| TBMM Genel Kurulu tutanaklarından Arabacı ve Bıçakçıoğlu'nun
konuşmaları:
BAŞKAN - Buyurun Sayın Arabacı.
ALİ ARABACI (Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
hepinizi, şahsım adına saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonunda,
6.4.2000 tarihinde kurulan Medenî Kanun Alt Komisyon Başkanlığı yapmış
bir arkadaşınız olarak karşınızdayım.
Medenî Kanun Alt Komisyon üyeleri, Milliyetçi Hareket Partisi Kahramanmaraş
Milletvekili Edip Özbaş, Anavatan Partisi Kırklareli Milletvekili Cemal
Özbilen, Fazilet Partisi Adıyaman Milletvekili Dengir Fırat ve Doğru Yol
Partisi Kayseri Milletvekili Sevgi Esen'den oluşuyordu. Komisyon, çalışmalarına
12.4.2000 tarihinde başlayıp 23.5.2000 tarihinde tamamladı. 41 günde 11
toplantı yapıldı ve her toplantı en az beş saat sürdü.
Uygulama yasasıyla birlikte, 1055 madde tek tek görüşülüp rapor haline
getirildi. Her toplantıya, Adalet Bakanlığı, Devlet Bakanlığı, Yargıtay
Başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği, barolar, üniversiteler, ilgili kurum
ve kuruluşlar, sivil toplum örgütleri, Prof. Turgut Akıntürk ve Prof. Dr.
Ahmet Kılıçoğlu katıldılar. Rapor, komisyondan, Edip Özbaş'ın, tasarının
dili ve 2 maddesine muhalefeti dışında oybirliğiyle geçti. Bu komisyonda
görev alan herkese, huzurunuzda şükranlarımı sunuyorum.
Değerli milletvekilleri, alt komisyonda oybirliğiyle kabul edilen konuların
başında, tasarıda çok özet halinde yer verilen 1926 tarihli Türk Kanunu
Medenisi esbabı mucibe layihasının tamamının tasarıya aynen alınmasıydı.
Gerekçemiz de şuydu: Medenî Kanun, Atatürk devrimlerinin temeliydi; dinsel
hukuk düzeninden laik hukuk düzenine geçişin belgesiydi; bir hukuk ve uygarlık
anıtıydı. Esbabı mucibe layihası da bu devrimin gerekçesiydi, öyküsüydü.
46 sayfadan oluşan tasarı gerekçesinde 2,5 sayfa yer tutan ve tırnak içerisinde
sunulan özet gerekçede, esbabı mucibe layihasının çok önemli kısımları
çıkarılıp atılmıştı. Atatürk devriminin temel ilkesi olan laik düşünceyi
açıklayan paragrafların tamamının atlandığı hayretle görülmüştü. O döneme
saygının bir gereği olarak, 1926 yılında, Adalet Bakanı olan Mahmut Esat
Bozkurt'un mükemmel bir üslupla kaleme aldığı gerekçe, tasarı gerekçesinde
de aynen yer almalıydı; raporumuzu da, buna göre düzenledik.
Ne var ki, Adalet Komisyonunda, alt komisyonca benimsenen gerekçe, bazı
komisyon üyelerinin şiddetli tepkilerine yol açtı. Atatürk'ün Adalet Bakanı
Mahmut Esat Bozkurt, 75 yıl sonra, o zaman seslerini çıkaramayanların torunlarınca
yargılandı, din düşmanı, İslamiyete küfreden kişi olarak ilan edildi. Neydi
bu arkadaşlarımızı rahatsız eden, Bakanlığımızı bile ürküten cümleler;
bir kısmı şöyledir:
"Yasaları dine dayalı olan devletler, kısa bir süre sonra, ülkenin ve
ulusun isteklerini karşılayamazlar; çünkü, dinler, değişmez kuralları kapsarlar.
Yaşam yürür, gereksinimler hızla değişir. Din yasaları, her ne olursa olsun,
ilerleyen yaşamın karşısında, biçimden ölü sözcüklerden ileri bir değer,
bir anlam taşımazlar. Değişmemek, dinler için bir zorunluluktur. Bu nedenle,
dinlerin yalnız bir vicdan işi olarak kalması, çağdaş uygarlığın temellerinden
ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en önemli ayırıcı niteliklerindendir.
Köklerini dinden alan yasalar, uygulandıkları toplumları, gökten indikleri
ilkel çağlara bağlarlar ve ilerlemeyi etkileyen engeller arasında bulunurlar.
Kuşku yoktur ki, yasaların amacı, herhangi bir gelenek ve görenek ya
da yalnız vicdanla ilgili olması gereken din kuralları değil, siyasal,
sosyal, ekonomik ve ulusal birliğin ne olursa olsun sağlanması ve yerine
getirilmesidir. Çağdaş uygarlığa bağlı devletlerin ilk belirgin niteliği,
din ile dünyayı ayrı görmektir. Bunun tersi, devletin benimsediği din ilkelerini
kabul etmeyen kimselerin vicdanlarının baskı altında tutulması olur; çağdaş
devlet görüşü, bunu kabul edemez. Din, vicdanlarda kaldıkça devlet gözünde
saygıdeğer ve dokunulmazdır. Dinin kural olarak yasalara girmesi, tarihin
akışı içinde, çoğunlukla taçlı devlet adamlarının, zorbaların, güçlülerin
keyif ve isteklerini doyurma aracı olması sonucunu doğurmuştur.
Çağdaş devlet, dini dünyadan ayırmakla, insanlığı tarihin bu kanlı belasından
kurtarmış, dine gerçek ve sonsuz bir taht olan vicdanı özgülemiştir. Özellikle
çeşitli dinlere bağlı uyrukları olan devletlerde tek bir yasanın bütün
toplumda uygulama olanağı kazanabilmesi için bunun dinle ilişkisini kesmesi,
ulusal egemenlik için de bir zorunluluktur; çünkü, yasalar dine bağlı olursa
vicdan özgürlüğünü benimsemesi gereken devlette, çeşitli dinlere bağlı
vatandaşlar için ayrı yasalar yapmak gerektir. Bu durum da çağdaş devlet
için temel ilke olan siyaset, toplumsal ve ulusal birliğe aykırıdır."
Görüldüğü gibi, ileri sürülen düşüncede ne İslama küfür vardır ne de
hakaret, sadece, laik hukuk düzeninin gerekçeleri, dayanakları anlatılmaktadır.
Öyle olmasaydı, ikinci dönem Meclisinde din eğitimi almış pek çok milletvekilinin,
müftünün, kadının, müderrisin, hacının, hocanın, dergâh üyesinin ve şeyhin
itirazları olmaz mıydı? Özellikle, o dönem yasaya destek veren milletvekili
din adamları Halil Hulki Aydın, Mustafa Fehmi Gerçeker ve Rasih Kaplan'ı
(Rasih Hoca da deniliyor) nasıl unutabiliriz? Aslında, bu görüş sadece
Mahmut Esat Bozkurt'un görüşü de değildir; başta Atatürk olmak üzere o
dönem devrimcilerinin ortak görüşüdür.
Atatürk, daha 1923 yılında Bursa'da halka yaptığı bir konuşmada şöyle
diyordu:
"Yeni Türkiye, ne zamana ne de ihtiyaca uymayan mecellenin hükümlerine
bağlı kalamaz. En uygar uluslar derecesinde hukuk kurallarımızı da iyileştireceğiz.
Yüz sene, beşyüz sene, bin sene evvel yaşayan bir toplum için yapılan yasalarla
bugünkü toplumu yönetmeye kalkışmak gaflettir, cehalettir."
Zaten, Mahmut Esat Bozkurt da Atatürk'ten yönlenmiş ve gücünü de Atatürk'ten
alıyordu.
Atatürk'ü devrimleri nedeniyle eleştirme cesaretini gösteremeyenler,
onun yardımcılarını suçlayarak sonuç almaya çalışıyorlar.
Oysa, Atatürk devrimleriyle yapılan iş, özellikle özel hukuk alanında,
şeriattan ayrı, tamamen laik düzenlemeler getirmektir. İbadet kısmına dokunulmamıştır.
Amaç, Türk insanını hurafelerden korumaktır. Atatürk'ün deyimiyle "tevessül
ettiğimiz ıslahat, gösteriş yapmak yahut onlara kendimizi beğendirmek için
tevessül olunmuş tedbir mahiyetinde değildir" ve İnönü'nün değişiyle de
"ecnebi istilasına ve Osmanlı nizamına karşı çifte cepheli bir savaş sonucu
kazanılmış başarıların ürünüdür."
Değerli milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyetinde hukuk devrimiyle, İslam
hukuk sisteminden kesin olarak kopma kararı alınmıştır. Bu yöndeki devrim,
o günkü İslam dünyası için ilk olduğu gibi, bugün için de tektir. Gerçekten
de, Türkiye'nin 1920'lerde gerçekleştirdiği bu köklü değişimi, başka hiçbir
İslam ülkesi yaşamadı, yaşayamadı. Bunlarda, medenî hukuk dinsel niteliğini
hep sürdürdü.
Kont Ostrogog'a göre, Türkiye Cumhuriyeti tarafından Avrupa hukukunun
kabulü, Ortadoğu tarihinde, İslam Dininin kabulünden bu yana en önemli
olaylardan biridir.
Bir başka Batılı yazar da, İslam devletlerinin en güçlüsü, bin yıl geçmişe
varan töreleri altı aylık bir sürede yürürlükten kaldırılıyor. Tarih, hiçbir
ülkede, bu kadar köklü ve ani değişikliği örnek gösteremez. Bir ülkede
ve bir toplum üzerinde yapılmış bundan daha cesur bir deneyim yoktur" diyor.
Sadece Türk hukuk devrimidir ki, laik, çağdaş ve modern bir hukuk düzenini
geçirebilmeyi başarmıştır.
Bu nedenle, Kemalist hukuk devrimi, Batı dünyasının rönesansı, reformu,
Fransız Devrimi ya da endüstri devrimi çapında önemli bir devrimdir. Böyle
bir devrime, İslam dünyasının başka köşelerinde rastlayabilmek olanaksızdır.
Türkiye, laikliği ve demokrasiyi birlikte götürmeye çalışan tek İslam ülkesidir
ve önemli bir tarihsel deneyimin beşiği durumundadır.
Hal böyleyken, siyasal İslamcıların, din ve vicdan özgürlüğü adına,
laik hukuk düzenini dejenere etmeye çalışmaları boşuna değildir. İstedikleri,
dinin, sosyal ilişkiler ve kurumlar üzerindeki egemenlik ve etkinliğini
tekrar kurmak ve bunu yaparken de, politikanın alanını daraltmaktır. Amaçları,
cumhuriyetin meşruluk temellerini ortadan kaldırmak ve laiklik ilkesi çevresinde
oluşmaya başlayan sosyal onayı engellemektir.
Türkiye'de din özgürlüğü vardır ve Anayasanın güvencesi altındadır.
Amaç, bu tür bir özgürlüğü elde etmek değil, onu kullanarak siyaset alanını
işgal etmektir. Politik kadrolar, din özgürlüğü ile laiklik ilkesini birbirine
karıştırmaya devam ederlerse, çok geçmeden, politik zeminin altlarından
kayıp gittiğini ve geriye siyasal varlıklarının devamını gerektirecek hiçbir
desteğin kalmadığını göreceklerdir.
Mahmut Esat Bozkurt'un gerekçesi, bir yazarımızın dediği gibi, bir laiklik
bildirgesidir. Laiklikten yoksun bir cumhuriyet ve yasaları, içi boş bir
kılıftır ve bütün tarihsel anlamını yitirir. Müslüman dünyada demokrasi
sadece Türkiye'de varlığını sürdürebiliyorsa 70 yılı aşkın bir laik cumhuriyet
deneyiminin bunda büyük payı vardır.
Değerli milletvekilleri, bütün bu tarihsel gerçekler bir yana itilip,
ciddî bir anlam ifade etmeyen tasarı gerekçesinde yer alan özetle yetinilmesi,
alt komisyon önerisinin reddedilmesi, en azından, laiklik karşıtı güçlere
verilmiş önemli bir ödündür. Dahası, 75 yıl önce bu yasa çalışmalarını
büyük bir heyecanla izleyen Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal'e, Başbakan
İsmet Paşaya, gerekçeyi hazırlayan Adalet Bakanı Mahmut Esat'a saygısızlıktır.
Adalet Bakanı, tasarı gerekçesinde Mahmut Esat Bozkurt'un esbabı mucibe
lâyihasını özetlerken, neden, özellikle laiklikle ilgili sözlerinin çıkarıldığını
açıklamalıdır.
Tasarının diğer bölümlerine giremiyorum. Tasarı, gerekçe dışında diğer
hükümleriyle olumludur, çağdaştır. Atatürk "başlattığımız devrim ve yenileşme
atılımı bir an bile durmayacaktır; bizden sonraki dönemde de bu böyle olacaktır"
demişti. Bu anlamda, Medenî Kanun değişikliğini, Atatürk devrimlerinin
bir devamı olarak algılamak istiyorum.
Tasarının ülkemize hayırlı olmasını dilerken, Yüce Meclisi saygıyla
selamlıyorum. (DSP, MHP, ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Arabacı.
(......................)
BAŞKAN - Buyurun Sayın Orhan Bıçakçıoğlu. (MHP sıralarından alkışlar)
Süreniz 10 dakika.
ORHAN BIÇAKÇIOĞLU (Trabzon) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
hepinizi şahsım adına saygılarımla selamlıyorum.
Yine böyle bir ekim günü, bundan yetmişbeş yıl önce yürürlüğe giren
Türk Kanunu Medenisi, sevabıyla günahıyla yerini yeni Türk Medeni Kanununa
bırakmak üzeredir. 1 030 maddelik böylesine temel bir tasarının yasalaşmasının
onur ve gururu 21 inci Dönem Parlamentosuna aittir.
Bireylerin, doğumundan ölümüne kadar bütün hayatını ilgilendiren bir
temel kanundur bu. Bu aşamaya gelmesinde katkısı olan herkese şükranlarımı
sunuyorum.
Asıl konuma geçmeden önce, bütün konuşmacıların üzerinde durduğu dil
konusunda bir şeyler söylemek istiyorum.
Kanunun diliyle bu şekilde oynanmasını, güzel Türkçemize yapılmış bir
haksızlık olarak değerlendiriyorum. Unutulmamalıdır ki, dil, bir milleti
millet yapan en önemli unsurlardandır; Ziya Gökalp’in dediği gibi, Türkçeleşmiş
Türkçedir.; yani, hangi dilden, hangi kökten gelirse gelsin, zaman süreci
içerisinde Türkçenin fonetiğine uyumlu hale gelmiş ve Türk Milleti tarafından
anlaşılır hale gelmiş kelimelerin değiştirilmesi uygun değildir. Ulu Önder
Atatürk’ün söylediği gibi, Türkiye dışındaki soydaşlarımızla ne tarih ne
de dil köprülerimizi yıkmaya asla hakkımız yoktur. Bu sözü de burada hatırlatmak
isterim. (MHP sıralarından alkışlar)
Bu tasarının kalbi, omurgası yeni mal rejimidir. Bizi TV’lerinin başında
dinleyenlerin veya Türk halkının büyük bir çoğunluğu, ne yaptığımızı pek
anladıklarını zannetmiyorum. Adalet Komisyonunda görev yaptığım iki yıl
boyunca ve bu tasarının gündeme geldiği zamanlarda üzülerek gördüm ki,
kamuoyunun, kamuoyunu bilgilendirecek ve ne yapıldığını doğru olarak halkımıza
yansıtacak olan başta medyamız ve sivil toplum kuruluşu olarak ortaya çıkanların
odaklandığı yegâne husus, kadın-erkek ilişkileri olmuştur. Zaman zaman
komisyondaki görüşmeler, içeriğiyle değil medyatikliğiyle kamuoyunun önüne
çıkarılmıştır.
Ben burada, bu tasarının seyrüseferinde yaşadığı bir değişikliği gündeme
getirmeyi bir görev olarak kabul ediyorum. Benden önce 6 siyasî parti grubumuza
ait konuşmacıları dinledik. Hepsi de güzel konuştular; ama, içlerinden
birinin konuşması dikkatimi çekti. Anavatan Partisi Grubu adına konuşan
Sayın Işılay Saygın Hanımefendi, bakan olduğu dönemde, 17 Şubat 1998 tarihinde
kendisinin de içinde bulunduğu bir komisyonla beraber, zamanın Adalet Bakanı
Sayın Oltan Sungurlu’ya tasarıyı teslim ettiklerini söyledi ve o tarihte,
bu tasarıdaki yasal mal rejimi, paylaşmalı mal ayrılığı olarak yer almıştı.
Kim, tasarıya, paylaşmalı mal ayrılığı rejimini koymuştur? Bu tasarıyı,
kırka yakın bilim adamı –ki, çoğunluğu hukukçu- Prof. Dr. Sayın Turgut
Akıntürk hocamız ve Ahmet Kılıçoğlu hocamızın başkanlığındaki yapmış oldukları
toplantılarda ve Türk hukukçularının neredeyse tamamının oybirliğiyle,
paylaşmalı mal ayrılığı rejimi, Türk milleti için, Türk toplumu için uygun
görülmüştü. Ne oldu da, iki yılda ne değişti de, tasarıdaki bu mal rejimi,
bir anda, edinilmiş mallara katılma rejimi olarak değişti?!
Şimdi, İstanbul, Ankara, İzmir hukuk fakültelerinin medenî hukuk kürsülerinin
bir çoğunuza yolladığı fakslar vardır, Adalet Komisyonu üyeleri olarak
bizlere de bu fakslardan geldi ve bu hukuk fakültelerinin bu kürsülerinde
görev yapan hukukçularımızın birçoğu da özellikle bayandır, her birisi,
Türk milleti için,
bizim için, paylaşmalı mal ayrılığı rejiminin daha uygun
olacağı kanaatindedirler; ama, her nedense, gelin görün ki, sesleri, kamuoyunda
pek duyurulmadı ve bastırıldı.
Sayın Adalet Bakanımız veya birtakım çevreler, dünyada böyle bir mal
rejimi yok, böyle bir uygulama yok görüşüyle, Türk hukukçularının yazmış
olduğu bu rejimi, bir anda, elinin tersiyle bir kenara itmiş ve İsviçre’de
1988’den itibaren uygulanmakta olan, edinilmiş mallara katılma rejimini
benimsemişlerdir. Ne acıdır ki, sayın hocam Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu’nun
başkanlığında oybirliğiyle kabul edilen paylaşmalı mal ayrılığı rejimi,
yine aynı hocamın başkanlığında, Adalet Bakanlığında yüksek müşavir olarak
görevlendirildikten sonra, edinilmiş paylara katılma rejimi olarak değişmiştir.
Şimdi, Sayın Adalet Bakanım, İsviçre Adalet Bakanı bayan bilmem kimle
yaptığı konuşmada, o rejimin çok iyi olduğunu söylüyor. Hiç kimse malım
kötü demez; ama, İsviçreli hukukçular, özellikle uygulamadaki aksaklıkları
bizim hukukçularımıza defalarca fakslamışlardır ve görüş alışverişinde
bulundukları zaman, uygulamadaki aksaklıkları dile getirmişlerdir. Bir
de, bunu uygulamacılarından dinlememiz lazım.
Kadın hakları savunuculuğuna soyunan birkaç kadın köşe yazarımız ve
dünya görüşleri bir olan 100 civarında kadın derneği, mal bulmuş Mağribi
gibi bu rejime dört elle sarılmışlardır; karşı görüş beyan eden kim olursa
olsun insafsızca saldırıya geçmişlerdir. Hukukçularımız, biz komisyon üyelerine
yolladıkları fakslarda, bu rejimin kadını mağdur edeceğini söyleseler de,
seslerini pek çıkaramamışlardır. Sayın Bakanın komisyonda savurduğu istifa
tehditleri, neticede, arzu ettiği değişikliği sağlamıştır. (DYP, AKP ve
SP sıralarından alkışlar)
Komisyondaki her partiden arkadaşın, bu rejimin sakıncalarını bildiği
halde, işlerine sinmeye sinmeye oy verdiği inancını taşıyorum. Kadınlarımızın
mevcut kanunla mağdur edildiği bir gerçektir; ama, şimdi, hem kadınlarımızın
hem erkeklerimizin hem çocuklarımızın mağdur olacağı bir rejimi getireceğiz.
Arkadaşlar, bu kitapta yer alan gerekçeleri okuyunuz, muhalefet şerhlerini
okuyunuz, hukukçularımızla görüşünüz; bunun vebali bizimdir çünkü.
Türkiye’nin hukukçularına sesleniyorum, Türkiye’nin kadın hukukçularına
sesleniyorum; seslerinizi çıkarınız, görüşlerinizi kamuoyu önünde ortaya
koyunuz.
Kimse eşine mal bırakmamanın kavgasını vermiyor. Eşime bırakacağım malın,
çoluk çocuklarımın rahat yararlanabilmesinin kavgasını veriyorum. İçinizde
şirketlerin tasfiyesinin kaç yıl sürdüğünü bilmeyeniniz var mı; davalar
açılacak, kadastro davaları gibi kaç yıl süreceğinden haberiniz var mı;
işin içine miras hukuku girecek, bundan haberiniz var mı; veraset ilamlarının,
tapu tescil işlemlerinin ne kadar zaman alacağını tahmin edebiliyor musunuz?
Gelin, hep birlikte bu yanlışı düzeltelim. Annelerimize, eşlerimize, çocuklarımıza,
bürokrasinin ve hukukun savaşını miras olarak bırakmayalım. Eşlerin, birlikte
kazandıklarını huzur içinde kullanmalarını sağlayalım. Gelecek nesillerin
ömrü mahkeme koridorlarında, avukat yazıhanelerinde, tavsiye kurullarının,
bilirkişi heyetlerinin peşinde geçmesin. Bunun bürokratik olarak getireceği
birtakım engelleri gözden kaçırmayınız.
Konuşmamın sonunda, belki, sizleri ikna etmiş olamayabilirim; ama, inanıyorum
ki, bana, bu Meclis 1 saat konuşma fırsatı versin, belki oylarınızı değiştiremem;
ama, vicdanî kanaatlerinizi değiştireceğimden eminim.
Hepinize saygılar sunarım. (MHP, DYP, AKP ve SP sıralarından alkışlar) |