| TBMM Genel Kurulu tutanaklarından Türk'ün konuşması:
BAŞKAN - Adalet Bakanı Sayın Hikmet Sami Türk, buyurun. (DSP,
MHP ve ANAP sıralarından alkışlar)
Süreniz 40 dakika Sayın Bakan.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) - Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihî bir gün yaşıyor; çünkü,
75 yıllık bir temel kanun, hepimizi, günlük hayatımızda ilgilendiren bir
temel kanun, bugün yenileniyor, yeni bir Türk Medenî Kanunu tasarısı üzerinde
görüşme yapılıyor; o bakımdan Türkiye Büyük Meclisi, bugün tarihî bir oturum
yapmaktadır.
Bu oturumda, şimdiye kadar grupları adına söz alan değerli arkadaşlarıma,
Ayrıca, şahsı adına söz alan değerli arkadaşıma, konuya çeşitli yönlerden
yaptıkları katkıları için teşekkür etmek isterim.
Bu kanun, herkesin kanunu. Bu kanun, sadece belirli kişilere uygulanan
bir kanun değil. Bu kanun, doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar her insanı
ilgilendiren bir kanun. Bu kanun, cenin olarak başlayan bir hak ehliyetini,
daha sonra nişanlı olarak, evli insan olarak, mal sahibi insan olarak,
miras bırakan olarak, bütün hayatı boyunca izleyen hükümler getirmekte.
O nedenle, bu kanun üzerinde, toplumun bütün kesimlerinde, olabildiğince
geniş bir mutabakatın sağlanması bizim temel amacımızdır. Memnuniyetle
görüyorum ki, partiler adına yapılan konuşmalarda bu destek büyük ölçüde
ifade edilmiştir.
Bilindiği gibi, medenî kanunlar, bu özellikleriyle her ülkede hukuk
birliğini sağlayan kanunlardır. Çeşitli Avrupa ülkelerinde olduğu gibi,
bizde de gelişme bu yönde olmuştur. İsviçre Medenî Kanununun iktibası yoluyla
17 Şubat 1926 günü kabul edilen, 4 Nisan 1926 tarihli Resmî Gazetede yayımlanarak,
6 ay sonra, 4 Ekim 1926 günü yürürlüğe giren Türk Kanunu Medenisi de, milletimizi,
tek bir hukuk sisteminde birleştirmiştir.
Bu kanun, Türk hukuk devriminin simgesidir. Ne var ki, geride kalan
75 yıl içerisinde Medenî Kanun, gerek dili gerek çeşitli hükümleri itibariyle
eskimiştir. O nedenle, Medenî Kanunun, özüne dokunmaksızın, değişen koşullara
göre, çağdaş bir anlayışla yenilenmesi zamanı gelmiştir. aslında, bu süre
içinde Medenî Kanunun çeşitli maddelerinde yapılan değişikliklerden ayrı
olarak kapsamlı bir değişiklik yapılması çalışmaları elli yıldan beri sürdürülmektedir.
Gerçekten, Medenî Kanunun çeşitli hükümlerini gözden geçirmek ve diğer
bazı değişiklikleri yapmak amacıyla İstanbul ve Ankara Üniversiteleri medenî
hukuk profesörleri, yüksek yargı mensupları ve uzman milletvekillerinin
katılımıyla, 1951 yılında, Adalet Bakanlığınca bir komisyon kurulmuştur.
Çalışmalarına aralıklarla devam eden ve raportörlüğünü rahmetli Ordinaryüs
Profesör Doktor Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun yaptığı komisyonca hazırlanan
Türk Medenî Kanunu Ön Tasarısı ve gerekçesi 1971 yılında Adalet Bakanlığına
sunulmuş ve bu ön tasarı Bakanlıkça yayımlanmıştır. Adalet Bakanlığınca
1974 ve 1976 yıllarında oluşturulan komisyonlar ise bu konudaki çalışmalarını
sonuçlandıramamışlardır.
Millî Güvenlik Konseyi döneminde kabul edilen 1 Haziran 1961 tarihli
ve 2467 sayılı Türk Kanunu Medenîsiyle İlgili Çalışmaları Yapmak Üzere
Komisyon Kurulması Hakkındaki Kanun uyarınca, öğretim üyeleri, yüksek yargı
mensupları, meslek kuruluşları ve Bakanlık mensuplarından oluşan yeni bir
komisyon kurulmuştur. Rahmetli Profesör Doktor Kemal Oğuzman'ın başkanlık
ettiği bu komisyon çalışmalarını 1984 yılında tamamlamıştır. Komisyonun
hazırladığı ön tasarı da Adalet Bakanlığınca yayımlanmıştır; ancak, her
iki ön tasarı yasalaşma şansını elde edememiştir. Bu kez Kanunun tamamını
gözden geçirmek ve günümüz koşullarına uygun hale getirmek amacıyla üniversiteler,
yargı organları, meslek kuruluşları ve hukukla ilgili sivil toplum örgütleri
ile Bakanlık temsilcilerinin katılımıyla, 1994 yılında, Adalet Bakanlığınca
Türk Medenî Kanunu Komisyonu oluşturulmuştur. Sırasıyla, Profesör Doktor
Ahmet Kılıçoğlu ve Profesör Doktor Turgut Akıntürk'ün başkanlık ettikleri
bu komisyon, çalışmalarını 1998 yılında tamamlamıştır. Tasarı hazırlanırken
Adalet Bakanlığının daha önce oluşturduğu komisyonlar tarafından hazırlanarak,
Bakanlıkça, 1971 ve 1984 yıllarında yayımlanmış bulunan 2 öntasarı ile
kaynak İsviçre Medenî Kanunu, kısmen Alman Medenî Kanunu, Fransız Medenî
Kanunu ve İtalyan Medenî Kanunundan yararlanılmıştır. Ayrıca, Türk ve İsviçre
doktrini ile yargı içtihatlarında ileri sürülen görüşler ve anılan ülkelerdeki
gelişmeler de göz önünde bulundurulmuştur. Böylece, yürürlükteki kanundan
farklı, pek çok yeni hükümler içeren, özellikle kadın-erkek eşitliğine
her alanda yer veren yeni bir tasarı hazırlanmıştır.
Bu komisyon tarafından hazırlanan Türk Medenî Kanunu Tasarısı 16 Eylül
1998 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuş; ancak, 18 Nisan
1999 günü milletvekili genel seçimlerinin yenilenmesi nedeniyle, Türkiye
Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 77 nci maddesine göre hükümsüz sayılmıştır.
Seçimlerden sonra, aradan geçen zaman içinde tasarı hakkında yapılan öneri
ve eleştiriler dikkate alınarak, Türk Medenî Kanunu Tasarısını yeniden
gözden geçirmek ve Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun Tasarısını
hazırlamak üzere, 1999 yılında Adalet Bakanlığında yeni bir komisyon oluşturulmuştur.
Profesör Doktor Turgut Akıntürk başkanlığındaki bu yeni komisyon, çalışmalarını
aynı yıl içinde tamamlamıştır.
6 Ekim 1999 tarihinde Başbakanlığa sunulan 2 tasarı Bakanlar Kurulunda
değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmelerin ışığında, Adalet Bakanlığında,
başlangıçtan beri her 2 tasarıyla ilgili çalışmalara katılmış bulunan Bakanlık
mensuplarından oluşan bir çalışma grubu kurularak, tasarılar, dil, ilgili
mevzuat ve kaynak ülkelerin kanunlarıyla bağlantıları açısından bir kez
daha gözden geçirilmiştir.
Bakanlar Kurulunca kabul edilen tasarılar 30 Aralık 1999 tarihinde Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi
Adalet Komisyonu 6 Nisan 2000 tarihinde başladığı ve önce bir alt komisyonla
yürüttüğü çalışmalarını, 14 Haziran 2001 tarihinde tamamlayarak, Türk Medenî
Kanunu Tasarısı ile Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında
kanun tasarısına son şeklini vermiştir.
17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yerini almak
üzere, karşılaştırmalı hukukta meydana gelen gelişmeler de gözönünde tutularak,
günümüzün değişen sosyal ve ekonomik koşullarına uygun olarak hazırlanmış
bulunulan Türk Medeni Kanununun temel özellikleri şöyle sıralanabilir:
Her şeyden önce, bugünkü görüşmelerde, üzerinde ağırlıklı olarak durulan
ayrıntılı bir gerekçe, bu tasarının baş tarafında yer almaktadır. 300 sayfalık
bu tasarıda, önce, genel gerekçe, Türk Medeni Kanunu Tasarısının neden
yenilenmek durumunda olduğunu açıklamaktadır. Maddelerle ilgili gerekçelerde
de, 1 030 maddeyle ilgili ayrıntılı açıklamalar yapılmıştır.
Genel gerekçede, 1926 yılında zamanın Adalet Bakanı rahmetli Mahmut
Esat Bozkurt tarafından hazırlanmış olan esbabı mucibe layihası; yani,
gerekçe, bugünün diliyle sadeleştirilerek ve özetlenerek alınmıştır.
Bu özetin verilmiş olması çeşitli açılardan eleştirilmiştir. Bazı arkadaşlarımız,
tasarının özetlenmiş olmasını, bazı arkadaşlarımız ise, böyle bir tasarıya
bu gerekçenin konulmuş olmasını eleştirmişlerdir. Aslında, 1926 yılında,
Türk hukuk devriminin simgesi olarak kabul edilen
Türk Medenî Kanununun gerekçesi, aynı zamanda, hukuk devriminin gerekçesidir.
Bu gerekçe, teokratik hukuk düzenine dayalı, yani, din temellerine dayalı
bir hukuk sisteminden, laik temellere dayalı bir hukuk sistemine geçişin
gerekçesidir. Bu gerekçenin özü, din kurallarının değişmez olduğu, oysa,
çağın ihtiyaçlarına göre her zaman yeni kurallara gereksinme duyulacağı,
o nedenle, yeni hukuk kurallarının yapılması gerektiğidir. Kısacası, din
kurulları değişmez, ama, zamanla hukuk kuralları değişir. Hatta, bugün
bazı arkadaşlarımızın bir hukuk abidesi olarak nitelendirdikleri ve şüphesiz
Türk hukuk tarihinde özel bir yeri olan Mecelle'de dahi zamanın değişmesiyle
hükümlerin de değişeceği açıkça belirtilmiştir.
İşte, bu gerekçede, din kurallarının değişmezliği karşısında ilerlemek
isteyen toplumların, insan aklının ortaya koyduğu ve her zaman, şimdi yaptığımız
gibi, ihtiyaçlara göre, gereksinmelere göre değiştirebileceği kurallardan
oluşan bir hukuk sistemine geçmenin zorunluluğu ifade edilmiştir. Bu gerekçede
kullanılan bazı ifadelerin, İslam Dinine veya genel olarak dinlere, inançlara
bir saygısızlık olarak gösterilmesi doğru değildir. Burada, sadece, din
kurallarının değişmez özelliği ve o nedenle de, dinin, insanların vicdanlarında
yer alması gereken bir yüce değer olduğu belirtilmiştir; ama, toplumlar
değişiyor, düşünceler değişiyor, görüşler değişiyor, yeni ihtiyaçlar ortaya
çıkıyor, bunları karşılayacak yeni kurallara ihtiyaç vardır; bu belirtilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğunun, çok şanlı devirlerden sonra nasıl bağımsızlığımızı
yitirebileceğimiz bir noktaya sürüklendiği herkesçe bilinmektedir. Bu çöküşte,
yüzyıllarca süren yanlış inançların, hurafelerin, batıl düşüncelerin yerini
ve rolünü hiç kimse inkâr edemez. İşte, bu gerekçede sözü edilen batıl
inançlar, yanlış inançlar bunlardır. Hiç kimse, bu nitelendirmeleri İslam
Diniyle özdeşleştirmemelidir. Dinin yeri yücedir ve insanların vicdanındadır.
O bakımdan, bu gerekçenin, sanki inançlara ve dinî duygulara saygısızlık
olarak gösterilmesi yerinde değildir; bu gerekçe, bir tarihî belgedir.
Türk hukuk devriminin niçin ve hangi koşullar altında yapıldığını ve bugün
de bize izlememiz gereken çizgiyi nasıl gösterdiğini belirtmek için, özet
olarak, gerekçe, yeni Türk Medenî Kanunu Tasarısının gerekçesinde de yer
almıştır. Burada, 1926'da yazılan gerekçenin özü tam olarak verilmiştir.
Özden herhangi bir vazgeçme söz konusu değildir; ama, bugünkü kuşakların
rahatlıkla anlayabileceği bir dille ve amacı ifadede yeterli olan ölçüde
bu gerekçe tasarıda yer almış bulunmaktadır. Tabiî, bu, sadece, Türk hukuk
devriminin 1926'daki başlangıcını göstermek bakımından, çıkış noktasını
göstermek bakımından konulmuş olan bir gerekçedir; yoksa, biz, hâlâ, 1926'da
değiliz; bugün, biz, hukuk devrimini daha ileri bir çizgiye getirmek zorundayız.
İşte, bugün getirilen tasarı da, bunu yapmaktadır.
Bu tasarı, 1926'da, henüz, o zamanki ihtiyaçlara göre, o zamanki anlayışlara
göre gerekli görülmeyen veya başka ülkelerde de zaten uygulaması olmayan
birtakım yeni ilkeleri hayata geçirmektedir. Bunların başında, kadın-erkek
eşitliği gelmektedir; bu, her alanda gerçekleştirilmiştir.
Şimdi, bu tasarının dili üzerinde de, söz alan arkadaşlarımız özellikle
durmuşlardır; hatta, bazı arkadaşlarımız, bu tasarıyla, kuşaklar arasında
bir kopukluk ortaya çıkacağını ifade etmişlerdir, bugünkü kuşakların dahi
bu tasarıyı anlamakta güçlük çekeceğini söylemişlerdir. Ben, size şunu
tavsiye etmek isterim: Bu akşam, Türk Medenî Kanununun yürürlükte olan
metni ile Yüce Meclisin görüşmekte olduğu tasarıyı, çocuğunuza veya yakınlarınıza,
gençlere okutturunuz ve onların hangi metni ne ölçüde anladığını bizzat
kendiniz görünüz. Bu tasarıda yaşayan dil kullanılmıştır. Bu tasarının
Anayasa diliyle yazıldığı gerekçede ifade edilmiştir. Bazı arkadaşlarımız,
Anayasada olmayan sözcüklerin de kullanıldığını söylemişlerdir; doğrudur,
Anayasa 177 madde ve 16 geçici maddeden oluşan bir metindir; oysa, Türk
Medenî Kanunu Tasarısı 1 030 maddeden oluşuyor. Elbette, bir anayasa metninde
geçen bütün sözcükler medenî kanunda bulunamaz veya bir medenî kanunda
yer alan bütün terimler anayasada yer almaz. Burada söylenmek istenen,
Anayasa dilinin ölçü olarak alındığıdır. O ölçü, yaşayan dildir, o ölçü,
halkımızın anlayacağı, herkesin anlayacağı ve gerek yargı kararlarında
gerek bilimsel eserlerde kullanılan dildir. Şüphesiz, her alanda olduğu
gibi, hukukta da, kendine özgü terimler vardır; bu terimlerin özel anlamları
vardır. Bu, Türk Medenî Kanunu Tasarısı bakımından da geçerlidir; ama,
şunu ifade etmek isterim ki; bu tasarıda, bugün, yargı kararlarında rastlamayacağınız
veya bilimsel eserlerde bulamayacağınız hiçbir terim kullanılmamıştır.
Bu tasarı, bütünüyle, Türk hukuk dilinin bugün ulaştığı noktadaki terminolojiyi
ve ifadeleri yansıtmaktadır. Tasarı, bu düşünceyle kaleme alınmıştır.
Bu arada, bazı arkadaşlarımız, çeşitli örnekler vermek suretiyle ve
biraz da
abartmalı olarak, bazı sözcüklerin, tasarıda, isabetli karşılıklarla
ifade edilmediklerini öne sürmüşlerdir. Bunlar arasında, örneğin "özgüleme"
sözcüğü üzerinde durulmuştur. Bu sözcük, tahsis anlamında kullanılmıştır.
Özellikle, vakıflarda, vakıf amacı için yeterli malların özgülenmesinden
söz edilmiştir. Bu, hem yargı kararlarında hem bilimsel eserlerde kullanılan
bir sözcüktür.
Bu arada, bir arkadaşımız, Türk Medenî Kanununun 6 ncı maddesindeki
"iddia" sözcüğü yerine, yeni tasarıda "olgu" sözcüğünün kullanıldığını
ve kime sorduysa, herkesin hayret ettiğini söylemiştir. Aslında, 6 ncı
maddede kullanılan sözcük, tam olarak iddia da değil; müddea sözcüğü; yani,
iddia edilen şey anlamında bir sözcük kullanılmaktadır.
Burada şunu belirtmekte yarar var: Türk Medenî Kanunu Tasarısı yeniden
hazırlanırken, hiçbir aşağılık duygusuna kapılmaksızın, kaynak İsviçre
Kanunu dikkate alınmış, çağdaş diğer kanunlar göz önünde bulundurulmuştur.
Bu arada, 1926'da Türk Medenî Kanunu alınırken yapılan çeviri yanlışları
üzerinde de durulmuştur. Türk Medenî Kanununun 6 ncı maddesini, kaynak
İsviçre Medenî Kanununun 8 inci maddesiyle karşılaştırdığınız zaman, çevirinin
eksik olduğunu görürsünüz. İsviçre Medenî Kanununun 8 inci maddesini daha
tam olarak karşılayan metin, şimdi, tasarıdaki 6 ncı maddedir. Orada, bir
kimsenin, hakkını dayandırmak için iddia ettiği olguların varlığını ispatlaması
gerektiği hükme bağlanmaktadır. "Olgu" bilindiği gibi, Türkçe'de "vakıa"
karşılığı olarak kullanılmaktadır ve İsviçre Medenî Kanununda yer alan
sözcük de, gerek Fransızca metinde gerek Almanca metninde "olgu" sözcüğünün
tam karşılığı olan sözcüktür. Gerçekten, Fransızca'da "les faits" ve Almanca'da
"tatsache" sözcükleri bu kavram için kullanılmıştır.
Öte yandan, bir arkadaşımız, Türk Medenî Kanunu Tasarısının 25 inci
maddesinde, hukuka aykırı saldırıdan söz edilmesini yadırgamıştır. Bu,
yeni değil; çünkü, Türk Medenî Kanununa 1988 yılında 3444 sayılı Kanunla
eklenen 24/a maddesinde "hukuka aykırı tecavüz" kavramı zaten kullanılmış
bulunmaktadır. Şimdi, yenilik "tecavüz" yerine "saldırı" sözcüğünün kullanılmasından
ibarettir.
Dil konusunda, bir arkadaşımız da "hüsnüniyet" sözcüğü yerine "dürüst
davranma" sözcüğünün kullanılmasını eleştirmiştir. Aslında, bugün, Türk
Medenî Kanununun 2 nci maddesinde "genel hükümler" kenar başlığı yer almaktadır.
Metinde ise, hüsnüniyet kaidelerinden söz edilmektedir. Yeni tasarıda,
bunun yerine, İsviçre Medenî Kanununun Almanca metnine uygun olarak, dürüst
davranıştan söz edilmiştir. Bu "treu und glauben" kavramının karşılığıdır.
3 üncü maddede ise "iyiniyet" sözcüğü aynen korunmuştur. Yürürlükteki
Medenî Kanunun 3 maddesinin kenar başlığı "Hüsnüniyet" tir, tasarının 3
üncü maddesinin kenar başlığı da "İyiniyet" tir. Hukukumuzda, şimdiye kadar,
her ikisi için "hüsnüniyet" sözcüğünün ya da "iyiniyet" sözcüğünün kullanılması
nedeniyle, bunları birbirinden ayırmak için, objektif iyiniyet ve sübjektif
iyiniyet ayırımı yapılırdı. İşte, buna yer bırakmamak için, kavramları
daha belirgin olarak ifade etmek üzere, gerek yargı kararlarında gerek
bilimsel eserlerde "objektif iyiniyet kuralları" yerine, zaten "dürüstlük
kuralları" kavramı kullanılmaktadır. "Sübjektif iyiniyet" yerine de sadece
"iyiniyet" sözcüğünün kullanılması yeterli olacaktır.
Bu arada, aynı arkadaşımız, kan akrabalığı ile kan hısımlığı ile kayın
hısımlık arasındaki terminoloji farkını eleştirirken, bizim dilimizde hiç
olmayan bir sözcük de üreterek, yapılan çalışmayı belki yersiz göstermek
amacıyla "kayınbaldız" ifadesini kullanmıştır.
YASİN HATİBOĞLU (Çorum) - Sayın Bakan "baldız" lafını hiç duymadınız
mı siz?!
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Duydum; ama "kayınbaldız"
sözcüğünü Yüce Meclis ilk defa sizden duymuştur.
BAŞKAN - Müdahale etmeyelim lütfen.
YASİN HATİBOĞLU (Çorum) - Efendim, bence öyle olur.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Şimdi, böyle bir şey
yok, tasarıda böyle bir şey yok.
YASİN HATİBOĞLU (Çorum) -Ne diyeceksiniz, o zaman?
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Bazı dillerde, örneğin
İngilizce'de, father-in-law, mother-in-law, brother-in-law, bir dizi olarak...
YASİN HATİBOĞLU (Çorum) - Sayın Bakan, gelin, elin dilini bırakın,
bizim dilimizi kullanın.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Bu "kayınpeder", "kayınvalide",
"kayınbirader" sözcüklerinin karşıtları. Kız kardeş için de var; ama, Türkçe'de
bu yok. Türkçe'de baldız sözcüğü var ve tasarı da böyle bir sözcük üretmemiştir.
Bunu siz ilk defa Yüce Meclisin önünde telaffuz ettiniz.
YASİN HATİBOĞLU (Çorum) - Efendim, bunu üretin demedim Sayın
Bakan.
BAŞKAN - Efendim, müdahale etmeyin. Tamam.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Siz, bir varsayımla,
böyle bir sözcük kullanılsaydı, böyle bir sözcük kullanılmadı...
YASİN HATİBOĞLU (Çorum) - Neticesi ne çıkar dedim efendim, beni
yanlış anladınız.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Hayır, bu tasarıda
yer almayan bir sonucu, siz, burada, Türkçe'de olmayan bir sözcük üreterek
meydana getirmeye çalışıyorsunuz. Bu doğru değil.
RAMAZAN TOPRAK (Aksaray)- Enişte de var.
MAHMUT GÖKSU (Adıyaman) - Sıhriyetin karşıtı olur.
BAŞKAN - Arkadaşlar, müdahale etmeyelim, rica ediyorum.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Şimdi, bir yandan
da, tasarıda bazı eski terimlerin de kullanıldığı eleştiri konusu olmuştur.
Bu da tasarıyı hazırlayanların, ne kadar dikkatli ve bazılarının iddia
ettiği gibi ideolojik amaçlardan uzak hareket ettiklerini gösterir; çünkü,
bu tasarı hazırlanırken, yaşayan dil kullanılmıştır. Yargı kararlarında,
bilimsel eserlerde yerleşmiş sözcükler ve terimler kullanılmıştır. Yerleşmemiş
olanlar için zoraki karşılık üretilmemiştir. Böyle bir yola gidilmemiştir.
Bu tasarıda kullanılan her sözcük, bugün, Türk hukuk terminolojisinde kullanılan
sözcüklerdir. Söz alan arkadaşlarımızın hemen hepsi hukukçudur. Eğer, gelişmeleri
biraz yakından izlerlerse, kullanılan dilin, kullanılan terminolojinin
bugün Türk hukuk dilinin ulaştığı durumu tam olarak yansıttığını kendileri
de göreceklerdir.
Bu arada, bir arkadaşımız, kanunun 1 inci maddesinde, yürürlükte olan
metinde, lafzıyla ve ruhuyla temas edilen bütün meselelerde uygulamadan
söz edildiğini; oysa, yeni tasarıda, kanunun sözüyle ve özüyle değinilen
bütün konularda uygulama alanı bulacağını bir eleştiri konusu olarak dile
getirdi. Hepiniz takdir edersiniz ki, burada kullanılan "ruh" sözcüğü mecazî
anlamda kullanılmıştır. Yoksa, insan ruhuyla, buradaki kanunun ruhu aynı
şey değildir. Örneğin, Montesquieu'nun "Kanunların Ruhu" kitabını herkes
okumuştur. Fransızca metinde kullanılan sözcük de "l'esprit"tir; yani,
mecazî anlamda ruhtur. Buna karşılık, İsviçre Borçlar Kanununun Almanca
metninde "söz veya yorum" ifadesi kullanılmıştır; "wortlaut oder auslegung"
kavramı kullanılmıştır. Dolayısıyla, buradaki "sözüyle ve özüyle" ifadesi,
herhangi bir sınırlama getirmemiştir.
Burada bir arkadaşımız, "mahfuz hisse" yerine "saklı pay" teriminin
kullanılmasını eleştirmiştir. Şimdi, mahfuz hisse, miras bırakanın, üzerinde
tasarruf edemeyeceği, yani, yasal mirasçılar için saklı tutulan payı göstermektedir.
"Mahfuz" sözcüğü, bugün, birçok yasada da "saklı" sözcüğüyle karşılanmaktadır.
Örneğin, eskiden, bir yasanın bir hükmündeki "şu hükümler mahfuzdur" şeklindeki
ifadeler, bugün "şu hükümler saklıdır" biçiminde karşılanmaktadır. O nedenle,
kullanılan terminoloji, yerleşmiş hukuk diline uygundur.
Bu arada, tasarının temel özelliklerine kısaca değinmekte yarar görüyorum.
Bu tasarı, her şeyden önce, Anayasamıza ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın
Önlenmesi Sözleşmesi ve Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası belgelere
uygun olarak hazırlanmıştır.
Tasarı, 3 Ekim 2001 tarih ve 4709 sayılı Kanunla değiştirilen Anayasa
hükümleriyle de uyum içerisindedir. Örneğin, tasarının dernekler ve vakıflarla
ilgili hükümleri, 4709 sayılı Kanunla değişik Anayasanın 33 üncü maddesiyle
tamamıyla uyum içerisindedir.
Bunun gibi, ailede kadın-erkek eşitliğini belirten maddeler, 4709 sayılı
Kanunla Anayasanın 41 inci maddesine eklenen ve eşler arasında eşitlik
ilkesini belirten hükme tamamıyla uygun olarak hazırlanmıştır.
Bu tasarıyla, sivil toplum örgütleri olarak tüzelkişiler, dernekler
ve vakıflar güçlendirilmiştir. Örneğin, tasfiyede, bu amaçla sınırlı olarak
tüzelkişiliğin devamı hükme bağlanmıştır. Derneklerin ve vakıfların uluslararası
ilişkilere girmeleri, bu tasarıda düzenlenmiştir.
Eşitlik ilkesi, görüşmekte olduğumuz tasarının temeli niteliğindedir.
Bu eşitlik, her şeyden önce, kadın-erkek arasında ve ailede eşler arasındadır.
Bu eşitlik, evlenme yaşından başlamakta ve bütün evlilik süresince olan
ilişkilerde devam etmektedir. O nedenlerdir ki, tasarıda, yürürlükteki
Medenî Kanunda kullanılan ve karı-kocanın yükümlülüklerini, haklarını ayrı
ayrı gösteren hükümler yerine eşlerin haklarından ve yükümlülüklerinden
söz edilmiştir. Gerçekten, bu tasarıya göre, eşler eşit haklara, eşit yükümlülüklere
ve eşit sorumluluklara sahiptirler. Ailenin birliği ve mutluluğu bu eşitlik
içinde gerçekleştirilecektir. Bu eşitliğin maddî temeli olarak edinilmiş
mallara katılma rejimi kabul edilmiştir.
Bazı arkadaşlarımız, bu rejimin İsviçre'de uygulanmasında güçlüklerle
karşılaşıldığını, bu rejimin tasfiyesinin anonim şirketlerin tasfiyesini
andıracak ölçüde zor olduğunu ifade etmişlerdir. Hemen şunu ifade edeyim
ki: İkinci Dünya Savaşı ertesinde çeşitli ülkelerde medenî kanunlarında
yapılan değişikliklerle kabul edilen mal rejimlerinde eşlerin evlilikten
sonra edindikleri mallarda ortaklıklarını veya bu edinimlere karşılıklı
olarak katılmalarını düzenleyen sistemler geliştirilmiştir. Örneğin; Almanya,
1956'dan itibaren kazanç ortaklığı sistemini uygulamaktadır; İsviçre, 1988'den
itibaren, edinilmiş mallara katılma rejimini uygulamaktadır. Ben, bu iddialar
üzerine 23 üncü Avrupa Adalet Bakanları Konferansında İsviçre Adalet Bakanı
Bayan Ruthmeister Arnold'a İsviçre'de bu sistemin uygulanmasıyla herhangi
bir zorlukla karşılaşıp karşılaşmadıklarını sordum; kendisi bana bir rapor
gönderdi, bu raporda İfade edildiği gibi, İsviçre'de sistemin uygulanmasında
önemli herhangi bir sorunla karşılaşılmış değildir. İsviçre'de, 1984 yılında,
aralarında edinilmiş mal rejimiyle ilgili değişikliklerin de bulunduğu
çeşitli değişiklikler, Medeni Kanunda yapılmıştır. Onlarda daha sonra değişiklik
önergeleri, değişiklik teklifleri veya tasarıları geldiği halde, mal rejimiyle
ilgili herhangi bir değişiklik teklifi yapılmamıştır. Bu, sistemin uygulandığını
ve uygulamada bir sorunla karşılaşılmadığını göstermektedir.
Yine, bana gönderilen ve daha önce, Adalet Komisyonunun bütün üyelerine
dağıtmış olduğumuz raporda, mahkemeler önüne de önemli bir uyuşmazlığın
gelmediği vurgulanmıştır. Dolayısıyla, bu sistemin uygulanmasında, kaynak
İsviçre'de herhangi bir sorunla karşılaşılmamıştır.
Bugün, artık, mal ayrılığı rejiminin, kadın ve erkeğin eşit haklarla,
eşit yükümlülüklerle, eşit sorumluluklarla yer aldığı evliliklerde sürdürülmesi
mümkün değildir. Bu rejimin, özellikle kadınlar aleyhine işleyen haksız
yönleri, herkesçe bilinmektedir. Bir evliliğe bütün ömrünü veren, evin
sadece işlerini değil, sadece yemeğini, çamaşırını değil, sadece çocuk
bakımını değil, aynı zamanda, köylerde tarladaki işini de yapan ve ...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Bakan, süreniz doldu, 2 dakika eksüre veriyorum.
Geriye kalanını da sorularda cevaplandırırsınız efendim.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - ... şehirlerde, aynı
zamanda, belki, bir görevde çalışan kadının, hâlâ bu evlilikte, karşılıklı
destekle yaratılan değerlerden pay almaması, hiçbir şekilde haklı görülemez.
O nedenledir ki, hükümetimiz, bu tasarıda, edinilmiş mallara katılma rejimini
benimsemiştir.
Tasarının diğer özellikleri arasında, işletmelerin bütünlüğünün verimli
işletilmesinin sağlanmasını amaçlayan hükümlere yer vermiştir. Özellikle
evlilik birliğinde, mal rejimlerinin, hiçbir şekilde işletmelerin bölünmesine,
parçalanmasına yol açmayacak düzenlemeler getirilmiştir.
Bu tasarıyla, mülkiyet ve miras hakkını koruyucu, miras bırakanın tasarruf
özgürlüğünü genişletici hükümler getirilmiştir. Tasarıyla, kredi sistemine
bir zenginlik getirecek olan yeni araçlar getirilmiştir. Örneğin, kredilerin
güvencesini güçlendirmek için taşınır rehni düzenlemiştir. Yabancı para
üzerinden ipotek, yabancı taşınmaz üzerinden rehin yeni baştan ele alınmıştır.
Bütün bu çalışmalarda ülke koşulları dikkate alınarak yetmişbeş yıllık
bir uygulamada ortaya çıkan sorunlara bu dönemdeki yargı kararları, bilimsel
görüşler ve çağdaş hukuktaki düzenlemeler ışığında çözümler getirilmiştir.
BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bakanım, süreniz bitti efendim.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Tasarı, medenî hukukta yetmişbeş
yıllık gelişmeleri...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Bakanım, isterseniz bölümlerde de konuşacaksınız,
sorulara da cevap vereceksiniz...
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Müsaade eder misiniz
Sayın Başkan...
BAŞKAN - 2 dakika verdim Sayın Bakan. ("Meclisi selamlasın" sesleri)
Peki.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Sayın Başkan, 4 dakikayı
2 defa kullanan arkadaşımız oldu, onlara müsamaha gösterdiniz.
BAŞKAN - Onlar birbirine hediyede bulundular da onun için.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Ben, bu kanunun ileride yorumlanması
bakımından önem taşıyan bazı açıklamalar yapıyorum. O nedenle, izin verirseniz,
en azından, bu tasarıların hazırlanmasına katkıda bulunan değerli bilim
adamlarımıza, değerli yüksek yargı mensuplarımıza, Adalet Bakanlığının
emektar bürokratlarına huzurunuzda teşekkür ediyorum. Bu tasarıyı Yüce
Meclise sevk eden 57 nci Hükümetin
Başbakanına ve Bakanlar Kuruluna teşekkür ediyorum.
Bu tasarıyı, büyük bir titizlikle madde madde görüşen Adalet Komisyonunun
Başkan ve üyelerine teşekkür ediyorum ve bu tasarıyı, burada, her yönüyle
değerlendiren, eleştiren ve özelliklerini belirten, dolayısıyla, Türkiye'ye
böyle büyük bir hukuk eseri kazandırma sürecine katkıda bulunan bütün grup
sözcülerine, bütün milletvekili arkadaşlarımıza içtenlikle teşekkür ediyorum.
Bu tasarı yasalaştığı takdirde, Türkiye, 21 inci Yüzyıl koşullarına
uygun yeni bir Türk Medeni Kanununa kavuşmuş olacaktır. Bu eser hepimizin
olacaktır.
Bu anlayışla, hepinizi saygıyla selamlıyorum ve hepinize teşekkür ediyorum.
(DSP, MHP, ANAP ve DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Bakan. |