| TBMM Genel Kurulu tutanaklarından Hatiboğlu ve Esengün'ün
konuşmaları:
BAŞKAN - Şimdi, söz sırası Saadet Partisinde. Saadet Partisi
Grubu adına, Sayın Yasin Hatiboğlu...
Sayın Hatiboğlu, siz de iki grup sözcüsü konuşacaksınız; eşit mi efendim
süreniz?
YASİN HATİBOĞLU (Çorum) - Evet.
BAŞKAN - Eşit; peki...
YASİN HATİBOĞLU (Çorum) - Şimdi eşitliği konuşuyoruz ya!..
BAŞKAN - Yani, bazen bir arkadaşımız fazla söz kullanabilir de.
O, Medenî Kanuna göre eşitlik, bu Meclisteki eşitlik.
Buyurun. (SP sıralarından alkışlar)
SP GRUBU ADINA YASİN HATİBOĞLU (Çorum) - Sayın Başkan, Yüce Parlamentonun
değerli üyeleri; Medenî Kanunun görüşülmesi vesilesiyle Saadet Partisi
Grubumuzun bu tasarının tümüyle ilgili ne düşündüğünü, neyi öngördüğünü
ya da neyi beklediğini, bunun ne kadarını elde edebilip ne kadarını edemediğini,
bir kanunun, 75 yaşına girmiş bir kanunun, 51 yıllık emekten sonra yeni
bir tasarıya dönüştürülüşünün ne getirip ne götürdüğünü kısaca heyetinize
arz etmek istiyorum; bu vesileyle huzurunuzdayım; Başkanlığı ve Yüce Heyeti
saygılarımla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, Medenî Kanun yapıyoruz. Medenî Kanun, tüm ülkelerde
benzer kanunlar, temel kanunlardır, bizde de öyle. Görüşme usulümüzü de
bundan dolayı temel yasaların görüşme usulünü düzenleyen 91 inci maddeye
göre yaptık; yani, temel kanun, toplum hayatının şu köşesini veya bu kenarını
düzenlemenin çok ötesinde, çok şümullü biçimde, onları da içine alacak
şekilde düzenleme yapan yasadır. Öyleyse, öyle bir düzenleme olmalı ki,
herkes "oh, bu yasada benim de ihtiyacımın cevabı var. Oh, bu yasada ben
de şu gördüğüm eksiği kalkmış olarak gördüm" diyebilmeli; yani, kavrayıcı,
kucaklayıcı, ümit verici; korkuları, endişeleri giderici olmalı. Uygun
olan bu değil midir; elbette budur; yani, yasa yaparken, hangi toplumun
düzenini sağlamaya çalışıyorsanız, o toplumu, o yasanın düzenlemesine ısındıramazsanız,
bu düzenlemeyi o toplumun içine sindirmesine imkân vermez, öyle bir düzenleme
yapmazsanız, yasa kadük kalmamış olur, yürürlüğe girer; ama, tatminde kadük
kalır o yasa.
Değerli milletvekilleri, ben, belki bir mukayeseli hukuk yahut da hukukun
mukayesesi perspektifinden bakmak istiyorum. Tenkit edeceğim, uygun bulmadığımı
ifade edeceğim konularda lütfen değerli arkadaşlarım yanlış bir yoruma
girmesinler ya da yanlış bir, isnat demeyeceğim; ama, yanlış değerlendirmeye
lütfen girmeyiniz. Biz, burada, yetkileri, sorumlulukları, milletle olan
ilgi ve ilişkileri itibariyle birbirimizden farklı olmayan insanlarız.
Elbette hepimizin sözünde, millete yarar getirmesini arzu ettiğimiz hücreler
vardır.
Şimdi, diyordum ki, bir yasa; bir yasanın ömrü de ona bağlı, uygulanabilirlik
kolaylığı da ona bağlı; yani, toplum bir yasaya ne kadar sahip çıkarsa,
yasa o kadar güzel, o kadar şümullü, o kadar uzun ömürlü olur. Peki, sadece
bir yasanın maddelerinin albenili olması yeter mi dersiniz; onun takdim
biçimi de çok önemlidir.
Şimdi, merak ediyorum ve üzülerek, merak ettiğimi ifade ediyorum: Biz,
bir Medeni Yasa yapıyoruz. Bu Medeni Yasayı 1926 yılında yaptık. Neyi kaldırarak;
Mecelleyi kaldırarak. Olur. Devrim vardır; devrimin otoriteleri böyle bir
düzenlemeyi uygun görmüşler, yapmışlar; buna kimsenin bir diyeceği yoktur,
olmaz da. 75 yıllık hayatımızda, zaten, böyle bir düzenleme kullanılagelmiş.
Peki, şimdi, 75 yıl önce yaptığımız bir düzenlemenin gerekçesini, 75
yıl sonra bugün, ısıtıp, gündeme getirmeye, hele hele yürürlüğe koyacağımız
kanuna gerekçe yapmaya ne ihtiyaç duyuldu, ne gerek vardı; yani, şu sözler
mutlaka söylenmeli miydi?.. "Çağdaş uygarlığın Türk toplumuyla bağdaşmayan
noktaları görülüyorsa bu, Türk Ulusunun kabiliyetindeki eksiklikten değil,
onu gereksiz bir biçimde sarıp sarmalayan, Ortaçağ örgütü ve dinsel bazı
düzenlemeler ve kurumlardandır."
Değerli milletvekilleri, bu, halen yürürlükteki Medeni Kanunun gerekçesinde
olabilir. 1926 yılında o... Biz, şimdi 2001 yılındayız. 75 yıl geçmiş;
75 yıl... Biz, 26'lardan bugüne gelmeliydik; ama, görüyoruz ki, gelmemişiz,
hâlâ 1926'dayız. Bunu millete reva göremeyiz ve buna, oylarımızla "evet,
çok doğrudur; geri kalışımızın sebebi bu cümlelerde yatıyor" diyemeyiz.
(SP sıralarından alkışlar) Şimdi benden oy isteyeceksiniz. Nasıl oy vereceğim
buna ben; halbukî...
Evet, doğrudur; zaten, toplumsal sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Çünkü,
sadece, bu toplumda, zannediyoruz ki, ben varım. Hayır, bu toplumda ben
de varım, sen de varsın. Bu toplumda sen varsan, ben dünden varım.
Değerli milletvekilleri, bu Medenî Kanun, yürürlükteki Medenî Kanun,
bu ülkede 75 yıl uygulanageldi, Mecelle 50 yıl uygulandı. Ben, ikisi arasında
bir mukayese falan yapacak değilim; o, ömrünü doldurmuş, kendisini tarihe
tevdi etmiştir; ama, biz, tekrar tekrar, yok dinsel örgüt, yok bilmen geri
kalmışlık, yok ortaçağ... Bunları, 2001 yılında hâlâ konuşamayız.
Değerli milletvekilleri, 75 sene Mecelle yok, dinsel kurallar yok, örfler,
gelenekler, âdetler de yok, İsviçre'den müktebes, yahut iktibas edilmiş
bir Medenî Kanun var. Buyurun, geldiğimiz nokta ortada... Nedir o geldiğimiz
nokta: Üzülerek ifade edeyim, sosyal intiharlar... Ülkenin sosyal yapısı
intiharlarla çalkalanıyor, ülkenin siyasal yapısı yasaklarla dolu. Ülkenin
fikrî yapısı, kalemler kırılmış, diller kesilmiş, hapishaneler dolmuş...
İşte, buyurun, 75 yıl Mecelle mi engelledi bunları?! (SP sıralarından alkışlar)
Değerli milletvekilleri, ekonomik yapılar ortadadır. Bir başka şeyi
daha arz etmek istiyorum; lütfen... Millet adına acı duyduğumuz, ıstırap
duyduğumuz için söylüyoruz. Biz, bunu başka türlü de yapardık; yani, ille
de bu gerekçeyi koymaya ihtiyaç mı vardı sanki?!
Bakınız, gerekçede, atıfta bulunularak deniyor ki: "Ulusumuz 13 yüzyılın
kendisini çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan kurtulmuş eski
uygarlığın kapılarını kapayarak, yaşam ve verimlilik getiren çağdaş uygarlığın
içine girmiş bulunacaktır." Öyle diyor. O günün şartları belki bunu dedirtmiş
olabilir; benim derdim, bunu bugün niye tekrar ediyoruz; çünkü o zaman,
bana soruyorlar, diyorlar ki: Siz, oy verdiğiniz tasarının gerekçesinde,
1926'daki şu düzenlemeyi kabul ederseniz, biz uygarlığa gireceğiz diyorsunuz.
Nerede uygarlık diyecek.
Şimdi, soruyorlar bana, uygarlık, içinde bulunduğumuz uygarlık bu mu?
Asgarî ücret 122 milyon lira, hastanelerde rehinler tutulu, üniversitelerde
kıyım devam ediyor, ülkeden kaçış var beyler, kaçış! Bir gazete köşeyazarı
ağlayarak, saçını başını yolarak diyor ki: "Dünyanın neresinde görülmüştür;
benim gençlerim, insanlarım hicret ediyorlar, kaçıyorlar; Avusturya'ya
gidiyorlar, Almanya'ya gidiyorlar, hicret ediyorlar." Evet, çalışmaya gidiyorduk,
okumaya gidiyorduk, gezmeye gidiyorduk; bunlar olağan şeylerdir, doğal
şeylerdir; ama hicret, ama kaçış, ülkeden kaçış...
Değerli milletvekilleri, ülke, yasaklar ülkesi haline geldi. Her doğan
çocuğumuz 5 milyar Türk Lirası borçla doğuyor. Fert başına düşen hâsılamız
2 200 dolar. Peki, fert başına düşen borcumuz?.. 3 200 dolar. Her doğan
çocuk 5 milyar Türk Lirası borçla doğuyor. Yani, uygarlık diyoruz da, demek
ki, uygarlığı yakalayabilmiş değiliz hâlâ.
Bir espriyle isterseniz işi renklendireyim: Anasından doğan her yavru
bir fizah eder, bağırır. Herkes çeşitli yorumlar, şuna bağırdı, buna ağladı...
Hayır; bu 5 milyarlık borca ağlıyor! Bunu, ben ödeyeceğim... (SP sıralarından
alkışlar)
Değerli milletvekilleri, bu tasarı, bence, toplumsal düzeni sağlamanın
ötesinde, belki dili daha da yozlaştırma, dili daha da bücürleştirme denemesidir.
Hâkime yargıç dedik, diyelim; mahkemeye yargılık dedik, diyelim; muhakemeye
yargı dedik, diyelim... Peki, bunları değiştirir getirirsek, adalet, gerçek
tecelli eden adalet mi olacak? İşler tam süratini kazanıp, raflardaki dosyalar
eritilmiş mi olacak?! Yani, nedir getirisi; onu anlamak mümkün değildir.
Bir başka şey daha söyleyeyim: Bakınız, bir dil değişimi yaparsınız;
ama, dilcilerle konuşarak yaparsınız. Kaldırıp, yerine koyduğunuz şey,
onu da karşılar, geleceğe de ışık tutar, yani, kısırlaştırmazsınız.
Bakınız, örnekler vereyim: Hüsnüniyet; dürüst davranış... Sayın Bakan,
hüsnüniyet, dürüst davranış mıdır; soruyorum. Sayın Bakan, niyet, derunî
bir haldır, derunî; davranış, fiilî bir haldır. Siz, nasıl, kalkar da,
onbin yıllık hüsnüniyeti, davranış diye uyduranlara rıza gösterirsiniz.
Olmaz böyle şey! (SP sıralarından alkışlar)
Biz, hukuk yapıyoruz beyler, hukuk! Hukuk da, insanlar gibidir, bir
ailenin fertleri gibidir yahut bir makinenin, tabiri caizse, bir motorun
aksamı gibidir. Biri, diğeriyle uyum içinde olmazsa, krank kırar, krank.
(SP sıralarından alkışlar)
Peki, şimdi, siz, hüsnüniyeti, burada, böyle anlayacaksınız, Ceza Kanununda
başka anlaşılıyor, Ticaret Kanununda başka anlaşılıyor... Beyler, yapmayın!..
Temyiz kudreti, ayırt etme gücüymüş?! Beyler, ayırt etme başka şey,
fark ve temyiz başka şeydir. Bununla ne yapmak istiyoruz? Yahu, biz hukukçuyuz,
yapmayın! Bir mühendis arkadaşımız yapmaz bunu. Hani, yapsa da, olabilir;
konusu değil, meselesi değil, tatbikatını görmemiştir, pratiğinde bulunmamıştır.
MEHMET ZEKİ ÇELİK (Ankara) - Hukukçular yapar, mühendisler yapmaz.
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - Efendim, ben, laf olsun diye... Geri
aldım efendim, geri aldım; mühendis lafını da geri aldım; bir de sizi üzmeyelim
şimdi.
Altsoy, eyvallah ey!.. Yani, altsoy, üstsoy, yansoy, civar soy!.. Bırakın,
yandı bu milletin canı soygundan, soymadan; bırakın bunu! (SP sıralarından
alkışlar) Ne oldu bizim usul ve füruumuza? Yani, bu, ne getiriyor, ne kazandırıyor?!.
Bu, Türkçeleştirme midir Allahınızı severseniz?!
Bakın, Türkî cumhuriyetlerle ilişkilerimiz var, temaslarımız var.
NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Türk cumhuriyetleri...
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - Türk cumhuriyetleri, tamam canım,
peki güzel kardeşim, öyle olsun yahu, biz uyaroğluyuz, öyle olsun, Türk
cumhuriyetleri efendim. Şimdi, Türk cumhuriyetleriyle ilgilerimiz, ilişkilerimiz
var, dil birliğimiz var, gönül birliğimiz var, birlikte kullandığımız yüzlerce
kelime var. Şimdi, ne yapacak bunlar; diyeceğiz ki "ne olursun, Askar Akayev,
gel de bize uy; çünkü, biz dünyanın en meşhur dilcisiyiz." Yapmayın!..
Bak, uluslararası ilişkiler dille fethedilir, dille tahrip edilir.
"Kalem olsun eli ol kâtib-i bed tahririn
Ki fesâd-ı rakam ile surumuzu şûr eyler
Kâh bir nokta kusuriyle nadiri nar,
Kâh bir harf sukutiyle gözü kör eyler." (SP sıralarından alkışlar)
Yapmayın!..
Değerli milletvekilleri, sıhrî hısımlık... Bunu beğenmedik, ne dedik;
kayın hısımlığı. Beyler, bir kayınpeder var, anladık; kayınvalide var,
anladık; kayınbirader var, anladık; baldıza ne diyeceğiz?!
SAUT PAMUKÇU (Bayburt) - Kayınbaldız diyeceğiz.
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - Kayınbaldız mı?! Yapmayın, yapmayın!..
Kayınbaldız mı diyeceğiz; yapmayın!..
Değerli milletvekilleri, istifa "Çıkma" diyor. Yapmayın!.. İstifa çıkma
değil beyler, istifa çıkma değil. Bu milletin bin yıllık diline tasallut
edemezsiniz; onun savunucuları var. İstifa, çıkma değildir; istifa, bir
görevden affını talep etmedir; yani, beni bağışlayın, ben bu işi yapamayacağım
demektir. İstifa, çıkma değildir, nereden uydurduk bunu; biraz uysa bari...
Tehdit, korkutma. Beyler, Ceza Kanunundaki tehdit korkutma ise eğer...
Köşeden bir çocuk, öbürüne şaka olsun diye -affedersiniz, ne olur beni
bağışlayınız, fiilî tam gösterebilmek istiyorum- "peh" der, bu bir korkutmadır;
ama, bu bir tehdit değildir; siz, tehdidi bu kadar nasıl küçümsersiniz,
nasıl hafife, basite irca edersiniz. Sizin bu tarifinize göre, Ceza Kanunundaki
tehdit unsurları nasıl teşekkül edecek, nasıl aranacak, nasıl bulunacak?
Mahfuz hisse, saklı hisse... Bizim Mahfuz Bey kardeşim, şimdi, herhalde,
Mahfuz Güler, saklı güler gibi anlaşılacak; özür diliyorum. Yani, yapmayın,
saklı pay başka, mahfuz hisse başka. Mahfuzda, hıfz; hıfzda, koruma vardır,
himaye vardır, sahip çıkma vardır... Hıfz, Allah'ın sıfatlarından biridir;
hafızdır, koruyucudur; saklayıcı değildir Allah, koruyucudur... Yapmayın!..
Bilmiyorsanız kullanmayın Sayın Bakan; rica ediyorum... Bu, benim dilimdir.
Teberru; karşılıksız kazandırma... Şimdi, söyleyin lütfen, teberru,
karşılıksız kazandırma mıdır; hayır; teberru, bağıştır, ianedir; yani,
kazandırma başka şeydir. Kazanmada, sermaye vardır; kazanmada, servet vardır;
kazanmada, emek vardır; kazanmada, ceht vardır, gayret vardır... Yapmayın!..
Gayrimenkul mükellefiyeti... Bu neymiş; taşınmaz yük. Hangi yük taşınıyor
ki zaten?! Hangi yük taşınıyor ki?! Mükellefiyet, sorumluluk ifade eder;
o, sorumlu olduğu hususları ihlal etmeme vecibesi yükler.
Neresinden tutayım ki?! 107 nci maddeyi açın, bakın lütfen...
Lütfü Beyin hakkına tecavüz var mı?
LÜTFÜ ESENGÜN (Erzurum) - 2 dakika kaldı.
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - Peki. Ne yapalım, bir başka zamana
inşallah...
Şimdi, lütfen, 107 nci maddeye bir bakar mısınız. Birlikte okuyalım...
Beyler, yanlış anlamayın, ne olursunuz, beni yanlış anlamayın. Bu, bizim
dilimiz; bu, bizim milletimizin dili; bu, etrafımızdaki kardeşlerimizin,
soydaşlarımızın dili; bu, müşterek dilimiz; yani, biz, Pigme ormanlarında
yaşayan bir kabile değiliz ki; yahut, biz, bir Zulu kabilesi değiliz ki!..
Diyelim ki, büyük reis böyle istedi, eh, biz de ona uyarız; hayır; biz,
bir milletiz; biz, dini olan, dili olan, geleneği olan, örfü olan, âdeti
olan, geçmişi olan, tarihi olan bir milletiz... Yapmayın!.. Bir milleti
en iyi ifade eden kendisinin dilidir, kendisinin. Şimdi, bakın, beraber
okuyalım: "Vakıf senedinde vakfın amacına özgülenen mal ve haklar..." Nedir
bu özgülenen? Özgüleme...
MAHMUT GÖKSU (Adıyaman) - Özgül ağırlık demek.
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - Değil efendim.
Ben şimdi bu özgülemeyi duyunca -bizim Anadolu'da kullanılır, şarkta
da kullanılır- "mürgüleme." aklıma geldi benim. Nedir o; uyanıklık ile
uyku arası. Şimdi, bu özgüleme ne acaba; vallahi bilmiyorum.
Peki, ben şimdi soruyorum; bakın, bir cümle kurmuşsunuz, bir cümle;
diyor ki: "Vakıf senedinde vakfın amacına özgülenen mal ve haklar..." Kaç
kelime; 8 kelimelik bir cümle kurmuşsunuz; bunun 6 tanesini değiştirememişsiniz
-sizin cümleniz bu- niye vakfı değiştirmediniz; niye senedi değiştirmediniz;
niye malı değiştirmediniz...
BAŞKAN - Sayın Hatiboğlu, 1 dakikanızı aştınız efendim.
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - ... niye ve bağlıcını değiştirmediniz;
niye hakları değiştirmediniz? Peki, bunları değiştirmediniz, şu özgülemeyi
nereden getirip, koydunuz, uydurdunuz? Tahsis beyler, tahsis... Tahsis...
Kelime türetmenin yolu budur. Tahsis, muhassas, tahsisli, betahsis... Ee,
özgüle dersek, buyur, türet de göreyim! Neyi türeteceksin; kısır, kısır...
Kelime anadan kısır. Neyi türeteceksiniz?
Evet, Sayın Başkan da "bitti" diyor, arkadaşımın da hakkıdır. Herhalde,
biz, başka vesilelerle...
Sayın milletvekilleri, gerçekten, hukukta dil çok önemlidir. Buna sahip
çıkmamız lazım. Bu, bize bir şey kazandırmıyor.
Merak ediyorum, benim çocuğumun dağarcığında kaç kelime var acaba; 50
mi, 60 mı, 150 mi? Ben, profesörlerimizi, ilim adamlarımızı, fikir adamlarımızı
tenzih ediyorum, o kendini yetiştirenleri tenzih ediyorum. Şu, köşelerde
pahalı pahalı köşe yazısı yazan yazarların, onların da özellerini tenzih
ediyorum. Profesörlerimizi tenzih ettikten sonra, istisnaları bir kenara
koyduktan sonra, profesörlerimizin, romancılarımızın, hikâyecilerimizin,
şairlerimizin, o pahalı köşe yazarlarımızın dağarcığında kaç kelime var
acaba?
NİDAİ SEVEN (Ağrı) - Doçentleri saymadınız.
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - Doçentte 32, profesörde 46. Müstesnaları
bir kenarda tabiî; onlar bilim adamı, onlara saygımız vardır.
Beyler, ben, vaktinizi aldım. Bilesiniz ki, iyi niyetle, yani, düzeltelim,
acaba düzeltebilir miyiz diye arz ve ifadede bulundum.
MUSTAFA GÜVEN KARAHAN (Balıkesir) - Sizi çok seviyoruz.
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - Ben de sizi çok seviyorum, gerçekten
çok seviyorum, herkesi çok seviyorum; çünkü, insan kendi hayatını sevgi
üzerine bina etmezse, Allah'ın sıfatlarından paylaşamaz, ondan pay alamaz,
ondan hisse alamaz, ondan nasipdar ve hissemend olamaz. Onun için, ben
herkesi çok seviyorum; ama, inançlarımı, dilimi, dinimi, milletimi, onları
daha çok seviyorum. İzin verirseniz...
BAŞKAN - Sayın Hatiboğlu, hakkınıza da razı olun; arkadaşınızın
3 dakikasını yediniz.
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - Peki efendim. Ben, hakkımı da çok
seviyorum ve dolayısıyla, başkasına saygılı olmayı da sevmek zorundayız.
Sayın Başkana da sevgi sunuyorum, hepinize saygılar sunuyorum. (SP,
MHP, ANAP, DYP ve AKP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sağ olun... Sağ olun...
YASİN HATİBOĞLU (Devamla) - Efendim, benim oyumun rengi olumsuz
olacak maalesef.
BAŞKAN - Mikrofondan zaman kaybedilmesin diye, arkadaş gelinceye
kadar yerini terk etmedi Sayın Hatiboğlu; teşekkür ederim.
Efendim, Saadet Partisi Grubu adına ikinci konuşmacı, Erzurum Milletvekili
Sayın Lütfü Esengün.
Buyurun efendim. (SP sıralarından alkışlar)
SP GRUBU ADINA LÜTFÜ ESENGÜN (Erzurum) - Sayın Başkan, muhterem
milletvekilleri; hepinizi hürmetle selamlıyorum.
Türk Medenî Kanunu Tasarısı üzerinde Saadet Partimizin görüşlerini açıklamaya
devam ediyorum.
Sözümün başında, hemen, Sayın Hatiboğlu'na teşekkürlerimi arz ediyorum,
4 dakikalık hakkımı da helal ediyorum. Böyle bir konuşmaya, böyle bir hatibe,
değil 4 dakika, konuşmanın tamamı da helal edilir; gerçekten helal olsun
diyorum. (SP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlar, bugün, Türk Medenî Kanununun yeni şeklini görüşüyoruz.
Yetmişbeş yıl sonra, Türkiye'de, yeniden bir Medenî Kanun bu Mecliste görüşülüyor;
ancak, bugün huzurunuza gelen tasarı, yeni bir Medenî Kanun değil; toplumun
gerçek ihtiyaçları, istekleri nazara alınmadan, yine, tepeden inme, millete
rağmen yapılan bir düzenleme. 1926'da, nasıl, toplumun inançları, örf ve
âdetleri ve ihtiyaçları nazara alınmadan, sırf batılılaşmak uğruna, bizimle
kültürel, sosyal ve diğer yönlerden hiçbir benzerliği, hiçbir alakası olmayan
İsviçre'nin Medenî Kanunu tercüme edilerek yürürlüğe konmuş ise, bugün
yapılan da, şu anda yürürlükte bulunan Medenî Kanunun 937 maddesinin dilinin
sözde arılaştırılması, 93 maddesinde de ve özellikle aile hukukunda da
birtakım değişiklikler yapılmasından ibaret.
Özet olarak diyebiliriz ki, Medenî Kanun Tasarısı yeni bir kanun değildir,
önemli bir yenilik getirmemektedir, aksine uygulamada yeni problemler,
yeni kargaşalar meydana getirecek bir yapıdadır.
Değerli milletvekilleri, bugün, bütün milletvekillerinin odalarına,
zannediyorum, böyle 101 imzalı, kadın derneklerinden, sivil kadın örgütlerinden,
toplum örgütlerinden birer istek geldi, birer yazı geldi. Biz, bu talepleri,
saygıyla karşılıyoruz. Ama, şu 101 imza sahiplerine şunu hatırlatmak lazım
ki, bir süre önce, Fazilet Partisi kapatılırken bu Meclisin en çalışkan
milletvekillerinden, hanım milletvekillerinden Sayın Nazlı Ilıcak'a yasak
getirilirken, hiçbirinden ses çıkmamıştı, hiçbirisi buna itiraz etmemişti,
bu örgütlerin hiçbirisi bu yapılan hatayı protesto etmemişti. Bu çifte
standart, bu ikili düşünüş devam ettiği sürece, biz, kadın haklarında da,
diğer konularda da daha çok geri kalırız.
Değerli arkadaşlar, böyle önemli bir tasarıyı görüşürken, Türkiye'deki
adalet sistemine, adalet mekanizmasına bir göz atmakta fayda var. Bugün,
yılda 400 000 dosyanın Yargıtay'a geldiği, davaların geç bittiği, adaletin
geç tecelli ettiği bir adalet mekanizmamız var. Geciken adalet haklıyı,
alacaklığı mağdur etmekte, haksızı kazançlı çıkarmakta. Davalar zamanında
sonuçlanmadığı için de ceza davalarında sanıklar zaman aşımından paçayı
kurtarmakta.
İcra iflas daireleri büyük yük altında. 1999 yılında, icra dairelerinde
6 milyon civarında takip dosyası vardı, bu ekonomik krizle Allahu âlem,
bu 6 milyon dosya, 10 milyona ulaşmıştır. Bugün gazetelerde sayfa sayfa
satış ilanları, icra ilanları yer almakta.
Öte yandan, fikir suçları; düşüncelerini açıkladıkları için suçlananlar,
yargılananlar, cezalandırılanlar... Bu uygulama hâlâ devam ediyor. Fikret
Başkaya mahkûm, Mehmet Kutlular ve Yeni Asya Gazetesinin 6 yazarı, sırf
düşüncelerini açıkladıkları için, "deprem ilahî bir ikazdır" dedikleri
için, 312 nci maddeye muhalefetten 2'şer sene ceza aldılar ve şu anda Mehmet
Kutlular -yılların gazetecisi, yılların fikir adamı- sırf düşüncesini açıkladığı
için hapishanede yatıyor ve 312 nci maddede, Sayın Adalet Bakanı, 20 nci
Dönemde gösterdiği hassasiyeti, bu dönemde, her ne hikmetse, gösteremiyor.
O zaman Devlet Bakanı olarak Meclise sevk ettiği 312 nci maddeyle ilgili
değişiklik, hatırlanacağı üzere, gündemin ön sıralarına kadar da gelmişti;
ama, bir başsavcı ziyareti, birtakım baskılar, o 312 nci maddeyi, gündemin
ön sıralarında olmasına rağmen ele almak, yasalaştırmak, değişikliğini
gerçekleştirmek mümkün olmamıştı. Şimdi 57 nci hükümet ve Sayın Adalet
Bakanı bu konuda hiçbir teşebbüs içerisinde değil.
Değerli arkadaşlar, 12 Eylül sonrası işkence, maalesef, Türkiye'de kurumsallaşmış
durumdaydı. Şimdi de aynen devam ediyor, üzülerek söylüyorum ve öyle bir
hale geldi ki, televizyonlarda, işkence görmüş sanık görüntüleri artık
hiç çekinilmeden gösteriliyor. Gözaltından çıkan sanık, gördüğü kötü muameleden,
işkenceden dolayı ayakta duramaz halde ve daha bunun gibi nice noksanımız
var fikir hayatında, medenî hayatta. İşte bütün bunları aşarsak gerçek
bir medenî toplum oluruz. Yoksa, böyle bir medenî kanun çıkarmakla bütün
bu zorlukların üstesinden gelmek mümkün değil.
Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; medenî kanunu görüşürken, insanlarımızın
anayasal haklarını, medenî haklarını kullanamadıklarını, keyfî engellemelerin
devam ettiğini, hukuk adına, üzülerek görüyoruz, ifade ediyoruz. Sırf başörtülü
olduğu için okuma hakları elinden alınan, ikinci sınıf insan muamelesi
gören çocuklarımızın, imam-hatip lisesi mezunu oldukları için her türlü
haksızlığa maruz bırakılan yavrularımızın içler acısı hali devam ederken,
bizim, burada, Medeni Kanun Tasarısını, içerisinde "kişiler hukuku" diye
bir bölümün olduğu Medeni Kanun Tasarısını görüşmemiz ne kadar yeridir,
takdirlerinize, düşüncelerinize sunuyorum.
MELDA BAYER (Ankara) - En iyi zamanıdır, tam yeridir.
LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) - Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin
bir de ekonomik hayatı var, ekonomik durumu var. Bakınız, bir süre sonra
2002 yılı bütçesini bu çatı altında görüşeceğiz. Aslında, görüşeceğimiz,
bir bütçe değil, bir iflas belgesi, sadece bir faiz ödeme bütçesi; 2002
yılında, tüm vergi gelirleri faiz ödemelerine kâfi gelmedi. 2002 yılında
ödenmesi gereken içborç, anapara ve faiz toplamı, 100 katrilyon lira, yani,
bütçenin tamamı, sadece içborçların anapara ve faizine yetmiyor. Personel
harcaması, memur maaşı, emekli aylıkları, yatırım, kalkınma, büyüme, hepsi
laf, hepsi aldatmaca!.. Tek kelimeyle, bu hükümet, bu devleti iflas ettirdi.
2001 yılı enflasyonunun yüzde 65 olduğundan bahsediliyor. Ankara Ticaret
Odasının daha geçenlerde yayımladığı enflasyon rakamları var: Mutfak enflasyonu
yüzde 143 ve gerçek halkın enflasyonu -Ekim 2000'den ekim 2001'e kadar-
yüzde 112.
Bugün, halkımız perişandır, ümitsizdir. Bütün bu ekonomik felaket, en
fazla aile kurumunu tahrip etmektedir; ekonomik sebeplerle, her gün sayısız
yuva yıkılmaktadır; boşanmalar hızla artmaktadır. Yılda 35 000 çiftin boşandığı
bir ülkede, Medeni Kanunu değiştirerek boşanmaları kolaylaştırmak yerine,
aile birliğinin devamı için, özellikle, ekonomik tedbirlerin süratle alınması
gerekir.
Şimdi, bu hükümet, bu sorunları çözeceğine, gerçek sosyal devleti tesis
edeceğine, milletimizi, bu yeni medenî kanunla oyalıyor. Halkın yeni medenî
kanun diye bir sorunu, bir ihtiyacı, bir beklentisi yok. Yeni medenî kanun
milletin hangi sorununu çözecek, hangi derdine derman olacak?! Yeni medenî
kanunla esnafın işi mi düzelecek, piyasalara güven mi gelecek, işsizlere
iş mi bulunacak, yıkılan aile yuvalarına çare mi getirilecek, yoksa, daha
üç gün evvel Meclis bahçesinde kendini asan simitçi geri mi gelecek?!
Değerli arkadaşlar, millet yeni medenî kanun istemiyor; adalet istiyor,
dürüstlük istiyor, doğruluk istiyor, insanca yaşamak istiyor, aş istiyor,
iş istiyor, barış, huzur istiyor, alınteriyle helal kazanç istiyor.
ÇETİN BİLGİR (Kars) - Millet demagoji istiyor (!)
LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) - Değerli arkadaşlar, yeni medenî kanun
yapılırken, 1926 yılının özel şartlarında kaleme alınmış ve bugün artık
hiçbir önem taşımayan, aksine, milletimizin inançlarına saygısızlık ifade
eden esbab-ı mucibe layihasının, yani, kanun gerekçesinin aynen benimsenmesi
fevkalade yanlış olmuştur. O gerekçe, din karşıtlığının bir belgesidir
ve olduğu yerde kalmalıdır. Gerekçeden alınan şu pasajları benimsemek,
kabullenmek asla mümkün değildir. Bakınız ne diyor gerekçe: "Çağdaş uygarlığın
Türk toplumu ile bağdaşmayan noktaları görülüyorsa, bu, Türk Milletinin
kabiliyet ve yeteneğindeki noksanlıktan değil, onu gereksiz yere sarıp
sarmalamış olan Ortaçağ örgütü dinî düzenlemeler ve kurumlardandır."
Bir başka yerinde şu ibare var: "Türk Medenî Kanunu Tasarısı yürürlüğe
konulduğu gün, milletimiz 13 üncü Asrın kendisini çeviren hastalıklı inançlarından
ve kargaşadan kurtulmuş, eski uygarlığın kapılarını kapayarak, hayat ve
feyiz getiren çağdaş uygarlığın içine girmiş olacaktır." Bugün aynen gerekçeye
alınması istenen bu sözler, aslımızı inkârdır, kurduğumuz büyük medeniyetleri,
Anadolu'yu fetheden iradeyi, İstanbul'u fetheden imanı, üç kıtaya hâkim
olan ve gittiği her yere barış, huzur ve saadet getiren bir büyük medeniyeti,
bir büyük geçmişi inkârdır.
1926'nın şartlarında, sırf Batılı bir kanunu kabul ettirmek için ileri
sürülen bu gerekçelerin bugün tekrar edilmesi, büyük bir talihsizliktir;
aynı hataya yeniden düşülmüştür.
Yine, aynı gerekçede tenkit edilen, tenkitten de öte, iptidaî olarak
nitelendirilen mecelle, bugün, aklıselim sahibi herkes tarafından bilinmekte
ve kabul edilmektedir ki, bir hukuk abidesidir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, görüşmekte olduğumuz Medeni Kanun
Yasa Tasarısı, mevcut Medeni Kanunun hemen hemen aynısıdır. "Dinî hükümlere
müstenit" diye reddedilen mecelle yerine, İsviçre Medeni Kanunu kabul edilmiştir.
İsviçre Medeni Kanunu, Roma Hukukuna müstenittir, bizim inancımızla, geçmişimizle,
örf ve âdetimizle uzak-yakın hiçbir alakası yoktur. Dolayısıyla, yepyeni
millî bir medeni kanun, çağdaş, ülke ihtiyaçlarına cevap veren, halkımızın
inancı, örf ve âdetiyle, tarihiyle örtüşen bir medeni kanun yapmak yerine,
işin kolaycılığına kaçılmış, yetmişbeş sene evvel tercüme edilerek yürürlüğe
konulan İsviçre Medeni Kanunu, bugün, sözde dili arılaştırılarak yeniden
Meclis huzuruna getirilmiştir.
"Dilin arılaştırılması" adı altında birçok uydurma kelime, bu tasarıyla
Medeni Kanuna girmiştir. Anayasa Dili kullanıldığına dair iddia, kesinlikle
doğru değildir. Anayasada kullanılan birkısım kelimeler yerine, uydurma
kelimeler seçilmiştir ve yine, tasarıda, birçok uydurma kelime, yerleşmiş,
bilinen, kullanılan kelimeler yerine ikame edilmiş, birçok kelime ise Türkçe
karşılığı bulunamadığı, daha doğrusu, uydurulamadığı için aynen bırakılmıştır
ve bu haliyle Medeni Kanunun dili, daha da karmaşık bir hale getirilmiştir.
Değerli arkadaşlar, Medeni Kanunun meşhur başlangıçtaki 7 maddesi -ki,
bütün hukukçuların ezberinde olan vecizeleşmiş bir metindir bu 7 madde-
hiçbir şekilde değiştirilmemeliydi. Başlangıç maddeleri, "Türkçeleştirilmek"
adı altında manasını yitirmiştir, eski güzellik kaybolmuştur. 1 inci maddede
ne diyor Medenî Kanun?.. "Kanun, lafzıyla ve ruhuyla temas ettiği bütün
meselelerde meridir." Şimdi bunun yerine ne konmuş?.. "Kanun, sözüyle ve
özüyle değindiği bütün konularda uygulanır." Eskisinin güzelliği yanında
yenisi ne kadar yavan. Ruh başka, öz başkadır. "Mesele" kelimesinin "mesele"
tabirinin karşılığı hiçbir şekilde "konu" değildir. Konunun asıl karşılığı
mevzudur. Mesele ise çok daha geniş bir manayı ifade eder. Daha 1 inci
maddesinde böyle bir yanlışla başlayan Medenî Kanunun dili baştan sona
bu tür yanlışlıklarla doludur ve eski güzellik kaybolmuştur. Tabiî, burada,
değerli şairimiz Yavuz Bülent Bakiler'in kulaklarını çınlatmadan geçemeyeceğiz.
Keşke, bu kanunu yapanlar, bu dili düzenleyenler, en azından şu Samanyolu
Televizyonundaki Yavuz Bülent Bakiler'in programlarını dinlemiş, izlemiş
olsalardı da bu hataları yapmasalardı. (SP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlar, yeni tasarıda en önemli değişiklikler aile hukukunda
yapılmıştır. Bir süre önce Anayasa değiştirilerek, ailenin eşler arasında
eşitlik ilkesine dayanılacağı kuralı getirildi. Tabiî, o Anayasa değişikliği
daha önce yapılan bu Medenî Kanuna uygunluk teşkil etsin diye yapıldı.
Şimdi yeni tasarıyla, 186 ve devamı maddelerinde, karı-koca eşitliği getiriliyor.
Şimdiye kadar kocaya ait olan birçok görev ve sorumluluğa kadın ortak ediliyor.
Bu düzenleme "kadın-erkek eşitliği" adı altında, kadına, hak etmediği birçok
yükü yüklemekten, birçok yeni sorumluluklar getirmekten başka bir şey değildir.
BAŞKAN - Sayın Esengün, 1 dakikanız var efendim!..
LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) - Sayın Başkanım, sizden 4 dakika alacağım
var.
BAŞKAN - Bizim cebimizden bağış yapmayın kimseye. Bağışı kendi
cebinizden yaparsanız daha makbul olur.
LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) - Sayın Hatiboğlu'na 4 dakikamı bağışladım;
ama, sizden alacağım mahfuzdur onu arz ediyorum.
BAŞKAN - Neyse; buyurun.
LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) - Efendim, evlilik birliğinin reisinin
koca olacağına dair hüküm kaldırılmakta. Her birliğin muhakkak bir başkanı
olması lazım değerli arkadaşlar, başkanı olmayan yerde başıbozukluk hâkim
olur. Dolayısıyla, bundan böyle, söz, karıda veya kocada değil, iki söz
de bir mahkemede bitecektir. Bu düzenleme, aile kurumunu güçlendirmez;
aksine, zayıflatır, birliği sarsar. Bunun en büyük zararını da, tabiî ki,
çocuklar görür.
Koca, birliğin reisidir. Evin seçimi, karı ve çocukların iaşesi ona
aittir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Küçük bir eksüre veriyorum; lütfen bitirin.
LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) - "Birliği koca temsil eder" gibi önemli
hükümler kaldırılmış, yerine, eşlerin birlikte hareket edeceği hususu getirilmiş;
ancak, birlikte hareket edememeleri halinde sözün mahkemede biteceği kuralı
benimsenmiştir.
Değerli arkadaşlar, mal rejimine ait hükümler başlı başına içinden çıkılmaz
sorunlar getirecektir. Kaldı ki, mal varlığı olmayan, çocuklarının yiyeceği
ekmeği bulunmayan bir ailede, mal rejimi, ister öyle ister böyle olsun,
ne fark eder. Evine ekmek götüremeyen, geçinecek ekmeği, iaşesi olmayan
nice milyonlarca insanın, milyonlarca ailenin mal rejimini düzenlemek,
değiştirmek hiçbir şey ifade etmeyecek. Yapılması lazım gelen, milyonlarca
aileye, insan gibi geçinecekleri ekonomi şartları hazırlamaktır. Olmayan
malın rejimi de olmaz.
Değerli arkadaşlar, çocukların velayetiyle ilgili eşlerin birlikte karar
vereceği konusu, bu düzenleme, yine, sonuçta, her konuda olduğu gibi, işi
mahkemeye götürecektir.
Evlenme manileri arasında süt bağıyla ilgili yasak konmamıştır. Süt
bağıyla ilgili, sütkardeşler, sütanne ve çocuklar arasındaki engeller,
bu Medeni Kanunda, bu tasarıda sayılmamaktadır. İnancımıza, örf ve âdetlerimize
göre kesin bir evlenme engeli olan süt bağının, yasaya kural olarak alınmayışını
izah etmek mümkün değildir. Bunun bir tek izahı vardır, bu kanun İsviçre
Medeni Kanunudur, İsviçre toplumunun inancına, örf ve âdetine göre tanzim
edilmiştir; dolayısıyla da, sütkardeşliğin evlenmeye mani hali, maalesef,
yoktur.
Değerli arkadaşlar, sözümün sonunu, özellikle, sayın MHP sözcüsünün
bu yasa tasarısını yürükten destekleyeceklerine dair sözlerine olan üzüntümü,
endişemi dile getirerek bağlıyorum.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Lütfen son cümlenizi söyler misiniz... Bağlayacaksınız
zaten...
LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) - Bir dakika, bitiriyorum Sayın Başkan.
BAŞKAN - Buyurun, bağlayın.
LÜTFÜ ESENGÜN (Devamla) Sayın MHP sözcüsü, en azından, kendi
Adalet Komisyonu üyesi milletvekili arkadaşımızın muhalefet şerhini okumalı
idi. Gerçekten bu tasarıda bütün partili arkadaşlarımızın yazdığı fevkalade
güzel, doğru, gerçekleri dile getiren muhalefet şerhleri var; o muhalefet
şerhlerinde birçok gerçekler yatıyor ve bizim bu müzakereler müddetince
de bu hataları, bu yanlışlıkları düzeltmek üzere vereceğimiz birçok önerge
olacak; bu önergeler, inancımızı, örf ve adetimizi, millî benliğimizi yansıtan,
bu Medeni Kanuna yerleştirmeyi amaçlayan önergeler olacak ve bütün milletvekili
arkadaşlarımızdan da haklı olarak bu önergelere destek olmalarını bekleyeceğiz.
Ben, bütün bu olumsuzlukların yapılacak müzakereler sırasında düzeltileceğine
dair inancımı ifade etmek istiyorum.
Bir şey daha ilave edeyim...
BAŞKAN - Sayın Esengün, süreniz doldu, lütfen...
LÜTFÜT ESENGÜN (Devamla) Peki efendim.
Teşekkür ediyorum, hayırlı olmasını diliyorum. (SP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN Teşekkür ediyorum, sağolun. |