilmesinde yetkili mahkemeyi
düzenleyen 31 inci maddesinin ikinci fıkrasında geçen "pederinin mukayyet
olduğu mahal" deyimi, kadın-erkek eşitliğini sağlayacak şekilde "anasının
veya babasının kayıtlı olduğu yer" biçiminde değiştirilmiştir.
"Kişisel Durum Sicili" başlığı altında düzenlenen ikinci ayırımda sicillerin
tutulmasından doğan zararlardan doğrudan doğruya görevli memurların sorumlu
olacağını öngören Yürürlükteki Kanunun 37 nci maddesi hükmünün Anayasanın
129 uncu maddesindeki ilkeyle çeliştiği dikkate alınarak, maddeye sorumluluk
konusunda "Kişisel durum sicilinin tutulmasından doğan zararlar kusurlu
memura rücu edilmek kaydıyla Devletçe tazmin edilir." hükmü konulmuş, böylece
medenî hukukta sorumluluk konusunda vesayet organları ve tapu memurları
ile nüfus memurları arasındaki farklılık da ortadan kaldırılmıştır.
Yürürlükteki Kanunun 29 uncu maddesine sonradan 3444 sayılı Kanunla
eklenen ve cinsiyet değişikliği konusunu düzenleyen hükmün yerine Tasarıya
40 ıncı madde olarak yeni bir madde eklenmiş ve bu önemli konu yeniden
düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile cinsiyet değiştirebilme bazı şartlara
bağlanmıştır. Bunlar, on sekiz yaşını tamamlamış olma, bekâr olma, transseksüel
yapıda olup cinsiyet değiştirmenin ruh sağlığı açısından zorunluluğunu
ve üreme yeteneğinden sürekli olarak yoksunluğunu uzmanlardan oluşan resmî
sağlık kurulu raporuyla belgeleme ve mahkemece izin verilmiş olma şartlarıdır.
2) Tüzel Kişiler Bölümü
Bu bölüm üç ayırımdan oluşmaktadır. Bunlar "Genel Hükümler", "Dernekler"
ve "Vakıflar" başlıklarını taşıyan bölümlerdir.
Birinci ayırımda tüzel kişilerle ilgili genel kurallara yer verilmiştir.
Bu ayırımda yapılan önemli değişiklik, tüzel kişiliğin sona ermesi durumunda
tasfiyenin "terekenin resmî tasfiyesi" hükümlerine göre yürütüleceğidir.
Bu değişiklik yürürlükteki Kanunun tasfiyeyi tabî tuttuğu hükümlerin dernek
ve vakıflara uygulanmasının isabetli olmaması gerekçesiyle yapılmıştır.
Yürürlükteki Kanunun ikinci ayırımda derneklere ilişkin hükümler, ayrıntılı
biçimde düzenlenmemektedir. Buna karşılık vakıflar oldukça ayrıntılı biçimde
düzenlenmiştir. Bu durum dikkate alınarak Tasarıda derneklerle ilgili hükümler
daha ayrıntılı şekilde düzenlenmiş böylece de düzenleme bakımından dernekler
ile vakıflar arasında bir denge sağlanmıştır.
Tasarının 80 inci maddesinin ikinci fıkrasında genel kurulun diğer organları
haklı sebeplerle her zaman görevden alabileceği hükme bağlanmıştır. Pek
tabiîdir ki, haklı sebeple olsa bile görevden alınan diğer organların,
sözleşmeden doğan hakları saklı olacaktır. Tabiî olan bu durumun fıkrada
ayrıca ifade edilmesine gerek görülmemiştir.
89 uncu madde uyarınca, amacı kanuna ve ahlâka aykırı hâle gelen bir
derneğin feshi, Cumhuriyet savcısı tarafından resen veya bir ilgilinin
ihbarı üzerine açılacak bir dava ile istenebileceği gibi, bir ilgilinin
de doğrudan doğruya açacağı bir dava ile istenebilecektir.
Vakıflara ayrılmış bulunan üçüncü ayırımda vakfa özgülenecek olan malların
ve hakların "yeterli" olması şartı eklenerek açıklık sağlanmıştır. Yürürlükteki
Kanunda Vakıflar Genel Müdürlüğüne tanınan temyiz süresi iki aydan bir
aya indirilmiştir. Ayrıca eklenen yeni bir maddeyle Vakıflar Genel Müdürlüğüne
ve diğer ilgililere, vakfın kurulmasını engelleyen sebepleri göstermek
suretiyle iptal davası açma hakkı tanınmıştır. Tasarının 110 uncu maddesinin
kenar başlığı yürürlükteki Kanunda yeralan "istihdam edilenler" ifadesi
"çalıştırılanlar" şeklinde değiştirilmiştir.
Tasarıya yürürlükteki Kanunda mevcut olmayan bir hüküm 115 inci madde
olarak konulmuştur. Bu hüküm vakfın geçici olarak faaliyetten alıkonulmasını
düzenlemektedir. Madde vakıf kurma özgürlüğüyle yakından ilgili olduğundan,
Anayasanın 23.7.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 33 üncü maddesinin
dördüncü ve sonuncu fıkraları esas alınmak suretiyle kaleme alınmıştır.
C) AİLE HUKUKU
Yürürlükteki Kanunda olduğu gibi Tasarıda da ikinci kitap "Aile Hukuku"nu
düzenlemektedir. Bu kitap "Evlilik Hukuku", "Hısımlık" ve "Vesayet" başlıklarını
taşıyan üç kısıma ayrılmıştır.
1) EVLİLİK HUKUKU KISMI
Tasarı bu kısımda önemli ve köklü değişiklikler getirmektedir. Bu değişiklikler
her şeyden önce, günümüzde modern hukuk sistemlerinin istisnasız hepsinde
temel ilke olarak kabul edilen "kadın-erkek eşitliği" ilkesinin hukukumuzda
da eskiden olduğu gibi sürdürülmesi, bu eşitliğe ters düşen hükümlerin
kanundan çıkarılması veya eşitliği sağlayacak şekilde düzenlenmesi düşüncesine
dayanmaktadır.
Evlilik Hukuku Kısmı "Evlenme","Boşanma","Evliliğin Genel Hükümleri"
ve "Eşler Arasındaki Mal Rejimi" başlıklarını taşıyan dört bölümden oluşmaktadır.
a) Evlenme Bölümü
Evlilik Hukuku Kısmının birinci bölümü olan "Evlenme" bölümü dört ayırımdan
oluşmaktadır. Bunlar "Nişanlılık", "Evlenme Ehliyeti ve Engelleri","Evlenme
Başvurusu ve Töreni" ile "Batıl olan evlenmeler"den ibarettir.
"Nişanlılık" başlığını taşıyan birinci ayırımda 123 üncü maddede yürürlükteki
Kanunda kullanılan "nişanlanmaktan mütevellit davalar" ifadesi yerine "nişanlılığın
sona ermesinden doğan dava hakları" ifadesi tercih edilmiştir. Böylece
madde, nişanlılığın sadece bozulması hâlini değil, fakat ölüm ve gaiplik
gibi diğer sona erme sebeplerini de kapsayacak biçimde kaleme alınmıştır.
Ayrıca manevî tazminatı düzenleyen 121 inci madde de, tazminatın "uygun
bir miktar para" olarak ödenmesi şeklinde kaleme alınarak açıklığa kavuşturulmuştur.
"Evlenme Ehliyeti ve Engelleri" başlığını taşıyan ikinci ayırımda yapılan
en önemli değişiklik, evlenme yaşının hem erkek hem kadın bakımından yükseltilmesidir.
Gerçekten, 1984 tarihli Öntasarıda kabul edilmeyen yaşları yükseltme konusu,
Komisyonca küçük yaştaki kişilerin, özellikle kızların evlenmesine imkân
tanınmış olmasının gerek biyolojik, gerek psikolojik açıdan olumsuz etkiler
gösterdiği gerekçesiyle kabul edilmiştir. Bu değişiklikle normal evlenme
yaşı kadın-erkek farkı da kaldırılarak on yedi yaşın doldurulması, yani
on sekizinci yaşa girilmiş olması biçiminde düzenlenmiştir. Olağanüstü
evlenme yaşı ise, aynı şekilde kadın-erkek farkı kaldırılarak on altı yaşın
doldurulması, yani on yedinci yaşa girilmiş olması biçiminde düzenlenmiştir.
Yürürlükteki Kanunun 89 uncu maddesinin ikinci fıkrasındaki "Akıl hastalıklarından
birine müptelâ olan kimse asla evlenemez" hükmü metinden çıkarılmış, daha
sonra 133 üncü madde olarak düzenlenen yeni maddeyle "Akıl hastaları evlenmelerinde
tıbbî sakınca bulunmadığı resmî sağlık kurulu raporuyla anlaşılmadıkça
evlenemez." hükmü getirilmiştir. Bu değişiklikle evlenmeleri tıbbî açıdan
sakınca doğurmayacak olan bazı önemsiz akıl hastalarının evlenmelerine
imkân tanınmıştır.
Bu değişiklik, Komisyona davet edilen adlî tıp uzmanı öğretim üyelerinin
akıl hastalıkları konusunda yaptıkları açıklamalara dayanmaktadır. Bu açıklamalarda
bazı akıl hastalarının tedavi sonucunda iyileşebilecekleri, bu gibi akıl
hastalıklarının hepsinin aynı mahiyette olmadığı, bunların bu sebeple aynı
düzenlemeye tâbi tutulmasının isabetli olmayacağı sonucu ortaya çıkmıştır.
Tasarıya yasal temsilcilerin izni konusunda yürürlükteki Kanunda mevcut
olmayan yeni bir madde (m.128) konulmuştur. Bununla yasal temsilcilerin,
evlenme yaşına erişmiş olan kişilerin evlenmelerine hiç de haklı olmayan
sebeplerle engel olmaya kalkmaları hâlinde, özellikle kız kaçırma ve kocaya
kaçma gibi olaylar yüzünden aileler arasında kavgalara sebebiyet verecek
sonuçların doğmasını önlemek amacıyla hâkimin evlenmeye izin verebilmesi
imkânı getirilmiştir.
"Evlenme Başvurusu ve Töreni" başlığını taşıyan üçüncü ayırımda 134
üncü maddeyle birbiriyle evlenecek erkek ve kadının içlerinden birinin
oturduğu yerdeki evlendirme memuruna birlikte başvurabilmeleri imkânı getirilmiştir.
Yürürlükteki Kanunun 98 inci maddesi ise başvurunun evlenecek erkeğin ikametgâhındaki
evlendirme memuruna yapılması gerektiğini öngörmektedir. Bu değişiklikle
de kadın-erkek eşitliği sağlanmış olmaktadır.
"Batıl olan evlenmeler" başlığını taşıyan dördüncü ayırımda evlenmenin
mutlak butlanı yanı sıra nisbî butlanı da düzenlenmektedir. Yürürlükteki
Kanunun evlenmenin nisbî butlanını düzenleyen 115, 116, 117 ve 118 inci
maddelerinde geçen "evlenmenin feshini" deyimi, Tasarıda doğru olarak "evlenmenin
iptalini" şekline dönüştürülmüştür. Çünkü bu maddelerde, geçerli olarak
doğmamış olan bir evliliğin iptal yoluyla ortadan kaldırılması düzenlenmektedir.
Fesih ise baştan geçerli olan bir evliliğin sonradan belli bir sebebe dayanılarak
ortadan kaldırılması yoludur. Bunun en güzel örneği de Tasarının 119 uncu
(yürürlükteki Kanunun 94 üncü) maddesinde düzenlenmiş olan gaiplik hâlinde
evliliğin feshidir.
Yürürlükteki Kanunun 119 uncu maddesi fesih (doğru olarak iptal) davasının
altı ay ve beş yıllık sürelerin geçmesiyle zamanaşımına uğrayacağını düzenlemektedir.
Doktrin ve yargısal içtihatlarda öne sürülen görüşlere göre, yenilik doğuran
hak olan iptal davası açma hakkına ilişkin süre zamanaşımı değil, hak düşürücü
süredir. Bu sebeple Tasarının bu maddeyi karşılayan 152 nci maddesinin
kenar başlığı ve metni bu şekilde düzeltilerek kaleme alınmıştır.
b) Boşanma Bölümü
"Boşanma" başlığını taşıyan ikinci bölümde boşanma sebepleri ve boşanmanın
sonuçlarıyla ilgili bazı değişiklikler yapılmıştır.
Komisyon çalışmaları sırasında Medenî Kanunda ayrı ayrı özel boşanma
sebeplerine yer verilmeyerek bunların yerine Alman Medenî Kanununda (BGB)
olduğu gibi, genel bir sebep olarak sadece "temelden sarsılma" ilkesine
dayanan bir boşanma sebebinin kabul edilip edilmemesi konusu uzunca süre
tartışılmış, ancak yürürlükteki Kanunun 134 üncü maddesinde 3444 sayılı
Kanunla yapılan değişikliğin genel bir boşanma sebebi olarak Alman Medenî
Kanununun 1555 ve 1567 nci maddelerine benzer bir hüküm içerdiği, bu genel
boşanma sebebi dışında Tasarının 161 ilâ 165 inci maddelerinde öngörülen
özel boşanma sebeplerinin uygulamada bugüne kadar herhangi bir sorun yaratmamış
olmaları ve özellikle "zina"nın özel bir boşanma sebebi olmaktan çıkartılıp
genel boşanma sebebi olarak "evlilik birliğinin temelden sarsılması" sebebi
içinde değerlendirilmesinin Türk toplumunda yanlış yorumlara yol açabileceği
düşüncesiyle, mevcut durumun aynen korunması görüşü ağırlık kazanmıştır.
Böylece boşanma sebepleri konusunda yürürlükteki Kanunda mevcut düzenlemeden
farklı bir düzenlemeye gidilmemiş, sadece kaynak Kanun olan İsviçre Medenî
Kanununun 138 inci maddesinde öngörülmüş iken yürürlükteki Kanunumuza her
nedense alınmamış olan "onur kırıcı davranış" (Ehrenkraenkung) sebebi,
Tasarının 162 nci maddesinde mevcut "hayata kast" ve "pek kötü davranış"
sebeplerine üçüncü bir sebep olarak eklenmek suretiyle doktrin ve yargısal
içtihatlarda ortaya atılan görüşlere yer verilmiş olmaktadır.
Tasarının 163 üncü maddesinde düzenlenen "suç işleme" sebebiyle boşanmaya
"çekilmezlik şartı" eklenmiş, böylece aynı madde içinde düzenlenen "haysiyetsiz
hayat sürme" sebebi ile uyum sağlanarak her iki sebep "nisbî" boşanma sebebi
hâline getirilmiştir.
Tasarının 164 üncü maddesinde düzenlenen "terk" sebebiyle boşanmada
yürürlükteki Kanunun öngördüğü üç aylık terk süresi altı aya çıkarılmıştır.
Sürenin uzatılmasının dayandığı düşünce, eşlerin barışma ve bir araya gelme
ihtimalinin daha uzunca bir sürede gerçekleşebileceğidir. Terkeden eşe
dördüncü ayın sonunda ihtarda bulunularak iki ay içinde ortak konuta dönmesi
gerektiği hususunda uyarılacaktır.
Yürürlükteki Kanunun 134 üncü maddesinde 3444 sayılı Kanunla yeniden
düzenlenmiş olan "evlilik birliğinin sarsılması" adlı genel boşanma sebebi
aynen korunmuştur.
Boşanma davalarında yetki konusunu düzenleyen 168 inci madde yeniden
kaleme alınmış ve yetkili mahkemenin, eşlerden birinin yerleşimyeri veya
eşlerin davadan önce son defa altı aydan beri oturdukları yer mahkemesi
olması uygun görülmüştür.
Boşanan kadının kişisel durumuyla ilgili olarak yürürlükteki Kanundan
ayrılınmak suretiyle Tasarının 173 üncü maddesi, boşanan kadının "evlenmeden
önceki soyadını yeniden alabilmesi"ne imkân verecek şekilde kaleme alınmıştır.
Çünkü yürürlükteki Kanunun aynı maddeyi karşılayan 141 inci maddesinde
öngörülen "bekârlık soyadını yeniden alması" hükmünün çoğu kez boşanan
kadının menfaatine ters düşeceği kabul edilmiştir.
Boşanmada maddî tazminatı düzenleyen 174 üncü madde yürürlükteki maddeden
farklı olarak daha az kusurlu tarafın da dava açabilmesi imkânını getirmiştir.
Yoksulluk nafakasını düzenleyen 175 inci madde yeniden kaleme alınmış ve
yürürlükteki Kanunun 144 üncü maddesinde öngörülen "Ancak, erkeğin kadından
yoksulluk nafakası isteyebilmesi için, kadının hâli refahta bulunması gerekir."
hükmü kadın-erkek eşitliği ilkesini zedelediği için metinden çıkartılmıştır.
Tasarıyla yeni getirilen 178 inci madde, boşanma sebebiyle açılacak
davaların boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yılın geçmesiyle
zamanaşımına uğrayacağını hükme bağlamıştır. Yürürlükteki Kanunda böyle
bir hüküm mevcut değildir. Aynı şekilde yeni getirilen 177 nci maddeyle
de boşanmadan sonra açılacak davalarda yetkili mahkemenin, nafaka alacaklısının
yerleşimyeri mahkemesi olduğu hükme bağlanmıştır. Yürürlükteki Kanunda
bu konuda da bir hüküm mevcut değildir.
Tasarıyla yeni getirilen 181 inci maddenin ikinci fıkrası, boşanma davası
devam ederken davacı eşin ölümü hâlinde diğer eşin mirasçı olup olamayacağının
şartını düzenlemektedir. Buna göre, mirasçılardan herhangi birinin davayı
devam ettirmesi ve davalı eşin kusurlu olduğunun sabit olması hâlinde,
davalı eş ölmüş olan davacı eşe mirasçı olamayacaktır. Bu durumda mirasçıların
devam ettirdikleri dava, artık boşanmaya yönelik olmayacak (zira ölümle
evlilik zaten sona ermiştir), bu davada davalının boşanmada kusurlu olup
olmadığı karara bağlanacaktır. Başka bir deyişle, bu durumda devam eden
dava, boşanmada hangi eşin kusurlu olduğunun saptanmasına yönelik olacaktır.
c) Evliliğin Genel Hükümleri Bölümü
"Evliliğin Genel Hükümleri" başlığını taşıyan üçüncü bölümde yapılan
değişikliklerin büyük bir çoğunluğu kadın-erkek eşitliğinin sağlanması
amacına yöneliktir.
Konutun seçimi, birliğin yönetimi ve giderlere katılma konularını düzenleyen
186 ncı maddeyle yürürlükteki Kanunun konutun seçimini kocaya tanıyan hükmü
değiştirilmiş ve eşlerin beraberce oturacakları ortak konutu birlikte seçmeleri
ilkesi getirilmiştir. Böylece konutun seçiminde kadına nazaran üstün konuma
getirilmiş bulunan kocanın tek başına konutu seçmesi imkânı ortadan kaldırılmıştır.
Aynı şekilde, eşitliği sağlamak amacıyla yürürlükteki Kanunun "koca birliğin
reisidir" hükmü kaldırılmış, böylece konut seçiminde olduğu gibi evlilik
birliğinin yönetiminde de eşlere eşit söz hakkı tanınmış, eşlerin evlilik
birliğini beraberce yönetmeleri ilkesi kabul edilmiştir.
Aynı maddenin üçüncü fıkrasında, eşlerin evlilik birliğinin giderlerine
katılmaları konusunda da eşitlik ilkesine yer verilmiştir. "Karı ve çocukların
infak ve iaşesinin" kocaya ait olduğuna ilişkin hüküm değiştirilerek, bu
konuda her iki eşin de giderlere katılma zorunluluğu kabul edilmiş, fakat
giderlere katılmada ölçü olarak eşlerin malî güçleri, emek ve malvarlıkları
esas alınmıştır.
Kadının soyadı konusunda yürürlükteki Kanunun 153 üncü maddesinde 4248
sayılı Kanunla yapılan ve kadının kocasının soyadının önünde "önceki" soyadını
da taşımasına imkân sağlayan değişiklik, tasarının 187 nci maddesinde aynen
korunmuştur.
Evlilik birliğinin temsilinde de kadın-erkek eşitliğini sağlayacak biçimde
esaslı değişiklik yapılmıştır. Buna göre 188 inci madde uyarınca eşlerden
her biri, ortak yaşamın devamı süresince ailenin sürekli ihtiyaçları için
evlilik birliğini temsil etme yetkisine sahip olacaklardır. Eşler aynı
zamanda birliğin temsili yetkisini kullandıkları hâllerde, üçüncü kişilere
karşı müteselsilen sorumlu tutulacaklardır. 189 uncu maddede düzenlenen
bu hükümle, bu tür borçlardan sadece kocanın şahsen sorumlu olmasını öngören
ilke değişmiş olmakta ve sonuçta kadın-erkek eşitliği sağlanmaktadır.
Temsil yetkisinin kaldırılması, sınırlanması ve kaldırılan yetkinin
geri verilmesi konularında da kadın-erkek eşitliğini sağlayan yeni düzenlemeler
yapılmıştır.
Yürürlükteki Kanunun "Karının meslek veya san'atı" kenar başlığını taşıyan
159 uncu maddesi, eşitlik ilkesine aykırı bulunarak Anayasa Mahkemesi tarafından
29.11.1990 tarih ve 30/31 sayılı kararla iptal edilmiştir. Komisyon bu
maddeyi kadın-erkek eşitliğine uygun şekilde yeniden kaleme alarak Tasarıya
192 nci madde olarak dahil etmiştir. Bu maddeyle eşlerden her birinin meslek
veya iş seçiminde diğerinin iznine bağlı olmadığı, dilediği meslek ve işi
seçmekte ve yürütmekte tamamiyle özgür olduğu açıkça dile getirilmiştir.
Tasarıya konulan yeni 194 üncü maddeye göre, aile konutuyla ilgili hukukî
işlemler söz konusu olduğunda, örneğin konutla ilgili kira sözleşmesinin
feshedilmesi, konutun devredilmesi veya konut üzerindeki hakların tamamen
veya kısmen sınırlandırılması gibi işlemlerde eşlerden her biri, diğerinin
açık rızasına muhtaç olacaktır. Rıza verilmedikçe bu işlemler yapılamayacaktır.
Bu hüküm, bir önceki maddede kabul edilen "eşlerden her birinin diğeri
ve üçüncü kişilerle her türlü hukukî işlemi yapabilme" ilkesine getirilmiş
bir istisnadır. Aynı maddeyle, aile konutu olarak özgülenen taşınmazın
maliki olmayan eşe, tapu kütüğüne konutla ilgili gerekli şerhin verilmesini
isteme hakkı tanınmaktadır. Eğer bu taşınmaz, eşlerden biri tarafından
kira yoluyla sağlanmışsa, kira sözleşmesinin tarafı olmayan eş, kiralayana
yapacağı bildirimle taraf haline gelecek, konut da bu bildirimle aile konutu
niteliğini kazanacaktır. Bu hükümlerle eşlerin menfaatini koruma amacı
güdüldüğü açıktır.
"Birlikte yaşamaya ara verilmesi" kenar başlığını taşıyan yeni 197 nci
madde, ortak yaşam nedeniyle eşlerden birinin kişiliği, ekonomik güvenliği
veya ailenin huzuru tehlikeye düştüğü sürece, o eşe ayrı yaşama hakkı tanımaktadır.
Bu hükmün düzenlenmesinde kaynak Kanunun 175 inci maddesinden esinlenilmiştir.
Tasarının 199 uncu maddesiyle İsviçre Medenî Kanununun 178 inci maddesine
uygun olarak özel bir önlem mahiyetinde olmak üzere hâkime eşlerden birinin
tasarruf yetkisinin sınırlanmasına karar verme yetkisini tanımaktadır.
Bu hükümle, boşanmaya kararlı olan kocanın sırf kadına nafaka veya tazminat
ödememek için mevcut mallarını başkalarına devretme imkânı önlenmekte ve
bu yolla kadın korunmuş olmaktadır. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında, hâkimin
eşlerden birinin taşınmazlarıyla ilgili olarak tasarruf yetkisini kaldırması
hâlinde, tasarruf yetkisinin kaldırılmasına ilişkin önlemin tapuya şerh
edilmesine re’sen karar vermesi imkânı getirilmekte ve böylece eşlerin
birbirlerinden mal kaçırmaları yolu da kapatılmış olmaktadır.
Yürürlükteki Kanunun karı koca arasında cebrî icra yasağını ve karının
koca lehine yapacağı bazı işlemlerin geçerliliğini hâkimin onayına tâbi
tutan 167, 168 ve 169 uncu maddeleri kadın-erkek eşitliğine aykırı görüldüğü
ve aynı zamanda günümüz şartlarında hiç de gerekli bulunmadığından Tasarıya
alınmamıştır.
d) Eşler Arasındaki Mal Rejimi Bölümü
Dördüncü Bölüm "Eşler Arasındaki Mal Rejimi" başlığı altında ve beş
ayırım hâlinde eşler arasındaki mal rejimlerini düzenlemektedir.
Yürürlükteki Kanuna göre eşler, evlenmeden önce veya evlilik devam ederken
Kanunda belirlenen mal rejimlerinden birini evlenme mukavelesi yapmak suretiyle
seçebilirler. Eşler bu konuda bir seçim yapmazlarsa, aralarında Kanundan
ötürü "mal ayrılığı" rejimi geçerli olacaktır. Kanun "yasal rejim"
olan
bu rejimin yanında "akdî rejim" olarak "mal ortaklığı" ve "mal birliği"
rejimlerini de düzenlemiştir.
Kaynak Kanun olan İsviçre Medenî Kanunu yasal rejim olarak "mal birliği"
rejimini benimsemiş idi. Ancak, İsviçre'de Medenî Kanununun eşlerin mal
rejimini düzenleyen altıncı bölümü (Sechster Titel) 1 Ocak 1988 tarihinde
yürürlüğe giren 5 Ocak 1984 tarihli bir Kanunla yeni baştan düzenlenmiş,
mal birliği olarak geçerli olan yasal mal rejimi bu değişiklikte "Edinilmiş
Mallara Katılma" (Errungenschaftsbeteiligung) olarak kabul edilmiştir.
Uygulamada hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurduğu gözden kaçırılmayarak
Ülkemizde geçerli olan “mal ayrılığı” rejiminin değiştirilmesi cihetine
gidilerek bunun yerine Tasarıda “Edinilmiş Mallara Katılma” rejimi yasal
rejim olarak kabul edilmiştir. Bunun yanında eşler dilerlerse akdî rejim
olarak “Mal Ayrılığı”, “Paylaşmalı Mal Ayrılığı” ve “Mal Ortaklığı” rejimlerinden
birini seçebileceklerdir. Bunun için yapacakları tek şey, 205 inci madde
uyarınca noterde bir mal rejimi sözleşmesi yapmaktan veya aralarında yapacakları
yazılı sözleşmeyi notere onaylatmaktan ibarettir.
Edinilmiş Mallara Katılma rejimi 24 madde halinde ayrıntılı biçimde
İkinci Ayırımda düzenlenmiştir.
Bu rejimde iki türlü mal vardır :Eşlerin kişisel malları ve edinilmiş
mallar.
Kişisel malların nelerden oluştuğu 220 nci maddede bentler halinde sayılmıştır.
Bu mallar kanundan ötürü kişisel mal sayılır. Ayrıca eşler mal rejimi sözleşmesiyle
bir mesleğin icrası veya işletmenin faaliyeti sebebiyle doğan edinilmiş
mallara dahil olması gereken malvarlığı değerlerini kişisel mal sayılacağını
kabul edebilirler. Tasarının 221 inci maddesi eşlere bu imkânı tanımaktadır.
Edinilmiş malların nelerden oluştuğu ise, 219 uncu maddede beş bent
halinde sayılmaktadır. Aynı maddeye göre edinilmiş mal, her eşin bu mal
rejiminin devamı süresince karşılığını vererek elde ettiği malvarlığı değerleridir.
Böylece bir eşin çalışmasının karşılığı olan edinimleri, çalışma gücünü
kaybetmesi sebebiyle kendisine ödenen tazminatlar, kişisel mallarının gelirleri,
sosyal güvenlik ve sosyal yardım kurumlarının, sandık ve benzerlerinin
yaptığı ödemeler ve nihayet edinilmiş malların yerine geçen değerler, bir
eşin edinilmiş malı sayılacaktır. Bir eşin bütün malları aksi ispat edilinceye
kadar edinilmiş mal olarak kabul edilecek, eşlerden hangisine ait olduğu
ispat edilemeyen mallar, onların paylı mülkiyetinde sayılacaktır. (m. 222)
Tasarının 223 üncü maddesine göre, her eş yasal sınırlar içinde kişisel
malları ile edinilmiş malları yönetme, bunlardan yararlanma ve bunlar üzerinde
tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Ancak bir eş diğerinin rızası olmadıkça
paylı mülkiyet konusu maldaki payı üzerinde tasarrufta bulunamaz.
Tasarının 224 üncü maddesi eşlerden her birinin kendi borçlarından dolayı
üçüncü kişilere karşı bütün malvarlığıyla sorumlu olmasını öngörmektedir.
Tasarının 225 ve devamı maddelerinde rejimin sona ermesi halleri ile
bu durumda tasfiyenin nasıl yapılacağı, eşlerin paylarının nasıl hesaplanacağı,
eklenecek değerler, kişisel mallar ile edinilmiş mallar arasında denkleştirme,
artık değer ve artık değerin paylaştırılması, aile konutu ve ev eşyası
üzerinde sağ kalan eşe tanınan haklar düzenlenmektedir.
Edinilmiş mallara katılma rejiminin düzenlenmesinde kaynak İsviçre Medenî
Kanununun 196 ilâ 220 nci maddeleri hükümlerinden geniş ölçüde yararlanılmıştır.
Hatta birkaç istisna dışında bu hükümlerin tamamen adı geçen Kanundan alındığı
da söylenebilir.
Yürürlükteki Kanunda yasal mal rejimi olarak kabul edilen “mal ayrılığı”
rejimi, Tasarıda akdî rejim olarak üçüncü ayırımda düzenlenmiştir.
Dördüncü ayırımı oluşturan paylaşmalı mal ayrılığı rejimi mal ayrılığı
rejiminin sakıncalarını gidermek amacıyla kısmen edinilmiş mallara katılma
rejimine benzeyen yeni bir rejim olarak düzenlenmiştir.
Paylaşmalı mal ayrılığı rejiminde, eşlerden her biri yasal sınırlar
içinde kendi malvarlığı üzerinde yönetim, yararlanma ve tasarruf hakkına
sahiptir. Bu husus 244 üncü maddede gayet açık bir ifadeyle dile getirilmiştir.
246 ncı madde uyarınca eşlerden her biri, kendi borçlarından bütün malvarlığıyla
bizzat sorumlu olacaktır.
Paylaşmalı mal rejimi, eşlerden birinin ölümü, başka bir mal rejiminin
kabulü, mahkemece evliliğin iptaline, boşanmaya veya mal ayrılığına geçilmesine
karar verilmesi hâllerinde sona erecektir. Bu durumda rejimin tasfiyesine
geçilecektir.
Tasarının 250 nci maddesi uyarınca, eşlerden biri tarafından bu rejimin
kurulmasından sonra edinilmiş olup da ailenin ortak kullanım ve yararlanmasına
özgülenmiş olan mallar ile ailenin geleceğini güvence altına alma amacıyla
yapılan yatırımlar veya bunların yerine geçen değerler, mal rejiminin sona
ermesi hâlinde eşler arasında eşit olarak paylaşılacaktır. Ancak, manevî
tazminat alacakları ve miras yoluyla edinilen mallar ile karşılıksız kazandırmada
bulunanın iradesinden açıkça anlaşılmadıkça, sağlararası veya ölüme bağlı
tasarruflarla edinilen mallar eşler arasında paylaşılmayacaktır.
Getirilen 251 inci madde, eşlerden birinin diğer eşin payını azaltmak
kastıyla paylaşmadan önce bir malı karşılıksız olarak elden çıkarması hâlinde
hâkime, diğer eşin alacağı denkleştirme bedelini hakkaniyete uygun biçimde
belirleme yetkisi vermektedir.
Paylaşmanın açıkça hakkaniyete aykırı olduğunun veya istemde bulunan
eşin mirasçılıktan çıkarılmasını (ıskatını) gerektirecek davranışlarda
bulunduğunun anlaşılması hâlinde hâkim, 252 nci madde uyarınca paylaştırma
istemini reddedecektir.
Paylaştırma yöntemi 253 üncü maddede; "Paylaştırmanın aynen yapılmasına
olanak yoksa, malın maliki eş diğer eşin payını parayla ödeyebileceği gibi
malı ona vererek kendi payına düşen bedelin parayla ödenmesini isteyebilir.
Paylaştırmada, paylaşım konusu olan malın edinilmesinden doğan borçlar
indirilir." şeklinde düzenlenmiştir.
Tasarı eşlerden birinin katkısından doğan hakkını da düzenlemektedir.
Buna göre, eşlerden biri diğerine ait olup paylaştırma dışı kalan bir malın
edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık
almaksızın katkıda bulunmuşsa, mal rejiminin sona ermesi hâlinde, katkısı
oranında hakkaniyete uygun bir bedel ödenmesini isteyebilecektir.
Tasarı, paylaşmalı mal ayrılığı rejimi sona erdiğinde, eşlerden her
birine, paylı mülkiyetteki bir malın kendisine özgülenmesinde üstün yararı
olduğunu ispat ederek eşine karşılığını ödemek suretiyle bu malın kendisine
özgülenmesini isteme hakkı tanımaktadır.
Tasarının 254 üncü maddesinde ekonomik ve sosyal açıdan korunması gereken
eşi koruma amacını taşıyan bir hüküm getirilmektedir. Buna göre, evliliğin
iptal veya boşanma kararıyla sona erdirilmesi hâlinde, taraflardan birine
ait olmakla beraber paylaşım konusu olan konutta paylaşmadan sonra da hangisinin
kalmaya ve ev eşyasını kullanmaya devam edeceği konusunda tarafların anlaşmaları
mümkündür. Eğer taraflar bu konuda anlaşamazlarsa, hâkim hakkaniyet gerektiriyorsa
iptal veya boşanma kararıyla birlikte bu hakka hangisinin sahip olacağına
kendiliğinden, yani bir istem olmaksızın karar verecektir. Hâkim karar
verirken, olayın özelliklerini, tarafların ekonomik ve sosyal durumlarını
ve varsa çocukların menfaatlerini göz önünde bulunduracaktır.
Anlaşma sonucunda bu hakkı elde eden eş veya anlaşmazlık hâlinde karar
veren hâkim, bu hakkın şerh edilmesini sağlamak üzere tapu idaresine bildirimde
bulunacaklardır. Şerh süresinin sonunda bu hak kendiliğinden sona erecektir.
Aile konutunda kalmaya ve ev eşyasını kullanmaya devam etmesine mahkemece
karar verilmiş olan tarafın durumunda değişiklik olması, örneğin ekonomik
durumunun iyileşmiş veya bu arada kendisine miras yoluyla yeterince mal
varlığı değeri kalmış olması durumunda, diğer taraf hâkimden kararını yeniden
gözden geçirmesini isteyebilecektir. Hâkim, şartlar gerektiriyorsa, kararını
değiştirebilecektir.
Eşlerden birinin ölümü hâlinde, tereke malları arasında ev eşyası veya
birlikte yaşanmış konut varsa, sağ kalan eş bunlar üzerinde kendisine,
miras ve paylaşmadan doğan hakkına mahsup edilmek ve yetmezse bir bedel
eklenmek suretiyle mülkiyet hakkı tanınmasını 255 inci maddenin birinci
fıkrasına dayanarak isteyebilecektir. Bu hüküm sayesinde sağ kalan eşin
birlikte yaşadıkları ve acı tatlı hatıralarla dolu olan aile konutunda
yaşantısını sürdürmesi mümkün olacaktır.
Beşinci bölümde düzenlenen "mal ortaklığı"na ilişkin hükümler büyük
ölçüde İsviçre Medenî Kanununun 221 ilâ 246 ncı maddelerinden yararlanılarak
kaleme alınmıştır.
2) HISIMLIK KISMI
Yürürlükteki Kanunda aile hukuku kitabının ikinci kısmının başlığı "Hısımlar"
biçimindedir. Bu kısımda hısımlardan çok hısımlığın nasıl doğacağı veya
kurulacağı ve hısımlık ilişkisinin hukukî sonuçları düzenlenmekte olduğundan,
başlık kaynak Kanuna da uygun olarak "Hısımlık" şeklinde değiştirilmiştir.
Yürürlükteki Kanunun bu kısmı, "Nesebi Sahih Çocuklar", "Nesebi Sahih
Olmayan Çocuk" ve "Aile" başlıklarını taşıyan üç bölümden (babtan) oluşmakta
iken, Tasarıda iki bölüm hâlinde düzenlenmiştir. Zira bu sistematik aynen
İsviçre'de 1 Ocak 1978 tarihinde gerçekleşen değişiklikle uyumlu olarak
"sahih nesep", "sahih olmayan nesep" ayrılığına son vermektedir. Bu itibarla
birinci bölümün başlığı "Nesebi Sahih Çocuklar" yerine "Soybağının Kurulması"
şeklinde değiştirilmiştir. Nesep terimi çok eskimiş olduğu ve çoğu kez
"mezhep" terimiyle karışıklığa sebep olduğu için, Tasarıda arı Türkçe bir
sözcük olan "soybağı" şekline dönüştürülmüştür. İkinci bölüm "Aile" başlığını
taşımaktadır.
a) Soybağının Kurulması Bölümü
Bu bölüm "Genel Hükümler", "Kocanın Babalığı", "Tanıma ve Babalık Hükmü",
"Evlât Edinme", "Soybağının Hükümleri", "Velâyet" ve "Çocuk Malları" olmak
üzere yedi ayırım şeklinde düzenlenmiştir.
"Genel Hükümler" başlığını taşıyan ve yürürlükteki Kanunda olmayan birinci
ayırımda çocuk ile ana ve çocuk ile baba arasında soybağının kurulmasına
ilişkin genel kurallara yer verilmiştir.
Bu ayırımda 282 nci maddenin birinci fıkrası, aslında doğal ve hukukî
bir gerçeği dile getirmekle birlikte, Medenî Kanunun soybağını düzenleyen
hükümlerinde çocuk ile baba arasında olduğu gibi, çocuk ile ana arasındaki
soybağının da nasıl kurulduğunu açıklayan bir hükmün bulunması gereğini
yerine getirmektedir. İkinci fıkrada, çocuk ile baba arasında soybağının
kurulmasını sağlayan hukukî olaylar sayılmaktadır. Buna göre, çocuk ile
baba arasında soybağının kurulmasına kaynaklık eden hukukî olaylar, seçenek
olarak evlilik, tanıma veya hâkim kararıdır. Üçüncü fıkrada da soybağının
kurulmasını sağlayan "evlât edinme" belirtilmektedir.
Yürürlükteki Kanunda mevcut olmayan 282 nci madde kaleme alınırken kaynak
İsviçre Medenî Kanununda yapılan ve 1978 yılı başında yürürlüğe giren değişiklik
örnek alınmıştır.
İkinci ayırım "Kocanın Babalığı" başlığını taşımaktadır. Bu ayırımda
evliliğe dayalı "babalık karinesi" ile bunun sonuçları düzenlendikten hemen
sonra, "sonradan evlenme" sayesinde evlilik içinde doğan çocuklara ilişkin
hükümlere kendiliğinden tâbi olma, yani koca ile çocuk arasında soybağının
kurulması, kocanın babalığının bu sayede hukuken kabullenilmesi olanağı
da yer almakta ve yürürlükteki Kanunun ikinci fasılında olduğu gibi "Nesebin
Tashihi" şeklinde bir başlık altında bağımsız bir ayırıma yer verilmemektedir.
Bu ayırımın başlığı, çocuk ile soybağı ilişkisi kurulan kişinin, çocuğu
doğuran kadın ile evli olan kişi olması hâline işaret etmek üzere "Kocanın
Babalığı" şeklinde belirlenmiştir. Bu ayırımda çocuğu doğuran kadın ile
evli olan veya evliliği sona ermiş bulunan kişinin çocuk ile olan soybağı
düzenlenmektedir.
Soybağının reddi konusunu düzenleyen 286 ncı maddenin ikinci fıkrasında,
ilgili olan çocuğa da dava hakkının tanınması gerektiği görüşü benimsenmiştir.
Tasarının 288 inci maddesinin birinci fıkrasında, yürürlükteki metinden
farklı olarak "yüz seksen günlük süre" bir ölçü olarak zikredilmemiş, sadece
"evlenmeden önce...ana rahmine düşmüşse" deyimi kullanılmıştır. Çünkü evlilik
içinde ana rahmine düşmüş olma olgusunun hangi durumda kabul edileceği,
yüz seksen günlük süre ölçüsü de zikredilmek suretiyle zaten bir önceki
maddede düzenlenmiştir ki, o maddenin zıt anlamı, evlenmeden önce ana rahmine
düşmenin ne zaman söz konusu olacağını da ortaya koymaktadır.
Tasarının 289 uncu maddesiyle yürürlükteki Kanunda öngörülen bir aylık
dava açma süresi bir ve beş yıllık süreler hâline getirilmiştir.
"Karinelerin çakışması" kenar başlığını taşıyan 290 ıncı madde ile yürürlükteki
Kanunda düzenlenmemiş olan önemli bir konu hükme bağlanmaktadır. Kaynak
Kanundan esinlenerek kaleme alınan bu maddeye göre, çocuk evliliğin sona
ermesinden başlayarak üç yüz gün geçmeden önce doğmuş ve ana da bu arada,
yani çocuk doğmadan önce yeniden evlenmiş olursa, ikinci evlilikteki koca
baba sayılacaktır. Ancak bu karine âdi bir karine mahiyetindedir, yani
aksi ispatlanarak çürütülebilir. Bu durumda ise, sona eren birinci evlilikteki
koca baba sayılacaktır.
Diğer ilgililerin dava hakkının düzenlendiği 291 inci maddenin ikinci
fıkrasıyla, ergin olmayan çocuğun dava hakkı hükme bağlanmaktadır. Davayı
çocuk adına kayyım açacaktır. Kayyım, atanma kararının kendisine tebliğinden
itibaren bir yıl içinde soybağının reddi davasını açabilecektir.
292, 293 ve 294 üncü maddeler yürürlükteki Kanunun "Nesebin Tashihi"
başlığını taşıyan 247 ve devamı maddelerini karşılamaktadır. Madde sonradan
evlenme yoluyla çocuk ile koca arasında soybağı kurabilme imkânını düzenlemektedir.
Bu durumda çocuk kendiliğinden evlilik içinde doğan çocuklara ilişkin hükümlere
tâbi olacaktır.
Üçüncü ayırım "Tanıma ve Babalık Hükmü" başlığı altında çocuk ile babası
arasındaki soybağının "tanıma" ve "babalığa mahkemece karar verilmesi"
yoluyla kurulmasını düzenlemektedir. Tasarıda "sahih nesep -sahih olmayan
nesep" farklılığı kaldırıldığı için tanıma ve babalık hükmü, yürürlükteki
Kanunun sistematiğinden farklı olarak, soybağının hükümlerinden önce düzenlenmiştir.
Tanıma ve babalık hükmü çocuk ile baba arasında "sahih olmayan (gayri sahih)
nesep" değil, normal bir soybağı kurmaktadır.
Tanımanın koşullarını ve şeklini düzenleyen 295 inci maddede, şartları
varsa tanımanın babanın babası tarafından da yapılmasına imkân tanıyan
yürürlükteki hükme yer verilmemiştir. Şekil konusunda yürürlükteki Kanundan
farklı olarak, tanımanın resmî senet veya vasiyetname ile yapılabilmesi
yanında, nüfus memuruna veya mahkemeye yazılı başvuruda bulunmak suretiyle
de yapılmasına imkân sağlanmıştır.
Dördüncü ayırımda "Evlât Edinme" düzenlenmektedir. Tasarıyla getirilen
yeni düzenleme, evlât edinme konusunda büyük değişiklikleri içermektedir.
Bu değişiklikler aşağıda ilgili maddelerde açıklanacaktır.
Küçüklerin, yani henüz ergin olmamış bulunan kişilerin evlât edinilmesi,
onların evlât edinen tarafından iki yıl süreyle bakılmış ve eğitilmiş olmaları
koşuluna bağlanmıştır. (m.305) Bir sonraki 306 ncı madde uyarınca, evli
olmayanların birlikte evlât edinmeleri mümkün olmayacak, ancak eşler birlikte
evlât edinebileceklerdir. Ancak eşlerden biri en az iki yıldan beri evli
olmaları veya otuz yaşını doldurmuş bulunması koşuluyla diğer eşin önceki
evliliğinden olan çocuğunu evlât edinebilecektir. Bu hüküm, birinci fıkra
hükmünün istisnasını oluşturmaktadır.
Eşlerin bir kimseyi birlikte evlât edinebilmeleri için, en az beş yıldan
beri evli olmaları veya otuz yaşını doldurmuş bulunmaları gerekecektir.
Böylece yürürlükteki Kanunun öngördüğü yaş, otuz beşten "otuza" indirilmiş
olmaktadır. Yapılan bu yeni düzenlemeyle örneğin iki yıldan beri evli olmakla
birlikte otuz yaşını doldurmuş bulunan eşler evlât edinebilecekleri gibi,
henüz otuz yaşını doldurmamış olmakla beraber en az beş yıldır evli olan
eşler de evlât edinebileceklerdir.
Tek başına evlât edinmenin düzenlendiği 307 nci maddeye göre, evli olmayan
bir kimse otuz yaşını doldurmuş olduğu takdirde tek başına evlât edinebilecektir.
Aynı madde uyarınca, otuz yaşını doldurmuş olan eş, diğer eşin ayırt
etme gücünden sürekli olarak yoksunluğunu veya iki yılı aşkın süreden beri
nerede olduğunun bilinmemesi ya da iki yıldan beri mahkeme kararıyla eşinden
ayrı yaşamakta olması yüzünden birlikte evlât edinmesinin mümkün olmadığını
ispat ederse, tek başına evlât edinebilecektir. Bu hüküm bir önceki maddeyle
getirilen "eşlerin ancak birlikte evlât edinebilecekleri" kuralının istisnasını
oluşturmaktadır.
Tasarıyla yeni getirilen 312 nci maddenin birinci fıkrası, küçüklerin
evlât edinilmek amacıyla bu işlerle görevli bir kuruma yerleştirilmesi
ve ana ve babadan birinin rızasının bulunmaması hâlinde, kural olarak küçüğün
yerleştirilmesinden önce, evlât edinen veya evlât edinmeye aracılık yapan
kurumun istemi üzerine, hâkimin bu rızanın aranıp aranmamasına karar verebilmesini
düzenlemektedir. Üçüncü fıkra ise, ana ve babadan birinin küçüğe karşı
özen yükümlülüğünü yeterince yerine getirmemesi sebebiyle rızasının aranmaması
kararının kendisine yazılı olarak bildirilebileceğini hükme bağlamaktadır.
Tasarı, küçüklerin evlât edinilmesinde yürürlükteki Kanundan ayrılarak,
evlât edinenin "nesebi sahih füruunun bulunmaması" şartını benimsememiş,
böylece altsoyu bulunsa dahi bir kimsenin bir veya birden fazla küçüğü
evlât edinebilmesine olanak tanımıştır. Oysa Tasarıda erginlerin ve kısıtlıların
evlât edinilmesi, evlât edinenin altsoyunun bulunmaması koşuluna bağlanmıştır.
Böylece küçükler ile erginlerin ve kısıtlıların evlât edinilmelerinde farklı
bir yol izlenmiştir. Erginlerin ve kısıtlıların evlât edinebilmeleri 313
üncü maddede üç bent hâlinde şu hâllere indirgenmiştir:
1. Bedensel veya zihinsel özrü sebebiyle sürekli olarak yardıma
muhtaç ve evlât edinen tarafından en az beş yıldan beri bakılıp gözetilmekte
ise,
2. Evlât edinen tarafından, küçükken en az beş yıl süreyle bakılıp
gözetilmiş ve eğitilmiş ise,
3. Diğer haklı sebepler mevcut ve evlât edinilen, en az beş yıldan
beri evlât edinen ile aile halinde birlikte yaşamakta ise.
Evlât edinme kararının, evlât edinenin oturmayeri; birlikte evlât edinmede
eşlerden birinin oturmayeri mahkemesince verileceği 315 inci maddeyle öngörülmüştür.
Bunu izleyen maddede, evlât edinmeye ancak esaslı sayılan her türlü durum
ve koşulların kapsamlı biçimde araştırılmasından ve gerektiğinde uzmanların
görüşünün alınmasından sonra karar verileceği vurgulanmaktadır. Bu aşamada,
evlât edinenin altsoyu varsa onların evlât edinmeyle ilgili tavır ve düşüncelerinin
de değerlendirilmesi gerekecektir.
Tasarının 320 nci maddesi yürürlükteki Kanunda düzenlenmemiş olan "evlâtlık
işlemlerinde aracılık" kurumunu hükme bağlamaktadır. Uygulamada çoğu kişiler
evlât edinmeyi, bir çok aileler de kendi çocuklarının evlât edinilmesini
arzuladıkları hâlde, bunları bir araya getiren kurumlar ve bu kurumların
yasal statülerini düzenleyen hükümler mevcut olmadığı için, Ülkemizde evlât
edinme işlemleri sağlıklı ve etkin biçimde gerçekleştirilememektedir. Yeni
getirilen bu madde, Ülkemizde bu alanda mevcut olan söz konusu eksikliği
gidermek amacını taşımaktadır. Bu yeni hükme göre, evlât edinme işlemlerinde
aracılık sadece Devletin kendi yetkili kurumları tarafından yapılabilecek,
gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel kişileri bu faaliyetleri yürütemeyeceklerdir.
Küçüklerin evlât edinilebilmeleri için, ayırt etme gücüne sahip bulunan
küçüğün rızası gerekli olduğu gibi, ana ve babasının rızası da gerekecektir.
Rıza, küçüğün veya ana ve babasının oturdukları yer mahkemesinde sözlü
veya yazılı olarak açıklanmak suretiyle tutanağa geçirilecektir (m.309).
Ancak, rıza küçüğün doğumunun üzerinden altı hafta geçmeden önce verilemeyecektir.
Ana ve babaya, verdikleri rızayı bir defa geri alabilmeleri imkânı tanınmıştır.
Ancak, geri almadan sonra verilecek rıza kesin rıza sayılacaktır (m.310).
Beşinci ayırım "Soybağının Hükümleri" başlığını taşımakta ve yürürlükteki
Kanunun 259 ilâ 261 inci maddelerinin yer aldığı "Nesep Sıhhatinin Umumî
Hükümleri" başlıklı dördüncü faslını karşılamaktadır.
Çocuğun soyadı konusunun düzenlendiği 321 inci maddeye göre çocuk, ana
ve baba evliyse ailenin soyadını taşıyacaktır. Eğer ana ve baba evli değilse,
yani çocuk yasal olmayan bir birleşme sonucunda dünyaya gelmişse, ananın
soyadını taşıyacaktır. Ancak, ana önceki evliliğinden dolayı çifte soyadı
taşımakta ise, o zaman çocuk onun bekârlık (kızlık) soyadını taşıyacaktır.
Tasarıyla yeni getirilen 323 üncü madde ana ve babanın, kendi velâyetleri
altında bulunmayan, örneğin ana ve babadan alınarak başka bir kimsenin
koruma ve gözetimine bırakılmış olan çocuk ile uygun bir biçimde kişisel
ilişki kurulmasını isteme haklarını düzenlemektedir. Bir sonraki 324 üncü
madde ise, ana ve babanın bir önceki madde uyarınca çocuk ile kurabilecekleri
kişisel ilişkinin sınırlarını belirlemektedir. Buna göre, ana ve babadan
herbiri diğerinin çocuk ile kişisel ilişkisini zedelemekten, çocuğun eğitilmesini
ve yetiştirilmesini engellemekten kaçınmak zorundadırlar. İkinci fıkrada
belirlenen hâllerde kişisel ilişki kurma hakkının reddedilmesi veya onlardan
geri alınması söz konusu olacaktır.
Yeni getirilen 325 inci madde ise olağanüstü hâllerin mevcut olması
durumunda çocuğun menfaatine uygun düştüğü ölçüde çocuk ile kişisel ilişki
kurulmasını isteme hakkının diğer kişilere, özellikle hısımlara da tanınabilmesini
hükme bağlamaktadır. Bu ilişkilerin kurulmasıyla ilgili bütün düzenlemelerde
çocuğun oturduğu yer mahkemesi yetkili kılınmıştır. (m.326) Ancak, aynı
madde uyarınca, çocuk ile kişisel ilişkiye yönelik bir düzenleme yapılıncaya
kadar, velâyet hakkına sahip veya çocuk kendisine bırakılmış olan kimsenin
rızası dışında kişisel ilişki uygulanması mümkün olmayacaktır. Örneğin
çocuğun korunması ve gözetimi bir başka kimseye bırakılmışsa, mahkemece
düzenleme yapılıncaya kadar ana ve baba, çocuğun kendisine bırakıldığı
bu kimsenin rızası olmadıkça çocukları ile kişisel ilişki kuramayacaklardır.
Çocuğun bakımıyla ilgili olarak getirilen yeni 328 inci madde, ana ve
babanın bakım borcunun çocuğun ergin olmasına kadar devam edeceğini, ancak
çocuk ergin olmuş olsa bile bakım borcunun çocuğun eğitiminin sona ermesine
kadar ana ve babadan durum ve koşullara göre beklenebilecek ölçüde olmak
üzere devam edeceğini hükme bağlamaktadır.
Tasarının 329 uncu maddesi yürürlükteki Kanunda mevcut olmayan "nafaka
davası açma hakkı"nı düzenlemektedir. Buna göre, küçüğe fiilen bakan ana
veya baba diğerine karşı doğrudan doğruya kendi adına nafaka davası açabilecektir.
Küçük de ayırt etme gücüne sahip ise nafaka davası açabilecek, sahip değilse
onun adına bu davayı atanacak kayyım veya vasi açabilecektir. Nafaka miktarı
çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçleri
dikkate alınarak belirlenecek ve her ay peşin olarak ödenecektir. Durumun
değişmesi hâlinde hâkim, istem üzerine nafaka miktarını yeniden belirleyecek
veya kaldıracaktır.
Babalık davası ile birlikte nafaka istenir ve hâkim, babalık olasılığını
kuvvetli bulursa, hükümden önce çocuğun ihtiyaçları için uygun bir nafakaya
karar verebilecektir. Soybağı tespit edilirse davalı uygun nafaka miktarını
depo etmeye veya geçici olarak ödemeye mahkûm edilebilecektir.
Yürürlükteki Kanunda bulunmayan yeni bir maddede (m.334) ana ve babanın
nafaka yükümlülüklerini ileride de yerine getirmeyeceklerine dair veri
oluşturan bazı hâller sayılmakta ve bunların varlığı hâlinde hâkimin, ana
ve babayı uygun bir güvence sağlamaya mahkûm edebileceği yahut başka önlemlerin
alınmasına karar verebileceği hükme bağlanmaktadır.
Altıncı ayırım "Velâyet" konusunu düzenlemektedir. Bu ayırım yürürlükteki
Kanunun yedinci babının beşinci faslını karşılamaktadır. Bu ayırımda yer
alan maddelerin bazıları İsviçre Medenî Kanununun 1976 tarihli değişikliğinden
esinlenilerek düzenlenmiş, bazıları yürürlükteki Kanundan, bazıları ise
1984 tarihli Öntasarıdan alınmıştır.
Tasarının 335 inci maddesinde ergin olmayan çocuklar üzerinde velâyet
hakkının ana ve babaya ait olduğu kuralı tekrarlandıktan sonra, 336 ncı
maddede evlilik devam ettiği sürece ana ve babanın velâyeti birlikte kullanacakları
vurgulanmaktadır. Yürürlükteki Kanunun velâyetin yürütülmesinde ana ve
babanın anlaşamamaları hâlinde babanın oyuna üstünlük tanıyan 263 üncü
maddesindeki hüküm, kadın-erkek eşitliğini bozmakta olduğundan Tasarının
bu maddesine alınmamıştır.
Tasarıya yeni konulan 337 nci maddeyle, ana ve baba evli değilse velâyetin
anaya ait olduğu hükme bağlanmıştır. Ancak, aynı maddede ananın küçük,
kısıtlı veya ölmüş olması ya da velâyetin kendisinden alınmış olması durumunda,
hâkimin çocuğun menfaatine göre çocuğa vasi atama ya da velâyeti babaya
verme konusunda yetkili olduğu açıklanmaktadır.
Yürürlükteki Kanunda düzenlenmemiş olan bir başka konu da yeni 338 inci
maddeyle hükme bağlanmıştır. Buna göre, eşler ergin olmayan üvey çocuklarına
da özen ve ilgi göstermekle yükümlüdürler. Bir eş, kendi çocuğu üzerinde
velâyeti kullanan eşine uygun bir şekilde yardımcı olacak, hatta durum
ve koşullar zorunlu kılarsa çocuğun ihtiyaçları için onu temsil edecektir.
Bu madde hükmü, bir sosyal ahlâk gerekliliğini, Medenî Kanunda yer alan
bir özel hukuk kuralı düzeyine çıkarmaktadır.
"Çocuk Malları" başlığını taşıyan yedinci ayırımda düzenlenen maddelerde
yürürlükteki Kanuna nazaran büyük ve önemli değişiklik olmamıştır.
Değişiklik getiren bir hüküm 354 üncü maddededir. Yürürlükteki Kanun
çocuk malları üzerinde istifade (yararlanma) hakkı tanırken, Tasarı daha
sınırlı bir anlamı olan "kullanma" deyimini tercih etmiş, böylece de çocuğu
korumak amacıyla, ana ve babanın çocuk mallarını sadece kullanabilecekleri,
onlardan yararlanamayacakları hükme bağlanmıştır.
355 inci maddeyle getirilen değişiklik, çocuk mallarının gelirlerinin
çocuğa sarfedilmesinden sonra artan kısmın aile ihtiyacına sarfedileceği,
kalanın ise çocuğun mallarına katılacağı şeklindedir.
Kısmen kaynak Kanunun 320 nci maddesinden alınan yeni 356 ncı maddede,
çocuğa yapılan sermaye biçimindeki ödemelerin, tazminat ödemelerinin ve
maddî değeri olan benzeri edimlerin, olağan ihtiyaçlar gerektirdiği ölçüde
çocuğun bakımı için kısmen kullanılabileceği hükme bağlanmaktadır. İkinci
fıkra, çocuğun bakımı, eğitimi ve yetiştirilmesi için zorunluluk varsa,
hâkimin ana ve babaya, belirlediği miktarlarda çocuğun diğer mallarına
da başvurma yetkisi tanıyabileceğini belirtmektedir.
Tasarının 359 uncu maddesinde yürürlükte olan Kanundaki "küçüğün kazancının,
yanlarında yaşadığı sürece, ana ve babaya ait olduğuna" ilişkin hükme yer
verilmemiş, ancak ana ve baba ile birlikte yaşayan çocuğun kendi bakımı
için uygun bir katkıda bulunması esası getirilmiştir. Bir önceki 358 inci
maddede de yeni bir hüküm olarak ölüme bağlı tasarruf yoluyla çocuğun saklı
payının ana ve babanın yönetimi dışında bırakılabileceği hükme bağlanmıştır.
Çocuk mallarının geri verilmesinde ana ve babanın sorumluluğu yürürlükteki
Kanundan farklı biçimde düzenlenmiştir. Yürürlükteki Kanun onların intifa
hakkı sahibi gibi sorumlu olacaklarını öngörmüş iken, Tasarı onları "vekil"
gibi sorumlu tutmaktadır.
b) Aile Bölümü
Bu bölüm "Nafaka Yükümlülüğü", "Ev Düzeni" ve "Aile Malları" başlıklarını
taşıyan üç ayırımdan oluşmaktadır.
Ayırımın başlığında yer alan "Nafaka" terimi eski bir terim olmakla
beraber, uygulamada geniş ölçüde alışılmış ve anlamı herkes tarafından
bilinmekte olduğundan, değiştirilmesi yoluna gidilmeyerek aynen korunmuştur.
Birinci ayırımda 364 üncü maddeye eklenen üçüncü fıkrayla eşin ve ana
ve babanın bakım borçlarına ilişkin hükümlerin saklı olduğu vurgulanmıştır.
Kaynak Kanundan esinlenerek kaleme alınan yeni 366 ncı madde, korunmaya
muhtaç kişilerin bakımının bununla yükümlü kurumlar tarafından sağlanacağını
öngörmektedir. Esasında bu hükümle korunmaya muhtaç kişilere ilişkin özel
kanunlara yollama yapılmaktadır. Maddede özellikle "korunmaya muhtaç çocuklardan"
değil, fakat "korunmaya muhtaç kişilerden" söz edilmektedir. Bu kurumlar,
söz konusu kişiler için yaptıkları giderleri nafaka yükümlüsü hısımlarından
isteyebileceklerdir.
İkinci ayırımda "Ev Hakimiyeti" düzenlenmektedir.
367 nci madde, sadece "aynı çatı altında" sözcüklerinin çıkarılması
suretiyle, yürürlükteki Kanundan aynen alınmıştır. 368 inci maddede yapılan
tek değişiklik, ev başkanının göstermesi gereken özenle ilgilidir. Yürürlükteki
metinde bu özen, ev başkanının kendi eşyasına göstereceği özen ile aynı
iken, maddede bu ölçüden ayrılınmış ve somut olayın özelliğine göre gösterilmesi
gereken objektif bir özen aranmıştır.
Ev başkanının sorumluluğunu düzenleyen 369 uncu maddeye, yürürlükteki
Kanunun 320 nci maddesindeki hükme ilâveten, "bu dikkat ve özeni gösterseydi
dahi zararın meydana gelmesini engelleyemeyeceğini" deyimi konulmuş, böylece
ev başkanının Borçlar Kanununun 55 ve 56 ncı maddelerinde olduğu gibi sorumluluktan
kurtulabilmesi olanağı kabul edilmiştir.
Tasarıya konulan yeni 370 ve 371 inci maddeler uyarınca talep edilebilecek
denkleştirme bedelinin istenmesi zamanı düzenlenmektedir.
"Aile Malları" başlığını taşıyan üçüncü ayırımda yer alan hükümlerde
esasa ilişkin önemli değişiklik yapılmamış, sadece bazı deyim ve terimler
arılaştırılmıştır. "Aile şirketi emvali" eskimiş bir terim olduğundan "Aile
malları ortaklığı" şeklinde; "Hissei temettü şartiyle şirket" terimi ise
"Kazanç paylı aile malları ortaklığı" şeklinde değiştirilmiştir.
3) VESAYET KISMI
Aile hukuku kitabının üçüncü kısmında düzenlenen vesayet, "Vesayet Düzeni",
"Vesayetin Yürütülmesi" ve "Vesayetin Sona Ermesi" başlıklarını taşıyan
üç bölümden oluşmaktadır.
Vesayet kısmında düzenlenmekte olan kurumlarda ve bunlara ilişkin hükümlerde
önemli ve esaslı değişiklikler söz konusu değildir. Daha çok şekle ilişkin
olarak bazı terim ve deyimler arılaştırılmış, bu suretle maddelerin içerikleri
ile uyum sağlanmış ve hükümlerin daha kolay anlaşılması mümkün hâle getirilmiştir.
Örneğin alışılmış olmaları sebebiyle vesayet, vasi, vesayet makamı, aile
meclisi ve kayyım terimleri aynen korunurken, "kanunî müşavir" yerine "yasal
danışman" terimi tercih edilmiştir. Aynı şekilde "vesayet teşkilâtı" yerine
"veyaset düzeni"; "vesayet uzuvları" yerine "vesayet organları" terimlerine
yer verilmiştir.
a) Vesayet Düzeni Bölümü
Özel vesayetin kurulmasında istemde bulunacakları belirleyen 399 uncu
maddeye, yürürlükteki metinde geçen "vesayet altındaki kimsenin yakın kan
veya sıhrî hısımlarından iki reşidin" deyimi yerine, "vesayet altına alınan
kişinin fiil ehliyetine sahip iki yakın hısımının" deyiminin konulması
tercih edilmiştir.
"Vesayeti Gerektiren Hâller" başlığını taşıyan ikinci ayırımda istek
üzerine kısıtlanmayı düzenleyen 408 inci maddede sayılan hâllere "ağır
hastalık" hâli de eklenmiştir.
Yürürlükteki Kanunun 356 ncı maddesini karşılayan 406 ncı maddenin kenar
başlığı arılaştırılmış, ayrıca hem kenar başlığında, hem de madde metninde
"ayyaşlık" yerine "alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı" deyiminin kullanılması
uygun görülmüştür. Bu suretle ayyaşlığın sadece alkol bağımlılığını ifade
etmediği vurgulanmıştır.
409 uncu maddede akıl hastalığı veya akıl zayıflığı sebebiyle kısıtlamaya
ancak resmî sağlık kurulu raporu üzerine karar verilebileceği hükmü getirilmiş,
bu suretle herhangi bir hekimin raporuyla karar verme imkânı ortadan kaldırılmıştır.
"Vasinin atanması" başlıklı dördüncü ayırımda vasiliği kabul yükümlülüğünü
düzenleyen maddede yapılan değişiklikle, bu yükümlülüğün sadece erkekler
için değil, fakat kadınlar için de öngörüldüğünü vurgulamak üzere yürürlükteki
Kanunda yer alan "erkekler" sözcüğü "vasiliğe atananlar" şekline dönüştürülmüştür.
Böylece erkekler aleyhine bozulan eşitlik de giderilmiş olmaktadır.
Vasilikten kaçınma sebeplerini düzenleyen 417 nci maddeye yürürlükteki
metinde sayılanlardan başka Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu üyeleri, hâkimlik
ve savcılık mesleği mensupları da eklenmiş, böylece kaçınabileceklerin
alanı bir ölçüde genişletilmiştir.
Beşinci ayırımın başlığı yürürlükteki Kanunda "Kayyımlık" iken Tasarıda
bu başlığa "Yasal Danışmanlık" da eklenmiştir. Zira bu ayırımda aynı zamanda
yasal danışmanlık da düzenlenmektedir.
429 uncu maddenin kenar başlığı yürürlükteki Kanunda "Mahdut ehliyet"
tir. Oysa bu maddede ehliyet konusu değil, "yasal danışmanlık" düzenlenmektedir.
Bu sebeple başlık "Yasal danışmanlık" olarak değiştirilmiştir. Ayrıca madde
içerisinde de "reyi alınmak üzere müşavir" yerine "yasal danışmanı" deyimi
kullanılmıştır. Maddenin birinci bendinde "husumet" deyimiyle kastedilen,
"dava açma"dır. Bu sebeple "dava açma" şeklinde terim değişikliği yapılmıştır.
Yürürlükteki Kanunda beş ayırımdan (fasıldan) oluşan birinci bölüm (bab),
Tasarıda "Koruma Amacıyla Özgürlüğün Kısıtlanması" başlıklı yeni bir ayırımın
eklenmesiyle altı ayırımdan oluşur duruma gelmiştir.
Yürürlükteki Kanunda ve 1984 tarihli Öntasarıda mevcut olmayan bu altıncı
ayırım, İsviçre Medenî Kanununda 1 Ocak 1981 tarihinde yürürlüğe girmiş
bulunan yeni düzenlemeden esinlenerek ve aynı düzenlemenin Ülkemiz için
de gerekli ve yararlı olduğu düşünce ve inancıyla Tasarıya alınmıştır.
Nitekim aynı ihtiyaç Anayasamızın 19 uncu maddesinde de açıkça ifade edilmiştir.
432 nci madde ve onu izleyen maddelerde, kişinin korunması amacıyla
özgürlüğünün kısıtlanması söz konusu olup, bu denli önemli bir konunun
koşulları, hüküm ve sonuçları, bir takım özel hükümlerin konulmasını gerektirmiştir.
432 nci maddede kişinin bir kuruma yerleştirilmesi veya alıkonulması
belli sebeplere bağlanmıştır. Bunlar toplum için tehlike oluşturan akıl
hastalığı, akıl zayıflığı, alkol veya uyuşturucu madde bağımlığı, ağır
tehlike arzeden bulaşıcı hastalık veya serserilik hâlleridir. Ağır tehlike
arzeden hastalıkların neler olduğunun belirlenmesi tıp biliminin işi olmakla
beraber, buraya AIDS, ilerlemiş verem, kolera ve veba gibi bulaşıcı hastalıkların
gireceği düşünülebilir. Madde sadece ergin kişilerin bir kuruma yerleştirilmesini
veya kurumda alıkonulmasını öngörmektedir. Ergin olmayan kişiler, yani
küçükler bu maddenin kapsamına girmemektedir. Bu kişilere ilişkin koruma
önlemleri daha önceki maddelerde hükme bağlanmıştır. Ergin kişinin bu madde
uyarınca bir kuruma yerleştirilmesi veya kurumda alıkonulması için, kısıtlı
olup olmaması önemli değildir. Kısıtlı olmamasına karşın eğer maddede sayılan
sebeplerden biri söz konusu ise, yani kişi toplum için bir tehlike oluşturuyor
ise, bu kişi bir kuruma yerleştirilebilecek ya da kurumda alıkonulmaya
devam edilecektir.
433 ve devamı maddelerde bu konuda karar vermeye yetkili vesayet makamı,
bildirim yükümlülüğü, itiraz, usul ve yargılama usulü konuları düzenlenmektedir.
b) Vesayetin Yürütülmesi Bölümü
Bu bölüm "Vasinin Görevleri", "Kayyımın Görevleri", "Vesayet Dairelerinin
Görevleri" ve "Vesayet Organlarının Sorumluluğu" başlıklarını taşıyan dört
ayırımdan oluşmaktadır.
Birinci ve daha sonraki ayırımlarda esasa ilişkin olarak büyük ve önemli
değişiklik yapılmamış, bazı küçük değişikliklerle yetinilmiştir. Örneğin
yürürlükteki Kanunun 392 nci maddesinde vasinin bağış yapamayacağı öngörülmüş
iken, Tasarının bu maddeyi karşılayan 449 uncu maddesinde yapılması yasak
olan bağışın "önemli" olması şartı getirilmektedir.
454 üncü maddenin kenar başlığı "malların idaresi" yerine "malvarlığının
yönetilmesi" şeklinde değiştirilmiştir. Çünkü burada mallar değil, malvarlığının
kül hâlinde yönetilmesi söz konusudur. Aynı şekilde 451 inci maddenin kenar
başlığı da içeriğiyle uyumlu olmak üzere "vesayet altındaki kişinin yapabileceği
işler" şeklinde kaleme alınmıştır. Yürürlükteki maddenin kenar başlığı
ise "Küçüğün tasarrufu" şeklindedir.
Vasilik süresi yürürlükteki Kanunda dört yıl iken, yeni düzenlemede
bu süre kaynak Kanuna da uygun olarak iki yıla indirilmiştir.
Vesayet organlarının sorumluluğunun düzenlendiği dördüncü ayırımda,
vesayet ve denetim makamı gibi organlarda görevli olanların haksız fiilleriyle
verdikleri zararlardan dolayı Devlet'in doğrudan doğruya sorumlu olması
esası getirilmiştir. Aynı maddede Devlet, vasi, kayyım ve yasal danışmanların
verdikleri zararlardan da sorumlu tutulmuştur. Ancak, burada Devletin sorumluluğu,
bu kişilerin zararı ödeyememeleri hâlinde ikinci derecede bir sorumluluk
olarak düzenlenmiştir.
c) Vesayetin Sona Ermesi Bölümü
Bu bölüm "Vesayeti Gerektiren Hâllerin Sona Ermesi", "Vasilik Görevinin
Sona Ermesi" ve "Vesayetin Sona Ermesinin Sonuçları" olmak üzere üç ayırımdan
oluşmaktadır.
Bu ayırımlarda esasa ilişkin önemli değişiklik yapılmamıştır. Değişiklikler
daha çok şekil ve ifadenin arılaştırılması yönünde olmuştur.
Esasa ilişkin bir değişiklik, yürürlükteki Kanunun 429 uncu maddesinde
hafif yolsuzlukta sulh mahkemesi tarafından vasiye verilmesi öngörülen
yirmi beş liralık para cezasının, bu maddeyi karşılayan 485 inci maddeden
kaldırılması olmuştur. Zira Medenî Kanunda para cezasına ilişkin bir hükmün
yer alması söz konusu olmamak gerekir.
D) MİRAS HUKUKU
Tasarının "Miras Hukuku" başlığını taşıyan üçüncü kitabı iki kısımdan
oluşmaktadır. Bunlar "Mirasçılar" ve "Mirasın Geçmesi" başlıkları altında
düzenlenmektedir.
1) MİRASÇILAR KISMI
Bu kısım biri "Yasal Mirasçılar" diğeri "Ölüme Bağlı Tasarruflar" olmak
üzere iki bölüme ayrılmıştır.
a) Yasal Mirasçılar Bölümü
Tasarının 497 nci maddesine eklenen yeni bir hükümle, büyük analar ve
büyük babaların kendi çocukları yani mirasbırakanın amcası, halası, dayısı
veya teyzesi hayatta iseler, mirasbırakandan önce ölmüş olan büyük analar
ve büyük babalara düşen miras paylarının onların çocuklarına, yani yukarıda
sayılan kişilere geçmesi imkânı sağlanmıştır. Yürürlükteki Kanunun 441
inci maddesinde 14.11.1990 tarihli ve 3678 sayılı Kanunla yapılmış olan
değişiklik, söz konusu miras paylarının bu kişilere geçmesini önlemektedir.
Bu ise, Türk toplumunun aile yapısı ve amca, hala, dayı ve teyze ile yeğenleri
arasındaki aile bağlarına ters düşmektedir. Bu sebeple, yapılan değişiklik
sayesinde sağ kalan eş varsa, büyük analar ve büyük babalardan birinin
mirasbırakandan önce ölmüş olması hâlinde, ona düşen pay kendi çocuğuna,
yani mirasbırakanın amca, hala, dayı veya teyzesine geçecektir.
500 üncü maddede, yürürlükteki 447 nci maddede geçen "kendisini evlât
edinen kimseye, nesebi sahih füruu gibi mirasçı olurlar" ifadesi tamamen
çıkarılmış, bunun yerine evlâtlığın "evlât edinene kan hısımı gibi mirasçı
olurlar" ifadesi konulmuştur. Zira yeni düzenlemeyle sahih- sahih olmayan
nesep ayırımı kaldırılmış bulunmaktadır.
501 inci maddeye, bunu karşılayan 448 inci maddede "Hazine" sözcüğü
yerine daha doğru olan "Devlet" sözcüğü konulmuştur. Zira mirasçı olan
Devlettir.
b) Ölüme Bağlı Tasarruflar Bölümü
Bu bölüm "Tasarruf Ehliyeti", "Tasarruf Özgürlüğü", "Ölüme Bağlı Tasarrufların
Çeşitleri", "Ölüme Bağlı Tasarrufların Şekilleri", "Vasiyeti Yerine Getirme
Görevlisi", "Ölüme Bağlı Tasarrufların İptali ve Tenkisi" ve "Miras Sözleşmesinden
Doğan Davalar" başlıklarını taşıyan yedi ayırımdan oluşmaktadır.
Birinci ayırımda yer alan ve yürürlükteki Kanunun 450 nci maddesini
karşılayan 503 üncü maddeye, miras sözleşmesi yapabilmek için, tasarrufta
bulunanın "kısıtlı olmaması" koşulu da eklenmiş, böylece bilimsel ve yargısal
içtihatlardaki görüşlerle uyum sağlanmıştır.
Yürürlükteki 451 inci maddenin "Batıl tasarruflar" şeklindeki kenar
başlığı, bunu karşılayan 504 üncü maddede doğru ve içeriğine uygun olarak
"İrade sakatlığı"na dönüştürülmüştür. Zira maddede bu konu düzenlenmektedir.
"Tasarruf Özgürlüğü" başlığını taşıyan ikinci ayırımın saklı payları
düzenleyen 506 ncı maddesinde, mirasbırakanın tasarruf özgürlüğünün genişletilmesi
yönündeki eğilimler göz önünde tutularak saklı pay oranları yeniden belirlenmiştir.
Saklı paylı mirasçılarda değişiklik yapılmamış, sadece onların alacakları
saklı payların azaltılması yoluna gidilmiştir. Maddenin dördüncü bendinde
sağ kalan eşin saklı payı belli miktarda artırılmıştır. Yürürlükteki Kanunun
453 üncü maddesinin ikinci fıkrası, indirilmiş saklı pay oranlarıyla ilgilidir.
Sağ kalan eş dışındaki saklı pay sahibi mirasçıların saklı pay oranları
oldukça düşürülmüş olduğundan, bu fıkra hükmü yeni düzenlemede maddeye
alınmamıştır.
Yürürlükteki Kanunun 457 nci maddesinde mirasçılıktan çıkarma sebebi
olarak "ağır bir cürüm" öngörülmüş iken, Tasarının bunu karşılayan 510
uncu maddesinde bunun yerine "ağır bir suç" deyimi kullanılmıştır. Kaynak
Kanun da "cürüm" yerine "suç" sözcüğünü kullanmaktadır.
Tasarının 513 üncü maddesinde yürürlükteki metinde geçen "keenlemyekün"
sözcüğü yerine "iptal olunur" deyimi kullanılmıştır. Bu suretle genel ilkeye
uygun olarak mirasçılıktan çıkarma tasarrufunun kendiliğinden hükümsüz
kalması yerine, iptal edilmesi gereği kabul edilmiştir. Bunun sonucu olarak
buradaki iptal davası da ölüme bağlı tasarrufların iptaline ilişkin 557
nci madde hükümlerine tâbi tutulmuştur.
Üçüncü ayırımda ölüme bağlı tasarrufların çeşitleri düzenlenmektedir.
Yürürlükteki Kanunun 464 üncü maddesinin kenar başlığı "Muayyen bir malda
tasarruf" şeklindedir. Bunun yerine 517 nci maddenin kenar başlığında "belirli
mal bırakma" deyimi kullanılmış, böylece konunun daha iyi anlaşılması sağlanmıştır.
Mirasbırakanın belli bir malını bir başkasına bırakması, bu hükme göre
o kimsenin mirasbırakan tarafından mirasçı olarak atandığı anlamına gelmez.
520 nci maddenin kenar başlığı, yürürlükteki 467 nci maddedeki "Alelâde
ikame" yerine "Yedek mirasçı atama"; 468 inci maddenin kenar başlığı olan
"Fevkalâde ikame" yerine de 521 inci maddenin kenar başlığı "Ardmirasçı
atama" şekline dönüştürülmüştür.
Yürürlükteki Kanunun 473 üncü maddesini karşılayan 526 ncı maddeye eklenen
ikinci fıkrayla, ölüme bağlı tasarrufla kurulması öngörülen vakfın, mirasın
açılması anında değil, ancak bundan sonraki yasal koşulların gerçekleşmesiyle
tüzel kişilik kazanacağı vurgulanmıştır.
Dördüncü ayırımda ölüme bağlı tasarrufların şekilleri düzenlenmektedir.
Yürürlükteki Kanunun 482 nci maddesinde geçen "okuyamama veya imza edememe"
yerine bu maddeyi karşılayan 535 inci maddede "bizzat okumaz veya okuyamazsa
ve bizzat imzalamaz veya imzalayamazsa" ifadesi kullanılmıştır. Zira bu
madde sadece okuyup yazamayan kişilerin vasiyetnamesini düzenlememektedir.
Burada okuyup yazma bildiği hâlde, bedensel bir özrü nedeniyle imza yeteneğine
sahip olmayan kişilerin vasiyeti de söz konusudur.
536 ncı maddenin kenar başlığı maddenin içeriğine uygun olarak "Düzenlemeye
katılma yasağı" şeklinde değiştirilmiştir. Maddeye kaynak Kanunun 503 üncü
maddesinin ikinci fıkrasına paralel olarak ikinci fıkra eklenmiş, böylece
bize alınmamış olan ikinci fıkranın yarattığı tereddütler de giderilmeye
çalışılmıştır.
El yazılı vasiyetnamenin düzenlendiği 538 inci maddede "yer" koşulu
metinden çıkarılmıştır. Yer koşulu Fransız Medenî Kanununda da bulunmadığı
gibi, daha önce hazırlanan 1971 ve 1984 tarihli Öntasarılar da yer koşulunu
metne almamışlardır.
Sözlü vasiyetin düzenlendiği 539 uncu maddede, yürürlükteki metinde
geçen "salgın hastalık" yerine sadece "hastalık" deyimine yer verilmiş,
böylece sadece hastalık durumu, sözlü vasiyet için yeterli görülmüştür.
Üçüncü fıkrada, tanıkların okur yazar olması şartı aranmamıştır. 540 ıncı
maddeye eklenen yeni üçüncü fıkra ile ülke dışında seyreden bir ulaşım
aracında yapılan sözlü vasiyetin sorumlu yöneticiye; sağlık kurumlarında
tedavi edilmekte olanların vasiyetinin sağlık kurumunun en yetkili yöneticisine
tevdi edilmesi imkânı getirilmiştir.
546 ncı maddenin ikinci fıkrasında, mirasbırakanın miras sözleşmesinden
tek taraflı olarak dönebilmesi için öngörülen davranışların, miras sözleşmesinin
yapılmasından sonra olması koşuluna yer verilmiştir.
Yürürlükteki Kanunun 495 inci maddesi, ölenin mirasçılarının ölüm tarihinde
elde kalan miktarı geri vermekle yükümlü olduklarını öngörmüştür. Bu hüküm
haksızlıklara yol açtığından yeni düzenlemede 548 inci maddede "ölüm tarihindeki
zenginleşmeyi geri isteyebilirler" şeklinde düzeltilmiştir.
"Vasiyeti Yerine Getirme Görevlisi" başlıklı beşinci ayırımda bazı değişiklikler
yapılmıştır. Bu ayırımda yer alan yürürlükteki hükümlerin yetersizliği
bilimsel içtihatlarda eleştiri konusu olmuştur. Bu eleştiriler dikkate
alınarak Alman Medenî Kanununun 2197 ilâ 2228 inci maddeleri ile İtalyan
Medenî Kanununun 700 ilâ 711 inci maddeleri göz önünde tutularak bu ayırıma
yedi madde tahsis edilmiştir.
Bu maddelerde birden çok atanma hâlinde uyulacak esaslar, vasiyeti yerine
getirme görevlisinin görev ve yetkileri, tereke malları üzerinde hangi
koşullarda tasarrufta bulunabileceği, görevinin sona ermesi, denetlenmesi,
sorumluluğu gibi konular düzenlenmektedir.
Altıncı ayırım "Ölüme Bağlı Tasarrufların İptali ve Tenkisi" başlığını
taşımaktadır. Yürürlükteki 499 uncu maddede yer alan ilk üç bentte değişiklik
yapılmamış, bu maddeyi karşılayan 557 nci maddeye eklenen yeni dördüncü
bentle şekle aykırılığın da iptal sebebi oluşturduğu hükme bağlanmıştır.
558 inci maddenin üçüncü fıkrasında yürürlükteki 500 üncü maddeden farklı
olarak "vasiyetnamenin tanzimine iştirak edenlere veya aileleri efradından
birine" ifadesi yerine "ölüme bağlı tasarrufla kendilerine, eşlerine veya
hısımlarına" ifadesi kullanılmıştır.
Yürürlükteki 501 inci madde iptal davaları için belirtilen süreleri
zamanaşımı olarak öngörmektedir. Oysa bu sürelerin zamanaşımı değil, hak
düşümü süresi olduğu görüşü ağır basmaktadır. Bu sebeple süreler 559 uncu
maddede hak düşümü süresi olarak düzenlenmiştir. Yürürlükteki maddede öngörülen
otuz yıllık süre 713 üncü maddede olduğu gibi kaynak Kanundan ayrılmak
suretiyle iki madde arasında paralellik sağlamak amacıyla 559 uncu maddede
yirmi yıla indirilmiştir.
Yürürlükteki 506 ncı maddenin "Muayyen bir şeyin vasiyeti" şeklindeki
kenar başlığı 564 üncü maddenin kenar başlığında "Bölünmez mal vasiyetinde"
şeklinde değiştirilmiştir. Yürürlükteki madde bu konuyu ölüme bağlı tasarruf
açısından düzenlemekte ise de, Yargıtay içtihatları bunun belirli mala
ilişkin sağlararası kazandırmaların tenkisinde de uygulanmasını kabul etmektedir.
İşin mahiyetine uygun olan bu çözüm kabul edilerek maddeye yeni ikinci
fıkra eklenmiştir.
Yürürlükteki 511 inci maddede geçen "batıldır" sözcüğü bu maddeyi karşılayan
569 uncu maddeye alınmamıştır. Burada butlan değil, tasarrufun tenkisi
söz konusudur. Madde buna uygun olarak kaleme alınmıştır.
513 üncü maddede öngörülen süreler zamanaşımı süresi olarak düzenlenmiştir.
Oysa bilimsel görüşler ve İsviçre Federal Mahkemesi bu sürenin hak düşümü
süresi olduğunu kabul etmektedir. Bu sebeple bunu karşılayan 571 inci madde
hem kenar başlığı, hem de içeriği itibarıyla değiştirilerek, bu sürenin
hak düşürücü süre olduğu hükme bağlanmıştır.
"Miras Sözleşmesinden Doğan Davalar" başlığını taşıyan yedinci ayırımda
düzenlenen 572 nci madde kaynak Kanuna uygun olarak üç fıkra hâline getirilmiş,
yürürlükteki metinde geçen "mallarını teslim eylediği" sözcüğü yeni düzenlemede
"malvarlığını miras sözleşmesiyle atadığı mirasçıya devretmişse" olarak
kaleme alınmıştır.
Yürürlükteki 515 inci maddenin kenar başlığı "B. Tenkis I. Geri verme"dir.
Bu başlık isabetli değildir. Zira bu madde mirastan feragat durumunda tenkis;
bunu izleyen 516 ncı madde ise geri verme konularını düzenlediğinden, kenar
başlıklar bu maddeleri karşılayan 573 ve 574 üncü maddelerde düzeltilmiştir.
Ayrıca 515 inci maddede geçen "mallar" sözcüğü yerine, daha üst ve geniş
bir kavram olarak kaynak Kanunun 535 inci maddesinde de kullanılan "edimler"
deyimine 573 üncü maddede yer verilmiştir.
Yürürlükteki 516 ncı maddenin "Muhayyerlik" şeklindeki kenar başlığı,
bu maddeyi karşılayan 574 üncü maddenin kenar başlığında "Geri verme" şekline
dönüştürülmüştür.
2) MİRASIN GEÇMESİ KISMI
Bu kısım "Mirasın Açılması", "Mirasın Geçmesinin Sonuçları" ve "Mirasın
Paylaşılması" başlıklarını taşıyan üç bölümden oluşmaktadır.
a) Mirasın Açılması Bölümü
Bu bölümdeki hükümlerde de bir takım değişiklikler yapılmıştır.
Yürürlükteki 517 nci maddenin kenar başlığı "A. Açılma sebebi" şeklindedir.
Oysa burada mirasın hangi anda açıldığı ve terekenin hangi andaki değerinin
esas alınacağı hususları düzenlenmekte olduğundan, bu maddeyi karşılayan
575 inci maddenin kenar başlığı "Açılma ve değerlendirme anı" şeklinde
değiştirilmiştir.
576 ncı maddenin birinci fıkrasında, miras malları nerede bulunursa
bulunsun miras işlerinin tek elden, yani aynı mahkeme tarafından yürütülmesinin
uygun olacağı düşüncesiyle, mirasın malvarlığının tamamı için mirasbırakanın
yerleşim yerinde açılacağı düzenlenmiş, yürürlükteki metinde yer alan "mahkeme"
sözcüğü yeni metne alınmamıştır. Çünkü mahkeme sözcüğü, mirasın mutlaka
bir dava veya mahkemeye yapılacak bir başvuru ile açılacağı izlenimini
yaratmaktadır.
Yürürlükteki 519 uncu maddenin "Ehliyet" şeklindeki konu başlığı bu
kez 577 nci maddenin konu başlığında "Mirasa ehliyet" şeklinde ifade edilmiştir.
Zira burada söz konusu olan, genel anlamda fiil ehliyeti değil, mirasçı
olabilme ehliyetidir.
581 inci maddenin ikinci fıkrasının yeni düzenlemesinde, mirasbırakandan
önce ölmüş olan vasiyet alacaklısının vasiyet alacağı hakkının mirasçılarına
geçmeyeceği hükme bağlanarak, mirasçının haklarının kendi mirasçılarına
geçeceğine ilişkin hükmün aksine bir hüküm getirilmiş olmaktadır. Bu durumda
vasiyet alacağı vasiyet alacaklısının mirasçılarına geçmeyecek, vasiyeti
yerine getirmekle yükümlü olan mirasçılar lehine ortadan kalkacaktır. Ancak,
bu düzenleme emredici nitelikte değildir, mirasbırakan dilerse aksini kararlaştırabilir.
b) Mirasın Geçmesinin Sonuçları Bölümü
"Mirasın Geçmesinin Sonuçları"nın düzenlendiği bu bölüm, "Koruma Önlemleri",
"Mirasın Kazanılması", "Resmî Defter Tutma", "Resmî Tasfiye" ve "Miras
Sebebiyle İstihkak Davası" ayırımlarından oluşmaktadır.
Birinci ayırımın "İhtiyatî Tedbirler" şeklindeki başlığı yeni düzenlemede
"Koruma Önlemleri" şeklinde değiştirilmiştir.
589 uncu maddeye yeni eklenen bir fıkrayla, koruma önlemleriyle ilgili
giderlerin, ileride terekeden alınmak üzere, istemde bulunan kişi tarafından;
eğer önleme hâkim re’sen karar vermişse Devlet tarafından karşılanması
esası kabul edilmiştir.
598 inci maddenin kenar başlığı, yürürlükteki 538 inci maddenin "Malların
itası" şeklindeki kenar başlığının içeriğiyle uyumlu olmaması sebebiyle
"Mirasçılık belgesi" şeklinde ifade edilmiştir. Yürürlükteki madde sadece
atanmış mirasçılara mirasçılık belgesi verilmesini öngörmektedir. Oysa
yasal mirasçıların da böyle bir belgeye ihtiyaç duyduklarına şüphe yoktur.
Bu sebeple yeni düzenlemede yasal mirasçılara da yer verilmiştir.
İkinci ayırımda mirasın kazanılması düzenlenmektedir.
Yürürlükteki Kanunun 549 uncu maddesini karşılayan 609 uncu maddeye
eklenen yeni iki fıkra ile reddin şekli ve ret iradesinin açıklanması üzerine
yapılacak işlemlere açıklık getirilmiştir.
Yürürlükteki Kanunun 553 üncü maddesini karşılayan 613 üncü madde yeniden
kaleme alınarak altsoyun tamamının mirası reddetmesi hâlinde, bunların
payının sağ kalan eşe kalacağı hükme bağlanmış ve böylece sağ kalan eş
daha fazla korunmuştur.
Üçüncü ayırımın başlığı "Resmî Defter Tutma" şeklinde değiştirilmiştir.
Bu ayırımda yer alan maddelerde esasa ilişkin önemli değişiklik yapılmamıştır.
Dördüncü ayırımda "Resmî Tasfiye" başlığı altında terekenin resmen tasfiyesi
düzenlenmektedir. Bu ayırımda yer alan hükümlerde de esasa ilişkin değişiklik
yapılmamıştır.
Beşinci ayırımda "Miras Sebebiyle İstihkak Davası" düzenlenmektedir.
Bu davanın adının 1971 tarihli Öntasarıda önerildiği gibi "Mirasçılık Davası"
şeklinde arılaştırılması düşünülmüş ise de, bu terimin söz konusu davayı
tam anlamıyla ifade etmediği ve ayrıca hâlen kullanılmakta olan terimin
uygulamada yerleşmiş olduğu dikkate alınarak değiştirme yoluna gidilmemiştir.
637 nci maddeye eklenen yeni bir fıkra ile, miras sebebiyle istihkak
davası vesilesiyle mirasçılık sıfatı tartışmalı ise, hâkimin bunu da çözmesi
hükme bağlanmıştır.
Yürürlükteki Kanunun 579 uncu maddesinde zamanaşımı iyiniyetli olmayanlara
karşı otuz yıldır. Mülkiyetin olağanüstü zamanaşımıyla kazanılmasına ilişkin
yirmi yıllık süre ile miras sebebiyle istihkak davası arasında paralellik
sağlamak üzere bu süre Tasarının 639 uncu maddesinde yirmi yıla indirilmiştir.
c) Mirasın Paylaşılması Bölümü
Bu bölüm "Paylaşımdan Önce Miras Ortaklığı", "Paylaşmanın Nasıl Yapılacağı",
"Mirasta Denkleştirme" ve "Paylaşmanın Tamamlanması ve Sonucu" başlıklarını
taşıyan dört ayırımdan oluşmaktadır.
Birinci ayırımda "Paylaşımdan Önceki Miras Ortaklığı" düzenlenmektedir.
Yürürlükteki Kanunun 581 inci maddesini karşılayan 640 ıncı maddeye
eklenen yeni bir fıkra ile, mirasçılardan her birinin hakkını korumak için
tek başına dava açmasına imkân sağlanmıştır.
641 inci maddenin ikinci fıkrasında yapılan yeni düzenlemeyle, maddede
belirtilen çocuklar ile torunlara verilecek uygun tazminat, terekenin paylaşılmasından
önce hak sahiplerine ödenecek, bundan sonra geri kalan tereke değerleri
mirasçılar arasında paylaşılacaktır.
Mirasbırakanın ölümünde onunla birlikte yaşayan ve onun tarafından bakılan
kimselerin geçim masraflarının terekeden sağlanması süresi, yürürlükteki
Kanunda bir ay iken 645 inci maddede Ülkenin koşulları da göz önünde bulundurularak
üç aya çıkarılmıştır.
İkinci ayırımda "Paylaşmanın Nasıl Yapılacağı" hükme bağlanmıştır.
652 nci maddedeki yeni hüküm, sağ kalan eşin korunması amacıyla getirilmiştir.
Bu hükmün kaleme alınmasında İsviçre Medenî Kanununa 1984 yılında eklenen
612 a maddesinden esinlenilmiştir. Getirilen yeni hüküm, eşler arasındaki
mal rejimiyle ilgili 240 ıncı maddeyle aynı yöndedir. Burada, sağ kalan
eşe konut ve ev eşyasıyla ilgili olarak mülkiyet ya da haklı sebeplerin
varlığı hâlinde talep üzerine intifa veya oturma (sükna) hakkının tanınması
olanağı getirilmektedir.
656 ncı maddenin yürürlükteki Kanunda karşılığı yoktur. Bu yeni madde,
mirasın paylaşılması sırasında, taşınmazların bölünmelerine kısıtlama getiren
özel kanunların dikkate alınacağını vurgulamak için konulmuştur.
Tarımsal işletmelerin varlık ve bütünlüğünü korumaya yönelik olan 662
nci madde hükmü Tasarıya yeni konulmuş bir hükümdür. Bu hükmün Ülkemiz
açısından yararlı olacağı düşünülmüştür.
Yeni getirilen 663 üncü maddeyle, mirasçılar arasında ergin olmayan,
fakat ayırt etme gücüne sahip bulunan altsoy hısımların bulunması hâlinde,
bunların ergin olmalarına kadar paylaşmanın ertelenmesi kabul edilmiştir.
667 nci maddenin ikinci fıkrasında tarımsal işletmenin gelir değeriyle,
sınaî işletmenin ise sürüm değeriyle özgüleneceği ilkesi kabul edilerek,
yine tarımsal işletmenin varlığının korunması amaçlanmıştır. Maddenin kenar
başlığı da içeriğine uygun olarak "Yan sınaî işletme" şeklinde kaleme alınmıştır.
668 inci maddenin yürürlükteki Kanunda karşılığı yoktur. Bu yeni madde
İsviçre Medenî Kanununa eklenen 625 bis maddesinden alınmıştır. Burada,
işletmenin bir bütün olarak özgülenmesini mirasçılardan hiç birisi istemez
ya da böyle bir istekte bulunmasına karşın bu istek reddedilirse, mirasçılardan
her birinin işletmenin bir bütün hâlinde satılmasını isteyebileceği kabul
edilerek, işletmenin varlığının ve bütünlüğünün korunması amaçlanmıştır.
Üçüncü ayırım "Mirasta Denkleştirme" başlığını taşımaktadır. Bu ayırımın
başlığı yürürlükteki Kanunda "Mirasta İade" şeklindedir. Bu başlık, düzenlenen
kurumu daha iyi açıklaması bakımından "Mirasta Denkleştirme" şeklinde değiştirilmiştir.
Zira burada, alınanı fiilen geri verme anlamında bir "iade" değil, terekeye
geri verilmiş gibi kâğıt üzerinde değerinin terekenin hesabında göz önünde
tutulması ve paylaşma sonucu mirasçıya düşecek paydan indirilmesi söz konusudur.
Bu ise "iade" değil, bir "denkleştirme"dir.
669 uncu maddenin ikinci fıkrasına yürürlükteki Kanunda bulunmayan,
fakat İsviçre Medenî Kanununun 626 ncı maddesinde yer alan "bir malvarlığını
devretme" hususu da karşılıksız kazandırmalar arasına eklenmiştir.
673 üncü maddenin kenar başlığı kaynak Kanuna uygun olarak "Denkleştirme
değeri" şeklinde değiştirilmiştir. İkinci fıkrayla getirilen yeni hüküm,
maddenin amacına uygun olarak yarar ve zarar ile gelir ve giderler hakkında
mirasçılar arasında sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre işlem yapılacağını
düzenlemektedir. Oysa yürürlükteki madde mirasçıların sorumluluğu konusunda
"zilyedin haklarına" ilişkin hükümlere yollama yapmaktadır.
Dördüncü ayırım "Paylaşmanın Tamamlanması ve Sonucu"nu düzenlemektedir.
Yeniden kaleme alınan 676 ncı maddenin ikinci fıkrasıyla, paylaşmanın
tereke mallarının tamamını kapsamasının zorunlu olmadığı ifade edilmiştir.
Mirasçılar, tereke mallarının tamamı veya bir kısmıyla ilgili olarak elbirliği
mülkiyetinin paylı mülkiyete dönüştürülmesini kabul edebilirler. Böylece
paylaşmanın paylı mülkiyete dönüşüm şeklinde gerçekleşmesine de olanak
sağlanmış olmaktadır.
677 nci maddenin birinci fıkrasına, miras payının devrinin terekenin
tamamı veya bir kısmı üzerinde olabileceği hükmü eklenmiştir. Böylece doktrinde
ve yargı kararlarında kabul edilen, payın devrinin terekenin tamamı üzerindeki
payı kapsamasının zorunlu olmadığı yolundaki görüşe yasal dayanak sağlanmak
istenmiştir.
E) EŞYA HUKUKU
Medenî Kanunun dördüncü kitabını oluşturan "Eşya Hukuku", "Mülkiyet",
"Sınırlı Aynî Haklar", "Zilyetlik ve Tapu Sicili" başlıklarını taşıyan
üç kısımdan oluşmaktadır.
1- MÜLKİYET KISMI
Bu kısım, "Genel Hükümler", "Taşınmaz Mülkiyeti" ve "Taşınır Mülkiyeti"
bölümlerini içermektedir.
a) Genel Hükümler Bölümü
Yürürlükteki 621 inci maddeyi karşılayan 686 ncı maddenin birinci fıkrasında,
yürürlükteki metinde geçen "temlikî tasarruflar" deyimi taahhüt işlemlerini
hariç bıraktığından sadece "tasarruflar" şekline getirilmiştir.
Yürürlükteki Kanunun 623 üncü maddesinin "Birden ziyade kimselerin bir
şey üzerinde mülkiyeti" ve "Müşterek mülkiyet" şeklindeki konu ve kenar
başlığı, bu maddeyi karşılayan 688 inci maddede "Birlikte mülkiyet" ve
"Paylı mülkiyet" şeklinde değiştirilmiştir. Konu başlığı olarak seçilen
"Birlikte Mülkiyet" terimi her iki tür mülkiyeti de daha iyi şekilde ifade
etmektedir. Doktrin ve uygulamada da "müşterek mülkiyet" yerine "paylı
mülkiyet" terimi kullanılmaktadır. İsviçre Medenî Kanununun paylı mülkiyete
ilişkin hükümleri 1965 yılında yürürlüğe giren kanunla esaslı bir değişikliğe
uğramıştır. Yeni düzenlememizde İsviçre'deki bu değişiklikler de göz önünde
tutularak bu mülkiyet türü günün şartlarına uygun hâle getirilmiştir. Paylı
mülkiyet yeni bir düzenlemeye tâbi tutulduğu için, yürürlükteki maddenin
"1. Hissedarlar arasındaki münasebetler" biçimindeki kenar başlığı, "l.
Genel kurallar" şeklinde değiştirilmiştir.
Yeni getirilen 689 uncu maddeyle, paydaşların kendi aralarında oybirliğiyle
anlaşarak yararlanma, kullanma ve yönetime ilişkin olarak kanun hükümlerinden
farklı düzenleme yapmalarına imkân tanınmıştır.
Tasarının 693 üncü maddesini tamamen karşılayan bir hüküm yürürlükteki
kanunda mevcut değildir. Yeniden düzenlenen bu madde, paylı mala ilişkin
yararlanma, kullanma ve koruma esaslarını belirlemektedir.
695 inci madde kaynak Kanunun 647 nci maddesinden alınmıştır. Paydaşların
yararlanma, kullanma ve yönetime ilişkin konularda yaptıkları düzenleme
ve aldıkları kararlar ile mahkemece verilen kararların, sonradan paydaş
olanları veya pay üzerinde aynî hak kazananları bağlayacağı, bunun için
taşınmazlarda, yararlanmaya, kullanmaya ve yönetime ilişkin kararların
tapu kütüğüne şerh edilmesi gerektiği esası getirilmiştir.
Yürürlükteki Kanunun 627 nci maddesini karşılayan 698 inci maddenin
ikinci fıkrası ile, taşınmazlarda paylı mülkiyetin devamına ilişkin sözleşmelerin
resmî şekilde yapılması ve bunun tapu kütüğüne şerh edilebilmesi öngörülmüştür.
Böylece, söz konusu sözleşmelerin sonraki paydaşlara etkili olmasının nasıl
sağlanacağı hususunda yürürlükteki Kanun döneminde ortaya çıkan tereddütlere
son verilmek istenmiştir.
Yürürlükteki Kanunda Tasarının 700 üncü maddesini karşılayan bir madde
yoktur. Yeni getirilen bu madde, bir pay üzerinde intifa hakkı kurulması
hâlinde, diğer paydaşlardan biri üç ay içinde paylaşma isteminde bulunursa,
satış yoluyla yapılacak paylaşmada pay üzerinde intifa hakkı bulunmaksızın
satışın yapılması ve intifa hakkının söz konusu paya düşen bedel üzerinde
devam etmesi esasını öngörmektedir. Üç ay geçtikten sonra yapılacak paylaşma
istemleri ise, intifa hakkını etkilemeyecektir.
701 inci maddenin kenar başlığı yürürlükteki maddede kullanılan "İştirak
hâlinde mülkiyet" yerine "Elbirliği mülkiyeti" şeklinde değiştirilmiştir.
702 nci maddeye eklenen dördüncü fıkra ile, ortaklardan her birinin,
topluluğa giren hakların korunmasını sağlayabileceği, bu korumadan da bütün
ortakların yararlanacağı öngörülmüştür.
b) Taşınmaz Mülkiyeti Bölümü
Bu bölüm, "Taşınmaz Mülkiyetin Konusu, Kazanılması ve Kaybı" ve "Taşınmaz
Mülkiyetinin İçeriği ve Kısıtlamaları" başlıklarını taşıyan iki ayırımdan
oluşmaktadır.
Birinci ayırımda 704 üncü maddeye üçüncü bent olarak "kat mülkiyeti
kütüğüne kayıtlı bağımsız bölümler" eklenmiş, yürürlükteki üçüncü bentte
yer alan "madenler" maddeye alınmamıştır.
706 ncı maddenin kenar başlığı "Mülkiyeti nakleden akitler" yerine "Hukukî
işlem" şeklinde kaleme alınmıştır. Çünkü devir tek taraflı işlemle, örneğin
vasiyet yoluyla da gerçekleşmektedir.
Yeni arazi oluşmasını düzenleyen 708 inci maddeye eklenen bir fıkra
ile, yeni oluşan ve Devlete ait olan arazinin, kamusal bir sakınca bulunmayan
hâllerde öncelikle arazisi kayba uğrayan veya bu araziyle bitişik olan
arazi sahibine devredilebilmesine olanak sağlanmıştır. Üçüncü fıkra, yeni
arazi oluşumunda toprak parçalarının kendi arazisinden koptuğunu kanıtlayan
kişiye, bunu öğrenme tarihinden itibaren bir yıl ve her durumda bu arazi
oluşumunun gerçekleşmesinden itibaren on yıl içinde geri alabilme olanağını
vermektedir.
710 uncu madde İsviçre Medenî Kanununun 660 a maddesinden alınan yeni
bir maddedir. Ülkemizde sık sık karşılaşılan heyelân (akı) olayları göz
önünde tutularak bu hükmün bizde de büyük bir ihtiyacı karşılayacağı kabul
edilmiştir. Bu hükümle, arazi kaymasının sınır değişikliğine yol açmayacağı
ilkesinin, yetkili makamlar tarafından heyelân bölgesi olduğu belirlenen
yörelerde uygulanmayacağı kabul edilmiştir. Üçüncü fıkra ile bir yörenin
heyelân yöresi olduğu hususunun o taşınmazın kayıtlı bulunduğu tapu kütüğünün
beyanlar hanesinde gösterilmesi zorunluluğu getirilmiş ve böylece tapuya
güven ilkesi korunmak istenmiştir.
Yeni 711 inci madde ile bir sınırın arazi kayması sebebiyle artık gerçeği
yansıtmaması durumunda, ilgili taşınmazın maliklerinin sınırın yeniden
belirlenmesini isteyebilecekleri hükme bağlanmıştır.
Yürürlükteki 638 inci maddede geçen "nizasız" deyimi, bu maddeyi karşılayan
712 nci maddede "davasız" şeklinde ifade edilmiştir. Bu suretle taraflar
arasında her türlü niza değil, ancak dava şeklindeki nizaların kazanmayı
engelleyeceği vurgulanmıştır. Dava dışı nizalar mülkiyeti kazanacak kişinin
iyiniyetini ortadan kaldırmayacaktır.
Yürürlükteki Kanunun "Fevkalâde müruruzaman" başlığını taşıyan 639 uncu
maddesi, Tasarının bu maddeyi karşılayan 713 üncü maddesinde kısmen hüküm
değişikliği yapılmak suretiyle yeniden kaleme alınmıştır. Birinci fıkrada
belirtilen yolla kazanmanın taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı
üzerinde de olabileceği kabul edilmiştir. Doktrinde kazanmanın taşınmazın
bir parçası üzerinde de olabileceği savunularak yürürlükteki madde eleştirilmektedir.
Maddenin üçüncü fıkrasında yapılan değişiklikle, tescil davasında sadece
Hazine ve ilgili kamu tüzel kişilerinin değil, varsa tapuda malik görünen
kişinin mirasçılarının da davalı (hasım) gösterilmesi zorunluluğu getirilmiştir.
Üç kez gazeteyle ilân koşulu, bir kez ilân şeklinde değiştirilmiş, buna
karşılık gazete dışında uygun araçlarla ilânda üç kez ilân koşulu değiştirilmemiştir.
Beşinci fıkrayla doktrinde ve uygulamada uzun süredir tartışmalı olan bir
konu açıklığa kavuşturulmuştur. Gerçekten, mülkiyet hakkının hangi anda
kazanılmış olacağı sorusunu cevaplayan bu yeni hükme göre, mülkiyet birinci
fıkrada öngörülmüş olan bütün şartların gerçekleştiği anda kazanılmış olacak,
yani hâkimin vereceği tescil kararı geriye dönük (makable şamil) sonuç
doğuracaktır. Yedinci fıkrası, ilgili taşınmazın "uzmanlarca düzenlenen
teknik bilgileri içeren krokisinin eklenmesi" koşulunu getirmektedir.
714 üncü maddede yapılan değişiklikle, sürelerle ilgili olarak Borçlar
Kanununun zamanaşımına ilişkin hükümlerinin kıyas yoluyla uygulanacağı
belirtilmiştir.
İkinci ayırımın başlığı yürürlükteki Kanunda "Gayrimenkul Mülkiyetinin
Hükümleri" şeklindedir. Bu başlık Tasarıda ayırımın içeriğine ve kaynak
Kanuna uygun olarak "Taşınmaz Mülkiyetin İçeriği ve Kısıtlamaları" şeklinde
değiştirilmiştir.
Yürürlükteki Kanunun 650 nci maddesini karşılayan 724 üncü maddede yapılan
değişiklikle malzeme sahibine yapının ve arazinin tamamının veya yeterli
bir kısmının verilebileceği kabul edilmiş, böylece uygulamada kısmî devrin
mümkün olup olmayacağı konusundaki tereddüt ortadan kaldırılmıştır.
725 inci maddede yapılan değişiklikle, bir irtifak hakkına dayanarak
yapılan taşkın yapılar ile böyle bir irtifaka dayanmadan yapılanlar ayrı
fıkralarda düzenlenerek konuya açıklık getirilmiştir.
Taşınmaz malikinin sorumluluğunu düzenleyen 730 uncu maddeye eklenen
yeni bir fıkra ile, iki koşulun bir arada bulunması hâlinde, taşınmaz malikinin
taşkınlıklardan doğan sorumluluğunda çatışan yararların denkleştirilmesine
olanak sağlanmıştır. Aranan koşullardan birincisi taşkınlığın "yerel âdete
uygun olması", ikincisi bu taşkınlığın "kaçınılmaz olması"dır. Böylece
bu maddede mevcut olan bir boşluk doldurulmuştur.
Önalım (şufa) hakkının düzenlediği maddeleri karşılayan İsviçre Medenî
Kanununun 681 ilâ 683 üncü maddelerinde Ocak 1965'de yürürlüğe giren Kanunla
esaslı ve önemli değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikler göz önünde tutulmak
suretiyle Tasarının bu kısmında gerekli değişikliklere yer verilmiş, bu
amaçla iki yeni madde (733 ve 734) kaleme alınmıştır.
732 nci maddede, paylı mülkiyette herhangi bir paydaşın kendi payını
ister tamamen, ister kısmen bir başkasına satması hâlinde, diğer paydaşların
önalım haklarını kulanabilecekleri hükme bağlanmıştır. Böylece önalım hakkının,
üçüncü kişiye payın tamamen veya kısmen satılması hâlinde de kullanılabileceği
kanuna konulmuştur.
Yeni 733 üncü maddenin birinci fıkrasında, önalım hakkının paylı mülkiyetteki
payın cebri icrayla satışında kullanılmayacağı belirtilmiştir. İkinci fıkrada,
önalım hakkından feragatın resmî şekilde yapılması ve tapuya şerh verilmesi
zorunluluğu getirilmiştir. Buna karşılık, böyle bir haktan feragatı içermeyen,
sadece belirli bir satışta önalım hakkını kullanmaktan vazgeçmenin yazılı
şekilde yapılabileceği, bu vazgeçmenin satıştan önce veya sonra verilebileceği
kabul edilmiştir. Üçüncü fıkra, satışın alıcı veya satıcı tarafından diğer
paydaşlara noter aracılığıyla bildirilmesini, dördüncü fıkra ise önalım
hakkının satışın hak sahibine bildirildiği tarihten itibaren bir ay ve
her hâlde satıştan itibaren beş yıl geçmekle düşeceğini hükme bağlamaktadır.
Bu son fıkrada yürürlükteki maddede öngörülen on yıllık süre oldukça uzun
görülerek beş yıla indirilmiştir.
Yürürlükteki Kanunda karşılığı olmayan yeni 734 üncü maddeyle, önalım
hakkının dava açılması suretiyle kullanılması esası getirilmiştir. Yürürlükteki
hükümler uyarınca önalım hakkının dava dışı bir beyanla (açıklamayla) kullanılabilmesi
mümkündür. Ancak buna karşın sonuçta bu beyan ile istenilen sonucun elde
edilebilmesi bir dava açılmasını gerektirmektedir. Bu sebeple bu durum
bir kanun hükmü hâline getirilmiştir. Maddenin ikinci fıkrası, önalım bedelinin
depo edilmesi konusunda uygulamada kabul edilen esası, kanun hükmü hâline
getirmektedir.
748 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkraları, yürürlükteki Kanunda
mevcut değildir. Bu fıkralarda zorunlu geçit dışında kalan geçici nitelikteki
geçitler ile kırsal alanlarda ihtiyaç duyulan diğer geçitlerin özel kanunla
düzenleneceği, özel kanun hükmü yoksa yerel âdetin uygulanacağı belirtilmiştir.
Yürürlükteki Kanunun 672 nci maddesini karşılayan, fakat yeniden kaleme
alınan üçüncü fıkra ile, doğrudan doğruya kanundan kaynaklanan geçit haklarının
tescilsiz olarak doğduğu kabul edilmiş, bunlar arasında sürekli nitelikte
olanların ise tapu kütüğünün beyanlar sütununda gösterilmesi öngörülmüştür.
Tasarının 754 üncü maddesinin karşılığı yürürlükteki Kanunda mevcut
değildir. Medenî Kanunun İsviçre'den alınması sırasında bir unutkanlık
eseri olarak alınmadığı kabul edilen kaynak Kanunun 702 nci maddesi göz
önünde tutularak bu yeni madde kaleme alınmıştır. Bu maddede sayılan kısıtlamaların
özel kanun kurallarına tâbi olduğu vurgulanmıştır. Nitekim eski eserlere
ilişkin olmak üzere bazı kanunlarımız mevcuttur.
Tasarının 760 ıncı maddesini karşılayan bir hüküm yürürlükteki Kanunda
mevcut değildir. Madde 1984 tarihli Öntasarıdaki düzenleme de göz önünde
tutularak kaleme alınmıştır. Maddede özel mülkiyete tâbi arazide bulunan
kaynak, kuyu veya derelerden komşuların ve diğerlerinin yararlanmalarının
özel kanun hükümlerine tâbi olduğu, özel kanun hükmü yoksa yerel âdetin
uygulanacağı belirtilmektedir.
c) Taşınır Mülkiyeti Bölümü
767 nci maddenin konu başlığında kullanılan “ihraz” terimi aynen korunmuştur.
769 uncu maddenin kenar başlığı, yürürlükteki 693 üncü maddenin kenar
başlığında kullanılan "Lükata" teriminin eskiliği ve herkes tarafından
kolaylıkla anlaşılamayacak olması sebebiyle arılaştırılarak "Bulunmuş eşya"
şekline dönüştürülmüştür. Yürürlükteki maddede geçen "zabıta memurları"
yerine "kolluk kuvvetleri" deyimi kullanıldığı gibi, bildirimin köylerde
"muhtara" da yapılabileceği birinci fıkrada düzenlenmiştir. İkinci fıkrada,
bulunan şeyin önemli ölçüde değerli olması hâlinde, bildirme kanunî bir
zorunluluk durumuna getirilmiştir. Yürürlükteki maddenin üçüncü fıkrasında
öngörülmüş olan "bir liralık" değer yerine konulacak miktar ölçüsünün her
zaman sübjektif olabileceği ve zaman içinde değersiz hâle gelebileceği
düşünülerek miktar belirtme yerine, "önemli ölçüde değerli olma" ölçüsü
getirilmiştir.
773 üncü maddede, bilimsel değeri olan eşya Ülkemizde bu alanda çıkarılan,
örneğin Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gibi, özel kanunlarla
korunduğundan, özel hükümlere yollama yapılmıştır.
2) SINIRLI AYNÎ HAKLAR KISMI
Bu kısım "İrtifak Hakları ve Taşınmaz Yükü", "Taşınmaz Rehni" ve "Taşınır
Rehni" başlıklarını taşıyan üç bölümden oluşmaktadır.
a) İrtifak Hakları ve Taşınmaz Yükü Bölümü
Bu bölüm "Taşınmaz Lehine İrtifak Hak", "İntifa Hakkı ve Diğer İrtifak
Hakları" ile "Taşınmaz Yükü" ayırımlarından oluşmaktadır.
Birinci ayırımda 790 ıncı maddenin birinci fıkrasında, kaynak Kanun
göz önünde tutulmak suretiyle, irtifak hakkının kullanılması için gerekli
tesislerin bakımının kime ait olacağı düzenlenmiştir.
İkinci ayırımda yer alan ve intifa hakkının sona ermesini düzenleyen
796 ncı madde, Tasarıda kanunî intifa hakkına yer verilmediği göz önünde
tutularak yeniden yazılmış ve yürürlükteki 720 nci maddenin son fıkrası
aynı gerekçeyle bu maddeye alınmamıştır.
814 üncü maddenin kenar başlığı içeriğine uygun hâle getirilmek amacıyla
"Bir mamelekin borçlarının faizi" yerine "Malvarlığı intifaında borçların
faizi" şeklinde ifade edilmiştir.
Ormanlar üzerindeki intifa hakkının düzenlendiği ve yürürlükteki Kanunun
742 nci maddesini karşılayan 818 inci maddede intifa hakkı sahibinin ormandan
yararlanabilmesinin ancak özel kanun hükümlerine uygun bir işletme plânı
çerçevesinde mümkün olabileceği esası vurgulanmıştır.
Üçüncü ayırımda düzenlenen "Taşınmaz Yükü"ne ilişkin maddelerde hüküm
değişikliği yapılmamıştır.
b) Taşınmaz Rehni Bölümü
Bu bölüm, "Genel Hükümler", "İpotek", "İpotekli Borç Senedi ve İrat
Senedi" ile "Taşınmaz Rehni ile Güvence Altına Alınan Ödünç Senetleri"
başlıklarını taşıyan dört ayırımdan oluşmaktadır.
Birinci ayırımda 857 nci maddeye yeni bir fıkra eklenmiş ve bu yeni
hükümle, bir veya bir kaç pay üzerine rehin kurulduktan sonra, o taşınmazın
tümü üzerinde rehin kurulması yasaklanmıştır.
İkinci ayırımda düzenlenen "İpotek" konusunda, üçüncü ayırımda düzenlenen
"İpotekli Borç Senedi ve İrat Senedi" konusunda yürürlükteki Kanunun hükümleri
esas alınmış, kaynak Kanunun hükümleri dikkate alınarak bazı düzeltme ve
değişikliklere yer verilmiştir.
Dördüncü ayırımın başlığı "Taşınmaz Rehni ile Güvence Altına Alınan
Ödünç Senetleri" şeklinde kaleme alınmıştır. Yürürlükteki başlık ise "Gayrimenkul
Karşılık Gösterilerek Senet İhracı"dır.
c) Taşınır Rehni Bölümü
Bu bölüm, "Teslime Bağlı Rehin ve Hapis Hakkı", "Alacaklar ve Diğer
Haklar Üzerinde Rehin", "Rehin Karşılığında Ödünç Verme İşi ile Uğraşanlar"
ve "Rehinli Tahvil" ayırımlarından oluşmaktadır.
Bu ayırımlarda yürürlükteki Kanunun hükümleri esas alınmış, kaynak İsviçre
Medenî Kanununun ilgili hükümleri göz önünde bulundurularak bazı değiştirme
ve düzeltmeler yapılmıştır.
3) ZİLYETLİK VE TAPU SİCİLİ KISMI
Bu kısım biri "Zilyetlik", diğeri "Tapu Sicili" olmak üzere iki bölüme
ayrılmıştır.
a) Zilyetlik Bölümü
Yürürlükteki Kanunda ve İsviçre Medenî Kanununda karşılığı olmayan yeni
975 inci madde ile, "dolaylı ve dolaysız zilyetlik" tanımları yapılmaktadır.
Gasp ve saldırıdan doğan dava hakkının, zilyedin fiili ve failini öğrendiği
tarihten itibaren iki ay geçmekle düşeceği, yürürlükteki Kanundan farklı
olarak 984 üncü maddede düzenlenmiştir.
Yürürlükteki Kanunun 901 inci maddesini karşılayan 988 inci maddenin
kenar başlığında "istihkak davası" terimi yerine "taşınır davası" terimine
yer verilmiştir. Zaten bu davaya doktrinde "menkul davası" adı verilmektedir.
Bu bölümde yer alan maddelerde değişiklik yapılmamıştır.
b) Tapu Sicili Bölümü
Yürürlükteki Kanunun 910 uncu maddesini karşılayan 997 nci maddenin
yeni ikinci fıkrası, tapu sicilinin unsurlarını düzenlemektedir. Bu unsurlar
arasında kat mülkiyeti kütüğü de yer almaktadır.
Tapu siciline taşınmaz olarak kaydedilecek taşınmazların belirtildiği
998 inci maddede esaslı değişiklik yapılmıştır. Bir defa, madenler madde
metnine alınmamıştır. Zira madenler 3213 sayılı Maden Kanunu ile özel mülkiyet
konusu olmaktan çıkarılmıştır. Buna karşılık maddeye "kat mülkiyetine konu
olan bağımsız bölümler" alınmıştır. Üçüncü fıkrada, bağımsız ve sürekli
hakların taşınmaz olarak kaydedilmesi için hakkın süresiz veya en az otuz
yıl süreli olması koşulu getirilmiştir.
1000 inci maddenin konu ve kenar başlığı "3. Sicilin unsurları" "a.Tapu
kütüğü" şeklinde kaleme alınmış, birinci fıkrada yürürlükteki Kanunda yer
verilmeyen, tapu sicili sisteminin temelini oluşturan ve taşınmaza sayfa
açılması ilkesini belirleyen hükme yer verilmiştir. Maddede ayrıca kütüğün
her sayfasındaki özel sütunlara nelerin tescil edileceği belirtilmiştir.
Yürürlükteki Kanunda karşılığı olmayan yeni 1001 inci maddede "kat mülkiyeti
kütüğü"ne yazılacaklar düzenlenmiştir.
Yürürlükteki Kanunda karşılığı bulunmayan yeni 1002 ve 1003 üncü maddelerde
yevmiye defteri ve belgeler ile plân düzenlenmektedir.
Yürürlükteki Kanunun 919 uncu maddesini karşılayan 1009 uncu maddede
şerh verilebilecek haklar arasına "taşınmaz satış vaadi sözleşmesi" ile
"arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi" de eklenmiştir.
1010 uncu maddenin (1) numaralı bendinde, yürürlükteki Kanunun bu maddeyi
karşılayan 920 nci maddesindeki "icraî iddia zımnında müttehaz resmî kararlar"
deyimi yerine "çekişmeli hakların korunmasına ilişkin mahkeme kararları"
ifadesine yer verilmiştir.
Son üç maddede 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenîsinin
yürürlükten kaldırıldığı, yeni kanunun yürürlük tarihi ve kanunu yürütecek
makam belirtilmiştir.
|