| Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt'un 1926 yılında
yazdığı Medeni Kanun Genel Gerekçesi (Esbabı Mucibe Lâyihası) günümüz Türkçesi
ile şöyle:
Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti'nin tedvin edilmiş ve Medeni Kanunu yoktur.
Yalnız, sözleşmelerin küçük bir kısmına değinebilen Mecelle vardır. 1851
maddedir. 20 Nisan 1869 tarihinde yazılmaya başlanmış ve 16 Ağustos 1876
tarihinde tamamlanarak yürürlüğe konulmuştur. Denilebilir ki: Bu Kanunun
günümüzün ihtiyaçlarına uyan ancak 300 maddesidir. Geriye kalanı ülkemizin
ihtiyaçlarını ifade edemeyecek kadar ilkel bir takım kurallardan oluştuğundan
uygulanamamaktadır. Mecelle'nin kuralı ve ana çizgileri dindir. Halbuki
insanlık yaşamı, hergün hatta her an esaslı değişikliklerle karşı karşıyadır.
Bunun değişikliklerini, yürüyüşünü hiçbir zaman bir nota çevresinde saptamak
ve doldurmak mümkün değildir. Kanunları dine dayalı olan devletler kısa
bir zaman sonra ülkenin ve ulusun ihtiyaç ve isteklerini karşılayamazlar.
Çünkü dinler değişmez hükümler belirtirler. Yaşam yürür; ihtiyaçlar hızla
değişir, din kanunları, kesinlikle ilerleyen yaşamın önünde biçimden ve
ölü sözcüklerden fazla bir değer, bir anlam ifade edemezler. Değişmemek
dinler için bir zorunluluktur. Bu bakımdan dinlerin sadece bir vicdan işi
olarak kalması günümüz uygarlığının esaslarından ve eski uygarlıkla yeni
uygarlığın en önemli ayırt edici özelliklerinden birisidir. Esaslarını
dinlerden alan kanunlar uygulanmakta oldukları toplumları indikleri ilkel
dönemlere bağlarlar ve ilerlemeye engel bellibaşlı etken ve nedenler arasında
bulunurlar. Türk ulusunun kaderini yüzyılımız içinde bile ortaçağ hükümleri
ve kanunlarına bağlamakta, dinin değişmez hükümlerinden esinlenilen ve
tanrısallıkla sürekli ilişki içinde bulunan kanunlarımızın en güçlü etken
olduklarından şüphe edilmemelidir.
Ulusal toplum yaşamının düzenleyicisi olan ve yalnız ondan esinlenilmesi
gereken tedvin edilmiş bir medeni kanundan Türkiye Cumhuriyeti'nin yoksun
kalması ne yüzyılımızın uygarlığının gerekleriyle ne de Türk devriminin
hedeflediği anlam ve kavramla bağdaştırılabilir. Yüzyılımızın devletini
ilkel siyasal kuruluşlardan ayıran niteliklerin birisi de toplumun kaderine
uygulanan kanunların akılcı bir zihniyetle hazırlanıp tedvin edilerek konulmasıdır.
Göçebe dönemlerde hükümler tedvin edilmiş değildir. Hakim gelenek ve göreneklere
dayanarak hüküm verir. Mecelle'nin anılan 300 maddesi bir yana bırakılmak
koşulu ile Medeni Kanun içine giren sorunları çözmek için Türkiye Cumhuriyeti
hakimleri derme çatma eski hukuk kitaplarından ve din esaslarından çıkartılan
bilgilerle yargı işini görmektedirler. Türk hakimi hükümlerinde belli bir
içtihat, bir söz ve bir esasla bağlı değildir. Bundan dolayı herhangi bir
sorunu çözmek için Ülkemizin bir yerinde verilen bir hüküm ile aynı koşullar
altında doğan aynı sorunda diğer biryerde verilen hükümler ekseriya birbirinden
farklı ve çelişkili bulunmaktadır. Sonuç olarak Türkiye halkı, adaletin
uygulanmasında kuralsızlık ve sürekli kargaşa karşısındadır. Halkın kaderi
belli ve yerleşmiş bir adalet esasına değil, raslantı ve talihe bağlı,
birbiriyle çelişkili ortaçağ dinsel hukukun kurallarına bağlı bulunmaktadır.
Cumhuriyet, Türk adaletinin bu karışıklıktan, yokluktan ve pek ilkel durumdan
kurtarılmasını devrimin ve yüzyılımız uygarlığının gereklerine uyan yeni
bir Türk Medeni Kanununun hızla vücuda getirilmesini ve uygulamaya konulmasını
zorunlu kılmıştır. Bu amaçla hazırlanan Türk Medeni Kanunu, medeni kanunlar
içinde en yeni, en eksiksiz ve halkçı olan İsviçre Medeni Kanunundan alınmıştır.
Bu görevi Adalet Bakanlığı tarafından verilen direktifler içinde Ülkemizin
seçkin uzman hukukçularından oluşan özel bir komisyon yerine getirmiştir.
Yüzyılımızın uygarlık ailesine mensup olan ulusların ihtiyaçları arasında
esaslı bir fark yoktur. Toplumsal ve ekonomik sürekli ilişkiler insanlığın
büyük bir uygar bölümünü bir aile durumuna getirmiştir ve getirmektedir.
İlkeleri yabancı bir ülkeden alınmış olan Türk Medeni Kanunu Tasarısının
yürürlüğe konulmasından sonra yurdumuzun ihtiyaçları ile bağdaşmayacağı
iddiası geçerli görülmemiştir. Özellikle İsviçre Devletinin çeşitli tarih
ve geleneklere mensup Alman, Fransız ve İtalyan ırklarını içerdiği bilinmektedir.
Bu kadar, hatta kültür bakımından bile birbirinden farklı bir ortamda uygulanma
esnekliğini gösteren bir kanunun Türkiye Cumhuriyeti gibi yüzde doksanı
bakımından aynı ırka sahip bir devlette uygulanma yeteneğini bulabilmesi
kuşkusuz görülmüştür. Bundan başka, uygar bir ulusun gelişmiş, ileri bir
kanunun Türkiye Cumhuriyetinde uygulama ortamı bulamayacağı düşüncesi sakat
görülmüştür. Bu tez, Türk ulusunun uygarlık yeteneğine sahip bulunmadığını
belirten bir mantık dizisine varılmasıyla sonuçlanabilir. Halbuki olayların
gerçeği, durum ve tarih bu iddianın tamamen tersidir. Türk yenileşme tarihi
tanık tutularak denilebilir ki: Türk ulusu yüzyılımızın gereklerine uygun
olarak vücuda getirilen kabul edilebilir ve sağlam ve akıl ve zeka ile
yoğrulmuş yeniliklerden hiçbirine karşı çıkmamıştır. Bütün bu yenileşme
tarihimiz sürecinde kamunun yararı düşüncesiyle vücuda getirilen yeniliklerle
yalnız çıkarları bozulmuş olan gruplar mücadele etmek durumunda kalmışlar
ve halkı din adına, yanlış ve geçersiz inançlar adına kandırıp düzensizliğe
sürüklemişlerdir. Unutmamak gerektir ki Türk ulusunun kararı çağdaş uygarlığı
kayıtsız ve koşulsuz bütün ilkeleri ile kabul etmektir. Bunun en açık ve
canlı kanıtı devrimimizin kendisidir. Çağdaş uygarlığın Türk toplumu ile
bağdaşmayan noktaları görülüyorsa bu Türk ulusunun beceri ve yeteneğindeki
eksiklikten değil, onu gereksiz bir biçimde sarıp sarmalamış ortaçağ örgütü
ve dinsel bazı düzenlemeler ve kurumlardandır.
Gerçekten çağdaş uygarlıkla Mecelle hükümleri kuşkusuz bağdaşamaz. Fakat
Mecelle ve buna benzer diğer düzenlemeler ve Türk yaşamının uyuşmadığı
da açıktır. Adalet Bakanlığı en yeni ve en gelişmiş olan İsviçre Medeni
Kanunu ulusumuzun şimdiye kadar bağlı kalan geniş zeka ve yeteneğini doyuracak
ve ona gerçek bir yarış yeri ve alan olabilecek bir uygarlık yapıtı olarak
görmektedir. Bu Kanunda ulusumuzun duygularına ters düşecek hiçbir nokta
düşünmemektedir.
Şu yanı da belirtmek gerektir ki: çağdaş uygarlığı almak ve benimsemek
kararıyla yürüyen Türk ulusu, çağdaş uygarlığı kendisine değil, kendisi
çağdaş uygarlığın gereklerine her neye mal olursa olsun ayak uydurmak zorundadır.
Yaşamak kararında olan bir ulus için bu şarttır. Hazırlanan Tasarı bu gereklerin
önemli bölümlerini içermektedir. Gelenek ve göreneklere kesin olarak bağlı
kalmak davası, insanlığın en ilkel durumundan bir adım dahi ileri götüremeyecek
kadar tehlikeli bir kuramdır. Hiçbir uygar ulus böyle bir inanç çevresinde
kalmamış ve yaşamın gereklerine uygun hareketle zaman zaman kendini bağlayan
gelenek ve görenekleri yıkmakta duraklamamıştır. (Gerçekler karşısında
babalardan ve atalardan gelen inançlara her ne olursa olsun bağlı kalmak
akıl ve zeka gereklerinden değildir.) Aslında devrimler bu konuda en etkili
bir araç olarak kullanılmışlardır. Alman Medeni Kanununun uygulanmasından
önce Almanya, hukuksal hükümler noktasından merkezde Bizans'ın (1500) yıl
önce yapılmış Roma hukukuna bağlı idi. Bu hukuka bir de ulusal hukukun
ulusal ve yerel metinleri ekleniyordu. Doğuda ve kuzeyde Roma hukuku ve
yerel metinlerle karışık bir durumda Prusya hukuku vardı. Geri kalan bölgelerde
Fransa hukuku yürürlükte idi. Alman halkının % 33'ü Roma hukukuna, % 43'ü
Prusya hukukuna, % 7'si Saksonya hukukuna, % 17'si Fransız hukukuna uyruk
idi. Alman Medeni Kanununun uygulanmasından önce Alman hukuk dili Latince,
Fransızca, Yunanca ve yerel Alman dillerinde idi. Bavyera'da yalnız evlenme
sözleşmesi üzerinde yetmişten seksene kadar yöntem vardı. Hakim için bu
metinlerin hepsinden ayrı ayrı haber sahibi olmak imkanı yoktu. Alman Medeni
Kanununun yayınlanmasından önce Almanya'da bir adamın herhangi bir olayda
hangi hükümlere bağlı olacağını bilmesi imkanı bulunmuyordu. Almanya uzman
hukukçuları bu binbir çeşit ve yüzlerce yıldan devrederek gelen hukuktan,
medeni kanun ile ülkelerini bir adımda kurtardılar ve bütün Almanya için
tek bir medeni kanun yaptılar.
Kanun 3 Temmuz 1896'da yayınlandı ve Millet Meclisince toptan kabul
edildi. Gelenek ve görenekçilere göre Alman Medeni Kanunu Tasarısı pek
kuramsal ve uygulama noktasından değersiz sayıldı. Halbuki inceleme sonucunda
bu Kanundan kendileri bile bir tek esası oynatmak imkanı göremediler.
Fransız Medeni Kanunu da bir evrim ürünüdür. O da eski hükümleri, gelenek
ve görenekleri çiğneyerek yeni ilkeler ve kurallar koydu. Sınıf ve arazi
ayrıcalıklarının kaldırılması ve aile hukukunun kilisenin elinden alınması,
bu kanunun belli başlı yeniliklerinden oldu. Medeni Kanunun yayınlanmasından
önce Fransa yerel ve yazılı ve birbirinden çok farklı geleneklerle yönetiliyordu.
Güneyde Roma zamanından kalan hükümler, kuzeyde cermen kaynaklarından gelen
kurallar vardı. Fazla olarak her bölgenin kendisine özgü hükümleri bulunuyordu.
Fransız ihtilalinin çürük ve bozuk inançlara ezici bir darbesi olan medeni
kanun bütün eksiklikleri sildi ve yerine yeni hükümler ve kurallar koydu.
Fransa Medeni Kanununun en çetin düşmanı kilise olmuştur. Çünkü bu kanun
katolikliğin özel hukuk ilişkilerinde, özellikle aile hukukundaki egemenliğini
ortadan kaldırıyordu.
İsviçre, medeni kanununun yayınlanmasından önce kantonların sayısı kadar
kanunlara sahipti. İsviçre Medeni Kanunu çeşitli gelenek ve görenekleri
içeren bu kanunların hepsini birden hükümden kaldırdı ve yerlerine bambaşka
tek bir medeni kanun koydu. Bu üç büyük hareket bütün yaşamı ölü geleneklere
bağlamak isteyen tarihçi okulun son ve geri dönülmez bozgunu oldu. Bu örnekleri
vermekten amaç, zamanın gereklerine ve uygarlığın zorunluluklarına göre
ulusların gelenek ve göreneklerine bir adımda nasıl veda ettiklerini ve
bu vedanın sanıldığı gibi zarar ve tehlikeyi değil, büyük çıkarları gerektirdiğini
canlı bir biçimde göstermektedir. Yaşamın gereklerine uymayan gelenek ve
göreneklerde isrardır ki, uluslar için felakete neden olur. Bu saydığımız
kanunlarda esas din ile devletin mutlak biçimde ayrılığıdır. İsviçre, Almanya,
Fransa siyasal ve ulusal birliklerini, ekonomik, toplumsal kuruluş ve gelişmelerini
medeni kanunlarını yayınlamakta sağlamlaştırmış ve desteklemişlerdir. Bu
yaşamsal zorunluluklar karşısında eski geleneklerin, yerel ve alışılagelmiş
hükümlerin ve dinsel alışkanlıkların sürmesi bu ülkelerin hiç birinde,
hatta İsviçre gibi kamuoyunun en geniş biçimde egemen olduğu bir ülkede
bile istenmemiş, istenememiş, hatırlara gelmemiştir.
Kuşku yoktur ki, kanunların amacı herhangi bir gelenek ve görenek veya
yalnız vicdanla ilgili olması gereken dinsel hükümler değil, siyasal, toplumsal,
ulusal birliğin her neye mal olursa olsun güvencesi ve tatminidir. Yüzyılımız
uygarlığına mensup devletlerin ilk ayırıcı nitelikleri din ile dünyayı
ayrı görmektedir. Bunun tersi, devletin kabul ettiği din esaslarını kabul
etmeyen kimselerin vicdanlarını baskı altına almak olur. Bunu yüzyılımızın
devlet anlayışı kabul edemez. Din, devlet gözünde vicdanlarda kaldıkça
saygındır ve temizdir. Dinin hüküm halinde kanunlara girmesi tarihin akışında
çoğu kez hükümdarların, zorbaların, güçlülerin keyif ve isteklerini tatmine
aracı olması sonucunu getirmiştir. Dini dünyadan ayırmakla yüzyılımızın
devleti, insanlığı tarihin bu kanlı sıkıntısından kurtarmış ve dine gerçek
ve sonsuz bir taht olan vicdanı ayırmıştır. Özellikle çeşitli dinlere mensup
uyruklara sahip devletlerde tek bir kanunun bütün toplumda uygulanma yetkinliğini
kazanabilmesi için bunun dinle ilişkisini kesmesi ulus egemenliği için
de bir zorunluluktur. Çünkü kanunlar dine dayanırsa, vicdan özgürlüğünü
kabul zorunluluğunda bulan devlete, çeşitli dinlere girmiş uyrukları için
ayrı ayrı kanun yapmak gerekir. Bu durum yüzyılımız devletinde temel koşul
olan siyasal, toplumsal, ulusal birliğe tamamen aykırıdır. Anımsatmak gerekir
ki devlet yalnız uyrukları ile değil yabancılarla da ilişki içindedir.
Bu durumda olanlar için kapitülasyon adı altında ayrı hükümler kabul etmek
zorunluluğu doğar. Lozan Andlaşması ile kaldırılan kapitülasyonların ülkemizde
sürmesi için yabancılar tarafından dile getirilen gerekçenin en önemli
yönü bu nokta olmuştur. Bundan başka Fatih Sultan Mehmet döneminden son
zamanlara kadar müslüman olmayan uyruklar hakkında uygulanan ayrı hükümlere
de özellikle bu dinsel durum neden olmuştur. Halbuki yeni Türk Medeni Kanunu
Tasarısının hazırlanması nedeni ile yurdumuzda mevcut azınlıklar, Lozan
Andlaşmasının kendilerine kabul ettiği haklardan vazgeçtiklerini Adalet
Bakanlığına bildirmişlerdir.
Yenilenme tarihimizde değeri olan bir olayı şuracıkta belirtmek isteriz.
Âli Paşa Fransız Medeni Kanununun Türkiye için aynen kabulünü vaktiyle
Sultan Aziz'e önermiş, fakat Cevdet Paşa'nın karışmasıyla bu büyük girişim
çıkmaza girmiş, yerine Mecelle konulmuştur. Zaten bütün kaygısı kişisel
çıkarlarından başka bir şey olmayan ve ikiyüzlülüğü kendilerine yol tutmuş
saltanat yönetimi için ulusun gerçek çıkarları gereğini dikkate alarak
karar verilemezdi.
Yüzyılımızın uygar uluslara tanıdığı bütün hukuku uygarlık dünyasından
kayıtsız koşulsuz isterken, bu hukukun yerine getirilmesi gereken uygarlık
görevlerini de Türk ulusu kendi eliyle kendisine yüklemiş bulunuyor. Bu
Kanun tasarısının anlamlarından birisi de budur.
Türk ulusunun yüksek temsilcisi olan büyük Meclis'in uygun bulmasına
ve onayına sunulan Türk Medeni Kanunu Tasarısı yürürlüğe konulduğu gün
ulusumuz onüç yüzyılın kendisini çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan
kurtulmuş, eski uygarlığın kapılarını kapayarak yaşam ve verimlilik getiren
çağdaş uygarlığın içine girmiş bulunacaktır.
Adalet Bakanlığı bu Kanunu hazırlamakla devrim ve tarih önünde ulusal
görevini yapmış ve Türk ulusunun gerçek çıkarlarını dile getirmiş olduğunda
şüphe etmemektedir. |