Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
DİĞER KONUŞMALAR
MEDENİ KANUN ANA SAYFA

TÜRK MEDENİ KANUNU...
TBMM Genel Kurulu görüşmeleri... (7)
24 Ekim 2001
Türk Medeni Kanunu Tasarısı'nın tümü üzerinde kişisel görüşlerini DSP Bursa Milletvekili Ali Arabacı ile MHP Trabzon Milletvekili Orhan Bıçakçıoğlu açıkladılar. 
 
 
TBMM Genel Kurulu tutanaklarından Arabacı ve Bıçakçıoğlu'nun konuşmaları:

BAŞKAN - Buyurun Sayın Arabacı.

ALİ ARABACI (Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi, şahsım adına saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonunda, 6.4.2000 tarihinde kurulan Medenî Kanun Alt Komisyon Başkanlığı yapmış bir arkadaşınız olarak karşınızdayım.

Medenî Kanun Alt Komisyon üyeleri, Milliyetçi Hareket Partisi Kahramanmaraş Milletvekili Edip Özbaş, Anavatan Partisi Kırklareli Milletvekili Cemal Özbilen, Fazilet Partisi Adıyaman Milletvekili Dengir Fırat ve Doğru Yol Partisi Kayseri Milletvekili Sevgi Esen'den oluşuyordu. Komisyon, çalışmalarına 12.4.2000 tarihinde başlayıp 23.5.2000 tarihinde tamamladı. 41 günde 11 toplantı yapıldı ve her toplantı en az beş saat sürdü.

Uygulama yasasıyla birlikte, 1055 madde tek tek görüşülüp rapor haline getirildi. Her toplantıya, Adalet Bakanlığı, Devlet Bakanlığı, Yargıtay Başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği, barolar, üniversiteler, ilgili kurum ve kuruluşlar, sivil toplum örgütleri, Prof. Turgut Akıntürk ve Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu katıldılar. Rapor, komisyondan, Edip Özbaş'ın, tasarının dili ve 2 maddesine muhalefeti dışında oybirliğiyle geçti. Bu komisyonda görev alan herkese, huzurunuzda şükranlarımı sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, alt komisyonda oybirliğiyle kabul edilen konuların başında, tasarıda çok özet halinde yer verilen 1926 tarihli Türk Kanunu Medenisi esbabı mucibe layihasının tamamının tasarıya aynen alınmasıydı. Gerekçemiz de şuydu: Medenî Kanun, Atatürk devrimlerinin temeliydi; dinsel hukuk düzeninden laik hukuk düzenine geçişin belgesiydi; bir hukuk ve uygarlık anıtıydı. Esbabı mucibe layihası da bu devrimin gerekçesiydi, öyküsüydü. 46 sayfadan oluşan tasarı gerekçesinde 2,5 sayfa yer tutan ve tırnak içerisinde sunulan özet gerekçede, esbabı mucibe layihasının çok önemli kısımları çıkarılıp atılmıştı. Atatürk devriminin temel ilkesi olan laik düşünceyi açıklayan paragrafların tamamının atlandığı hayretle görülmüştü. O döneme saygının bir gereği olarak, 1926 yılında, Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt'un mükemmel bir üslupla kaleme aldığı gerekçe, tasarı gerekçesinde de aynen yer almalıydı; raporumuzu da, buna göre düzenledik.

Ne var ki, Adalet Komisyonunda, alt komisyonca benimsenen gerekçe, bazı komisyon üyelerinin şiddetli tepkilerine yol açtı. Atatürk'ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, 75 yıl sonra, o zaman seslerini çıkaramayanların torunlarınca yargılandı, din düşmanı, İslamiyete küfreden kişi olarak ilan edildi. Neydi bu arkadaşlarımızı rahatsız eden, Bakanlığımızı bile ürküten cümleler; bir kısmı şöyledir:

"Yasaları dine dayalı olan devletler, kısa bir süre sonra, ülkenin ve ulusun isteklerini karşılayamazlar; çünkü, dinler, değişmez kuralları kapsarlar. Yaşam yürür, gereksinimler hızla değişir. Din yasaları, her ne olursa olsun, ilerleyen yaşamın karşısında, biçimden ölü sözcüklerden ileri bir değer, bir anlam taşımazlar. Değişmemek, dinler için bir zorunluluktur. Bu nedenle, dinlerin yalnız bir vicdan işi olarak kalması, çağdaş uygarlığın temellerinden ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en önemli ayırıcı niteliklerindendir. Köklerini dinden alan yasalar, uygulandıkları toplumları, gökten indikleri ilkel çağlara bağlarlar ve ilerlemeyi etkileyen engeller arasında bulunurlar.

Kuşku yoktur ki, yasaların amacı, herhangi bir gelenek ve görenek ya da yalnız vicdanla ilgili olması gereken din kuralları değil, siyasal, sosyal, ekonomik ve ulusal birliğin ne olursa olsun sağlanması ve yerine getirilmesidir. Çağdaş uygarlığa bağlı devletlerin ilk belirgin niteliği, din ile dünyayı ayrı görmektir. Bunun tersi, devletin benimsediği din ilkelerini kabul etmeyen kimselerin vicdanlarının baskı altında tutulması olur; çağdaş devlet görüşü, bunu kabul edemez. Din, vicdanlarda kaldıkça devlet gözünde saygıdeğer ve dokunulmazdır. Dinin kural olarak yasalara girmesi, tarihin akışı içinde, çoğunlukla taçlı devlet adamlarının, zorbaların, güçlülerin keyif ve isteklerini doyurma aracı olması sonucunu doğurmuştur.

Çağdaş devlet, dini dünyadan ayırmakla, insanlığı tarihin bu kanlı belasından kurtarmış, dine gerçek ve sonsuz bir taht olan vicdanı özgülemiştir. Özellikle çeşitli dinlere bağlı uyrukları olan devletlerde tek bir yasanın bütün toplumda uygulama olanağı kazanabilmesi için bunun dinle ilişkisini kesmesi, ulusal egemenlik için de bir zorunluluktur; çünkü, yasalar dine bağlı olursa vicdan özgürlüğünü benimsemesi gereken devlette, çeşitli dinlere bağlı vatandaşlar için ayrı yasalar yapmak gerektir. Bu durum da çağdaş devlet için temel ilke olan siyaset, toplumsal ve ulusal birliğe aykırıdır."

Görüldüğü gibi, ileri sürülen düşüncede ne İslama küfür vardır ne de hakaret, sadece, laik hukuk düzeninin gerekçeleri, dayanakları anlatılmaktadır. Öyle olmasaydı, ikinci dönem Meclisinde din eğitimi almış pek çok milletvekilinin, müftünün, kadının, müderrisin, hacının, hocanın, dergâh üyesinin ve şeyhin itirazları olmaz mıydı? Özellikle, o dönem yasaya destek veren milletvekili din adamları Halil Hulki Aydın, Mustafa Fehmi Gerçeker ve Rasih Kaplan'ı (Rasih Hoca da deniliyor) nasıl unutabiliriz? Aslında, bu görüş sadece Mahmut Esat Bozkurt'un görüşü de değildir; başta Atatürk olmak üzere o dönem devrimcilerinin ortak görüşüdür.

Atatürk, daha 1923 yılında Bursa'da halka yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:

"Yeni Türkiye, ne zamana ne de ihtiyaca uymayan mecellenin hükümlerine bağlı kalamaz. En uygar uluslar derecesinde hukuk kurallarımızı da iyileştireceğiz. Yüz sene, beşyüz sene, bin sene evvel yaşayan bir toplum için yapılan yasalarla bugünkü toplumu yönetmeye kalkışmak gaflettir, cehalettir."

Zaten, Mahmut Esat Bozkurt da Atatürk'ten yönlenmiş ve gücünü de Atatürk'ten alıyordu.

Atatürk'ü devrimleri nedeniyle eleştirme cesaretini gösteremeyenler, onun yardımcılarını suçlayarak sonuç almaya çalışıyorlar.

Oysa, Atatürk devrimleriyle yapılan iş, özellikle özel hukuk alanında, şeriattan ayrı, tamamen laik düzenlemeler getirmektir. İbadet kısmına dokunulmamıştır. Amaç, Türk insanını hurafelerden korumaktır. Atatürk'ün deyimiyle "tevessül ettiğimiz ıslahat, gösteriş yapmak yahut onlara kendimizi beğendirmek için tevessül olunmuş tedbir mahiyetinde değildir" ve İnönü'nün değişiyle de "ecnebi istilasına ve Osmanlı nizamına karşı çifte cepheli bir savaş sonucu kazanılmış başarıların ürünüdür."

Değerli milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyetinde hukuk devrimiyle, İslam hukuk sisteminden kesin olarak kopma kararı alınmıştır. Bu yöndeki devrim, o günkü İslam dünyası için ilk olduğu gibi, bugün için de tektir. Gerçekten de, Türkiye'nin 1920'lerde gerçekleştirdiği bu köklü değişimi, başka hiçbir İslam ülkesi yaşamadı, yaşayamadı. Bunlarda, medenî hukuk dinsel niteliğini hep sürdürdü.

Kont Ostrogog'a göre, Türkiye Cumhuriyeti tarafından Avrupa hukukunun kabulü, Ortadoğu tarihinde, İslam Dininin kabulünden bu yana en önemli olaylardan biridir.

Bir başka Batılı yazar da, İslam devletlerinin en güçlüsü, bin yıl geçmişe varan töreleri altı aylık bir sürede yürürlükten kaldırılıyor. Tarih, hiçbir ülkede, bu kadar köklü ve ani değişikliği örnek gösteremez. Bir ülkede ve bir toplum üzerinde yapılmış bundan daha cesur bir deneyim yoktur" diyor.

Sadece Türk hukuk devrimidir ki, laik, çağdaş ve modern bir hukuk düzenini geçirebilmeyi başarmıştır.

Bu nedenle, Kemalist hukuk devrimi, Batı dünyasının rönesansı, reformu, Fransız Devrimi ya da endüstri devrimi çapında önemli bir devrimdir. Böyle bir devrime, İslam dünyasının başka köşelerinde rastlayabilmek olanaksızdır. Türkiye, laikliği ve demokrasiyi birlikte götürmeye çalışan tek İslam ülkesidir ve önemli bir tarihsel deneyimin beşiği durumundadır.

Hal böyleyken, siyasal İslamcıların, din ve vicdan özgürlüğü adına, laik hukuk düzenini dejenere etmeye çalışmaları boşuna değildir. İstedikleri, dinin, sosyal ilişkiler ve kurumlar üzerindeki egemenlik ve etkinliğini tekrar kurmak ve bunu yaparken de, politikanın alanını daraltmaktır. Amaçları, cumhuriyetin meşruluk temellerini ortadan kaldırmak ve laiklik ilkesi çevresinde oluşmaya başlayan sosyal onayı engellemektir.

Türkiye'de din özgürlüğü vardır ve Anayasanın güvencesi altındadır. Amaç, bu tür bir özgürlüğü elde etmek değil, onu kullanarak siyaset alanını işgal etmektir. Politik kadrolar, din özgürlüğü ile laiklik ilkesini birbirine karıştırmaya devam ederlerse, çok geçmeden, politik zeminin altlarından kayıp gittiğini ve geriye siyasal varlıklarının devamını gerektirecek hiçbir desteğin kalmadığını göreceklerdir.

Mahmut Esat Bozkurt'un gerekçesi, bir yazarımızın dediği gibi, bir laiklik bildirgesidir. Laiklikten yoksun bir cumhuriyet ve yasaları, içi boş bir kılıftır ve bütün tarihsel anlamını yitirir. Müslüman dünyada demokrasi sadece Türkiye'de varlığını sürdürebiliyorsa 70 yılı aşkın bir laik cumhuriyet deneyiminin bunda büyük payı vardır.

Değerli milletvekilleri, bütün bu tarihsel gerçekler bir yana itilip, ciddî bir anlam ifade etmeyen tasarı gerekçesinde yer alan özetle yetinilmesi, alt komisyon önerisinin reddedilmesi, en azından, laiklik karşıtı güçlere verilmiş önemli bir ödündür. Dahası, 75 yıl önce bu yasa çalışmalarını büyük bir heyecanla izleyen Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal'e, Başbakan İsmet Paşaya, gerekçeyi hazırlayan Adalet Bakanı Mahmut Esat'a saygısızlıktır. Adalet Bakanı, tasarı gerekçesinde Mahmut Esat Bozkurt'un esbabı mucibe lâyihasını özetlerken, neden, özellikle laiklikle ilgili sözlerinin çıkarıldığını açıklamalıdır.

Tasarının diğer bölümlerine giremiyorum. Tasarı, gerekçe dışında diğer hükümleriyle olumludur, çağdaştır. Atatürk "başlattığımız devrim ve yenileşme atılımı bir an bile durmayacaktır; bizden sonraki dönemde de bu böyle olacaktır" demişti. Bu anlamda, Medenî Kanun değişikliğini, Atatürk devrimlerinin bir devamı olarak algılamak istiyorum.

Tasarının ülkemize hayırlı olmasını dilerken, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (DSP, MHP, ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Arabacı.

(......................)

BAŞKAN - Buyurun Sayın Orhan Bıçakçıoğlu. (MHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 10 dakika. 

ORHAN BIÇAKÇIOĞLU (Trabzon) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi şahsım adına saygılarımla selamlıyorum.

Yine böyle bir ekim günü, bundan yetmişbeş yıl önce yürürlüğe giren Türk Kanunu Medenisi, sevabıyla günahıyla yerini yeni Türk Medeni Kanununa bırakmak üzeredir. 1 030 maddelik böylesine temel bir tasarının yasalaşmasının onur ve gururu 21 inci Dönem Parlamentosuna aittir.

Bireylerin, doğumundan ölümüne kadar bütün hayatını ilgilendiren bir temel kanundur bu. Bu aşamaya gelmesinde katkısı olan herkese şükranlarımı sunuyorum.

Asıl konuma geçmeden önce, bütün konuşmacıların üzerinde durduğu dil konusunda bir şeyler söylemek istiyorum.

Kanunun diliyle bu şekilde oynanmasını, güzel Türkçemize yapılmış bir haksızlık olarak değerlendiriyorum. Unutulmamalıdır ki, dil, bir milleti millet yapan en önemli unsurlardandır; Ziya Gökalp’in dediği gibi, Türkçeleşmiş Türkçedir.; yani, hangi dilden, hangi kökten gelirse gelsin, zaman süreci içerisinde Türkçenin fonetiğine uyumlu hale gelmiş ve Türk Milleti tarafından anlaşılır hale gelmiş kelimelerin değiştirilmesi uygun değildir. Ulu Önder Atatürk’ün söylediği gibi, Türkiye dışındaki soydaşlarımızla ne tarih ne de dil köprülerimizi yıkmaya asla hakkımız yoktur. Bu sözü de burada hatırlatmak isterim. (MHP sıralarından alkışlar)

Bu tasarının kalbi, omurgası yeni mal rejimidir. Bizi TV’lerinin başında dinleyenlerin veya Türk halkının büyük bir çoğunluğu, ne yaptığımızı pek anladıklarını zannetmiyorum. Adalet Komisyonunda görev yaptığım iki yıl boyunca ve bu tasarının gündeme geldiği zamanlarda üzülerek gördüm ki, kamuoyunun, kamuoyunu bilgilendirecek ve ne yapıldığını doğru olarak halkımıza yansıtacak olan başta medyamız ve sivil toplum kuruluşu olarak ortaya çıkanların odaklandığı yegâne husus, kadın-erkek ilişkileri olmuştur. Zaman zaman komisyondaki görüşmeler, içeriğiyle değil medyatikliğiyle kamuoyunun önüne çıkarılmıştır.

Ben burada, bu tasarının seyrüseferinde yaşadığı bir değişikliği gündeme getirmeyi bir görev olarak kabul ediyorum. Benden önce 6 siyasî parti grubumuza ait konuşmacıları dinledik. Hepsi de güzel konuştular; ama, içlerinden birinin konuşması dikkatimi çekti. Anavatan Partisi Grubu adına konuşan Sayın Işılay Saygın Hanımefendi, bakan olduğu dönemde, 17 Şubat 1998 tarihinde kendisinin de içinde bulunduğu bir komisyonla beraber, zamanın Adalet Bakanı Sayın Oltan Sungurlu’ya tasarıyı teslim ettiklerini söyledi ve o tarihte, bu tasarıdaki yasal mal rejimi, paylaşmalı mal ayrılığı olarak yer almıştı. Kim, tasarıya, paylaşmalı mal ayrılığı rejimini koymuştur? Bu tasarıyı, kırka yakın bilim adamı –ki, çoğunluğu hukukçu- Prof. Dr. Sayın Turgut Akıntürk hocamız ve Ahmet Kılıçoğlu hocamızın başkanlığındaki yapmış oldukları toplantılarda ve Türk hukukçularının neredeyse tamamının oybirliğiyle, paylaşmalı mal ayrılığı rejimi, Türk milleti için, Türk toplumu için uygun görülmüştü. Ne oldu da, iki yılda ne değişti de, tasarıdaki bu mal rejimi, bir anda, edinilmiş mallara katılma rejimi olarak değişti?!

Şimdi, İstanbul, Ankara, İzmir hukuk fakültelerinin medenî hukuk kürsülerinin bir çoğunuza yolladığı fakslar vardır, Adalet Komisyonu üyeleri olarak bizlere de bu fakslardan geldi ve bu hukuk fakültelerinin bu kürsülerinde görev yapan hukukçularımızın birçoğu da özellikle bayandır, her birisi, Türk milleti için, bizim için, paylaşmalı mal ayrılığı rejiminin daha uygun olacağı kanaatindedirler; ama, her nedense, gelin görün ki, sesleri, kamuoyunda pek duyurulmadı ve bastırıldı.

Sayın Adalet Bakanımız veya birtakım çevreler, dünyada böyle bir mal rejimi yok, böyle bir uygulama yok görüşüyle, Türk hukukçularının yazmış olduğu bu rejimi, bir anda, elinin tersiyle bir kenara itmiş ve İsviçre’de 1988’den itibaren uygulanmakta olan, edinilmiş mallara katılma rejimini benimsemişlerdir. Ne acıdır ki, sayın hocam Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu’nun başkanlığında oybirliğiyle kabul edilen paylaşmalı mal ayrılığı rejimi, yine aynı hocamın başkanlığında, Adalet Bakanlığında yüksek müşavir olarak görevlendirildikten sonra, edinilmiş paylara katılma rejimi olarak değişmiştir.

Şimdi, Sayın Adalet Bakanım, İsviçre Adalet Bakanı bayan bilmem kimle yaptığı konuşmada, o rejimin çok iyi olduğunu söylüyor. Hiç kimse malım kötü demez; ama, İsviçreli hukukçular, özellikle uygulamadaki aksaklıkları bizim hukukçularımıza defalarca fakslamışlardır ve görüş alışverişinde bulundukları zaman, uygulamadaki aksaklıkları dile getirmişlerdir. Bir de, bunu uygulamacılarından dinlememiz lazım.

Kadın hakları savunuculuğuna soyunan birkaç kadın köşe yazarımız ve dünya görüşleri bir olan 100 civarında kadın derneği, mal bulmuş Mağribi gibi bu rejime dört elle sarılmışlardır; karşı görüş beyan eden kim olursa olsun insafsızca saldırıya geçmişlerdir. Hukukçularımız, biz komisyon üyelerine yolladıkları fakslarda, bu rejimin kadını mağdur edeceğini söyleseler de, seslerini pek çıkaramamışlardır. Sayın Bakanın komisyonda savurduğu istifa tehditleri, neticede, arzu ettiği değişikliği sağlamıştır. (DYP, AKP ve SP sıralarından alkışlar)

Komisyondaki her partiden arkadaşın, bu rejimin sakıncalarını bildiği halde, işlerine sinmeye sinmeye oy verdiği inancını taşıyorum. Kadınlarımızın mevcut kanunla mağdur edildiği bir gerçektir; ama, şimdi, hem kadınlarımızın hem erkeklerimizin hem çocuklarımızın mağdur olacağı bir rejimi getireceğiz. Arkadaşlar, bu kitapta yer alan gerekçeleri okuyunuz, muhalefet şerhlerini okuyunuz, hukukçularımızla görüşünüz; bunun vebali bizimdir çünkü.

Türkiye’nin hukukçularına sesleniyorum, Türkiye’nin kadın hukukçularına sesleniyorum; seslerinizi çıkarınız, görüşlerinizi kamuoyu önünde ortaya koyunuz.

Kimse eşine mal bırakmamanın kavgasını vermiyor. Eşime bırakacağım malın, çoluk çocuklarımın rahat yararlanabilmesinin kavgasını veriyorum. İçinizde şirketlerin tasfiyesinin kaç yıl sürdüğünü bilmeyeniniz var mı; davalar açılacak, kadastro davaları gibi kaç yıl süreceğinden haberiniz var mı; işin içine miras hukuku girecek, bundan haberiniz var mı; veraset ilamlarının, tapu tescil işlemlerinin ne kadar zaman alacağını tahmin edebiliyor musunuz? Gelin, hep birlikte bu yanlışı düzeltelim. Annelerimize, eşlerimize, çocuklarımıza, bürokrasinin ve hukukun savaşını miras olarak bırakmayalım. Eşlerin, birlikte kazandıklarını huzur içinde kullanmalarını sağlayalım. Gelecek nesillerin ömrü mahkeme koridorlarında, avukat yazıhanelerinde, tavsiye kurullarının, bilirkişi heyetlerinin peşinde geçmesin. Bunun bürokratik olarak getireceği birtakım engelleri gözden kaçırmayınız.

Konuşmamın sonunda, belki, sizleri ikna etmiş olamayabilirim; ama, inanıyorum ki, bana, bu Meclis 1 saat konuşma fırsatı versin, belki oylarınızı değiştiremem; ama, vicdanî kanaatlerinizi değiştireceğimden eminim.

Hepinize saygılar sunarım. (MHP, DYP, AKP ve SP sıralarından alkışlar)



DİĞER KONUŞMALAR
AKP GRUBU
MHP GRUBU
ANAP GRUBU
DSP GRUBU
SP GRUBU
DYP GRUBU
KİŞİSEL KONUŞMALAR
ADALET BAKANI


(26 EKİM 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2001 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.